22 Haziran 2008 Pazar

Mutabakatın Sonu

(Star Gazetesi Açık Görüş Eki, 22 Haziran 2008)

1946’da, 1950’de bu hesaplaşma yapılabilirdi. Fakat yapılmadı. Yapılmamasının aslında gayet anlaşılır nedenleri vardı. Zor bir virajın kazasız belasız dönülmesi gerekiyordu. İçte büyük çalkantılara, sancılara yol açmadan otuz yıllık Tek Parti rejiminin tasfiyesi sözkonusuydu. Fevzi Paşa faktörü vardı. Her şeyden önce değişimin esas sponsoru olan Amerika, Soğuk Savaş ortamında, Türkiye’yi jeopolitik risklere sokacak maceralara taraftar değildi.

Türk demokrasisi 1950’de bir mutabakat üzerine kuruldu. CHP liderliği ile DP kurucuları (ve tabii terazinin o devirde sadece bir ucunu tutan askeriye), açık veya kapalı, şöyle bir uzlaşmaya vardılar: Tek Parti döneminin temel tasarrufları sorgulanmayacak. Devr-i sabık yaratılmayacak. Cumhuriyetin kurucusu her türlü tartışmanın üzerinde tutulacak. Birtakım şeyler kutsal bir haleye büründürülüp, adeta mumyalanıp, ülkenin mukaddesat galerisine kaldırılacak.


DP iktidara geldikten hemen sonra, Atatürk’ün 13 yıldan beri bir çeşit Araf’ta bekletilen cenazesi, Cumhuriyet’in mabedi olarak tasarlanan bir anıt mezara nakledildi. Paralardan kaldırılmış olan resmi yeniden tedavüle sokuldu. 1920 ve 30’lara ait bir dizi yasa “Devrim Kanunları” olarak kutsandı. 1951’de çıkarılan 5816 sayılı yasayla Atatürk’ün anısı, dinlere ve peygamberlere özgü koruma şemsiyesi altına alındı.

Tartışılmayan şeyler zamanla tarihe karışır, bir zamanların Şapka Kanunu gibi peyderpey etkinliğini yitirir, arada reformlar yapılır, memleket çağdaşlaşır, eski mevzuları aşar diye hesaplandı. Öyle umuldu.

Eski defterler açılabilirdi, açılmadı

1950’de tek seçenek bu değildi tabii. DP kurucularının şahsi durumu ya da tercihi ne olursa olsun, DP içinde veya dışında fırsat kollayan pek çok siyasi aktör, 1938 öncesinin defterlerini açmaya hazırdı. Ezanla birlikte en azından Dil Devrimi’nin ve Şapka Kanunu’nun revizyonu gündeme gelebilirdi. “İzmir Suikasti” dosyaları, hatta – umut bu ya – Şark İstiklal Mahkemeleri dosyaları ortaya dökülebilirdi. Rauf ve Karabekir’in itibarı iade edilirken, işin ucu Vahidettin’e ve hanedan mensuplarına dek uzanabilirdi. İsmail Hami ve Cemal Kutay gibi kimi tarihçilerin, 1910 ve 20’lerin “hakiki” tarihini yazacakları günü heyecanla beklediği anlatılır.

Amerika bu hesaplaşma işinde tecrübeliydi. Hemen aynı yıllarda İtalya’da, Almanya’da, Japonya’da Türkiye’dekine birçok açıdan benzeyen rejimlerin son derece kapsamlı ve kesin bir şekilde tasfiyesini Amerika idare etmişti. Türkiye’de bu yola gitmediler. İspanya ve Portekiz’de de gitmediler. Portekiz’le İspanya daha sonra, 1970’lerde, diktatörlük geçmişini nisbeten “yumuşak” ama kararlı bir şekilde tasfiye etmeyi başardılar. Türkiye onu da yapamadı veya yapmak istemedi. (İspanya’da Franco’nun anıt mezarı halâ duruyor; kırk yılda bir üç beş ihtiyar gidip eski günleri yadetmek isterse ona da karışan yok.)

O günün şartlarında belki doğrusu buydu. Aklı başında insanların çoğu da nitekim hadiseyi öyle gördüler. Türkiye’nin “pragmatik” yolu tüm dünyada alkış topladı. 1950’lerin, 60’ların dünyasında sayısız tarihçi ve siyasetbilimci, olmayacak bir şeyi oldurmayı – diktatörlük kurşununu demokrasi altınına dönüştürmeyi – başaran Türklerin sihrini öve öve bitiremedi.

Ziyan edilen yıllar

Aradan 60 yıl geçtikten sonra bugün görüyoruz ki o mutabakat yanlıştı. Büyük bir hataydı. Bu hatayla yaşamak memleketin 60 yılına maloldu. 60 yıl ziyan edildi. Daha da kaç yıl ziyan edilecek bilmiyoruz.

Tek Parti diktatörlüğü yıllarını kutsayıp, mumyalayıp, bir tür ulusal anılar müzesine kaldırdılar. “Kalbimize gömdük” dediler. İşte o gömdük zannettikleri eski rejimin hayaleti, 27 Mayıs 1960’ta, elinde kanlı bir orakla geri geldi. Ondan sonraki yirmi yıl boyunca, kâh Talat Aydemir , kâh Cevdet Sunay kılığında, kâh Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan olarak, kâh Avcıoğlu ve Uğur Mumcu, kâh Nihat Erim ve Sadi Koçaş kisvesini taşıyarak memleketin ruhunu muazzep etmeye devam etti.

12 Eylül’de kalıcı olarak ülkenin üzerine çöreklenmeyi denedi. 28 Şubatta bir kere daha geri geldi. Hükümetler devirdi, şehirler ve kasabalar bombaladı. Ülkenin bir yarısını, 25 yıl süren kanlı bir kâbusa mahkûm etti. Atatürk’ün “manevi” kızından söz etmeye cüret eden bir barış elçisinin katline emir verdi. Son yıllarda, korku filmlerinin final sahnelerini anımsatan bir son ihtilaçla gene hortladı. Ülkeyi baştan başa kan ve savaş bayraklarıyla donattı. “Mutabakat” üzerine kurulu Türk demokrasisini, tam da 22 Temmuz 2007 seçimlerinin sevinciyle kendini iyi hisseder gibi olmuşken, elinin tersiyle iptal etti. Rejime iğreti de olsa bir itibar maskesi sağlayan kurumları bile 5 Haziran kararıyla silip attı.

Öyle anlaşılıyor ki ebedi istirahatgâhına tevdi edilmeden, kalbine son kazık çakılmadan, daha çok korkunç ve belki çok kanlı sahneler göreceğiz.

Ayrı dünyaların ideolojisi

Mutabakat yürüyemezdi, çünkü birbirine taban tabana zıt iki siyaset anlayışı, siyaseti bırakın iki ayrı insan vizyonu söz konusuydu.

Demokrasi 20. Yüzyıl dünyasına havadan inmedi. Yüzlerce yıllık bir felsefi gelenekten, bir toplum ve hayat anlayışından doğdu. Bu anlayışın özü şudur: Bir ülkenin vatandaşı olan insanların, insan ve vatandaş olmaktan ileri gelen birtakım vazgeçilmez hakları vardır. Kişilerin hukukuna, haysiyetine, inancına, düşüncesine, malına mülküne dokunulamaz. Bunlar kutsaldır. Kişinin görüşü ona, buna, ya da toplum ortalamasına uymayabilir. Ama bu kendi bileceği iştir. Belli centilmenlik kurallarına uyduğu sürece istediği gibi yapar. Ülkenin nasıl yönetileceğini de, kendi fikri doğrultusunda belirlemeye çalışır.

Totaliter düşünce ise der ki, vatanın, milletin bir yüce Öz’ü vardır. Bu Öz dindir, Kitaptır, Nutuk’tur, Devrim’dir, şanlı atalarımızdır, şanlı proletaryadır, farketmez. Önemli olan o tekil ve yüksek irade kavramıdır. Bu iradeye boyun eğen her şey meşrudur. Akla ve vicdana uymasa da, yalan ve yanlış olsa da meşrudur. Çünkü en yüce değere hizmet eder. Bu iradeye boyun eğmeyen her şey gayrımeşrudur. Gaflet ve dalalet içindedir. İnat ederse vatan hainidir. Her görüldüğü yerde ezilmesi yalnız hak değildir, görevdir.

Kabul edelim ki bu da kendi içinde tutarlı bir görüştür. Ama iki görüş birbiriyle bağdaşmaz. Zeytinyağı ile sirke gibi ayrı durur.

Vatanın mutlak bir doğrusu varsa, buna uymayanla mücadele etmeye mecbursun. Kişisel ahlak bunu gerektirir. Tutarlılık bunu gerektirir. Dikkat edilirse, Kemalist düşünceye en büyük şevkle sarılanlar daima genç, idealist insanlardır. Talat Aydemir gibileri, Deniz Gezmiş gibileri, bunlardır. “Ey vatan gözyaşların dinsin” düşüncesi, “yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini“ düşüncesi zihinlerine egemendir. Ortada bir ahlaki öğreti vardır. Vatan, felsefi anlamda bir Zat’tır; ne istediği bellidir; buna hizmet etmek en büyük değerdir diye belletilmiştir. İster istemez Düşman aranacaktır. Çünkü düşünsel yapı bunu gerektirir. İlah varsa Şeytan da mutlaka vardır. Aranırsa bulunur. Bulunmasa da fantastik birtakım komplo teorileriyle imal edilir, yaratılır, var sayılır.

Devam edelim. “Vatan kurtarmak” görevse, gücü veya silahı olana iki misli görevdir. Sokaktaki adam nihayet “Vatan tehlikede ama elden ne gelir?” deyip sıyrılabilir. Silahlı Kuvvetlerin Kemalist ideolojiyle yetişmiş genç, idealist kadroları bunu diyemez. Dese kendi vicdanında kendini aklayamaz. O halde: Silahlı Kuvvetler Kemalist ideolojiyi üretiyor demek, yanlış olmasa da eksiktir. Kemalist ideoloji, kaçınılmaz olarak, Silahlı Kuvvetlerin siyasi gücünü üretiyor, onu siyasetin içine çekiyor demeliyiz.

Daha devam edelim. Vatan’ın bir yüce Öz’ü varsa bile bu Öz dilsizdir, konuşmaz. Dolayısıyla birilerinin O’nun namına konuşması, O’nun iradesini insanlara tebliğ etmesi gerekir. Bizzat veya melekleri vasıtasıyla konuşamayan her Tanrı’nın, bir ruhban sınıfına ihtiyacı vardır. Bunun adı Kardinaller Heyeti olabilir, Politbüro olabilir, Milli Birlik ve Beraberlik Kurumu olabilir. Her totaliter rejim kendi oligarşisini yaratır. Yapısı bunu gerektirir. Onsuz varolamaz. Böyle bir oligarşinin demokrasi fikriyle bağdaşmayacağı bellidir. Dahası, zaman içinde güçlenip kemikleşeceği de bellidir.

Yani Kemalizmle demokrasi başta bağdaşmadıysa sonradan hiç bağdaşmaz. Hayal kurmanın alemi yok.

Yolun sonu gelmiştir

Ve bağdaşmayacaktır. 1950 mutabakatının sonuna geldiğimiz artık bellidir. Son yıllardaki gürültü patırtının kaynağı çaresizliktir, çırpınmadır.

Evvela: Unutmamalı ki 1950 mutabakatı Türkiye’de bunca zaman Batı’nın onay ve desteğiyle ayakta durabildi. Şimdi artık onlar da akıllandı. Türkiye’deki esas çıkmazın nereden kaynaklandığını 10-15 senedir gayet iyi görmeye başladılar. Türkler istemese de Türkiye’yi artık medeni dünya içinde görmek istiyorlar.

Saniyen: Memleket çok değişti. Ekonomik güce kavuşan, daha önemlisi modern hayattan pay isteyen çok geniş kesimler ortaya çıktı. Bunların demokrasi konusunda kafaları daha önce görülmedik ölçüde nettir. Her şeyden önce, adam yerine konmayı talep ediyorlar. Rejimin antikalaşmış teolojisine karşı gerçek hayata ilişkin son derece somut ve yakıcı istekleri var. Türban işi bunun sadece bir cephesidir. Eski rejimin külüstür dogmalarıyla bunların üstesinden gelebileceğini düşünmek yanlış olur.

Salisen: Rejimin gelip çarptığı öbür duvar Kürt sorunudur. Eski teranelerle ülkeyi germeye biraz daha devam ederlerse ipin bir yerde kopması artık kaçınılmaz görünüyor. Vaktiyle gerçi koca imparatorluğu kaybettikleri halde tınmadılar. Ama bu sefer sistemin öyle bir şoka dayanabileceği pek kuşkuludur.

Şimdi sırası mı?

Denebilir ki, Günümüzdeki zor mücadelede Kemalizm defterini açmak siyasi anlamda bölücülük olmaz mı? Halkın kafası karışmaz mı? Sonuçta Türklerin büyük bir bölümü için Atatürk tartışılmaz bir değer, bir çeşit ulusal ilahtır. Onu tartışmanın sırası mı?

Bu soruların cevabı açıktır. 60 senedir işin detayıyla, yüzeyiyle uğraştık. Ağaçlardan ormanı görmemekte ısrar ettik. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, bugün yaşadığımız süreç, yargı darbesi, bunlar hep detaydır. Aynı olgunun değişik dışavurumlarıdır. Temeller sorgulanmadan, rejimin temelindeki büyük yanlış ele alınmadan yapılacak her şey akıntıya kürek çekmektir, bir fasit daire içinde debelenip durmaktır.

1950’den daha cesur olmamız gerekiyor bugün. İspanya’nın başardığını, İtalya’nın başardığını, Sovyetler Birliği’nin başardığını biz de başarabilmeliyiz.

Şimdi sırasıdır, hatta geçiyor bile.