12 Nisan 2009 Pazar

Örtmenim bu konular kitapta yazmıyor...


(Taraf gazetesi HerTaraf sayfası 12 Nisan 2009)


Çoluk çocuk durmadan yazıyor, sana okulda öğretmediler mi Atam vatanı kurtardı diye? Pes yani bu kadar bilgisizlik olmaz, bak ilkokul kitapları bile yazıyor. İlkokul kitaplarında YAZMAYAN bir şey gerçek olabilir mi? Feryadı basıyorlar: Örtmenim Sevan dersini çalışmamış!!

Halbuki ilkokul kitaplarında benim bildiğim bir sürü şeyi yazmıyorlar. Belki unutuyorlar, belki de vatanmillet edebiyatından sıra gelmiyor. Buyurun, aklıma gelenlerden bir demet sunayım. Daha bir sürü var, bunlar misal.

Dünya harbinde DÜŞMAN’ın amacı yurdumuzu bölmek parçalamak ele geçirmek sömürgeleştirmek değil miydi?

Birinci Dünya Savaşının son döneminde düşman savaştan sonra kurmak istediği düzeni herkesin anlayacağı şekilde açık seçik ilan etti. 5 Ocak 1918’de İngiltere Başbakanı Savaş Hedefleri deklarasyonunu yayınladı. Ondan üç gün sonra ABD Başkanı meşhur Ondört İlkesini açıkladı.

Türkiye’ye dair ikisinin söylediği neredeyse kelimesi kelimesine aynıdır. A- Türkiye’
nin nüfus çoğunluğu Türk olan kısmında sağlam, güçlü, güvenli (secure) bir devlet kurulmalıdır. B- Nüfusu Arap olan yerler Türkiye’den ayrılmalıdır; bu yerlerin “serbestçe” gelişmesi için galip devletler gerekli idareyi kurmalıdır. C- Türkiye’nin kalkınması için gerekirse bir veya birkaç devlet yardımcı olmalıdır. D- Savaş esnasında Almanya’nın Türkiye’ye verdiği devasa krediler silinmelidir. E- İstanbul Türkiye’ye bırakılmalıdır. F- Boğazlar galip devletlerin kontrolünde uluslararası trafiğe açılmalıdır.

Hepsi bu. Arzu eden bakıp okuyabilir, Wilson’s Fourteen Points veya Lloyd-George’s War Aims Declaration diye ararsanız her yerden bulunur. Sonra da bir zahmet Lozan Antlaşmasını okuyun, aradaki yedi farkı bulun. Ben şahsen bulamıyorum.

Neden bu yolu seçtiler? Hep sanırdım ki Rusya’daki ihtilal yüzündendir; 1917’de Rusya’ya Bolşevikler iktidara geldi, ondan korktular. Rusların İstanbul’a çıkmasını, yahut Anadolu üzerinden Akdeniz’e sarkmasını en büyük tehlike olarak gördüler. O yüzden sağlam bir Türkiye istediler. Çokuluslu eski yapının yürümediği yüz seneden beri belliydi. Nereden tutsan elinde kalan o yamalı bohça yüzünden büyük devletler dört-beş kez birbiriyle savaşmanın eşiğine gelmişti. O yüzden yeni Türkiye’nin imparatorluk sevdasından vazgeçmesini şart koştular.

Şimdi ta 1911 yılında İstanbul’daki İngiliz büyükelçisinin yazdığı analizleri okuyorum, hayrettir ki orada da hemen hemen aynı şeyleri demişler. Aman Türkiye’nin Anadolu’daki toprakları bölünmesin, yahut farklı devletlerin etki alanları kurulmasın, yoksa dünya savaşı çıkar... İngiltere’nin tek başına Türkiye üzerinde garantörlüğe soyunması da olmaz, tehlikelidir... En iyisi Batılı devletler ortaklaşa Türkiye’nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü garantilesinler, reformlara yardımcı olsunlar. Ya da illa müdahale gerekiyorsa hep birlikte konsorsiyum halinde müdahale edilsin... Merak ederseniz Sir Louis Mallet’in raporu, Feroz Ahmad’in kitabında tam metni var.

Vatanımızı İŞGAL edip bütün kalelerini zaptetmediler mi? Bütün tersanelerine girmediler mi?

Ettiler tabii. Dünya savaşı çıkartıp yenilirsen seni de zaptederler. Hoşuna gitmiyorsa elalemin dünya savaşına girme, gireceksen de yenilme.

Ama askeri işgal başka şeydir, ilhak (el koyma, istimlak etme, “bura benimdir” deme) başka şeydir. Adamlar Türkiye ile aynı tarihte Almanya’yı, Avusturya’yı, Macaristan’ı, Bulgaristan’ı da işgal ettiler. Aşağı yukarı aynı mütareke belgesini imzalattırdılar: yenik ülke derhal ordusunu terhis edecek; askeri teçhizat teslim edilecek; düşman esirleri bırakacak; galipler gerekli gördükleri limanları, demiryolu istasyonlarını, stratejik noktaları işgal edecekler. Girdiler, bir-iki sene kaldılar, barış imzalanınca çekip gittiler.

Türkiye’de de 1923’te Lozan antlaşmasına kadar kaldılar, sonra bir damla kan dökülmeden bırakıp gittiler. Türk antlaşmasının aslında 1919 yazında imzalanması planlanmıştı, Batı gazeteleri 1919 baharında öyle yazmıştı. Neden dört yıl gecikti? Bu soruyu sorabilsen, zaten gerisi çorap söküğü gibi gelir, modern Türk tarihini birdenbire ANLAMAYA başlarsın.

İşgalin nedeni EMPERYALİZMİN doymak bilmez iştihası değil miydi? Kaynaklarımızı sömürmeye, kanımızı emmeye gelmediler mi?

Eğer öyle niyetleri varsa hiç belli etmediler. İşgalin ilk altı ayının belgelerini okuyun bakın, yıllar önce vatanmillet tarihçilerinden Bilal Şimşir yayımlamıştı. Adamların sanki tek derdi varmış gibi görünüyor: savaş suçlularının cezalandırılması. Bir de, memleket çapında İttihatçı direniş odaklarının dağıtılması.

Savaş suçlulardan kasıt, bir, ülkeyi savaşa sokan İttihat ve Terakki önderleri; iki, Ermeni katliamında adı çıkanlar; üç, savaş sırasında sivil halka ve esirlere kötü muamele ettiği ileri sürülen Ali İhsan Sabis Paşa gibi birkaç komutandı. Bildiğiniz Ergenekon tayfası.

Bunlarla uğraşmalarındaki amaç bana çok net görünüyor: Yüz yahut ikiyüz kişiyi şiddetle cezalandır, geri kalanına günah çıkarma şansı tanı, “emir kuluyduk, Türk milleti olarak suçlu değiliz” dedirt. Bir keçi bul, suçu ona yükle. Eskiyi yıka, pakla, siyasette yeni bir sayfa aç. Bunu yapmadan, dünün düşmanıyla dost olamazsın.

1945’te Nürnberg’de ve Japonya’da bu işi daha beceriklice yapacaklardı; 1918’de acemiydiler, olmadı. İşin yürümeyeceği 1919 Mart-Nisan’ında belli oldu. Ondan sonra işgalci güçlerin tavrı yüzseksen derece değişir. Öfke, kin, intikam, hakaret, cezalandırma gibi duygular söylemlerine hakim olur. Mayıs başında Paris’te toplanıp bir dizi karar alırlar. Bir kere Türk barışı belirsiz bir geleceğe ertelenir. Amerika, Türkiye mandasını KABUL ETMEYECEĞİNİ açıklar. Kilikya dedikleri Adana ve Maraş’ın Fransızlar tarafından işgaline yeşil ışık yakılır. Kars, Ardahan ve Batum’da kurulmuş olan geçici Türk hükümetinin lağvı için düğmeye basılır. Yunanlılar İzmir’e çıkartılır.

Soru sormak iyidir. Mesela şu soruyu sorabilirsiniz: 1918 Ekimi ile 1919 Mayısı arasındaki altı ay, bir yandan Türkiye'nin tam bir askeri ve siyasi teslimiyet içinde olduğu, öbür yandan İngiltere'nin henüz ordularını terhis etmediği, dolayısıyla aktif bir müdahale için ideal koşullara sahip olduğu dönemdi. Amaç eğer Türkiye'yi yemek, yutmak, bölmek veya ezmekse, neden altı ay beklediler? Neden o altı ayda hiçbir ciddi düşmanlık belirtisi göstermediler de, iş işten geçtikten, müttefik orduları terhis edildikten, İngiliz maliyesi çöktükten, Avrupa kamuoyu savaş aleyhine döndükten, Türkler yenilgi şokunu atlattıktan SONRA gösterdiler?

Düşman SEVR Antlaşmasıyla yurdu esaret zincirine vururken Kurtuluş Savaşı vermeyip ne yapacaktık?

Atatürk’e göre Kurtuluş Savaşı 19 Mayıs 1919’da başladı (gerçekte daha o yılın Şubat-Mart’ında başladı, ama burada farketmez). Millici rejim Sivas Kongresi’nin (Ekim 1919) hemen ardından Anadolu’ya hakim oldu, tüm vilayetlere kendi valilerini atadı, bürokrasiyi denetimi altına aldı. Ankara meclisi 23 Nisan 1920’de toplandı.

Sevr Antlaşması 18-24 Nisan 1920’de San Remo konferansında şekillendi, 11 Mayıs’ta kamuoyuna açıklandı, 10 Ağustos 1920’de imzalandı.

Demek ki mantıken Kurtuluş Savaşı Sevr’e tepki olamaz. Buna karşılık Sevr belki Kurtuluş Savaşına tepki olabilir.

Kurtuluş Savaşına karşı çıkanlar VATAN HAİNİ gerici yobaz softalar değil miydi?

Güzel ülkemizde vatanmillet deyince akan sular durduğundan, Milli Mücadelecilere kamuoyunda açık açık açık karşı çıkan pek az kişi oldu. Baştan sona açık ve tutarlı bir duruş gösterenler benim bildiğim üç kişidir.

Bir, Rıza Tevfik: Galatasaray mezunu. Modern Türkiye’nin ahlak felsefesi üzerinde ciddi şekilde kafa yormuş ilk ve muhtemelen son düşünürü.

İki, Refik Halit: Galatasaray mezunu. Çağın en dürüst ve duyarlı yazarı, modern Türk edebiyatına “Anadolu’yu” sokan kişi.

Üç, Ali Kemal: Mülkiye mezunu. İstanbul Üniversitesinde edebiyat profesörü. Türk edebiyatında evlilik dışı beraberliği savunan ilk yazar. Gazeteci Hasan Fehmi cinayeti üzerine 1909’da Türk tarihinin ilk üniversite yürüyüşünü örgütleyen kişi. 1920’de üniversitenin tüm fakültelerinin kız öğrencilere açılmasını yasalaştıran Maarif Vekili.

Üçü de resmi dilde “vatan haini” diye geçer.

* * *

Daha ne sorular var bir bilseniz.

Atatürk 1919’da Anadolu’ya çıkmak için neden Karadeniz’de İngiliz işgali altında olan tek liman kentiSamsun’u seçti?

Düşman madem Irak’ı Suriye’yi vesaireyi sömürgeleştirme peşindeydi neden ilk iş bu yerlere yirmi sene içinde bağımsızlık vermeyi taahhüt etti?

Lozan’da Türkiye bilmem kaç yüz bin kişilik ordu besleme hakkını kazanınca daha mı bağımsız oldu daha mı az bağımsız oldu? Bu devasa orduyu teçhiz etmek için 1933 ve 1936'da kime başvurdular?

Amerikan mandasının 1918’de değil de 1946’da kurulması Türkiye için daha mı iyiydi?

Haydn hastası olan Damat Ferid mi daha Batılıydı, meyhane havaları ile pavyon artistlerinden başka müzik bilmeyen bazı millici askerler mi?

İlkokul kitaplarının sınırları dışına çıkınca insanın zihni açılıyor, ufku genişliyor, nefesi ferahlıyor. Deneyin, siz de hoşlanacaksınız.

10 yorum:

  1. Yaziniz cok güzel, sizi takdir ediyorum. Yazilarinizi cok begeniyorum. Kitapinizi da ismarladim ayiptir söylemesi. Kelimebaz kösenize de nasil cümlelerin arasina siyaset ve tarihi sokusturdugunuz da hosuma gidiyor. Türkiye'de cok irkci var, onlarin karsisinda nasil sabirla durdugunuzu takdir ediyorum. Gördügüm cogu ermeni böyle olgun davraniyor. Rakel Dink mesela. Ama onlar baska konu. Umarim benim de yazilarim sizin hosunuza gider: http://jiyan-hayat.blogspot.com/
    Yanıtla
  2. Ya hocam anlattiklarin iyi,hos da kafasi 17 sene "Atam sen kalkta ben yatam" ile terbiye edilmis (universitede anlamaya basladim vaziyeti) yureginin derinliklerine Ermeni dusmanligi ekilmis ve utanarak soyluyorum boy atmis,etnik olarak ancak yarim Turk olsa da (kalan yari Cerkez ki baskin olan tarafta o sanirim)"bir Turk dunyaya bedeldir"e inanmis; bir dolu baska arizasi olan bendenizin milliyetcilik zehrinden kana kana icmis ruhunu nasil teskin edecegiz?
    Biliyor musunuz en cok neden rahatsiz oluyorum? Ya tanistigim biri haric butun Ermeniler benden nefret ediyordu.
    Kusura bakmayin kafam karisik abuk subuk yaziyorum,neyse ruhumun yikanmasi lazim ama cesmeyi hala bulabilmis degilim.
    Sahi abuk subuk nereden geliyor,nisayansozluk e bir bakayim.
    dragut@gmail.com
    Yanıtla
  3. sayfalarca yazıp da hiçbir şey anlatmayan / sadece insanı kışkırtmaya yarayan (sanırım bundanda zevk alıyorsunuz ki ayrı bir blogta bunlarıda yayınlamışsınız ) hiçbir yere varmayan yazılar / sömürgen ülkelerin düşüncelerini bizlere farklı bir yorumla yutturmaya çalışan sömürgen bir hoca..
    Yanıtla
  4. Sayın Nişanyan yazılarınızı çok beğeniyorum. Tarafı zaten düzenli olarak okuyorum. Ancak bir hususu dikkatlerinize sunacağım. sorularınızdan biri şu: Atatürk 1919’da Anadolu’ya çıkmak için neden Karadeniz’de İngiliz işgali altında olan tek liman kenti Samsun’u seçti?
    Sizin gazetenizde Sayın Hür ise 26.04.2009 tarihli "Yeni bir başlangıç ümidi: Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti" başlıklı makalesinde: "Berç Keresteciyan, değerli Araştırmacı Kevork Pamukciyan’a göre, 16 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru ile Samsun’a hareket edecek olan Mustafa Kemal’in gemisinin İngilizler tarafından Karadeniz’de torpilleneceğini avukat Saadeddin Ferid (Talay) Bey vasıtasıyla Mustafa Kemal’e bildiren kişiydi. Berç Keresteciyan, Mustafa Kemal’in isteği ile 21 Haziran 1934’te çıkan Soyadı Kanunu ile ‘Türker’ soyadını aldı. Bu cümleler birbiri ile çelişiyor mu lütfen bu konuda fikirlerinizi bizimle paylaşın
    Yanıtla
  5. Sayın Nişanyan, yazılarınız baştan sona aynı perspektiften bakmaya zorlandığımız tarihimizin önemli bir bölümüne başka bir perspektiften bakmayı sağlıyor olması açısından önemli, ancak bu üslupta ve kısalıkta olduğu sürece basit empati denemeleri olarak kalacak. Blogda daha fazlasını beklemek doğru değil belki de ama yine de bazı şeyleri daha derinlikli analiz ederseniz daha tatmin edici olur. (Örn: Milli mücadeleye karşı çıkan o üç kişi bunu neden yaptı? Sevr gibi kapsamlı ve çok taraflı bir anlaşma sadece yerel isyan hareketleri başladı diye ortaya atılabilir mi? vb.)
    Yanıtla
  6. kendini dışarda tutarak eleştirmek......
    içerdekinden daha keskin bakabilme imkanı verir şüphesiz bu yazılarınızda net biçimde görülüyor.anlam üretme çabasını küçümsemek(türklüğün) tabiki dışardan bakınca kolaycılık ve belki sorumsuzluk.....millet temelinde eleştiri yapınca ister istemez sizin milliyetinizi sorgulamak geliyor insanın aklına .... soru:Ermeni aidiyetiylemi yoksa türklük veya türkiyelilik aidiyetiylemi konuşuyorsunuz? yoksa böyle bir ayrım yapmıyormusunuz?
    kelimebazdaki çabalarınız malatyadaki usta ermeni zanaatkarları(eski) anımsatıyor takdire değer yani(koşulsuz)
    Yanıtla
  7. valla bu sivri dilinizle hala yaşadığınıza şükredin.söyledikleriniz insana neden bukadar mantıklı geliyor.
    Yanıtla
  8. 19 mayısta Samsunda karışıklık olduğundan oranın da işgalinden endişe duyan osmanlı devleti yollamıştı M.Kemali. Kendisi seçmedi Samsun'u. Ama biçilmiş kaftandı, coğrafi açıdan, kabul. Ayrıyeten de, madem güçlü Türkiye istiyorlardı, Yunanlıların işgalini neden desteklesinler İngilizler. Yahu şunu düşünün, ilk antlaşmalarda İtalyanlara verilen İzmir Yunanlılara veriliyor, ve italyanlar kuzu kuzu bırakıyorlar izmiri sonra kaçıyorlar, bunun uzlaşması mümkün mü dediklerinizle?.. Basbayağı İngilizler Yunanlıların arkasındaydı ve güçlü Türkiye istemiyorlardı bu perspektiften bakarsak...
    Yazınız alternatif olarak bakılrsa değerli ama cidden bu bilgilere sahipseniz, bir daha gözden geçirmenizi tavsiye ederim. Saygılar.
    Yanıtla
  9. Şiir müsvettesi'ne cevap:

    1. Neden özellikle İngiliz işgalinde olan tek limanı seçtiler, VEYA neden o limanı 19 Mayıs'tan birkaç gün önce İngilizler işgal ettiler? (Gemide yeni Sinop valisi de vardı, Sinop'ta mola verdiler.)

    2. Neden İzmir'i Yunanlılara mütarekeden 6,5 ay sonra işgal ettirdiler? Karar ve politika değiştirmiş olabilirler mi? İtalyanlar kuzu kuzu bırakmadı, İzmir işgalini "ulusal ihanet" olarak niteleyip barış konferansından çekildiler.
    Yanıtla
  10. Sevan Bey saygılarımla,
    Yazılarınızı yeni okuyorum.
    Eğer yanlışım varsa düzeltiniz, işgal mayısta yapıldı ama Paris'teki toplantı 18 Ocak'ta oldu. İzmir işgaline de orada karar verildiğine göre Mondros'la arada 2,5 ay var.
    Yanıtla