26 Ocak 2011 Çarşamba

Tarih sınavı


(Fransız bir hanım geldi, Le Monde'un sitesinde tarihe dair bir blogu varmış, sorular soracakmış. Sınavda gibi hissettim kendimi.

Vaktiyle güzel sınav yazardım ha, laf aramızda.)

Paris’te sürgün Genç Türklerden oluşan « İttihat ve Terakki» komitesi ancak Selanik komitesinin desteğiyle siyasi hayata müdahale edebildi ve 2. Abdülhamid’in saltanatının ilk yıllarında askıya aldığı anayasayı yeniden ilan ettirebildi. Selanik komitesi kimlerden - ne tip insanlardan -  oluşuyordu ? 
Alabildiğine tipik, genç Osmanlı asker ve sivil bürokratlarından oluşuyordu – genç subaylar, genç memurlar, genç tabipler. Hepsi devlete asker ve memur yetiştirmek için kurulmuş okullardan mezun, hepsi kamu sektöründe görevli, kamu sektörü dışında herhangi bir kariyer tahayyül edemeyen, hırslı, yükselmeye azimli gençler.

Normal Osmanlı sosyal düzeni içinde bunlar bir paşaya kapılanıp küçük adımlarla kariyerinde yükselmekten başka hedef gütmeyecek tiplerdi. Ama Abdülhamid döneminde elit sirkülasyonu tıkandığı için – yani Tanzimat’ın reformist paşalar kuşağı tasfiye edildiği ve yerine ancak Brejnev tipi bir gerontokrasi ve kleptokrasi geldiği için – bu gençler normal kariyer sürecinin dışına savruldular. İhtilalcilikten başka çıkış yolu bulamadılar.

Anayasanın tekrar yapılmasından sonra, İttihat ve Terakki komitesi, Anayasanın prensipleri ihlal edilecek olursa bir baskı grubu olarak gizlice Selanik'de var olmaya devam etti. Bu durumTürkiye'deki darbe geleneğinin başlangıcı mıdır ? 
Değildir. Askeri darbe ve saray komplosu Osmanlı devletinin kadim siyasi geleneğidir. Yeniçeri Ocağının 1826’da tasfiyesi ile bir süre bu gelenek sona ermiş gibi göründü, fakat 1850’lerde Kuleli Vakası bir askeri kalkışma teşebbüsüdür, 1868’de Genç Osmanlılar hadisesi muhtemelen darbe teşebbüsüdür. 1876’da asker destekli bir darbe sonucu bir yılda iki padişah devrildi. Bir-iki sene sonra Ali Suavi Vakası oldu. 30 yıl boyunca Abdülhamid paranoya halini alan bir darbe korkusuyla yaşadı.

1908 ve 1913 olayları eski Osmanlı geleneğinin devamıdır. Tek farkı darbeci kadronun normalden çok daha genç olmasıdır. Bunun sebebi 1879-1908 döneminde elit kadroların aşırı derecede daraltılmış ve terorize edilmiş olmasıdır. Egemen siyasi elit o kadar ürkek ve o kadar saraya bağlı idi ki, darbe entrikası içinde yer almaları çok güçtü. (Ama buna rağmen Said Paşa, Kâmil Paşa, Hüseyin Hilmi Paşa gibi eski rejim adamları kolayca yeni rejime adapte oldular.)

1909 yılından itibaren politik hayat iki akım arasında kutuplaşmıştı: M. Akif tarafından temsil edilen İslami akım ve A. Cevdet tarafından temsil edilen Batı akım. Bu iki akımın Osmanlı’nın geleceği hakkındaki tahayyülü neydi ? 
19. yy başından beri Osmanlı düşünce hayatının temel problemi Batı meselesidir. Batı kültürünün tartışılmaz görünen üstünlüğü karşısında Osmanlı ayakta durmak için ne yapmalı ? Tamamen Batıya teslim olup Batı kültürünü, kurumlarını, yaşam tarzını mı benimsemeli ? Yoksa Batıya karşı özgül Osmanlı-İslam kimliğini korumaya mı çalışmalı ?

O dönemde yazan ve düşünen hemen hemen herkes bu iki aşırı ucun arasında bir yerde pozisyon alır. Tartışmalar nüans üzerinedir, vurgu üzerinedir. Hemen herkes hem Batılılaşmanın hem kendi kimliğini korumanın önemine inanır. Abdullah Cevdet gibi, Ali Kemal gibi son derece ekstrem fikirler dile getirenler bile aslında göründükleri kadar radikal değildir. Tartışma hiçbir zaman Batılılaşma mı İslamiyet mi tartışması değildir. Ne kadar Batılılık, ne kadar İslamiyet tartışmasıdır.

Bu iki zıt uç arasında zamanla üçüncü bir yol ortaya çıktı : Türk milliyetçiliği. Bu aşama, Tanzimatla başlayan Avrupacılıgın son siyasi aşaması olarak görülebilir mi? 
Türk milliyetçiliği iki büyük siyasi tezin negatif ayaklarını alıp birleştirmeye çalışan bir sentez teşebbüsüdür. Entelektüel bir ucubedir. Şiddetle Batı düşmanıdır, ama aynı zamanda şiddetle İslam düşmanıdır. Abdullah Cevdet’in « taassup »u ile Mehmet Akif’in « medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar »ını yanyana koy, al sana Türk milliyetçiliğinin entelektüel özeti.

Yüz yıl sürmüş bir tartışmanın sonuçsuzluğundan doğan nihilist bir tepki de diyebiliriz. Ne o, ne öbürü : iki sol ayaklı bir garabet. Oysa bunun tersi de teorik olarak mümkündü, yani hem Batıcı-Kozmopolit hem İslami-Üniversalist bir sentez de denenebilirdi. Nedense o alternatif çok taraftar bulmadı. Ya da buldu aslında, ama sesini duyuramadı ; siyasi bir harekete dönüşemedi.

Tabii o sıralarda Avrupa’dan, özellikle Almanya’dan esen rüzgârların da etkisi vardı.

Ziya Gökalp’in fikirleri hangi anlamda Osmanlı geleneğinden köklü bir kopuşu temsil eder ? 
Cehaleti Osmanlı ortalamasından da ileriydi, belki o anlamda.

Bu Türk kimliği anlayışı, imparatorluğun realitesine uygun muydu? 
Tabii ki değildi. Anadolu ve Rumeli’yi alsan üçte biri, yalnız Anadolu’yu alsan belki yarıdan biraz fazlası Türk olan bir toplumda monokültür milliyetçiliği yapmaya çalıştılar. Sonuçta milyonlarca insanın hayatını kaydırdılar, bin yıllık bir medeniyeti çökerttiler, Türkiye'yi de daha yüz yıldır uyanamadığı bir kâbusa mahkûm ettiler.

Türk milliyetçiliği yapabilmek için imparatorluk topraklarındaki gayrımüslim ve gayrıtürk unsurları görmezlikten gelmeleri, yok saymaları gerekiyordu. Allahtan Osmanlı geleneği o açıdan kuvvetlidir, çok zorluk çekmediler. Millet-i hakime gözlüğünü taktın mı gayrımüslimler görünmez olur. Hepimiz hamdolsun Müslümanız, Agop efendi de kahve servisi yapsın!

Derik


(2006'da çıkan Ankara'nın Doğusundaki Türkiye kitabımdan. Turistik bir yayındı.)

DERİK
Dağın yamacındaki konumu ve mimarisiyle bir mini-Mardin. Altı deniz gibi uçsuz bucaksız zeytinlik. Ara sokaklar mezbelelik. Ama insan biraz hayal gücüyle, Ege'de bir Yunan adasının sokaklarını düşleyebiliyor.

İnsanları cana yakın, taassuptan uzak, konuşkan. Esnaf lokantalarında bira bile var. Belediye başkanı özgür ruhlu bir kadın. Şehir merkezindeki Ermeni kilisesi halâ işlevsel. Görünür cemaati: bir kişi. Görünmeyenler de varmış.

Kasaba meydanında, Şahabettin Nebioğlu'nun Derik'li İki Deli anıtı: Türkiye'de herhangi bir kent veya kasabanın meydanında gördüğümüz galiba tek gerçek sanat eseri. Sırf bu yüzden uğramaya değer. [Değerdi. Devletin bir meydanına yakışmadığı gerekçesiyle 2005 yazında kaldırmışlar. Belediyenin yanındaki kaldırımın bir köşesine iliştirmişler. Yerine tahmin edin kimin heykeli gelmiş.]

1990’larda çok kan dökülmüş ama şimdi ortam daha rahat.

Kasrı Kanco
Türk ailesinin Kasr-ı Kanco isimli malikânesi Derik karayolu ayrımının biraz batısında, yolun solunda, ovanın ortasında. 50.000 dönüm araziye hükmediyor.

Türk'ler eskiden Mardin'de hükümdar mertebesindeydiler. Bir kardeş milletvekili, diğeri belediye başkanı vb.. 90'larda PKK'ya yandaş oldukları söylendi. Ahmet Türk DEP başkanı oldu, yıllarca hapis yattı. Şato şimdi yarı metruk; üç beş ihtiyarla yamaklardan başka in cin top oynuyor. Gene de, çat kapı gelen bir konuğu adabına uygun bir şekilde ağırlamazlık etmiyorlar.

İç kapılardan biri yekpare bazalttan, üzeri Yunanca yazıtlı. Yakınlardaki bir kilise harabesinden getirmişler. Bu coğrafyada Yunanca görünce en az 1500 yıllık diye hesaplamak lazım. 

24 Ocak 2011 Pazartesi

Kürtler neden isyan eder?


(Eski bir yazı. 2006'da çıkan "Ankara'nın Doğusundaki Türkiye" kitabımdan. Gezi rehberidir o kitap, ama iç bayıcı gezi rehberlerinden değil.)

KÜRTLER NEDEN İSYAN EDER
170 yıldan beri Türkiye'nin gündeminden düşmeyen bir soru. İlk önce 1840'larda Botan beyi Bedirhan Beyile Hakkâri emiri Nurullah Bey ayaklanıp istiklal ilan etmişler. 1879'da Şemdinli hakimi Seyyid Ubeydullahisyan etmiş; İran'ı fethetmesine ramak kalmış. 1909'da Milli aşireti, 1913'te Hizan, 1920'de Koçgiri Devlet'e meydan okuyup cezalarını bulmuşlar.

1925'te başlayan Şeyh Said isyanı, Güneydoğunun önemli bir bölümünü etkisi altına alıp Bingöl'ün Genç kazasında geçici bir hükümet bile kurduktan sonra kontrol altına alınabilmiş. Hemen ardından bu kez Şemdinli, Raman, Mutki, Sason ve Midyat'ta isyanlar çıkmış. 1928'de Ağrı Dağında Binbaşı İhsan Nuri Beyöncülüğünde kurulan isyancı Kürt yönetimi 1930'da bir askeri operasyonla imha edilmiş. 1938'de Dersim'de 40,000 sivilin canına mal olan bir harekât sonucunda Devlet otoritesi tesis edilmiş.

Neden isyan ettikleri bilinmeyen bir konu değil. İlk önce, bölgede yüzlerce yıldan beri hüküm süren özerk yapının "Tanzimat" adı altında yıkılıp yerine asker-memur egemenliğinin kurulmasına itiraz etmişler. Daha sonra, kaç bin yıllık vatanlarında "yabancı" sayılmayı içlerine sindirememişler. "Ermeniler gitti, sıra bize geldi" kaygısı da, 1920 ve 30'lardaki isyanlarda galiba etkili olmuş. 1925'i izleyen Mecburi İskân Kanunu döneminde pek çokları sırf korku ve çaresizlikten dağa çıkıp, çatapat tüfeğiyle ordulara meydan okumuş.

Son dönemde pek çokları için bardağı taşıran damlanın Kürtçe kişi ve köy adları meselesi olduğunu, aklı başında birkaç kişiden işittim. Çocuğumun adını zorla değiştirseler ben dağa çıkar mıydım? Belki cesaret edemezdim, bilmem, ama edenlere de bir selam gönderirdim mutlaka.

"Devletimiz yol yapsa, fabrika yapsa sorun çözülür" tezi bu yüzden bana inandırıcı gelmiyor. İnsanlar dünyanın hiçbir yerinde, sırf fakir oldukları için isyan etmemişler. "Boş oturacağımıza isyan edelim" diyenlere de çok sık rastlanmıyor. Buna karşılık onuru çiğnendiği için, hakarete uğradığı için, haksızlık olarak algıladığı şeylere dayanamadığı için bazen – maliyet ve kâr analizi yapmadan – isyan edenler görülmüş.

23 Ocak 2011 Pazar

Paris Nutku

(Bu konuşmayı 20 Ocak’ta Paris’te kalabalık bir Ermeni topluluğu önünde yaptım. Ortamı ve dinleyici kitlesini bilirseniz ne dediğim belki daha iyi anlaşılır.
Üçüncü paragraftan itibaren boy gösteren “biz” ne kadar ilginç bir kavram, düşündükçe ben bile hayrete düşüyorum.
Daha önce bir yerde anlatmıştım, tekrar edeyim.
Erivan’daki futbol maçı sırasında emniyette görevli dostlarımdan biri aradı. “Sevan abi kimi tutuyorsun” diye sordu. Sektirmeden “tabii bizimkileri” dedim. Gülmekten katıldıydı.)

HRANT’IN DÖRDÜNCÜ YILINDA TÜRKİYEDE NELER OLUYOR
Büyük siyasi değişiklikleri tetikleyen bazen insani duygulardır. İsterseniz toplum psikolojisi diyelim, kulağa daha bilimsel gelir.
Bir toplumun duygu atmosferi değiştiğinde, eskiden imkânsız görünen siyasi değişiklikler birdenbire kolay, doğal, basit hale gelebilir.
Hrant’ın öldürülmesi bizim için olduğu kadar, hatta bizden daha fazla, Türkiye için bir dönüm noktasıydı.
23 Ocak 2007’de yüzbini aşkın insan cenaze törenine katıldı. Modern Türkiye tarihinde manipüle edilmemiş bu çapta bir siyasi gösteri hatırlamıyorum. Yüzbinlerce insan Hrant’ın acısını vicdanında hissetti. “Artık yeter” deme ihtiyacını duydu. “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” diyen pankartlar taşıdı.
Aradan çıkan önemsiz parazitlere aldanmayın. Türk toplumunun geniş kısmı için Hrant bugün bir ikondur. Ortak bir pişmanlığın simgesidir. Buna bildiğimiz sol liberaller kadar, onlardan da fazla, İslamcılar, Kürtler, hatta nasyonalizmden henüz geri adım atamamış orta sınıf mensupları dahildir. Sürüden ayırıp başbaşa konuştuğunda, MHP sempatizanı faşistler bile dahildir.
Dün Facebook’ta akılalmaz sayıda kişi profil resimlerine Hrant’ı koymuştu. Hepimiz Hrant’ız diye bir kere daha tekrarladılar.
Düşünün, belki tarihte ilk kez biz Ermenilerle Türklerin ortak bir martir’i var!
*
Cahit Koytak’ı belki tanırsınız. İslami kesimde popüler olan bir şairdir. Dindar bir Müslümandır. Etkili bir fikir önderidir. Ayrıca hükümet çevrelerinde çok seveni olduğunu biliyorum.
Onun bir şiirini okumak istiyorum. Biraz uzun olabilir, ama Hrant cinayetinin o cephede nasıl bir etki yarattığını anlamak için anahtar olacağını düşünüyorum.

CAHİT KOYTAK 
Hepimiz Hrant’ız’ bence ne demektir?
Sevgili eşine yazdığı o, yürekleri dağlayan mektubuyla bu şiire esin veren Rakel Dink Hanımefendi’ye…



seni tanımıyordum, Hrant,
yeterince tanımıyordum, evet,
fakat gördükten sonra o gün
küskün bir çocuk gibi orada,
kaldırımda,
yüzükoyun uzanmış, öyle büyük,
destansı,
öylesine tıpatıp kendine, özgürlüğe,
hak edilmiş onura benzeyen bir
erinçle
uyurkenki resmini,

hani, yalnız kendine değil, hayır,
ölecekse, ölümü, iyi, güzel ve doğru
bir şeyler uğruna olsun isteyecek
herkese,
yani her ölümlüye benzeyen
güzellikte…
ve kuşkusuz, en çok da, mahallenin
bıçkınlarıyla, efeleriyle
baş edemediği için
hırsından gizli gizli ağlayan,
kendi yüreğini kemiren,
gün günden budandığını,
yontulduğunu
ve lokma lokma yutulduğunu
hisseden
mahallenin sessiz çocuklarına
güç veren dirilikte uyurkenki resmini
gördükten sonra o gün,

artık diyorum ki, kendime:
vursalardı beni de, Hrant gibi,
ben şahsen, zaptiyenin
örtbas muşambasıyla değil, hayır,
Agos gazetesiyle
örtsünler isterdim cesedimi;

Agos gazetesiyle örtsünler, ne fark
eder,
yalnızca, senin gibi, perçemim,
potinlerim,
bir de - biraz iş çıksın diye
yoksul şairciklere,
çömez muhabirlere -
benim de potinlerimdeki
iki romanesk delik
görünecek biçimde…

ki, böylece, resmin geri kalan kısmını
güvercinler doldursun!
senin o, İsa Peygamber’inkini andıran
yakışıklı alnını
kanatıncaya kadar duvara vura vura
sonunda kalbimizde açmayı
başardığın
mucizevi gedikten
gökyüzüne saçılan güvercinler...

hani şu, sen susunca, senin o
koskocaman,
o, Tanrının eliyle okşanmışçasına
sıcak
olduğu anlaşılan yüreğinin sesini,
‘sessizliğin sesi’ni, sonsuzluğun sesini
açıkça işitilir kılan,
daha gür, daha beyaz,
daha cesur kanat vuruşlarıyla
gökleri çatırdatan
‘tedirgin güvercinler’...

seni tanımıyordum, fazlaca
tanımıyordum, fakat
vursalardı beni de, Hrant Dink,
senin gibi,
her şeyi göze alıp, cenaze namazımı
Tanrı’nın ‘Meryem Ana’ evinde
o evin avlusunda
kılsınlar isterdim, ‘bizimkiler’!
kılsınlar, ne fark eder?
kılsınlar ki, böylece, Tanrı’yı
bir mülk gibi
çitlerle çevirmeye kalkışan ferisiler
bütün mülklerin, mabetlerin
O’na ait olduğunu bilsinler!

seni tanımıyordum evet,
tanımıyordum, fakat
seni, öyle haksız, öyle mızıkçılıkla
oyundan çıkarılmış bir çocuk
gibi gördükten sonra, dostum,
büyük kalkış gününde
aynı oyuna çağırılan iki kafadar gibi
kalkıp da koşabilmek için
sana komşu mezardan,
belki daha cesur, daha kanatlı şeyler,
delice mizansenler hayal etmeli
ve diyebilmeliyim ki,

vursalardı beni de, senin gibi,
bu yaşlı şakağımdan,
benim de, o güvey uykusunun
tadından,
o gençlik, güzellik uykusunun
tadından
adını, kimliğini unutan cesedimi
bir ‘karambol’ eseri
Balıklı Mezarlığı’na defnetsinler
isterdim;
üstümü de, meselâ, Lavtacı
Nazaret’in,
Hamparsum’un, Nikolaki Ağa’nın
iyi cins bir vatan toprağı gibi demli
ve bir rast semai gibi ağır, kederli
‘ermeni’ toprağıyla örtsünler!
evet, evet örtsünler, ne fark eder?

örtsünler ki, böylece, efeliğin şanını,
kanın ve kanla karılmış gücün
verdiği sarhoşluğu burada
kurtlara, çakallara, şahinlere bırakıp
büyük göç katarına katılmasını bilen,
yani senin gibi, Hrant Dink,
şakaklarında ve potinlerinde delik,
ama boyunlarında
ne haç, ne ay yıldız,
ne süleymanın mührü,
simurgunu arayan bütün kanatlıların,
bütün ‘tedirgin’ sakaların,
bülbüllerin, çayırkuşlarının
ve güvercinlerin
orada, ‘eskilerin’ sözüyle,
‘sınıfsız ve devletsiz’,
çitsiz ve çepersiz çayırlarında,
ebediyetin,
kendi soylarına soplarına boş verip,
sabah akşam yalnızca
Tanrının adını yücelttiklerini
öğrensin zeolotlar!

ve simurgun gökçe diriliğini,
gökçe doğurganlığını,
ölülere yaşama, taşlara kanatlanma
tadını veren bir neşide olarak
eklediklerini
sabah akşam ötüşlerine…



Dikkat ediniz. Buradaki ses, bizim alışık olduğumuz bir ses değildir. Lavtacı Nazaret’le Hamparsum’dan söz ederken bir an için o tanıdık dolma-topik kardeşliğine düşecek gibi olsa da, söylediği şey o değildir, başka bir şeydir.
Ortak bir öfke ve ortak bir inancın sesidir. “Ben Türk sen Ermeni, gel kardeş olalım” demiyor bakın. Sen insan, ben insan, gel Farisilere yuh çekelim, gel “kanın ve kanla karılmış gücün verdiği sarhoşluğu burada kurtlara, çakallara, şahinlere bırakalım” diyor. Gel kıyamet gününe beraber koşalım diyor. Cesedime Agos gazetesi örtsünler, Meryemana kilisesinde cenazemi kılsın bizimkiler, Balıklı’ya gömüleyim, ne farkeder diyor.
Bunu söyleyen dindar bir Müslümandır, unutmayın. Ve sözü dinlenen bir fikir önderidir.
*
Hayal kurmuyorum, hayır. Önyargı ve düşmanlık hala canlıdır. İkiyüzlülük kolay ölmeyen bir alışkanlıktır. Türklerin çok büyük bir kısmı Ermeni meselesinin gerçek boyutlarından ve gerçek konularından habersizdir. Resmi yapı hala aynı yerdedir, çok basit adımları bile atmaya niyeti veya cesareti yoktur.
Bir an için açılmış olan fırsat penceresi zamanla kapanabilir. Duygular küllenir, insanlar eski alışkanlıklarına geri dönerler.
Bunlar var. Ama bir pencerenin aralandığını kimse inkâr edemez. O aralığı büyütmek bizim görevimizdir.
İsterseniz bardağın boş olan yarısını görürüz. Omuz silkeriz. “Soğanın reçeli olmaz” deriz, samimiyetlerini sorgularız. Önce adım atsınlar bakalım deriz. Bekleriz. Bu, kolay olan yoldur.
İstersek bardağın dolu yarısını görürüz. El veririz. Onları – Türkleri yani – yüz yıldır içine düşmüş oldukları çukurdan çıkarmak için yardım ederiz. Şu atmosferi kalıcı hale getirmenin yollarını ararız.
Bu, zor olan yoldur.  Belki imkânsızdır. Olmayacak duaya amin demektir, bilmem. Ama başarılı olursa ödülü büyüktür.
*
Şüphesiz Hrant cinayeti tek başına havayı değiştirmedi. Koşullar hazırdı. Cinayet sadece insanların kalbine dokunarak, zaten çürümüş olan duvarda bir gedik açtı.
Dört faktör sayacağım.
1. Türk toplumu çok değişti. Kalkındı. Özgüven kazandı. Devleti kendine destek değil köstek gören geniş bir girişimci sınıf ortaya çıktı. Köylülük kaybolmaya yüz tuttu. Yüzden fazla yeni üniversite açıldı. Yeni fikirlere ve yeni deneylere aç bir gençlik ortaya çıktı.
En önemlisi özgüvendir. Özgüveni olan insan korkularını aşabilir, daha cömert, daha açık yürekli olur.
2. Yeni islami liberalizmin ortaya çıkması önemli bir etkendir. Bunu Batı basınında okuduğunuz İslami fondamentalizmle karıştırmayın lütfen, ayrı bir hadisedir. Bu yeni düşünce ikliminde Türklerin önemli bir kısmı kendini ilk kez milliyetçi fanatizmden (bir ölçüde) kurtarmayı başardı. İlk kez devletin kendilerine sürekli yalan konuştuğu gerçeğiyle yüzleşti.
3. Ordu ciddi ölçüde itibar kaybetti. Tartışılmaz otorite olmaktan çıktı. Akılalmaz kepazelikte suçlarla itham edilirken cevap bile vermekten aciz kaldı.
2007’de iktidarı elden kaçırmamak için son büyük hamleyi yaptılar. Hrant cinayeti tam o günlere denk geldiği için toplumda büyük bir tepki doğurdu. Türk ordusu kamuoyunda ilk kez korkuyla değil, öfke ve lanetle anıldı.
4. Nihayet Türkiye’nin Batılı müttefikleri de bir süreden beri işlerin artık eskisi gibi yürümeyeceğini anladılar. Türkiye’yi çeşitli şekillerde reform için teşvik ettiler.
Bunların hepsi iyi göstergelerdir. Hrant cinayetinin doğurduğu vicdani tepkinin izole bir olay olmadığını, genel gidişin bir parçası olduğunu gösterirler.
Akıntı iyi yöndedir. Bu akıntıdan istifade edebiliriz. Yön verebiliriz. Daha iyi yerlere akmasına yardımcı olabiliriz.
Ya da omuz silkip söylenebiliriz. Kime yarar, neye yarar bilemem.
*
Ne yapılmalı? Somut önerilere isterseniz sorular kısmında gireyim. Şimdi iki temel ilkeye değineceğim.
Bir, muhatabının korkularını anlamadan bir yere varamazsın.
İki, muhatabının onurunu kırarak bir yere varamazsın.
Birincisi korku. Evet korku. Türklerin ezici çoğunluğu Ermeniler ve Ermeni meselesi konusunda feci ölçüde bilgisizdir. Bilmedikleri için abartılı korkularla doludurlar. Ermenilerin çok zengin ve güçlü olduğuna, müthiş uluslararası bağlantıları olduğuna inanırlar. Ermenilerin “Avrupalı” olduğunu sanırlar, Avrupanın ezeli küstahlığını paylaştığına inanırlar. Türkleri hor gördüklerini, ikinci sınıf insan saydıklarını düşünürler. Soykırımı kabul edince büyük tazminatlar ödeneceğinden, Türkiye’nin bilinmez şekillerde ceza göreceğinden korkarlar.
Biliyor musunuz, Hrant’ı bir anda Türklerin gönlünde ikon haline getiren neydi? Ayakkabısındaki delikti. Bir de Malatya ağzına kaçan aksanı. Bir de sandalla balığa çıkması. Bir anda bütün bir önyargı duvarı yıkılıverdi. Demek ki zengin değilmiş. Demek ki bizden biriymiş. Demek ki bizi aşağılayan Batılılardan biri değilmiş! Bu kadar basit.
*
İkincisi onur. Bir insanın veya bir toplumun onurunu kırmakla zafer kazanmazsın, ancak düşman kazanırsın. Ola ki bir punduna getirip diz çöktürdün. Yarın bunun acısının nasıl çıkacağı, ektiğin kin tohumunun nerede yeşereceği belli olmaz.
Kaldı ki yüz yıldan sonra nihayet özgüvenini kazanmaya başlayan Türk toplumuna diz çöktürebileceğini sanmak pek de gerçekçi bir yaklaşım sayılmaz.
Bence Türkiye’nin Ermeni meselesiyle yüzleşme saati gelmiştir. Bunun koşullarının artık hazır olduğuna inanıyorum. 2005’teki Ermeni Konferansından bu yana alınan mesafe nefes kesicidir. Bu tempoyla gidilirse bir-iki sene içinde çok şaşırtıcı noktalara varabiliriz.
Resmi propaganda makinasının soluğu yaklaşık bir yıldan beri kesilmiştir. Daha dün “sözde ermeni soykırımı” sahtekârlığı bütün okullarda milli ritüel iken, bugün neredeyse her gün Türkiye’nin her yanındaki ortaokul ve liselerde “Türk-Ermeni kardeşliği” ya da “Ermenilerin kültürümüze katkıları” üstüne ödev hazırlayan çocuklardan imdat mailleri alıyorum.
Değişimin önündeki en büyük potansiyel engel nedir biliyor musunuz? Onurlarının kırılmasından korkuyorlar. Hakarete uğramaktan çekiniyorlar. “Geçmişte işlenmiş suçları lanetlemeye varım, yeter ki bana iyi bir insan olduğumu söyle” diyorlar.
Buna hakları var mı, tartışırabilirsiniz belki. Onlar bizim onurumuzu düşündüler mi? Bunca sene akılları neredeydi? Ama bu soruları sormanın faydası nedir, bilemem.
Öbür türlüsünün de mümkün olduğuna inanıyorum. Bunun ipuçları az önce anlattıklarımda vardır.
Karşınızda Hrant’ın ölümüne içten gözyaşı döken bir kitle var. Devletin kendilerine yalan söylediğine uyanan bir toplum var. Irkçılığın ve nasyonalizmin kötü olduğuna inanan, bu yüzden Osmanlı atalarının asla ırkçılık yapmış olamayacağına kendini inandırmaya çalışan insanlar var. Kendi namlarına işlenmiş olan cinayetleri lanetlemek isterken samimidirler.
Bizim yapabileceğimiz en doğru şey, cinayetlerle dolu bir geçmişle kendi aralarına koydukları mesafeyi büyütmelerine yardım etmektir.
“Sen canisin, kabul et” yaklaşımından sonuç alma ihtimali sıfırdır. Ama “sen cani değilsin, canileri gel beraberce lanetleyelim” yaklaşımı sonuç verir. 
“Ben mağdurum, sen suçlusun” değil, “ben ve sen mağduruz, suçlu olan ortak düşmanımızdır” mesajı, Türkiye’nin bugünkü ruh halinde ciddi yankı bulabilir.
Sizi bilmem, ben Türkiye’de yaşıyorum. Orada yaşamaya devam edecek dört çocuğum var.
İtiraf edeyim ki ben, suçu tescil edilmiş, sırtına ceza bindirilmiş, bundan dolayı bana ve dünyaya diş bileyen bir devletin vatandaşı olmak istemem. “O suçu işleyen ben değilim başkasıdır, o alçakların suçuna ortak olmayı reddediyorum” diyen bir ülkede yaşamayı yeğlerim.
Yeter ki samimi olsun, sonuçlarıyla yüzleşsin.
(İlk soru soranlardan biri Ama başbakan Erdoğan ‘bana  atalarım soykırım yaptı dedirtemezsiniz’ diyor diye hatırlattı. “Ne güzel” dedim, “demek ki redd-i miras ediyor. Soykırımı yapanlar benim atam değildir diyor. Sevinmeniz lazım.”)
 


17 Ocak 2011 Pazartesi

Ölmüş diller enstitüsü


(Eski dosyaları karıştırınca bak neler çıkıyor! Ektekini bir devlet büyüğümüzün isteği üzerine rapor olarak yazmıştım, dört-beş ay önce. Doktora tezi konusu arayanlara bedava hizmet.

"Geçmişte uygulanan devlet politikaları" lafı ne kadar kibar olmuş ama, dikkatinizi çekerim.)

ÖLMEKTE OLAN TÜRKİYE DİLLERİNE İLİŞKİN FİKİR JİMNASTİĞİ

1) UNESCO politikaları
UNESCO’nun “endangered languages” başlığı altında marjinal dilleri araştırma, belgeleme, koruma ve geliştirmeye yönelik aktif bir yaklaşımı olduğu anlaşılıyor. http://www.unesco.org/culture/ich/index.php?lg=en&pg=00146 sayfasında bir dizi örnek projenin raporları, http://www.unesco.org/culture/ich/index.php?lg=en&pg=00143 sayfasında fon sağlayan kurum ve programlara ilişkin bilgi mevcuttur.

2) Ne yapılabilir?
Her şeyden önce BELGELEME alanında büyük boşluk vardır. Geçmişte uygulanan devlet politikaları nedeniyle sanırım Türkiye, dünya ülkeleri arasında, yerel dillerin belgelenmesi açısından en geri kalmış ülkelerden biridir.  

Şu aşamada aktif bir eğitim/geliştirme çalışmasından ziyade, akademik nitelikte bir araştırma/belgeleme çalışmasına yoğunlaşmak daha doğru ve belki daha gerçekçi olur.

3) Hangi diller
Yayınlanmış ciddi araştırmalar mevcut olmadığı için, benim bilgilerim de kısmen anekdot  mahiyetindedir. Kaba bir ufuk turu olarak değerlendirilmelidir.

a)      Türkiye’de konuşulan Arap lehçeleri hakkında bildiğim kadarıyla yayımlanmış kitap, tez, makale, hatta gazete haberi bile mevcut değildir. Siirt/Sason, Mardin, Harran, Hatay ve Adana/Tarsus lehçeleri, anlatıldığına göre, kısmen karşılıklı anlaşmaya imkân vermeyecek ölçüde farklılaşmıştır. Mardin Süryanileri ve Hatay/Altınözü Hıristiyanları tarafından kullanılan Arapça lehçeleri hakkında yazılı hiçbir bilgi yoktur. Bunların acilen belgelenmesi gerekir.

b)     Hopa ve Borçka’nın 23 köyünde konuşulan Hemşince/Homşetsi adlı Ermenice lehçesi üzerinde, amatör bir-iki makale dışında akademik çalışma yapılmamıştır.  Hatay’ın Vakıfköy Ermenilerinin standart Batı Ermenicesine ek olarak kullandığı Kesap lehçesi üzerinde de, bildiğim kadarıyla yazılı malzeme yoktur. (Belki Suriye’de Arapça yayınlar mevcut olabilir.) Standart Batı Ermenicesi ile bu iki lehçenin karşılıklı anlaşması imkânsızdır.

c)      Amasya’dan Artvin’e uzanan bölgede göçebe olarak yaşayan ve “Çingene” olarak nitelendirilen Poşa’ların, standart Ermeniceden çok farklı bir Ermenice lehçesi konuştuklarını bizzat müşahade ettim. Bu konuda da literatür mevcut değildir.

d)     “Çingenece” olarak adlandırılan Rom dilinin Türkiye’de halen yaşayıp yaşamadığı konusunda sağlıklı bilgi yoktur.

e)     Trabzon’un Of-Çaykara, Maçka ve Tonya ilçelerinde halen konuşulan Pont Rumcası hakkında Yunanistan’da son yıllarda bazı çalışmalar yapıldığını duydum; ancak bunlara ulaşamadım. Türkçede Ömer Asan’ın Pontus Kültürü başlıklı değerli çalışması dışında, bunlar hakkında da ciddi bir dilbilimsel araştırma yapılmamıştır. Of, Maçka ve Tonya lehçeleri arasındaki farklar bilinmemektedir.

f)       Darende’de konuşulduğu rivayet edilen Hazeyn/Hazain dili (?) hakkında güvenilir bilgi bulunamamıştır.

g)      Adana’da mevcut olan birkaç Nogay yerleşiminde Nogaycanın halen konuşulup konuşulmadığı meçhuldür.

h)     Artvin’in üç bölgesinde (İmerhev, Maçahel ve Maradit-Borçka) konuşulan Gürcüce lehçesi üzerine yayınlanmış araştırma yoktur. Her üç lehçenin modern standart Gürcüce ile çok kısıtlı ölçüde anlaşmaya izin verdiği söylenmektedir.

i)       “Zazaca” veya Kırmançki veya Dimili adı verilen dil veya lehçeler grubu üzerinde, çoğu polemik niteliğinde olan bir kavram kargaşası bulunmaktadır. Alman üniversitelerinde Zazaca üzerine ciddi sayılacak çalışmalar yapılmakta ise de bunların sonuçları henüz Türkçeye yansımamıştır.  

j)       Midyat ve Nusyabin yöresinde konuşulan Turoyo dili (“Süryanice”) üzerinde İsveç merkezli çalışmalar mevcuttur. Ancak bunlar Türkçeye çevirilmemiştir.

k)      Eskiden Pervari’nin Hertvin köyünde konuşulan Doğu Arami lehçesinin 1999 itibariyle tümü diasporada (yanılmıyorsam İsveç’te) yaşayan 1000 kişi arasında halâ konuşulduğu ifade edilmektedir. Ölmek üzere olan bu dil henüz ciddi anlamda belgelenmemiştir.

l)       Benim çocukluğumda İstanbul ve İzmir Yahudilerinin yaygın bir şekilde konuştuğu Yahudi İspanyolcası (Ladino) bugün hemen hemen ölü bir dildir. Konuya dair bir hayli yayın ve düzgünce bir sözlük vardır. Ancak akademik nitelikte bir dokümantasyon – her halükârda Türkçede – yoktur.

m)   Türkiye’de konuşulan Kuzey Kafkas dillerinin (Çerkezce, Abhazca, Abzehçe, Keberdey, Çeçence, Lezgice vb.) durumu hakkında derli toplu bir çalışma yoktur.

4) Hangileri DEĞİL
Türkçenin lehçe ve ağızları başlı başına derya gibi bir konudur. Keza Türkiye Kürtçesi hakkında da derlenmesi gereken sonsuz malzeme vardır.

Ancak diğerlerine imkân tanımak açısından bu iki dilin proje kapsamı dışında tutulması daha doğru olur. Aksi halde Türkçe ve Kürtçenin marjinal versiyonlarına gösterilecek olan ilginin diğer dilleri gölgede bırakması beklenir.

5) Kurumsal çerçeve
Yazılı literatürü olmayan dillerin tasviri Batıda 150 yıldan beri karşılaştırmalı dilbilimin ana uğraş alanıdır. Amerika ve Avustralya yerli dilleri, Hint dilleri, Afrika dilleri vb. üzerinde bu nitelikte çok geniş bir literatür mevcuttur.

Yukarıda sayılan dil ve lehçelerin her birinin sistematik tasviri, bir veya birden fazla doktora tezi konusu teşkil eder.

Yapılması gereken şey muhtemelen üniversiteler arası bir ortak program çerçevesinde bu nitelikte doktora tezlerinin yazılmasını teşvik etmektir. Belki ortaya çıkacak olan tezler, standart formatta bir kitap dizisi olarak yayımlanabilir.

Geçen Nisanda Türk Dil Kurumu’nda yaptığım konuşmada Kurumun Türkçe dışındaki Türkiye dillerine de eğilmesi gerektiği fikrini ortaya attım. Gelen tepkilerden, Kurumun şimdilik böyle bir fikre hazır olmadığı izlenimini edindim.

6) Mümkün mü?
Türk üniversitelerinde bu nitelikte çalışma yapabilecek dilbilim bölümleri mevcut değildir. “Dilbilim” adı verilen bölümlerin tek ilgi alanı en dar anlamda Türk dili ve dilleridir. Yazılı edebiyatı bulunmayan bir dil hakkında saha çalışması yapma bilgisine ve tecrübesine sahip kimse (bildiğim kadarıyla) yoktur.

Bu durumda proje gerçekçi midir? Kim koordine edebilir ve yürütebilir? Bilmiyorum.

Belki yabancı üniversitelerde dilbilim üzerine çalışan az sayıdaki Türk akademisyenden istifade etme yoluna gidilebilir. Veya içte Türkoloji bölümlerinde nisbeten geniş kapsamlı dilbilim formasyonu olan birkaç hoca tesbit edilip bu konuya yoğunlaşmaları teşvik edilebilir. Belki yön gösterme  amacıyla bir-iki yabancı öğretim üyesi davet edilebilir.

15 Ocak 2011 Cumartesi

Anayasa sohbetleri 9: Vatandaşlık

Yeni Anayasada Vatandaşlık Nasıl Olmalı?
Şimdiki anayasanın 66. maddesi “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür,” demiş.
Bu ne demektir sizce? “Vatandaşlık bağı ile bağlı” nasıl bir şeydir? “TC vatandaşı olan herkes Türktür” mü demek istemiş? Öyleyse neden dümdüz dememiş, lafı neden dolandırmış?
Ne demek istediğini ben size söyleyeyim. Nüfus kâğıdı yetmez diyor, ideolojik deli gömleğini de giyeceksin. "Bağıyla bağlı" mısın? Onuncu Yıl marşını ciğerlerini şişirerek söylüyor musun? Höt deyince susta durup vatan millet sakarya, atam sen kalk ben yatam şiiri okuyor musun? O zaman sen Türksün. Yoksa kanı bozuk soysuzsun, Lozan Antlaşması yüzünden mecburen seni de vatandaş sayar görünmek zorundayız, ama Türklüğün yüce payesini bahşeder miyiz hiç?
İtiraf edeyim, benim “Türk” olmak gibi bir derdim yok. TC vatandaşı olan hayli yüklü bir nüfusun da öyle bir arzusu ya da beklentisi  olduğunu sanmıyorum. Vatandaş olmak bize yetiyor. Ciddiye alınırsa kan bağından çok daha güçlü bir aidiyet zeminidir bence. Akrabasının yüzünü görmeye tahammül edemeyen çok insan tanıyorum, ama ortak hak ve sorumlulukları paylaştığın insanlarla en azından oturup konuşabilirisin.
Üstelik 66. maddedeki tanımın harbi Türklere de haksızlık ettiğini düşünüyorum. Ya adam doğma büyüme Türk olduğu halde o Devletin resmi değerlerine “bağlı” olmamayı seçerse? Onun kimliğini, Türklüğünü sen hangi hakla sorgularsın?
Sonra Kerkük’te, Batı Trakya’da, İsveç’te TC devletine hiçbir bağla “bağlı” olmayan Türkler var, onlar Türk değil mi? Bilge Han bile Orhun Yazıtında “ey Türk titre ve kendine dön” demiş. Titremezsen Türk değilsin soysuz herif diye alenen hakaret etmemiş.
Bırakın Türklük bir sosyolojik kategori olarak kalsın. Kendini Türk sayan herkes Türktür de geç. Arzu ederlerse gurur duysunlar, övünsünler, güvensinler, soydaş muhabbeti yapsınlar, kime ne? İnsanın bir topluluğa ait olması fena bir şey değil. Yeter ki bunu kullanıp kamu yönetiminde haksız üstünlük elde etmeye kalkışmasın.
MADDE: Türkiye vatandaşı ana veya babanın çocuğu Türkiye vatandaşıdır. Vatandaşlık statüsü, kişinin başvurusu üzerine derhal [en geç bir ay içinde] tescil edilir.
Sade, basit.
“Ana ve babadan” değil, ikisinden BİRİ vatandaş olsa yeter. “Ana veya babadan doğan” değil, evlatlık edinilenler dahil. Sonradan Türk vatandaşı olanların eskiden olma çocukları da dahil.
Birinci cümle aşağı yukarı bugünkü 66/b eşdeğeridir; 2001’de kısmen AB baskısıyla düzeltildi. İkinci cümleyi ben ekledim. Şimdiki durumda inisyatifi polise bırakmışlar. Anayasa güvencesi altında olan bir hakkı “tanımak” için aylar yıllar boyu insanın anasından emdiği sütü burnundan getiriyorlar. Onu önlemek için.
MADDE: Yasal olarak beş yıl Türkiye’de ikamet eden herkes, anayasaya bağlılık yemini etmek suretiyle Türkiye vatandaşlığı kazanır. Yasal ikamet süresi özel hallerde Bakanlar Kurulu kararıyla kısaltılabilir veya kaldırılabilir.
Türkiye dünya ülkelerine önder olsun, öncü olsun diyorsanız böyle bir şey lazımdır. Bırakın yaşlı Avrupa çağı geçmiş kokonalar gibi kendini yabancılardan korumaya çalışsın: Delikanlı adam yeni kandan korkmaz.
Ülkelerarası gidiş gelişin hızlandığı bir çağda yaşıyoruz. Benim görebildiğim kadarıyla başka bir ülkede beş sene yaşayan insan o ülkede yaşama sanatının sırlarına çoğu yerliden daha fazla vakıf olur. İş aramayı, ev kiralamayı, su faturası ödemeyi, çocuğu okula yazdırmayı, kapıda ayakkabı çıkartmayı, birbuçuk Adana ısmarlamayı, pazar bulmacası çözmeyi öğrenir. Ayrıca o ülkeyi çoğu yerliden daha fazla sever, sorunları çoğu zaman daha iyi tanımlar, daha taze çözümler bulur. Neden ülkenin yönetiminde yerlilerden daha az hak sahibi olsun?
“Yasal olarak” tabirini eklerken tereddüt ettim. Bunu demekle kaçak göçmen sorununu bir yere kadar kontrol altına almış oluyorsun. Buna karşılık idarenin eline belki istismar edebileceği güçlü bir silah vermiş oluyorsun. Dilerse yasal olarak beş yıl ikamet etmeyi imkânsız derecede zorlaştıran kurallar koyar, anayasanın hükmünü fiilen işlemez hale getirebilir. Olsun o kadar esneklik payı deyip geçeceğiz. 
Anayasaya bağlılık yemini ettirmek veya buna benzer bir irade beyanı almak şart. Yoksa TC vatandaşı olmaktan doğan hak ve yükümlülükleri empoze edemezsin. Vatani hizmet yapması gerekiyorsa mesela neye dayanarak yaptıracaksın?
MADDE: Türkiye vatandaşları sınırdışı edilemez. Kimse kendi rızası olmadan vatandaşlıktan çıkarılamaz.
Vatandaşlık hakkı – kendi vatanında yaşama ve o vatanın kaderinde söz sahibi olma hakkı – en temel insan haklarından biridir. Bu hakkı herhangi bir bahaneyle ihlal eden devlet insanlık düşmanı sayılmalı ve mümkünse bertaraf edilmelidir. Nokta.
MADDE: Geçmişte kendi rızası dışında vatandaşlıktan çıkarılan kişiler ile bu kişilerin üçüncü kuşağa kadar altsoyu, başvuruları üzerine Türkiye vatandaşlığına kabul edilir.
Haksızlık üzerine hak inşa edilemez. Yirminci yüzyıl boyunca yüzbinlerce insan bu ülkeden dini, etnik, siyasi, ideolojik nedenlerle, ya da sadece mallarına el koyma hırsıyla kovulmuştur. Bu namussuzluğun hak doğurmasına izin vermek, zımnen o namussuzluğa ortak olmak demektir. Türk halkının bu ayıptan kurtarılması gerekir.
Bunun en basit yöntemi, sembolik olarak dahi olsa, kovma eylemini hukuken yok saymak ve kovulan kişilerden hayatta olanların, çocuklarının ve torunlarının gaspedilmiş olan vatandaşlık haklarını teslim etmektir.
Önceki maddeden farklı olarak burada Anayasaya yemin etme şartı yoktur. Çünkü yeni bir hak yaratmıyorsun, gaspedilmiş bir hakkı iade ediyorsun. Bunun şartı olmaz. Olsa da söylenmez, çünkü ayıptır.
Dikkat edilirse bu, bazı çevrelerde dile getirilen tazminat hakkından çok farklı bir yaklaşımdır. Türkiye suçu üstlensin, cezasını ödesin denmiyor. Tam tersine o suçu reddetsin, sembolik bile olsa elini yıkasın deniyor, ki samimi bir barışa götürecek olan yol budur. Tazminat ödeyip de iyiniyet satınalan kimse görülmemiştir: ne ödeyen helal eder, ne alan memnun olur.  Ama kırık kalpleri tamir etmek için bazen böyle ufak bir jest yetebilir.
Ayrıca sizi bilmem ama ben, suçu tescil edilmiş, sırtına ceza bindirilmiş bir devletin vatandaşı olmaktansa, “o suçu işleyen ben değilim başkasıdır, o alçakların suçuna ortak olmayı reddediyorum” diyen bir devletin vatandaşı olmayı yeğlerim. Yeter ki samimi olsun, sonuçlarıyla yüzleşsin.
Hem böylesi daha masrafsızdır, akıllıca uygulansa memlekete getirisi bile olabilir.
15 Ocak 2011 tarihli Radikal'de yayımlandı