28 Kasım 2011 Pazartesi

Doğu cephesinde son durum


Kürt medyasından bir gazeteci arkadaşım güncel duruma ilişkin fikirlerimi merak etmiş. Sorularını şöyle cevapladım:

1-2000'li yıllara kadar net çerçevesi olan bir "Kürt inkârı" varken, bugün Kürt Sorunu'nun ülke kamuoyunda rahatlıkla konuşulabildiğini görüyoruz. Bu durumu bir reform olarak mı, zorunluluğun gereği olarak mı değerlendirmeliyiz?

Zorunluluktan doğan reform desek?

Zorunluluk kısmen PKK’nın 28 yıldan beri inatla sürdürdüğü silahlı mücadeleden doğdu. Ama bence daha önemlisi dünyadaki genel gidişin Türkiye’ye yansımasıdır. Bağımlı ulus milliyetçiliği 30-40 yıldan beri bütün dünyada yükseliştedir. Britanya’dan, İspanya’dan, Belçika’dan, Kanada’dan, Romanya’dan tutun da Etiyopya ile Sudan’a kadar her yerde bunu görüyoruz. Nüfusu çoğalan, iletişim imkânları gelişen, sosyal çeşitliliği artan Türkiye’nin bu dünyadan kendini ayrı tutması düşünülemezdi.

Başbakanın Almanya’da “asimilasyon insanlık suçudur” demek zorunda kaldığı bir çağda içeride 1930’lu yılların politikalarıyla işler yürütülemezdi. Yürütülemedi nitekim.

2-Kürt Sorunundan ne anlaşılmalıdır?

Kürtleri kim yönetecek? Sorunun özü budur. İktidar sorunudur. Gerisi – hak hukuk demokrasi vesaire – bana işin süsü gibi geliyor.

Klasik yapısıyla TC devleti Kürt illerini yönetme işinde çuvallamıştır. Aşağılamayla, hakaretle, yalanla, hot zotla bir yere kadar gidersin, sonra duvara çarparsın. İşte o duvara çarpılmıştır. Bu aşamada Türkiye’nin daha beş on sene daha Kürt illerini kontrol altında tutabilmesi bana pek zayıf ihtimal olarak görünüyor. Bölge fiilen yönetilemez haldedir. Merkezi yönetimle yerel elitler arasında duygu ve kader birliği kalmamıştır. Yerel halk nezdinde güvenlik ve yargı kurumlarının itibarı sıfırdır. Elektrik borçlarını bile tahsil edemiyorlar, var mı bundan ötesi? Toplumları biber gazı ve tazyikli su marifetiyle nereye kadar yönetebilirsin ki?

Devletin boşalttığı alanda PKK ve sivil uzantıları gitgide güçlenen bir alternatif iktidar yapısına dönüşmüş görünüyor. Bu durumda üç ihtimal var. Ya TC güçleri, bu yeni iktidar yapısını kan ve ateşle ezecek; ki bu aşamada pek mümkün görünmüyor. Ya anlaşıp iktidarı paylaşacaklar. Ya da Türkiye bölgeyi yönetemediğini kabul edip çekilecek. Başka çözüm düşünemiyorum.

3- “İktidarı paylaşmak” dediğiniz şey mümkün mü sizce?
Federal çözüm dedikleri şey sonuçta budur, değil mi? Adı federasyon olur veya olmaz. ABD veya Almanya’yı tanıyorsanız bilirsiniz, oralarda yönetim sonsuz bir pazarlık sürecidir. Vergilerin ne kadarını merkez ne kadarını bölge toplayacak? Yatırımları nasıl paylaşacaklar? İhaleleri kim alacağına kim karar verecek? Bürokraside, güvenlik güçlerinde, yargıda kimin adamları yükselecek, kimin adamları harcanacak?

Bu pazarlık makul bir düzeyde sürdürülebiliyorsa iktidar paylaşılmış olur. Olmuyorsa, taraflardan biri öbürünü silinceye kadar dövüşürler. Bu kadar basit.

4- Kürt sorununun tarafları sizce kimlerdir?
Bir yanda, doğal olarak, Tayyip Erdoğan başkanlığındaki TC hükümeti. Diğer yanda silahlı ve silahsız unsurlarıyla Kürt siyasi hareketi. Kürt hareketinin iç dengelerini yeterince tanımıyorum, asıl karar vericilerin kimler olduğunu bilmiyorum. Ama eminim hükümet biliyordur. Berikiyle konuşurum ama ötekiyle konuşmam, BDP olur ama KCK olmaz gibi tavırlar cilvedir, pazarlık taktiğidir. Genel tabloyu etkilemez.

Öte yandan Barzani bu pazarlığın neresindedir, ne derece işin içindedir, bakın onu hiç bilmiyorum.

5- Devlet bürokrasisi iktidarı paylaşmaya hazır mı?
Türkiye’nin egemen sınıflarını yüzyıllardan beri etkisi altına alan lanet olası “millet-i hakime” kibrinin işi zorlaştırdığı bir gerçektir. Türk tarafı on yılda epey yol aldı gerçi. Ama “üstün millet – üstün devlet” ideolojisinin aptallaştırıcı etkisinden kendini kurtardığı söylenemez.

Kendini dev aynasında görme, karşı tarafı küçümseme, konuşuyorum zannedip durmadan karşıdakine hakaret etme – bunlar her çeşit pazarlıkta büyük handikaptır. Türkiye vaktiyle Yunanistan’ı, Mısır’ı, Bulgaristan’ı, Rumeli’ni, Girit’i, Arabistan’ı bu sakat tavır yüzünden kaybetti. Halâ da ders aldıklarını sanmıyorum. Devletin dışındaki herhangi bir iktidar odağının da kendince bir meşruiyeti olabileceğini anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar. Ufuklarını aşıyor. Aştığı için de mücadelede esnek olamıyorlar. Güç dengelerindeki değişimi algılamakta zorluk çekiyorlar. Kırılma noktasına gelinceye dek geri adım atmayı beceremiyorlar.

6- İktidarın Kürt Sorununa bakışını ve yaklaşımını yeterli buluyor musunuz? Başbakanın BDP'ye yönelik yaklaşım, tutum ve söylemleri sorunun çözümüne katkı sağlar mı?
Başbakanın son aylardaki söylemlerinin ardındaki rasyonaliteyi – eğer varsa – anlamakta güçlük çektiğimi itiraf edeyim. Benim bildiğim, kendine güvenen insan bağırıp çağırmaz, yüksek sesle tehdit etmez, intikam tamtamları çalmaz. Bunlar acz belirtisidir. Askeri oligarşiyi bertaraf etmekte olağanüstü basiretli davranan hükümet, Kürt meselesinde sanki rotayı şaşırmış gibi duruyor. Yaklaşan yenilgiyi sezdikleri için midir bilmem, çırpınır bir halleri var.

Hatırlarsanız Başbakan Ramazan bayramından sonra Irak’a kara harekâtı yapmayı vaad etmişti. Ne oldu? Hiç. KCK tutuklamaları da bana güç gösterisinden çok çaresizlik davranışı gibi geliyor.

Bu işin bir yanı. Öbür yandan, acaba bu şaşkın görüntünün altında hesaplı bir tavır var mı diye de ara sıra düşünmek lazım. Arka planda yürütülen pazarlığı bilmeden emin olmak zor.

7-2000'li yılların ortasına kadar Kürt kelimesini telaffuz etmekten imtina eder bir duruşu olan Gülen Cemaatinin son dönemlerde Kurt Sorununa yönelmesindeki amaç ne olabilir? Kürt kelimesini telaffuz etmeyen Gülen Cemaatinin Dünya TV gibi bir televizyon kurarak Kürtçe yayına başlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Cemaatin çeşitli vesilelerle yaptığı çıkışlar neticesinde sorunun ya da çözümün taraflarından biri olduğunu deklare etmeye çalıştığı söylenebilir mi?
Gülen Cemaati uzayda yaşayan bir varlık değil, Türkiye’nin ortalamasında olan biten onları da etkiliyor. Eskiden Türk milleti Kürt meselesinde (ve daha başka pek çok meselede) kör cahildi; şimdi az da olsa bir uyanış var. Cemaatin de buna paralel olarak akıllanmasını normal görmek lazım. Olumlu bir gelişmedir. Keşki daha cesur olabilseler.

 8- Son dönemde Cemaate yakın medya kuruluşları, STK'lar ve cemaate paralellik gösteren siyasi partiler ile PKK'ye yakın siyasi oluşumlar arasında kavga sınırlarına varan bir gerginlik söz konusu. Bu tartışmayı nasıl görmeliyiz? Bu tartışmaların bir şifresi var mı?
Klasik devlet politikalarıyla bölgeyi yönetme girişimi fiyaskoyla sonuçlanmıştır. AKP dışındaki Türk siyasi partileri bölgede etkisizdir. AKP de sanırım ancak devlet fonlarının dağıtıcısı kimliğiyle ayakta durabiliyor; gerçek bir sadakat duygusuna hitap edemiyor. Bu durumda Türk tarafının tek umudu, Gülen hareketi gibi İslami inancı pragmatik bir örgütçülük anlayışıyla birleştiren bir sivil teşkilatlanma olabilir. Başarılı olur olmaz, bilmiyorum, ama en azından denemeye değer bir alternatiftir.

Türk tarafı için umut olan öbür tarafa tehdit olarak yansır tabii. PKK tarafı Kürt illerindeki iktidar mücadelesinde Gülen cemaati gibi bir siyasi oluşumun, mesela ipliği pazara çıkmış bir TSK’dan veya sefilleri oynayan CHP’den veya MHP’den daha ciddi ve etkili bir rakip olabileceğini gördüğü için mücadeleyi tırmandırıyor olabilir.

9- Kürt Sorununda Cemaat ve Kürt siyaseti arasında sorunun çözümü yönünde bir yakınlaşma olabilir mi? Böyle bir yakınlaşma olması halinde örgütlü ve disiplinli hiyerarşik bir yapıya sahip her iki oluşum, yakınlaşmanın gerekçelerini tabanlarına ve Türkiye kamuoyuna açıklayabilirler mi?
“Yakınlaşma” değil “paylaşım” veya “paslaşma” diyelim isterseniz. Neden olmasın? Bence son derece akılcı bir yaklaşım olur. Her iki tarafı da tatmin edecek sonuçlar verebilir. Kendi tabanlarını ikna etmekte zorluk çekmezler. “Örgütlü ve disiplinli hiyerarşik yapı” zaten o demek.

Türkiye kamuoyu ise kıvraktır, istedikten sonra üç günde döner, merak etmeyin.

10-Kürt Sorununun çözülmeleri halinde önümüzdeki dönemlerde halkların birbirlerine karşı toplu bir kalkışması olabilir mi?
Sanmam. Öyle bir atmosfer yok, öyle bir gereklilik de yok. Batıda son yıllarda sivil Kürtlere karşı girişilen saldırıların bir merkezden yönetildiğini, ya da yönetilmese bile yerel vakaları medyada şişirerek bir panik ortamı yaratmaya çalışıldığını sanıyorum. Bu çabaların sonuç getireceğini tahmin etmem. Halk durduk yerde kalkışmaz. Birilerinin bunu örgütlemesi lazım. Bunun da kime ne getirisi olabilir, kestiremiyorum.

Doğrusunu isterseniz ben batıdaki Kürtlere oranla doğudaki Türklerin uzun vadede daha riskli durumda olabileceğini düşünüyorum.

11-Son dönemlerde liberal aydın kesimin Başbakanın çeşitli söylemleri nedeniyle Başbakana karşı sert eleştiriler yönelttiği görülüyor. Liberal aydınların Başbakana sundukları desteği çektiklerini söyleyebilir miyiz?
“Liberal aydın” dedikleriniz sen ben bizim oğlan. Bunların eti ne budu ne ki başbakana “destek” versinler, ya da desteklerini çekip memleketi titretsinler. Çekseler ne olur? Cihangir’le Etiler’de otuz bin oy, o kadar.

12-Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu tutuklamalarını, tutuklamalar sonrası Başbakanın söylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Zulüm, aczin ikiz kardeşidir. Bence bu tutuklamalar gücün değil, panik ve çaresizliğin eseridir. Aklı başında bir hükümetin yapacağı iş değil; hükümet üyelerinin söylemleri de köşeye sıkışmış yalancı pehlivan dövünmesinden farksız. Dileyelim ki daha fazla köşeye sıkışmasınlar, hatadan dönecek güveni bulsunlar, daha beter hatalar yapmasınlar.

Büşra Hanımın da, Ragıp Ağabeyin de hapishane deneyimini bir yaşam zenginliğine dönüştüreceklerinden kuşkum yok. İkisi de son derece değerli insanlardır. Kokuşmuş bir yargı sisteminin boyun eğdirebileceği insanlar değil. Kendilerine buradan sevgilerimi iletiyorum.