23 Ocak 2012 Pazartesi

Çağdaş Türk siyasi düşüncesine giriş



Nejla Onsoy isimli abla yazmış, Atatürk’ü beğenmediğime göre, doğal olarak, bu ülkeyi terk etmem gerektiğini savunmuş:
“Şimdi siz tutmuşsunuz Mustafa Kemalle ilgili bazı paylaşımlarda bulunmuşsunuz, bilmem annesinin adı Ali Rıza gibi akıl dışı madem ona saygı duymuyorsunuz ki sevmiyorsunuz demiyorum böyle bir zorunluluğunuz yok bu ülkede işiniz ne kuzum ? Neden eğitim aldıığınız coğrafyada kalmadınız da benim güzel yurdumdasınız ? Fikirlere saygım var ama Mustafa Kemal'e yada benim güzel yurduma yapılan saygısızlığa tahammülüm yok ! [...] sizin diyebileceğim en güzel laf NATO KAFA NATO MERMER!”
 “Annesinin adı Ali Rıza” meselesine aklım ermedi gerçi, ama totaliter düşüncenin bu denli net ifadesine ender rastlanır, o yüzden Nejla Hanımın mektubunu değerli buldum. Ezcümle diyor ki, MADEM malum siyasi lidere saygı duymuyorsun DEMEK Kİ bu ülkede yaşama hakkın yok. YANİ vatandaşlık haklarını (İngilizcesi civil rights) iptal ettim. Oysa vatandaşlık hakkı (doğduğu veya benimsediği ülkede eşit ve tam bir birey olarak yaşama hakkı), Fransız ve Amerikan insan ve vatandaş hakları beyannamelerinde, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları şeysinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde vesairede temel insan hakları arasında sayılır. Yani şuna veya buna inanma şartına bağlanmamıştır, siyasi otoritenin hoşuna giderse vereceği gitmezse vermeyeceği bir hak değildir. İnsanın doğmakla kazandığı bir haktır. Yahut başka bir dilde ifade etmek isterseniz, padişahtan veya firavundan değil, Allahtan kaynaklanan bir haktır.

Nejla Hanım (ve onunla aynı fikri paylaşan milyonlar) belli ki farklı bir görüşteler. Daha doğrusu, ta 1920’lerde rahmetli İtalya başbakanı Benito Mussolini’nin veciz bir şekilde ifade ettiği diğer anlayışı savunuyorlar. Diyorlar ki, tabii hak diye bir şey yoktur, ancak siyasi lidere veya rejimin siyasi simgelerine itaat ettiğin sürece vatandaşlık haklarına kavuşursun, yoksa avucunu yala. Doksan yıldan beri Türk eğitim sistemi bu tezi kafalarına kazımış.

Tabii Nejla Hanım belli ki az da olsa aile terbiyesi almış biri olduğundan, temel hakların iptali meselesini “git Amerika’da yaşa” seviyesinde ele alıyor. Kendisi gibi düşünenlerin büyük çoğunluğunun zihni, insan haklarının bütünselliği konusunda daha nettir. Temel hakları iptal etmenin, a) yaşama hakkının, ve b) bedensel dokunulmazlık hakkının da iptalini içerdiğini daha kolay kavrıyorlar. Resmi ideolojiye itaat etmememin cezasını, vücudumun – sahip olduğum veya olmadığım – çeşitli organlarıyla irtibatlandırıyorlar.

Geçen ay çıktığım Mehmet Ali Birand programından sonra bu arkadaşlardan yüz civarında mail aldım. Saklamayı akıl edemeyip çoğunu sildiğim için şimdi üzgünüm. En son 30 Aralık ve sonrasında gelenlerden bir demet kalmış. Şöyle:
Mehmet Ümit Yiğit: NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE ! BU VATANIN EKMEĞİNİ YİYİP İHANET EDENLER EKMEĞİ YEDİKLERİ YERDEN KURŞUNU DA YİYECEKLER !
Sezer Doğanyurt: ermeni pisliği yakinda senide bir "Ogün Samast" vurur... Yaşasın Türk milleti kahrolsun ermeni !!!
Sunay Abbasov [şiir tarzında]: irevanda dogdu/orospu cocugu oldu/gotune koyum senin/sevan nisanyan
Zeynep Usta: Onun bunun çocuğu! Türkler gerçekten soykırım yapsaydı şimdi bi tane bile ermeni olmazdı piçç...!
Ayhan Orak: senin ammmmcigina sokiim ermeni iti sülalenizi sikmisler sizin yetmemis
İşin acıklısı Anıtlar Kurulu üyesinin de bakış açısı üç aşağı beş yukarı bu, İl Özel İdaresinin de bu, genel müdürünün de bu, generalinin de bu, hatta bakanının da bu. Kimi daha yuvarlak laflarla ifade ediyor, kimi daha sivri. Ama temeldeki ideoloji aynı. Türk Nazizmi.

Namı diğer Kemalizm: bu ülkede medeniyetin önündeki en büyük engel.

16 Ocak 2012 Pazartesi

Ağan kudursa ne yaparsın?


Başbakan İnönü’nün 18 Eylül 1937 tarihli Meclis konuşmasından:
“Arkadaşlar, (...) Şimdi size, Tuncelindeki vaziyetin bu günkü halini arz etmek isterim. Cumhuriyetin imar ve ıslah programına muhalefet eden, nüfusları az olmakla beraber, altı aşirettir. Bugün bu altı aşiretten müşevvik ve sergerde ne kadar adamlar varsa bunlar reislerile beraber faaliyet imkânından tamamen mahrum bırakılmışlardır. Altı aşiretten birinin reisleri imha edilmiş ve diğerlerinin reislerinin hepsi yakalanmış, adalete teslim edilmiştir... Cumhuriyet ordusu, ve zabıtası, bu hadise esnasında yaptığı takiplerde, hurafa olarak zihinlerde yerleşen ne kadar uçurum halinde dere ve ne kadar çıkılmaz dağ varsa, hepsini Ankara sokakları gibi baştan başa geçmişlerdir.”
Tercüme edelim: Rejime “muhalefet” edenler (“isyan” dememiş) altı aşirettir, onların da nüfusu azdır. Elebaşları etkisiz hale getirilmiş, liderler yakalanmıştır. Dersim dağlarının ulaşılmazlığına dair söylenenler hurafedir. Ordu ve zabıta, duruma tamamen hakimdir. Dolayısıyla:
“Arkadaşlar; mukavemet vaziyetini bertaraf ettikten sonra halkının refah ve serbestisi için takib edilen programa devam ediyoruz.”
Yani terör meselesi çözülmüştür, şimdi ekonomik ve siyasi birkaç reform yapsak iyi olur.

Oysa Reisicumhur aynı kanıda değildir. Süleyman Demirel’in Celal Bayar’dan aktardığına göre, muhtemelen bu konuşmadan hemen önce, ya da aynı gün öğleden sonra yaptığı uzun gezinti esnasında:
“Atatürk ve Mareşal Çakmak oturmuş, konuşmuşlar. Tunceli’yi temizlemek lazım geldiğine karar vermişler. İnönü’nün temizlik yapmaya fazla istekli olmadığını bildiklerinden, Celal Bayar’a sormuşlar; ‘Yapar mısın?’ Celal bey bize anlattıydı. ‘Yaparım’ demiş. Girişmişler.”
Bayar 1913 ve 1919’da İttihatçılar adına Ege Bölgesinde Rum halka karşı yürüttüğü terör eylemleri ile tanınan eski bir çetecidir. Yani görev için biçilmiş kaftandır. Ayrıca – sık sık kendi iradesini ortaya koyan İnönü’nün aksine – Reisicumhura karşı “dalkavukluk” ve “yaltaklanma” nitelemelerine uyan bir tavır içindedir.

Yukarıdaki konuşmadan bir gün önce, 17 Eylül’de, Çankaya’da İnönü ile Atatürk arasında konukların huzurunda sert bir tartışma geçmiş, Başbakan Reisicumhuru “sarhoş sofrasından memleket yönetmekle” suçlamıştır.

Meclis konuşmasının yapıldığı günün akşamı reisicumhur ile başbakan Ankara’dan birlikte trenle İstanbul’a giderler. Yolda Atatürk İnönü’ye “sağlık gerekçesiyle” görevden ayrılmasını önerir. Sabahleyin İstanbul'a varınca birlikte Dolmabahçe sarayına gelirler, ancak oradaki resepsiyona katılması beklenen İnönü saraydan ayrılarak Heybeliada'daki evine geçer. O gece Türk Tarih Kurultayının açılışı vardır. İnönü katılmaz. 20 Eylülde başbakanın birbuçuk ay izin aldığı ilan edilir, yerine vekâleten Bayar getirilir. 25 Ekimde görev değişikliği resmileşir. İnönü, totaliter rejimlere özgü bir süreçte “non-person” haline gelir. Gazetelerde bir daha adı anılmaz. Evine gidip gelenler polis gözetimine alınır. 29 Ekimde stadyuma gittiğinde provokasyon niteliği ağır basan birtakım tezahüratla karşılanır. Sonra bir yıl boyunca halk arasında görünmez.

*
İnönü’nün meclis konuşmasından bir hafta önce, 10 Eylül 1937 civarında Dersim direnişinin lideri Seyit Rıza tuzağa düşürülerek yakalanmıştır. Ekim ortalarında Elazığ’da askeri mahkemeye sevkedilir. 15 Kasım’da altı yoldaşıyla birlikte Buğday Meydanında idam edilir. İnfaz günü Atatürk Elazığ’dadır. İnfazlar sona erinceye dek şehre girmeyerek garda bekler.

Kış boyu süren askeri hazırlıktan sonra 11-12 Haziran 1938’de büyük Dersim katliamı başlar. Tayyip Erdoğan’ın iki ay önce açıkladığı resmi kayıtlara göre, kadın, çoluk, çocuk ayırt etmeksizin 13.806 TC vatandaşı (gerçekte muhtemelen 40.000 kişi) katledilir. 12.000 kişi Batıya sürgün edilir. Binlerce çocuk ve genç kız ailelerinden alınarak Türk ailelerine evlatlık verilir. Yüzlerce köy imha edilir.

İlginç olan, İnönü’nün yıllar sonra Abdi İpekçi’yle yaptığı mülakatta söyledikleridir.
“Atatürk ile birlikte çalışmamız … şöyle olmuştur. Akşamları bir araya gelir, toplanırız. O coşar, biz coşarız, meydan okuyucu birtakım konuşmalar olur. Şöyle yapalım böyle yapalım diye birtakım kararlar alınır ve gece geç vakit dağılırız. Ertesi sabah … kalkar Atatürk’e giderim, onu yatakta iken uyandırırım, oturup konuşuruz. Söylerim, “dün akşam biz yine coştuk, şunu yapalım bunu yapalım diye kararlar aldık. Ama olacak şeyler değil, nasıl yapacağız?” Canım sen bildiğin gibi yap, der bana..
Sonra bir devir oldu. Yine aynı şekilde akşamları toplanıp alınmış kararları ertesi sabah görüşmeye gittiğimde artık “sen bildiğini yap” demiyordu. Israr ediyordu bu defa asabileşiyordu. Esaslı bir değişiklik olmuştu Atatürk’te. Doktorlarına sordum. “Hastalığın bir safhasıdır bu..” dediler. Yani demek istediğim şudur ki Atatürk’ün sıhhati ciddi olarak bozulduktan sonra sinir hakimiyeti, sinir sükuneti zayıflamıştı. Bu birlikte çalışmalarımızı etkiliyor ve etrafında telkinler yapanlar için ümitli bir hal yaratıyordu.”
Burada kastedilen “coşku içinde alınan” kararlardan biri, 30 Aralık 1930’da Menemen kasabasını havadan bombalayarak yok etme kararı olmalıdır. Döneme tanıklık etmiş kişilerin hatıralarına göre İnönü’nün ısrarıyla vazgeçilmiştir. Aynı şekilde Türkçe ezan aleyhtarı gösteriler nedeniyle Bursa kentine karşı askeri harekât kararı alınmış, fakat heyecan yatışınca uygulamaya konmamıştır.

İnönü’nün “sonra bir devir oldu… sinir hakimiyeti zayıflamıştı” diye özetlediği durum acaba Dersim olayına gönderme olabilir mi?

*
İnönü'nün söylediklerinde ilgi çekici olan diğer nokta "hastalığın bir safhasıdır bu" cümlesidir. Atatürk'ün herkesçe bilinen hastalığı karaciğer sirozu idi. Sirozun asabileştirici etkisine dair literatürde bir bilgi bulamıyoruz. Acaba kastedilen hastalık hangisidir. Sözlü gelenekte sık sık anılan frengi veya benzeri bir sağlık sorunu olabilir mi? 

*
İktidar sarhoşluğuyla çığırından çıkan bir lideri bertaraf etmek, demokratik sistemlerde nispeten kolaydır. Aklı başında insanlar bir araya gelir, en geç bir dahaki seçimde iktidarın usulüne uygun bir şekilde değişmesini sağlayacak tedbirler alınır. Peki, diktatörlük şartlarında değişimi nasıl sağlarsın?

İnönü’nün “vatansever” (yani, prensip olarak memleketin iyiliğini düşünen) biri olduğunu varsayabiliriz. O bir yana, 13 yıl başbakanlık etmiş biri olarak iktidara alışkın ve ülke yönetimine dair birtakım fikirlere sahip olduğunu düşünelim. Sevdiği ve saydığı liderinin akli dengesinin bozulduğuna, büyük sıkıntılara yol açacak bir katliam kararı verdiğine kanaat getirdiğinde nasıl bir tepki göstermiş olabilir sizce? Ya da, nasıl bir tepki göstermeliydi?

Diğer soru: Atatürk’ün ölümüne dek kendi evinde münzevi hayatı yaşayan İnönü, 10 Kasım’dan bir gün sonra nasıl oy birliğiyle cumhurbaşkanı seçildi? Kapalı bir rejimde bu kadar ani bir değişim nasıl olabilir? Şöyle açımlayalım: daha bir gün öncesine dek üçüncü şahıslar huzurunda İnönü'nün adını bile anmaktan çekinecek rejim ileri gelenleri, 24 saatten kısa bir süre içinde nasıl fikir değiştirip, birbirleriyle istişare edip, itirazları giderip, inatçıları ikna edip, ortak bir karara varabildiler? Mantıklı geliyor mu bu size?

Hele Atatürk’ün 5 Eylül 1938’de vasiyetnamesini yazdırırken muhtemelen İnönü’nün ölmüş olduğuna inandığı, bu yüzden İnönü’nün oğullarının eğitimi için kendi şahsi servetinden fon ayrılması talimatı verdiği göz önüne alınırsa, gerçekten ilginç bir durum değil mi?

1937 Eylülü ile 1938 Kasımı arasında Türkiye'de gerçekte neler oldu? Al sana doktora tezi - o da olmadı, tarihi roman - konusu.

13 Ocak 2012 Cuma

Terminatör

Facebook profilimde gırgırına yazdığım bir cümle var. Gencin biri ona takmış, bana sitem etmiş:

"Merhaba Sevan bey, ben sizin henüz kitaplarını okumadım ama bazı programlarda fikirlerinizi dinledim... Facebook sayfanızda Atatürk'ün insan öldürdüğünü ima etmişssiniz. Lütfen sizden rica ediyorum beni aydınlatırmısınız Atatürk nerede insan öldürmüştür?  Ha bizim namusumuzu,özgürlüğümüzü savunduğu savaşlarda insan öldürdüğünü söylüyorsanız o savaşta olmayı ben şeref kabul ediyorum onuda bilmenizi isterim . . . !"

Dayanamadım, etraflıca cevap yazdım.

Dayı gazete mi okumuyorsun? Sırf Dersim’de 13.000 kişiyi köpek gibi itlaf ettirdi, hem silahlarını toplatıp liderlerini bertaraf ettirdikten sonra. İsyan misyan ettikleri yoktu, korkudan paniğe kapılmış taş devri aşiretleri idiler. Devlet başkanının alkol ve iktidar hastalığıyla zıvanadan çıkmış fantezisinin eseri bir manasız katliamdı. “Almanlar yapıyorsa bizim neyimiz eksik”ten öte bir mantığı yoktu. Başbakan İnönü’yü “olmaz artık bu kadar” dediği için görevden aldı, yerine emirlerine daha kolay boyun eğecek bir yalaka getirdi. Av operasyonunu baştan sona bizzat idare etti.

1930’da Zilan vadisinde katledilen köylülerin sayısı belirsizdir. Devlet Başkanının şahsi emriyle kadın, yaşlı, çoluk çocuk belki 10.000 Kürt öldürüldü. Daha geri git: 1925’te bütün Kürdistan’da kaç bin kişi idam edildi, kaç on bin kişi dağda bayırda katledildi belli değildir. Koskoca Genç kasabası Gazi Hazretlerinin emriyle taş üstüne taş bırakmamacasına yokedildi. [Şimdi adı Genç olan kasaba değil, eski il merkezi; yerinde yeller eser.] 1930’da Menemen kasabasının da havadan bombalanarak yokedilmesini emretti; gene İsmet’in tavassutuyla vaz geçirdiler.

1925’te Devlet Başkanının kaprisi doğrultusunda şapka giymeyi reddetti diye memlekette onlarca kişi çarşı meydanlarında asıldı. Şapkaya karşı gösteri oldu diye Rize şehrini denizden topa tuttular. Hasbelkader kendini Devlet Başkanı ilan ettirmiş generalin teki “herkes kafasına külah takacak” yahut “sakallar traş edilecek” diye emretse sen olsan ne yapardın? Seni bilmem ama ben inadına sakal uzatırdım gibi geliyor bana.

Milli Mücadele’nin ilk günlerinde yanında duran hemen herkesi 1925-26’da iktidarını pekiştirdikten sonra idam ettirdi, bilir misin? Milli Mücadelenin başlıca finansörü olan Cavit, Sivas Kongresine İttihat ve Terakki örgütünün desteğini getiren Vasıf asıldı; Milli Mücadelenin İstanbul ayağını örgütleyen Kara Kemal saklandığı kümeste kendini öldürdü. Liseden beri en yakın arkadaşı ve Ankara’daki ilk günlerinde oda arkadaşı olan Albay Arif Beyin idam kararını imzaladığı gece parti verip sabaha kadar dansetti; herkesi de zorla dans ettirdi. Rauf’u, Halide Edip’i ve Adnan Adıvar’ı da astıracaktı; vaktinde haber alıp kaçtılar. Karabekir’in idamı için emir verdi; gene İsmet’in araya girmesiyle, ordu ayaklanır diyerek vaz geçirdiler. Karabekir kimdi? Vahdettin’in ve İngilizlerin adamı diye bilinen Mustafa Kemal’i Erzurum Kongresinde Milli Mücadele ekibine kabul ettiren ve liderliğe gelmesini sağlayan kişiydi. Onu da yoketmek istedi; beceremedi.

1923’te Meclis’te kendisini diktatörlükle suçlayan Ali Şükrü Beyi Çankaya bahçesinde şahsi muhafız alayının başı olan Topal Osman’a öldürttü. Çok fazla tepki alınca bu sefer Topal Osman’ı öldürttü. Bundan iki ay önce aynı yerde, 3 yıllık sevgilisi ve muhtemelen gayrımeşru çocuğunun anası olan Fikriye’yi kafasının arkasından vurarak öldürdüler. Tetiği bizzat kendisinin çektiği rivayet edilir, ama kesin kanıtı yoktur.

Bundan bir süre sonra karısının kuzeni ve Halit Ziya Uşaklıgil’in oğlu olan Vedat intihar etti veya ettirildi. Onun da hikâyesi çoktur, ama başka zaman anlatılması daha doğru olur.

Milli Mücadele sırasında bizzat Başkomutana bağlı ve onun emriyle iş yapan İstiklal Mahkemeleri 9000 civarında insanı sorgusuz sualsiz idam etti. Bunların ezici çoğunluğu 7 yıl süren savaşta sefil olmuş, ocağı batmış, İttihatçı manyaklığından takati tükenmiş zavallı Anadolu köylüleriydi. “Milli Mücadele” adı verilen Yunan Harbinde şehit olan asker sayısı, İstiklal Mahkemelerince idam edilenlerden azdır, farkında mısın? [Genelkurmay kayıtlarına göre Yunan ve Ermeni Harplerinde şehit asker sayısı 9177.]

Dünya Harbinin son günlerinde Filistin’de iki adet orduyu [merak ediyorsan 7. ve 8. ordular] bütün mevcuduyla İngilizlere esir verdi; beceriksizlik mi yoksa danışıklı döğüş mü, henüz aydınlığa kavuşmuş konu değildir. Kalan bir avuç askeriyle ricat ederken Halep’te Araplar ayaklanıp gösteri yaptı diye kentin ana caddesinde mitralyöz kurup sivil halkın üstüne ateş açtırdı. Kaç kişinin öldüğü belli değildir.

Çanakkale’de ve Bitlis Cephesinde hadi diyelim ki savaş vardı; aldığı emirleri yerine getirdi; onlar cinayet sayılmaz. Ya Libya’ya ne diyeceksin? Osmanlı hükümetinin müdahale etmeme kararına rağmen, İttihat ve Terakki’nin gizli teşkilatının emriyle tebdil-i kıyafet edip 1912’de Libya’ya çıktılar; sözde İtalyanlara karşı direniş örgütlediler. İtalyanlara karşı tek kurşun atamadılar gerçi, ama arada yüzlerce gariban Arabı direnişe karşı çıktı yahut İtalyanlarla yaşamaktan memnun oldu diye katlettiler.

*

Aklında bulunsun: cinayet işine gireceksen büyük gireceksin. On kişi öldürsen Karındeşen Jak diye namın çıkar. Yüzbin kişi öldürsen vatan kurtaran kahraman olursun, ilkokul sınıflarına fotoğrafını asarlar.

Misal: 33 sivil Kürdü öldürdü diye General Mustafa Muğlalı’yı katil ilan ettiler. Adamcağız hapislerde öldü; Van’da bir kıytırık kışlaya verdikleri adını zorla kaldırttılar. Ötekisi Zilan Vadisinde 44 tane köyü yakıp ahalisini topyekün kılıçtan geçirdi. Kışlayı bırak, memleketin her kasabasında caddesi, meydanı, heykeli, okulu, stadyumu var.

*

Tahmin ediyorum ki gençsin. Koyun güdücülerin propagandasından kendini kurtarmaya çalış; ilkokul kitaplarında okuduğun her şeye kanma. “O savaşlarda olmayı şeref kabul ediyorum” gibi afili cümlelere de boş ver, kendini gülünç duruma düşürmekten başka şeye yaramaz.

Selamlar,
Sevan
*********
Birkaç gün sonra düzeltme gereği duydum:

Geçen günkü "Terminatör" yazımda "Karabekir’in idamı için emir verdi; gene İsmet’in araya girmesiyle, ordu ayaklanır diyerek vaz geçirdiler," diye bir cümle kullandım. Bu konuları iyi bilen bir dostum uyardı, hikâyenin aslını anlattı. Meğer daha ilginçmiş.

15 Haziran 1926'da "İzmir Suikasti" adı verilen tuhaf komplo ortaya çıkarılır. 26 Haziran'da Ankara'da İstiklal Mahkemesi kurulur. Milli Mücadele'nin örgütleyicisi ve ilk yöneticileri olan kadronun neredeyse TÜMÜ tutuklanır. Bir hafta kadar süren duruşmalarda ondördü idama mahkûm edilir. Sıra Karabekir'e gelince Başbakan İsmet Paşa bir telgrafla Gazi'ye başvurur, Milli Mücadele'nin iki numaralı kahramanını idam etmenin birtakım sıkıntılar doğuracağını belirterek şefaat önerir. Bunun üzerine mahkeme başkanı Kel Ali [Çetinkaya] İnönü'nün de tutuklanmasını emreder. Gazi bu kararı uygulatmaz.

Duruşma günü elli kadar subay siyah sivil takım elbiseyle (ve şüphesiz silahlı olarak) mahkeme salonunda yer alır. Mahkeme heyeti gelince ayağa kalkarlar. "Otur" emrine rağmen oturmazlar, mutlak sessizlik içinde ayakta durmaya devam ederler. Karabekir onlara dönüp "oturun çocuklarım" deyince otururlar. Mahkeme heyetinde bet beniz atar. Beraat kararı verilir.

Filmi yapılacak sahne, değil mi?

İdam edilenler kimlerdir? Cavit Bey: İttihat ve Terakki'nin kudretli maliye bakanı; Alman ittifakına ve Enver'e muhalefetiyle ünlü; Mustafa Kemal'i lider olarak ilk öneren kişi; 1918 Kasım'ında Mustafa Kemal'in Fethi [Okyar] ile birlikte kurduğu gazetenin finansörü; 1918-19'da memleketin her vilayetinde kurulan Müdafaa-yı Hukuk örgütlerinin, her kent ve kasabada aynı anda yayına geçen Millici yayın organlarının ve Kuvayı Milliye çetelerinin tediye veznesi. Kara Kemal:   Milli Mücadelenin İstanbul ayağını örgütleyen kişi; 1918-1920 döneminde İstanbul kadrolarının Anadolu'ya geçmesini örgütleyen teşkilatın lideri. Doktor Nazım: Ermeni tehcirinin başlıca iki mimarından biri ve tek hayatta kalanı. Sonradan "Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti" adını alan Teşkilat-ı Mahsusa'nın liderlerinden biri. Albay Arif: Mustafa Kemal'in ilk gençlikten beri en yakın arkadaşı; Ankara'ya gelişini örgütleyen ve İstasyon binasında bir süre onunla aynı odayı paylaşan kişi. Halis Turgut ve Rüştü Paşa: Milli Mücadele'nin Sivas ve Erzurum ayaklarını örgütleyen, iki kongrenin yapılabilmesini sağlayan kişiler.İsmail Canbulat: Milli Mücadele'nin iç terör örgütünün liderlerinden biri.

Asıl idamı öngörülen örgüt başı Rauf Bey'dir [Orbay]; zamanında haber alıp yurt dışına kaçar. Rauf, Mustafa Kemal olmasa Milli Mücadele'nin lideri olması düşünülen "ikinci adam"dır. Gazi'den iki ay önce Anadolu'ya "ayak basıp" Milli Mücadelenin Ege ayağını örgütlemiştir. Misak-ı Milli'yi ilan eden meclis grubunun lideri ve Ankara rejiminin ilk başvekilidir. Milli Mücadelenin başlangıç manifestosu olan Amasya Bildirgesindeki yedi imzadan ikincisi onundur. [Atatürk meşhur Nutuk'unda bildirgenin taslağını kaleme alan memurla yaverin adlarını anar, ama imzalayanları "diğer bazı kişiler" diyerek geçiştirir. Internette Kemal şakşakçılarının kaleme aldığı doksan bin anlatıda da o isimler "diğer bazı kişiler" olarak kalır.]  1938'de İnönü'nün affıyla memlekete döner; ölünceye dek polis gözetimi altında yaşar.

Amasya bildirgesinde imzası olan yedi askeri liderden beşi (Rauf, Karabekir, Refet, Cafer Tayyar ve Ali Fuat [Cebesoy]) idam istemiyle yargılanır, fakat bir şekilde paçayı kurtarırlar. Altıncısı (Mersinli Cemal) Nutuk'ta Gazi'nin alay ve hakaretlerine maruz kalır. Milli Mücadele'nin en tanınmış ideologu Adnan Adıvar ile "star" ismi Halide Edip, yurt dışına kaçarak kurtulurlar. Her ikisi de, 1920'de Damat Ferit hükümetinin idam hükmü verdiği isimler arasındadır.

*
Şöyle bağlayalım. Sovyetler Birliğinde 1920 ve 30'larda Stalin'in yaptığı "temizlikler" hakkında bugün tonla literatür var. Bizde ise Kemal Tahir'den bu yana kimse bu konulara girmeye cesaret edemedi.

Sizce vakti gelmemiş midir?



12 Ocak 2012 Perşembe

Darbe yapmak ayıp mı?


Yeniçeriye karşı mücadeleyi “darbecilik” iddiası üzerinden götürmenin yanlışlığını senelerdir dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum.

Bir: Adamları darbeye teşebbüs etti diye suçlamak, sanki zaten iktidarda değillerdi de zorla başa gelmeye çalıştılar gibi bir anlam taşıyor. Halbuki elli yahut yüz seneden beri külçe gibi çökmüşler ülkenin üstüne, zaten onlar yönetiyorlar. Emirlerinde olmasına alıştıkları memurlardan biri biraz haytalık etti, onu görevden atma planı yaptılar, o kadar. Ne darbesi?

İki: Darbe “suçu” sonuçta devletin başını değiştirme prosedürüyle ilgili bir meseledir; usul sorunudur; mutlak ahlaki anlam taşımaz. Hükümetin demokratik usullerle, yasaya uygun olarak değişmesini hepimiz isteriz elbette. Ama sistem tıkandığında illa bir alternatif yol olmasın demenin fazla mantığı yok. Umarım ki kökten yanılmış olayım, ama darbeciliğe karşı bunca mücadele etmiş arkadaşlarımızın bir bölümü pek yakında “acaba yanıldık mı” ya da “prosedürü bir kerecik delmekle bir şey olmaz” diye düşünmeye başlarsa ben şaşırmayacağım.

Kibir ve iktidar sarhoşluğuyla raydan çıkan bir lider – mesela 1937’de – bir darbe ile görevden alınsa sizce fena mı olurdu? Kuzey Kore diktatörünü yarın ordu devirse çok üzülür müyüz? Mısır’dakini ordu devirdi; bayram edecek bir şey yok bence, ama kınanacak durum da değil.

Adamlar cinayeti meslek haline getirmiş, gözlerini kırpmadan işkence yapmış, ırkçılığı ve yalanı ulusal ideoloji etmiş, kendileri gibi düşünmeyen herkesi vatan haini ilan edip temel vatandaşlık haklarına tecavüz etmiş, soygunla zenginleşen bir oligarşi oluşturmuş. Suç bunlardır. Darbe tasarlamak bunların yanında ne ki? Disiplin şeysi!

İkibuçuk: Darbe meselesinin fazla vurgulanması yüzünden solcuların bir kısmı kaybedildi bence. Solcular müktesep haktan, hukuktan anlamaz; o yüzden darbeyi suç olarak görmekte zorluk çekerler. “Lenin iktidara zorla geldi; Deniz’le Che de silahtan yanaydı; proletarya diktatörlüğünü Meclis tüzüğüyle mi kuracağız yani” diye düşünürler. Oysa darbe teşebbüsü değil cinayetler, işkenceler, yolsuzluklar, yalancılıklar vurgulansaydı belki solun büyük bir bölümü de yeniçeriye karşı mücadelede doğru tarafta yer alırdı.

Üç: Adli prosedür açısından da darbeye teşebbüs suçu bana sonuç getirecek bir yol gibi görünmüyor. Gerçekleşmemiş darbeyi kanıtlamak imkânsıza yakındır. De ki adamların iş üzerinde ses ve görüntü kaydını aldın. Gene kanıtlayamazsın. Birbirlerini tuzağa düşürmek için öyle konuşmadıkları ne malum? “Paşam sen uçakları şöyle uçur, ben malum kişiyi şöyle tutayım” diye konuştuktan sonra akşam gidip “paşa uçakları uçuracak aman dikkat” diye başbakanlığa rapor vermedikleri ne malum?

Kıssadan hisse: Darbe soruşturmasından bir şey çıkmaz, sen gerçek suçlara bak. Balyoz peşrevdir, sen esas Hrant cinayetini deşmeye çalış.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Hukukçunuz diyor ki


(Radikal, 2 Ocak 2012)

SORU 1: Soykırımı kabul etse Türkiye ceza alır mı?

Birleşmiş Milletler’in 1948 tarihli Soykırım Suçunu Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi soykırımı bireysel bir suç olarak tanımlar.[1] Sözleşme uyarınca soykırım işleyen, işlemeye teşebbüs eden, kamuoyunu soykırıma teşvik eden ve soykırımda suç ortağı olan KİŞİLER suçun işlendiği ülkede veya uluslararası mahkemede yargılanır (madde VI). Taraf ülkeler, suçlu kişileri etkili bir şekilde cezalandırmayı (madde V), gerekirse adi suçlu statüsünde sınırdışı etmeyi (madde VII) ve yargılama konusunda BM organları ile işbirliği yapmayı (madde VIII) taahhüt ederler. “Ülkenin yargılanması” gibi hukuken anlamsız bir kavrama yer verilmemiştir. Tazminattan da söz edilmemiştir.

Demek ki Türkiye Cumhuriyeti, soykırım suçunu inkâr etmekle “Türkiye” veya “Türkler” adı verilen soyut varlıkları değil, suç işlediği iddia edilen birtakım KİŞİLERİ savunmaktadır. Türkiye’nin soykırımı itiraf etmesi “Türkiye’yi” veya “Türkleri” zedelemez; Türk kamuoyunun düne dek matah adamlar sandığı bazı kişilerin adi suçlu olduğunu kabul etmesi anlamına gelir.

Sözleşme en son Sırp ve Hırvat savaş suçlularını yargılamada kullanılmıştır. Dikkat buyurun: yargılanan Hırvatistan veya Sırbistan değildir; bu ülkelerin vatandaşı olan birtakım kişilerdir. Ancak iki ülke, mahkemece aranan sanıkları bulma ve teslim etme konusunda ayak diredikleri için, suçluları koruma faslından birtakım diplomatik ve ekonomik baskılara maruz kalmışlardır.

Bir suçtan ötürü suçlu kişinin çocukları, akraba ve taallukatı, yurttaşları veya yandaşları cezalandırılamaz; bu bir temel hukuk kuralıdır. 1915-22 katliamlarında rol alan kimse bugün hayatta olmadığına göre, demek ki, Ermeni soykırımına ilişkin bir yargılamadan herhangi bir gerçek hukuki sonuç çıkması mümkün değildir.

SORU 2: Soykırım suçu 1948’de tanımlandı. Geriye işletilmesi hukuka aykırı değil mi?

Suçun 1948’de hukuken tanımlanmış olması, daha önce bu suçun işlenmiş olamayacağını göstermez. Misal: Türk hukukunda “suç işleme amaçlı örgüt kurma suçu” ilk 1991’de tanımlandı. Türkiye’de 1991’den önce çeteler mafyalar yoktu mu diyeceğiz?

1948’de müeyyideye bağlanan bir suçtan ötürü 1915’te suç işleyen kişiler cezalandırılamaz deniyorsa bakın bu doğru olabilir. Ceza hukukunda geriye teşmil olmaz. 1915 faillerinden hayatta olanlar 1948’den sonra yeni mevzuata göre yargılansaydı muhtemelen hukuka aykırı olurdu. Ya da belki olmazdı, çünkü 1945 Nürnberg mahkemeleri de kısmen suç tarihinden sonra oluşturulmuş içtihatlara göre mahkûmiyet kararları verdiler. Ama sonuçta bugün 1915 faillerinden hayatta kalan kimse olmadığına göre konu kadüktür. Tartışacak bir mevzu yoktur.

SORU 3: Soykırım kavramı 1948’de hukuki anlam kazandığına göre, Fransa’nın bugün çıkardığı yasada hukuksuzluk yok mu? Anakronizm değil midir bu?

Fransa'daki tasarının soykırım suçunu cezalandırmakla ilgisi yok. Fransa meclisi 2001’de çıkardığı bir yasayla 1915 olayının bir soykırım olduğuna karar verdi. Şimdi bunu inkâr etmenin, bir toplumun kimliğine ve haysiyetine yönelik aşağılama olduğuna ve nefret suçları kapsamında cezalandırılması gerektiğine karar veriyor. Buna düşünce özgürlüğü açısından karşı çıkmak mümkündür. Politik fayda ve ahlak açılarından da belki karşı çıkılabilir. Ama ortada geçmişe işletilen bir durum yok. BUGÜN işlenmekte olan AYRI bir suçun kovuşturulmasını öngörüyorlar.

SORU 4: Fransa’nın çıkardığı kanun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi açısından sakat değil mi?

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ifade özgürlüğünü çok geniş hatlarla tanımlar ve korur, evet. Ama ifade özgürlüğü sınırsız değildir. BAŞKASININ hak ve özgürlüklerine tecavüz ettiğin noktada dur derler. Kimsenin onur ve haysiyetine saldıramazsın. Hakaret edemezsin. “Şu adamları çoluk çocuk ayırmadan öldürmek lazım, mallarını yağmalamak lazım, atalarımız öyle yapmış oh ne güzel yapmış” diyemezsin. Suçtur. Bu suçu övmek de suç mudur? Bu konuda içtihat muhtelif gerçi. Ama son yirmi yılda genel trend nefret suçlarının kapsamını genişletme yönündedir, onu da bilmek lazım.

Fransız tasarısı hukuk açısından önemli bir yenilik getirmiyor. Arkasında 1990 tarihli Gayssot Yasası var. [2] Bu yasa “insanlığa karşı suçlar” olarak tanımlanan “suikast, imha (extermination), köleleştirme, tehcir (déportation) ve sivil topluluklara karşı savaş sırasında veya savaş öncesinde işlenen diğer insanlık dışı eylemleri” [3] toplu yerlerde ve kamuya yönelik yayın organlarında inkâr etmeyi 5 yıla kadar hapis ve 45.000 euro para cezasıyla cezalandırıyor.

Öbür Avrupa ülkelerinde de buna benzer yasalar var. Alman Ceza Yasasının 1985’te kabul edilen 130. Maddesine göre “soykırımı küçümsemek, inkâr etmek veya zararsızlığını iddia etmek” [4] suç. Nefret Suçlarına ilişkin 1994 tarihli yasayla, Yahudi soykırımını inkâr etmenin cezası  beş yıla çıkarılmış.
Avrupa Konseyi’nin 2006’da yürürlüğe giren ek protokolüyle internet ortamında “Yahudi soykırımını inkâr etmek, kabaca önemsizleştirmek (minimisation grossière), övmek veya haklı göstermek”suç sayılıyor. [5] Bu protokolü Kanada dahil 30 ülke onaylamış.

Almanya’daki yasaya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) nezdinde itiraz edilmiş. Mahkeme 1995 tarihli Otto Ernst Remer davasında, AİHS’in hakların kötüye kullanılmasına ilişkin 17. maddesine dayanarak itirazı reddetmiş. Tercümesi : soykırım inkârını “hak ve özgürlüklerin yok edilmesine yönelik bir eylem” olarak değerlendirmiş.

Emekli büyükelçi Akın Özçer’in 24 Aralık 2011 tarihi Taraf’ta çıkan nefis makalesinde belirttiği üzere, “AİHM’in, önüne geldiğinde bu yasa dolayısıyla Fransa’yı mutlaka mahkûm edeceğine ilişkin değerlendirmeler iyi dilekten öteye bir anlam taşımıyor.

SORU 5: Türkiye soykırımı kabul ederse tazminat hakkı doğar mı?

Tazminat meselesinin soykırımla alakası yok. Ayrı bir konu. Farzet ki soykırım olmadı, Ermeniler burunları kanamadan memleketten gittiler. Sen, zamanın başbakanının ikrarına göre 972.000, hakikatte bir buçuk milyon kadar sivil vatandaşını çoluk çocuk, genç ihtiyar demeden yurdundan sürmüşsün. Evine, barkına, eşyasına, malına, bankadaki hesabına, davarına, tarlasına, bahçesine, dükkânına, atölyesine, fabrikasına, okuluna, kilisesine, mezarlığına el koymuşsun, yağma Hasan’ın böreği gibi yandaşlarına üleştirmişsin. Adamların belge gösterip bedel istemesine ne hakla ve hangi yüzle itiraz edebilirsin?

SORU 6: Türkiye tazminat ödemeli mi?

Bana sorarsanız 1915 için ödememeli. Ya da sembolik bir şey ödemeli.

Gençliğimde sosyalisttim; belki onun kalıntısıdır, miras hakkını mutlak bir hak olarak olarak göremiyorum. Ayrıca soykırım ve inkârın trajedisinin para pazarlığına tahvil edilmesini ahlaken sakıncalı buluyorum. Ayrıca tazminat talebinin pratikte içinden çıkılmaz sorunlara ve haksızlıklara yol açacağını düşünüyorum. Ölen ölmüş, giden gitmiş. Bu aşamada mal derdine düşmenin bence faydası yoktur.

Ama alacağından vaz geçme hakkı borçluya değil alacaklıya aittir. O hakka da saygı göstermek gerekir. Tazminat istenip istenmeyeceğine Türkler değil Ermeniler karar verir.
Daha yakın tarihte eski politikanın devamı olarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin giriştiği bazı yağmalama eylemleri belki ayrı bir kapsamda ele alınabilir. Devet tarafından örgütlendiği açıkça ortaya çıkan 6-7 Eylül 1955 talanı var. 60.000 İstanbullu ve adalı Rumun 1963-64’te malını mülkünü terke mecbur edilip sınırdışı edilmesi var. 1976’da Yargıtay kararıyla gayrımüslim vakıflarının 1936’dan sonra edindikleri mülklere tazminatsız el konulması var. 1980-81 gizli kararnameleriyle Ermeni ve Rumların taşınmaz mallarını yok pahasına elden çıkarmaya zorlanması var. Bu olayların mağdurlarının bir kısmı halen hayattadır. Onlarla el sıkışıp helalleşmek için vakit çok geç sayılmaz sanırım.




[1] Soykırım Sözleşmesi, madde IV: “Persons committing genocide or any of the other acts enumerated in article III shall be punished, whether they are constitutionally responsible rulers, public officials or private individuals.”
[2] Yasanın tam metni için http://www.legifrance.gouv.fr/affichTexte.do?cidTexte=JORFTEXT000000532990
[3] Gayssot yasasıyla değiştirilen 1881 tarihli Basın Yasasının 24bis maddesi delaletiyle 8 Ağustos 1945 tarihli Londra Sözleşmesi şu eylemleri “insanlığa karşı suç” olarak tanımlar: “l’assassinat, l’extermination, la réduction en esclavage, la déportation, et tout autre acte inhumain commis contre toutes populations civiles, avant ou pendant la guerre, ou bien les persécutions pour des motifs politiques, raciaux ou religieux, lorsque ces actes ou persécutions, qu’ils aient constitué ou non une violation du droit interne du pays où ils ont été perpétrés, ont été commis à la suite de tout crime rentrant dans la compétence du Tribunal, ou en liaison avec ce crime.
[4] Alman Ceza Yasası (Strafgesetsbuch) §130/3: “Mit Freiheitsstrafe bis zu fünf Jahren oder mit Geldstrafe wird bestraft, wer eine unter der Herrschaft des Nationalsozialismus begangene Handlung der in § 6 Abs. 1 des Völkerstrafgesetzbuches bezeichneten Art in einer Weise, die geeignet ist, den öffentlichen Frieden zu stören, öffentlich oder in einer Versammlung billigt, leugnet oder verharmlost.
[5] Avrupa Konseyi, Additional Protocol to the Convention on Cybercrime, concerning the criminalisation of acts of a racist and xenophobic nature committed through computer systems, madde 6/1: “distributing or otherwise making available, through a computer system to the public, material which denies, grossly minimises, approves or justifies acts constituting genocide or crimes against humanity, as defined by international law and recognised as such by final and binding decisions of the International Military Tribunal, established by the London Agreement of 8 August 1945, or of any other international court established by relevant international instruments and whose jurisdiction is recognised by that Party.”