14 Haziran 2012 Perşembe

Kılavuzu karga olanın... (Sedat Laçiner'in kitabına dair notlar)


“Dış politika ile ilgili New York’ta herhangi bir toplantıya gidin, salonda 50 kişi varsa 30’u Yahudidir. Ya da Temsilciler Meclisinde veya Senatoda herhangi bir toplantıya gidin, oran %60’ın altında asla değildir. Hatta dışişleri ve savunma bakanları genellikle Yahudidir.”[1] 

Demiş hocamız, kendinden emin, ortalama Türk okurunun bu “bilgileri” sorgulamayacağından emin. Dünyadaki gizli Yahudi hükümranlığına dair gerekli sonuçları çıkarmayı da ihmal etmemiş. Türkiye havası solumuş olan herkes bunun aşağı yukarı böyle olduğunu bilir, değil mi?

O kadar emin konuşmuş ki bir an kendinden kuşkuya düşüyorsun, acaba ben mi yanlış biliyorum diye. Allahtan gugıl çağında bilgiye ulaşmak zor değil, bilemedin çeyrek saatlik araştırma. 1945’ten bu yana 19 adet ABD dışişleri bakanı görev yapmış, aralarında tek Yahudi var, Henry Kissinger (1973-77). Madelaine Albright (1997-2001) Yahudi anababadan doğmuş, ama Hıristiyan olarak yetişmiş, kökenlerini uzun yıllar sonra öğrenmiş. Başkası yok.

23 savunma bakanından biri Yahudi, Harold Brown (1977-1981). Yahudi olduğu için California Club üyeliğine kabul edilmemesi olay olmuş: ta 1976’ya dek Kaliforniya’nın en prestijli kulüpleri Yahudilere kapalıymış. Clinton’ın ikinci dönem bakanı Sebastian Cohen’ın (1997-2001) babası Yahudiymiş, annesi değil, kendi de değil. Başka yok. 23’te birbuçuk diyelim, %6 eder. Amerika’nın savunma ve dışişleri bakanları “genellikle Yahudi” değilmiş.

Türk tehlikesi
 “Klasik çağlara bakarsanız Fransa’da çıkan kitapların %80’den fazlasının Türkler, daha doğrusu ‘Türk tehlikesi’ üzerine olduğunu görürsünüz. Yani Türkler, Avrupalıların zihinlerinin derinliklerinde çok kuvvetli bir yer işgal eder… Çünkü Avrupa’yı gerçek anlamda bir siyasi kıta haline getiren Türk tehlikesidir.”[2] 

Hocamız “klasik çağlarda” Fransa’da çıkan kitapları incelemiş, adamların sabah akşam Türk tehlikesiyle yatıp kalktığını tespit etmiş. Vasati Türk kamuoyunun “sen neymişsin be abi” ihtiyacını tatmin ediyor mu? Ediyor. Gerçi bu kadar hayati bir konuyu Jean Bodin, Francis Bacon veya Hugo Grotius gibi devrin sayılı siyasi düşünürleri neden o kadar hafif geçiştirmişler diye merak etmiyor değil insan ama olsun, yüzde seksen az buz rakam değil.


Doğru mudur diye bakıyoruz. British Library’nin Incunabula Short Title Catalogue’una göre 15. yüzyıl sonuna kadar bütün Avrupa’da 29.000 kitap basılmış. Bunlardan toplam 112 tanesinin başlığı, 'Türk' sözcüğünün herhangi bir varyantını içeriyor. Eder binde üçbuçuk. Aklına gelmeyecek başlıklarla beraber bilemedin binde beş olsun.

16. yüzyıla gelince önce karşımıza Almanya çıkıyor. Verzeichnis der im deutschen Sprachbereich erschienenen Drucke des 16. Jahrhunderts, Alman dil alanında 16. yüzyılda basılmış matbuanın dizini, toplam 110.000 eser. Türk, Tuerck, Constantinopel, Othman, Othoman, Mahomet, Soliman, Orient vs. akla gelen bütün anahtar kelimeleri arıyoruz, toplam 300 civarında yayın buluyoruz, çoğu broşür, rapor, haber bülteni filan. Etti binde üç.

İtalya’ya geçiyoruz, Censimento nazionale delle edizioni italiane del XVI secolo, 16. yüzyıl İtalyan yayınlarının genel sayımı, 63.500 başlık, binde beş kadarı Türkiye ve Türklerle ilgili. Fransa içinBibliographie des éditions françaises du seizième sièclei tarıyoruz, 16. yüzyıl Fransız yayınları kaynakçası yani. Yazık ki bunlar toplam sayı vermemişler, onun için oran belirlemek mümkün değil. Ama kaba bir taramadan, rakamın Almanlardan biraz düşük, belki binde iki civarı olacağı anlaşılıyor. Yüzde seksen değil her halükârda. Binde seksen de değil. Zorlasan da onbinde seksen çıkmaz.

Mazlum Azerbaycan
Hocamız bütün dünyada Türklerin haksızlığa uğramış mazlum bir ulus olduğu kanısındadır. Buna karşılık Ermeniler, tıpkı Yahudiler gibi, hep kayırılmış ve haksız ayrıcalıklardan faydalanmışlardır. Sosyalist Sovyetler bile bu ırkçı yaklaşımdan kendini kurtaramamıştır.

“Sovyetler döneminde bile Ruslar İslam’ı gündelik hayattan silmek için her şeyi yapmışlardır. Gidiniz bakınız, bugün Bakü’de tarihi kaç camii [sic] kalmış? Bir de Gürcistan’ı ve Ermenistan’ı gezin, sanırsınız tüm ülke bir kiliseler ülkesi. Kısacası Türklerin diğer dinlere gösterdikleri toleransın binde birini bile Avrupa’da göremezsiniz.”[3]

Hep aynı şeyi işaret etmekten ben de sıkıldım ama dikkat edin, yurdum insanının doğruluğundan kuşku duymayı aklından bile geçirmeyeceği “bilgilerdir” söylediği. Popüler olduğu kesin. Peki doğru mu?

Gene dalıyoruz internete. Bakü şehir içinde halen ayakta duran altı veya yedi tane tarihi cami görünüyor. Türkiye standartlarına göre az, evet. Ama Şii standartlarına göre normal dışı sayılmaz, İran’ın orta boy tarihi kentlerinde de sayı bundan pek farklı değil. Daha önemlisi şu: bundan otuz kırk sene öncesine kadar Bakü bir Müslüman şehri değildi ki? İstatistikleri bulmak zor değil. Buyur: 1897 sayımında şehir nüfusu 110.000, bunun %36’sı Azeri Müslüman, bakiyesi Rus, Ermeni, Yahudi vs. 1926’da toplam sayı 453.000, Müslüman ve Azeri oranı %26. 1939’da %24. Azerilerin şehirde çoğunluğu elde ettiği ilk tarih, şaşıracağız şimdi, 1979.[4] Dolayısıyla Bakü’de neden çok cami yok diye sormadan önce, hani nerede Rusların, Ermenilerin kiliseleri diye sormak daha mantıklı geliyor insana.

Tarihi bir camiyi Komünistler yıkmış, evet. 13. yüzyıldan kalma Bibi Heybet Mescidini 1934’da dinamit koyup uçurmuşlar. Velakin aynı tarihte kentin Rus Ortodoks katedralini ve ana Katolik kilisesini de uçurmuşlar. Yani denge gözetmişler.[5] Epeyi arayıp taradıktan sonra bunun – en azından Azerbaycan için – oldukça tekil bir olay olduğu sonucuna varıyoruz. Çok cami ve kilise kapatılmış, terk edilmiş, sosyal işlere tahsis edilmiş vs, ama açıkça dinamitleme hadisesi hayli radikal bir meydan okuma gibi görünüyor, öyle her Beş Yıllık Plan döneminde yapılan rutin işlerden değil. Erzurum’daki Ermeni katedralinin CHP hükümeti emriyle havaya uçurulmasıyla aynı yıla denk gelmesi belki de tesadüf değildir.

Aklımıza başka bir konu takılıyor. Erivan’da kaç tarihi kilise varmış ayakta? Cevap: üç tane. Dördüncüsü 7. yüzyıldan kalma Boğos ve Bedros kilisesiymiş, Komünistler 1931’de yıkıp yerine Moskva Sinemasını yapmışlar. Bak sen.

Ermenistan’la Gürcistan’ı gezsen sanırsın kiliseler ülkesi, doğru. Oralarda medeniyetin Azerbaycan’a oranla daha eski ve daha üretken olmasıyla da alakalı olabilir belki, mümkün. Ama olmayabilir de. Azərbaycan Respublikası Mədəniyyət və Turizm Nazirliyinin resmi sitesine bakarsan, Azerbaycan’da koruma altında olan tam 552 adet tarihi cami ve mescid varmış.[6] Az sayılmaz.

Tarihi değiştiren one minute
Konumuz son yıllarda yıldızı parlayan dış siyaset analistlerimizden Prof. Dr. Sedat Laçiner’inDışımızdaki PKK, İçimizdeki İsrail adlı kitabı. Laçiner, ASAM yöneticisi olarak Türkiye’nin Ermenistan ve Ermeni politikasını şekillendirenlerden biri. Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yakın danışmanı. PKK’yi polisiye tedbirleriyle imha etme politikasının başlıca savunucularından biri olduğu söyleniyor. Yabana atılacak bir isim değil yani. Yükselen Türkiye’nin sesi.

Kabul etmek lazım ki memleketin nispeten aklı başında insanlarından biri Laçiner. Özgürlükler ve demokrasi hakkında söyledikleri gayet net ve doğru sözler. Askeri vesayet, eğitim reformu, yeni anayasa vesaire hakkında aklı başında insanların alkışlayacağı görüşleri var. Çanakkale Üniversitesi rektörü sıfatıyla, üniversite bünyesindeki kilise harabesini kilise olarak onartmak hususunda yaptığı cesur çıkış da övgüye layık.

Kitabında Türkiye’nin dünyadaki konumuna ilişkin geniş bir ufuk turu sunuyor. Türkiye’nin dünya ülkeleri için ‘model’ olmasa bile bir ‘kutup yıldızı’ olduğunu savunuyor. TSK’nın 1960’tan sonra yaşadığı yozlaşmanın, ülkenin gerçek potansiyelini açığa çıkarmasını önlediğini anlatıyor. Dünyadaki yerleşik iktidar yapılarının ardında Yahudilerin ve İsrail devletinin bulunduğuna dair teorilerini izah ediyor. Başbakanın Davos’taki ‘one minute’ çıkışının bu nedenle “sadece Türkiye veya İsrail tarihi açısından değil, dünya tarihi açısından çok kritik bir olay” olduğunu belirtiyor.[7] İslami tarikatler dahil olmak üzere pek çok kurumun içinde İsrail’in gizli emellerine hizmet eden uzun soluklu ajanların bulunduğunu açıklıyor (ancak Türkiye’de anti-semitizm asla yoktur ve yazarımız ırk ve din ayrımcılığına karşıdır). PKK’nin İsrail başta olmak üzere sayısız yabancı ülke tarafından kontrol edildiğini, bu yüzden Türkiye için meşru bir muhatap kabul edilemeyeceğini bildiriyor. Nihayet Türkiye’nin Osmanlı’dan devraldığı büyük medeniyet misyonunu yerine getirmek için – başta eğitim reformu olmak üzere – yapması gerekenleri sayıyor.

Dış siyasette felakete doğru
Türk dış politikasının eşine az rastlanır bir fiyaskoya doğru dörtnala yol aldığını düşünüyorum.

Komşularla “sıfır sorun” politikasını ilan eden Türkiye, bir sene içinde hem İsrail hem Suriye ile savaşın eşiğine gelmeyi başarmıştır. Irak merkez yönetimiyle köprüler atılmıştır. İran cephesinde kulağa uzaktan uzağa savaş homurtuları gelmektedir. Mısır ve Libya’da Türkiye denklemin dışına düşmüştür. AB ilişkilerinin kilidi pozisyonundaki Kıbrıs konusu batağa saplanmıştır. Ermenistan’ı kucaklama teşebbüsü kepazelikle noktalanmıştır. Kafkasya’da Türk – ve belki Amerikan – hayallerinin taşıyıcısı olması beklenen Gürcistan, dayağı yiyip kenara çekilmiştir.

Hepsinden daha kaygı verici olan, Rusya ile ilişkilerdeki pürüzlenmedir. Hatırlayın: Nisan ortalarına doğru Türkiye fiilen Suriye’ye savaş açma noktasına gelmişti. Rusya’nın savaş gemilerini Tartus’a gönderdiğini açıkladığı gün, belki de tesadüf, o mevzu kapanıverdi.[8]

Laçiner’in kitabını okurken sanki bu fiyaskonun ipuçlarını görür gibiyiz. Yer yer gülünçlük raddesine varan bilgi noksanlığı, evet, ama esas sorun o değil sanırım. Asıl sorun kibir. Önyargılarını “bilgi” zanneden, o ölçüsüz, çapsız güven. Kulaktan dolma kavramcıklarla dünyayı fethe çıkan neo-Enverist megalomani. Bilgi, oysa, tevazu ister. Biliyorum sandığın şeyleri sınamaya tenezzül etmeyecek kadar kendinden eminsen, bir şey öğrenemezsin.

Bana yüz yıl öncesinin Genç Türklerini hatırlatıyorlar. Onlar da dinamiktiler. Dünyaları fethetmeye hazırdılar. Osmanlı’yı dirilteceklerine güvenleri tamdı. Mağrur duruşları ve yakışıklı bıyıkları vardı. Manastır askeri idadisinde ve Selanik kahvelerinde duydukları dedikodularla dünyayı ve tarihi çözdüklerine inanıyorlardı. Çok cahildiler.

Bin yıl geçse birbiriyle aynı masaya oturmayacak dört kıytırık Balkan devletini Osmanlı’ya karşı ittifaka sokmayı başardılar. On yılda on ülke kaybettiler. Özür bile dilemediler.


[1] Sedat Laçiner, Dışımızdaki PKK İçimizdeki İsrail, Hayykitap 2012, sf. 164.

[2] A.g.e. sf.144.

[3] A.g.e. sf. 148.

[4] http://az.wikipedia.org/wiki/Bakı

[5] http://en.wikipedia.org/wiki/Bibi-Heybat_Mosque

[6] http://www.mct.gov.az/?/az/abide/items/3693/

[7] Laçiner, a.g.e. sf. 205.

[8] Rus gemileri Boğazlardan 2 Nisanda geçti, 5 Nisanda Suriye’ye vardı. Rusya 13 Nisanda gemileri “Suriye’nin güvenliğini sağlamak” amacıyla kullanacağını deklare etti. Mart ve Nisan boyunca Suriye’ye karşı sistemli olarak savaş tehdidini tırmandıran Türkiye, 14 Nisan’dan itibaren bu politikadan (en azından şimdilik) vazgeçmiş görünüyor.

5 Haziran 2012 Salı

Azerbaycan'da Sevan 'Ne mutlu Türküm diyene' diyor


Reşt’ten Astara’ya giderken aklıma esti, Azerbaycan’a geçmeye karar verdim. İran bunalttı bir parça, asıl neden o. Bir de buz gibi bira çekti canım, İran’da kolaysa bul. Bakü’den İzmir’e THY’nin direkt uçuşu var, onunla dönerim diye hesapladım.

Astara’da İran gümrüğünden çıkış yaptım, bisikletin üstünde tıngır mıngır Azeri tarafına geçtim. Vizen nerede? Aa, hiç aklıma gelmemiş. Bir kolaylık mümkün müdür? Baktılar TC pasaportu, kardaş, ver bakalım dediler. Aaa Ermenistan vizen var senin? A, Bedros nasıl isim? Ermeni misin? Komutanım girdi devreye. Etrafım sarıldı. Ayı gibi bir binbaşı belirdi. Arka tarafta güvenlik binasına götürdüler. Çantamda İran karayolları haritası vardı. Onu aldılar. Burada bekle dediler. Etrafta in yok, cin yok.

Yarım saat sonra yamuk tipli iki subay geldi. Sorgu: Ermenistan’a niye gittin? Nerede kaldın? Kimi gördün? Almanya’ya niye gittin? İtalya’da ne işin vardı? Hangi otelde kaldın? Neden bu vize fotoğrafında bıyıklısın öbüründe değilsin? Vay Fransa'ya da gitmişsin? Amacın neydi? Ayı binbaşı geldi. Ermenistan doğumluymuş, 1988’de mülteci gelmişler. “Ermeniler için dünyada tek çözüm var” dedi, başparmağıyla boğaz kesme hareketi yaptı, gözlerinde tarife sığmaz bir nefret. Elleri benim kafam büyüklüğünde ve nasırlıydı. Tek vuruşta kafamı kırabilir.

Sivil tipler geldi, bariz KGB stili. Biri sorguya başlıyor. Az sonra o gidiyor, diğeri geliyor, aynı soruları baştan sormaya başlıyor. O kahve içmeye çıkıyor, üçüncüsü geliyor hadi baştan. İnternetten bakmışlar, kaya mezarı nedeniyle aldığım iki yıl hapis cezasını görmüşler. Sen hapisten kaçıp mı buraya geldin? E tabii, dedim, Türkiye’de hapisten kaçan bir Ermeni için vizesiz Azerbaycan’a gelmekten daha doğal ne olabilir?

Bir yandan düşünüyorum, “vazgeçtim Azerbaycan’a girmekten” de, pasaportunu geri iste canına yandığımın. Ama az da olsa içimde bir umut var, belki vize verirler diye. Bir şişe soğuk bira uğruna, yarab, ne eziyetler çekiliyor.

Altıncı veya yedinci sorgucudan sonra albayım geldi, suratından düşen bin parça. Hepsi hazırola geçtiler. “Seni tutukluyoruz,” dedi. Van-Saray sınır kapısından çıkışta pasaporta standart damgadan faklı bir çıkış damgası vurmuşlardı. Bunun sahte olduğuna karar vermişler. Sabrım taştı. “Bakın,” dedim, “siz Türkiye Cumhuriyyetinin ay yıldızlı damgasına sahte diyemezsiniz, bir kere kendinize gelin.” Cık, olmaz! Ulusal onurla bu kadar oynanmaz!

Oyun hoşuma gitti, devam ettim, sesimde epik bir tını. “Bir Türkiye Cumhuriyyeti vatandaşına bu şekilde davranmak sizin haddinizi aşar. Başka sorunuz varsa TÜRK POLİSİNİ arayın, onlar size gerekli cevabı verir. Benden bu kadar.” Türk Polisi’ni hakikaten büyük harflerle yazmaya layık bir milli gurur ifadesiyle söyledim, Allah sizi inandırsın. Albayım morardı, ötekiler kendisine bakıyor, “girişelim mi?” gibilerinden.

Çıkıp gittiler. Bir saat daha orada beklettiler. Sonra “yürü” dediler, “gidiyoruz.” Ben nezarethaneye gitmeyi bekliyorum. Ayı binbaşı geldi, elinde pasaportum, İran tarafına yürüttü. “Şimdi ‘burada Ermeni var’ diye bağırsam bu insanlar seni paramparça eder,” diye hayallerini paylaştı. “Belki yaparsın,” dedim, “amma Türkiye Cumhuriyyeti de senin ebeni siker, bilirseen?” Omuz silkti, enseme bir şaplak atıp köprüye doğru itti. Gitti.  

İran gümrüğünde mesai bitmiş, kapıyı kapatmışlar. Genç memurlar geldi. İnanılmaz bir sevimlilikle koşup büroyu açtılar, mühürü buldular, işlemimi yaptılar, çaylar bisküviler ikram ettiler. İran’ı bisikletle dolaştığımı duyunca sevinçten zıp zıp zıpladılar. Beraber hatıra fotoğrafı çektirdiler.

*
Sorgu sırasında defalarca sordular, daha önce Azerbaycan’a geldin mi? Hayır dedim, inkâr ettim. Ama içimde kısık uzak bir ses, “ya bulurlarsa?” diye durup durup soruyor. Yirmiiki sene olmuş gerçi, pasaport sahteydi, isim de farklı, ama bunlar KGB’dir, ya bir yerlerde kaydı varsa? Allah kahretsin, Agos yazılarımda hikâyeyi anlatmıştım, aha burada, http://nisanyan.blogspot.com/2008/12/gence-kaplan-rasim-be.html , ya interneti didik didik edip “bu ne lan” diye önüme koyarlarsa? O zaman hapı yuttuk işte. Kimin ebesi üzülür?

Vallahi de billahi de kötü bir niyetim yoktu, uluslararası komplo filan da yoktu. Türkiye o devirde bana pasaport vermiyor, Isparta piyade tümeninde Ali Nesin’le başımıza gelenler yüzünden, ben de mecburen kendi uçağını kendin yap yoluna başvurmuşum. Bakü’de çok da güzel gezmiş, konukseverlik görmüşüm. Ama şimdi kolaysa bu hıyarlara anlat bakalım.

İran notları


KADIN
15 gün İran’dan sonra Doğubeyazıt’ta ilk izlenim: sokaklarda kadın yok. Olanların büyük çoğunluğunun başı örtülü. Açık olanların yüzünde, kibirle nefret karışımı bir savaş maskesi: dokunursan yakarım! Göz göze gelmenin imkânı yok.

İran'ın her yerinde sokak halkının yarısı kadın. Hepsi örtülü, tabii, ama epey bir kısmının yüz ifadesi cıvıl cıvıl, kafanın arkasına kaymış uyduruk bir eşarp. Gözlerine baksan gülmeye başlıyorlar.
 
Hemedan'da beş sürücüden biri kadın. Mehabad ve Senendec gibi ağır taşra kasabalarında on sürücüden biri kadın. Doğubeyazıt'ta bir tane kadın sürücü görmedim. 


ŞİDDET
Diğer fark: havaya sinmiş şiddet hissi. Doğubeyazıt çarşısında amaçsızca dolanan bir sürü erkek, onar-onbeşerli gezen ayakkabı boyacısı çocuklar, gözlerinde çakal pırıltısı. Sınırdan girer girmez, “humm hümmm htannn htünnn” diye hömkürerek talim yapan askeri birlik, elde otomatik tüfekler. Adım başı polis, ağır silahlı. Biliyorum, doğu böyle, batı o kadar kötü değil. Gene da var memleketin havasında bir şeyler.

İran daha yumuşak, daha mülayim. İnsanlar genellikle nazik. Polis Türkiye’yle kıyaslanmayacak kadar az, çoğu temiz suratlı genç çocuklar, soru sorunca utangaç utangaç gülümsüyorlar. Uçsuz bucaksız bir Yozgat çarşısı düşün: öyle. Daracık bir dünya içinde kendince kibar, konuksever. Daha alçakgönüllü.

Trafik kaotik, ama genellikle Türkiye’den daha saygılı. Diğer sürücülere sövüp sayan az. Arabanın biri küt diye önüme kırdı. Ben “oha” hareketi yapınca adam arabadan indi, el salladı, özür diledi.

Harici (yabancı) görünce şaşırıyorlar. Otomatik refleks: buyur, çay içelim, sohbet edelim. Ama bizdeki o yapışkan ısrar da yok.

Bisikleti hiçbir yerde kilitleme gereği hissetmedim (hoş, zaten kilidim yoktu). Doğubeyazıt’ta ilk kez biraz endişelendim. Otelin avlusu bile pek güvenli gelmedi.

Kırk kişiden duyduğun mantra: “İran’da emniyyet waar, azadî yoox.”


KİTAP
İran’a girerken gümrükte ilk izlenim. Çantamdaki kitaplara takıldılar. Bunlar ne? Abrahamian, A History of Modern İran. Geert Mak adlı Holandalının In Europe isimli gezi/tarih kitabı (nefis bir eser, okuyun derim). J. M. Synge, The Aran Islands, İrlanda romantik milliyetçiliğinin klasiği. Bir de Sedat Laçiner’in İçimizdeki İsrail adlı hezeyannamesi. Bu kitaplarla İran’a giremezmişim. O zaman girmem dedim. Epey tartıştık. Sonunda saldılar.

Memleketi biraz tanıyınca anlıyorsun. Alışık değiller. Piyasada kitap diye bir şey yok. Urumiye 400.000 kişilik şehir, Kermanşah 700.000, Hamedan 300.000 ama bir sürü üniversitesi var. Allah için bir tane kitapçı dükkânı yok. Ders kitapları okulda fotokopi olarak verilirmiş, din kitapları da camide. Başkaca kitap yok. Tahran’ı bilmem, ama taşrada görülmüş şey değil.

Doğubeyazıt çarşısında 100 metre dahilinde üç tane kitapçı/kırtasiyeci. Üçünde de güncel çoksatanlar, bir sürü Kürt propagandası, aşk romanları. Ama sonuçta seviyesi yerlerde sürünse de, kamu fikriyatını ilgilendiren bir sürü kitap var, ve anlaşılan satıyor da. Soner Yalçın’ın boktan kitabının bile bir memleket için ne büyük lüks olduğunu idrak ediyorsun.


SOSYALİZM
İlk gün Hoy, ertesi gün Salmas. Ben bu duyguyu tanıyorum. Evet: 1980 Çekoslovakya, ya da 1990 Erivan. Aynı kasvetli kıstırılmışlık havası, sosyalist rejimin riya ve propaganda dolu zehirli atmosferi. Adım başı, vatandaşa ulusal görevini hatırlatan propaganda tabelaları: Namaz sütun-e İslam est, Allahü ekber, Ya Ali ya veli vs. Marx ve Lenin yerine, Hazreti Ali portreleri, aynı devrimci ciddiyet, çatık kaş, kalkık çene. Tüm sokak adlarında rejim propagandası: Oktobr İhtilali yerine Şehidan caddesi, Leninski Prospekt yerine Veliülasr bulvarı, Proletarski yerine Vahdet veya Risalet meydanı.

Bunları ciddiye alan bir Allahın kulu var mıdır? Sanmam. Orta kademedeki memurun, bir üst kademeye sadakat bildirme eylemidir bunlar. Yoksa sokaktaki adamın umurunda bile değil. Humeyni’nin sülalesine küfredip geçiyor, o kadar.

Buradaki kasvetin sosyalist rejim kasvetinden tek farkı, küçük girişimciyi yok etmemişler. Aksine, memleket bir baştan bir başa küçük dükkâncı, küçük tamirci, küçük taksici, küçük pazarcı, küçük imalatçı ile dolup taşıyor. Esnaf Cumhuriyeti. “Küçük kapitalist sosyalizmi” desek uyar mı acaba?
  

KAPİTALİZM
Küçük sermayeyi serbest bırakırken, büyük sermayeye nefes aldırmamışlar. Büyük işletmelerin tamamına yakını devlet tekelinde. Hayır, devlet demek yanlış, molla mafyasının tekelinde: siyasi sadakat ve korku üzerine kurulu dev bir çıkar çarkı. Eski Sovyetlerdeki parti mafyasının eşdeğeri.

Büyük üretim durmuş, çürümüş. Taşıt araçlarının hepsi 1970’ler modeli ve dökülüyor. Beyaz eşya sektörü Türkiye’nin kırk yıl önceki seviyesinde: kaba, ilkel, özensiz. Benzin istasyonları çöplük görünümünde; her birinin önünde yüzlerce araçlık kuyruk. İnşaat sektörü kasaba taşeronluğu seviyesinin ötesinde hayat belirtisi göstermiyor Tahran belki farklıdır, bilmem; Tebriz’deki yeni binalara bizim Selçuk belediyesi dönüp bakmaz.

Televizyon beş yahut yedi kanal; hepsinde aynı içi geçmiş molla propagandası, devlet bültenleri, ilkokul müsameresi tadında diziler, çiçekli fonda Kuran ayetleri. Reklam sektörü taş devrinde, çünkü reklamı yapılacak marka yok. Doğru dürüst büyük mağaza yok. Starbucks yok. AVM yok. Turizm yok. Her şehirde Şah zamanında yapılmış bir iki otel, Tusan otelleri tadında, belli ki o günden beri tamirat görmemiş. Çoğunda o günden beri çarşaflar da pek değiştirilmemiş.

Kredi kartı ile daha tanışmamışlar. Oto kiralarlar mı diye araştırdım, henüz öyle bir şey duyulmamış.

Büyük kapitalizm olmaz olsun, peki. Ama o olmayınca, o kapitalizmin ve onun getirdiği gelir ayrışmasının gölgesinde büyüyen özgürlük adacıkları da hak getire – ne sanat galerileri, ne özgün butikler, kaçık kafeler, sıra dışı lokantalar, duyulmamış müzikleri çalan radyolar, alışılmamış fikirleri söyleyen yazarlar. Her yerde aynı sıradanlık, aynı ucuzluk, aynı uçsuz bucaksız ve çıkışsız vasatlık. İlk bir iki gün sempatik gelebiliyor doğrusunu istersen: Yozgat çarşısı da sevimlidir, bir yere kadar. Ama hayat boyu buna mahkûm olduğunu düşün!

Doğubeyazıt’ta MM Migros vardı. Tavaf eder gibi dolaştım, rafları okşadım. O bolluk, o ihtişam, o emek! Bir sürü alacalı bulacalı işe yaramaz mal belki, evet. Ama başka ve uzak bir dünyaya açılan bir kapı. İnsanları o sefil kasaba yaşantısının ötesine çağıran bir siren şarkısı.


DÜNYA
Dünyadan çok kopuklar.

Resmi televizyon içler acısı. Sanırım başörtüsüz kadın göstermek yasak olduğundan, hayvanlar alemi belgeselleri dışında yabancı film oynatamıyorlar. Basın beş on sayfalık propaganda bültenlerinden ibaret. Kitap yok. Yabancı basına ulaşmak imkânsız ötesi. İnternette bildiğin büyük sitelerin hepsi (face, twitter, blogger, youtube) yasak. Türk basınının çoğu yasak. Aradıklarımdan sadece Taraf serbestti nedense; o da paralı olduğundan, kredi kartının duyulmadığı bir ülkede kimseye faydası yok.

Turizm yok: 15 günde, bir iki Türk kamyon şoförü ile Suriyeli bir üniversite öğrencisi dışında tek yabancıya rastlamadım.  Yabancı dil bilen yok gibi bir şey. Pasaport almak çok zor değilmiş.  Ama herhangi bir ülkedeki fiyat düzeyi İran’ın ortalama beş ila on katı olduğundan, servet sahibi olmadıkça yurt dışına seyahat etmek zor.

Herkeste uydu varmış gerçi. Batıdaki Türk vilayetlerinde millet sadece Türk televizyonu izliyor. Oradan bakınca Türkiye refahın, zenginliğin, uygarlığın, özgürlüğün adeta Kâbesi. Reklamlara bak, ağzın açık kalır. Ne mutlu insanlar! Ne kibar bankalar! Özgürlüğün güvencesi, esnek ve emici pedler!

Türkiye’nin bu derece ezici bir kültürel/ekonomik üstünlük kazandığı bir dünyada, yarın öbür gün İran’ın başına bir şey gelirse, beşyüz yıldan beri Acemlerle yaşamaktan memnun görünen İran Türkleri ne tepki verir? Türkiye’nin başına bundan dolayı hangi gaileler açılır? Doğrusu, kestirmek kolay değil.

TÜRKLER
İran’da hekes Türkçe bilir diye anlatırlardı. Tam doğru değil. Son derece net bir coğrafi bölünme var. Doğu ve Batı Azerbaycan, Erdebil ve Zencan vilayetlerinde toplam sekiz milyon kadar Türk yaşıyor. Bu bölgelerde standart konuşma dili Türkçe. Sokakta herhangi birine hiç tereddüt etmeden Türkçe hitap edebiliyorsun. Köy isimlerinin birçoğu Türkçe. Hoy ve Maku civarındaki Kürt azınlık da ikinci dil olarak Türkçe konuşuyor. Astara civarında Talış dili konuşan Sünni azınlık çarşıda gündelik iletişim dili olarak Türkçe kullanıyor.

Türk bölgesinin dışına çıkınca Türkçe bilen insan binde bir. Güneye doğru inince Mehabad’dan öteye standart dil Kürtçe. Daha güneyde, Kermanşah’ı geçince Lurice başlıyor. Hazar Denizi kıyısındaki Reşt civarında yerli ahali Farsçanın yanı sıra Gilaki konuşuyor; Türkçe bilen yok. Harbi Farsileri sadece Hemedan’da gördüm galiba.

Erdebil-Tebriz-Merend-Maku üzerinden Doğubeyazıt’a gelmek tuhaf bir duygu. Türk diyarından çıkıp Kürdistan’a geliyorsun.


İSLAM
Onbeş gün boyunca İran’da alenen namaz kılan kimseye rastlamadım. Türkiye’ye geçince dakika bir gol bir, Gürbulak gümrüğünde amca kamyonun yanına seccadeyi sermiş, akşam namazında. İlk Cuma Salmas’ta, ikinci Cuma Fuman’da Cuma camiine uğrayıp kapıdan içeri baktım. Ahım şahım bir kalabalık yok, bizim Selçuk’taki Tahsin Ağa camii daha işlektir.

Karşılaştığım herkes, istisnasız, Humeyni’nin, Ahmedinejad’ın, mollanın, rejimin ebesini sinkaf etme kararlılığındaydı. Onbeş ayrı şehirde belki yüz kişiyle sohbetin akışı: “İran’ı nasıl buldun?” “Ehm, çok yahşı, ehali mihmanperveer, gak guk.” Muhatabın yüzünde acıma ve küçümseme ifadesi belirir. Mollanın ve Ahmedinejad’ın ebesi anılır. Sohbet ilerlerse Humeyni de anma faslından nasibini alır.

Hatırlar mısınız, eski Sovyet bloku ülkeleri dünyada sosyalizme inanan kimsenin bulunmadığı yegâne ülkelerdi. İran da galiba o yolda, Müslümanlığa inanan kimsenin kalmadığı bir ülke. Ben (Hemedan’da iki üniversiteli genç dışında) entelektüel kesimden kimseyle karşılaşmadım; ama bizim Celal Mordeniz’in anlattığına göre, dünyanın hiçbir yerinde Tahran’daki kadar çok ve radikal ateiste rastlamamış.

Türkiye’nin de böyle bir molla tedavisine ihtiyacı var mıdır acaba?