30 Eylül 2012 Pazar

Benjamin Constant


Aslanlı Yol'da ağır teorik şeyler yok; maceralar, hikâyeler daha fazla. Adı üstünde anılar kitabı. Ama araya şöyle bir parça da sıkıştırıverdim. 

Constant ile ilkin üniversite ikideyken tanışmıştım. Adolphe üzerine kocaman bir paper yazdım, 18. yüzyıl rasyonalizminin çöküşüne dair bir metafor olarak yorumladım. Ondan beş altı sene sonra üstadın siyasi yazılarıyla tanıştım. 1830 Anayasasını bir vesileyle epeyce çalıştım. Bu yazıyı geçen Nisan'da yazıp kitaba ekledim.


Keskin bir zekâsı ve etkileyici kültürü vardır. “Deha” kavramının revaç bulduğu bir çağda, dehanın mücessem örneği olarak gösterilmiştir. Üslubu berrak ve dürüsttür; her cümlesinde zekâ kıvılcımı hissedilir. Tek romanıAdolphe, Fransız edebiyatının mücevherlerindendir. Yalan söyleme hakkı üzerine Kant’la giriştiği polemik, etik felsefenin şaşırtıcı bir çiçeğidir. Ama yeteneklerini çok fazla sahaya dağıtmıştır. Sağlığında basılan kitapları, bir kısa romanla birkaç ince siyasi broşürden öteye gitmez.

Akıl Çağının çocuğudur. Modern özgürlükçü düşüncenin kurucuları arasında yer alır. Ama büyük İhtilali izleyen devirde, aklın yenilgisine tanık olmuştur. Can yoldaşı Madame de Staël ile birlikte, akla reddiye olan Romantizm olgusunu ilk fark eden ve adlandıranlardan biridir.
Tanınmış bir ateistin oğludur; kendi de dindar sayılmaz. Ama yaşamının son yıllarında beş cildini yazıp bitiremediği kitabı, dinler tarihi hakkında eşsiz derinlikte bir tefekkürü yansıtır.

Vasatın gözüyle bakarsan, siyasi kariyeri bir tutarsızlıklar zinciridir. Gençliğinde Jakobendir. Sonra Thermidorcular safında Jakobenizme karşı tavır tutar. Napoleon’u destekler. Sonra amansız muhalifi olur. İmparator tarafından sürgün edilir; Almanya’daki mülteci aristokratların başlattığı irtica (réaction) hareketinin fikir önderi olduğu söylenir. Napoleon’a karşı, modern diktatörlüğün gelmiş geçmiş en acımasız tahlili olan De l’ésprit de conquête et l’usurpation’u yayımlar. Ama bir yıl sonra, diktatörün son ve ümitsiz hükümetinde Devlet Konseyi üyesidir. Monarşinin iadesinden sonra idam istemiyle yargılanır. Kral tarafından affedilir; parlamentoya seçilir, liberal muhalefetin başına geçer. Bir tür liberal manifesto olan 1830 Anayasasını kaleme alır; Temmuz İhtilalinde baş rollerden birini oynar. Fakat düşünceleri iktidara geldikten hemen sonra kendisi iktidardan uzaklaşır. Kumar borçlarından ötürü tutuklanma kaygısı içinde ölür.

*
Fırsatçılıkla suçlanmıştır: oysa dürüstlüğü elle tutulacak kadar sahicidir. Tutarsızlığı eleştirilmiştir: oysa aklı, çelişkinin hiçbir türüne tahammül edemeyecek kadar diridir. Şımarık olduğu söylenmiştir. Ama bencilliğin veya keyfin sığ sularında yüzen bir adam neden kendini bu kadar sıkıntıya soksun? Neden bir hayat boyu, kapı kapı, hakikatin peşinde dolaşsın?

Akıl, acımasız bir sürücüdür. Aklın egemenliğini kabul eden kişi, onun kendini sürüklediği yerlere gitmemezlik edemez. Hakikatin tek ve alışıldık cephesiyle yetinemez. Tutarlılığın, ancak dürüstlükten taviz vererek kazanılan bir erdem olduğunu bilir. “Ben hakikati buldum, başka soru sormayacağım” diyen insan, aklıyla birlikte vicdanını uykuya yatırmış olandır.

*
Onca git gel arasında düşüncesinin değişmeyen ekseni özgürlüktür. Gençliğinde, ihtilalin verdiği sarhoşlukla, toplumun ortak iradesine dayalı kolektif bir özgürlüğü hayal eder. 28 yaşına gelmeden o rüyadan uyanır. Tek gerçek özgürlüğün, kişinin kendi aklı ve vicdanıyla baş başa kalma özgürlüğü olduğunu anlar. Toplumsal örgütlenmenin tek meşru hedefi, siyasi tercihlerin tek geçerli kriteri budur. İçinde yaşadığın düzen, hakikati arayan ve bulduğuyla yetinmeyen insanlara kapılar açıyor mu? Onlara cesaret ve güven veriyor mu? Veriyorsa iyidir, vermiyorsa kötüdür. Az veriyorsa az iyidir, çok veriyorsa çok iyidir. Bu kadar basit.

De la liberté des anciens comparée à celle des modernes (1819) başlıklı nutkunda antik çağın özgürlük anlayışını modern çağınkiyle kıyaslar. Bugün bize naif gelecek bir iyimserlikle, modern çağın özgürlüğe daha geniş ufuklar açacağına inanmak ister. Özel mülkiyetin güçlendiği ve ekonomik çıkarların öne çıktığı bir toplumda, kamunun ve kitlenin tecavüzüne karşı bireyin daha iyi korunacağını savunur. İngiltere’den örnekler verir. İngiliz liberallerine hayrandır. Ama dili, onlarınkinden farklı bir dildir. Bireysel çıkar peşinde koşma özgürlüğü onu heyecanlandırmaz. Otoritenin köleliği kadar, çıkarın köleliğini de aşma özgürlüğüdür aradığı.

*
De l’usurpation, eski devir zorbalarıyla, Napoleon’un şahsında, yeni çağın diktatörlüğünü karşılaştırır. Eski tip zorbalık, toplumda var olan baskı kurumlarından destek almıştır. Yenisi ise gasp (usurpation) üzerine kuruludur; köksüzdür. Yoluna çıkan her kurumu tahrip eder; yerine koyduklarını meşrulaştırmak için, sonsuz bir baskı ve yalan sarmalına tutunur. Eski kurumların desteğinden yoksun olduğu için, iktidarını “halk” retoriğine dayandırır; o yüzden, “halkın” aralıksız alkışına muhtaçtır.

 “[Eski zorbalar] sükût yoluyla hükmeder, insana, en azından, susma hakkını tanır. [Yeni diktatörlük] ise insanı konuşmaya mahkûm eder; onu düşüncesinin en mahrem sığınağına kadar takip eder; vicdanını inkâr etmeye zorlayarak, mazluma kalan son teselliyi elinden alır.”[1]

20. yüzyıl diktatörlerinin paranoyak ruh hali, yüz yıl öncesinden haber verilir:

“Tüm dünyayı inanmaya zorlar, ama zorla elde ettiği hakka kendisi inanmaz. Gayrimeşruluk, bir hayalet gibi peşinden gelir. Zafer alaylarında ve savaş meydanlarında peşini bırakmaz. Yasalar çıkarır, sonra değiştirir. Anayasalar yapar, sonra ihlal eder. Kum üzerine kurduğu yapının temelleri dipsiz boşlukta kaybolur; asla kendisini tatmin etmez.”[2]

*
Yıllar sonra dönüp okuduğumda daha net görebiliyorum, Yanlış Cumhuriyet’in başlıca ilham kaynağı Benjamin Constant’ın De l’usurpation’u olmuş. Günün birinde de roman yazacak olsam, Adolphe gibi olmasını isterim: alabildiğine duyarlı, ama aynı zamanda acımasız; akılcı, ama aklın çaresizliğini bilen.

[1] Özgün Le Normant & Nicolle (Paris 1814) basımında sf. 90, çeviri benim. Online gallica.bnf.fr altında.
[2] A.g e. sf. 78.

29 Eylül 2012 Cumartesi

Nefret suçlarıyla mücadele etmeli


Korumasız kişi veya grupların saldırıya uğramasına, ya da saldırıya uğrama korkusuna kapılmasına yol açacak şekilde onları aşağılayan, temel vatandaşlık haklarını sorgulayan ve onlara karşı şiddeti teşvik eden söylemlere “nefret söylemi” denir.

Nefret söyleminde suç sayılan şey nefret olgusu değildir. İnsanların diledikleri şeyden ve kişiden nefret etme hakkı saklıdır. Çirkindir belki, ayıptır, günahtır, ama suç değildir. Suç olan şey nefretin, nefret konusu olan kişi veya zümreye karşı saldırı, yağma ve her çeşit hak ihlali doğurabilecek nitelikte olmasıdır.

Mesela Paris’in meydanında “Fransızlar şöyle böyledir, hepsini kesmeli” diye konuşmak nefret suçu değildir, çünkü bir hak ihlali sonucunu doğurması ihtimali yoktur. Ama “bütün zenci seyyar satıcılar hırsızdır, bunları sınırdışı etmeli” demek, eğer gerçek bir düşmanlık ve saldırı eğilimi doğurma olasılığı varsa, nefret suçu oluşturabilir.

Yahudilerin küçük bir azınlık olduğu X ülkesinde mikrofonu kapan cami hocasının “Yahudiler şöyle menfur bir ırktır, bütün kötülüklerin ardında onlar vardır, kitapları da zaten sahtedir” diye kusmuk saçması, klasik bir nefret suçu örneği oluşturur. Aynı ülkenin başbakanının, “teröre” karşı duyarlığın şiddetle pompalanmış olduğu bir ortamda, muhalif bir partinin üyelerini teröristlikle suçlayarak onları terör örgütüne katılmaya davet etmesi, tartışma götürmeyecek netlikte bir nefret suçu vakasıdır.

Buna karşılık, bundan yüzlerce yıl önce Allah’la kontak kurduğunu iddia edip bundan siyasi, mali ve cinsel menfaat temin etmiş bir Arap lideriyle dalga geçmek nefret suçu değildir. “İfade özgürlüğü” denilen şeyin, adeta anaokulu seviyesindeki bir test örneğidir. 

Düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda asgari duyarlığa sahip insanların, yok senaryosu kötüydü, yok kamerası ilkeldi, yok yapımcısı yamuk tipmiş diyorlar gibi eften püften bahanelerin ardına saklanmadan, bu konuda net ve güçlü bir tavır almaları gerekir.

Yoksa birileri bu konuyu bahane edip bu memlekette fikir özgürlüğüne de, internet özgürlüğüne de ölümcül darbeyi vurmaya hazırlanıyor gibi geliyor bana.

22 Eylül 2012 Cumartesi

Balyozuna sağlık


Adam amiral olmuş. Deniz Kuvvetleri Komutanı olmuş. Kişiliğiyle, vakarıyla çoluk çocuğa örnek olması gereken bir mevkie getirilmiş.

Bilmemkaç bin sayfalık günceleri gazetede yayımlanıyor. Bir sürü rezilliği açığa çıkıyor. Adam kopya çekerken yakalanan ortaokul çocuğu gibi hepsini inkâr ediyor. İnkâr etmekle kalmayıp, yalan ve iftira davası açıyor. “Hayatta günce tutmadım” diye yalan söylüyor; oysa birkaç sene önce yazdığı makalede genç subaylara günce tutmalarını tavsiye etmiş. Güncenin kendisine ait olduğu tartışma götürmeyecek kanıtlarla kanıtlanıyor. Adam harakiri mi yapıyor? Çocuklarından özür mü diliyor? Yüzüne kül sürüp Tibet’te bir manastıra mı kapanıyor? Hayır, hiç biri. “Kahraman Türk ordusu, onur, şeref, vatan, zart, zurt” diye ötmeye devam ediyor.

Yüzsüzlük, bunlarda bir hayat tarzı haline gelmiş.

Başka ülkelerin hukukunu o kadar iyi bilmiyorum, ama Amerika’da bu adamın işlediği suçaperjury adı verilir. Bu mevkideki birinin perjury suçu vahim suç sayılır. Federal mahkemede 20 ila 25 yıl verirler sanırım, bizdekinin aksine hepsini yatırırlar da.

İşlediği öteki suçlar cabası.

*
Yüzsüzlük, bir insanın başına gelebilecek en kötü karakter deformasyonlarından biridir. Ben bu adamların doğuştan yüzsüz olduğuna inanmıyorum. Kendilerine, kurumsal olarak, yüzsüzlük imkânı bahşedildi. Denetimsiz güç verildi. Mensup olduğunuz kurum ve vatanın çıkarı mevzubahis olduğunda her türlü yalanı yüzünüz kızarmadan söyleyebilirsiniz dendi. Bile bile ve göstere göstere yalan konuşmayı öğrendiler. Yalanlarını yemeyenlerin potansiyel hain ve düşman olduğuna inandılar. Yalan konuşmayı, bir yerden sonra, profesyonel görev olarak algılamaya başladılar. O görevi yerine getiremeyecek kadar onur ve vicdan sahibi olan herkesi düşük rütbedeyken ayıkladılar. Geriye sadece en yüzsüzlerini, ar duygusundan en yoksun olanları bıraktılar. Sadakatin ölçüsü yalana sorgusuz boyun eğmekse eğer, yalan konuşmayan adam hainle sadığı nasıl ayırt edecek?

Yüzsüzlüğü tescilli amirale sahip çıkan adamların başka hangi sözüne güvenebilirsin? Hangi masumluk iddiasını ciddiye alabilirsin?

*
Balyoz davasında benim de adım geçti. Mahkeme belgelerine göre, suikaste uğraması planlanan 20 küsur kişilik listede (Hrant Dink, Etyen Mahcupyan ve Mesrob Sırpazan ile birlikte) benim adım da vardı. Proje için assubay görevlendirmişler, yerinde keşif yapmışlar, adıyla sanıyla dosyada mevcut. Bu olay yüzünden 2008’de Selçuk Emniyeti ile jandarma bölüğü paniklere kapıldı, haftalarca etrafımda silahlı adamlardan bir hale ile dolaştım. Gerçekten inandım mı? Emin değilim. Nasıl bir tezgâhtı bilmiyorum. Bilmeden kimin oyununda piyon oldum, kestiremiyorum. Umursadığım da söylenemez.

Ama şunu biliyorum. Bunca senedir devlet hiyerarşisinin her kademesinde, beni güle oynaya öldürecek, bundan ötürü manevi tatmin ve haklılık duygusu yaşayacak olan yüzlerce köpeğe rast geldim. Polisinden vergi memuruna, kaymakamından tapu müdürüne, albayından daire başkanına kadar hepsi, o kan dondurucu nefreti saklamaya gerek duymayacak kadar gücünden ve makamından emindi. Arkalarına malum portreyi almış, onun verdiği dokunulmazlık halesine bürünmüş, alçaklığı hak ve görev bilen bir arsızlık mertebesine ulaşmışlardı.

O arsızlık zinciri nereye kadar uzanır bilmiyorum. Üst kademeleri yeterince tanımıyorum. Ama gazetelerde gördüğüm resimler bana çok tanıdık geliyor. Arsızlıklarını tanıyorum. Yalancılıklarını tanıyorum. Nefretlerini tanıyorum. Alt kademedekiler korkaktır, cinayeti hayal eder ama işleyemez. Üsttekilerin çekineceğini hiç sanmıyorum.

*
Balyoz davasıyla başka bir ilgim daha var, itiraf edeyim. Orgeneralin damadı olan Dani Rodrik benim liseden sınıf arkadaşımdı. Aklına ve vicdanına güveneceğim bir insandır. Eşi olan paşanın kızını da, şahsen değil ama dolaylı olarak tanırım. Aklı başında biri olduğu şüphesiz.

Babalarına canhıraş bir şekilde sahip çıkmalarında, duygusal nedenler sanırım akıl ve vicdandan daha öne çıkmış olmalı.

*
Nihayet şunu da söyleyeyim, içimde kalmasın. Hrant Dink cinayetinde emirleri vermiş olan veya olabilecek general rütbelilerin – biri hariç – hepsinin şu anda hapiste olduğunu ve muhtemelen yaşamını hapiste tamamlayacağını görüyorum. Bundan ötürü sevinçliyim. Çeşitli yönleriyle eleştirdiğim Tayyip Erdoğan hükümetinin, bu konudaki basiretli ve kararlı tavrından ötürü övgüyü hak ettiğini düşünüyorum.

Suçları açıkça yüzlerine karşı okunabilseydi adalet açısından daha iyi olurdu şüphesiz. Ama eğer durum bunu gerektiriyor idiyse, buna da razı olmak lazım.

Yasin Hayal vesairenin salınacak olması da küçük düşünenler dışında kimseyi üzmez bence. Piyonlardan kime ne? 

19 Eylül 2012 Çarşamba

Terör örgütü mü emniyet yastığı mı?


Dışarıdan baktığın zaman siyasi organizmaları bir özne olarak görmek kolaydır. Falan parti şunu istedi. Filan devlet şöyle yaptı çünkü şunu hedefliyor. Falan teşkilatın stratejisi şu. Oysa yakından (veya içeriden) baktığın zaman bilirsin, her yönetici kadronun vaktinin ve enerjisinin yarıdan epeyi fazlası, içeride otoriteyi tesis etmeye gider.  Emrin altında bir sürü benzemez insan var. Bir karar verdiğinde senle beraber yürümelerini nasıl sağlayacaksın? Karar toplantısında karşı oy kullanmış adamın, o karara uyacağından nasıl emin olacaksın? “Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri” diye yol verdiğinde kiminin Şam’a kiminin Bağdad’a kaçmasını nasıl önleyeceksin?

Gelenek ve alışkanlık senden yanaysa işin nisbeten kolaydır. Adam hayat boyu sana itaat etmiş, sırf tembellikten de olsa emrine itaat etmeye devam eder; hayatın normal akışı sayar. Yasalar senden yanaysa gene işin kolaydır. Emirlerine itaat etmeyeni cezalandırırsın. Doğru düşünen insanların çoğu, öbür tarafın haklı olduğu şüphesini içlerinde taşısa da sana hak verir.  

Ne gelenek ne de yasa senden yanaysa işin yamandır. Silah zoruyla insanları bir yere kadar korkutabilirsin: o korkunun nerede dağılacağı hiç belli olmaz. Hele eli silahlı adamlarla iş yapıyorsan işin daha zordur. O silahın verdiği güç sarhoşluğuyla nasıl başa çıkacaksın? Kedilerden ordu kur, daha kolay.

*
Kürtlerde eşkiya olup dağa çıkma geleneği eskiden beri var. Soylu ve onurlu bir davranış sayılıyor. Haklarında destanlar, masallar, türküler söyleniyor. Bütün dünyada, otoriteye karşı kendini ezik ve dışlanmış hisseden kırsal halkın tipik tepkisidir, bkz. Korsika, Osmanlı Yunanistanı, Kafkasya, Hindistan, Robin Hood vs.

Bunun üstüne yüz sene aralıksız süren aşağılamayı, zulmü, zorbalığı, hoyratlığı ekle. Elbette ki dağa çıkacaklar. Elbette soygun yapacaklar. Elbette kralın adamlarını pusu kurup vuracaklar. Başka türlü olsun diyenlerin aklından ve vicdanından ben şüphe ederim.

“Açılım oldu artık aşağılama yok” diye aklınızdan geçiyorsa eğer tavsiye ederim, sabır gösterip, mesela Muş veya Bitlis veya Şırnak valiliğinin internet sitelerini okuyun. Bu kadar pervasızca ırkçı, bu kadar yalancı, bu kadar zorba meşrep adamlara karşı dağa çıkmak ya da daha beterini yapmak bir insanlık görevi midir değil midir diye bana yazarsınız daha sonra.

*
Soru şu: PKK’nin bunda işlevi nedir? Bu adamları PKK mi dağa çıkarıyor? Yoksa zaten dağa çıkacak adamları bir ölçüde zaptu rapt altında tutan bir emniyet yastığı mıdır PKK?

Dağdaki adamlar üzerinde ne kadar otoritesi vardır? Şöyle soralım: onların duygu ve taleplerine çok zıt gittiği zaman otoritesini nereye kadar koruyabilir?

Bunlar pek kıyıcı, pek terörist, pek Leninist adamlardır, dağdakileri korkuyla yönetiyorlar filan demeyin bana. Kıyıcılık yapman için elde kıyıcı adamların olması gerekir. Karayılan - veya her kim ise - elde silah dere tepe gezmiyorsa şayet, kıyım emirlerini verdiği adamların kendisine itaat etmesini nasıl sağlayacak? İşten mi kovacak? Emekli ikramiyesini mi kesecek?

*
Olaya bu açıdan bakınca TC’nin PKK’ye nasıl göbekten bağlı olduğu, göz kamaştırıcı bir netlikle ortaya çıkıyor! Hayır, komplo teorisi değil söylediğim, Ergenekon mergenekon hikayesi de değil. Gayet basit, gayet mantıklı, adeta kaçınılmaz bir diyalektik. Düşün: Her dağın başında ayrı eşkiya çetesiyle başa çıkmak mı daha kolaydır, bunca sene neredeyse kan kardeşi olduğun, huyunu suyunu bildiğin, yönetici kadrolarını yakından izleyebildiğin bir tek düşmanla mı?

Ölümü göze almış birey karşısında dünyanın her güvenlik teşkilatı çaresizdir: adam (veya daha tehlikelisi, kadın) çeker pimi üstüne yürür, bakakalırsın.
Başa çıkmanın tek yolu, onun güvendiği, inandığı, az veya çok emirlerine itaat edeceği bir teşkilattır. Emniyetin alacağı her tedbir, öfkeli adamın öfkesini biraz daha bilemekten başka şeye yaramaz. Oysa teşkilat “bekle” dese – belki, bir süre – bekleyecektir. Ya da eylemi eğer teşkilata zarar verebilecek gibiyse, teşkilatın çıkarını kendi öfkesinin önüne koyacak kadar özveri gösterebilir.

Eğer bugün Diyarbakır’da günde otuz tane TC elemanı öldürülmüyorsa, hiç şüpheniz olmasın, PKK izin vermediği için öldürülmüyor. Üniformalı takımının basireti yüzünden değil.

*
Hayır, TC kadroları PKK’yle dosttur, elele çalışıyorlar filan demiyorum, bakın. Eminim ciğerine kadar nefret ediyorlardır, günü geldiğinde kan banyosunda boğmaktan zevk alacaklardır. Başka şey söylüyorum. PKK’ye muhtaçlar. Elleri mahkûm. Onsuz yapamazlar. Üstelik sadece varolması da yetmez PKK’nin. Güçlü olması, otoritesini koruması da TC için hayati önemdedir. Sahadaki militanına söz geçiremedikten sonra ne işe yaradı teşkilat?

Sahadaki militan “bizim parti de yumuşaklaştı artık, TC’nin oyuncağı oldu” diye düşünmeye başladığı gün, bölgedeki güvenlik durumu iyileşir mi, kötüleşir mi sizce? Seyrettiğiniz onca Amerikan polis filmini düşünün, ondan sonra cevap verin.

Mantığı sonuna kadar izlemeye çalışın. Anladınız mı şimdi, neden TC on seneden beri esir kampında dünyadan kopuk yaşayan bir adama ısrarla ve bilinçli bir şekilde “lider”i oynatıyor,  neden onun uğradığı birtakım “haksızlıkların” medyada bu kadar büyümesine göz yumuyor, neden mücadelenin hedefini usulca “şefi kodesten kurtama” operasyonuna kaydırıyor?

Anladınız mı şimdi, Karayılan “vallahi yerel unsurlara söz geçiremiyorum” diye dert yanarken aslında ne demek istiyor? Hayır, günah çıkarma değil yaptığı. TC’yi uyarıyor. “Beni bu kadar zayıflatırsan militanlarıma hakim olamam, sonuçlarına katlanırsın” diyor.

Anladınız mı neden PKK’nin bazı “şiddet” eylemleri aslında TC’nin işine geliyor, teşkilatın eksik bıraktıklarının tamamlamak için bazen onca müzaheret gösteriyorlar, kolaylık sağlıyorlar? Anladınız mı neden PKK ile ilgisi olmadığı besbelli olan bazı bireysel eylemleri, mesela önceki sene Dersim’de kamyonet dolusu patlayıcıyla karakola dalan adamı “PKK’li” diye damgalamakta o kadar acele ediyorlar?

Çünkü yalnızca PKK'ye değil, 'street credibility' sahibi bir PKK'ye ihtiyaçları var.
Çünkü acımasız ve müntekim bir Teşkilat miti olmadan, ne taş atan çocukları kontrol atında tutabilirsin, ne jandarmanın çamurlu postalıyla evi çiğnenmiş genci, ne sevgilisinin karnı deşilmiş kadını, ne köyü yakıldığı ya da okulda sabah akşam hakarete uğradığı için hayat boyu kırık kalmış adamı, ne de “senin ataların Ortaasyadan gelmediği halde sana hoşgörü yaptık, sevin” diye ağzıyla osuran validen sıtkı sıyrılmış odacıyı. Bu kadar basit.

*
Sonu ne olacak? İnanın bilmiyorum. Memleketin başına çökmüş cahil ve buyurgan bürokratik zümreyi topyekün tasfiye etmeden gerçek bir çözüm zor. O yönde umut verici herhangi bir belirti de görünmüyor. Dolayısıyla insanlar dağa çıkmaya – ya da şehirlerde, yeraltına inmeye – devam edecek. 180 yıldan beri bölgenin temel gerçeği olan eşkiyalık/gerillacılık olgusu, muhtemelen artarak devam edecek.

Binaenaleyh Devletin, PKK veya ona benzer bir teşkilata bağımlılığı da devam edecek.

Uzun vadede Türkiye’nin bölgeyi bugünkü şartlarda elinde tutması bana imkânsız gibi görünüyor. Öyle ya da böyle, PKK veya bir benzeri ile anlaşmak zorundalar. Hatta Türkiye’nin bölgede bir etkisi ve gücü olmasını istiyorlarsa, bana sorarsanız, PKK veya benzeri ile ciddi düzeyde ittifaka da gitmek zorundalar.

Ama işlerin arka planına vakıf olmadan bu konularda çok fazla akıl yürütmeye gelmez, netameli konular bunlar. Bu kadar fikir jimnastiği yetsin bu günlük.

Şiddete dair


Şiddet Arapça: “yoğunluk, sertlik”. E. W. Lane, tüm zamanların en güzel sözlüğü olan sözlüğünde “hardness, severity, rigour, vigour, vehemence, intenseness, firmness…” diye saydırmış, klasik devre ait yedi tane Arap sözlüğünden örnekler vererek. Ayrıca “zahmet, sıkıntı”. Ayrıca “herhangi bir özelliğe çok fazla ve çok yoğun olarak sahip olma”.  ‘Violence’ kelimesi aklına gelmemiş. Onu da kullanabilirdi sanırım, ama eski anlamında: a violent emotion = “altüst edici, şiddetli bir duygu”.

Osmanlıca sözlüklerde durum aynı. Meninski, Türkçenin gelmiş geçmiş en iyi sözlüğünün yazarı, aşağı yukarı aynı tanımlar. Verdiği örnekler: şiddet virmek (“zahmet ve sıkıntı vermek”), şiddeti rüzgâr, şiddeti taalluk ve temessük (“bir şeye çok yoğun ilgi göstermek”), şiddeti şita (“kışın en soğuk günleri”).

Ahmed Vefik Paşa, ilk modern Türkçe-Türkçe sözlüğün yazarı, sene 1876. “Sertlik, keskinlik, müsaadesizlik, yavuzluk, ifrat” demiş.  

Sözcüğün yeni anlamını 1. Dünya Harbini izleyen dönemde aramaya başlamak lazım sanırım. Eski yazı gazetelerle ilgili bir indeksleme çalışması henüz yok maalesef, o yüzden 1920’leri taramak zor, ama Cumhuriyet gazetesinin indeksi 1930’dan itibaren elimizin altında. Sene 1930, ‘azimkârane bir şiddet ve gayretle mücadeleye atılmak, eski anlam. Yazdığı yazıda acemiliğinden dolayı biraz şiddet kullandığını itiraf etti, eski anlam. Hakkı Tarık Beyin mebus olması mahkemece sebebi şiddet addedildi, “ağırlaştırıcı neden” anlamında, eski. İhtilal teşebbüsünün şiddet ve süratle bastırılması,halâ eski anlam. Romanya’da şiddet politikası, yine “sertlik” anlamında, eski. Diğer bir şahsa cebir ve şiddet göstermek, Türk Ceza Kanunu 1928, bundan emin olamadım: “ifrat”? “sertlik”? İsmet Paşa şiddet taraftarı olmakla maruftur, “sertlik” demek. Şiddet ve ceza ıslah etmez, bilakis çocuğu alıştırır ve yüzsüz eder, “sertlik” demek. Daha yüzlerce örnek.

Derken 1931’de İngiltere’nin Hindistan’daki problemleriyle ilgili bir makalede şu ifade: (Gandhi ile yapılan mutabakat uyarınca) itaatsizlik mücadelesi yapmış olduklarından dolayı hapsedilmiş olan kimselerden şiddet istimal etmemiş olanlarının serbest bırakılacağı… Bu yeni. “Sertlik” ya da “keskinlik” veya “yoğunluk” değil kastedilen, “kişiye veya mala karşı suç teşkil eden saldırı”. İngilizcesi violence. Ne kadar ilginç bir bağlam değil mi? Gandhi’nin non-violence kampanyası, kendi antitezi olan yeni bir kavramın bizde ilk kez kullanılmasına vesile olmuş. İlk olmasa bile civarı, muhtemelen.

Bu kullanım henüz istisnai. Tipik olan şu: Miting en ziyade Darülfünun önünde şiddet göstermiştir. Halk mütemadiyen:  Yaşasın Kıbrıs! Ya Kıbrıs, ya ölüm!  Diye bağırmıştır. (1931) İma edilen şey suç ya da saldırı değil, yoğun heyecan.

1932’de yine Hindistan: Hindistan'da tekrar şiddet siyaseti başladı. Ingiliz polisleri evvelki gece sabaha karşı Gandi'yi tevkif ettiler. “Sertlik” mi demek istiyor, “mala ve kişiye tecavüz” mü? Sanırım ilki. Şiddeti devlet kullanırsa zaten suç olmaz, “sertlik” olur. Şiddetin yeni anlamıyla şiddet olması için birey tarafından üçüncü kişilere ya da devlete karşı işlenmesi lazım. Yahut da şiddeti kullanan devletin meşruiyetinin zımnen sorgulanıyor olması lazım. “İyi” devlet sertlik gösterir; “kötü” rejimler (mesela Mussolini İtalya’sı, Küba diktatörü, ya da politikanız İngiltere’ye karşıysa İngiliz koloni yönetimi) suç işler. Sözcüğün anlamının nasıl bir kayganlıkla kaydığını görüyorsunuz, değil mi?

1932, Suriye: nümayişler bir kat daha kesbi şiddet ederek sandıklar halk tarafından zorla açıldı. Içlerinde evvelden hazırlanan rey pusulaları görülünce halkta derin bir nefret hissi canlandı. Ekser yerlerde sandıklar kırıldı, pusulalar yırtıldı, «Kahrolsun hainler!» sadaları yükseldi. “Heyecan yoğunlaştı” mı demek istiyor, kişilere ve mala karşı saldırı mı olmuş? İkisi de var galiba, belirsiz zemindeyiz.

Yine 1932, Türkiye’nin Cemiyeti Akvam’a katılması münasebetiyle Cemiyet Umumi Heyeti Başkanı Hyman’ın nutkundan: şiddet hareketlerinin suikastinin önüne geçmek, ihtilafları muslihane bir şekilde halletmek vs. Adam violence demiş belli ki. Yeni anlamın sadece dış haberlerde kullanılması acaba tercüme belirtisi mi?

1933, yabancı bir roman tercümesi: bana karşı şiddet istimal etti, işkence yaptı, beni duvarlara çarptı… Birkaç gün sonra Havana’da: halk sarayda tahribat yapmış ve bazı şiddet hareketlerinde bulunmuştur. Bir hafta sonra Fransa başbakanının demeci: şiddet teşebbüslerine karşı kâfi derecede kuvvetliyiz.’İtalya’daki Faşist rejimin saldırgan politikalarını kastediyor.

Daha sonra Viyana: Hali hazırdaki rejim aleyhine şiddet gösterecek unsurlann ağır cezalara çarptırılacağı hükumetçe ilân edilmiştir. Viyanada örfi idare ilân olunmuştur. 'Rejim aleyhine şiddet’ nedir acaba? Cam çerçeve mi indiriyorlar, polis mi öldürüyorlar, yoksa güvenlik güçlerinin emirlerine itaat etmemek ‘şiddet’ için yeterli midir?

1934’ten itibaren şiddetin bu anlamda kullanımı rutinleşiyor. 1930’da halâ %2-3 dolayındayken, 1934’te %25’leri buluyor. Dünyadaki gidişatın yansıması sanırım. Bir yandan yasadışı saldırıları şiar edinen siyasi hareketlerin tüm dünyada yaygınlaşması, diğer yandan belki bazı devletlerin gitgide haydut gibi davranmaya başlanması ya da birbirlerini haydut gibi algılama eğilimine girmesi, yeni bir shorthand ifadeyi kullanışlı kılmış. Her seferinde “kişiye veya yasaya karşı suç teşkil eden saldırı” demektense, violence = Gewalt = şiddet diye bir slogan-kavram tercih edilmiş.

Sene 1935. Yüce Önder’in rehberliğinde eski kelimelere yeni karşılıklar arayan Türk Dil Kurumu, şiddet yerine sertlik, çetinlik önermiş. Şaşırmıyoruz: dil duyarlığıyla, ya da yeni kullanımlar konusundaki uyanıklığıyla meşhur olan bir heyet değil TDK. Alın bu karşılıkları, yukarıdaki alıntılarda ‘şiddet’ yerine koyun, bakalım hangileri anlamını koruyor.

*
Şiddet eylemleri deyiminin icadı için otuz yıl ileriye atlıyoruz. Sene 1973, ‘CHP şiddet eylemleri dışında genel af istiyor.’  Köprülerin altından fantastik sular akmış, Orwell’in Newspeak’i Bülent Ecevit’in dilinde yepyeni zirveler fethediyor. Şiddet eylemi’nden kasıt burada mesela cinayet, adam kesme, ev kundaklama, ırza geçme değil, onlar af kapsamına giriyor. Kastedilen “siyasi amaçla kişiye ve bilhassa devlet otoritesine saldırı”. Siyasi amaç yoksa ‘şiddet eylemi’ yok, alelade suç var.

…….
Daha var yazacak bi sürü şey bu konuda, ama bu gece bu kadarı yetsin. Gençler gezmeye gidiyormuş, beni de çağırıyorlar. Ciao. 

4 Eylül 2012 Salı

Şiddete karşı mıyız, sahiden?


Milattan önce 514 yılında Atina’nın seçkin gençlerinden Harmodios ve Aristogeiton, zamanın diktatörü Hippias’a bir suikast düzenlerler. Saldırı bir dini tören esnasında kalabalık içinde gerçekleştirilir. Hippias kurtulur, ama kardeşini öldürmeyi başarırlar. Suikastçilerden biri olay yerinde öldürülür; öbürü daha sonra işkence altında can verir.

MÖ 508 yılında Atina’ya demokrasi geldiğinde yeni rejimin ilk yaptığı işlerden biri, “Zalim-Öldürenler”in (tyrannophonoi) bronzdan heykelini yaptırıp Çarşı meydanına dikmek olur. Tarihçi Thukydides’e göre bu, tarihte kamu bütçesinden yaptırılan ilk anıt-heykeldir; aynı zamanda muhtemelen – padişah ve tanrılar dışında – bugün adını bildiğimiz gerçek bir kişiyi temsil eden, tarihteki ilk anıt-heykeldir. Bir bakıma, Yunan sanatını önceki medeniyetlerden ayıran büyük dönüşümün ilk timsalidir. İnsanlığın entelektüel evriminde bir dönüm noktasıdır. Kutsal Devlet’e karşı, sıfatsız – ve çıplak – Birey yüceltilir.


28 yıl sonra Persler Atina’yı işgal ettiğinde heykeli alıp götürürler. Bunun üzerine Atina kenti anıtın daha da güzelini sipariş edip aynı yere koydurur. O günlerde bestelenen bir ilahide iki kafadar, “özgürlük ve adaletle yeniden doğuşu” sağlayan kahramanlar olarak tanrısal Akhilleos’a eş sayılırlar. Devlet başkanının resmi tahtının ayağına, Zalim-Öldürenler heykelinin kabartması işlenir (bu tahtın bir örneği şimdi British Museum’da Elgin mermerleri faslındadır). İki suikastçinin soyundan gelenlere, sonsuza dek Meclis binasında ücretsiz ağırlanma ve tiyatroda en ön sırada oturma ayrıcalığı tanınır. Bir süre sonra Rodos şehir devleti, iki Atinalıyı resmen ilah mertebesine yükseltir; ikisi adına yıllık yortu ve kurban töreni tesis eder.

Yüz küsur yıl sonra Syrakusa diktatörü Dionysos’un sofrasında “en iyi bronz hangisidir” diye sorulduğunda, şair Antiphon’un “Atina’da Harmodios ve Aristogeiton heykelini yaptıkları bronz” diye cevap verdiğini Ploutarkhos aktarır. Enfes cevaptır.

*
Memlekette ağzı olan herkesin delirmiş papağanlar gibi “terör” ve “şiddet”e karşı iyi çocuk olmanın faziletlerini sayıkladığı bir zamanda bu hikâyeyi hatırlamakta fayda gördüm.

“İntihar bombacısı” mı demiştiniz?

1 Eylül 2012 Cumartesi

Dil kaygandır


Kendi yaşam süremizde anlamı değişen sözcükleri bile hatırlamakta bazen zorlanıyoruz.

Mesela dokunmatik. Hatırlar mısınız, 1976’da Grundig Dokunmatik televizyon çıkmıştı piyasaya. Parmağı hafifçe bastırmakla işleyen minicik tuşları vardı. Sonra piyasayı dokunmatik telefonlar sardı, bildiğimiz tuşlu telefon anlamında. Dokunmatik ekran tabiri ilk kez 1992’de, Onuncu İstanbul Festivali münasebetiyle IBM’in piyasaya çıkardığı touch-screen monitörler için kullanılmış. Derhal diğer kullanımları silmiş. Şimdi “dokunmatik” deyince touch-screen’den başka bir şey düşünen kalmadı galiba.

Duyum, TDK tarafından resmen piyasaya sürüldüğü 1935 tarihinde “his” diye tanımlanmış. Türkçe Sözlük’ün 1945 tarihli ilk basımında duyumduyum yitimi (anestezi), duyumculuk (sensualisme), duyumsal,duyumsamazlık (apathie) vs. geçiyor. 1970’leri sonuna kadar gazetelerde “duygu” (sentiment) veya “duyu” (sense) anlamlarında sık sık kullanılmış. Misal: “cinsî duyumlar daha meme emerken ve bütün çocukluk çağında mevcuttur.” Derken 1980 darbesini izleyen günlerde askerlerin çıkardığı tehditnamelerde pat diye yeni bir anlam belirmiş. Misal: “kamuoyunu yanıltıcı bazı yanlış değerlendirmelerin yapıldığına dairduyumlar alınmaktadır.” Buradaki manâ “haber”, daha doğrusu “istihbarat”. Eski anlamına 1982’den sonra bir daha hiçbir yerde rastlanmıyor. Ben bile hatırlamakta zorlandım, ki 82’de 26 yaşındaydım, iyi kötü kalem tutmuşluğum da vardı, unutmam şaşırtıcı.