31 Ekim 2012 Çarşamba

Swami Saraswati'nin İslam Eleştirisi (kısım 2)



Swami Dayananda Saraswati'nin (1824-1883) İslam dini ve Kur'an hakkındaki görüşlerini Satyarth Prakaş (Hakikatin Zaferi) 14. bölümden çevirmeye devam ediyorum. Numaralı paragraflar Kur'an ayetleri, "Cevap" bölümü Swami'nin metni, "SN notu"  benim eklediklerimdir.







18. Bunlar ahireti dünya hayatına satmış kimselerdir. Onun için bunların cezası hafifletilmez ve kendilerine yardım edilmez.” (2.86)

Cevap: Tanrıdan böyle bir nefret ve kindarlık beklenebilir mi? Cezası hafifletilecek ve kendilerine yardım edilecek olan kimlerdir? Eğer günahkârlarsa ve cezalarını çekmeden kalacaklarsa yapılan şey adaletsizliktir. Eğer yeterli ceza çekildikten sonra kendilerine yardım ve merhamet gösterilecekse, o zaman yukarıdaki ayette belirtilen kişilere de aynı şekilde davranılması gerekir. Öbür türlü yapılan şey gene adaletsizliktir. Dolayısıyla bunu yazan kişinin bilge biri olmadığı anlaşılıyor. Doğrusu, iyilerin eylemleriyle orantılı olarak ödüllendirilmesi ve kötülerin yine eylemleriyle orantılı olarak cezalandırılmasıdır.

SN notu: 13. maddedeki eleştirinin devamı. Yandaşlarını kayıran ve düşmanlarına kin güden bir tanrı “bilgelikten yoksun” olarak değerlendiriliyor.

  
20.    “Eskiden kâfirlere karşı yardım diledikleri halde, Allah katından onları tasdik eden bir kitap geldiğinde onu inkâr ettiler (kâfir oldular). Allah'ın laneti, kâfirler üzerinde olsun!” (2.89)

Cevap: Sizin başka inançlara sahip insanlara kâfir demeniz gibi onlar da size kâfir derler ve tanrının lanetini üzerinizde görürler. Peki hanginiz doğru ve hanginiz yanlış? Yeterince düşünsek her inançta hata bulabiliriz. Oysa tüm inançlarda hakikat birdir, ve aradaki kavga cahillikten kaynaklanır.

SN notu: Yazarın bu görüşü, hakikatin insanlara inançlardan (dinlerden) bağımsız olarak verildiği ve çeşitli inançlardaki hakikat payının o inançtan bağımsız olarak kavranabileceği anlamına gelir. Akılcı ateistler tarafından da paylaşılan bu görüş, Kuran’ın öğretisine aykırıdır.


21.    Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mîkâil’e düşman olursa bilsin ki, Allah inkâr edenlerin düşmanıdır.” (2.98)

Cevap: Müslümanlar tanrının ortağı olmadığını söylediğine göre tüm bu ortaklar (şerikler) nereden çıktı? Onlara düşman olan Allaha da düşman sayılıyor mu? Eğer sayılıyorsa, Allahın eşi ve ortağı oldukları anlaşılır.


22.    “Bizi affet! Deyin. Biz sizin günahlarınızı affedeceğiz ve iyi davrananlara daha fazlasını vereceğiz.” (2.58)

Cevap: Allahın bu öğretisi herkesi günahkâr yapmaz mı? İnsanlar günahlarının bağışlanacağını umdukları sürece günah işlemekten korkmazlar. “Korkma günahların bağışlanacak” diye vaadeden kimse, günah teşvikçisidir. Dolayısıyla, bu kimse tanrı olamaz ve bu kitap tanrının kitabı olamaz. Çünkü tanrı adildir. Asla adaletsizlik yapmaz. Günah işleyenleri günahlarıyla orantılı olarak cezalandırmayan kimse adil olamaz.

SN notu: Ters köşe! Tanrı bağışlayıcı ise gene adil değildir. Hindu dininin “karma” öğretisi, Müslümanlık kadar Yahudi-Hıristiyan geleneğinden de uzak.

Kötülüğün bu dünyada kaçınılmaz sonuçları vardır ve kimsenin gücü bunları yok saymaya yetmez diyor yazar. Kötülüğün tek çaresi onu iyilikle dengelemeye çalışmaktır.


23. “Musa, kavmi için su dilemişti; 'Asanla taşa vur' dedik; ondan on iki pınar fışkırdı.” (2.60)

Cevap: Böyle imkânsız bir şeyi kim söyleyebilir? Değnekle bir kayaya vurunca oniki pınarın fışkırması mümkün değildir. Ancak kayanın içi oyuksa ve suyla doldurulmuşsa böyle bir şey olabilir.

SN notu: Musa’nın mucizeleri mecazi anlamda olabilir mi? Şüphesiz böyle bir görüş mümkündür, ancak Kuran metninde bu yönde en ufak bir işaret bulunmaz. Aksine: mucizelerin, şüpheci bir kavmi ikna etmek maksadıyla verildiği, onların ise buna rağmen inanmayarak her türlü cezayı hak ettiği anlatılır.


24. “Allah rahmetini dilediğine ihsan eder.” (2.105)

Cevap: Merhametini veya nimetini, bunları hak etmeyenlere de ihsan eder mi? Eğer öyleyse adaletten habersizdir. Böyle yaparsa kim hayır işler? Kim şerden kaçınır? Zira ödül Allah’ın keyfine bağlıdır, ve iyi ya da kötü eylemin sonucu değildir. Bu da insanların kalbinde yaptıkları işin sonuçlarına dair belirsizlik ve kuşku doğuracaktır.

SN notu: Keyfî ve/veya partizan tanrı fikrinin eleştirisine devam. Yazara göre, ahlakî doğru ve yanlış Allahın iradesinden bağımsız bir veridir.
  

25. “Kitap ehlinden birçoğu, hakikat kendilerine beyan edildikten sonra da, içlerindeki kıskançlıktan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek isterer. (2.109)

Cevap: Allah kendi seçtiklerinin ve yol gösterdiklerinin inancından emin olmadığı için onları teşvik etmeye çalışıyor. Peki her şeyi bilen o değil miydi? Böyle davranan biri tanrı değildir.


26. “Doğu da, Batı da Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır.” (2.115)

Cevap: Bu doğruysa neden Müslümanlar yüzlerini Mekke’ye (kıbleye) dönüyor? Mekke’ye dönmeleri emredildi deseler, burada da istedikleri yöne dönebileceklerini bildiren bir emir var. Bunlardan biri doğru diğeri yanlışsa, hangisi doğrudur?

Tanrının yüzü varsa ancak tek yönde olabilir. Öbür türlü söylemek mantıken tutarsızdır.

SN notu: Putperestlik eleştirisine giriş. Devamı gelecek.


27. “Gökleri ve yeri var eden Allah'tır. O, bir şeyin olmasını isterse 'ol' der ve [o şey] olur.” (2.117)

Cevap: Allah’ın “Ol” emrini kim duydu? Allah emri kime verdi? Olan şey (daha önce) neydi? Yaratılıştan önce Allah’tan başka şey yoktu dediklerine göre, bu dünya nereden geldi? Neden olmadan sonuç [önce olmadan sonra] olmaz. Koca dünya nedeni [öncesi] olmadan nasıl ortaya çıktı? Bu iddialar çocukçadır.

Savunan – Değildir. Tanrının isteminden yaratılmıştır.
Reddeden – Kendi isteminden bir sineğin ayağını yaratabiliyor musun ki tanrının isteminden koca dünya yaratılabilsin?
S – Tanrı kadir-i mutlaktır. Ne isterse olur.
R – ‘Kadiri mutlak’ deyimini tanımla.
S – Her istediği olur.
R – Allah başka bir Allah yaratabilir mi? Kendi iradesiyle ölebilir mi? Kendini cahil, hasta veya akılsız kılabilir mi?
S – Hayır yapamaz.
R – Demek ki tanrı kendinin ve şeylerin doğasına aykırı bir şey yapamaz. Dünyada bir nesneyi yaratmak için üç şeye gerek vardır. 1. Yapan, mesela çömlekçi. 2. Ham madde, mesela çömlek için gereken kil. 3. Kilden çömlek yapmak için gereken araç ve aletler. Çömlekçinin kilden çömlek yapabilmesi için, önce [çömlekçinin,] kilin ve aletlerin varolması gerekir. Aynı şekilde dünyanın yaratılışından önce doğanın temel ilkeleri/unsurları (प्रकृति prakṛti) vardı ve bunlar başlangıçsız ve sonsuzdur. Dolayısıyla Kuran’ın bu öğretisini kabul etmek mümkün değildir.

SN notu: Hindu inancında yaratılış ve kıyamet olmadığını anımsayalım. İbn Rüşd de yanılmıyorsam felsefi yoldan aynı sonuca varmıştı.

Soru-cevap kısmının ustalığını görebiliyorsanız bu kitabın tadına vardınız demektir. Birinci cevapta takılıp kalmayın. “Sen sinek ayağı yapamıyorsan tanrı da dünyayı yapamaz” değil argüman. Önce o örneği kullanarak rakibi “kadiri mutlak” kavramına zorluyor. Sonra o kavramın iç çelişkisine işaret ediyor. Satrançta buna Zugzwang deniyordu yanılmıyorsam.

“Yaratılış,” “kıyamet” ve “mucize” kavramlarını atınca, Batı (Hindistan’a oranla) Tektanrıcılığının tanrısını malul eden en önemli mantıkî yüklerden kurtulmuş oluruz. Geriye bir şey kalır mı? Kalır elbette. Geriye insanların ve diğer mahlukların yaşantısını yöneten, adalet ve hak ve belki diğer güzel ve dehşetli şeyleri dağıtan, daha insancıl, daha sevimli, daha ahlakî bir tanrı – veya tanrılar – kalır. Bu kadarıyla yaşayabilirmişim gibi geliyor bana. Akıl ve bilim dışı da olsa, akla ve ilme karşı fahiş bir saldırı yok; estetik ve ahlaki boyutu değersiz değil. İlla tanrı(lar) lazımsa, bu vizyon bana daha makul gelir.


28. “Biz [Kâbe adlı] Ev’i insanlar için bir dönüp gelme yeri ve sığınak kıldık. İbrahim’in makamını namaz yeri edinin.” (2.125)

Cevap: Allah Mekke’deki Kâbe’den önce insanlara bir ziyaret ve sığınma yeri yapmamış mıydı? Eğer yaptıysa Mekke’deki tapınağın özel bir ayrıcalığı yoktur. Eğer yapmadıysa, önceki kuşakları bir manevi ziyaret yerinden ve sığınaktan mahrum bırakmıştı. Bunu unutkanlığından mı yaptı?

SN notu: Keyfî ve partizan tanrı eleştirisine devam. Allahın maksadı insanlara manevi bir odak ve sığınak vermek ise, Hindistan ve diğer yerlerdeki onbinlerce ziyaretgâhın Kâbe’den ne eksiği var? Birtakım Arapların ziyaretgâhına evrensel bir anlam yüklemek, alemlerin efendisi olduğu ileri sürülen bir tanrıya yakışır mı?


29. “Kendini bilmezden başka kim İbrahim'in dininden yüz çevirir? And olsun ki bu dünyada biz onu seçtik, ve o, ahirette de seçilmişlerdendir.” (2.122 [130])

Cevap: İbrahim’in dinine inanmayan herkes nasıl cahil veya akılsız olabilir? Tanrı neden sadece İbrahim’i seçmiş olsun? Onu ahlakının güzelliğinden (iyiliğinden) dolayı seçti ise, ahlaken güzel (iyi) olan başka pek çok kişi vardır. Onu ahlakının güzelliğinden başka bir nedenle seçti ise, o zaman yapılan şey adaletsizliktir. Zira gerçek tanrı ancak ahlaki güzelliği ödüllendirir, iyi olmayanları ödüllendirmez.


30. “Yüzünü göğe çevirdiğini görüyoruz. Seni memnun olacağın bir kıbleye elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram semtine çevir; ve (hepiniz) nerede olursanız olun, yüzünüzü o yöne çevirin.” (2.144)

Cevap: Reddeden – Bu küçük bir putperestlik midir? Hayır, büyük putperestliktir.

Savunan – Biz Müslümanlar putperest değiliz, put kırıcıyız, çünkü Kâbeyi tanrı olarak görmeyiz.

R – Sizin putperest adını verdikleriniz de putları tanrının kendisi saymıyor elbette; onlara yüzünü dönerek tanrıya ibadet ediyor. Eğer put kırıcı iseniz neden Kâbe’de büyük bir put olan İbrahim taşını (hacer-i esved) kırmıyorsunuz?

S – Kuran bize yüzümüzü Kıble’ye dönerek ibadet etmemizi emrediyor. Tanrının emrine itaat eden bir insan putperest sayılamaz.

R – Purana’larda da sizin Kuran’ınıza benzer (ibadetin yönüne ve şekline ilişkin) emirler vardır. Bazıları Purana’ların, büyük tanrının vücut bulmuş bir şekli olan Vyasa’nın sözü olduğuna inanırlar. Putperestlik açısından sizinle bunun arasında fark yoktur. Tersine, siz büyük putperestsiniz, onlar ise küçük putperesttir. Müslümanların hali, evden kediyi kovarken arka kapıdan devenin girmesine göz yuman adama benzer. Tıpkı bu adam gibi Müslümanlar küçük putları dinlerinden çıkarmıştır, ama buna karşılık Mekke’deki koca ev ve onun içinde olan kara taş, büyük bir put olarak İslam’a girmiştir. Bunu küçük putperestlik sayabilir miyiz? Gerçekte, bizim gibi Veda dinini kabul ederseniz her türlü putperestlikten ve buna benzer kötülüklerden kendinizi arındırırsınız. Büyük putunuzu reddetmedikçe, küçük putlara tapanları eleştirmekten utanmanız gerekir. Putlarınızı terk ettiğiniz zaman kendinizi yüceltmiş ve arındırmış olacaksınız.

SN notu Kâbe-merkezli ibadet, İslam dininin partizan ve (diğer inançları) dışlayıcı niteliğinin önemli bir simgesidir. Bu anlamda İslam, aklı ve vicdanı öne koyan bir evrensel ahlak öğretisi değil, belli bir zümrenin putunu kutsallaştıran bir putperestlik inancıdır.  

Yazar, Veda adı verilen ana metinlere dönüşü savunan bir dinî reform hareketinin öncüsüdür. Hindu dünyasında putperestliğe karşı mücadele etmiştir. Vyasa, Mahabharata’nın anlatıcısı ve rivayete göre 18 büyük Purana’nın yazarıdır. Bazı Vaişnava geleneklerinde büyük tanrı Vişnu’nun avatarı kabul edilir.


31. “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Hayır, onlar diridir. Ancak siz bunu bilmezsiniz.” (2.154)

Cevap: Allahın dini için ölmeye veya öldürmeye ne gerek var? Kendi bencil amaçlarınız için bunu söylediğiniz ortadadır. Çünkü bu yem, insanları daha şevkle savaşmaya teşvik edecektir. Ölmekten korkmayacaklar. Savaşlar kazanacaksınız. Ganimet ve servet elde edeceksiniz. Ganimet ve servet sahibi olmak ise, insanların nefsine yenilmesiyle sonuçlanır. Bu hayret verici öğretinin gerçek hayattaki sonucu budur.


32. “Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o size apaçık düşmandır. Size, kötülüğü, hayasızlığı, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder.” (2.168-169)

İnsanı günaha sevkeden ve insanların apaçık düşmanı olan Şeytan’ı Allah neden yarattı? İleride olacakları bilmediği için mi yanıldı? Eğer olacağı bildiği halde insanları sınamak için bunu yaptığını söylerseniz bu mantıklı bir cevap değildir; çünkü deney yapmak [bilgisi ve gücü] kısıtlı olanın davranışıdır. Sonsuz [bilgi ve gücü] olan, tüm ruhların tüm iyi ve kötü eylemlerini sonsuz (mutlak) surette bilir.

İnsanları günaha Şeytan sevkediyorsa, Şeytanı günaha sevkeden kimdir? Eğer Şeytan’ın kendi kendini yanlışa düşürdüğünü söyleyebiliyorsak, diğerlerinin de kendiliğinden yanlış yola düşebileceğini kabul etmemiz gerekir. O zaman Şeytan’a ne gerek var? Eğer Şeytanı yanlışa sevkeden Allah ise, o zaman Allah şeytanların şeytanıdır. Başkasını yanlışa sevkeden kimse, kötülük ve cehaletten mustariptir. Dolayısıyla bu kimse tanrı olamaz.  


33. “Allah size ölü hayvan etini, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanı haram kılmıştır.” (2.173)

Cevap: Sadece domuz etinin haram olduğu bildirildiğine göre, mesela insan etinin helal olduğunu varsayabilir miyiz?

Hayvanları ve insanları tanrı adına, acı vererek öldürmek iyi bir şey sayılabilir mi? Böyle bir eylemi tanrı adına yapmak, tanrının adına leke sürer. Allah, Müslümanların elinde acıyla öldürülmelerine izin verdiği bu varlıklara karşı merhametli ve bağışlayıcı değil midir? Onları kendi yaratıkları (kendi çocukları) saymaz mı? Tanrı, inekler gibi dünyaya son derece yararlı mahlûkların öldürülmesine izin veriyorsa, işlenen cinayetin dolaylı failidir demektir. Oysa tanrının cani olması düşünülemez. Dolayısıyla bu öğreti tanrı kaynaklı değildir ve bu kitap tanrının kitabı değildir. 

SN notu: Cevabın birinci cümlesi, masum görüntüsü altında, kahredicidir. Eğer Kuran evrensel doğruların ifadesi ise, dünyanın çeşitli yerlerinde insan eti (veya maymun, salyangoz, denizanası, kurbağa, timsah vb.) yiyen kültürlere neden değinmemiştir? Yok eğer sadece tarihin belli bir anında belli bir insan zümresine (7. yüzyıl Araplarına) hitap eden bir yol haritası ise, diğer çağ ve kültürlerdeki insanlar bu kitabın emir ve tavsiyelerine – tarihî bir merak dışında – neden kulak versin?


34. “Oruç gecesi kadınlarınızla cinsel ilişkiye girmek size helâl kılındı. Onlar sizin elbisenizdir ve siz onların elbisesisiniz. Allah, sizin nefsinize zulmettiğinizi (kendinizi kandırdığınızı) bildi de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinizle cinsel ilişkiye girin ve Allah’ın size takdir etmiş olduğu şeyi (onlardan) talep edin. Şafak vakti ak iplikle kara ipliği ayırt edinceye dek yiyin, için.” (2.187)

Cevap: İslamın ilk tebliğ edildiği devirde veya ondan önce birilerinin Hintçede çandrayan adı verilen ay orucuna dair bazı Purana’cılardan bilgi aldığı anlaşılıyor. Sanskrit kitaplarında farz kılınan oruç, gündüz vakti yenilen lokma sayısını ay küçüldükçe azaltmayı ve ay büyüdükçe artırmayı gerektirir. Kitabın yazarı cehaleti nedeniyle bu kuralı yanlış anlayarak, orucu ayın görülmesine endekslemiştir. Daha sonra Müslümanların buna uyamaması nedeniyle Allah kuralı değiştirmiş ve gece vakti diledikleri kadar yiyip içmelerine ve kadınlarıyla münasebette bulunmalarına izin vermiştir. Böyle oruç olur mu? Gündüz yemeyip gece sabaha kadar yemek nefsi terbiye etmez. Yemeği gündüz yerine gece yemek, doğanın düzenine aykırıdır. 

SN notu: Oruçta maksat nefsi terbiye etmek ise, ayın küçülüp büyümesine paralel olarak yenilen yemek miktarını azaltıp çoğaltmak, gündüz yapamadığın her şeyi gece yapmaktan daha etkili bir yöntem gibi görünüyor.


35. “Sizi katledenleri Allah yolunda siz de katledin. (2. 190). Ve onları bulduğunuz/yakaladığınız yerde öldürün, sizi kovdukları yerden (Mekke’den) siz de onları kovun. Çünkü fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. (…) Kâfirlerin (Allahı inkâr edenlerin) cezası işte budur. (2. 191). Fitne ortadan kalkıncaya ve Allahın dini (egemen) oluncaya dek onları öldürün. (2.193). ”

Cevap: Kuran’da böyle ibareler olmasa Müslümanlar diğer inançların mensuplarına karşı her zaman davrandıkları gibi saldırgan ve zalim olmazlardı. Suçsuz insanları öldürmek büyük bir günahtır.

Müslümanların dinine inanmamak burada “küfür” olarak adlandırılmıştır. Onların kitabı cinayet ve adam öldürmenin küfürden iyi olduğunu belirtmektedir. Müslümanlar bu yüzden her zaman dinleri için savaşmışlar ve adam öldürmüşler ve savaşa savaşa sonuçta devletlerini ve ikballerini kaybetmişlerdir.

Hırsızlığın karşılığı hırsızlık mıdır? Bir hırsız bize zarar verirse karşılığında hırsızlık yapmamız doğru mudur? Hırsızlık her zaman [hırsızlığın karşılığında da yapılsa] suçtur. Cahil bir insan bize küfretse, bizim de ona küfretmemiz uygun mudur? Böyle bir tavır tanrının, ya da onun bilge hizmetkârlarının, ya da tanrıya ait bir kitabın öğretisi olamaz. Ancak bencil ve cahil bir insan böyle düşünebilir.

SN notu: Alabildiğine berrak bir anlamı olan bu ayetler, piyasada varolan Türkçe meallerin HEPSİNDE yumuşatılarak çevirilmiştir. Diyanet İşleri, Diyanet Vakfı, Ali Bulaç, Edip Yüksel, Süleyman Ateş ve yirmiye yakın diğer meal “savaşın” demiş. Elmalılı, Gölpınarlı ve diğerleri “çarpışın” demeyi tercih etmiş. Oysa Kuran metni, şüpheye yer bırakmayacak şekilde ve tekrar tekrar kâtilû fi sebîli llâhi, uktulû-hum ve kâtilû-hum (öldürün) diyor.

Soru 1: Faraza bazı Mekkeliler Müslümanları öldürdü. Bu nedenle, onlarla dayanışma içinde olsalar dahi, BAŞKA bazı Mekkelilerin öldürülmesi caiz midir?

Soru 2: Kuran’a göre Mekkelilerin öldürülmesinin gerekçesi onların Müslümanları öldürmüş olmaları mıdır, yoksa kâfir olmaları, yani Kuran dinini inkâr etmeleri midir?
 
Soru 3: Mekkelilerin suç veya günah işlemesi, kendilerine karşı aynı suç veya günahın işlenmesini haklı kılar mı?

Soru 4: “Öldürün ama mutedil olun, ölçüyü kaçırmayın, Kâbe civarında bizzat saldırıya uğramadıkça kimseyi öldürmeyin” şeklinde koşullar konması, cinayet suçunu ortadan kaldırır veya hafifletir mi?

Bu sorulara dürüstçe cevap vermeden, Kuran dininin ahlaki kıymeti hakkında bir yargıda bulunmak mümkün değildir.


36. “Sana sırtını dönünce yeryüzünde fesat çıkarıp ekinleri ve hayvanları helak etmek için uğraşır. Fakat Allah fesadı sevmez. (2.205) Ey inananlar, tümüyle [hakiki dine] teslim olun. (2.208)”

Cevap: Allah fesadı (kavgayı, ayrılığı) sevmez ise neden Müslümanları başka halklarla kavga etmeye teşvik ediyor? Başkalarıyla fesat eden Müslümanları neden seviyor? Allah sadece Müslümanların dinine inananları mı sever? Eğer öyleyse tarafgirdir, ve tüm alemlerin tanrısı değildir. Dolayısıyla Kuran tanrının kitabı olamaz, veya Kuran’ın tanrısı tüm alemin tanrısı değildir.

SN notu: Fesat eğer görünürde barış içinde olduğun birine içten düşmanlık beslemek (onun aleyhine gayret içinde olmak) ise, Kuran’ın Müslümanları İslam dinini kabul etmeyenlere karşı sürekli olarak fesada davet ettiği şüphesizdir. O halde Allah sadece Müslümanlar-arası veya Müslüman-karşıtı fesadı mı lanetlemiştir? Eğer öyleyse, Allah genelin değil sadece bir zümrenin tanrısıdır.


29 Ekim 2012 Pazartesi

Kurban sözcüğünün etimolojisine dair


Kalın k (qof) ile korbân קֹרְבָּן veya kurbân קֻרְבָּן, İbranice.  Az bilenlerin “Tevrat” adını verdiği Yahudi Kutsal Kitabında toplam 81 defa geçiyor. Bunların 77’si Musa’ya atfedilen Levi’ler ve Sayılar kitaplarında. İkisi Nehemya, ikisi Ezekiel peygamberde.
Yaklaşık aynı anlama gelen diğer kelimeler zebaḥ זֶבַח , ˁola עֹלָה ve minḥa מִנְחָה. Bu üçü, kurban’dan çok daha sık kullanılmış. İlk ikisi arasında teknik bir ayrım olduğu anlaşılıyor, ancak ayrımın niteliği konusunda farklı kaynaklar arasında görüş birliği yok. Sonuçta hepsi, “kusursuz” bir koç veya boğayı ibadet amacıyla ve belli duaları söyleyerek öldürme ve daha sonra açık ateşte kebap ederek dumanını tanrıya adama fiilini (veya bu fiilin çeşitli vechelerini) ifade ediyor.  [Strong’un konkordansı elimin altında değil; ama http://lexiconcordance.com/ adresinde harikulade bir arama makinası var.] 
Kurban sözcüğünün hafifçe farklı bir nüansı olabileceği, Leviler 1.3 (ve Yoşua 22.26)’da hissediliyor. Sanki zebah ve ola spesifik birer işlem, kurban ise tanrıyı memnun etmek amacıyla armağan edilen her şey, alelumum "adak" veya “sunu”. Latinceye çoğu yerde oblatio diye çevirilmiş; İngilizcesioblation, sözcük anlamı “yakına-getirme (bring by)” demek. Genellikle, “sunak masasına (altar) getirilen şey” olarak yorumlanıyor. Latince offerre ve İngilizce offer aynı kelimedir. [Latince ferre “getirmek, taşımak” fiilinin perfekt kökü latus, latio gelir. Düzensiz fiillerdendir. Ob-ferre = ob-latioOb edatı “yakın, beri, yüzyüze” demek.] 
“Allaha yakın olmak” düşüncesiyle görünür bir alakası yok. Pek mecazi bir anlamda, belki. Ama daha ziyade kına gecesi gibi bir ortamda “hediyesi olan çıksın beri gelsin” gibi bir şey çağrıştırıyor. 
*
Aramice ve Süryanice kaynaklarda kurbanâ M 1. yüzyıldan itibaren son derece yaygın. Anlamı 1. Tanrıya sunulan adak, özellikle hayvan kesmek suretiyle yapılan ibadet, 2. genel olarak hediye, armağan. Bir detay dikkatimizi çekiyor. Tekvin 4.1’de Habil ile Kabil’in Allah’a sundukları adak/kurban İbranice metinde minha iken, bu sözcük Onkelos Targum’unda kurbanâ קֻרְבָנָא sözcüğüyle tevil edilmiş. Bkz. http://www.mechon-mamre.org/i/t/u/u0104.htm . Onkelos’un yazım tarihi yaklaşık M 115. Targum bildiğimiz tercüme’nin Aramcası.  
Merak ediyoruz, İlyas/Elijah peygamberin Baal rahibiyle yaptığı kurban yarışmasında hangi sözcük kullanılmış? İbranice Krallar I 18.36’da minha, 18.38’de ˁola geçiyor. Aramice targum internette mevcut değil maalesef, ya da ben bulamadım. 
Merakımızın sebebi şu. Kuran’da kurban قربان sözcüğü iki kere geçiyor.
Ali İmran 183: الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّ اللّهَ عَهِدَ إِلَيْنَا أَلاَّ نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتَّىَ يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُ “Allah bize ‘ateşin yakıp tükettiği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmayınız’ diye ahd etti.”  Bu ifadenin Krallar I 18.37-38’e atıfta bulunduğu apaçık.
Diğeri Maide 27: وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِن أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الآخَرِ “Onlara Adem’in iki oğlunun kıssasını anlat. İkisinden birinin kurbanı kabul edilmiş, diğerininki edilmemişti.” Buradaki hikâyenin de Tekvin 4.3 ve devamına gönderme olduğu şüphesiz. Soru: Acaba hikâyeler Tevrat’tan alıntı olduğu gibi kurban sözcüğü de Tevrat’tan, daha doğrusu Aramice popüler versiyonundan aktarılmış olabilir mi?
Klasik devir Arap filologlarına (Suyuti, Sibaweyhi, Cawaliki) göre fuˁlân vezninde olan hiçbir sözcük öz-Arapça olmayıp Aramice/Süryaniceden alıntıymış. Kur’an, subhan, furkan, tufan, burhan… bunlardanmış. Kurban sözcüğünün de öyle olduğu anlaşılıyor.
Maamafih alıntının Muhammed’den önceki döneme ait olması daha kuvvetli ihtimal. Habeşçe kurbân ቁርባን tam aynı anlamda mevcutmuş. Habeşçe ile Güney Arapça arasında İslamöncesi dönemde mevcut olan yakın ilişki göz önüne alındığında, aynı sözcüğün Arapçada da kullanılıyor olması mantıklı görünüyor.

25 Ekim 2012 Perşembe

Tefsir ilmine giriş


Muhammed devrinde Orta Doğu’nun yüksek kültür dili 1600 seneden beri Aramice idi. Arapça, yazı diline hemen hiç aktarılmamıştı. Arabistan yarımadasındaki Yahudi ve Hıristiyan gruplarının litürji dili de Aramiceydi. Muhammed’in bu iki din hakkında bildikleri, doğrudan veya dolaylı olarak Aramiceden – muhtemelen sözlü anlatım vasıtasıyla – tercüme edilmiş bilgilerdir. Kuran’da kullandığı teknik tabirlerin birçoğu da – anlayarak veya belki anlamadan – bu dilden aktardığı sözcüklerden oluşur. Dolayısıyla bu kelimelerin tefsirinde sadece İslami (ve çoğu zaman tek yanlı) kaynaklara başvurmak yetmez. Arami kaynaklarından da haberdar olmakta fayda vardır.
Bundan üç dört ay önce paraya kıyıp Jastrow’un A Dictionary of Targumim, Talmud Bavli, Talmud Yerushalmi and Midrashic Literature’ı (ilk basım 1903; tıpkıbasım 2004) ile Payne Smith’in A Compendious Syriac Dictionary’sini (ilk basım 1902; tıpkıbasım 1999) satın aldım. Birincisi Yahudi Aramicesinin muhteşem bir kaynağıdır. Her kelime için, Tevrat-sonrası ve İslam-öncesi Yahudi din ve hukuk kaynaklarından çok sayıda metin tanıklığı gösterir. İkincisi “Süryanice” adı verilen Hıristiyan Aramicesinin klasik döneminin kapsamlı bir sözlüğüdür. Şimdi zaman zaman Jastrow’a dalış yapıyorum. Payne Smith’e daha tam ısınamadım. İbrani/Arami yazısını artık rahat okuyabiliyorum, ama Süryani yazısında pek acemiyim, ilkokul iki öğrencileri gibi heceleye heceleye çözüyorum ancak.
*
Din
Dîn kelimesi için Jastrow’a bakıyoruz. Altı punto karınca yazısıyla iki kolona 140 satır açıklama buluyoruz. 
Fiil dawana דּוּן   masdarı dîn דּין   “dava etmek, mahkeme etmek, yargılamak, hüküm vermek”; ikincil anlamı “müzakere etmek, münazara etmek”. Bağımsız isim olarak dîn דּין   “dava, mahkeme, yargı, adalet”. Deyim olarak yôm dîn  יום דין   “yargı günü”, mesela Babil Talmud’unun Abodah Zarah risalesi 18a cüzünde “Allahın yargısı, mahkemei kübra” anlamında geçiyormuş. Derhal çek ediyoruz, http://www.come-and-hear.com/zarah/index.html sitesinde tam metni buluyoruz. Evet, doğruymuş. Bavli Talmud M 375 ile 499 yılları arasında derlendiğine göre, Kuran’daki yawmi’d-dîn (“yargı günü”) ibaresi buradan esinlenmiş olmalı, tersi olamaz.    
“İnanç ve ibadet sistemi” anlamındaki öteki dîn sözcüğüne Aramice sözlüklerde rastlamıyoruz. Bu biraz tuhaf, çünkü İran’ın Zerdüşti/Mecusi geleneğinde bu sözcük tastamam bu anlamda en azından MÖ 500’lerden itibaren çok yoğun olarak kullanılmış. Babil Talmud’u İran egemenliği altındaki Mezopotamya topraklarda derlendiğine göre Talmud yazarlarının kelimenin bu anlamından habersiz olmaları düşünülemez. Ancak, anlaşılan, bu anlam Aramice din ve hukuk literatürüne girmemiş; İranî ateşperestlere has yabancı bir sözcük olarak değerlendirilmiş.
Dîn sözcüğünün iki ayrı anlamı ancak Kuran Arapçasında bir araya gelmişler. Gibi görünüyor. 

Furkan
Furkan فرقان   ilk bakışta Arapça FRQ “ayırma, ayırt etme” kökünden basit bir masdar. Bellibaşlı klasik Arapça sözlüklerin hepsi (Sıhah, Muhkem, Kamus ve Tacül Arus; ayrıca Lane Lexicon) “doğru ile yanlışı ayırt etme” anlamını vermişler. Kamus’a göre ikinci anlamı “mantıkta ispat”, ki doğru ile yanlışı ayırt etme fikrinin devamıdır. Yine Kamus, “gün doğumundan önceki zaman” demiş, belli ki bu da nesneleri ayırt etmekle ilgili. Buraya kadar bir problem görünmüyor.
Kuran’da sözcük yedi yerde geçiyor. Bunları telif etmek o kadar kolay değil.
Enfal 41 nispeten basit: يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ “furkan günü, iki ordu karşılaştığında…” Kastedilen hadise Bedir savaşı ve bulabildiğim tüm yorumlar bunu “hak ile batılın ayrıldığı gün” olarak yorumlamış. Edip Yüksel daha sade, “ayrım günü” demiş. Sapla samanın veya akla karanın ayrıldığı gün de diyebiliriz sanırım.
Bakara 53: وَإِذْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ “Musa’ya kitabı ve furkanı verdik.” Enbiya 48: وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى وَهَارُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَاء  “Musa ve Harun’a furkanı ve zıyaı (ışık) verdik.” Türkçe Kuran meallerinin çoğu burada geçen furkan’ı çevirmeye teşebbüs bile etmemiş. Birkaçı parantez içinde, belli ki tereddütle, “hak ile batılı ayırma ölçüsü” veya “doğru ile yanlışı ayırma yetisi” diye eklemiş. Edip Yüksel, daha cesurane, “yasalar kitabı” demiş.  Velakin ihtimaller bununla sınırlı değil. Beyzavi tefsirinde furkan “felak-ul bahr” demek diyenler vardır diyor, yani Musa’nın mucizesiyle Kızıldeniz’in yarılması. Lane, Kamus ve ‘Ubab’a istinaden bu yoruma değinmiş:  فرقان   : The cleaving of the sea,so it means [accord. to some] in the Kur. ii.53. (Obab, Kamus). Benim Hintli amcanın kullandığı Kuran meali de anlaşılan bu yorumu esas almış.
Furkan suresi 1, sözcüğü besbelli “Kuran” ile eş anlamlı kullanmış:  نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا “alemlere uyarıcı olsun diye kuluna furkanı indirdi”. Enzîlen dendiğine göre burada kastedilen şey kitap olmalı; “kul” sözcüğüyle kastedilenin Muhammed olduğu da bağlamdan belli. Türkçe meallerin çoğu buradaki sözcüğü yine çevirmeden bırakmış. Diyanet İşleri mealinin eski baskısı kafadan “Kuran” diye çevirmiş. Edip Yüksel, daha tutarlı, “Yasalar Kitabı” yorumunu sürdürmüş.
Ali İmran 4’te işler çetrefilleşmiş: Bir önceki ayette Tevrat ve İncil’den söz ettikten hemen sonra, مِن قَبْلُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَأَنزَلَ الْفُرْقَانَ “daha önce insanlara yol gösteren furkan’ı indirdik”. Yorumların çoğu buradaki “daha önce” deyimini bir önceki ayete bağlayarak “daha önce İncil ve Tevratı indirmiştik, sonra Furkan’ı indirdik” diye okuyor. Ancak ayeti kendi içinde okursak, furkan’ın (her ne ise) Tevrat ve İncil’den ÖNCE indiğini kabul etmemiz gerekir. Acaba Furkan, bahsi geçen üç kitabın öncesinde varolan bir tür metafizik metin, Hıristiyan ve Gnostik öğretilerde geçen logos’un bir benzeri midir?
*
İslami kaynaklarımız şimdilik bu kadar. Merak edip Jastrow’a bakıyoruz. Pirkonâ פִרְקונא   neymiş? “Bir köleyi veya rehin edilmiş bir malı bedel ödeyerek kurtarma, redemption, ransom;” Targum’da (yani Tevrat’ın Aramice mealinde) en az beş defa geçiyor. Ketuvim iv.4 ve iv.47’de şva yerine kamatz’la perakon פֵרָקון   biçimi kullanılmış, yine aynı anlam, “kurtulmalık”. [Pirkonâ’daki /â/ ismin mutlak halini gösteren bir gramer ekidir. İkincisi, Aramicede kelime başında /f/ yoktur, Arapçada da /p/ sesi yoktur. Aramice pe Arapça fe halini alır ve aynı harfle yazılır. Yani kelimenin aynı kelime olduğundan şüphe yok. Ama anlam bağı henüz anlaşılamıyor.]
Yahudi geleneğinde sözcüğün dinî bir anlamı anlaşılan pek yok; daha ziyade hukuki bağlamda kullanılmış. Ama Hıristiyan tarafına bakınca durum ayan beyan ortaya çıkıyor. Payne Smith sf. 465, porkanâ veya vav ile pûrkanâ: “kurtuluş, selamet, redemption,” bilhassa İsa’nın kendini kurban etmek suretiyle sağladığı ebedi selamet. Peşitta’da, yani İncil'in Süryanice çevirisinde yaklaşık 25 defa geçen bir sözcük. Yunancası sôtêria, bazen de apolytrôsis; Latincesi redemptio. Parokâ “kurtarıcı”, Hz. İsa’nın en sık kullanılan sıfatı. Arapçası Fârûk. [Süryanice Unicode yazıyı bir türlü beceremedim; ekranda kutu kutu çıkıyor. Kusura bakmayın.]
Derken jeton düşüyor. Bizim Ermeniceden bildiğimiz p’rkel փրկել (kurtarmak, selamete erdirmek) ve p’rkiç փրկիչ (kurtarıcı, İsa) neymiş acep? Acaryan’ın sözlüğüne bakıyoruz derhal, cilt 4, sf. 534: Evet, şüphe yok, üçü de Süryaniceden alıntıymış. Zeytinburnu'nda hastanesi bile var, Surp P’rgiç “Hazreti Kurtarıcı” anlamında. [Süryanice/İbranice pe Ermeniceye normal pe պ değil sert nefesli p’e փ şeklinde gelir. K կ sesi bizim Batı Ermenicesinde /g/ diye telaffuz edilir.]
Habeşçe İncil dilinde de fırkān ፍርቃን "selamet" imiş. Bu da Süryanice/Aramiceden alıntı olmalı. Nöldeke ve Schwally'ye istinaden Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Quran, sf. 227'de ayrıntılı bilgi var. Habeşçe İncil Kuran'dan aşağı yukarı yüz sene daha eski olduğuna göre, Habeşçe üzerinden gelen bir etki de düşünülebilir elbette.
*
Şimdi Kuran’daki ibareleri bir de bu açıdan okuyoruz. “Musa’ya kitabı ve selameti verdik.” Uyar mı? Uyar. Kulumuza selamet (kitabını, yolunu) indirdik.” Uyar. “Selamet günü iki ordu karşılaştı.” Bu da uyar, ama bu biraz zorlama olur.
Belki de sözcüğün bir esas Arapça anlamı var (“ayırt etme, akla karayı ayırma”), Enfal 41’de bu kullanılmış. Bir de Süryaniceden bulaşmış olan dinî anlamı var (“selamet, kurtuluş”). Olabilir mi acaba? 

24 Ekim 2012 Çarşamba

Sevan neymiş, kimmiş, neciymiş... Belgesel

Emrah Dönmez'in "Sevan" belgeseli.
http://youtu.be/c-VRrjuQTwE

Kadir Sarıkaya ile ikinci sohbet


Kadir Sarıkaya genç, zeki, fırlama bir adam. "Müslümanım" diyor ve aidiyetini zaman zaman militan bir üslupla dile getiriyor. Ama bana sorarsanız o dar kalıba sığamayacak kadar uyanık bir kafası var. (Kendisine sorarsanız, böyle dediğim için kızacaktır elbette.)

Benim "Nefret Suçları" yazımdan sonra aradı, röportaj istedi. 4 Ekim'de Bebek Kahve'de buluştuk. Tavit de bizimle beraberdi; araya birkaç güzel laf da o soktu. Sohbetten sonra Rumelihisarına kadar yürüdük. Ali Nesin de orada bize katıldı; Rumeli Balıkçısı'nda Boğaz'a karşı lüfer rakı yaptık. Allah o sofrada deplasmandaydı. Yedi birkaç gol diye hatırlıyorum.


KS- Rahat duramadın, suyu yine biraz bulandırdın. Ne olacak şimdi?

SN- Bir halt olacağı yok. Isıracak köpek havlamaz. Eğer havlıyorsa ısırmayacak demektir.

KS- Sen demedin mi ''Bu ülkede güvercin tedirginliğiyle yaşamaya gelmez, köpek gördün mü, üstüne değnekle yürüyeceksin'' diye? Yapmaya çalıştığın şey bu galiba.

SN-Havlar havlar kaçarlar, korkacak bir şey yok.

KS- Birkaç açıklama okudum. Mazlum-der'den yapılan açıklamaları. ''Kendi kimliği söz konusu olunca mangalda kül bırakmıyor, ama oradaki Arap ifadesini aşağılayıcı bir tarzda kullanıyor'' denmiş senin için.

SN- Arap lideri demişim. Ne var ki bunda?

KS- Hukukta bir kural vardır, matufiyet unsuru. Arap olan herhangi birine ‘’Arap’’ demen sakınca doğurmaz, ama bunu alttan alta ve kasden hakaret amaçlı kullanıyorsan işte o zaman suç olur. Senin söylediğinin ''lâ teşbih velâ temsil'' yüz katını başkaları da söylüyor, daha beter bir şekilde üstelik. Ama mevzu sen söyleyince niye böyle oluyor?

SN- Arkasında zekâ var belki ondandır.

KS- Sadece zekâ mı? Bir de azınlık mensubusun.

SN- ''Millet-i hakime mensubu olmadan sen nasıl bu konulara dil uzatırsın?'' demek istiyorlar elbette.

KS- Sen millet-i sadıka mensubuydun Osmanlı devrinde, şimdi işler değişti. Son birkaç gündür bir sürü adamı aradım telefonla. Şu Müslümanların içinde (ki ben de müslümanım) Nişanyan'a üslubu dairesinde cevap verecek bir adam yok mudur acaba diye. Mamafih karşılık da alabilmiş değilim. Tehdit edenler, küfür edenler. Birkaç tane var usturuplu cevap veren ama onlar da bir elin parmaklarını geçmiyor. Sen, film üzerine mezkûr yazıyı yazdın. Hatta ilkokul seviyesinde bile olmayan berbat bir film. O filmin bu kadar abartılmasına da gerek yoktu.

SN- Esas şu gözden kaçırıldı. Daniel Pipes adlı adamın makalesini okudum, nefret suçlarına ilişkin. Çok mantıklı, makul geldi bana. Pipes, siyasi olarak benim sevmediğim ve benimsemediğim bir insan olmasına rağmen, bu makalesi nefis geldi, onu paylaştım ve onu paylaşırken de ekinde birkaç tane not yazdım. Hadise bu. Bunlar benim kendi facebook sayfamda ve sosyal medyada sık sık söylediğim şeyler.

KS-Daha fazlasını da söyledin.

SN- Ama birileri karıştırdı, ya da karıştırmak istedi, ya da farkında değilken farkına vardılar.

KS- Kurduğun cümledeki ''cinsel menfaat elde etme'' mevzusuna takılmış olamazlar mı?

SN-Olabilir. Mantıksız insanların neye takılacağını bilemezsin.

KS- Ama illâ ki takıldıkları bir nokta var.

SN- Söylediklerime teker teker bakıyorum: hakikat olmayan bir tane cümle veya cümle kırıntısı yok. Apaçık şeyler söyledim. Alışık olmadıkları bir üslupla söyledim.

KS- Farz-ı muhal, Nişanyan bir güce tapıyor, adına her ne dersen de. Sen de o taptığının elçisisin. Ben de çıkıyorum, bilmem kaç asır sonra ortaya, senin hakkında ''Taptığıyla kontak kurduğunu iddia eden ve bundan siyasi, mali ve cinsel menfaat elde etmiş bir Ermeni'' diyorum. Sana göre bu hakaret olmaz mı?

SN- Olur mu öyle şey canım? Ne demişim? Bir, bir iddian var bu iddiana inanmıyorum, hatta saçma buluyorum. İki sen bundan menfaat temin ettin. Bunu bir insana söylemek hakaret midir? Menfaat atfetmek suç isnadı mıdır? Kaldı ki tut ki hakaret ettim. Sana ne yahu? Muhammed’i yahut onun yasal varislerini ilgilendirir. Sen kim oluyorsun?

KS-Ben, belki İslâm peygamberinin değil ama, hakikatin avukatıyım. Milyonlarca insanın ‘’dini, ahlâki ve siyasi bir lider ve ötesinde bir peygamber’’ olduğunu kabul ettiği bir adama hakaret ediyorsan, benden ziyade bu milyonları ilgilendirir. Peygamberin günümüzde yasal varisleri de olmadığına göre… Kaçak dövüşmeye gerek yok demek istiyorum. Şimdi ben sana ‘’Sen kimsin ulan, Muhammed’e hakaret etme hakkını kendinde nasıl bulursun?’’ diyebilirim, ama demeyeceğim. Neticede buraya kavga etmeye değil, diyalektik yapmaya geldim.

SN- Muhammed'e hakaret etme kastım falan da yok ayrıca. Sonuçta büyük bir insan. Önemli bir tarihi lider, önemli bir ahlâki ve felsefi bir lider. Tarihteki herhangi büyük bir insan gibi olumlu ve olumsuz yönleri olan, olumlu ve olumsuz yönleriyle görülebilecek bir insan. Mustafa Kemal gibi yahut Jül Sezar gibi. Keyfimin istediği gibi eleştirmeye, iyi yahut kötü yönünü ön plana çıkarmaya elbette hakkım vardır. Yazımın konusu Muhammed değildi. Yazımın konusu şuydu: Bir yanda düşünce özgürlüğü önemli bir değer. Korunması gereken, son derece önemli bir prensip. Diğer yanda nefret suçu denilen, günümüz dünyasında gitgide önem kazanan, bir diğer korunması gereken değer var. Bu ikisi birbiriyle çelişme potansiyeline sahip. Çizgiyi nerede çizeceğiz. Sen hâkimsen eğer, önüne böyle bir dava gelirse, hangi prensibe göre karar vereceksin? Çok basit çok temel bir ilkede, gerek AİHM, gerek Amerikan mahkemeleri, gerek dünyanın çeşitli hukuk kurumları bir konuda anlaşmış durumdalar. O da şudur: mazlum durumda olan, zayıf durumda olan, yaralanabilir pozisyonda durumda olan bir insan, bu söylemden ötürü yaralanabiliyorsa, suç olma ihtimali vardır. Ancak o zaman vardır.... Ben şu anda Bebek meydanına çıktım ve nutuk attım diyelim. Bundan ötürü bir takım kişi veya zümreler saldırıya uğrarsa veya kronik olarak haklarının zarar göreceği, aşağılanacakları, ötekileştirecekleri bir duruma düşüyorlarsa bu benim söylemimden ötürü veya böyle bir ihtimal varsa, bu ifade özgürlüğü sınırının dışına çıkar ve sınırın öte tarafına geçer. Ölçüt bu. Teker teker vakalarda bu prensibin uygulanabilirliği tartışılabilir. Ben burada çıkıp ''Kadınlar ve feministler şeytanın yaratıklarıdır onlar lanetlenmelidir'' diye konuşsam, bu nefret suçu olur mu olmaz mı, vakaya göre tartışılabilir. Çıkıp arkama 10 bin kişilik bir güruh alıp ''Yahudilere ölüm, evlerini yağmalayalım'' dersem, bu bariz bir şekilde nefret suçudur.

KS- 1955'te olduğu gibi.

SN- Evet, mesela. Çıkıp burada ''Türkler kötüdür, Türklere ölüm'' diye bağırırsam bu nefret olur belki, ama nefret suçu olmaz. Millet gülüp geçer.

KS- Kendi söylediğinle çelişiyorsun. ''Yahudilere ölüm'' deyince nefret suçu oluyor, ''Türklere ölüm'' deyince nefret suçu olmuyor. Bu nasıl mantık?

SN- Nefretin kendisi cezalandırılabilecek bir şey değildir. Nefret temel insani bir duygudur. Buna karşılık nefret suçu diyor ki: ''Belirli noktalarda senin ifade özgürlüğünün başkalarının güvenliğini, başkalarının haklarını zarara soktuğunda, o zaman suçtur, sen bunu kullanamazsın''. Ateş yakmak en doğal hakkındır. Ateşi istediğin yerde yakabilirsin. Ama ateşi kuru bir ormanda ya da benzin istasyonunda yakarsan, bu suç olur. Buna karşılık düz bir çayırın ortasında ya da evinde ateş yakarsan bu suç olmaz. Söz söylemek ateş yakmak gibi bir şeyse, bu bir takım insanlara, ciddi, somut ve gerçek bir takım zararlar verecek nitelikteyse bu suç olabilir belli koşullarda.

KS-Sen bu son yazında, Müslümanları incittiğini düşünmüyor musun?

SN-Bazı insanları rahatsız ettim. Bazı insanlara gıcık gittim, olabilir, bu kadar basit. Bir takım insanların inançlarına, hurafelerine, bir takım şeyler söyledim. Onu bile etmedim. ''Birileri bunu eğer yaparsa, analarının ak sütü gibi helaldir'' dedim. Hoşuna gider veya gitmez. O film hakkında koparılan yaygarayı ise gülünç buluyorum tek kelimeyle. Absürd buluyorum. Besbelli ki orada aşağı yukarı 3 bin lira gibi bir sermayeyle yapılmış, komik, amatör bir filmden söz ediyoruz.

KS- Zaten mekân yok, bir şey yok.

SN-Beş tane zibidi bir araya gelmiş, eğlenmişler. Bu da onların en doğal haklarıdır. Sonuçta filmi beğendim mi? Beğenmedim. Çirkin miydi? Çirkindi. Rezalet miydi? Rezaletti. Eğlenmeye hakları var mı? Elbette var.

KS- Müslümanların filme sert eylemlerle tepki göstermesini, son yıllarda giderek artan İslâm coğrafyasındaki iktidarların teker teker yıkılmasından hareketle, birilerinin Müslümanları ‘’barbar’’ göstermek maksadıyla planladığı bir tezgâh olarak görmüyor musun?

SN- Kolektif bir budalalık görüyorum, başka bir şey göremiyorum.

KS- Dış kaynaklı bir gaza getirme operasyonu?

SN- Hiç zannetmiyorum. Birilerinin ciddi bir niyeti varsa sen zannediyor musun ki yüz milyon doları cart diye ortaya koyup Hollywood’a birinci sınıf bir film yaptıramazlar? Yap Muhammed hakkında esaslı bir prodüksiyon, Beni Kurayza hadisesini, Aişe binti Mervan hadisesini, Zeynep ve Ayşe hikayelerini kurgunun ortasına yerleştir, dünyada milyonlarca insan Muhammed adını öğürmeden bir daha ağızlarına alamazlar alimallah. Böyle bir şey mi yapmışlar? Yok.

KS- Nefret suçuna ilişkin yazdığın bu küçük yazıdan sonra tehdit de almışsındır.

SN- 10 bin civarında ölüm tehdidi aldım. Fetva verdiler, katli vaciptir diye.

KS- Ben senin geçen Ağustos'ta oteline geldim, gece oteline girdim. Otelin kapısı açıktı. Her şey ayan beyan ortadaydı. Kime güveniyorsun sen, nereden geliyor bu rahatlık? Jandarmadan gelmişler, koruma verelim demişler, onu da istememişsin.

SN- Hayır, istemedim.

KS- Öldürürlerse de öldürsünler mi diyorsun?

SN- Allah'a tevekkülümdendir belki. (gülüyor)

KS- Bana göre senin yazdıkların bir bardak suda kopan fırtına. Akıllı, bilgili, bu bilgisini hazmedip irfan düzeyine taşıyabilmiş Müslümanların kaale bile almayacağı cinsten bu son yazdıkların.

SN- Belki, bilemem. Aslına bakarsan İslâmi ideolojinin yumuşak karnına vuruyorum. Dolayısıyla kaale alınmayacak şeyler deme. Kaale almaları gereken bir şey.

KS- Neyi kaale alacaklar? ''Allah'la kontak kurduğunu iddia eden ve bundan siyasi, mali ve cinsel menfaat elde etmiş bir Arap'' demeni mi? Ben bir Müslüman olarak bunu umursamadım, umursamam da.

SN- Bugüne kadar alternatif bakış açısının susturulması ve yasaklanması üzerinden yaşamını idame ettirebilmiş bir inanç sisteminden söz ediyoruz. Müslüman dini her zaman için millet-i hakime anlayışıyla, güç gösterisinin arkasına saklanarak varlığını sürdürülebilmiş bugüne kadar. Devlet gücünü kaybettiği yerde sönüp gitmiş. Dolayısıyla adeta iliğine sinmiş bir susturma güdüsü var içinde. Diyor ki: ''Konuşamazsın, konuşursan kafanı keserim.'' Daha medeni olanları da diyor ki: ''Konuşamazsın çünkü konuşursan kalbimi kırarsın.''

KS- Ortada hiçbir iddia yok ki senin öne sürdüğün. ''Siyasi, mali, cinsel menfaat elde etmiş Arap'' diyorsun.

SN- Etmemiş mi?

KS- Mali menfaat mevzusunda ganimet meselesini seninle tartışırım. Peygamberin cinsel hayatıysa beni hiç ilgilendirmiyor. Seni neden ilgilendiriyor?

SN- 11 veya 13 veya daha fazla eş ve belirsiz sayıda cariye aldığını biliyoruz.

KS- Sayı bazında sen ne kadarını biliyorsun ki? 15 asır önce oradaymış gibi ahkâm kesiyorsun. Madem öyle, sen de al gücün yetiyorsa.

SN- Fena olmaz tabii, helal olsun adama. “Gücün yetiyorsa” dedin. Peki bu gücün temeli peygamberlik iddiası mıymış, değil miymiş? Peygamberlik iddiası olmasa, yapabilecek miymiş? Açıkça ayet var, sen peygambersin sana kıyak geçtik diye. Kendi yazmış kendi oynamış.
Bunun aksini iddia edebilecek bir insan var mı rasyonel bazda? Şimdi bak, ince bir ayrım yapalım...

(Tam bu esnada akşam ezanı okunmaya başlıyor. Sevan Nişanyan'la ezanın bitimine kadar bir müddet bekliyoruz)

KS- Saadet Partisi suç duyurusunda bulunmuş hakkında.

SN- Evet, duydum. Aylak attar taşağını tartar mıydı o atasözü?

KS-Bakkal olacak. Aynı şeyi 10 küsur sene önce Hasan Mezarcı'ya da yapmışlardı diye biliyorum. Atatürk, Türk milletinin babasıdır. O halde Türk olan herkes bu şahsa dava açma hakkına sahiptir'' diyerek Türkiye'nin onlarca yerinden dava açılmıştı. Kanunla da korunuyor halkın dini değerlerini tahkir ve tezyif etmek. Bu babdan yola çıkarlarsa gayet suçlu bulunabilirsin.

SN- Şeriatın kestiği parmak acımaz. Ne yapalım? (gülüyor)


KS- Everest yayınları niye basmaktan vazgeçti otobiyografini?

SN- Korktular. Son dakikada ''biz bunu basamayız'' dediler. Linç güruhundan korkuyor insanlar. O linç güruhundan korktukları için bugünlere geldik. Oysa yüz kişi dirense, bin kişi dirense, ''takmıyorum sizin tehditlerinizi dese'' çok kolay çözülür bu işler. Birdenbire duman gibi dağılır. Türkiye'de her zaman, her sektörde bildiğimiz bir şey var, o da cesaret eksikliği. Onurlu duruş eksikliği. İnsanlar kalabalığa göre pozisyon almayı seviyorlar. Arkalarına bir kalabalık alıp öyle konuşmayı seviyorlar.

KS- Senin bu konuşmalarından dolayı da ''Bu adam böyle açık açık konuşuyorsa muhakkak arkasında biri yahud ne olduğu meçhul bir güruh vardır'' denilebilir rahatlıkla.

SN- Başka türlüsünü idrak edemiyorlar. “Hak” kavramı yok bunlarda, o yüzden havsalaları almıyor. Hak kavramı insanı insan yapan en önemli özelliktir. Bazı şeyler doğrudur, bazı şeyler yanlıştır. Bu duygu, insanı hayvandan ayıran en temel özelliktir. Bu duyguya sahip olduğun ölçüde insanlaşırsın. Bu duygu yoksa eğer, köle sayılırsın. Köle nedir? Köle, sadece çıkarına göre veya korkusuna göre hareket eden kişidir. ''Korkuyorum, şimdi patron laf eder, o yüzden öyle değil böyle'' der. Öyle yaptığın zaman insanlık vasfını kaybetmiş olursun. Türkiye'deki insanların ezici çoğunluğu, ancak ve ancak arkalarında bir kalabalık varsa kendilerini haklı hissedebiliyorlar. Yani güç eşittir hak anlamına geliyor bu. Dolayısıyla gerçek anlamda bir hak duygusuna sahip değiller. Yani ''Bir şey doğrudur, bunun aksini iddia edersem ben vicdanen ezilirim, çarpılırım'' duygusu. Herhangi bir kalabalıktan bağımsız olarak, 75 milyon da bunun aksini söylüyorsa, ben bunun doğruna inanıyorsam...

KS-Sana göre doğru ama. Mevzu da bu zaten!

SN- Tabii ki başkalarının da benim gibi düşünmesini isterim. Tabii ki kendi görüşümü yaymaya çalışırım. Ama ikna edilemiyorlarsa kendilerinin bileceği iş. Galileo da “dünya dönüyor” dedi, kimse inanmadı. Hezeyan dediler. Mantığın alacağı iş mi dediler. İncil, papa, kardinaller, papazlar ve kilise bunun aksini söylüyor bu zibidiye mi kaldı dediler. İnançlarımıza küfrediyor dediler. Toplumsal huzuru tehdit ediyor dediler. Özür dile affedelim dediler. Ama Galileo haklıydı, geri kalan milyonlarca insan haksızdı. Bu kadar. Bir önyargı değil söylediğim. Ben bunca senedir okuyorum, düşünüyorum, tartışıyorum insanlarla. Kendi vicdanımla tartışıyorum. Artı, şimdi zor bir şey söyleyeceğim, iyi dinle: kendi vicdanımı korkudan ve nefs kirliliğinden arındırmaya çalışıyorum. Hepimizin içinde vardır korkular. İnsanların bunlardan kendini arındırması çok zor bir şeydir. Çok zahmetlidir, disiplin, zaman ve cesaret gerektirir. Elimden geldiğince bunu yapmaya çalışıyorum. Bunu yaptıkça doğru ile kurduğun ilişkinin niteliği değişir, doğruyu daha net görmeye başlarsın. Daha iyi kavramaya başlarsın.

KS- Bunu farklı şekillerde yapıyorsun ama. Halvete kapanarak değil de, bisikletle İran'a giderek yahud Etiyopya'ya giderek mesela. Müslümanların nefisleriyle mücadelelerinden farklı seninkisi.

SN- O da bir halvettir. İnsanlardan bazen uzaklaşmak istersin. Etrafın, seni çok seven veya senden nefret eden kalabalıklarla, hayranlarla ve düşmanlarla çevrilidir. Seni seven, sana aşık olan insanlarla çevrilidir ve onlar seni boğarlar. Bir yerden sonra onlara yaranmak ya da onlarla kavga etmek senin gündeminde ön plana çıkar ve dolayısıyla da ''hakikat nedir?'' sorusunu sormayı ihmal edersin zaman zaman. Bundan kendini kurtarmak için de o halvet dediğin şey lazımdır. Halvet illa fiziksel yalnızlık manasına gelmemeli. Kendi içine kapanmak, etrafındaki insanlarla arana bir mesafe koyman gerekir bazen. Ki daha iyi, daha net düşünebilesin diye. Bir hakikat duygusuna varıyorsun bir yerden sonra. Doğru mudur, yanlış mıdır bilemem. Kim bilmiş ki bugüne kadar hakikatin ne olduğunu? Ama en azından kendi vicdanımda, kendime karşı mahçup olmadan, bu doğrudur diyebileceğim noktalara varabiliyorum. Bunları söylemek benim için hayatımdan da önemlidir, menfaatimden de önemlidir, her şeyden önemlidir. Bunları söylemek bana zevk veriyor, hoşuma gidiyor, lezzet veriyor. Daha iyi bir insan olduğum duygusuna kapılıyorum.

KS-Şimdi işi felsefeye döktün. Bu söylediklerin öyle harcıalem bir şekilde geçiştirilemez, burada da bitmez, sabaha kadar Sokrates-Platon diyalogları olarak sürer gider. Makarayı başa saralım.

SN- Güzel. O halde şunu söyleyeyim: Müslümanlık, zorbalık üzerinden varlığını sürdürebilmiş olan bir dindir.

KS- İnanmadığın, fakat sürekli kaynak olarak gösterdiğin Kur'an'dan yola çıkarak, sana şunu söyleyeyim: Kur'an'daki ''Lâ ikrahe fid-din'' ayetine ne diyeceksin? Türkçesini de ekspoze edeyim: dinde zorlama yoktur!

SN- Onu demiş, 40 türlü zıddını da söylemiş. ''Yahudiyle, Hristiyanla dost olan cehenneme gider'' de demiş.

KS- Hayır, öyle bir ayet yok. Yanlış biliyorsun. Bahsi geçen ayette ''Yahudilerle Hristiyanları kendinize evliya edinmeyin'' diyor. Evliya kelimesi, Arapçada veli'nin çoğuludur. Veli de, koruyucu, kollayıcı, muhafaza eden anlamlarına gelir. Yani bir Müslümanın, bir Hristiyan yahud Yahudinin koruması altına girmemesi gerektiğini söylüyor ayette.

SN- Hayır, kendinize dost edinmeyin. Veli sözcüğünün Arapça anlamı “dost” demektir. Evliya da dostlar. Senin o Türkçeden bildiğin evliya aslında evliyaullah’tır, “Allahın dostları” manasına. Aklın basıyor mu senin, veliyullah demek “Allahın koruyucusu kollayıcısı” vesairesi mi demek oluyor yani?

KS-Yine hayır, bir kez daha hayır. Söz konusu ayette Arapça orijinaliyle ‘’evliya’’ olarak geçiyor. Velinin çoğuludur dedik. Müslümanları uyarıyor: Onların tahakkümü altına girmeyin diyerek. Maide Suresi, ayet 51. Herkes bakabilir. Evliyâ diyor. Ayette ‘’evliyaullah’’ diye bir betimleme yok gördüğün gibi. ….

SN- Oğlum, “evliyaullah” mı diyor dedim ben sana? Evliya demek Arapça dost demek. Senin bildiğin Türkçedeki anlamda değil o kelime. “Tarikat büyüğü” anlamına gelen kelimenin Arapça aslı veliyullah ve evliyaullah’tır, “Allahın dostu” manasında. Buradaki evliya o evliya değil. Basbayağı Yahudiye Hıristiyana bulaşma diyor.
Muhammed 22 yıllık peygamberlik kariyeri boyunca...

KS-23.

SN- 23 peki... 23 yıllık peygamberlik kariyeri esnasında şüphesiz bir insan, birbiriyle çelişen ve farklı duruma göre farklı şekillerde yorumlanabilecek bir sürü şey söyler. Kariyerinin başındaki Muhammed'le sonundaki Muhammed aynı kişi değildir. Başta naif bir insandır. Gerçekten evrensel bir mesaj getirdiğine inanır. Tüm insanlığı kucaklayacak bir mesajla yola çıktığına inanır. Medine'ye gittiğinde ise farklı bir kültürel çevrede bulur kendini. Orada Yahudilik ve Hristiyanlık gerçeğiyle karşılaşır, kendisine direndiklerini görür. Evdeki hesap çarşıya uymaz. Dolayısıyla, evrensellik iddiasıyla ortaya çıkan bir hareket, aslında aşamadığı, son derece kesin bir takım sınırlarla kendisini karşı karşıya bulur. Ve o noktada Muhammed sinirlenmeye, öfkelenmeye başlar. Gitgide siyasi güç sahibi bir insanın davranışlarını sergilemeye başlar. Eli kılıç tutan ve bütün bir yarımadayı haraca kesen bir teşkilatın başı haline gelir.

KS- Haçlı seferleri'ni sana misal göstereceğim ama bu defa konu çok başka yerlere gidecek, o yüzden hiç girmiyorum. Haraca kesen derken? Savaş ganimetlerine haraç mı diyorsun?

SN- Vefat ettiği tarihte, 3 kıtayı istila edecek orduları finanse edecek hazine vardı elinde. Bedavaya mı kuruldu o ordular sanıyorsun? Petrol gelirinden mi finanse ettiler yoksa?

KS- Savaş ganimetleri yani? Az önce haraç diyordun.

SN- Savaş ganimetiyle haraç arasındaki farkı bana söyleyiver.

KS- Haraç kesmek isteyen adam seni durdurur yolda, elinde bıçak, silah ne varsa kullanarak seni öldürmekle tehdit eder, ''cebindeki bütün parayı yahud üstünde ne varsa ver'' der. Günümüzde eşkıyalık bile kalmadı. Gerçi başka türlü yöntemlerle bunu yapıyorlar ama orası ayrı tartışılması gereken bir mevzu. Savaş ganimetiyse farklı bir şey. Bu ikisini aynı göremezsin, mümkün değil. İki ordu, bile isteye, karşı karşıya gelir. Galip gelen, mağlub olanın neyi varsa alacaktır. İki taraf da bunun şuurundadır. Bu da gayet doğaldır ve vuruşma hukukuna uygundur.

SN- Yol kesmeyi 10 kişiyle yaparsan hırsızlık, bin kişiyle yaparsan adı savaş oluyor.

KS- Gerçekten bu söylediklerimden bunu nasıl çıkarıyorsun havsalam almıyor. Savaş, tarafların arzusu hilâfına olmaz. Bak ikisi arasındaki farkı şöyle tebellür edeyim sana: Hırsızlık tecavüzdür, savaş ‘’aşk yapmaktır’’. Bilerek, isteyerek olur. Senin malını çalan hırsız, senden izin mi istiyor ‘’Sevan bey, müsaade ederseniz bilgisayarınızı çalmak istiyorum, sizin için de bir mahzuru yoksa!’’ mı diyor? Savaşta izin yoktur, iki ordu da çarpışmak için toplanmıştır. Taraflar karşılıklı birbirlerine girerler ve mağlub olanın elinde ne varsa alınır. Tarih boyunca da böyle olmuştur.

SN- Bedir'den itibaren gitgide ganimetin tadını almaya ve başarılı olmaya başlamışlar. Ganimet, kendi kendini büyüten bir süreçtir. Ganimetin olduğu sürece daha fazla ordu tutarsın, daha fazla ordu tuttuğun zaman daha fazla ganimet elde edersin.

KS- Peygamberin ailesine 5'te 1 ganimet kalıyor savaşlardan sonra. Geriye kalan Müslümanlar arasında dağıtılıyor. Buna dikkat et ama. Aile derken, bir kişiden söz etmiyorum. Peygamberin ailesi nicelik olarak çok büyük bir aile.

SN- Gerçekten büyük iktidar hırsına sahip olan liderler tarih boyunca mal mülk ve lüks konusunda son derece mütevazı olmuşlardır. Hepsinin ortak özelliğidir bu. İnsanlara hükmetmeyi kendisine misyon edinen insanlar, malla mülkle uğraşmazlar.

KS- Peygamberin hasır üstünde yattığını, üç gün arka arkaya arpa ekmeği yemediğini bilmiyor musun?

SN- Muammer Kaddafi de aynı şeyleri yapıyordu.

KS- Muammeer Kaddafi'yle ne ilgisi var? Kaddafi çadırıyla geziyordu ve gayet de lüks içinde yaşıyordu.

SN- Şunu söyleyeyim sana, tarihteki büyük liderlerin, büyük öncülerin çoğunun, belki hepsinin ortak özelliği son derece sade yaşantılara sahip olmalarıdır. Stalin de, Hitler de, Lenin de öyledir. Robespierre, tarihteki en korkunç terör rejimlerinden birini kurmuş olan adam, son derece sadedir. Bir tane ufak evden başka mülk bırakmamıştır. İspanya kralı II.Felipe, dünyanın gelmiş en büyük ganimetlerinin sahibi, Amerika kıtasını fethediyor, dünya piyasalarını çökertecek kadar altın ve gümüşe konuyor, bütün hayatı boyunca sadece tahta bir karyola ve haçtan başka bir eşyası olmayan odada yatmış adam. Zaman zaman gidip manastıra kapanmış.

KS- II. Felipe'nin yaşadığı yüzyıl?

SN- 16.yüzyıl.

KS- Bunlara itibar ediyorsun, ama 14 asır önce yaşamış İslâm peygamberinin hasır üzerinde yattığına inanmıyorsun.

SN- İnanırım yahu inanmam mı dedim? Sade bir hayat yaşamamış demedim ki peygamber için. Öyle bir iddiam mı var?

KS- Mali menfaat elde ettiğinden söz ettin.

SN- Mali menfaat elde edip sade bir hayat yaşamak mümkün değil midir sence?

KS- Senin gibi mi?

SN- Meselâ.

KS- O halde sen şunu diyorsun: ''İslâm peygamberi de sade bir hayat yaşamıştır ama mali menfaat da elde etmiştir''. Müslümanlar ''menfaat'' kısmına takılıyorlar ''mali'' kısma değil. Devlet başkanıysan, bir toplumu idare edecek yetkilerle donatılmışsan mali bir gücün zaten olacak, aksini düşünmek hayal dünyasında yaşamak olur.

SN- İnanılmaz bir servet elde etmiştir. Böyle bir servete hükmetmek için illâ ona şahsi mülk olarak sahip olman gerekmez ki. Adamların vasıtasıyla hükmedersin. Senin Afrika'ya, Asya'ya ve Avrupa'ya gönderecek orduların var. Sen bir hiçten başlamışsın. Sonunda otuzar bin, belki yüz bin kişilik ordular elde etmişsin. Üç kıtaya gönderilecek bir orduya sahip olmuşsun. Ordu demek para demektir. Parasız ordu olmaz. Finanse edebilmen lazım bu orduyu. Demek ki inanılmaz bir maddi varlığın var. Bu maddi varlığın kontrolü senin üzerindeyse, sen hasırda yatmışsın, toprakta yatmışsın bu hiçbir şey ifade etmez ki. Aksine gerçekten büyük maddi, siyasi ve dünyevi hırslara sahip olan insanlar genellikle hasır üzerinde yatmayı tercih ederler. Çünkü kuştüyü yastıkta yatmak küçük insanlara özgü bir zevktir. Küçük çaplı insanlar maddi lükslerle, altın kaplama musluklarla ilgilenirler. Büyük çaplı insanlar insanlara hükmetmekle, kıtaları fethetmekle ilgilenirler.

KS- Avam olanlar yalnızca çocuk yapmakla, ev-araba sahibi olmakla, gözle görülebilir zevklere hitap eden birtakım şeylere ‘’sahip olmakla’’ yetinirler, havas olanlar, bunlarla ilgilenmez, daha fazlasını yapar, arkalarında bir mülk, bir vakıf, yetiştirdikleri adamlar ve bir isim bırakırlar öyle giderler. Bunların da üstünde olan havas-ül havas da geride bir ''eser'' bırakır, öyle gider. Bir ''eserin'' yankısı asırlar boyunca sürüyor ve bitmiyorsa işte gerçekten büyük olmak tam anlamıyla budur.

SN- Benim Muhammed'e saygım yok zannetme. Büyük adamlara özgü çok yönlülüğe ve büyük adamlara özgü karmaşık bir kişiliğe sahip. Apaçık bir şey bu. Fakat bu kişiye bakıp, kişiliğinin zayıf özelliklerini vurgulayıp “hadi oradan” deme hakkı haktır. Böyle bir hak mevcuttur.

KS-Meseleyi biraz daha açıklığa kavuşturayım: İslam peygamberinin Büyük İskender'den, Jül sezar'dan yahud Napolyon'dan ilh... tarihteki diğer büyük siyasi önderlerden bir farkı yoktur'' mu demeye getiriyorsun?

SN- Kişi olarak farklılar tabi. Biri başka bir şey yapmış, diğeri başka bir şey yapmış. Hukuki statü olarak aralarında bir fark göremiyorum. Stalin'i de seven, babaları gibi seven milyonlarca insan var. Sen Stalin'e küfrediyor musun?

KS- Yaptığı mezalimler ortadayken, sövülecek bir tarafı varsa sövebilirim. Vaktinde Stalin'e tapıp, şimdi Stalin'e küfreden milyonlarca sosyalist/komünist vs de var.

SN- Küfretme hakkını görüyor musun kendinde?

KS- Ne alâkası var, ne yapmaya çalışıyorsun sen?

SN- Şah-mat.

KS- Yarım asır önce yaşamış bir siyasi liderle, 15 asır önce yaşamış; mevkii, duruş, yaşayış ve tarz olarak birbirinden taban tabana zıt iki insanın  
karşılaştırmasını yapıyorsun. Bravo…

SN- Bu insanların sevenleri var mı? Var. İnanıyorlar mı? İnanıyorlar. Duyguları incinir mi sen Stalin'e hakaret edersen? Evet incinir. Eee?

KS-Eee’si şu: dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı. Birkaç sene önce Taraf gazetesinde yazdığın, tam da Müslümanların dini bayramı arefesine denk gelen ''Allahını kitabını feriştahını s....ek'' başlıklı yazından dolayı, ''Yanlış zamana denk gelmesi talihsizlikti, bazı insanları kırdığım için de özür dilerim, kastım bu değildi'' demedin mi? Sen de onların duygularını incitmiş olmadın mı bunu yaparak?


SN- O zaman da söylediklerimin arkasında duruyorum. Ama insanları kırmak hoşuma giden bir şey değil.

KS- Bu defa bunu yapmak istemiyor musun?

SN- Bu kez saldırı daha büyük. Saldırı karşı taraftan geliyor. Ben saldırmadım ki, karşı taraf saldırdı. Ne zamandır Türkiye'de yükselen bir saldırı var. Bizim inandığımıza inanmayan herkes susmak zorundadır anlamına gelen bir saldırı var. Filmdi, karikatürdü şuydu buydu derken bir histeri noktasına doğru tırmanıyor ve hükümet eliyle bu hadise bahane edilerek ifade özgürlüğünü ve internet özgürlüğünü kısıtlayıcı bir takım teşebbüslere girişiliyor. Bence onlar özür dilesin. Ondan sonra düşünürüm özür dilemeyi.

KS- Artık bir vecize haline gelmiş olan''inanca saygı, düşünceye özgürlük'' kavramını destekliyor musun?

SN- Hayır, inanca saygıyı desteklemiyorum. Düşünceye özgürlüğü destekliyorum. Bana göre ikisi apayrı şeyler. Hatta zıt.

KS- Bir insanın inancına olan saygı nasıl desteklenmez? İkisi ayrı şeylerdir diyorsun ama birbirini tutmuyor.

SN- İnsanlara asgari saygı vardır. Kimsenin inancından ötürü gidip burnuna yumruk atmam. Durduk yerde o bana saldırmadıkça ben onun fikirlerine saldırmam. İnancından dolayı baskı görmesini, kovuşturmaya uğramasını asla tasvip etmem. Onun dükkânına veya ibadethanesine gidip taciz etmem. Gerektiği zaman oturup dinlemeyi, sakin sakin tartışmayı da bilirim. Kalp kırmayı sevmem, bu kadar basit. Ama özgürlük başka şeydir, saygı başka şeydir. İkisi ayrı kavramlardır. Rahatsız edici inançları varsa bile, benim katılmadığım inançları varsa bile bu inançlara sahip olmaya ve bu inançlardan ötürü korkusuzca yaşamaya hakkı vardır derim. Ama bundan ötürü benim o insanın her inandığı saçma sapan her şeye saygı duymam gerekir anlamına gelmez. Saygı başka bir şey. Yanlış olan bir sürü inanç var dünyada.

KS- Voltaire'in klâsikleşmiş sözü aklıma geldi. ''Seninle aynı fikri paylaşmıyorum, ama fikrini savunabilmen için canımı veririm'' gibi bir ifadeydi yanlış hatırlamıyorsam.

SN- Çok temel bir ilke bu.

KS- Türkiye bu noktaya gelebilecek mi?

SN- Söylemlere bakarsan imkânsız gibi gözüküyor. Ama sosyolojiye bakarsan, toplumun çeşitlenmesine bakarsan, iyimser olmak için yeterli neden var. Bu toplum hızla kabuk, gömlek ve nitelik değiştiriyor çok büyük bir hızla. Bu değişime uygun söylemler henüz keşfedilemedi. Onun sıkıntısını yaşıyor Türkiye. Toplum modernleşiyor, çeşitleniyor, çeşitli birbirinden çok farklı yaşam tarzları bir arada yaşıyor. Mikro düzeyde bu çok farklı yaşam tarzlarının aslında birbiriyle bir derdi yok. Farkındaysan Türkiye'de toplumsal şiddet çok fazla değildir. Bir Müslümanla bir solcu, bir eşcinselle bir heteroseksüel pekâlâ oturup tavla oynayabilir Türkiye'de. Hiç kimse de kimseye fazla dokunmaz. Aynı iş yerinde de çalışırlar. En kötü ihtimalle ara sıra birbirlerine laf atarlar. Ama bu toplum yaşamında mevcut olan hoşgörüyü ideolojik, siyasi, ahlaki ve felsefi formülasyon alanına taşımaya kalktığın zaman, duvarla karşılaşıyorsun, imkânsızlaşıyor. Bunun söylemleri henüz keşfedilmedi. Eğitimi yok bunun. Eşcinselle dini bütün bir Müslüman pekâlâ aynı masada oturabilir. Ama ''Aynı masada oturmanın ilkeleleri nedir, aynı masada oturmanın kuralları nedir?'' diye konuşmaya başladıkları zaman kavga ediyorlar, birbirlerinin gözlerini oyuyorlar.

KS- Farklı dinlere, ideolojilere, görüşlere sahip insanlar, bu kurallar üzerine konuşmadan hareket etseler, direkt mevzuya odaklansalar, çok büyük bir problem çıkmayabilir.

SN- İçgüdüsel düzeyde, insani ilişkiler düzeyinde, Türkiye'de yeterli ölçüde tolerans vardır. İnsanlar farklı nitelikteki ve farklı görüşteki insanlarla bireysel bazda fazla sorun olmaksızın bir arada bulunabilirler. Bugüne kadar bunu ben hep gördüm. MHP'liyle de aynı sofrada oturdum, Atatürkçü'yle de aynı sofrada oturdum, sosyalistle de, Müslümanla da aynı sofrada oturdum. Kimse kimsenin gözünü oymadı. Ciddi bir sorun olmadı, hatta birbirimizi sevdik. Ne zaman ki bunu söylem, bir hukuk ilkesi, bir roman, bir manifesto şekline dönüştürmeye çalışırız, o zaman ortak bir dil bulmakta zorlanırız. Temel bir takım değerler konusunda sözel uzlaşma yok.

KS- Sen şu noktayı kaçırıyorsun. Birinin kutsalına dokundun mu aynı şekilde, kime ya da kimlere olduğu fark etmez. Bu kutsala inanan insanların incinip, incemeyeceğini hiç düşünmüyorsun. ''Bu bana göredir'' diyorsun, devam ediyorsun. Öysa söylediklerinin elle tutulur düzeyde,hiçbir kaynağı yok!

SN- Hadi canım sen de, ne demek kaynağı yok, ne konuşuyoruz burada iki saattir? Kaynağı var: Kur'an. Kur'anda yazıyor hepsi.

KS- Döndük başa. İnanmadığın kitabı ''hâlâ'' kaynak olarak gösteriyorsun. Geçiniz efendim.

SN- Bak, ''sen benim duygularımı incitemezsin arkadaş'' tavrı, millet-i hakime tavrıdır. ''Güç bende, seni konuşturmam anlamına gelir''. O güç içgüdü sayesinde yeşermiş olan bir bakış açısıdır. Yoksa eşit konumda olan insanlar veya zümreler farklı inançlara sahip olan, birbiriyle eşit pozisyona sahip olan zümreler yan yana geldiklerinde pekâlâ bilirler ki birbirlerinin inançlarına ara sıra laf sokulacak. Bundan ötürü de ne dünyanın sonu gelir, ne kimsenin duyguları incinir ne de ciddi bir şey olur. Fakat Müslümanlar henüz millet-i hakime kompleksini üstlerinden atamadıkları için bu zorba dili benimsiyorlar. Kendileri, dikkat et, aralıksız olarak, kendilerinden farklı düşünen herkesin duygularını incitmekte en ufak bir beis görmüyorlar. Çok tanrılı dinler hakkında ne düşünüyorlar Müslümanlar, mesela Hinduizm hakkında? Hüseyin Hatemi gibi son derece değerli bir insanın, bir panelde çıkıp ''Biz bütün dinlere çok saygılıyız. Müslümanlık da, Hristiyanlık da, Yahudilik de bizim için azizdir. Fakat, Allah çok tanrılıların belasını versin'' diye konuştuğunu hatırlıyorum. Çünkü nedir? Tanrı'ya şirk koşuyorlar. Cehalettir bu, başka bir şey değildir. Aralıksız olarak liberallere, tanrısızlara, komünistlere, müşriklere, münafıklara, yahudilere, bin türlüsüne hakaret sallıyorlar. Bunu devamlı bir kuvvet pozisyonunda yapıyorlar. ''Biz güçlüyüz, biz doğal hakimiz, biz seçilmiş ırkız, dolayısıyla sizi aşağılıyoruz''diyen bir tavır içindeler.

KS- Buraya bir şerh düşeyim: seçilmiş ırk olduğuna inananlar Yahudilerdir, Müslümanlar değil.

SN- Sen öyle san. O kadar tipik bir tavır ki. Her an, sürekli tekrarlanan bir tavır. Kemalistlerle paylaştıkları bir tavır. Çünkü Kemalizm, Müslümanlığın bir mezhebidir, başka bir şey değil.

KS- Yapma yahu, şapla şekeri gene birbiriyle karıştırdın. Kemalizm nasıl Müslümanlığın mezhebi oluyormuş? Nereden çıkarıyorsun bunu?

SN- Müslümanlığın üstüne ucuz Avrupa cilası sürülmüş bir mezhebidir Kemalizm.

KS- Daha evvel, daha farklı şeyler söylüyordun.

SN- Sanmıyorum. Bu konuda nerede ne söylemişim ki?

KS- Rakel Dink yaptığı meşhur konuşmasında ''Bir bebekten bir katil yaratan o karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim'' demişti. Sen de bundan yola çıkarak o karanlığın ''Kemalizm'' olduğunu iddia etmiştin. Hangi kanalda bilmiyorum, ama bir tartışma programında söylemiştin bunu. İnternette kaydı var. Kemalizm, Müslümanlığa taban tabana zıtken nasıl Müslümanlığın mezhebi oluyor?

SN- Gâvur düşmanlığıdır ikisinin ortak paydası. Ne zaman ki 19. yüzyıl sonunda gâvur düşmanlığının klasik formları moda olmaktan çıktı, Avrupalıların belli sahalardaki üstünlüğü göz ardı edilemeyecek bir şekilde ortaya çıktı, ''Avrupalılar karşısında mahcup oluyoruz böyle sakallı, kavuklu'' diyerek Avrupa cilasına büründüler. Müslümanlığın bir takım şekilsel özellerinden kendilerini kopardılar, ama temel içgüdüde en ufak bir değişiklik olmadı. Aynı linç ideolojisi Avrupalılık cilası altında sürdürüldü. Birçok insan anlamıyor, hem Kemalizme, hem Müslümanlığa neden karşı olduğumu. Bir tek şeye karşıyım ben: ikisi aynı zihniyet.

KS- Bir yere varamayacağız. Kemalizm, Müslümanlığın mezhebidir, dedin, ikisi aynı zihniyet dedin. Bunlar çok karmaşık mevzular. ''İkisi aynı zihniyet'' demekle olmuyor. Bu söylemleri net bir şekilde açıklamak da gerekiyor. ''Bana göre bu böyledir'' demekle de iş bitmiyor. Temel bir hukuk kuralıdır, bilirsin; müddei, iddiasını ispatla mükelleftir.

SN- Bir şey söyleyeyim mi: bence buraya kadarı gayet güzel bir röportaj oldu. Bunu yayınlatırsan .................... ikimizi birden de tebrik ederler. Ses getirir bence.

KS-Tebrik değil, başka şey olacak o…