29 Aralık 2012 Cumartesi

İsa ne zaman doğmuş?

Biri yazmış, "su miladi takvim ve Isa'nin dogum tarihi konusunda bizi aydinlatir misiniz?Tam olarak hangi tarihte dogmus ve buna gore 1 ocak'in yilbasi olmasi dogru bir hesaplama midir?" diye sormuş.

Cevap yazdım:


İsa'nın, bırak hangi gün, hangi yıl doğduğu belli değildir. İsa'ya ilişkin en erken yazılı bilgiler, MS 60-70 yıllarına aittir.

25 Aralık Roma takviminde kış gündönümüdür. Roma takvimi hakiki takvime göre yaklaşık 120 yılda bir gün kaydığı için, bu tarihten hareketle Roma takviminin ne zaman tesis edildiği hesaplanabilir. Miş.

Gündönümü, altı ay boyunca devamlı azalan güneşin geri gelmeye başladığı gündür. Bu nedenle, Roma imparatorluğunda bir ara pek popüler olan Mithra dininde, tanrı Mithra-Güneş'in de yeniden doğuş bayramı olarak kutlanmıştır. 4. yy ortalarına doğru İsa'nın doğum günü olarak benimsenmiştir. Malaki Peygamber 4:2'de Mesih "Adaletin Güneşi" diye adlandırıldığı için, İsa ile Mithra'nın birleştirilmesinde bir sakınca olmadığı kanaatine varılmıştır.

Doğu Hıristiyanlarının birçoğu, zındıklık saydıkları bu görüşe karşı çıkmıştır. Tepki olarak, İsa'nın Ürdün Nehrinde vaftiz edilişi yortusu sayılan 6 Ocak'ı İsa'nın hakiki doğum günü kabul etmişlerdir.

Halen kullandığımız Roma takviminde yılbaşı 1 Mart idi. (O yüzden dokuzuncu ayın adı September [yedinci ay], onuncusu October [sekiz], onbirincisi November [dokuz], onikincisi December [on] olur.)

Tam olarak bilinmeyen nedenlerle Julius Caesar'ın takvim reformundan bir süre önce, belki MÖ 2. yy'da, yılbaşı 1 Ocak'a alındı. İsa'yla veya Hıristiyanlıkla alakası olmayan bir tarihtir.

Türkiye'de 1 Ocak'ın "noel ağacı ve noel baba" ile kutlanması, çağdaş Türk burjuvazisinin Batı karşısındaki ikircikli tavrının şahane bir simgesidir.

*
[Not: Dikkat ederseniz son cümlede Türk burjuvazisinin Batıya özenmesi eleştirilmemiş. Başka şey eleştirilmiş.]

25 Aralık 2012 Salı

Terakki, Rukiye, Nergis


RQY رقى fiilinin iki anlamı var. Bir: raqiya “(dağı veya basamağı) çıktı, tırmandı, yükseldi”; masdarı raqy veya ruqiyy. İki: raqâ “büyü ve efsun yaptı, muska yazdı”; masdarı ruqye. İki anlam arasındaki semantik bağı bulmak zor. Eldeki kaynaklarda da bir açıklama bulamadım.

Birinci anlam grubundan merqâ مرقىً “merdiven”, raqqâ رقّاء “tırmanıcı,” modern dilde “dağcı”, teraqqî ترقّى “basamak çıkma, yükselme,” İttihat ve Terakki’den tanıdığımız bir sözcük, "çağ atlamak" anlamında kullanmışlar. Ruqiyye رقيّة için de Tacül Arus sözlüğü “yükseliş” demiş.

İkinci gruptan ruqye رقة ve ruqyâ رقيا “büyü, muska”. Özellikle bir hastalığı iyileştirmek için yapılırmış, ama kötü niyetle yapıldığı da olurmuş.  Arapça olmayan bir dilde muska yazdırmak caiz değilmiş, ancak kem göze karşı bir Kuran ayetini veya maruf bir duayı muska edinmekte sakınca yokmuş. Büyü yapan kişiye ism-i failden râq راقٍ adı veriliyor.

Kuran’da Kıyamet suresi 27’de geçen men râqin راقٍ من ifadesi iki türlü de yorumlanmış. Türkçe çevirilerde genellikle “kim tedavi edecek? Kim ilaç yazacak? Kim çare bulacak?” üzerinden çeşitleme yapmışlar. Ama tefsir ilminin piri sayılan İbn Abbas “kim [onun ruhuyla beraber] yükselecek” diye okumuş.

Peygamberin ikinci kızı olan Ruqayya’nın adının hangi anlamda olduğunu gösteren bir kaynak bulamadım. “Yükseliş” mi, “büyü” mü? Bu isim Türkçede neden kesre ile Ruqiyya > Rukiye yazılır, onu da bilemedim maalesef.

*
Akraba dilleri de gözden geçirmek lazım haliyle.

Önce eski Asurca, Chicago Assyrian Dict. Cilt 14, sf 420. Ruqqû neymiş, “to prepare spices or perfume”. Kokulu yağ veya baharat karmak, aromatik yağlardan ilaç ve parfüm yapmak. Sıfat olarak ruqqû “aromatik, parfümlü”. Bît raqqî “parfümcü veya baharatçı dükkânı”, Türkçesi otacı olur, aynı zamanda eczacı işlevi de görür bunlar. Türevleri: muraqqû “perfume maker”, narqîtu “ilaç, şifalı ot”.

İbranicesi de aynen var. Raqah רקח “aromatik yağ veya şifalı ot karmak”, riqûh “parfüm, şifalı ot karışımı”, reqqah “otacı, baharat veya parfüm satan”.

Arapçada karşımıza çıkan “büyü” anlamı belli ki “aromatik yağ veya ot karışımı, baharat, buhur” fikrinden türemiş olmalı. Baharatçı ve parfümeri ile eczanenin ayrışması şunun şurasında kaç yüzyıllık yenilik ki? Hem bak, modern İbranicede eczacılık mesleğinin adını ne koymuşlar: raqâhot, aynı kökten, “aromatikler ilmi” anlamında! Ot = ilaç = tedavi = büyü: anlaşılır bir dizi.

“Yükseliş” anlamına akraba dillerde rastlamadım. Belki vardır da gözümden kaçtı. Belki de Sami anadilindeki ilk anlamı buydu, ama bu soyut/ilkel anlam sadece Arapçada korundu. Arasam bulurum bir şeyler herhalde ama şimdi üşendim.

Acaba “yükselme” fikri ile buhurun ya da kokunun buram buram tütmesi arasında mı anlam bağı kurmuşlar? Olabilir bak. Emin değilim ama mantıklı görünüyor.

*
Şu yukarıda geçen narqîtu’ya da mim koyalım. Acaba Yunanca nárkissos “uyuşturucu etkisi olan bir bitki, nergis” ve nárkê “[bir ilaç veya zehirle] uyuşturmak” ile bağı var mıdır? Bakıyoruz Frisk (Gr. Etym. Wört. II.290) ve Chantraine’e (Dict. étym. gr. s.v.), ikisi de Yunanca sözcüklerin kökenini çözememişler, “yabancı dilden alıntı olmalı” deyip geçmişler. Vay canına, ister misin…

Nergisle narkozun akraba olduğunu biliyoruz da, Rukiye ile terakki de aynı familyadan çıkarsa şaşarım çok. 


24 Aralık 2012 Pazartesi

Tahrif etmişler güzelim Kitabı - I


İsa’nın hayatı ve öğretisine dair eldeki en eski metin, Markos’un muhtemelen 65 yılı dolayında yazdığı anlatıdır. Bundan yaklaşık on yıl sonra yine müritlerden Mattheos ve Lukas birer yaşam öyküsü kaleme alırlar. 100-115 yılları arasında Yohannes adlı birine ait dördüncü anlatı (muhtemelen Efes’te) ortaya çıkar. O tarihlerde buna benzer çok sayıda başka anlatı bulunduğu malumdur. Ancak 2. yüzyıl ortalarına doğru bu dört metin genel kabul görür. En geç 189 yılında bu dördü, Kutsal Kitap (Biblion/Bible) adı verilen derlemeye dahil edilirler.

Dört anlatının her birine, Yunanca “iyi havadis, müjde” anlamına gelen euangêlion adı verilmiştir. Latincesi evangelium, Süryanicesi î ile ewangîliyûn’dur. İngilizce gospel de aynı şekilde “iyi havadis” anlamına gelir. Arapça ve Habeşçede ortak olan incîl biçiminin, Muhammed’den bir hayli zaman önce Süryaniceden adapte edildiğini varsayabiliriz. Süryanice /g/ sesinin Arapça ve Habeşçe /c/ye dönüşmesi standarttır. +ion ekinin düşmesinde de sürpriz yoktur. Dolayısıyla /ewancîl/ ara-biçimini varsayabiliriz. Ancak ilk hecenin nasıl değiştiğine dair tatminkâr bir açıklama bulamadım.

Görüldüğü gibi İncil adı verilen bu metinler, biçim ve statü itibariyle Kuran’ın değil, siret ve hadisin eşdeğeridir. [Nitekim Arapça hadîs حديث “haber” demektir; angêlion muadilidir.]  Eldeki anlatımların hiç birinde, İsa’nın kitap yazdığına yahut kendisine bir kitap “indirildiğine” dair bir ibare veya ipucu bulunmaz. Müritlerinin aktardığı İsa meseller anlatır, kendisine sorulan soruları cevaplandırır, bir veya birkaç defa da kalabalıklara vaaz verir. Sözel üretimi bundan ibarettir.

Hıristiyanların Kutsal Kitap saydığı metin, toplam 120 sayfa kadar tutan bu dört incilden ibaret değildir. İsa’nın öğretisini içeren Yeni Ahit, bunlara ek olarak, Havarilerin İşleri adlı kronolojik anlatıyı, havarilerden beşinin çeşitli Hıristiyan cemaatlerine ve cemaat önderlerine hitaben yazdığı ileri sürülen 21 mektubu, ve nihayet, bir başka Yohannes’in kıyamet gününe dair vizyonunu içerir. İsa’nın ölümünden 120 ila 150 yıl sonra son şeklini almıştır. Toplam 27 metindir. İnciller bunların dördüdür.

*
Kuran’da İncil sözcüğünün zikredildiği 12 yerin birçoğunda bunun (Tevrat’la beraber) “indirildiği” ya da “verildiği” yazılıdır. Hadîd 27’de Meryemoğlu İsa’ya İncil’in “verildiği” özellikle belirtilir. Meryem 30’da, Meryem’in sabi oğlu konuşarak “Allah bana kitap verdi ve beni nebi kıldı” der. Demek ki İsa’nın kitabı kendisine çocuk yaştayken “verilmiştir”.

Bu durumda iki ihtimalden birini seçmek zorundayız,

1) Kuran, bize ve erken dönem Hıristiyanlarına malum olmayan bazı bilgi kaynaklarına sahiptir; veya,

2) Kuran yazarı “İncil” adını verdiği kitap hakkında yeterli bilgi sahibi değildir. Hıristiyanların bu isimde bir kutsal kitaba inandıklarını ve bu kitabın havariler tarafından yazılmayıp bizzat İsa’ya “verildiğini” sanmaktadır. Kitabı okumamış ve muhtemelen hiç görmemiştir. Konu hakkındaki bilgisi kulaktan dolma ve üstünkörüdür.

Birinci ihtimal zayıftır. İsa şayet bir “kitap” yazmış veya edinmiş ise, Hıristiyanların bunu unutması veya inkâr etmesi için makul bir sebep olamaz. Faraza bazı kötü niyetli kişiler tahrifata girişmiş olsa da, muharref olan kitabı İsa’ya mal etmek isteyecekleri şüphesizdir. İsa’nın ölümünden hemen sonra yoğun tartışmalara dalan Hıristiyan liderleri arasında hiç olmazsa bazılarının, tahrif edilen kitap(lar) yerine “aslını” ileri sürmeleri, en azından bunun sözünü etmeleri beklenir. Oysa böyle bir iddia duyulmamıştır.

Dolayısıyla, ikinci ihtimalin daha güçlü olduğu kabul edilmelidir.

*
Muhammed’in Hıristiyan Kutsal Kitabı hakkında bilgisiz olması bence şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan, onun ölümünden otuz yıl sonra Kuran metnini derleyenlerin halâ aynı anlatımı sürdürmesidir. Ortadoğu’nun bellibaşlı Hıristiyan kültür merkezleri ve milyonlarca Hıristiyan nüfus İslam egemenliği altına girdikten sonra, Müslüman liderlerin Hıristiyan kutsal metinleri hakkında daha fazla malumata sahip olmaları gerekir.

Acaba her şeye rağmen (yanlışlığını bile bile) Muhammed’in özgün söylemine sadık kalmayı mı tercih ettiler? Yoksa özgün söylemde daha feci hatalar vardı da sadece bir kısmını düzeltmekle mi yetindiler? Kuran metnindeki bariz anlatım bozuklukları ve anlam belirsizlikleri, acaba editörün silgisinin izleri midir?

16 Aralık 2012 Pazar

Swami Saraswati'nin İslam eleştirisi (kısım 6)

[[Madde numaraları (107. ve devamı) Saraswati'nin Satyarth Prakaş (Hakikatin Zaferi) adlı kitabındaki konu başlıklarıdır. İtalik dizili olanlar Kuran ayetleridir. Parantez içinde sure ve ayet numarası (19.15 ve devamı) gösterilmiştir. www.kuranmeali.org adresinde her ayetin Türkçede yayımlanmış otuz ayrı çevirisi karşılaştırılabilir. Cevap başlığı altında, 19. yüzyılda yaşamış bir Hindu derviş ve alimi olan Swami Dayananda Saraswati'nin itirazları verilmiştir. Cevapları Hintçe aslının İngilizce tercümesinden Türkçeye çevirdim. Gerekli gördüğüm yerlerde SN notu başlığı altında kendi yorumlarımı ekledim.]]

...............

107. “Kuran kitabında Meryem’in hikâyesini hatırla. (…) Ruhumuz Cebrail’i ona gönderdik ve Cebrail olan kusursuz (tam) bir erkek olarak göründü. O, Cebrail’e “Senden Allah’a sığınırım, beni senden korusun. Allah’tan korkuyorsan bana yaklaşma” dedi. Cebrail, “Ben Rabbinin habercisiyim ve sana mukaddes bir oğul vermek için gönderildim” dedi. Meryem “Erkek eli bana değmediğine ve zina işlemediğime göre nasıl oğul doğurayım?” dedi. Böylece ona hamile kaldı, ve karnında bebeğiyle beraber uzak bir yere (ormana) çekildi.” (19.15-19 ve 21)

Cevap: Melekler eğer Allah’ın ruhu ise ondan ayrı olamazlar;  akıl sahibi bir insan öncelikle bunu düşünür.

Bakire bir kız olan Meryem’in, bir erkekle temas etmek istemediği halde hamile bırakılması haksızlıktır. Melek eğer onu Allah’ın emriyle hamile bırakmışsa, o halde Allah’ın davranışı adalete aykırıdır. Buradaki diğer uygunsuz şeylerden söz etmemek daha doğru olur.

108. “Kâfirleri günah işlemeye kışkırtmak için onlara şeytanları gönderdiğimizi bilmiyor musun?” (19.81)

Cevap: Eğer Allah kâfirleri günaha kışkırtmak için şeytanlar gönderiyorsa, o günahlardan kâfirler sorumlu değildir. Ne onlar, ne de şeytanlar bundan ötürü cezalandırılabilir, çünkü emri veren Allah’tır; dolayısıyla sonuçlarından da Allah sorumludur. Eğer Allah’ın adaleti varsa, günahın cezasını kendi çekmesi gerekir; dolayısıyla cehenneme gitmelidir. Eğer Allah’ın adalet kaygısı yoksa o halde Allah zalim bir zorbadır; dolayısıyla günahkârdır, zira adaletsizlik ve zorbalık günahtır.

109. “Tövbe edip inanan ve salih amel ettiği için hidayete (doğru yola) erdirilenlere karşı elbette affediciyim.” (20.82)

Cevap: Kuran’ın savunduğu tövbe ve af öğretisi özellikle cüretkâr ve pervasız insanları günaha teşvik edicidir. Dolayısıyla bu kitap, dünyada kötülüğü ve günahı artırıcı bir etkiye sahiptir. Böyle bir kitap tanrının eseri olamaz.

110. “Yeryüzü yerinden oynamasın diye (onun üzerine) sağlam dağları yerleştirdik; (insanlar) gidecekleri yere varsın diye onlara yollar açtık.” (21.31)

Cevap: Yeryüzünün hareketleri hakkında bilgisi olsa Kuran yazarı böyle cahilce şeyler yazmazdı. Dağların ağırlığı olmasa dünyanın yerinden oynayacağını kim düşünebilir? Dağların ağırlığına rağmen depremlerde yer nasıl yerinden oynuyor?

SN notu: Birçok edebî eserde buna benzer fantastik imgelere yer verilmiştir. Kuran şayet bir edebi eser ise, bu tür ifadeler şüphesiz hoş görülebilir, hatta beğenilebilir. Ancak edebi eserler a) bilgi kaynağı ve b) hukuk metni olarak değerlendirilemez. Eğer Kuran bir sanat eseri ise, dokunulmazlık ve eleştirilmezlik zırhına sığınması da doğru değildir. 

111. “Mahrem yerini koruyan o kıza (Meryem’e) ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu alemler için bir mucize kıldık.” (21.91)

Cevap: Edep sahibi bir insan böyle bir müstehcenliği kitabına yazmaz; hele Allah’a böyle sözler atfedilmesi büsbütün utanç vericidir. İnsanlar arasında dahi anılması uygun olmayan sözlerin, tanrısal sayılan bir kitapta yeri ne?

SN notu: أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا ifadesi, “dişilik organını koruyan, ona el değdirtmeyen” demektir. Ferc sözcüğü Türkçeye genellikle am olarak çevrilir. Ancak inceleyebildiğim Türkçe Kuran mealleri burada “ırzını korumak” veya “iffet ve namusunu korumak” ifadelerini tercih etmiştir. Sadece eski Diyanet İşleri meali “mahrem yerini korumak” deyimini kullanır.

Kısım 46
112a. “Şüphesiz Allah iman edip salih amel edenleri içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar altın bilezikler ve incilerle bezenecek, giysileri ipekten olacaktır.” (22.23)

Cevap: Altın bilezikleri ve incileri ve ipekten giysileri olan bu cennet ne kadar bayağı bir hedeftir! Bu cennetin bildiğimiz raca saraylarından ne farkı var?

SN notu: Aksi kanıtlanmadıkça herkesin sözünü düz anlamıyla kabul etmek zorundayız. Aynı şey Kuran için de geçerlidir. Kuran’ın cennete ilişkin bize sunduğu hayli ilkel vizyonun mecazi olduğunu savunanlar, yalnız bu iddialarını ispat etmekle değil, ayrıca Kuran’ın diğer ifadelerinin mecazi OLMADIĞINI da ispat etmekle mükelleftir. Cennet eğer mecaz ise, mesela domuz eti yasağı veya oruç farizası veya Allah ve peygamber neden mecaz değildir?

112b. “Bana hiç kimseyi ortak koşma; benim evimi, tavaf edenler (…) ve secde edenler için temizle. (…) Belirli günlerde orada Allah’ın adını ansınlar (kurban kessinler), onlara rızk olarak verilen hayvanları yesinler ve yoksulları doyursunlar. Sonra bedenlerini temizlesinler, adaklarını adasınlar ve Eski Ev’i (Kâbe’yi) tavaf etsinler.” (22.25-29)

Cevap: Allah’ın evi varsa o evde oturuyor olması gerekir. O zaman bu putperestlik değil midir? Buna inanan Müslümanlar başkalarının putperestliğini nasıl eleştirir?

Eğer Allah adak kabul ediyor, ziyaretçilerin evini tavaf etmesini emrediyor ve yemeleri için kurban kesmelerine izin veriyorsa, Yunan tapınaklarının tanrılarından veya Tanrıça Durga’dan bir farkı yoktur. Kâbe adı verilen tapınak, öbür putlardan daha büyük bir puttur. Purana’lara inananlar ve Jainler eğer küçük putperest ise, Muslümanlar büyük putperesttir.

SN notu: Tanrının herhangi bir maddi varlıkla özel olarak irtibatlandırılması, putperestliğin esasını oluşturur. Bu varlığın İslamiyetteki gibi bir yapı (Kâbe) veya bir meteorit (haceri esved), Hıristiyanlıktaki gibi bir insan (İsa), veya Hindu kültlerindeki gibi insan veya hayvan şeklinde bir tasvir olması arasında prensipte fark bulunmaz.

Bizans geleneğindeki ikon tartışmaları bu konuya dair zengin teorik malzeme içerir.  İkon savunucularına göre kutsal tasvirler, ruhun soyut ve sonsuz olana yoğunlaşmasına yardım eden birer “yol göstericidir”. Nitekim εικών sözcüğü “gösterge” anlamına gelir.

113. “Sonradan siz kıyamet gününde diriltileceksiniz.” (23.16)

Cevap: Ölüler kıyamet gününe dek mezarda mı kalacak, yoksa başka bir yere mi gidecektir? Eğer mezarda kalacaksa, çürümüş ve kokmuş bir bedende kalmaktan dolayı iyiler de günahkârlar kadar acı çekecek demektir. Bu da adaletsizliktir. Kokmuş ve çürümüş bedenlerin çoğalması salgın hastalıklara sebep olursa, Müslümanlar bunun doğuracağı acılardan ve kötülüklerden de sorumludur.

SN notu: Yazar Hindu geleneği uyarınca ölülerin yakılması taraftarıdır. Müslümanlar gibi ceset gömmenin hastalıklara yol açacağı kanısındadır.


115a. “Allah bütün canlıları sudan yarattı. Bunlardan kimi karnı üzerinde, kini iki ayak, kimi dört ayak üzerinde yürür.” (24.45)

Cevap: Canlı varlıkların yapısında sudan başka birçok başka madde vardır. O halde “sudan yarattı” demenin anlamı nedir? Sudan yarattığı kadar topraktan, etten, kemikten ve başka maddelerden yaratmıştır.

115b. “Kim Allah’a ve resulüne itaat ederse (…) onlar mutluluğu tadacaktır.” (24.52) “Allah’a ve resulüne itaat edin.” (24.54) “Namaz kılın, zekât verin ve resule itaat edin ki size merhamet gösterilsin.” (24.56)

Cevap: Allah’a ek olarak peygamberine itaat etmek gerekiyorsa, peygamber Allah’ın ortağı olmaz mı? Öyleyse Müslümanlar neden Kuran’da bahsedilen Allah’ın ortağı (şeriki) olmadığını söylüyorlar?

SN notu: “Resul sadece Allah’ın elçisidir, dolayısıyla ona itaat etmek Allah’a itaat etmekle eş anlamlıdır,” tezi kabul edilemez. Zira kendi itikadınca tanrıya inandığı ve itaat ettiği halde Muhammed’e inanmayanlar, onun koyduğu yasa ve yasaklara uymayanlar, onun kurduğu dini ve siyasi cemaate ait olmayanlar dışlanmıştır. Dolayısıyla gerçek dünyadaki insanların büyük bir kısmı dışlanmıştır. Bu anlamda, İslam’ın “vahdet” öğretisi inandırıcılıktan yoksun bir iddiadır.

116. “Kâfirlere itaat etme, onlara karşı büyük bir cihadla cihad et.” (25.52)

Cevap: Müslümanların Kuran’ı yeryüzünde barışı bozan ve kavgayı yücelten bir kitaptır. Bilge ve hak gözeten insanların onu reddetmesinin sebebi budur.

SN notu: Kuran soyut bir dünyada yazılmış teorik veya edebi bir eser olsa, yukarıdaki ifadeyi mecaz sayıp “manevi bir mücadeleden” söz etmek mümkün olabilirdi. Ancak Muhammed’in gerçek dünyadaki kariyeri böyle bir yoruma izin vermez. Giriştiği mücahedeler, dünyevi alemin savaş ve katliamlarıyla şaşırtıcı bir benzerlik arzeder.

119. “Ey Musa, ben aziz ve hakim olan (kudretli ve bilen) Allah’ım. (…) korkma, resullerim benim huzurumda korkmazlar.” (27.9-10) “Allah’tan başka ilah yoktur; O, büyük arş’ın efendisidir.” (27.26) “Allah’a karşı (Allah’ın huzurunda) büyüklük taslamayın, ve O’na Müslim olarak (benliğinizi teslim ederek) gelin.” (27.31)

Cevap: Bu Allah devamlı olarak kendini övmekte ve kendi büyüklüğünden söz etmektedir. Bilge insanların kendi kendilerine kaside düzmesi hoş karşılanmaz. Birtakım el çabukluklarıyla ve böbürlenmeyle kendini yücelten bu tanrı, ancak medeniyetten habersiz çöl insanlarını kandırabilir.

Allah’ın huzurunda büyüklük taslamak kötüyse neden Muhammed bu kitapta devamlı olarak kendini övüyor ve böbürleniyor? İnsan öldürmek, Allah’a karşı büyüklük taslamanın en kötü biçimidir. Muhammed insan öldürmekle kendi öğretisine karşı gelmiş ve gerçek teslimiyetin ne olduğunu anlamaktan aciz olduğunu göstermiştir. Kuran adı verilen bu kitap, buna benzer çelişkilerle doludur.

SN notu: Ağır darbe.

121a. “Musa bir yumruk vurdu ve adamı öldürdü. Musa: 'Rabbim, doğrusu kendime yazık ettim, beni bağışla' dedi. Allah da onu bağışladı. O, şüphesiz bağışlayandır, merhamet edendir.(28.15-16)

Cevap: Hıristiyanların ve Müslümanların peygamberlerine bak! Musa adam öldürüyor ve tanrısı onu bağışlıyor. İkisi de hak tanımıyorlar.

121b. “Senin rabbin dilediğini yaratır ve seçer; onlar için ise seçim yoktur.” (28.68)

Cevap: Allah dilediğini dilediği gibi yaratabilir mi? Kimini kral kimini dilenci, kimini bilge kimini cahil yapmak yalnızca onun keyfine mi tabidir? Eğer öyleyse Allah adaletten yoksundur ve dolayısıyla tüm alemin tanrısı olamaz.


122. “Nuh’u kendi kavmine biz (peygamber olarak) gönderdik. Ve o, onların arasında bin yıldan elli yıl eksik kaldı.” (29.14)

Cevap: Allah dünyaya sadece peygamberleri mi gönderir? Diğer canlı yaratıkları da Allah göndermez mi? Hepsini Allah gönderdiyse peygamberlere ayrıcalık tanımasının gerekçesi nedir? Eski insanlar bin yıl yaşadıysa şimdi neden yaşamıyorlar? Bunlar yalan yanlış bilgilerdir.

SN notu: Allah tüm mahlukatın yaratıcısı ise, bunlardan bir kısmını düzeltmek için peygamber yollamasına ne gerek vardır? Peygamberleri olduran tanrı, diğer mahluklarını düzgün yaratmaktan aciz midir? Diğer mahlukları bozuk ise, peygamberlerin düzgün olduğuna nasıl güvence verebilir?

123a. “Allah önce yaratır, sonra tekrar diriltir. Sonunda ona döneceksiniz.” (30.11)

Cevap: Allah üç kere değil iki kere yaratıyorsa, ilkinden önce ve ikincisinden sonra boş duruyor demektir. Anlaşılan, gücü bu iki yaratış (diriltiş) eylemi dışında boşa gidiyor.

SN notu: Kuran’da anılan tanrının, bellibaşlı iki eylem (yaratılış ve kıyamet) dışında büyük ölçüde işlevsiz olması dikkat çekicidir. İki nokta arasında tanrı birtakım öfke krizleri, ciddi sonuç getirmeyen bazı müdahaleler ve intikam planları ile vakit geçirir.

Yaratılışın şayet tanrısal bir gerekçesi varsa Allah’ın neden yaratılışa son vermek isteyeceği ve kıyametten sonra neyle vakit geçireceği de yeterince açık değildir. 

123b. “İman edip iyilik yapanlar ise cennet bahçelerinde ödüllendirilirler.” (30.15)

Cevap: Müslümanların cenneti bir bahçede oturmak ve altın bilezik takmak ise, bu cennetin dünyamızdan farkı yoktur. Cennette eğer bahçeler ve bilezikler varsa, bahçıvanlar ve kuyumcuların da olması gerekir, ya da bu sanatkârların işini orada tanrı yapmaktadır. Bazılarına diğerlerinden daha az bilezik verilirse bunun sonucunda mutlaka hırsızlık da olur ve dolayısıyla suç işleyenlerin cehenneme gönderilmesi gerekir. O halde cennetin ebedi olduğunu söylemek çelişkidir.

SN notu: Cennet eğer gerçek ise, “bahçe”, “bilezik”, “ipek” ve “nehir” kavramlarının sahip olduğu mantıkî uzantılara da sahip olması gerekir. Cennet eğer mecaz ise, bunu savunanlar “Allah”ın da mecaz olup olmadığını açıklamakla mükelleftir.



124. “Bilmez misin ki Allah geceyi gündüze, gündüzü geceye çevirir, ve belirlenmiş vadeye dek dönen ayı ve güneşi yönetir? Görmez misin ki gemiler denizde Allah’ın nimetiyle yürür?” (31.29-31)

Cevap: Gök cisimlerinin hareketi ve gemilerin suda yüzmesi doğanın düzeninin eseridir. Doğanın düzenini tanrının yaratmış olduğunu söyleyemeyiz, çünkü tanrı doğanın düzenine ve akla aykırı olan bir şey yapamaz. Geminin yüzmesi Allah’ın varlığına delil ise, batması Allah’ın yokluğunu mu gösterir?

SN notu: Doğa olaylarına ilişkin olarak çeşitli dinlerin tanrıya atfettiği güçler, genel olarak bilinmezliğin (bilmemenin) edebî dille anlatımından ibarettir. Gök cisimlerine, hayata, ölüme, canlılara ve fizik kurallarına ilişkin olarak (henüz) bilinmeyen her şey “Allah” isimli tanımsız bir varlığa atfedilmiştir. “Allah”, bu akılyürütmede, “bilinmiyor” deyimiyle eş anlamlıdır. Bilinmez olana bir ad ve bir irade atfetmek, bilgi dağarcığımıza bir şey katmaz. Gereksiz bir kelime oyunundan ibarettir.

Bilginin artması “Allah” tezini zamanla bazı alanlarda (mesela gemi mühendisliği alanında) gereksiz kılabilir. Ancak bilinmeyen (zorunlu olarak) daima bilinenden daha fazla olacağı için, “Allah” tezinin inananlar nezdindeki çekiciliği asla azalmayacaktır. Dolayısıyla “çağımızda bilim ilerledi o yüzden tanrıya gerek yok” minvalindeki görüşler fazlaca yüzeyseldir.

SN notu2: “Geminin yüzmesi Allah’ın varlığına delil ise, batması Allah’ın yokluğunu mu gösterir?” sorusu üzerinde düşünmekte fayda vardır. Geminin yüzmesi eğer tanrının dolaysız iradesinin eseriyse, batması mantıken YA tanrının aczini YA DA kötü niyetini kanıtlar. Yok eğer tanrının rolü doğa yasalarını tesis etmekle sınırlıysa, tanrının doğa yasalarına aykırı iş yapamayacağını, dolayısıyla doğa yasalarının tanrının iradesinden üstün olduğunu kabul etmemiz gerekir.

125a. “Gökten yere kadar tüm işleri O yürütür, sonra sizin hesabınızla bin yıla eşit olan o günde, bütün şeyler yeniden O’na yükselir. O, görüneni ve görünmeyeni bilendir.” (32.5-6)

Cevap: Eğer şeyler Allah’tan iniyor ve Allah’a çıkıyorsa, demek ki Allah sonsuz değildir, belli bir yerdedir. Yoksa inmek ve çıkmak söz konusu olmazdı. Melekler gönderdiğine göre Allah yine sınırlıdır. Kendisi her yerde olsa melek göndermek zorunda kalmazdı.

Melek rüşvet alıp adaleti bozsa veya ölmüş birini serbest bıraksa Allah bunu bilebilir mi? Allah her şeyi bilen ve her yerde varolan ise elbette bilebilir. Ama eğer öyleyse melek göndermesine ne gerek var? İnsan ancak kendi gidemeyeceği bir yere haberci veya elçi gönderir.

Allah eğer mutlak-güçlü ise, yargılaması neden bin yıl sürüyor? Neden melekler göndermekle vakit geçiriyor?   

125b. “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak ve sonra Rabbinize döndürüleceksiniz. Dileseydik elbette herkesi doğru yola döndürürdük. Fakat cehennemi hem cinlerle hem insanların bir bölüğüyle dolduracağım diye söz verdim.” (32.11-13)

Cevap: Can alma görevi ölüm meleğinin ise, o melek nasıl ölecek? Melek ölümsüzdür deniyorsa demek ki ölümsüzlükte Allah’ın ortağıdır.

Acı çeken ruhlar cehennemi doldururken bunu seyretmekle yetinen bir tanrı adaletsiz, acımasız ve ruhen kötüdür. Böyle merhametsizlik gösteren kimse bilge bir insan dahi olamaz, nerede kaldı tanrı.

126. “Ey peygamberin kadınları, içinizden biri fuhş (iffetsizlik, kabahat) ederse onun cezası iki katına çıkarılacaktır. Allah için bu pek kolaydır.” (33.30)

Cevap: Kadınların iffetsizliğinden erkekler de sorumludur. Kadınları iki misli ceza görürken Muhammed de cezalandırılacak mıdır?

SN notu: Yazarın bu yorumunu tam anlamadım. Kadınların iffetsizliğinden kocaları da mı sorumlu tutulmalı? Yoksa Muhammed’in iffetsizliğine gönderme mi var?

127a. “(Ey peygamberin kadınları,) Evinizde oturun ve eski cahillik zamanındaki gibi ziynetlerinizi ortaya saçmayın. Namaz kılın, zekât verin, Allah’a ve onun resulüne itaat edin.” (33.33)

Cevap:  Erkekler özgürce gezerken kadınların evde hapsedilmesi büyük adaletsizliktir. Kadınların canı da açık havada gezmeyi ve doğanın çeşitli harikalarını görüp bundan tad almayı istemez mi? Müslüman erkeklerin başıboşluğa ve şehvete olan meylinin altında yatan sebep işte bu kötü gelenektir.

Allah’ın emirleriyle peygamberinkiler bir midir, ayrı mıdır? Eğer birse “Allah’a ve onun resulüne itaat edin” demek gereksizdir. Yok eğer farklıysa, ayrıştıkları noktada birinin doğru ve diğerinin yanlış olması gerekir. Eğer biri tanrının iradesi ise, o halde diğerinin şeytanın iradesi olduğunu kabul etmek zorundayız.

SN notu: Yazar 19. yüzyılda Hindistan’da kadın hakları ve özellikle kadınların eğitimi konularında reform hareketine önderlik etmiştir.

İkinci paragrafta belirtilen konu önemsiz değildir. Peygamberin tanrıdan ayrı bir iradesi var mıdır, yok mudur? Eğer yoksa Muhammed tanrıdır. Eğer varsa, Muhammed günah işleyebilir ve şeytana uyabilir. Nitekim Ahzab 1 (“Ey nebi, Allahtan kork ve kâfirlere uyma”) bu ihtimali ima eder. Dolayısıyla Muhammed’e (kayıtsız şartsız) itaat etmek doğru değildir.

127b. “Zeyd eşinden ayrıldığında onu seninle evlendirdik, ki evlatlıklar eşlerinden ayrıldığında müminlerin onlarla evlenmesinde bir sakınca olmadığı bilinsin. Allah’ın kendisine farz kıldığı hususlarda nebi’nin sorumluluğu yoktur. (…) Muhammed, aranızdan kimsenin (hiçbir erkeğin) babası değildir.” (33.37-40)

Cevap: Ancak başkasının zararına kendi çıkarını kollayan insanlar bu tür hesaplara başvurur. Bu olay, peygamberin şehvete düşkün biri olduğunun kanıtıdır. Öyle olmasa kendi gelini konumunda olan evlatlığının eşiyle neden evlensin? Bu yetmiyormuş gibi Allah utanç verici bir işe tanık gösterilmiş ve suça ortak edilmiştir. Hiçbir toplumda bir insanın kendi gelinini baştan çıkarması iyi karşılanmaz.

Muhammed kimsenin babası değilse Zeyd kimin evlatlığıydı? Böyle olaya Kuran’da yer verilmesinin sebebi nedir?

127c. “Ey resul, ücretini (mihrini) ödediğin eşlerini, savaş ganimeti olarak aldığın cariyelerini, seninle hicret eden amca ve dayı ve hala ve teyze kızlarını, ve eğer dilersen kendini peygambere hibe eden o mümin kadını sana helal kıldık. Bunlar senin zorluk çekmemen içindir. Allah bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (33.50) “Eşlerinden dilediğini yanına alır, dilediğini ertelersin. Uzak durduklarını dilediğinde yeniden yanına almanda sakınca yoktur. Onların sevinmeleri, üzülmemeleri ve senin verdiklerine razı olmaları için en uygun yol budur.” (33.51)

Cevap: Bu sözler, gemlenmez bir şehvetin ateşiyle yazılmıştır. Kendi gelinini bile eş almaktan çekinmeyen birinin, başkalarıyla da aşk oyunlarına girmemesi için elbette bir engel yoktur. Herhangi birinin eşinin, bir heves ve şehvet (gönül macerası) yüzünden evini bırakıp peygamberle evlenmesi hangi yasa meşru gösterebilir?

Peygamberin eşlerinden bazılarını dilediği zaman kendinden uzak tutabilmesi ve buna karşılık kadının ayrılma hakkının bulunmaması büyük bir haksızlık ve günahtır. Hiçbir yasa böyle bir adaletsizliği kabul edemez.

127d. “Ey müminler, size izin verilmedikçe peygamberin evlerine girmeyiniz.” (33.53)

Cevap: Nasıl kimse (şehvet duygularıyla) peygamberin evine giremez ise, kendisinin de aynı şekilde başkalarının evine girememesi gerekir. Peygamber dilediği kimsenin evine elini kolunu sallayarak girebiliyorsa halâ saygı görmesi mümkün müdür? Ancak akıl gözü körelmiş olan bir insan Kuran’ın tanrı sözü olduğuna ve bu kitabı yazan kişinin tanrının elçisi olduğuna inanabilir. Arapların ve diğer kavimlerin, akıldan ve ahlaktan yoksun bu kitaba iman etmeleri hakikaten büyük bir mucizedir!

SN notu: Yazarın son iki cümlesi, polemik bağlamından soyutlandığında, belki tahmin edilenden de daha derin bir noktaya temas eder. İman eğer aklın terk edilmesi üzerine kuruluysa, belki de Musa’nın ve Davut’un cinayetleri, İsa’nın akla seza doğumu ve ölümü, Muhammed’in Ahzab 30-53 ayetlerinde anılan kepazelikleri, belki de imanın en temel, en vazgeçilmez, bir bakıma en “mucizevî” unsurlarıdır. Akla ve edebe uygun olan şeylere kim olsa inanır; marifet aykırı olana inanabilmek mi acaba?

128a. “Allah ve resulünü incitenlere, Allah dünya ve ahrette lanet etmiş ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.” (33.57) “Mümin erkek ve kadınları, yapmadıkları bir şeyden dolayı incitenler, iftira ve apaçık günah işlemişlerdir.” (33.58)

Cevap: Peygamberi incitmenin yasak olması doğrudur. Ama peygamberin de başkalarını incitmesi yasak olmalıydı. Kuran yazarının bunu düşünmemiş olması büyük eksikliktir.

İnsanların tanrıya kötü söz söylemesi tanrıyı incitir mi? Eğer incitiyorsa demek ki tanrı değildir.

Tanrıyı ve peygamberini incitmenin yasak olması, onların dilediklerini diledikleri gibi incitebileceği anlamına mı gelir? Kendilerinden olmayan herkese hakaretler yağdırmaları doğru mudur? Müslümanları ve onların kadınlarını incitmek kötü ise, Müslümanların başkalarını incitmesi de eşit derecede kötüdür. Bu hakikati kabul etmediği sürece, Kuran adı verilen bu kitabın savunduğu şey bir tarafgirlik öğretisi olmaya mahkûmdur.

128b. “(Münafıklara) lanet edilmiştir; nerede yakalanırlarsa acımasızca öldürülürler.” (33.61) “Yarabbi, onlara iki misli azap ver ve onlara büyük lanet et.” (33.69)

Cevap: Müslümanlar için “nerede yakalanırlarsa acımasızca öldürülecek” dense Müslümanlar bundan incinir mi incinmez mi? Kendi dinlerine inanmayanlara iki misli azap vermesi için dua eden insanlar ve bu duaya kulak veren bir tanrı, şüphesiz cani ruhludur. Öğretileri hak ve hakkaniyet duygusundan uzak bir tarafgirlik (hizipçilik) öğretisidir; ürkünç bir kötülükle beslenmiştir. Bu tür emirler yüzündendir ki bugün de Müslümanların bir çoğu din uğruna çeşitli kötülükler yapmaktan ve cinayetler işlemekten hicap duymuyorlar.

129. “O, cömertliğiyle, bizi ebedi (kalıcı) konutlara yerleştirdi. Orada bize yorulma yoktur, zahmet ve sıkıntı yoktur.” (35.35)

Cevap: Kısımlardan oluşmayan ev olmaz; kısımların birleşmesiyle inşa edilen hiçbir şey ise ebediyen kalıcı olamaz. Yorulmayan ve emek harcamayan beden hastalanır; eğer cennette beden varsa, emek ve yorgunluk da olmalıdır. Tek bir kadınla yaşayan insan bile ne zahmetler çekiyorsa, çok sayıda kadınla cinsel mutluluk vaat edilen kimse kim bilir ne kadar zahmet çekecektir. O halde Müslümanların cennetteki ikameti kalıcı mutluluk sunamaz.
  
130. “Hikmet dolu Kuran’a andolsun ki sen hakikaten doğru yolda (doğru yolu göstermek için) gönderilen resullerdensin. O, üstün güç sahibi ve rahim Allah tarafından indirildi.” (36.2-5)

Cevap: Kuran’ı yazan eğer Allah ise, kendi kitabı üzerine nasıl yemin edebilir? Kuran yazarının devamlı olarak kendini ve kitabını övmesi, pazardaki satıcı kadınlar gibidir; onlar da eriğim ekşi demezler.

Kuran’a inananların doğru yolda olduğu desteksiz bir iddiadır; zira doğru yol, hakkı (hakikati) söylemeyi, hakka (hakikate) inanmayı, tarafgirliğe taviz vermeden sadece hakka (hakikate) göre davranmayı, tüm insanlara karşı erdemli ve adil olmayı gerektirir. Oysa bu doğru yol anlayışını ne Kuran’da ne de onun tanrısında göremeyiz. Kendinden yana olmayanlara karşı hak gözetmeyen ve bilge bir insanın özelliklerinden yoksun olan biri, doğru yolun elçisi olamaz.

134. “Yeryüzü Rabbin ışığı ile aydınlanır, kitap açılır, nebiler ve şahitler getirilir, ve aralarında hak gözeterek ve haksızlık etmeyerek hüküm verilir.” (69.69)

Cevap: Allah eğer peygamberlerin ve şahitlerin tanıklığına göre karar veriyorsa mutlak-bilen ve mutlak-güçlü olamaz. Eğer hak gözeterek ve haksızlıktan kaçınarak hüküm verecekse, sadece insanların – geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki – eylemlerine göre hüküm vermelidir. Bazılarının günahlarının affedilmesi, kalplerin mühürlenmesi, doğru yolun gösterilmemesi, insanların Şeytan aracılığıyla kandırılması, yargının kıyamete dek ertelenmesi gibi adaletsizliklerden olduğu yerde adil bir hükümden söz edilemez.

137a. “Göklerin ve yerin hükümdarlığı Allah’ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız dilediğine erkek (çocuk?) verir. Veya onları erkek ve kız olarak çift yapar, dilediğini kısır eder. Şüphesiz o her şeye kadirdir.” (42.49-50)

Cevap: Bu iddiaların, bilgisiz kadınları kandırıp onları tuzağa düşürmekten başka anlamı yoktur. Allah dilediğini yaratabiliyorsa başka tanrı yaratabilir mi? Yaratamıyorsa demek ki her şeye kadir değildir. Hoşnut olduğu insanlara kız ve erkek evlat veriyorsa, tavuklara, balıklara, domuzlara ve diğer çok doğuran mahluklara yavrularını kim veriyor? (Her şeye kadir ise) cinsel ilişki olmadan neden çocuk veremiyor? Neden keyfine göre bazı kadınları kısır edip onlara mutsuz ediyor?

SN notu: a) Mantık ve b) doğa yasalarının dışına çıkamayan bir tanrıya mutlak kudret atfedilemez.

137b. “Allah hiçbir insanla konuşmaz, meğer ki vahiy yoluyla yahut bir perde arkasından. Ya da O, bir elçi göndererek, izniyle ona dilediğini vahyeder.” (42.51)

Cevap: Allah eğer aracı kullanmadan dilediğiyle dilediği gibi konuşamıyorsa mutlak-güçlü değildir, yapabileceklerinin sınırı vardır. Sadece elçilerle konuşuyorsa, o elçilere ne söylediğini başkalarının bilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla elçiler istediklerini istedikleri gibi aktarabilirler. Allah eğer mutlak-bilen ve mutlak-güçlü ise, konuşmak veya insanlar hakkında bilgi toplamak için aracılara muhtaç olması, ya da insanların edimlerini kaydetmek için defter tutması anlamsızdır. Bunları yapan biri tanrı değildir; olsa olsa becerikli bir insandır.

SN notu: Ayette geçen bi-iznihi  بِإِذْنِهِ  “izniyle” deyimi mantıkî bir anlam ifade etmez. Acaba doğrusu bi-uznihi بأُذْنِهِ  olabilir mi? “…bir elçi göndererek, onun kulağına dilediğini vahyeder?”

139. “Onu tutun ve cehennemin ortasına sürükleyin, sonra başından aşağı azap olarak kaynar su dökün. (Deyin ki:) Tat işte, hani sen güçlü ve kerim idin? İşte inanmayı reddettiğiniz şey budur.” (44.47-50)
   
Cevap: Merhametli ve adil olan tanrının yaptığı işlere bak! Müslümanlar da tanrıları gibi davranmaya başlarsa vay insanlığın haline!

SN notu: Burada dile getirilen intikamcı ve işkenceci ruh hali ile, siret ve hadisin anlattığı, savaş esirlerini işkence ile öldürten Muhammed arasında bir paralellik olmadığı ileri sürülemez.  Karş. http://nisanyan1.blogspot.com/2012/11/sevan-nisanyandan-islami-bilgiler-nisa.html

13 Aralık 2012 Perşembe

Yer ayısı


Filmlere konu olan dabbetül arz Kuran’da Neml suresi 27:82'de geçiyor, وَإِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ أَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً مِّنَ الْأَرْضِ تُكَلِّمُهُمْ أَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِآيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ . Benim anladığım: “Söz vuku bulduğunda (kıyamet günü geldiğinde?) yerden bir dabbe çıkardık, onlara ayetlerimize inanmamalarını söyleyecek.” Diyanet İşleri “bir çeşit hayvan” veya “canlı bir yaratık” demiş. Gölpınarlı “bir mahluk”, Edip Yüksel “topraktan mamul bir yaratık”, Yaşar Nuri “debelenir gibi yürüyen bir hayvan”. Elmalılı ve Ali Bulaç çevirmeye kalkışmamış, dabbe diye bırakmışlar. İngilizce tercihler beast, creature veya monster. Biri de insect diye yorumlamış, ama sanırım bu marjinal.

Hadislerde de geçiyor. Hz. Muhammed’e atfedilen bir ifadeye göre kıyametin on belirtisinden biri yer dabbesinin belirmesi imiş. Birkaç ayrı kaynakta tekrarlanan bir başka hadise göre, mahlukun her bir eklemi 12 arşın boyunda olacakmış; Süleyman’ın yüzüğünü ve Musa’nın asasını taşıyacak ve bunlarla insanların yüzünü damgalayacakmış; müminlerin yüzünde ak damga, kâfirlerin yüzünde kara damga olacak, böylece çarşıda alışveriş eden herkes birbirinin yüzüne bakıp ne olduğunu anlayacakmış. Bunu da Rasulallah söylemiş. Diyorlar.

Yukarıdaki bilgilerden hareketle bazı İslam alimleri mahlukun 60 arşın boyunda olduğunu hesaplamışlar. Bu da Tacül Arus adlı büyük sözlükte yazılı. Bir arşın metreden biraz eksik olduğuna göre, hayvanın aşağı yukarı 12 ila 15 katlı bir apartman boyunda olduğunu hesaplayabiliyoruz. Süleyman'ın yüzüğü kaç numaraydı ve King Kong insanların yüzüne nasıl damga vurur gibi konulara burada girmeyeceğiz.

*
Eski kitaplara bakalım.

Yeni Ahit’in Kehanet (Revelation) kitabına göre kıyametten önce bir değil iki canavar zuhur ediyor.[1] İlki denizden çıkıyor; yedi başlı ve on boynuzlu bir mahluk, parsa benziyor ama ayakları ayı ayağı, ağzı aslan ağzı gibi. Tanrıya ve gökteki kutsallara küfretmek için ağzını açacak. Kutsallarla savaşıp onları yenmesine izin verilecek. İkinci canavar yerden (topraktan) çıkıyor. Koç gibi iki boynuzu var, insanları birinci canavara secde etmeye zorluyor, büyük mucizeler (ayetler, işaretler) sergiliyor, bu mucizeler sayesinde insanları doğru yoldan saptırıyor. Yeryüzünde yaşayan herkesin alnına veya sağ eline bir işaret bastırıyor, öyle ki bu simgeyi taşımayan kimse ne bir şey satın alabiliyor, ne bir şey satabiliyor.

Damga ve çarşı-pazar temaları tanıdık. 13:2’de anılan ayıya da mim koyuyoruz.

Daha geriye gidelim. Yahudi Kutsal Kitabına dahil edilen Danyal Peygamber kitabı, Bab 7.[2] Danyal’in vizyonunda karşımıza kıyamet alametlerinden bu kez iki değil dört yaratık (חְיוָה hîvah, yani hayvan) çıkıyor. İlki aslana, ikincisi ayıya, üçüncüsü parsa benziyor. Dördüncüsü hiçbir şeye benzemiyor, on boynuzu var ve en korkunç olanı o. İnsan ağzı gibi ağzı, ateşten bir tahtı var ve müthiş şeyler (kehanetler? ayetler?) konuşuyor.

Danyal 7:5’te ikinci mahluk için le-dob לדב “ayı gibi” demiş. Zannederim kış uykusuna yatması ve uyanması kastedilmiş. Ortaoğu halkları için ayı egzotik bir hayvan. En yakın habitatı Anadolu, Yukarı Mezopotamya ve İran'ın dağları. Özellikle kışın uyuması sıcak iklim insanları için ilgi çekici olmalı. 

*
İbranice dob ayı, dişisi dubba. Yahudi Aramicesinde ayı dubbâ, klasik Süryanicede debbâ. Şimdi Midyatta konuştukları Turoyo lehçesinde dêbo, geçen gün değindiğim Pervari’nin Mlahso lehçesinde debo, ayı. Kürtçe dıbbo da ayı imiş, Süryanice veya ona benzer bir kaynaktan alıntı olmalı.[3]

Ayının Arapçası da dubb دُبّ. Buna karşılık dâbbe’nin دابّة  Arapça sözlüklerde açıklaması yok. Kıyametten, mahluktan, altmış arşından, Süleyman’ın mühründen, Musa’nın asasından bahsetmişler, ama filolojik malumat hak getire. Bir tanesi bile değinmemiş ayı meselesine.

Telsiz telefon oyununu anımsatıyor biraz. Biri birine anlatmış, o da birine anlatmış, o da birine anlatmış. Geriye başı sonunu tutmayan bir Arapça düşük cümle kalmış. Arzdan dabbe çıkardık, ki konuşacak, ayetlerimiz, ama kesin değil, onlar, ehem…

Tiryakisi için not
Ayrı bir konu, lafı açılmışken değinelim. Yeni Ahit’in Kehanet kitabındaki mahluklar için thêrion θήριον demiş. Esasen ejderha demek, yani dragon dedikleri efsanevi sürüngen, ya da büyük yılan. Thêriakê θηριακή eski Yunan tıbbında yılan zehiri, ayrıca Pontos kralı Mithridates’in çeşitli zehirleri karıştırarak elde ettiği panzehirin adı.

Arap ve Acem tıbbına tîryâk تيرياق aynen bu şekilde geçmiş, hem zehir hem panzehir olan madde. Divan şiirinde afyon için kullanılan bir ıstılahtır. Tiryâkî de afyon bağımlısı demek.

Bir şey hem yılan hem ayı nasıl oluyor, onu bilmem, bana sormayın.
   



[1] Vahiy/Kehanet Kitabı Bab 13. Bkz. http://incil.info/kitap/Vahiy/13

[2] http://incil.info/kitap/Daniel/7 . Danyal kitabı modern akademik görüşe göre takriben MÖ 165 dolayında kaleme alınmış ve Milattan sonraki ilk yüzyılda Kutsal Kitap derlemesine dahil edilmiştir. Kuran’ın Yaratılış (Genesis) dışında Danyal kitabına sıklıkla göndermede bulunması, yazarın Yahudi kutsal metinlerinden sadece bu ikisiyle – yüzeysel de olsa – tanışıklığı olduğunu düşündürür.

[3] Alexander Militarev / Leonid Kogan: Semitic Etymological Dictionary. Vol. II: Animal Names, Ugarit Verlag 2005. Her zamanki sözlüklerim elimin altında değil, bundan baktım.

4 Aralık 2012 Salı

C neden C oluyor da K veya S olmuyor?


Birileri sordu ben de cevapladım.

Latice C harfinin orijinal değeri /k/dir. Fenikece ve Aramice kaph כ harfinin sağa doğru yazılmış halidir. Yunanca kappa ( Κ ) ve Arapça kef ( ك ) eşdeğerdir. Arapça harf esasen sola dönük kepçe iken, üst tırnağı zamanla uzamıştır. Yunanca harf esasen sağa dönük kepçe iken arkasına fazladan bir dikey hat eklenmiştir. Kaph/kaphâ zaten “çanak” veya “kepçe” demektir. Sola doğru yazılan alfabelerde sola, sağa doğru yazılan alfabelerde sağa bakar.

Emperyal dönem halk Latincesinde ince ünlülere bitişen /k/ sesi palatalize edilir. Yani artikülasyon noktası art damaktan ön damağa doğru kayar. Sebebi basittir. /Kitap/ yerine /çitap/ deyin anlarsınız. /e/ ve /i/ gibi ince sesliler ağzın ön kısmında telaffuz edildiğinden, buna bitişen /k/ sesinin kapanma noktası da doğal olarak öne kayma eğilimi gösterir. İtalya lehçesinde sonuç /ç/ sesidir: /kesar/ > /çezar/. Kuzey Fransa ve ona bağlı Batı Germen lehçelerinde, daha karmaşık bir süreç sonunda /kesar/ > /tsezar/ görülür. Fransızcada /ts/ sesi 9. yüzyıla doğru çözülerek /s/ halini almıştır. Dolayısıyla Franszıcada (ve onu taklit eden İngilizcede) /kesar/ > /sezar/ olur.

Sonuç olarak Latin alfabesindeki C harfi, e ve i seslerinden evvel İtalyancada /ç/, Fransızca ve İngilizcede /s/, Almancada /ts/ telaffuz edilir. Alfabeyi Almanlardan alan Leh, Çek, Macar, Hırvat ve Sloven dillerinde ise C harfi her koşulda /ts/ okunur; /k/ sesi için tutarlı bir şekilde K harfi kullanılır. 1913’te İstanbul’da icat edilen modern Arnavut alfabesi de aynı yolu izler.

Yeni Türk alfabesinde C harfinin değeri neden // olmuş? Emin değilim. Sanırım Balkan dillerinde var olan /ts/ sesi Türkçede olmadığından, buna karşılık Türkçede yaygın olan // sesinin Batı alfabelerinde tatmin edici bir simgesi bulunmadığından, işlevsiz kalan C harfi oraya yakıştırılmış.

Bir olasılıkla Yeni Türkçe Ç harfi Arnavut alfabesinden alınırken, aynı harfin kuyruksuz halinin de, aynı sesin ötümsüz (“yumuşak”) halini belirtmesi uygun görülmüş. Ki bence de mantıklı bir yol.

3 Aralık 2012 Pazartesi

Swami Saraswati'nin İslam Eleştirisi (kısım 5)

[[Madde numaraları (85. ve devamı) Saraswati'nin Satyarth Prakaş (Hakikatin Zaferi) adlı kitabındaki konu başlıklarıdır. İtalik dizili olanlar Kuran ayetleridir. Parantez içinde sure ve ayet numarası (9.88 ve devamı) gösterilmiştir. www.kuranmeali.org adresinde her ayetin Türkçede yayımlanmış otuz ayrı çevirisi karşılaştırılabilir. Cevap başlığı altında, 19. yüzyılda yaşamış bir Hindu derviş ve alimi olan Swami Dayananda Saraswati'nin itirazları verilmiştir. Cevapları Hintçe aslının İngilizce tercümesinden Türkçeye çevirdim. Gerekli gördüğüm yerlerde SN notu başlığı altında kendi yorumlarımı ekledim.]]

85. “Fakat Resul ve müminler, ki mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler, hayırlar onlarındır; kurtuluş onlarındır.” (9.88) “Sana mazeret bildirip savaştan kaçanlara gelince, Allah onların kalbini mühürlediğinden onlar bilmezler.”(9.93)

Cevap: Muhammed’e inanıp onunla beraber savaşanlar iyi, diğerleri kötü. Diğerlerinin kalbini Allah mühürlemişse, işledikleri günahtan sorumlu tutulabilirler mi? Kalplerini mühürleyerek iyi olmalarını engelleyen Allah ise, sorumlu olan da Allah değil midir? Böyle adaletsizlik olmaz.

86. “(Savaşa katılmayanların) mallarından sadaka al, onları arındır ve temize çıkar. Onlara dua et, senin duan onlar için güvendir.” (9.103) “Allah, kendisi yolunda öldürmeleri ve öldürülmeleri halinde onlara vaadettiği cennetin karşılığında, müminlerin canlarını ve mallarını satın aldı. (…) Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim var? Öyleyse, yaptığınız alışverişe sevinin; kârı (ödülü) pek çoktur.” (9.111)

Cevap: Maşallah bu Muhammed’in Gokul dervişlerinden bir farkı yok! Onlar da saf halkın varını yoğunu alıp günahlarından arındırma işini iyi bilirler!

Günahsız insanların canını almayı kâr hanesine yazan bu ticari işletme de güzelmiş doğrusu! Müslümanların tanrısı adaletten de merhametten de elini çekmiş, günahsız insanları Müslümanlara öldürtüp karşılığında cennet vaat ediyor! Tanrının adına bundan büyük leke sürülebilir mi? Bilge ve erdemli insanlar nezdinde bundan daha aşağılık bir şey düşünülemez.

SN notu: Gokul dervişleri (Gosains of Gokul) hakkında bilgi bulamadım. Uttar Pradeş eyaletindeki Gokul kasabasında, tanrı Krşna’nın en kutsal sayılan tapınaklarından biri vardır.


87. “Ey müminler, kâfirlerin size yakın olanlarıyla savaşın (onları öldürün); sizdeki kararlılığı (şiddeti) görsünler.” (9.123) “Her yıl bir veya iki kez sınandıklarını görmüyorlar mı ki, tövbe etmezler ve hatırlamazlar?” (9.126)

Cevap: Allah burada Müslümanlara hainliği emrediyor; kendi dinlerinden olmayıp komşu ve yakın oldukları veya hizmetinde bulundukları insanları fırsat bulduklarında öldürmeyi veya onlarla savaşmayı öğütlüyor. Nitekim Müslümanlar çoğu zaman Kuran’ın bildirdiği şekilde davranmışlardır. Müslümanlar Kuran’ın övdüğü kötülükleri anlayıp ondan yüz çevirseler iyi olur.

SN notu:  قَاتِلُواْ الَّذِينَ يَلُونَكُم مِّنَ الْكُفَّارِ ibaresi “kâfirlerden size yakın olan (yakınınızda olan)ları öldürün” veya “onlarla savaş edin” anlamına gelir. “Biz eskiden Ermenilerle çok iyi komşuyduk” ifadesi, ister istemez, akla gelecektir.

88. “Şüphe yok ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra tahtına oturan Allah’tır.” (10.3)

Cevap: Allah dünyayı altı günde mi yarattı? Bu doğru olamaz, çünkü daha önce Allah “ol!” dediğinde dünyanın olduğu söylenmişti.

Tanrı eğer sonsuz ise neden göklerin üstündeki tahtında oturuyor? Her yerde olan, belli bir yerde olabilir mi? Eğer kastedilen şey dünyayı yönetmesi ise, o zaman Allah tıpkı bir insan gibi davranmaktadır. Her şeyi bilen tanrı, tahtında oturup hangi kararları verecek? Kuran adı verilen kitabın, tanrı kavramını idrak etmekten aciz birtakım cahiller tarafından yazıldığı yeterince açıktır.

SN notu: Alim-i mutlak olanın öğreneceği bir şey olmadığı gibi, vereceği bir karar da olamaz. Dolayısıyla tanrı, tahtında oturmakla, boşa vakit geçirmektedir. Ya da müdahale edemeyeceği bir süreci izleyerek kendi kendini öfkelendirmektedir.


90. “Sizi imtihan etmek ve hanginizin en güzel amel edeceğini görmek için altı günde gökleri ve yeri yarattı (…) Ölümden sonra şüphesiz dirileceksiniz.” (11.7)

Cevap: Tanrı sınav yapıyor ve işlerin sonucunu bekliyorsa mutlak-bilen olamaz. Ancak bilgisi noksan olan biri karar için imtihan sonucunu bekler. Hüküm için kıyameti bekliyorsa, adaleti geciktirmekte ve haksızlığın egemenliğine göz yummaktadır.

91. “Ey kavmim, Allah’ın bu (dişi) devesi sizin için bir ayettir (mucizedir). Bırakın Allah’ın arazisinde otlasın. Ona kötü niyetle yaklaşmayın, yoksa size azap olur.” (11.64)

Cevap: Allah’ın dişi devesi varsa mantıken erkek devesi de vardır. Dolayısıyla filleri, atları, eşekleri ve diğer hayvanları da olmaması için bir sebep bulunmaz. Allah’ın devesini çayırda otlatması ne hoş bir şey! Acaba bazen ona biniyor mudur? Her davar sahibi gibi, hayvanlarına göz kulak olan hizmetkârları da vardır mutlaka.

SN notu: Kuran’daki anlatıma göre Allah Samud kavmine Salih peygamberi göndermiş ve Salih’in peygamberliğine kanıt olarak mucizevi bir dişi deve bağışlamıştı. İslam-öncesi Arap mitolojisine ait olan bu hikâye, Kuran’ın yararlandığı diğer tarihi kaynaklarda mevcut değildir.


92. “Bedbahtlar cehennem ateşindedir, orada sızlayıp inlerler. Gökler ve yer durduğu sürece orada kalıcıdırlar (…) Mutlulara gelince, gökler ve yerler durdukça onlar da cennette kalıcıdır.” (11.106-108)

Cevap: Herkes kıyamet gününden sonra cennete veya cehenneme gideceğine göre, gökler ve yeryüzü neden varolmaya devam etsin? Cennette ve cehennemde kalış süresinin limiti göklerin ve yeryüzünün varoluş süresi ise, o zaman cennette ve cehennemde ikametin sonsuz olacağını söylemek çelişkidir. Sadece cahiller sözün önünü ardını düşünmeden böyle dikkatsizce konuşur.

93. “Yusuf babasına: 'Babacığım! 'Rüyamda onbir yıldız, güneş ve ayın bana secde ettiklerini gördüm' demişti.” Ve devamı (12.4-59)
 
Cevap: Yûsuf suresinin tamamı Yusuf ve kardeşleri hikâyesini içeren baba oğul diyaloğundan ibarettir. Bu zaten halk arasında yaygın olan bir hikâye olduğuna göre, Kuran’ın tanrıdan gelen bir vahiy eseri olduğu söylenemez. Birisi, insanlara ait bir rivayeti aktarmıştır.


94. “Allah, görünmez direkler üzerine gökleri yükseltti, sonra arş’a kurularak (oturarak) güneşi ve ayı buyruğu altına aldı. Hepsi belirlenmiş vadeye dek dönmeyi sürdürür, ve O onları idare eder. (…) Yeryüzünü seren, orada dağları ve nehirleri ve tüm mahsulleri ve dişi ve erkek (mahlukları) yaratan O’dur.” (13.2-3) “O gökten suyu indirdi, ve böylece dereler (kendileri için takdir edilen ölçüde) aktı.” (13.17) “Aynı şekilde, Allah dilediğinin rızkını genişletir, dilediğini ise kısar.” (13.26)

Cevap: Müslümanların tanrısının bilimsel gerçeklerden haberi olmasa gerek, yoksa göklerin görünmez direkler üstünde durduğunu yazmazdı. Allah eğer arş adı verilen bir yerde oturuyorsa aynı zamanda her yerde olamaz.

Allah’ın bulutlar hakkında biraz bilgisi olsaydı, suyu yukarıdan aşağı indirdiği gibi aşağıdan yukarı çıkardığını da yazması gerekirdi. Kuran yazarının bulutların oluşumu hakkında bilgisi olmadığı anlaşılıyor.

Allah rızkı ve kederi insanların iyi ve kötü eylemlerine göre değil keyfine göre dağıtıyorsa, adaletten yoksun bir zorbadır.

95. “Allah dilediğini yoldan saptırır ve kendisine yöneleni hidayete erdirir (doğru yolu gösterir).” (3.27)

Cevap: Allah insanları yoldan saptırıyorsa Allahın şeytandan farkı nedir? Şeytan şayet insanları yoldan çıkarmakla suçlanıyorsa, Allah aynı şeyi yaptığında neden kendisinden hesap sorulmaz? İnsanları kötü yola düşürenlerin cezası cehennem ise, Allah’ın da cehenneme gitmesi gerekmez mi?


96. “Bu yüzden biz Kuran’ı Arapça bir hüküm olarak indirdik. Sana gelen bu bilgiden sonra onların heveslerine uysan, Allah da seni gözetmez.” (13.37) “Tebliğ senin, hesap sormak bizimdir.” (13.40)

Cevap: Kuran hangi istikametten indirildi? Eğer yukarıdan indirildiyse Allah belli bir yöndedir ve evrenin rabbi olamaz. Mutlak ve sonsuz olan tanrı, her yerde eşit olarak mevcuttur.

Mesaj iletmek ulağın ya da postacının işidir. Haber iletmek için ulağa ihtiyacı olan kimse mutlak değil sınırlıdır, belli (sınırlı) bir yerdedir.

Hesap sormak ve muhasebe defterini kontrol etmek mutlak-bilen olan tanrının değil, gücü ve bilgisi kısıtlı olan insanın işidir. Kuran adlı kitabı, kısıtlı bilgisi olan bir insanın yazdığı anlaşılıyor.

97. “Devamlı dönen güneşi ve ayı sizin hizmetinize sundu, ve geceyi ve gündüzü sizin için yarattı. Ondan istediğiniz her şeyi size verdi. Nimetlerini saymaya kalkarsanız sayamazsınız. Bu yüzden insanoğlu nankör ve günahkârdır.” (14.33-34)

Cevap: Dönen güneş ve ay değil dünyadır. Kuran’ı yazan kimse bu basit gerçekten habersiz görünüyor.

İnsanoğlu günahkâr ve nankörse ona Kuran vasıtasıyla yol göstermenin boşuna olduğu söylenmiş. Zira kötü yolda olan insan zaten Kuran ne dese yolundan dönmeyecektir. Oysa gerçek dünyada insanların her zaman erdemli ve günahkâr (hem iyi hem kötü) olduğunu görüyoruz. Bu yüzden, iyiliği öğreten bir kitap bu yanlış öğretiyi savunamaz.

SN notu: Filozoflar ve erdemli insanlar, insanoğlunun hem iyi hem kötü olduğunu bilenlerdir. Cahiller ve mücahitler, insanı sadece dost veya düşman olarak görür. Muhammed ve kitabı, ikinci yolu seçmekle hata etmiştir.


98. “Rabbin meleklere ‘Ben kuru çamurdan bir insan yaratacağım, onun içine ruhumdan üflediğimde ona secde edin’ dedi.” (15.29) “İblis ise, ‘Rabbim, madem sen beni yoldan çıkardın, ben de onların hepsini yoldan çıkaracağım’ dedi.” (15.39)

Cevap: Tanrı ruhunu Adem’e üflediyse Adem’in de tanrı olması gerekir. Adem tanrı değilse Allah neden ona secde edilmesini emrederek kendi kendine şirk koştu? Allah şeytanı yoldan çıkardıysa neden şeytanın şeytanı, ya da onun yol göstericisi sayılmasın? Müslümanlar şeytanı “yoldan çıkarıcı” olmakla suçluyorlar. Eğer Allah Şeytanın yoldan çıkmasına izin verdiyse ve onun insanları yoldan çıkaracağını bildi ise neden onu engellemedi? Neden onu cezalandırmadı veya hapse atmadı? Neden yok etmedi?

99. “Her ümmete (kavme) ‘Allaha ibadet edin ve tağuttan sakının’ diyen bir peygamber gönderdik.” (16.36)

Cevap: Allah her ulusa kendi peygamberini gönderdiyse, onlardan birine (Muhammed’e) itaat etmeyenler neden kâfir oluyor? Kendi kavminin peygamberinden başkasına saygı göstermemek doğru mudur? Her ülkeye peygamber gönderildi ise Hindistan’ın peygamberi kimdir? Şüphesiz bu öğretide inanmaya değer bir taraf yoktur.

SN notu: Allah her ulusa peygamber gönderdiyse, hidayetin (cennetin) şartları arasında neden bunlardan sadece birine inanmayı saymıştır?

Her ulusa peygamber gönderilmiş ise, Muhammed’den sonra ortaya çıkan uluslara (mesela Kanadalılara, İsviçrelilere, Boşnaklara) da gönderilmiş midir? Gönderilmişse Muhammed son peygamber değil midir?

Arap kavmine gönderilen peygamber Türkler ve Fransızlar için bağlayıcı mıdır?


100. “Allah’a andolsun ki senden önce (diğer) kavimlere de peygamber gönderdik.” (16.63)

Cevap: Yemin etmek yalancılara has bir davranıştır, tanrıya değil. Dünyadaki tecrübelerimiz bize bunu gösterir. Doğruyu söylemeyi alışkanlık edinmiş biri neden yemin etsin?

Allah’ın Allah adına yemin etmesini anlamak mümkün değildir. Bu ayette “Biz” diyen kişi ile Allah’ın ayrı kişiler olduğu anlaşılıyor.

102a. “Cehennemi kâfirler için zindan kıldık.” (17.8) “Her insanın amelini boynuna astık. Kıyamet günü onu bir kitap gibi açıp göstereceğiz.” (17.13)

Cevap: Eğer göğün yedinci katında oturan Kuran tanrısına, onun kitabına, peygamberine, yargısına ve ibadetine inanmayanlar kâfir ise ve cehennem sadece onlar için yaratılmışsa, bu adaletsizliktir. Zira Kuran’a inanan herkes erdemli olamaz ve ona inanmayanların hepsi kötü olamaz.

İnsanlarına boynuna amel defterinin asmanın amacı amelleri ödüllendirmek ise, Allah’ın bazı kişilerin yüreğini ve gözünü mühürlemesi ve diğerlerinin günahlarını affetmesi, zalimane bir oyun gibidir.

Kıyamet gününde ortaya çıkarılacak olan defterler şimdi nerededir? Allah yevmiye defteri tutan bir muhasebeci gibi bu defterde kayıt mı tutar? Kişilerin önceki hayatları yoksa Allah onların kaderini neye göre belirleyebilir? Eğer onların (geçmiş hayatlardaki) amellerine göre kader biçmiyorsa, yaptığı şey adaletsizliktir. Zira insanlara, yaptıkları iyiliğe ve kötülüğe bakmadan elem veya mutluluk vermek adil değildir. “Allahın takdiri” demek bu durumu değiştirmez, çünkü hak gözetmeyen bir tanrı haksızlık suçlamasından kurtulamaz.

102b. “Nuh’tan sonra nice nesilleri helak ettik.” (17.16)

Cevap: Allah eski çağlarda yaşamış nesilleri, kabahatleri olmadığı halde helak ediyorsa Allah adil değildir ve adil olmayan biri tanrı olamaz.


103a. “Semud kavmine kanıt olarak (gözle görülen bir işaret olarak) bir dişi deve vermiştik, (fakat) ona zulmettiler. Oysa Biz ayetleri (işaretleri, mucizeleri) ancak korkutmak için göndeririz.” (17.59)

Cevap: Dişi devenin amacı eğer tanrının varlığını kanıtlamak ise ancak cahil insanlar böyle bir kanıta inanır. Yok eğer amaç insanların imanını sınamak ise, ancak bencil bir zorba böyle sınavlardan medet umar.

103b. “(İblis Allah’a isyan ettiğinde Allah ona) “Git” dedi, “Artık onlardan kim sana uyarsa, cehennem sizin hak ettiğiniz cezadır. Gücün yettiğince onları kandır, atlılarınla ve yayalarınla onlara saldır, mallarına ve çocuklarına ortak ol. Onlara vaad et. Ancak Şeytanın onlara vaat ettikleri ancak aldatmacadır.” (17.63-64)

Cevap: Allah eğer Şeytana insanları suça teşvik etme emri verdiyse, o halde Allah şeytanın amiridir. İnsanların işleyeceği suçların nihai sorumlusu odur. Ancak kavrayıştan yoksun insanlar böyle bir varlığı tanrı olarak kabul ederler.

103c. “O gün bütün insanları önderleriyle (imamlarıyla) beraber çağıracağız. O gün kitabı sağ eline verilenler o kitabı okuyacak, ve onlara zerre kadar zarar gelmeyecek.” (17.71)

Cevap: Herkes ancak kıyamet gününde hesaba çağrılacaksa bu nasıl adalettir? Bir yargıcın ilk görevi, adaleti mümkün olan en hızlı şekilde tecelli ettirmektir. Farzedin ki bir yargıç, hırsızlık yapan birine ilişkin tüm şikâyetleri elli yıl sonra dinleyeceğini ve o kişinin beraatine veya mahkûmiyetine o zaman karar vereceğini söylesin. Kıyamet gününün yargısı işte böyle bir yargıya benziyor. Hem düşünün ki geçmişte suç işlemiş biri ancak uzun bir zaman süresi sonunda ceza görüyor, oysa kıyamet günü yakalanan biri aynı gün cezalandırılıyor. Buna adalet diyebilir miyiz?

Suçluların yargı gününe peygamberleri (imamları) eşliğinde çıkması da Allah’ın bilgisinden veya tarafsızlığından kuşkuya düşmemize sebep olacak niteliktedir. Gerçek bir tanrının böyle bir aracıya ihtiyacı olabilir mi? Asla.

SN notu: İnsanların kıyamete peygamberleri (imamları) eşliğinde çıkacak olması, son yargıda bunların şefaatçilik ve/veya suçlayıcılık görevi üstleneceklerine, dolayısıyla bu dünyada onlarla iyi geçinmek gerektiğine işaret eder. Bu da Kuran dininin hakikati değil, aidiyeti (itaati) ön plana koyduğuna bir diğer delildir.


104. “Onlar için, içinden ırmaklar akan Adn bahçeleri (cennetleri) vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyer, taht (yüksek yastık?) üzerinde otururlar. Ne güzel bir ödül ve ne güzel yaslanma yeri!” (18.31)

Cevap: Bahçeleri, süsleri, kıyafetleri, yastıkları ve yatakları olan bu cennet ne kadar bayağı bir yerdir. Bilge insan bu cennetin adaletsizliğine isyan eder, çünkü insanın amelleri sonlu olduğu halde bu cennet sonsuzdur.

Her gün tatlı yesen sonunda zehir olur. Sürekli zevk içinde yaşamak da Cennet sakinlerine sonunda eziyet olacaktır. Hakiki kurtuluş öğretisi, bir Büyük Devir (mahakalpa) boyunca mutluluğu tattıktan sonra yeniden dünyaya dönmeyi gerektirir.

SN notu: Hindu öğretisinde bir mahakalpa, 311 trilyon 40 milyar yıl olarak hesaplanmıştır. Yazar bu sürenin, mutluluğu eziyete çevirmek için yeterli olup olmadığı konusunda bilgi vermemektedir.

105. Haksızlıklarından ötürü işte helâk ettiğimiz şehirler! Onları helâk etmeden önce vade biçtik. (18.59)

Cevap: Bir kentin halkının tümüyle günahkâr olması mümkün müdür?(…) Vade biçtiğine göre demek ki suç işleyip işlemeyeceklerini önceden bilmiyordu. O halde bu tanrı mutlak-bilen değildir.


106a. Çocuğun anne ve babası mümindi; onları inkâra ve azgınlığa sürüklemesinden korktuk. İstedik ki Rab onlara daha hayırlı ve daha merhametli bir başka (çocuk) versin.” (18.80-81)

Cevap: Vay o tanrıya ki korku ve vehimleri yüzünden suçsuz insanların canını alır! Suçsuz bir genci öldürmek için gösterdiği sebep de, anne babasının kendisinden (Allahtan) yüz çevirebilecek olması imiş. Adaleti değil tarafgirliği öğütleyen böyle bir tanrı olmaz olsun.

SN notu: Kehf suresindeki Hızır mesellerinin ikincisinde, Hızır suçsuz bir genci öldürür. Musa ısrarla açıklama isteyince, sabırsızlığından dolayı onu azarlar. Daha sonra bu açıklamayı verir.

Meselin mecazi/sembolik bir anlam taşıdığı savunulabilir. Ancak böyle olsa da mecazi anlamın ne olduğu açık değildir. Eğer kastedilen şey Allah’ın (veya peygamberlerin veya evliyanın) söz ve eylemlerine sorgusuz sualsiz itaat ise, bunun kötü bir öğüt olduğu şüphesizdir.

Diğer yandan, Kuran’daki Hızır mesellerinin 3. yüzyıla ait Rabbi Yoşua ben Levi ile İlyas Peygamber hikâyelerinden aktarılmış olduğu, dolayısıyla belki herhangi bir metafizik anlam gözetmeksizin popüler mitoloji çerçevesinde nakledilmiş olduğu da düşünülebilir. Bkz: http://en.wikipedia.org/wiki/Elijah#Rabbi_Joshua_ben_Levi

106b. “Güneşin battığı yere varınca onu bulanık (çamurlu) bir gözede batarken gördü ve orada bir kavim buldu. ‘Ey Zülkarneyn, onları ya cezalandırırsın, ya da onlara iyi davranırsın’ dedik.” (18.86) “Ey Zülkarneyn, Yecüc ve Mecüc yeryüzünde fesad etmektedir; o yüzden sana bir harc verelim, onlarla aramızda bir sedd inşa et.” (18.94)

Cevap: Kuran yazarı güneşin balçıklı bir gözede battığını zannetmektedir. Battığı yer göze değil havuz veya deniz de olsa fark etmez; yazarın coğrafya ve astronomiden habersiz biri olduğu muhakkaktır. Bilgisi olsa, olgulara bu kadar aykırı olan bir ifadeyi niçin kullansın? Bu tür bilgisizlikler, (günümüzde) Müslümanların da cahil kalmasına neden olmaktadır. Öyle olmasalar, bu kadar yanlış bilgilerle dolu bir kitaba nasıl inansınlar?

Sonra Allah’ın zulmüne bakın! Kendisi dünyanın yaratıcısı, hükümdarı ve yargıcı ise Yecüc ve Mecüc’ün dünyayı talan etmesine neden izin vermiştir? O talanı önlemek için kendisi tedbir alacağı yerde neden Zülkarneyn adı verilen kişiye duvar örmesi için malzeme vermiştir? Şüphesiz bunlar cahil insanların inanacağı masallardan ibarettir.

SN notu: عَيْنٍ حَمِئَةٍ  ‘ayn hami’a ifadesi “bulanık (çamurlu) kaynak (pınar)” anlamındadır. İslami literatürde bazen “deniz” veya “okyanus” olarak tevil edilmesi inandırıcı sayılamaz. Ancak bu yorum kabul edilse bile, dünyanın küresel yapısının Milat öncesinden beri Ortadoğu’nun bellibaşlı kültürel merkezlerinde bilinen bir husus olduğu göz önüne alınmalıdır. Yani “Muhammed zamanında insanlık cahildi” mazereti kabul edilemez.

Zülkarneyn ve Ye’cüc Me’cüc (Gôg ve Magôg) hikâyeleri, İran geleneğinden yaygın olan ve Tevrat’ın (sonradan eklenmiş) Danyal kitabında aktarılan İskender menkıbelerine dayanır. İskender’in “iki boynuzlu” olduğu efsanesi, belki Makedonyalının (tüm heykel ve portrelerinde özenle vurgulanan) saç yapısından ötürü, veya belki İran mitolojisinde adı geçen iki boynuzlu bir yaratıktan ötürü, öteden beri popüler olmuştur.

Yecüc ve Mecüc seddi muhtemelen Kafkasya’daki Darius seddini (MÖ 6. yy), veya daha kuvvetli olasılıkla Çin Seddini ifade eder. İskender Kafkasya sınırına seyahat etmemiştir, ancak Sogdiana seferinde iken o yörede göçebe (Türkî?) kavimlere karşı Çinlilerin inşa ettirmekte olduğu sedden haberdar edilmiş olması gerekir.