2 Nisan 2013 Salı

Barışa karşı değilim ama...


Hayır, barış mutlak bir değer değildir. “Önemli olan sadece barış, gerisi teferruat” diyenlere de asla kanmayın derim. Otoriteye tapanların tarih boyunca klasik sloganıdır. “Barış ve huzura her zamankinden fazla ihtiyacımız olan şu zor günlerde…” “Ne lüzum var şimdi tekneyi sallamaya…” “Polis kardeşlerimizin de hassasiyetleri var…” Vesaire. Tanıdık geliyor mu?

Zorbalığa karşı şiddet kullanmak meşrudur ve haktır. Gerekirse adam da öldürülür. Bunu topyekün inkâr ettiğin zaman, BİR, güçlüye teslim olmayı savunmuş olursun; İKİ, güçlüye teslim olmayıp bunca zaman savaşanları aşağılamış, aptal yerine koymuş olursun. Barış eğer tek ve mutlak toplumsal değer ise, otuz sene dağda o meşakkati boşuna mı çektiler? Yoksa barış bugün pek kıymetliydi de 1984’te yahut 1993’te değil miydi?

Kaldı ki boşuna mücadele etmemiş oldukları da besbelli ortada. Bilek gücüyle sonuç aldılar. Koca devlete pes ettirdiler. Neyin karşılığında mücadeleyi bıraktıklarını henüz bilmiyoruz. Ama tatminkâr bir şey almadan sahadan çekilmiş olacaklarına ihtimal vermem.

Demek ki neymiş? Şiddet bazen faydalıymış. Barışalım diyen, barışın neden daha iyi olduğunu göstermekle mükellefmiş.

*
“Barış süreci” denen şeyin öyle aman aman kırılgan bir şey olduğuna inanmıyorum. Şüphesiz bizim bilmediğimiz bazı riskleri, belirsizlikleri vardır. Ama Baskın Hoca yahut İsmail Hoca “aman dikkat, Osmanlı’da oyun çoktur, bunlar satar adamı” dedi diye rayından çıkacak narinlikte bir şey olduğunu hiç sanmam.

Bir kere, şu anda, ucu açık bir pazarlığın sürdüğü yanılgısını aklınızdan çıkarın. Öyle görünüyor ki pazarlık en azından 2007-2012 döneminde sürdü, 2012’nin son günlerinde – belki de açlık grevlerinin sonlandırıldığı gün – noktalandı. Zanneder misiniz ki başbakanın pat diye 180 derece dönüş yapması, PKK şeflerinin oy birliği ile silah bırakmaya razı gelmesi, Almanın Amerikalının yüzünde gülücükler belirmesi, İsrail’in “e peki bari” deyip yılda beşyüzbin turistten dem vurması, ucu sonu belirsiz bir “barış sürecine” güvendikleri için oldu? İnşallahla yürür mü bu işler?

Şu anda yaşadığımız şey bir halkla ilişkiler operasyonudur. Vitrin çalışmasıdır. Pişmiş aşın törenle sofraya getirilmesidir. Bunu bilince riskleri ve imkânları daha iyi değerlendirebilirsin.

*
Zannederim sürecin bir noktasında, meselenin demokratik hak ve özgürlükler gibisinden bir entel dantel meselesi olmadığı, bir iktidar paylaşımı meselesi olduğu anlaşıldı. Kürtleri KİM yönetecek? Nasılı da önemli elbette, ama öncelikle, KİM? TC yönetiminin bugüne kadarki yapısıyla bu işi sürdüremeyeceği 1990’larda kafalara dank etmişti. Bölgede sivil otoriteyi tesis edebilecek yegâne gücün PKK ve onun sivil uzantıları olduğuna da zamanla uyandılar.

Bu kadar provokatif olmayalım, peki. Şöyle diyelim: Bölgede sivil otoriteyi ancak PKK ve onun sivil uzantılarının rızasıyla yeniden tesis edebileceklerini anladılar. Aynı şey, ama kulağa daha yumuşak geliyor.

2003’ten sonra Kuzey Irak’ta oluşan durum, Kürt meselesinin Türkiye açısından sadece risk unsuru değil, aynı zamanda bir fırsat unsuru da olabileceğinin görülmesini sağladı. Erbil’de iktidarı oranın Kürdüyle paylaşabiliyorsan Diyarbakır’da niye paylaşmayasın?

Meslenin çözümü, devlet erkinin kutsallığı ve bölünmezliği üzerine kurulu arkaik TC anayasasının revizyonunu gerektiriyordu. O yüzden “Kürt açılımı” ilk günden bu yana daima anayasa reformu projesiyle birlikte anıldı. Yeni anayasa, Türklerle Kürtler (ve muhtemel diğerleri) arasında yeni bir sosyal kontrat olmak zorundaydı. O yüzden anayasayı Kürtlerin onaylaması, hem de ezici bir ittifakla onaylaması, hayati önemdeydi.

Şöyle düşün. CHP ile MHP yeni anayasaya hayır derse ne olur? Hiçbir şey olmaz, millet gülümser geçer. Kürtler hayır derse ne olur? Kıyamet kopar. Proje kökünden çöker. Bana sorarsanız bu ülke bir daha su tutmaz, dörtnala bölünmeye gider.

Ciddi pazarlık sanırım 2007’de, generallerin tasfiyesiyle eşzamanlı başladı. 2009 yazında bir iyimserlik noktasına varıldı. Ama her iki tarafın da bazı şeyleri içine sindirebilmesi için zaman geçmesi gerekiyordu. Aralık 2009 KCK operasyonuyla hükümet cüretkâr bir blöf denemesine girişti. BDP resti gördü, cevabını Eylül 2010 mini-anayasa referandumunu boykot ederek verdi. Sanırım ölümcül hamle buydu. Sürecin çıkmaza girmiş göründüğü bu noktada, Ekim-Kasım 2010’dan itibaren başbakanın söylemi olmadık bir yöne savruldu. İki sene süren esip üfürmelerin ne kadarı hesaplı blöftü? Ne kadarı çaresizliğin hırçınlığıydı? Bilmiyoruz, muhtemelen hiç bilemeyeceğiz.

Sonuçta anlaşmaya elleri mahkûmdu. PKK kısa vadede bağımsızlığın gerçekçi bir hedef olmadığını görüyordu; belirsiz bir hedef uğruna elemanlarını ilanihaye dağda tutamayacağının farkındaydı. TC, karşı tarafla anlaşmadan bölgede sivil itaati sağlayamayacağını, içeride askeri vesayeti tasfiye edemeyeceğini, Irak ve Suriye’deki çıkarlarını gereği gibi savunamayacağını anlıyordu. Anlaşmaları zaman meselesiydi. Anlaştılar. Anlaşmış görünüyorlar.

*
Anlaşmaları iyi bir şey midir? İllaki iyidir. Hatta çok iyidir. Umulduğu gibi yürürse yalnız Türkiye ve Kürtler açısından değil, bölge ve dünya dengeleri açısından güzel sonuçlar doğurmaya adaydır.

Türkiye açısından: Ekonomi rahatlar. CHP ve MHP adı verilen iki zavallılıktan nihayet kurtuluruz. Askerin içe dönük hotzotuna zemin kalmaz. İdari ademimerkeziyet Kürdistanla sınırlı kalmayacaksa, fırsattan istifade, bütün memlekette özgürlükler artar. Irak ve Suriye’de Türkiye’nin oyun gücü katlanır.

İtiraf edeyim ki bu memlekette iş güç ve çoluk çocuk sahibi biri olarak Türkiye’nin güçlenmesi bana iyi gelir, sizi bilmem.

Kürtler açısından: Ulusal gurur patlaması yaşanır, yıllar süren aşağılama ve ezilmişliği aşma azmi güçlenir. Ekonomi rahatlar. Tek parti egemenliğinin sakıncaları neler olur, rövanşizm nereye kadar kontrol altında tutulabilir, bilmiyorum. Ama görebildiğim kadarıyla BDP içinde Türkiye ortalamasının çok üstünde, açık fikirli, kaliteli insanlar az değil. Allahın izniyle belki onlar bir fark yaratabilirler.

Dünya açısından: İç sıkıntılarını aşmış, kendine güvenen bir Türkiye’nin Kuzey Irak ve Suriye’ye hakim olması sanırım Batı dünyasının da, İsrail’in de işine gelir. Belki bu noktada Rusya ile pazarlık masasına oturularak, Suriye üzerindeki vetosunu kaldırması sağlanabilir. Bölgesel istikrar açısından en büyük çıban başı olan İran, biraz tehdit ve biraz pazarlıkla, daha uyumlu bir politikaya razı edilebilir.

*
İşin iyimser yanı böyle. Madalyonun diğer yüzü ise, şüphesiz, Tayyip Erdoğan’ın padişahlığıdır. Başkanlık sisteminin Türkiye için en iyi sistem olacağını yirmibeş seneden beri savundum ve hala savunurum. Ama Diyarbakır fatihi ve Halep galibi bir Erdoğan’ın rakipsiz egemenliğinden de, ne yalan söyleyeyim, ben korkarım.

Yukarıda “umulduğu gibi yürürse” dedim. Umulduğu gibi yürüyeceğine dair bir güvence yok elimizde. Osmanlı’nin iktidardaki kibri gem tanımaz. Yunanistan’ı kaybeden de o kibirdir, Sırbistan’ı, Bulgaristan’ı, Makedonya’yı, Arnavutluğu, Arabistan’ı kaybeden de o kibirdir, Ermenileri kesmekten başka çare üretemeyen de o kibirdir. Bu sefer o kibir nerede hortlar, ne kadar saçmalar? Muhatabını Türkün ezeli şanından gözleri kamaşan bir kara böcek sayma gafletinden kendini ne kadar arındırabilir? Bunları bilmiyoruz.

Şansımız varsa geçmişten ders alınmıştır. Osmanlının iki asırlık dağılma sürecinde ilk kez bir ayrılıkçı hareket başarıyla kontrol altına alınır, gurur duyarız. Şansımız yoksa 1913’ü, 1878’i, 1828’i bir defa daha yaşar, öğreniriz.

 *
Okuduğum gazetelerdeki “süreç” şakşakçılığı bana işte bu sebeplerle sinir bozucu geliyor.

“Süreç” muhafızlığına soyunan bu arkadaşlar gazetecilik mi yapıyorlar? Yok, perde arkasındaki mutabakat hakkında senden benden ve kahvedeki Recai Efendiden bir gıdım fazla bildikleri yok.

Barışın içini dolduracak fikirler, kurumsal çözümler mi öneriyorlar? “Ben bilirim sen sus” diyen iktidara karşı, kibir yatıştırıcı projeler mi üretiyorlar? Yok, anayasa tartışmaları rafa kaldırılalı neredeyse iki sene oldu, o işlere şimdi Cemil Çiçek bakıyor.

Barış gerçekleştiği takdirde heyula gibi karşımıza dikilecek olan padişahlık ihtimaline karşı pozisyon mu geliştiriyorlar? Belkemiğini güçlendirecek sporlara mı başladılar? Yok, büyüklerimizin sağduyusuna olan güvenleri sonsuz.

Görünürdeki tek kaygıları, iktidarın koyduğu kırmızı çizgilere uyma kaygısı. Nedir? Aman “süreç” zarar görmesin! Örtmenim İsmail Beşikçi çok oluyor, hem maksimalist, hem Kürt bilem değil. Örtmenim Kürt anaları barış istiyor bunlar bozguncu. Örtmenim bunlar kendileriyle barışık değil, iç dünyalarında huzur yok, vatana ne faydaları olacak? Örtmenim bunlar Boğaz’a karşı viski, pardon alttan ısıtmalı cafelerde ahkâm kesmesin, şehit anaları rencide oluyor.

Acıklı, bence. Okuduğum gazeteleri değiştireceğim galiba. Sabah sabah hiç çekilmiyor.

24 yorum:

  1. muhtesem Sevan Bey! bir hadise bu kadar guzel anlatilabilirdi! tesekkurler Nadya Uygun

    YanıtlaSil
  2. Hayırlısı olsun, dileyelim. CMHP'nin gitmesi, hotzotun bitmesi kulağa hoş geliyor. Ama onların yerine aynı pisliğin kürt versiyonunun kabarması ihtimali de bir o kadar hazin ve ürkütücü.

    Gerçek, her zaman olduğu gibi, ortalarda bir yerdedir herhalde. Bakarsınız sarayın kibrinin yerini, dervişin tevazuu alır.

    YanıtlaSil
  3. İşin en acı kısmı Türklerin çok havalı Neo-Cihan anlayışı yüzünden, çok sert bir "Türkofobi" oluştu. Ve binlerce kişinin ölümü "vatan şehitliği" ya da "devrim şehitliği" olarak şirin gösterildi. Meseleye "TC'nin mağlubiyeti" olarak bakmanızı aslında bir Türk olarak yememiz gereken bir tokat olarak görüyorum. Ancak bu noktaya biraz fazla odaklanmışsınız gibi geliyor, tabi ki bir Ermeni olarak haklı sebepleriniz vardır. PKK'nın ne derece galip ve meşru sayılabileceği şüpheli. Sonuçta bir dernek veya vakıf değil ve hali hazırda bir "Büyük Kürdistan"ın bir parçası var Kuzey Irak'ta. Çok demokratik, özgür, insan haklarına dayalı bir yer gibi de durmuyor. Ayrıca PKK'nın kendine düşman olarak "TC"'yi değil, sansasyon yaratmak için gücünün yettiği genç yaşlı herkesi bellediğini de gözardı ediyorsunuz. Ve hali hazırda "Büyük Kürt Devrimi"ni uyuşturucu satıcılığı, sigara-alkol kaçakçılığı veya silah tüccarlığı vb. suçlarda kazandığı "tecrübeyle" devam ettirdiğini de. Devleti eleştirirken adam öldürmeyi haklı gösterip kayıpları meşru saymanızı yanlış buluyorum. Şiddet ancak doğru hedefe yönlendirildiğinde haklılık kazanabilir bence ve iki tarafta bunu yapmadı. PKK'ya karşı askeri başarısızlığın sebebi de buydu çünkü hedef bütün Kürtlerdi. Masumlara kusulacak şiddet direk "devletin lider kadrosuna" ya da PKK'nın lider kadrosuna kusulsaydı, çok daha değişik bir tablo ortaya çıkardı. Ancak her etnik unsurun kaybını kendi kaybımız saydığımızda, o zaman bu sorun tamamen çözülecek. Birbirine muhatap kurumlar defalarca yıkılır, yenisi kurulur. Din sınırlarını aşabilmiş bir kişi olarak, etnik kimlik sınırlarını da aşmanızı diliyorum.

    YanıtlaSil
  4. Süreçte bu noktaya nasıl gelindiğine dair tespitinize katılmadım. Onun haricinde mükemmel bir yazı.
    Sürecin nasıl ortaya çıktığına ilişkin, Suriye meselesi olayların bu noktaya gelmesinde belirleyici olamaz mı? ABD yeni dengeler kurmak adına PKK'yı en azından bir süreliğine uykuya yatırmış olamaz mı? Meseleye o çerçeveden bakınca İsrail'in özrü de hep aynı kapıya çıkan şeyler gibi görünmüyor mu? Tabi durumu %100 okumak mümkün görünmüyor ama bu da ihtimal dahilinde geliyor bana.

    YanıtlaSil
  5. Umarim iyi olur. Olmasi cani gonulden dilegimiz. Bundan sonrasi ile ilgili de ne kadar az yaziliyor, sasirtici dogrusu. Sizin anayasa denemelerinizin devami gelecek mi?

    YanıtlaSil
  6. barışın sağlanmasının ya da sağlanmış gibi görünmesinin iki sebebi olduğunu düşünüyorum. birincisi yeni federal türkiye cumhuriyeti ikincisi ise suriye savaşı.
    malum tayyip erdoğan başkan olmak için çabalıyor ve türkiyenin eyalet sisteminden korkmaması gerektiğini her yerde söylüyor. bunun için chp ve mhp'den destek alması ciddi anlamda zor görünüyor. bu yüzden kürtlerden yardım almaya karar verdiler. başkan olduktan sonra da işi yavaş yavaş BAE tarzında bir islam devletine doğru götürmeyi planlıyorlar ki zaten kürtlerin de konuşmaları bu yönde.
    diğer taraftan ise amerika ve israilden aldıkları suriye savaşı taşeronluğu var. ama bu savaş halktan destek almadı. destek almamasının en büyük sebebi de pkk sorunuydu. zaten kendi derdimiz bize yetiyor bize ne suriyden bakış açısıydı. pkk'ya silah bıraktırılarak hem bu sorun bertaraf edilmiş olundu hem de savaş halindeyken ordu daha da azması muhtemel bir iç karışıklıktan kurtarılmış olundu.
    bu ülkede mhplilerden özgürlük beklerim islamcılardan beklemem. tayyip erdoğan kendi deyimiyle "demokrasi tramvayından" birgün mutlaka inecektir.

    YanıtlaSil
  7. Enfes bir yazi, mukemmel bir siyasi tahlil. Umarim her iki taraftan sureci yurutenler ve ozellikle AKP milletvekilleri okurlar. Bu guzel ulke makus talihini ancak siyasi sistemini kapsayici hale getirerek yenebilecektir. Savasin nihayet sona erdirilmesi "teroru biz bitirdik" ya da "halkimiza haklarinin verilmesini biz sagladik" nidalari atarak dislayici ve somurucu siyasi yapiyi bu kez lokal bazda surdurmek icin kullanilmaya calisilacak olursa bu ulkeye huzur gelmez.

    YanıtlaSil
  8. Sayin hocam, giriste bahsettiginiz "baris bugun kiymetli de 1984'te ve 1993'te daha mi az kiymetli idi?!" sorusunun cevabi bence "evet", cunku 30 sene savasarak kan dokmenin bitirilemeyecegi gorulmus oldu, 1984 ve 1993'te bilinmiyordu veya olgunlasmamisti. Bir de, baris ortaminin otokrasidense demokrasiye evrilmesini - TABII KI MUCADELEYI BIRAKMAYARAK - daha mumkun goruyorum. Saygilar...

    YanıtlaSil
  9. Bu güzel yazının bence en zayıf bölümü şu: "Zorbalığa karşı şiddet kullanmak meşrudur ve haktır. Gerekirse adam da öldürülür. Bunu topyekün inkâr ettiğin zaman, BİR, güçlüye teslim olmayı savunmuş olursun; İKİ, güçlüye teslim olmayıp bunca zaman savaşanları aşağılamış, aptal yerine koymuş olursun."
    Sanırım Hindistan'ın Gandhi önderliğindeki bağımsızlık mücadelesi ile ABD'deki siyahların Martin Luther King önderliğindeki temel haklar mücadelesinin deneyimleri ışığında buradaki "haklı/meşru şiddet/savaş" düşüncesini yeniden değerlendirmekte sonsuz fayda var.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. martin luther king'i vurdular.

      Sil
  10. Sayın Nişanyan,barışın sağlanması için öncelikle hükümetin bir açıklama yayınlayıp önce kendileri adına sonra geçmiş hükümetler adına yanlış politikaları nedeniyle şehit ailelerinden ve gazilerden özür dilemeleri gerekiyor.Devlet en verimli çağında gencecik çocukları vatan,millet,sakarya diye dağın başındaki derme çatma karakollara diktiği için,şehit olanların ailelerine komik maaşlar bağladığı için,oraya gidenle Ankara'da askerlik yapanı bir tuttuğu için özür dilemelidir.Sadece ekmeğinin derdinde olan gencecik insanları bunlar vatanı bölüyorlar,hadi aslanım kurtar vatanı diyip ölüme gönderdiği için özür dilemelidir.Yoksa eminim çoğu insan için Hakkari Türkiye sınırlarında olsa ne olur,kürdistan toprağı olsa ne olur,halkın umrunda hiçbir zamanda olmadı.(Zaten çoğunu ingilizler bize kaktırdı,biliyorsunuz.)
    Barışı istemeyen yok ama devletin yanlışları sonucu milyonlarca yaralı insan var bu topraklarda asıl sorun bu.
    İyi günler...

    YanıtlaSil
  11. Abi, kusura bakma ama yazının ilk kısmı biraz klişe olmuş. PKK "koyun gibi gaz odasına gitmek insanlığa aykırı, hiç olmazsa kendimizi korumak için birşeyler yapmış olalım" diyen isyancı yahudiler değil. Şiddeti daha başından itibaren bir tarz-ı siyaset olarak seçmiş bir örgüt. Silahı ilk elde de Kürt hareketlerine karşı kullanmış, çünkü başka türlü Stalinist rejim olunmuyor. O yüzden bence PKK şiddetini fazla romantize etmemek gerek. Ha, bu şiddet sonuç olarak TC'ye birşeyleri kabul ettirmeyi başardı ama ne kadar büyük bir insani maliyetle! Barışçı bir yöntem daha az maliyetle daha çok şeyi kabul ettiremez miydi sorusu haklı bir soru bence.
    Yazının ikinci kısmı da biraz komplo teorisi tadında abi. Bence ortada herhangi bir yerde pişmiş bir aş falan yok. Olsaydı barış daha ilk yüz metrelik derinlikte boğulma tehlikesiyle karşılaşmazdı. Baksanıza, taraflar şu çekilme meselesinde ne kadar farklı tellerden çalıyorlar. Gerçi bu çekilme işinde yasal güvence ve Meclis denetimi istemekle PKK haklı bence. Evet bunu biraz da alayıvala ile çekilmek için istiyorlar ve sanıyorum hükümet de buna izin vermek istemiyor yaratacağı görüntülerden tırstığı için ama diğer yandan da 99'daki çekilme sırasında verdikleri can kaybından dolayı bu sefer devletten saldırılmayacağına dair açık garanti istemeleri çok doğru. Hem sonra onlardan ezik bir şekilde gitmelerini beklemek de adil değil. Bir diğeri de şu âkil mi âkıl mı oldukları pek belli olmayan adamlar komedisi. Lafı edilince hani her iki taraf üzerinde de etkileri olan, yıllardır bu iş üzerine kafa yoran, bu işlerde tecrübe sahibi politikacı, uzman vs. birileri bölgeye gidecek, gerekirse dağa da çıkarak geri çekilmenin istenildiği içinde gerçekleştiğini takip edecek beklenmedik durumlarda müdahil olarak çözüm üretecek, hani bir nevi arabulucu gibi çalışacak birileri bekliyorsunuz. Meğer hükümet problemi Hülya Avşar ve Kadir İnanır'la çözecekmiş. Hükümetin ciddiyet seviyesi barış geliyor demek için henüz bir neden olmadığının en iyi göstergesi. Taraflar masaya ilk fırsatta masayı devirmek için oturmuş gibiler. Alman'a Amerikalıya gelince, ben onların da bir bok bildiklerini, "kahvedeki Recai Efendiden" bir farklarının olduğunu sanmıyorum abi. Kelin ilacı olsa başına sürermiş. Bir halt bilselerdi, artık Davut ve Calut zamanından kalmaymış hissi veren İsrail-Filistin çatışmasını çözerlerdi. Herkes eşit derecede acz içinde, herkes eşit derecede tırsak, herkes eşit derecede aman bizim durumumuzda bir değişiklik olmasın derdinde bence.
    Bence aklı gerçekten başında olan birileri varşa, şu çekilme meselesine ilişkin bir araformül üzerinde kafa yormalı ilk elde. Mesela PKK'lılara çekilme güzergahları önerilebilir. Devlet güçleri o güzergahlardan uzak tutulabilir. Siyasetçilerden, sivil toplum örgütleri temsilcilerinden oluşan bir grup çekilmeyi yerinde günübirlik izleyebilir. Hem PKK'nın çekilirken çok gürültü yapmaması sağlanabilir hem de meclisin ve sivil toplumun temsilcileri belirli bir şeffaflık ve denetim sağlayacakları için yasa vs. olmasa da kimse kolay kolay çekilenlere saldıramaz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Pkk öncesi DDKO nedir bilir misin? Bucak ailesini ve sistemin '90'lardaki mediator'ı benzeri Kürt liderleri bilir misin? '49'ları bilir misin? Şerafettin Elçi'nin hayatı hakkında en ufak bir bilgin var mı? Güney Kürdistan, Saddam'la son bulan Baas Irak'ından çok ama çok daha eskidir, bilir misin? Rızgarileri veya benzeri oluşumları bilir misin? Özal dönemi Kürt politikası hakkında hiç bir politik analiz içeren makaleye göz attın mı? 1900 yıl boyunca Mezopotamya'da yaşamış Akadları bilir misin; hani şu an "Ben Akad'ım" diyecek herhangi bir bireyini bulmamızın imkansız olduğu...

      Ezberlemişsiniz bir Stalinizm, oradan yürüyorsunuz, sırf 'ezber bozmak' adına Pkk içerisindeki çatışmaları ısıtıp ısıtıp argüman üretmeye çalışıyorsunuz. Çift kutuplu dünyada neredeyse yokolacak bir kitleyi oryantalist abuk eleştirilerle yorumlamaya çalışıyorsunuz, ucuz Youtube videolarını ya da mainstream gazete köşe yazıları üzerinden yaptığınız okumalarınızı bir kenara bırakıp adamakıllı araştırmanızı öneririm, bahsettiğiniz 'kahvedeki Recai Efendi'den hiçbir farkınız yok, hatta o en azından sizden daha vicdanlı ve objektif olabilir. Kürtler '80'den itibaren ortaya çıkmışçasına Orta Doğu'nun Marksist geleneğinden gelmiş ama en azından kendisini güncellemeye çalışan bir silahlı direniş örgütü hakkında söyledikleriniz tutarsız ve bilgisizce.

      Sil
    2. "Herkes eşit derecede acz içinde, herkes eşit derecede tırsak, herkes eşit derecede aman bizim durumumuzda bir değişiklik olmasın derdinde bence."

      En elle tutulur yorum bu. Katılıyorum.

      Sil
  12. Hocam evet, zorunda kalınırsa adam da öldürülebilir. Benim de mesela adamın biri gırtlağıma bıçağı dayasa, o bıçağı o adama sokabilmek için elimden geleni yaparım. Bir grup insan da kendilerini kırıma uğratmayı yahut sefalette yaşatmayı düstur edinmiş başka bir gruba karşı adam öldürmek pahasına kalkışabilir. Fakat problem şurada: Bunu bana söyleyen Mahir Kaynak olsa tamam derim, hayatın böyle de bir yönü var, bu efendi de bunu bana anlatmakla mükellef. Bunu bana Sevan Nişanyan söyleyince biraz tedirgin oluyorum. Ben bundan üç beş sene evveline kadar "Yahu o dönem ülke güvenliği gerektirmiş, Ermenileri sürüvermişler, onlar da yolda ölüvermiş, devlet işlerinde olur böyle vakalar" diyen bir kişiydim. Gerekçesi ne olursa olsun, bir grup insanın sistemli bir şekilde öldürülmesinin bir yöntemsel teferruat değil bir vicdan meselesi olduğunu bana siz öğrettiniz. Kendi yakınlarıma karşı "Şimdi beni, üç yaşındaki kızımı ve yetmiş beş yaşındaki babamı yarın sabah evden alıp şu üzerimizdeki kıyafetlerle Suriye'nin bir köyüne doğru yürüyüşe gönderseler, bunun adının soykırım olup olmaması mı önemlidir yoksa vicdani yükümlülüğü mü" cümlesini sizin sayenizde kurdum. Bu yüzden sizden duyduğum her sözü, her savı istemsizce bu vicdani prensiple sınıyorum. Anlıyorum, gönlünüz Mahir Kaynak'ı da kapsayacak denli geniş, ne ala, ancak biz vicdan ile yöntem arasında kaldığımızda hangisi diğerine galip gelecek? Türk Devleti öyle zor, öyle zor bir durumda kalsa ki tek çıkışı soykırım yapmak olsa ona hak verecek miyiz? Başka yol illa ki vardır, bulamıyorsa yeterince akıl yürütülmüyordur mu diyeceğiz? Meseleyi bir yöntem meselesi yaptığımızda, meşruiyetimizi pragmatizm zemininde aradığımızda, SkyTürk televizyonundaki söyleşinizde dediğiniz gibi "Yüz senedir bu yöntem denendi ve artık belli ki işlemiyor" dediğimizde, başka birisi "İşlemiyor çünkü sadece bir milyon öldürdük, beş milyon daha öldürürsek gayet güzel işler" derse bu görüşü bir yöntem önerisi olarak dikkate alacak mıyız? Almayacaksak neye dayanarak almayacağız? İnsan canının değeri pragmatik bir değer midir? Vicdan faydayla doğrulanmalı mıdır? Gırtlağındaki bıçaktan kurtulmaya çalışırken diğerini öldürmemeye gayret gösteren keriz midir?

    YanıtlaSil
  13. sevan abinin '' zorbalığa karşı şiddet kullanmak meşrudur ve haktır '' sözü eleştiriliyor daha çok. vedat türkali 90 larda yazdığı bir yazısında '' biz yazarlar, herbirimiz 1000 kitap yazsaydık bu konuyla ilgili; devlet üzerinde pkk nin yarattığı etkiyi yaratamazdık '' demişti. zorba ve gaddar devlet anlayışına karşı imza kampanyası mı başlatacaktı kürtler. sevan abinin vicdan anlayışı her zaman tutarlı olmuştur.

    YanıtlaSil
  14. Ben Kürt değilim ama pkk ve bdp ölen Kürt gerillara vede Kürt Halkına ihanet etmiştir yaklaşık 1925 den beri başlayan Kürt isyanları sonunda tc ye teslim olmuştur eğer birgün Kürtler devletleşirse ilk önce bdp ve pkk nın baş kadrolarını idam ederler vede hain ilan ederler.Bu işler tarihtede böyle idi şimdide öyle. Böylece Türk tilkiden kurnazdır lafı tarihe dip not düşüldü vede tescillendi.Ama pkk nın ortadan kalkmasıda Kürtlerin önünü açtı bence kürtler bu süreçten sonra dahada özgür olup kolayca ayrılacaklar zaten devlet dediğinde silahla değil akılla kurulur.ittihatçı vede milliyetçi göçmen kesimde bundan rahatsız zaten.Barış bir nevi Kürtlerin ayrılığını hızlandıracak vede millet olma bilinçlerini artıracak.

    YanıtlaSil
  15. güzel yazı, her zamanki gibi rasyonel, kısa, lafı dolandırmayanından...

    iki noktada yorumum var.

    1- zorbalığa karşı mücadeleyi tabi ki meşru görsem de, yazıdaki ilgili bölümü şiddeti tek alternatif varsayımına dayanır gördüğüm için katılamadım. şiddetsiz de bu noktalara gelinebilirdi gayet, belki daha erken. bilemeyiz. tarihteki şiddetsiz kazanılan hakları benden çok daha iyi bilirsin.

    2- yazarlara ve gazetelere ve işin tüm PR'ına fazla yüklenmişsin sanki. memleketimin duygusal insanının karşısına senin yukarıdaki süper rasyonel yaklaşımınla çıksan pek olumlu şeyler elde edemeye bilirsin. ben senin yaptığın gibi yorumları seviyorum ve ulaşıyorum ama kitlesel medyanın bu şekilde yaklaşımı normal geliyor bana.

    YanıtlaSil
  16. Sayın Sevan Hocam,

    Binlerce yıldır, bu toprakların kaderinde iz bırakmış onlarca halkın, at üstünde gelen yağmacısının, savaşarak toprakları ele geçirenlerin, kimseye karışmadan ve bir şey sormadan gelenlerin, devletlerin iskan politikaları sonucu gelenlerin, çingeneler gibi ta hindistan'dan kendi kendine gelenlerin, mübadele tarzı olaylar sonucu gelenlerin, veya daha hiç kimse gelmemişken dahi burada olanların birbirine --kimyasal dahi basit kaçar- adeta nükleer bağlarla bağlanmış insanların içinden sadece kürtlerin çıkıp kendilerine özel bir kimlik istemesi hususunu ne kadar etik buluyorsunuz?

    kimlik isteme mevzusunda; etnik kökenindeki genetik oranları veya atalarının konuştuğu asıl dillerin ne olduğunu dahi bilmeyen ve asla bilemeyecek olan ancak kendilerini, yaşadıkları ülkenin belki selameti için belki de gelecek herhangi bir düzenin şimdikinden kötü olma şüphesi yüzünden "türk ilan eden" milyonlardan birilerinin kalkıp "kimlik" talep ediyor olması bu melezler melezi milyonlara haksızlık değil midir?

    şu anda saf bir etnik kökenden gelmeyen 70 milyon kişiden "kürt kimliği" isteyenleri oluşturan insanlar safkan "kürt" etnik sınıfını oluşturanlar mıdır, yoksa onları oluşturan başka alt etnik sınıflar da mevcut mudur?
    eğer var ise, bu alt etnik sınıflar veya kürt olduğunu iddia edenlerin içindeki etnik kombinasyonlar sonucu oluşmuş topluluklar "kürt" başlığı altında birleşmeyi hangi şartlar altında, nasıl kabul etmişlerdir veya kim tarafından kabul ettirilmişlerdir?

    türkler aslında o kadar da türk değilken, kürtler aslında ne kadar kürt'tür?

    sizce bu soruları cevaplamadan, pkk ve kürtlerin 30 yıldır haklı bir dava uğruna çaba gösterdiklerini iddia etmek ne kadar doğrudur?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yorumlarınız dikkat çekici ,mantıklı çıkarımlarınız bilgili olduğunuzun kanıtı. Toplumsal olaylara etnik kökenler çerçevesinde bakmanız abartı. Devlet etrafında örgütlenen bireyler birarada yaşama isteği içinde olmak istedikleri için biraradalar biz bu duruma milliyetçilik adını veriyoruz. Sizin anlayışınıza göre etnik kökene göre devlet oluşturulmuş olsaydı dünya küçük küçük binlerce topluluklardan oluşacaktı. Günümüzde modern devletler değişik kökenden gelen insanların örgütlenmesiyle oluşmuştur. Sizin dediğiniz gibi neden sadece kürtler farklı bir statü istiyor. Devlet kapsamında bireysel hakları için mücadele edeceğine neden kitlesel hakları talep ediyor?Sayın Nişanyan'nın dediği gibi olay bölge kaynaklarından yararlanmaktır.

      Sil
  17. Serkan bey sağlam ve gerçekçi bir geçmişe sahip olup olmamak yada sahte bir türk kimliği adı altında kendilerine türküm demeye çalışan insanların sorunudur türk olup olmamak.kürtlerin böyle bir durumu ve sorunu söz konusu değil.altan tan!ın dediği gibi biz o eteği giymek istemiyoruz.Aslında dünyada devşirmelerin kurdukları devletlere pekde saygı yoktur ama tc istisna o kadar dünyanın kıçını yaladılarki ister istemez sözdede olsa az adam yerine konuldular.Osmanlı ve Selçukluya gelirsek sadece oluşumundan 200 yy. veya vb.öncesinde asyada türk fars tacik afgan çerkez Hintli hatta kürt toplulukları tarafından planlanmış vede romanın sonunu getirmek için kurgulanmış bir istiladan başka bir şey değil.tc ve geçmişinin bir asya masalı olarak tarihe geçmesi şarttır.Son çözüm olayıda şunu gösteriyor kürdistanı verin kürtlüğünüzü verelim.apo zaten tc nin adamı idi.pkk yı çoğunluk kürtler adam yerine koymuyorlar zaten.birde kürtler zaten devlet kuramaz çünkü savaşçı bir kavim değil.pkk hareketinide yine içindeki kripto ermeniler ve rumlar ayakta tuttu.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Milliyetçilik öncesi devirlere ulus-devlet kafasıyla bakarsan geçmişi iyi okuyamazsın. Ulus-devlet öncesindeki devletler resmi dilleri olsa bile ulus-devlet değil, hanedan (illa hep aynı hanedan değil, hanedan değişebilir) veya sınıf hakimiyetinde olan devletlerdir. Ayrıca, ulus-devlet öncesindeki kavimler muhtemelen şimdikinden de heterojen davranışlıydı.

      Sil
  18. Tayyib'in padişahlığı barışa endeksli değil gibi geliyor bana. Sadece kartlarından biridir. 'Bakınız; Yüzyıllık sürtüşmeyi bitirdim, kanı durdurdum, evlatlarımızı kurtardımmm' nutuğu iyi bir seçim kartıdır. Ama, önemli bir kart mıdır?

    Döper'e üçlü mü arıyor yoksa üçlü garanti de kare mi yapacak? Bu adamlar 2002'de %34 ile tek başına iktidar oldu. Muhalefetin o gününe ve bu gününe bakınca insan döper bile yetecek bunlara diye karamsarlığa düşüyor.

    Barış Türkiye için önemli birşey. Çünkü TC'nin onca savaş ve zulümden sonra zorbalık inadından vaz geçmesi büyük birşey. Tabiki tam çözüm değil. Tabiki demokrasi, hukuk, insanlık hala ayaklar altında. Ama çarpıcı bir noktaya gelindi. Burun kıvırmaya hakkımız yok derim.

    Milliyetçi halkın tepkisi hiç bu kadar büyük olmamıştı! Ne aslan orduya Balyoz ne Ergenekon bu kadar ses ve tepki çekmemişti. On yıldır herşeyi sessiz sedasız izleyen Yörük ağa bile çıkış yaptı. Demek ki basit bir politik oyun değil bu. Deprem oluyor TC'de. Milliyetçilerin ve ezbercilerin bütün gurur duvarları zangır zangır titriyor. Burun kıvırma zamanı mı?

    TBMM araştırma komisyonu tutanakları (bile) 3000 yerleşim birimi yakıldı, 360 bin sivil techire zorlandı diyor... Burun kıvrılacak bir pozisyon mu TC'nin geldiği veya getirildiği nokta?

    Padişahın her şartta heyülla gibi dikileceğine ben eminim. Padişah gibi olmasa bile 4. iktidarı alacak. Adam döperle bile el alıyor rakipler çaylak. CHP-MHP'den birisi %25'in üstüne çıkmalı ki %35 ile iktidar olamasınlar. Kaldı ki %40 garanti gibi görünüyor. Seçim ne ki, kurumların hepsi bağlanmış durumda. Bunlar sahte pusula bastırsa, hile yapsa, sandık değiştirse, kime gideceksiniz? Polis bunlardan, savcı bunlardan, hakim bunlardan.

    4'üncü iktidarı kıl payı kaybetse ne olacak dersiniz? Çok değil, 5 yıl sonra bir tam nesil eklenecek bunların yüzdesine. Boşuna mı eğitimi değiştirdiler, okulları imam-hatibe çevirdiler. Ayak oyunu değil bunlar, geleceğe yatırım.

    Tr'nin kaderi bağlanmış durumda, kurtarabildiğinize sevineceksiniz. Barış koparsak o da kar... Yenişemeyenlerın barışının zararı olur mu?


    YanıtlaSil
  19. "Allahın izniyle belki onlar bir fark yaratabilirler."

    Hocam biz sizi böyle bilmezdik? :)

    YanıtlaSil