26 Nisan 2013 Cuma

Ebussuud Efendi fetvaları: Tanıklık yasağı



Sünni İslam hukukunun dört mezhebinin ittifakla kabulüne göre, gayrımüslimin mahkemede müslime karşı şehadeti geçersizdir.

Nüfusun büyük bir bölümünün hukukî kişiliğini yok sayma anlamına gelen bu uygulamanın, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 6. ve 7. maddelerine aykırılığı şüphe götürmez.

Madde 6: Herkes, nerede olursa olsun, hukuk [yargı] önünde bir kişi olarak tanınma hakkına sahiptir. 
Madde 7: Herkes hukuk [yargı] önünde eşittir ve herhangi bir ayrım olmaksızın hukukun [yargının] eşit koruması altındadır. 

Belirtelim ki, ABD’de ırk ayrımcılığının en kötü döneminde bile zencilerin mahkemede tanıklık etme hakkına yönelik yasal bir kısıtlama görülmemiştir. Güney eyaletlerinde zencilerin oy hakkına ilişkin kısıtlamalar dolaylı ve fiili uygulamalardan ibaret kalmış, açık bir yasal düzenleme yapılmamıştır. Ancak Nazi Almanyasında Yahudilerin kamu yönetimine katılma, belli meslekleri icra etme ve yasanın eşit korumasından yararlanma hakları, 15 Eylül 1935 tarihli Reichsbürgergesetz ve ona bağlı yönetmeliklerle kaldırılmıştır.


Tanıklık yasağı
Tanıklık yasağı sadece sembolik bir aşağılama değildir, ciddi hukuki sonuçları vardır. Misal:

Mes’ele: Bir kâfir köyünde asla Müslüman olmasa, Zeyd-i müslim Amr-i zimmîyi vurup katl eylese, merkum karye halkının şehadeti Zeyd üzerine geçer mi?
Elcevap: Geçmez, müslim idüğü muhakkak ise. (sf. 120)

Meali: Hıristiyan köyüne musallat olan bir Müslüman haydudun işlediği cinayet, Müslüman tanık bulunmadıkça mahkemede kanıtlanamaz. Ancak Zeyd’in müslimliğinin “muhakkak” olması, yani tahkik edilerek doğrulanmış olması gerekir. Yoksa cinayet işleyen her Hıristiyan “ben aslında müslümanım” deyip paçayı kurtarabilir.

Anadolu taşrasının neden ve nasıl Müslümanlaştığını, bu tek örnekten kolayca çıkarsayabiliriz.

 Mes’ele: Bir zimmî fevt olup, varisi kalmayıp, beytülmalci metrukatını talep ettikte Amr-i zimmî “ben satın aldım” deyu dava edip bazı zimmî şahitler ikame eylese, beytülmalci müslim olsa anların şehadetleri mesmu’a olur mu?
Elcevap: Müslüman şahid lazım olur. (sf. 120)

Meali: Gayrımüslim kişi varissiz ölse, mallarını sağlığında falancaya sattığına dair Hıristiyan şahitler çıksa bunların şahitliği dinlenmez; mallara devlet el koyar. Yazılı kanıta itibar etmeyen ve fiş-fatura tanımayan bir hukuk sisteminde bu uygulamanın anlamı şudur: varisi olmayan bir gayrımüslimin yaşamının son döneminde yaptığı tüm satış işlemleri sorgulanabilir.  


Yabancı gayrımüslimlerin statüsü
Zimmînin müslümana karşı şahitliği geçersiz olduğu gibi, harbînin şahitliği büsbütün geçersizdir.

Mes’ele: Emanla gelen harbîler Amr-i zimmî üzerine bir hususta şehadet eyleseler, padişah-ı âlem penah “harbîlerin zimmî üzerine şehadetleri tutula” deyu ellerinde temessükleri olucak, mezburların üzerine şehadetleri kabul olunur mu?
Elcevap: Asla olunmaz, ahidnamelerinde ol kaydı cehele-i küttâb yazmışlardır, nâmeşrû olan nesneye emr-i sultanî olmaz. (sf. 119)

Meali: Elin yabancısının yerli Ermeniye karşı tanıklığı geçersizdir. Elinde padişah fermanı da olsa geçersizdir, çünkü hukuka aykırı padişah emri olmaz, cahil bürokratların (cehele-i küttâb) halt yemesidir.

Mes’ele: Zeyd-i zimmî darül İslamdan kat’ı alaka edip darül harbde mütemekkin oldukta, Amr-i zimmî varıp hile ile bir miktar altının alıp gelse, badehu Zeyd ardınca gelse altının almağa kadir olur mu?
Elcevap: Zeyd harbî olucak darül harbde malı masum değildir. Amr’dan alamaz. Amma hîle ile almağın Amr’a helal olmaz. Fukaraya üleştirip yahud beytülmal-ı müslimîne teslim etmek lazımdır. (sf. 122)

Yerli gayrımüslim yurt dışında birini dolandırdı, yabancı kişi hak talep edebilir mi? Cevap: edemez. Ancak yerli hilebaz kazancını fukaraya dağıtsa akıllılık eder, yoksa devlet paraya el koyabilir.

Kapitülasyonların neden gerektiği, Osmanlı’da dış ticaretin 400 sene boyunca neden kapitülasyonlar sayesinde ayakta kalabildiği anlaşılıyor mu? Kapitülasyon dediğin şey, Türkiye’de iş yapan yabancı özel şahıslara tanınan birtakım ekstra-legal hukuki güvencelerdir. Şer’i hukuka aykırıdır, o yüzden Müftü Efendi bunları cehele-i küttâbın eseri saymaktadır. Kapitülasyonları kaldırdığın gün şer’i hukuku da lağvedip Medeni Kanunu kabul etmen gerekir. Yoksa batarsın, ya da Motorola davasındaki gibi öyle bir dayak yersin ki feleğin şaşar.

Miras ve vesayet
Gayrımüslimin müslime varis olması yasaktır. Gayrımüslimin müslime vasi olması da, Kuran’ın açık hükmü gereği, yasaktır. Uygulamada bu ilke içinden çıkılmaz durumlar yaratır.

Mes’ele: Hind-i zimmiyenin zevci müslim fevt oldukta, Hind mehrini alır mı, yoksa irs tarîkiyle dahi nesne alır mı?
Elcevap: Heman mehrin alır. (sf. 113)

Meali: Nikâh sözleşmesi gereği kocanın ölümü halinde ödenmesi gereken bir mihr varsa o ödenir, ama Müslüman kocanın mirasından gayrımüslim zevceye pay düşmez.

Mes’ele: Zeyd-i müslim Hind-i kâfireyi nikâhlayıp, veled geldikten sonra Zeyd fevt olsa, badehu Hind Amr-i kâfire tezevvüc etmek caiz olur mu?
Elcevap: Olur, ba’d-el iddet. (sf. 113)

Garimüslim kadın, Müslim olan ilk kocası öldükten sonra gayrimüslim kocaya varabilir mi? Varır. Peki, ilk kocadan doğan küçük çocuğun vesayeti, gayrımüslim olan ikinci kocada olabilir mi?

Mes’ele: Zeyd-i zimmî, zevcesi Hind-i zimmiyenin müteveffâ zevci Amr-i müslimden olan evlâd-ı sigârına vasî caiz olur mu?
Elcevap: Olmaz.

Sonuç
Bak “hoşgörü” yapmışlar, ibadetlerini serbestçe yapmalarına izin vermişler, daha halâ ne istersin be adam?

11 yorum:

  1. Rum mimar ,padişah 2. Mehmet'ten davacı olmuş.Her iki tarafta mahkeme'ye gitmişler.Mahkeme'ye varınca padişah hemen oturmuş .Kadı yani hakim padişah'a şöyle diyerek azarlamış:
    --- Ayağa kalk hünkarım ,hasmınla beraber ayakta yargılanacaksın !.
    Üstelik kadı mahkemenin sonunda padişah'ı mahkum etmiş.
    Ne yani bu anlatı ,aslı astarı olmayan şehir efsanesi mi?.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevan bey,

      Bu platformlarda dile getirilen Ebussuud Efendi'nin fetvaları ve Sarawati'nin eleştirileri özelinde tüm netameli konulara ve daha fazlasına ilişkin olarak, Mustafa İslamoğlu'nun sosyal medyada yer alan görüşlerine bir göz atmanızı önereceğim. Zira buradaki yorumları okudukça aklıma eski bir reklamın o hatırlayacağınız sloganı geliyor; " Siz hala annenizin margarinini mi yiyorsunuz? " O kadar klişe iddialara o kadar klişe açıklamalar getirilmiş ki gerçekten de bu reklamı hatırlamadan edemedim.
      Ta 16. asırda yaşamış Ebussuud Efendi'nin o yüzyılın ruhu ve şartlarıyla malul fetvalarının ancak kendisini bağladığı çok açık olduğu halde bunlar üzerinden İslamın eleştirilmesi, Hindistan'ın en aşağının da aşağısında yaşayan yoksul yüzmilyonlarını durumlarını sorgulamaktan alıkoyan kast sistemi ve reenkarnasyona dair kendisinden herhangi bir açıklama duymadığımız Saraswati'nin ağzından zeka ışığı taşımayan sorularla İslamın tırtıklanmaya çalışılması bana gerçekten de bu reklamı hatırlattı.
      Mahallinde ve mahfilinde zaten cevaplanmış sorularla zaman kaybedip Şirince'de ki işlerinizi aksatmayın bence:) Sorulması gereken soruların cevaplarını dinlemek için bir zahmet Mustafa İslamoğlu'na kulak verin. Samimi bir davet benimkisi yalnızca, yoksa haddim değil size akıl öğretmek. Ondan fazlasıyla var sizde, sadece gönlünüz üşümüş biraz, o kadarcık işte...
      Gezi yazılarınızı okumaya bayılıyorum, diller ve kelimelerle alakalı olanlara da, ama kozmosu ve varlık sorunsalını anlama konusunda Etiyopyaydı, Tanzanyaydı nereye kadar? Doğrusu ben, Tibet yaylalarında turunculara bürünmüş bir avuç pirinç için dilenen skinhead rahiplerden değil, CERN'den, İsviçre'den gelecek cevaptan daha çok umutluyum, hem de İslamoğlu Hoca'yı izleyen bir mümin olarak.

      Selamlar...

      Sil
    2. elbette öyle. Böyle bir şeyin gerçek olabileceğine inandın mı şimdi sen???

      Sil
    3. "Ta 16. asırda yaşamış Ebussuud Efendi'nin o yüzyılın ruhu ve şartlarıyla malul fetvalarının ancak kendisini bağladığı çok açık olduğu halde bunlar üzerinden İslamın eleştirilmesi..."

      İslamiyet tarihini asgari düzeyde bilen birinin bileceği üzere, burada aktarılan fetvalar "o yüzyılın ruhu ve şartlarıyla malul" falan değil, 9. yy başı ile 20. yy arasında genel kabul gören Sünni İslam fıkhının temel direkleri. Nitekim bu yazı dizisinde irdelenen şeyin "teorik" İslam değil, TARİHÎ İslam olduğu özellikle vurgulandı.

      Buna getirilebilecek iki adet teorik itiraz vardır.

      BİR, orijinal İslam - Kuran islamı - Muhammed dini bu değil. Bu itirazın süzme palavra olduğunu düşünüyorum. Abbasi-öncesi İslam hakkında HİÇBİR ŞEY bilmiyorsunuz. Bilmiyoruz. Bilirim diyen hayal kurmaktadır. Hatta bile bile yalan konuşmaktadır. BİLDİĞİMİZ ve BİLDİĞİNİZ İslam Buhari ile, Taberi ile, İbn Şafi ile başlar. Öncesi yok. Meçhul.

      İKİ, bugünün İslam'ı bu OLMAMALI. Buna eyvallah deriz. Haklısınız, olmamalı. Hiç kimse bu kadar sefil ve zorba bir dine layık değildir. Zaten bizim amacımız da tam bu noktayı vurgulamak.

      Çünkü yeni moda margarin yiyenler, veya yediklerini zannedenler, bence, ne yediklerinin farkında değiller. 16. yüzyıl fetvalarını ve 9. yüzyıl mahsulü hadisleri reddedip orada durabileceklerini zannediyorlar.

      Yanılıyorlar.

      Ve ayrıca Taberi, Buhari, İbn Şafi ve Ebussuud Efendiler, onların zannettiğinden çok daha akıllı adamlar, şüpheniz olmasın.

      İslamdan zorbalığı çıkar, geriye bir şey kalmaz. Elinde dağılır gider.

      Sil
    4. "Abbasi-öncesi İslam hakkında HİÇBİR ŞEY bilmiyorsunuz. Bilmiyoruz" ne demek anlamadım. Hulefa-yi Raşidin dönemi ve Hz. Muhammed'in hayatta olduğu Asr-ı Saadet devri kronolojisinde hem de gün be gün bilmediğimiz bir şey mi var? Miladi 7. asrın ilk yarısından Hz. Ali'nin şehadetine kadar geçen zaman zarfında İslamın sosyal hayattan siyasete uzanan geniş skaladaki pratiklerinin bir değeri yok mu? Asıl İslami nüve bu dönemde teşkil ettiğine göre biz referansımızı neden "9. yy başı ile 20. yy arasında genel kabul gören Sünni İslam fıkhının temel direkleri" nden alacakmışız? Müslümanların referansı bellidir; yalnızca ve sadece Kur'an. Sahih hadisler de elbette Kur'ani kriterleri karşılayabildikleri ölçüde Kur'an-ı Kerime refakat edebilirler. Kaldı ki sözünü ettiğiniz dönemin temelleri iktidarın kaba kuvvetle 7. yüzyılın 2. yarısından itibaren el değiştirdiği Emevi saltanatıyla atılmıştır, yani 9. yüzyıldan çok önce. İslam fıkhının en büyüklerinden Ebu Hanife hem Emeviler hükümranken hem de Abbasiler iktidara geldiğinde hakim nizama teslim olmadığı için işkencelere maruz kalmış, sonunda şehit edilmiştir. Yani hakiki "temel direklerin" zaten hiçbir hükmü OLABİLEMEMİŞTİR.
      Evet, İslam tarihi yazık ki büyük ölçüde, zorba iktidarlara karşı İslamın temel kaynaklarını, Kuran ve sahih hadisleri işaret eden fakihlerin acıklı sonlarından ibaret kalmıştır. Aslında bu pratik, öteden beri vahyi taşıma irade ve liyakatından mahrum bir profil çizegelmiş Ademoğlunun zayıf karakteriyle yakından ilgilidir. Kabul edelim, bu, insanoğlu olarak bizim kadim zaafımız. Musa'nın halkı da benzer zaafiyetler sergilemiş, İsa'nın milleti da aynı çiğlikleri göstermiştir, ama Musa'ya verilenlerle İsa'ya verilenler bir bozulmaz nüve olarak hep varlığını koruyagelmiş, emanet sonunda Muhammed'e teslim edilmiştir. 14 asırdır top Muhammed'in halkındadır ve maalesef performansımız da ortadadır...
      Peki günümüze kadar böyle gelen bu tarihi pratiğe bakıp " İslam neden başaramadı" diye soracak mıyız? İyi ama o zaman Endülüs'ü nereye koyacağız? Gırnata'yı, Kordoba'yı, Elhamra'yı, İbn-i Rüşt'ü, Farabi'yi, İbn-i Arabi'yi, İbn-i Sina'yı, Suhreverdi'yi, Yunus'u, Rumi'yi, Hafız'ı, Sadi'yi hangi çerçeveye sığdıracağız? Bunlar İslam'a rağmen mi yükselebildiler? Hangi ortak saiktir ki bu saydıklarımız ve daha sayamadığımız birçoklarını ortak bir ruh etrafında toplamayı başarabildi?
      Hangi "sefil ve zorba din" dir ki insanlığın zirvesi olmak dışında hiçbir sıfatı yakıştıramayacağımız bu yüz aklarına tüm zamanların en güzel sözlerini söyletebildi?
      Bu diyalog Jack London romanlarını hatırlattı bana. Altın arayıcılarını, ellerinde yayvan taslarıyla. Nehrin bulanık sularına daldırıp daldırıp çıkardıkları kumlardan altın zerrelerini ayıklamaya çalışan umut işçilerini.
      Değersiz kumları çıkar İslamdan, geriye ancak birkaç parça cevher kalır. Elimizde sıkı sıkıya tutacağımız...

      Sil
    5. Yukarıda örnek verdiğiniz kişiler tasavvufçu, felsefeci ya da şairdir. İslam'da tasavvufun ve felsefenin olmadığı, bu yabancı kelimelerin İslam'dan iki yüzyıl sonra bu topluma girmesinden, ve İslam'ın doğum yeri olan Hicaz'da ortaya çıkmamasından, ve halen buradaki toplumun, yani Vehhabi mezhebi ve Suudi yönetiminin buna kapalı olmasından da rahatlıkla anlaşılabilir. İmam Gazali'nin, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd gibi "İslam filozoflarını" ve felsefeyi eleştirdiği Filozofların Tutarsızlığı "Tehafütül Felasife" kitabını bilirsiniz. Şeyhülislam Çivizade'nin, Mevlana'yı kafirlikle suçlayan fetvası vardır. Şiire gelince, Kuran'da İslam'ı ve peygamberi övenler dışında şiir ve şairlerin kötülendiği, hatta sonraki dönemde mevlid'in bile bid'at sayıldığı ortadadır. Yunus'un şiirlerine de Ebussuud'un küfür fetvası var;

      Mesele: Bir zaviyenin mescidinde eşhas-i muhtelife ile müştehi oğlanlar muhtelit olup, enva-i teganniyat ile tevhid ederlerken tevhidi tağyir edip gah "dil-i men" gah "can-ı men" deyip gah beyt "sen ulu bir sultansın canlar içinde cansın, çün iyan gördüm seni pinhan kapısı değil" deyip, gah beyt "cennet cennet dedikleri bir ev ile birkaç huri isteyene ver sen anı bana gerek seni" deyu göğüslerin döğüp evzai garibe ettiklerinde ehali-i mahalleden bazı kimseler zaviye-i mezbureye şeyh olan Zeyde "bu makule evza' niçin ettirip razı olursun" dediklerinde Zeyd "Ne lazım gelir? Ve mâ haleket-el cinne vel inse illa liyabudün" demekle cevap verse şer'an Zeyd'e ne lazım olur?
      ELCEVAP: Evza' ve akval-i mezbüre kemal mertebe fuhş olduğundan gayri, cennet hakkında dedikleri kelime-i şeni'a küfr-i sarihtir, katilleri mubahtır, şeyhleri olan bi-din hikayet olunan akval ü ef'ale "mübaşeret dahi ederse ne lazım gelir" demekle kafir olduğundan gayri, ol kabayihi ibadet kabilinden addedip ayet-i kerimeyi ana delil getirmekle tekrar kafir olur, bu i'tikattan rücü etmezse katilleri vacip olur

      Sil
  2. Aha ! .Bir örnek daha. Bu seferki padişah Yıldırım Beyazıt.Bu örnekte -belki de- gayr-i müslim bir kişi ile padişah arasında niza-ihtilaf çıkar.Kadı,padişahı huzuruna çağırtır.
    Padişah mahkemede daha bir kaç kelime konuşmuşken ,kadı padişah'ın sözünü keser ,ve padişah'a şunları söyler:
    ---- Ağzın şarap kokuyor...İslam şeriatına göre şahitliğin geçersizdir...Şimdi hemen terk et burayı !.
    Peki padişah'ı mahkemeden attıran, o kadıya herhangi bir ceza verildi mi?.
    El-cevap:
    Hayır !
    Peki ya o kadı'nın görevine son verildi mi ?...Ya da başka bir yere tayin edildi mi?.
    El-cevap :
    Hayır !.
    Al işte '' Yargıç Dokunulmazlığı''.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kaynak? Kaynağın güvenilirliği?

      Böyle masallara inananların -- inanmak isteyenlerin -- kol gezdiği bir dünyada birilerinin kalkıp bana "önyargılı" demesi ne kadar komik!

      Sil
  3. Padişah Yıldırım Beyazt'ı mahkemeden attıran kadı'nın ismi, molla Şemsedün Ferani..Kendisi Bursa kadısı idi.
    Kaynak:İnternet
    Kaynağın güvenilirliği:Bazen güvenilir...Bazen güvenilmez.
    Yani;
    Sevan Nişanyan ;İnternet kaynağını referans gösterirse...''İnternet'ten Allah razı olsun ''denir ...Güvenilir.
    Fakat başka bir kişi internet'i refaransına kaynak gösterir ise ; İşte orası Sevan Nişanyan'ın keyfine kalmış.
    Nicksel imza:YalanınıYakalamıştım

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Oğlum dangalak mısın, Sevan hangi internet kaynağını referans göstermiş? Dizinin önceki yazısına göz atmış olsaydın kaynağı görürdün.

      Sil
  4. blogunuz çok hoşuma gitti başarılarınızın devamını dilerim sizi takibe alıyorum iyi günler dilerim abduko

    YanıtlaSil