2 Aralık 2013 Pazartesi

Firavun

Mısır firavunları zamanın öteki hükümdarlarına (mesela Asur kralına veya İran şahına) oranla daha mı zorbaydı? Monarşik kibir veya putperestlik liglerinde daha mı üste oynarlardı? Hiç sanmıyorum.

Adamların kötü propaganda kurbanı oluşunun esas kaynağı şüphesiz Tevrat. Kuran’ın anti-firavuncu söylemi direkt oradan kopya. Peki Tevrat hangi bağlamda firavun kötülemiş? Belli başlı iki bağlam görünüyor.

Musa ile Firavun

Birincisi, Musa’nın Mısır’dan çıkışı hikâyesi. Tevrat’ın ikinci kitabı olan Çıkış’ta (Exodus) anlatılıyor. Büyük bölümü, alimlerin Deuteronomist (D) adını verdiği kalemden çıkma, yani kral Yosiah (Josiah) zamanında, MÖ 639 ile 609 arasında yazıya dökülmüş.[1]

Bekgraund şöyle: Mısır, Asur devletinin dağılmasının doğurduğu iktidar boşluğundan bilistifade, Filistin ve Ortadoğu’ya yönelik bir genişleme politikasına girmiş. Kudüs buna direniyor, boyunu aşan bir meydan okuma tavrına giriyor. Sonunda firavun Necho’nun ordusu 609’da Yahudistan’ı istila edip Yosiah’ı öldürecek.

Böyle bir çatışmanın gölgesinde Resmi Tarih yazdıracak olsan, Mısır’ın padişahını yerin dibine batırmaz mısın? Bunlar bir zamanlar senin atalarını esir etmeye kalkıştığında senin Tanrı’n onların başına kaç çeşit bela getirmiş, ballandıra ballandıra anlatmaz mısın? “Ben küçüğüm ama Baba’m büyük, bana dokanma fena döver, Nil nehrini kana bular, gökten kurbağa yağdırır, erkek çocuklarını öldürür” diye saydırmaz mısın? Düşün bak: Anlattığın şey ne kadar akıl dışıysa inandırıcılığı o kadar fazladır. Akılcı analizde şansın yok: Mısır’ın yanında bir ufacık noktasın. Akla sığmaz bir hikâye anlatmalısın ki karşı taraf kuşkuya düşsün, “normalde biz bunları yeriz, ama ya bunların tanrısı doğa yasalarını tersine çevirse?” diye kaygılansın.

Yusuf ile Firavun

İkincisi, Yaradılış (Genesis) kitabındaki Yusuf hikâyesi ile yine aynı kitapta Mısır’a değinen diğer detaylar. Akademik kabule göre bunlar daha geç bir tarihte, Rahip (Priestly, P) adı verilen yazar tarafından kaleme alınmış. Babil esaretinden dönüşün ertesi, bir ihtimal MÖ 539’dan hemen sonra, ama daha güçlü olasılıkla peygamber Ezra (Arapçası Uzeyr) ve halefi Nehemya zamanında, MÖ 448-440 dolayı.

Bu sefer dünyaya İranlılar hakim. Kudüs’ün ruhban sınıfı Pers devletinin sadık tebaası, Ezra ile Nehemya ise doğrudan İran şahının görevli memuru. Mısır gene düşman, İran’ın başının belası.[2] Hatta muhtemel ki İran’ın Yahudi politikasının özü, sınır boyundaki bu stratejik halkın Mısır’a kaymasını önlemekten ibaret. Tesadüfe bak: İran yandaşı rahiplerin kaleme aldığı Nuh ve İbrahim hikâyelerinde İran devletine tabi kavimlerin hepsi İsrailoğullarının akrabası ve kardeşi görünürken, İran’ın düşmanları (Mısırlılar, Yunanlılar, Kafkasötesi kavimleri) hep uzak akraba, kötü adamın çocukları.

Yusuf hikâyesini de istersen “bak Mısır’a kanma, seni vezir yapar, sonra çocuklarını köleleştirir” diye okuyabilirsin.

*

Peki “gerçekte” Yusuf ve Musa var mıydı?

Şöyle özetleyeyim. MÖ 1200 veya 1000 gibi bir tarihte İsrailoğulları veya benzeri bir kavmin Mısır’dan çıkıp Yahudistan’ı fethettiğine dair hiçbir arkeolojik bulgu yok. Mısır’ın zengin arşivlerinde böyle bir olayın izine rastlanmıyor.  Yahudilerin MÖ 600’lerden önce tek ulusal tanrı inancına sahip olduklarına dair bir belirti yok. Hikâyede geçen yer ve kişi adları Orta Krallık döneminde bilinmeyen, MÖ 600’lere ait adlar.[3]

Şüphesiz Mısır’a çulsuz bir sığınmacı olarak gidip orada şansı ve becerileri sayesinde vezir olan bir Yusuf’un hikâyesi mevcuttu. Hemen her kültürde böyle hikâyeler sevilir.

Belki Mısırlı Musa Hoca’nın bir tarihte gelip atalarımıza edep ve kanun öğrettiği de söylenmekteydi. Anadolu’nun hangi kasabasına gitsen buna benzer bir şeyler anlatırlar.

Mısır’daki göçmen işçilere çok eziyet edildiğinde Allahın Mısırlıları kahretmesi de normal; tipik Almancı geyiği.

Halk arasında popüler olan bu hikâyeleri toparlayıp ulusal bir efsaneye dönüştürmek ise, halkın veya Allahın değil, saray ve tapınak propagandacılarının işiymiş gibi görünüyor.




[1] Tevrat’ın anonim yazarlarını J, E, D ve P olarak ilk tasnif eden 1883’te Alman şarkiyatçı ve İncil alimi Julius Wellhausen’dır. Ayrıca bkz. R. Elliott Friedman, Who Wrote the Bible (1987) ve Robert Wright, The Evolution of God (2009).
[2] 525’te Mısır yenilip İran yönetimine girecek, fakat ardarda gelen isyanlardan sonra 460’ta yeniden bağımsızlığını kazanacak.
[3] Finkelstein & Silberman, The Bible Unearthed (2002), sf. 58-71.

14 yorum:

  1. firavunun secde etmiş değersiz cesedine ne dersiniz saygıdeğer yazarımız (!) Allah herşeye kadirdir...Birgün sizde onun varlığını anlayacaksınız ama inşallah çok geç olmaz...
    Allah kuranda sizdende bahsetmiş lanetliler diye orayada bakın hep tevrat incil olmaz...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gerçekten bu secde etmiş ceset muhabbetini ciddiye alıp yorum olarak yazabilecek insanlar var mıymış yahu?

      Sil
  2. Sanki diğerlerine göre biraz yavan ve aceleye gelmiş intibası uyandırdı bu yazı. Belki de konu başlığının uyandırdığı yüksek beklentiden.

    YanıtlaSil
  3. monarşik kült yakın doğuda genelde iki temel biçim içerisinde gözlemlenir. mezopotamya uygarlıklarında imparator tanrı ile halk arasında bir aracıdır. mısırda ise tanrılardan biri. bu ikinci tür, dönemsel olarak diğer mezopotamya uygarlıklarında ortaya çıkıp çıkıp kaybolabilir ama mısırda bir tarihten sonra istisnasız, "firavun= baş tanrı"dır.

    YanıtlaSil
  4. Propaganda ve toplum mühendisliği her dönemde vardı.. Din bu mühendisliğin en önemli dalıdır.. ve hala geçerlidir..!

    YanıtlaSil
  5. Hikayeler iktidar yaratmak için her dönemde aynı üslupla anlatılmış. Eğer bir olayı gerçekleştiği haliyle sade bir dille anlatırsanız sizi sadece dinlerler. Ama efsaneleştirip içine tanrı sosu katarsanız iş o zaman size inanırlar. iman etmek dedikleri de bu olmalı..

    YanıtlaSil
  6. Adsız arkadaş yazında yaptığın mantık hataları seni ilgilendirir ama bağlaç olan -de ayrı yazılır.

    YanıtlaSil
  7. kadir-i mutlak, evrensel ve sayıca tek bir tanrı kavramını yaratmak ve onunla bir yasa kitabı ile sözleşme yaptığını iddia etmek çok çok iyi bir icattır; gelin bunu kabul edelim. bu açıdan yahudiler dünyanın ekseriyetini etkilemiş bir inanç sistemine neden olmuşlardır; ibrahimi düşünce ve iman halen bir hacim ve ağırlığa sahiptir.

    peki, bunun icat, tesadüfi midir, insanın düşünsel ve kavramsal evriminin tabii bir sonucu mudur, yoksa burada bir tanrısal "altın dokunuş" mu etkili olmuştur?

    sevgili nişanyan bunu da yazsın da bunun arka planında siyasi-ekonomik motivasyondan başka-öte bir faktör de olabilir mi (bence ilave şeyler de olmalı), onu tartışalım...

    YanıtlaSil
  8. Son yazan adsiza cevap üzerinden konu hakkindaki kisisel görüslerimi paylasmak isterim. Eski dönemlerde Ortadogudaki siyaset yapma bicimi tipki bugün de oldugu gibi din üzerindendi. Bu, bir tür mesrulastirma araciydi. Yaptiginiz ya da söylediginiz bir seyin ardindan "Tanri böyle istiyor" dediginizde, size karsi yapilacak itirazlari, ayiplamalari, kinamalari engellemis olursunuz.

    Antik Ortadogudaki dinleri siyasi partiler, kurucu peygamberlerini de siyasi liderler olarak düsünürseniz olayi cözersiniz. Bugün bile Ortadoguda ve o kültürü paylasan cografyalardaki siyaset yapma bicimi bu minvaldedir. Bu nedenle bu cografyalarda hicbir zaman gercek bir demokrasi olamaz. Kelle sayisi cok olan maci alir.

    Eski Ortadogu´da mevcut dini/siyasi yapi size uygun degilse ortaya cikip yeni bir din/siyasi hareket kurardiniz. Ibranilerde peygamberlik müessesesi bir tür ata sporudur.

    Sanilanin aksine cok Tanricilik degil tek Tanricilik en ilkel inanc bicimidir. Tüm iptidai toplumlarda otorite tektir (kabile toplumlari) dolayisiyla yaratici figürü de tektir. Zaman icinde toplum gelisip, farkli alanlarda uzmanlasan insanlar ortaya ciktikca, buna bagli olarak gelisen toplumlar her seyi bir tek yaraticinin yapamayacagini dusunup cok Tanri düsüncesine evrilmislerdir. Söz gelimi bir kisi marangozlukta uzmanken digeri insaatta uzmandir vb. Insanlar yaraticilari da böyle düsünmüslerdir.

    YanıtlaSil
  9. Ancak, iptidai/kabileci kalan toplumlar, bu düsünüsten vaz gecmislerdir. Kültürel yapilarinda tek ve güclü otoriteye baglilik fikri olan toplumlarda her seye karar veren ve her seyi idare eden tek adam figürü daha cok sevilir. Bu nedenle Semitik halklar cok Tanriciliktan caymislardir. Cünkü toplum yapilari farkliliklara tahammülü olmayan, tekci bir yapidadir. Netekim Kur´an´daki bir ayette de mealen "Tanri tektir, eger cok Tanri olsaydi muhakkak ki birbirleriyle mücadele ederlerdi, kargasa olurdu" minvalinde bir ayet de vardir. Cünkü Semitik kültür cogulculugu sevmez. Nasil ki siyasi figürler (peygamberler) rekabet halindelerse ve cikarlari catisiyorsa, Tanri da cok olamaz, o tek olmalidir, herkes O´na boyun egmelidir. Yani sanilanin aksine tek Tanricilik gelismis bir düsünce ya da müthis bir bulus olmayip dinler tarihindeki en ilkel dönemi simgeler, bir tür geriye gidistir.

    Zaten Semitik kavimler, bu ilkel inanclarini diger toplumlara cebirle, siddetle dayatma yoluyla ancak kabul ettirebilmislerdir. Tek otoriteye mutlak baglilik, muthis bir sedidlik getirir.

    Gerek Yahudilik gerekse Islam ayni yamanda kavmiyetci/milliyetci yönleri de olan siyasi hareketlerdir. Muhammed peygamber ilk ve tek Arap peygamberdir. Baslattigi siyasi akim ayni zamanda Arapci bir harekettir. Bu yön de yandas kazanmasinda etkili olmustur. Gerek kültürel gerekse dilsel anlamda pek bir agirligi ve gelismisligi olmayan Araplar, Islamla birlikte bir dilsel ve kültürel milliyetci ilerleyis de yasamislardir. Arapca ilk kitap Kur´an´dir örnegin. Arapca daha önce yazi dili degildir.

    YanıtlaSil
  10. Semitik dinlerin özelde Islam´in basarisi siddeti iyi kullanmalari ve konjonktürün kendilerine yardim etmesi ile özetlenebilir. Öyle pek mucizevi bir durum yoktur. Örnegin Anadolu´ya giren 500.000 kisilik silahca ve savas gücü acisindan üstün bir avuc adam nasil ki 8 milyon yerliyi zaman icinde Türklestirebilmisse Islam´in basarisi da buna benzemektedir (ki Anadolu´ya gelenler de Müslüman´di). Elinde silah olan bir kisi, silahsiz yüz kisiye boyun egdirebilir, burada bir mucize yoktur.

    Eger Hindular ellerine silah alip dünyayi uyguladiklari tedhisle sindirselerdi bugün hakim din Hinduizm olurdu. Ayni seyi Budistler yapsaydi Budizm ekseriyetin dini olurdu. Ancak bu dinlerde "tek dorgu yoldakilar biziz ve bundan dolayi yanlis yoldaki sapiklara her türlü seyi yapma hakkimiz vardir" gibi bir felsefeye sahip degilerdir, bu nedenle acimasizca siddet uygulayarak yayilamamislardir. Bugün bir Budist örnegin bir Müslüman icin "o ebedi cehennemde kalacak bir sapkindir" demez, Budist´e göre herkes kendi yolunda ilerler. Budist´e göre kendi yolu kendine göre dogru olandir. Oysa bugün ortalama (fanatik olmayan) bir Müslüman dahi bir Budist´i "yanlis yoldaki sapik, ne kadar erdemli bir insan olursa olsun cehenneme gidecek bir kafir" olarak görür. Cünkü inanci kabileci, kavmiyetci kökenli bir inanc. Kendinden olmayani yok etmek üzerine kurulu bir felsefe. Bu nedenle otorite/Tanri da tek. Oysa Hinduizm´de binlerce Tanri var, cogulcu bir kültür. Budizm´de ise belirgin bir otorite/Tanri figürü bile yoktur.

    Semitik dinlerin yayilimini basari olarak görmek, iyi dövüsen bir kabadayinin tek basina, bariscil yüzlerce insani sindirmesini ve kendine boyun egdirmesini övmeye benzer.

    Bugün dünya üzerinde kan döken insanlarin mensup olduklari dinlerine bakin, hepsi Semitik. Kendi kökendesleriyle bile anlasamiyorlar, cünkü kültürleri uzlasma üzerine, farkliliklari sevme ürerine degil, farklilari yok etme üzerine kurulu. Yahudi Müslümanla anlasamaz, Müslüman Yahudiyle. Hristiyan´a göre Yahudi ve Müslüman sapiktir, Yahudi ve Müslüman´a göre de Hristiyan vb.

    Yahudiler, icat ettikleri ilkel dinle dünyanin ve insanligin basina corap örmüslerdir. Bu üc Semitik din siyasi ve ticari alanda tamamen etkisizlesmedikce dünya ve insanlik felaha kavusamaz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazinin aslindan daha guzel aciklsmissiniz. Tesekkurler.

      Sil
  11. Evet, güzel. M.Ö. 419 Pers Şahı namına Elefantin Adasındaki Mısır Yahudilerine Hamursuz Bayramını ve Fısıh Gününü tes'id etme emri verilir:


    http://www.kchanson.com/ANCDOCS/westsem/passover.html


    Daha enetersan olan Hurûc (Exodus( hikayesinin hangi vak'alardan mülhem olduğudur. Tarif edilen şekliyle tamamen masal olmasına rağmen bir millî efsane olması ve halkı heyecanlandırması için elemanları devamlı zikredilen bir tarihi hadise veya hadiselere müstenit olması lazım.

    Filistin'den (Ken'an'dan) Mısır'a bilhassa kuraklık zamanında Batı Sami konuşanlar Nil vadisine göç ederdi. Bazen Mısır hakimiyeti altında Ken`an feodal mütegallibesi mahalli halktan vergi niyetine Mısır'a köle ihrac ederdi. Mısırlılar bu "Asyalıların" sayıları artıp bela olunca tekrar Ken'an'a kovalarlardılar. En dramatik Mısır'a göç Hyksos'lardı. Batı Sami bir kavim olup Mısır'da M.Ö. 17. - 16. yy arası Avaris'te hanedan kurdular. İlahları aralarında Ken`an ilahları vardı. Firavunları arasında Ya`qûb ismi dikkati çeker. Bu devirde Yusuf (Yôsēf) kıssasında gibi bir Ken`anlının vezir olması muhtemeldir. M.Ö. 1560 civarında Firavun Aḥmose (ha ile) tarafından Mısır'dan tardedilmişlerdir. Helenistik devirde Yahudi düşmanı Mısırlı tarihçi Manetho "... ve sonra Urşelîm'i (Kudüs'ü) kurdular" diyerek Hyskos'ların tardedilişini Hurûc ile dolaylı olarak özdeştirir. Bu teşhisi Roma devri Yahudi tarihçi Josephus kabul eder. Bu modern zamanda birçok kişi tarafından Hurûc hikayesinin mühim unsurların birisi olarak kabul edilmektedir, aralarında Israel Finkelstein ve Mısırolog Donald Redford vardır. Ayrıca, Aḥmose Fırtına Abidesinde, "The Tempest Stele," zamanında tabii afetler tasvir eder:

    http://en.wikipedia.org/wiki/Tempest_Stele

    http://www.reshafim.org.il/ad/egypt/texts/tempest_stela.htm

    Bu sadece bir edebi motif olabilir. Bazıları Thera (el'an Santorini) volkan adasının indifa edip patlamasına, bunun metoerolojik ve ekolojik akıbetine atfeder. Ama tasvirler ve yeni tarihlemeler bunu desteklemiyor.
    Daha da ileri giderek Aḥmose isminde "Musa'nın erkek kardeşi" İbranice halk etimolojisini görenler var. İbranice Mōşe'nin Mısırca -mose'ye "doğurdu" tekabül ettiği umumi olarak kabul edilmiştir. ş ~ s masaldaki "sudan çıkarma" ile ilgilidir. 'aḥ İbranice "erkek kardeş" demek ama o zamanki İbranicede Arapçadaki gibi 'ax (hı ile) telaffuz edilirdi, ama iki fonem mevcut olup ha ile xı yazıda tefrik edilmezdi. "Asyalıların" Mısır'dan def'edilmesi peryodik olarak devam etmiş. Bunların bir Suriye'li lider etrafında toplanıp mabetleri yağma ettikten sonra Firavun Setnaxte onları M.Ö. 1185 yılında tardederken altınlarını geride bırakmışlar. Yani zaman zaman mağlubiyeti kahramanlığa çeviren hikaye tazelenmiş.

    Diğer bir spekülasyon Firavun İxnaton / Axenaten (Ikhnaton, Akhenaten, IV. Amenhotep) M.Ö. 1353–1336
    veya M.Ö 1351–1334 ile igilidir. Bu firavun tahtta 5inci senesinde ananenvi ilahları terkedip, göteki güneş yuvarlağını temsil eden Aten'i tek ilah saymıştır ve ismini İxnaton / Axenaten'e çevirmiştir. Ayrıca kendisine ve ailesine uluhiyet tanımıştır. Ama Ahd-i Atik Yahudiliği gibi, Eski Mısır dinin aksine, ölüm sonrasına ehemmiyet vermemiştir. Bahsi geçen Manetho Musa'yı bir Aten rahibi addetmiştir (gayesi Yahudileri Mısır'ın düşmalarıyla özdeştirmektir). Bu tezi Freud "Moses and Monotheism" (Musa ve Monoteizm) kitapçığında savunmuştur. Popüler olmakla beraber bu tez mütehassıslar arasında pek rağbet görmemiştir. Aten kültü Mısır haricinde ne kadar yaygındı, İxnaton ne derecede monoteistti gibi sualler sormuşlardır. Bu suallere William H. C. Propp, Monotheism and "Moses" The Problem of Early Israelite Religion, Ugarit - Forschungen Band 31 (1999) p. 537-575 cevap vermiştir. Ayrıca Zebur 104:20-29 ile Aten İlahsinin bazı kısımları arasında yakın benzerlikler olduğu kabul edilmiştir.

    YanıtlaSil