23 Şubat 2013 Cumartesi

Kuran'ın Kültürel Kaynakları - III: Aramiceden Arapçaya alıntılar

Yazı dili Aramiceden “ummî” dili Arapçaya aktarılan sözcüklere dair klasik devir Arap dilcileri epeyce bilgi verir. Arap gramerinin babası sayılan Sibaweyh (8. yy), Arapça fiil kökü bulunmayan, veya faˁāl ve fuˁlān gibi Arapçada var olmayan vezinlere uyan kelimelerin muarreb (yani yabancı dilden “Araplaşmış”) olduklarını kabul eder.  El-Cewalikî (10. yy) el-Muarreb adlı eserinde Kuran Arapçasına Süryanice ve Farsçadan alınmış sözcüklerin geniş bir listesini sunar. Es-Suyûtî (15. yy), el-Itkan adlı eserinde yabancı alıntılar meselesine dair doktrin tartışmalarını etraflıca özetler.

Batıda Kuran’ın filolojik kaynaklarına ilişkin ilk önemli akademik çalışma Abraham Geiger’in 1833’te Yahudi dini kavramlarının Kuran’daki kullanımına ilişkin doktora tezidir. 1880’de Siegmund Fraenkel Arap dilinde Aramice alıntılara ilişkin eserini yayımlar. 1912’de Theodor Nöldeke, Neue Beiträge zur semitischen Sprachwissenschaft adlı dev eseriyle, konuyu yeni bir bilimsel ciddiyet düzeyine taşır. 1920’lerde Horovitz Kuran’da geçen Tevrat kökenli kişi adları üzerine çalışır. 1938’de Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur’an adlı klasik eserinde o güne kadarki tartışma ve bulguları senteze ulaştırır. 1960’larda Maniheizm üzerine çalışan Geo Widengren, o güne dek Sami dillerine yapılan vurguya sırtını dönerek, Kuran dilinin İrani ve Zerdüşti kaynaklarını araştırır.
Konuya ilişkin sayısız kitap, tez ve makaleyi burada özetlemek gereksiz. Çekişmeli bir akademik tartışmanın 180 yıldan beri sürdüğünü, hemen her iddianın didik didik edildiğini, her kelime hakkında lehte ve aleyhte mürekkep dereleri akıtılmış olduğunu belirtmekle yetineyim.
*
Aşağıda Kuran Arapçasına Aramice-Süryaniceden alınmış olan bazı sözcükleri listeledim. Kapsamı dar tutulmuş bir listedir. Sadece Aramice/Süryanice yazılı kaynaklarda yeterli sıklıkta ve anlamından şüphe edilmeyecek şekilde kullanılan kelimeleri gösterdim. Literatürde fikir birliği olmayan konulara hiç girmedim. (Mesela, Aramice kaynaklı olduğu bence muhakkak olmakla beraber Aramice yazılı örneği gösterilemeyen küfr sözcüğü listede yoktur.) Farsçaya da şimdilik değinmedim.
                          .
A) Yazıyla ilgili kelimeler
Yazı kültürüne ilişkin kelimelerin, yazıyla çok geç bir dönemde tanışan Arap diline yabancı dilden alınmış olması doğaldır. Aşağıdakilerin tümü Aramice/Süryaniceden Kuran Arapçasına aktarılmış sözcüklerdendir.
kitab, kur’an, harf, hatt, hece, nusha, sahife/suhuf, terceme, nokta, imla, kalem, kırtas (papirüs), raqq (parşömen), sure, mecelle, sicill, satr (yazmak), sifr (kitap), sefere (kâtipler), ders
[KTB kökü evet Arapçadır, ancak aslen “sivri bir uçla kazımak, çentmek, çizik atmak” anlamındadır; “yazılı metin” anlamında kitâb sözcüğü ise Aramicede Milat öncesinden itibaren yaygındır. Keza “yüksek sesle söylemek, haykırmak” anlamındaki QRA fiilinin yazı okumaya ilişkin özel anlamını Aramice ve Arapçada birbirinden bağımsız olarak kazanmış olması düşünülemez. Qeryânâ Süryanicede “makamla okunan ilahi” ve “kilisede belli günlerde kıraat edilecek ilahileri gösteren kitap” anlamındadır. Süryanice yod harfinin Arapça hemze ile karşılanması tipiktir.]
                   .
B) Dinî kavramlar
Kuran’ın “teknik” vokabülerini oluşturan dinî kavramların ezici çoğunluğunun Aramice/Süryaniceden alınmış olması ilgi çekicidir.
din, millet, nebi, ilah, rabb, melek, şeytan, cennet, cehennem, araf, alem, kıyamet, ayet, ruh, nefs, rahman, kurban, subhan, ğufran, küfran, sultan, furkan, hanif, tevbe, amin, şahid/şüheda, salât/salavat, secde/mescid, tufan, tabut, zina, recm/racim, nafaka, iblis, fıkh, hitan, kürsi, arş, cünub, cürm, harac, kefaret, nifak, tufan, tabut, deccal, Yecüc ve Mecüc, tağut, dabbe, hacc, zekât, savm (oruç), sadaka, îd, ummi, berzah, hātemul enbiya, sıbğa (vaftiz), Tuba, sırat, selsebil, ceberut, melekût, illiyun, kayyum, rahib/ruhban, kâhin, mesih
Sayılan sözcüklerin bazılarının kökü Arapçada bağımsız olarak mevcuttur. Örnek: NBY (bağırmak, kavga etmek), CNN (gizli olmak), RWH (esmek), QRB (yakın olmak, yakınlık göstermek), RHB (korkmak) vb. Ancak bu primitif kavramlardan, gelişkin bir inanç ve ibadet sistemine ait nebi, cennet, ruh, kurban, rahib gibi yüksek kültür kavramlarının, iki ayrı dilde, birbirinden bağımsız olarak türemiş olması imkânsızdır.
Listedekilerin hemen her birinin, Yahudi ve Hıristiyan geleneği içerisinde, MÖ 1000 ile MS 600 yılları arasında belirip olgunlaşmasını adım adım izlememize izin veren yazılı kaynaklara sahibiz. Dolayısıyla, MÖ 2000’den önceki bir tarihte müstakil dillere ayrışan Sami Anadilinde, bu kavramların mevcut olmadığını güvenle söyleyebiliriz. Bu durumda iki olasılık sözkonusudur. Ya bu sözcükler Arapçada oluşmuş, kültürel etkileşim yoluyla İbranice ve Aramiceye aktarılmıştır. Ya da bunun tersi olmuştur. Üçüncü bir olasılık mevcut değildir.
Dil ve kültür tarihinin normal akışında, ikinci olasılığın baskın olduğundan şüphe edemeyiz.
                    .
C) Yunancadan Süryaniceye alınmış kelimeler
Roma imparatorluğunun Doğudaki egemen dili olan Yunancadan Süryaniceye çok sayıda, Yahudi Aramicesine daha az sayıda yüksek kültür sözcüğü aktarılmıştı. Bir kısmı Kuran Arapçasında da görülen bu sözcüklerin, Sami kökenli olmadıkları, dolayısıyla Arapçada yerli olamayacakları açıktır.
beled (politeía = devlet), burc (pyrgos = kule), cins (gênos),  dirhem (draxmê, para birimi), dinar (dênarios, para birimi), feradis/firdevs (paradeísos = cennet), İncil (euangêlion), kırtas (kartés = papirüs), zevc (zeugos = eş), sicil (sigillion = resmi evrak), qıntar (kentenárion = kantar)
D) Tevrat ve İncil kaynaklı kişi adları
Kuran’da zikredilen kişi adlarının %90’ı bulan kısmı, Eski ve Yeni Ahitte adı geçen kişilere aittir. Bunların bir kısmının orijinal İbranice/Aramice biçimde (Musa, İsa, Yahya), bir kısmının ise Yunanca Kutsal Kitaptan Süryaniceye aktarılan Yunancalaşmış biçimlerde (Elyâ ve Yûnâ yerine İlyas ve Yunus) alıntılanmış olması ilgi çekicidir.
İbrahim, İshak, İsmail, Yakup, Yusuf, Süleyman, Davut, Musa, Üzeyr, Adem, Eyüp, Yunus, Danyal, Nuh, İlyas, Harun, İmran,  Şuayib, Lut, Mikail, Cebrail, Nemrud, Karun, Talut, Elyesa, Zekeriya, Yahya, İsa, Meryem
   

22 Şubat 2013 Cuma

Feministlere dair bir röportaj

Bulut Öncü sordu, ben cevapladım.

- Geçtiğimiz hafta üniversiteye gelmeni çeşitli gerekçelerle istemeyen feminist ve LGBT gruplar tarafından ODTÜ’de bir protesto gerçekleşti. Medyada bu olay ile ilgili birçok şey yazıldı, söylendi. Peki, senin pencerenden bakacak olursak bu olaylar nasıl gelişti? 
 

Beş sene önce olmuş bir olay ve yine o tarihte söylenmiş bir söz bahane edilerek, küçük bir grup tarafından, saldırgan ve terbiyesizce bir eylem gerçekleştirildi. Sabahki oturumda sözde “Protestolarını” dile getirerek sahneyi işgal ettiler. Gülümseyerek karşıladım, hatta protestocularla birlikte kameralara poz verdim. Öğlen arasında protestocu grup dışarıda etrafımı sardı. Grupla birlikte olan erkeklerden biri alaycı bir tavırla “Bir daha ODTÜ’ye gelmezsin herhalde” şeklinde laf atınca, yine gülerek “Sike sike gelirim, merak etme” cevabını verdim. Bu esnada sanırım toplantıyı organize eden grupla protestocular arasında, benim tanık olmadığım bir arbede yaşanmış. Öğleden sonraki oturumda protestocular sahneyi işgal ederek “Sevan Nişanyan’ı ODTÜ’de konuşturmayacaklarını” bildirdi. Bir saate yakın sürekli gürültü çıkararak Edip Yüksel’le tanrının varlığı ve yokluğuna dair yapacağımız münazarayı engellemeyi başardılar.

Protesto için ileri sürülen gerekçenin göstermelik olduğunu düşünüyorum. Son zamanlarda Türkiye’de “Otorite”yi temsil eden çeşitli kesimleri rahatsız eden şeyler söyledim. Sanırım “Feminist” kisvesi altında girişilecek bir saldırının, mesela “İslami” kılıklı veya doğrudan devlet güçlerince girişilecek bir eylemden daha etkili olacağını hesapladılar.


- Protesto eden feminist grubun şöyle bir açıklaması var: ‘’Sevan Nişanyan'ın gelmesini şu nedenlerle istemiyorduk: Eski eşine şiddet uygulaması ve bu şiddeti "Sembolik bir jest" olarak tanımlarken ufacık bir pişmanlık göstermek bir yana eylemini sevimli ve haklı göstermeye çalışması, yaşanan süreçte (Ethen Mahçupyan'ın da üstün çabalarıyla) bir kadın gazetecinin Agos'tan istifa etmek zorunda kalması ve son olarak şiddete maruz bıraktığı kadına destek olan kadınları hedef göstererek yaptığı "Feminizmin çirkin bir nefret ideolojisi olduğunu düşünüyorum. Aynen bu beklenirdi onlardan, kendilerinden bekleneni yaptılar. Çirkin bir ırkçılıktır feminizm, başka bir şey değildir" açıklamasıdır.’’ Bu açıklamanın seni, düşüncelerini ve geçmiş yıllarda yaşananları tam olarak yansıttığını düşünüyor musun?


İlk önce, insanlar arası şiddeti a priori reddeden bir bakış açısının ahlaken geçerli olamayacağını düşünüyorum. Belirli sınırlar içinde kalmak şartıyla şiddet, doğal ve bazen ahlaken zorunlu bir davranış biçimidir. İkincisi, bir kadınla erkek arasında geçen her kavgada kadını otomatikman mağdur, erkeği otomatikman zorba veya haksız gören bakış açısını aptalca ve ahlaksızca buluyorum. Küçük burjuva vizyonunun dar sınırları dışında kalan gerçek dünyada, cinsler arası ilişkide şiddet de vardır ve hiçbir zaman tek taraflı değildir.

Feminizme ilişkin söylediğim sözler, o dönemde “Feminist” olduğunu söyleyen birtakım isterik ve saldırgan kişilere verilmiş bir cevaptı. Belki biraz duygusal ve abartılıydı. Fakat önemli bir doğruluk payı da içerdiğini düşünüyorum. Toplumun herhangi bir zümresini ötekileştirme, şeytanlaştırma, peşin hükümle reddetme üzerine kurulu her ideolojinin çirkin ve tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Erkeklerin her kavgada haksız ve saldırgan olduğunu varsayan düşünce tarzıyla, mesela Yahudilerin her kavgada haksız ve zorba olduğunu kabul eden düşünce tarzı arasında bir fark göremiyorum.  “Irkçılık” tabirini de bu anlamda kullandım. Yoksa merak buyurmayın, “Ermeniyim o yüzden saldırıyorlar” gibi bir şey geçmedi aklımdan.

- Eski eşin Müjde ile dostluğun hala devam ederken yıllar önce yaşanan ve sürekli karşına çıkan söz konusu olaydan dolayı pişmanlık duyuyor musun? Bu konuda söylemediğin veya yüksek sesle söylemediğin bir şey kaldı mı?


Konunun benden ve Müjde’den başka hiç kimseyi ilgilendirmediği kanısındayım.

- Agos'tan istifa etmek zorunda kalan kadın gazeteci ile daha sonra konuşma fırsatı bulabildin mi?


Konuştum. Pişman olduğunu, gaza geldiğini söyledi, benden af diledi. Ayrıca “İstifa etmek zorunda” filan kalmadı. Kendi isteğiyle istifa etmişti.

- Feminizm hakkındaki açıklamaların gerçekten inandığın düşüncelerin mi yoksa bir anlık gerginlikle ağzından çıkan cümleler mi?

Az önce buna cevap verdim. Daha diplomatik söylemeliydim belki ama özü doğrudur.

- Ülke gündemi hakkındaki düşüncelerini yumuşak bir üslupla açıklayan Sevan, konu ‘’Kadın ve Feminizm’’ olunca kendini neden farklı biçimlerde ifade etmeyi tercih ediyor ve geriliyor? Ya da öyle mi görülüyor?


‘’Kadın ve feminizm” arasındaki alaka olsa olsa “Türk ve Türkçü” arasındaki kadardır. “Nazileri sevmem” demek ne zamandan beri Almanları taciz etmek anlamına geliyor? Kadınlar hakkında olumsuz veya yaralayıcı olan hangi sözü söylemişim? Bu konuda Aslanlı Yol’da bakış açımı özetleyen epeyce malzeme vardır. Bir bakın bakalım, “gerilmiş” miyim?


- İfade özgürlüğünün bir tezahürü olan protesto hakkını kullanan gruplara karşı söylediğin ‘’ "S*ke s*ke ODTÜ'ye geleceğim" sözünü hala doğru buluyor musun? Bu hakkın senin ifade hürriyetini kısıtlayacak şekilde kullanıldığını düşünüyor musun?


Göt gibi konuşana böyle cevap verilir.

- Kendi siyasi düşüncen içerisinde kadının özgürleşmesini nasıl kurguluyorsun?


Türk toplumunda kadınların aşağılanmasına ve ezilmesine yol açan iki önemli faktör görüyorum. Birincisi geleneksel İslami dünya görüşü ve söylemlerdir. Bunlarla mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyorum. İkincisi köyden kente göçün doğurduğu, kırsal alanda geçerli cinsler arası dengelerin kent yaşamına uyum sağlayamamasından doğan ciddi problemlerdir. Bu ikincisinin, sosyolojik süreçte zaman içinde aşılacak bir hadise olduğuna inanıyorum.

- Son olarak seni protesto eden feministlere ve LGBTlere söylemek istediğin bir şey var mı?
İki kelime: Dolmuşa binmeyin.

20 Şubat 2013 Çarşamba

Kuran'ın Kültürel Kaynakları - II


ODTÜ Teoloji Sempozyumunda yaptığım sunumun devamı. Toplam 4 bölüm olacak. Yazıya dökmesi vakit alıyor.
II. Aramice Yazı Dili
Haritada gösterilenlerin hepsi Arapça konuşan topluluklardır. (Güney Arapça, yani Yemen Arapçası ile akraba bir dil konuşan Habeşistan hariç.) Günlük konuşma dilleri Arapçadır. Arap dünyasından söz ediyoruz.
Ancak bu dünyada, gerek Hıristiyan gerek Yahudilerin litürji dili, yazı dili, Arapça değil Aramicedir. Kutsal metinleri yazdıkları ve tefsir ettikleri, ilahi ve ibadetlerini icra ettikleri, “kutsal” sayılan hukuki metinleri yazdıkları dil budur. Arapçayla akraba bir dildir. MÖ 1. binyıl başlarından itibaren Suriye, Filistin ve Mezopotamya’nın ortak konuşma dili, MÖ 6. yy’dan itibaren tüm Ortadoğu ve İran’ın “yüksek” kültür dili olmuştur. 1600 yıldan beri yazılı kültüre sahiptir.

İslamiyetin doğduğu dönemde bu dil, her biri eski “emperyal” Arami alfabesinden türemiş iki veya üç ayrı yazı ile yazılmaktadır.
En eski Aramice elyazması, MÖ 6. yy
Yahudi Aramicesininin kültürel odağı Babil – yani Sasani devletinin başkenti olan Medain/Ktesifon – kentidir. Burada yaygınlaşan elyazması harfleri, bugün İsrail’de kullanılan ve “İbrani yazısı” diye bildiğimiz biçime evrilmiştir.
Yahudi Aramicesi, Irak, 8. yy 
Yahudi Aramicesi, Yemen, 11. yy
Özellikle İran’a tabi Nasturi ve Keldani Hıristiyan cemaatlerinin kullandığı Serto yazısı yine Babil ve Ninive’den – yani Musul’dan – intişar etmiştir. Buna karşılık Urfa’dan yayılan Estrangelo yazısı Yakubi (Süryani Kadim) ve diğer Monofizit mezheplerde rağbet görmüştür. Bu iki yazı tipiyle yazılan Hıristiyan Aramicesine “Süryanice” adını vermek adettendir. Her üç yazı tipi, aynı alfabenin faklı şekillerde işleklik kazanmış biçimleridir. Harf adları ve sıralaması aynıdır; ufak tefek farkları saymazsak yazım kuralları da aynıdır.
Serto yazısı, Suriye, 9.-10. yy
Serto yazısı, Irak, erken İslam dönemi
Arap dilinin yazılı örneklerine, özellikle Ğassani egemenliğindeki Ürdün ve Güney Suriye yöresinde, M 4. yy’dan itibaren rastlanıyor. Muhammed’in yaşadığı dönemde Arap yazısının, gayet seyrek olarak, bir tür not alma aracı olarak kullanıldığı anlaşılıyor. Eldeki nümunelerin tümü “falan bin filan bu mevkii savunmak için gönderildi” gibi kısa yazıtlardan veya “on deve aldım şu kadar dinar borcum var” gibi ticari notlardan ibarettir. Henüz harf noktaları (seslileri gösteren harekeler değil, mesela b ile t veya n’yi birbirinden ayıran noktalar) icat edilmediği için, el yazısında çoğu harfi birbirinden ayırmak zordur. Hazır birtakım kalıp-sözlerin kaydedilmesine, veya ezberlenmiş bir metnin hatırlanmasına yarayacak bir tür steno notasyonu sözkonusudur.

Arap yazısı ancak Muhammed’in vefatından yaklaşık 80 yıl sonra, Abdülmelik b. Mervan zamanında noktaların eklenmesiyle standartlaştırılmış, metni önceden bilmeyen bir insanın okuyup doğru okuyacağı biçime kavuşturulmuştur. İslam öncesi dönemde bu yazıyla Arapça herhangi bir dinî veya edebî bir metnin kaleme alındığına dair bir belirti yoktur. Aslına bakarsanız, Yahudi ve Hıristiyan cemaatleri dışında, henüz yazılı metin gerektiren bir edebî veya idari veya dini kültür yoktur. [Muhtemel itirazlara karşı hemen belirtelim ki, İslamöncesi döneme ait şiirlerden oluşan Muallakat, 8. yy ortalarında Şam’da Hammad el-Raviye tarafından yazıya aktarılmıştır. Hammad’ın, alfabenin her harfi için ezbere yüz kaside söyleyebildiği rivayet edilir, ki bu rivayet de, eğer doğruysa, Muallakat’ın bu tarihten önce yazılı olmadığına delildir.]
4. yy'a ait Arapça Nabati yazısı
6. yy'a ait Arapça yazı
Basit bir gerçeğe değinelim: “İncil” ve “Tevrat” adı verilen Kutsal Kitap’ın 8. yy’dan önce kısmen veya tamamen Arapçaya çevrildiğine dair hiçbir belirti yoktur. Kaldı ki böyle bir şey mümkün değildir, çünkü ne buna izin verecek bir Arapça yazı dili vardır, ne böyle bir çeviriyi gereksinecek bir kurumsal altyapı mevcuttur. [Oysa güçlü bir Hıristiyan krallığının hüküm sürdüğü Habeşistan’da, İncil İslamdan yaklaşık yüz yıl önce Habeşçeye çevirilmiştir.]
Hz. Muhammed’in Aramice yazı diline vakıf olduğuna dair bir bilgiye sahip değiliz. Aksi yöndeki deliller güçlüdür. Mesela, peygamberin ilk eşinin amcaoğlu olan Waraka b. Nawfal’in “Allah’ın izin verdiği ölçüde Hıristiyan yazısı yazmayı öğrendiğini” hadis kaynaklarından öğreniyoruz. Bunun sıra dışı bir başarı olarak takdim edilmesi, Muhammed’in çevresinde bu yazıyı bilenlerin ender olduğunu gösterir. Aynı şekilde, yaşamının son yıllarında peygamberin “Yahudi yazısını bilen (veya öğrenen)” Zeyd b. Sabit’i yazman olarak görevlendirdiğini ve Zeyd’in bu sayede seçkin bir konuma geldiğini öğreniyoruz. Yazman olarak görevlendirilen kişinin Yahudi (diğer kaynaklara göre Süryani) yazısını bilen biri olduğunun vurgulanması yeterince ilginçtir. Bu bilgiye sahip kişilerin, erken İslam toplumunda parmakla gösterilecek sayıda olduğu anlaşılıyor.  
Sonuç
Bu söylediklerimizden çıkarılabilecek ana sonuç, Hz. Muhammed’in Kutsal Kitap’a ve diğer Yahudi ve Hıristiyan dinî metinlerine birinci elden vakıf olamayacağıdır. Faraza Muhammed’in ilkel Arap yazısını bildiğini düşünsek bile, bu dilde okuyabileceği bir literatür mevcut değildir. İbrahim, Musa, İsa ve diğer Kutsal Kitap karakterlerine ilişkin edinmiş olduğu bilgiler, kendisine ancak sözlü aktarım yoluyla ulaşmış olabilir. Sözlü aktarım kaynaklarının ise bol ve kolay ulaşılır nitelikte olduğunu önceki bölümde gördük.
Kuran’ın “Tevrat” ve “İncil” adını verdiği kitaplar hakkında kullandığı ifadeleri, veya bu kitaplardan eksik, yanlış veya yüzeysel olarak aktardığı hikâyeleri bu açıdan değerlendirmek bize ilginç ve gerçekçi bir bakış açısı kazandıracaktır.

18 Şubat 2013 Pazartesi

Kuran'ın Kültürel Kaynakları - I


17 Şubat'ta ODTÜ'deki Teoloji Sempozyumunda yaptığım sunumun birinci bölümü: 


Haritada Muhammed zamanında ve ondan önceki yüz yılda Arabistan ve civarında kayda geçmiş olan Hıristiyan ve Yahudi topluluklarını gösteren bir kroki görüyoruz. Bir yerden kopyalamadım, ben hazırladım. Sadece tanınan ve kolayca ulaşılabilen bilgi kaynaklarına baktım. Gerçek harita muhtemelen çok daha kalabalıktır. Bunlar ilk akla gelenler.
Sarı daireler Hıristiyan topluluklarını gösteriyor. Büyükler daha mühim, küçükler daha önemsiz olanlardır.
Yukarı solda Ğassanî Arap devleti. 4. yy’dan 636 yılına dek kayıtlarda geçiyor. Bizans müttefiki, fakat mezhep olarak Monofizit Hıristiyan. Bir dönem egemenliğini Medine’ye dek yaymış; Hayber ve Medine’deki Yahudi topluluklarına zulmetmiş. Egemen zümrenin 3. yy’da Yemen’den göçtüğü rivayet ediliyor.
Yukarı sağda, Bağdat ve antik Babil’e yakın Medain (Ktesifon) kentinde, Sasani İran egemenliği altında, Nasturi mezhebine bağlı Şark Hıristiyan Patrikliği makamı. Bütün İran’ı, Arabistan’ın kuzey ve doğusunu ve Hindistan’ı kapsayan bir alanda aktif.
Onun hemen altında Lahmi Arap devleti, merkezi Hire kenti. Arap aleminin en önemli kültürel merkezi olmuş; İslamöncesi Arap şairlerinin en ünlüleri Hire sarayında iş tutmuş. Kimine göre İmrul Kays b. Amr zamanında (4. yy başı), kimine göre Numan b. Mundhir zamanında (6. yy) Nasturi Hıristiyan mezhebini benimsemişler. 602 yılında İranlılar krallığı yıkıp Hire kentini mahvetmişler. Buna karşılık tüm Arap aşiretlerinden oluşan büyük bir konfederasyon 609’da Hire’nin intikamını almak için savaş açmış, Zikar  savaşında İranlıları yenmişler.
Cubeyl’de 4. yy’a ait kilise harabesi bulundu; en az 7. yy’a dek kullanılmış. Bahreyn’de 6. yy’da Nasturi mezhebine mensup güçlü bir emirlik, Muskat ve Sokotra'da ise patrikhanenin kayıtlarında adı geçen Nasturi cemaatleri görülüyor.
Suudi Arabistan-Yemen sınırındaki Necran’da 6. yy başında bir Hıristiyan krallığı var. Yemen’in güneyinde, kırmızı halkayla gösterdiğim Himyeri krallığının Yahudi olan kralı Zû Nuvas ذو نواس 525 yılında bunları kılıçtan geçirmiş. Maamafih Muhammed zamanında Necran ahalisi Hıristiyanmış, piskoposluk mevcutmuş; Halife Ömer devrinde sürgün edilmişler.
Habeşistan’daki Aksum en geç 6. yy başlarından itibaren güçlü bir Hıristiyan uygarlık merkezi. İncil’i Habeşçeye çevirmişler; görkemli kiliseler inşa etmişler. Bir süre Yemen’e egemen olup, Peygamberin dedesi zamanında bir ara Mekke’yi bile ele geçirmeye çalışmışlar. Ebabil kuşları engel olmuş.

Kırmızı halkalar Yahudi yerleşimleri. En önemlisi tabii Güney Yemen’deki Himyeri krallığı. Kadim zamandan beri Yahudi cemaati varmış, ancak 5. yy’dan itibaren hükümdarlar da bu dine girmiş. 525’te Necran katliamı nedeniyle Habeşler ülkeyi işgal edip krallığa son vermişler; Hıristiyan vali atamışlar.
Habeşistan'ın Gonder bölgesine yine kadim zamandan beri Yahudi cemaati egemen. İslamdan iki-üç yüzyıl sonra Aksum krallığının yıkılmasında rol oynayıp, bir müddet bütün Habeşistan'a egemen olacaklar.
Medine’deki üç Yahudi aşiretinin 3. yy’da Yemen’den göçtükleri rivayet ediliyor. Eskiden Medine’nin hakimiymişler; ancak yine Yemen’den diğer iki Arap aşiretinin (Beni Aws ve Hazrec) gelişiyle gücü onlara kaptırmışlar. Acaba Muhammed’in gelişini, putperestlere karşı ellerini güçlendirecek bir fırsat olarak görmüş olabilirler mi? Eğer öyleyse, çok feci hayal kırıklığına uğramışlar.
Medine’nin 170 km kuzeyindeki Hayber kenti bir “Yahudi kalesi” olarak tanımlanıyor. Bunlar da yine Yemen muhaciri imişler.
Bu bölümün sonucu
 “Cahiliye” devrine ilişkin yaygın kanının aksine, Muhammed zamanında Arap yarımadasının her yanına dağılmış güçlü, etkili Yahudi ve Hıristiyan cemaatleri mevcut olduğu anlaşılıyor. Kıtanın ticari ve kültürel sinir merkezi durumunda olan Mekke’de oturan birinin bundan haberdar olmaması düşünülemez.
Mekke’de Yahudilerin varlığına ilişkin bilgimiz yok. Ancak etkili konumda bazı Hıristiyanların bulunduğu, mesela Peygamberin ilk eşi Hadice’nin amcaoğlu olan Waraka b. Nawfal’in Hıristiyan olduğu, “hatta Hıristiyan yazısı yazmayı öğrendiği” kayıtlı. Waraka’nın saygı gören ve sözü dinlenen biri olduğu hadis kaynaklarından anlaşılıyor.
Sonuç olarak peygamberin, Suriye’li rahip Bahira gibi efsanevi kaynaklara gerek kalmaksızın, yerel muhataplardan, Yahudi ve Hıristiyanların gelenekleri, itikatları, ibadetleri, kitapları ve doktrin tartışmaları hakkında yeterli bilgi sahibi olabileceğini kabul etmemiz gerekiyor.
(devamı var)

13 Şubat 2013 Çarşamba

İslami mevzular: Ümmî peygamber


Akkadca ummatu, Aramice/Süryanice ummâ אומּא ve ummtâ = “kavim, aşiret”. İbranice umma אֻמּה, çoğulu ummayyâ, aynı anlamda, muhtemelen Aramiceden alıntı yabancı bir terim. Tevratta sekiz defa geçiyor.[1] Sekiz yerin sekizinde de sözkonusu edilen “diğer – yani, Yahudi olmayan – kavimler.” Bildiğimiz goyim yani, kâfirler yahut barbarlar anlamında. İngilizceye nations veya gentiles diye çevirmişler. Gentile tabiri de esasen “kavim/aşiret mensubu, kavim-li” demektir,[2] ama normalde sadece “Yahudi olmayan” anlamında kullanılır.
Talmud Aramicesinde bu anlam daha belirgin. Sözcük çoğu yerde ummôt ha- ˁôlâm אומּות העולם kalıp deyimi içinde geçiyor, “yabancı milletler, Yahudi olmayanlar” anlamında (Arapçası ummâtul ˁâlem olur, “yetmişiki millet” gibi). Misal, Aboda Zara risalesi sure 3b: “ummôt gelecek ve imana (Yahudi dinine) dönecek.” Aynı risalede dînayy ummôt “yabancıların (Yahudi olmayanların) yasaları/şeriati.”  Roma İmparatorluğu devletine de “gâvur, yabancı” anlamında umma adını vermişler.[3]
Kuran’da kullanılan ummî أُّمّى sözcüğünün anlamı sanırım Al-i İmran 20 ve 75’ten yeterince anlaşılıyor. Ehl-i kitâb ile ummiyyûn, yani Yahudilerle Yahudi-olmayanlar arasında bir karşıtlık kurulmuş. “Ehl-i kitaba ve ummilere de ki, Allah’a teslim oldunuz mu?” “Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki … ummilere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur derler.” Burada okumuşlarla okumamışlar değil, Yahudilerle Yahudi olmayanlar arasındaki zıtlıktan söz ediliyor; bağlamdan belli.
Aynı şekilde Araf 157-158’de geçen nabiyyun ummiyyun ve Cum’a 2’de geçen fî l-ummiyyîna rasûla m-minhum deyimlerini de “okuması yazması olmayan peygamber” değil, “Yahudi olmayan peygamber” diye çevirmek herhalde en doğrusudur. Unutmayalım ki nabî נבי (peygamber) Arapça değil İbranice bir sözcük. Nebî’lik Muhammed’e dek sadece Yahudi geleneğinde bulunan bir makam veya meslek idi. Kuran’da anılan nebi’lerin tümü (belki Salih hariç) Tevrat’ta adı geçen Yahudi peygamberleri idi, ya da Kuran’ın nebî saydığı İsa gibi Yahudi idi.
Peygamberlik davasına girişen Muhammed’in “Yahudi olmayan peygamber mi olurmuş?” sorusuyla yüzleşmiş ve “ben gayrı-Yahudilerin (yani Yahudi olmayan Arapların) peygamberiyim” gibi bir cevap vermiş olması mantıklı görünüyor.[4]
*
Peki Muhammed okuryazar mıydı değil miydi?
Buna cevap vermeden önce çoğu zaman gözden kaçırılan bir noktaya parmak basalım. Muhammed zamanında henüz Arapça bir yazı dili mevcut değildi. Güney Arapça (Yemen) yazı dili Muhammed’den 100 küsur yıl önce sönmüştü. Arami alfabesinin bir versiyonu olan Nabati (Kuzeybatı Arap) yazısı ancak çok kısa kayıtlar düşmek için kullanılmıştı. Bildiğimiz kadarıyla, Kuran’dan önce Arapça edebî veya dinî bir metin yazıya geçirilmiş değildi.[5]
Yazı dili deyince, ancak “ehl-i kitab” adı verilen Yahudi ve Hıristiyan Arap cemaatlerinin liturji dili olarak kullandığı Aramice bilinmekteydi. Kutsal Kitap’ın her iki dine ait versiyonu bu dilde cariydi. (Tevrat ve İncil’in İslam öncesinde Arapçaya çevrildiğine dair bir belirti yoktur.) Her iki cemaatin ilahi kitapları (qeryânâ) ve muhtemelen bazı hukuk metinleri bu dilde (iki ayrı alfabe ile)[6] yazılı idi.
Dolayısıyla “Muhammed okuryazar mıydı” sorusu, “Muhammed Aramice yazı dili biliyor muydu” sorusuyla eşdeğerdir.
Cevap büyük olasılıkla olumsuzdur. Muhammed’in yakın çevresindeki birkaç kişinin bu dili bildiğini hadis ve siyerden öğreniyoruz. Mesela Buhari’nin Aişe’den aktardığına göre Rasulallah’ın ilk eşi Hadice’nin amcaoğlu olan Waraqa b. Nawfal “Hıristiyan olmuş ve İbrani yazısıyla İncil’i yazmayı öğrenmişti.”[7]  Medine’de peygamberin kâtipliğini üstlenen genç Zeyd b. Sabit’in Süryani (veya Yahudi) yazısını bildiği çeşitli kaynaklarda vurgulanıyor.[8] Taberi ve Vahidî’ye göre Mekke’de Yesar ve Cebr adlı Iraklı iki Hıristiyan köle “kendi dillerinde” İncil’i (veya Tevrat’ı) okuyabiliyorlardı ve Muhammed “onların yanında oturup okuduklarını dinlemişti.”
Bu kişilerin Aramice/Süryanice okuryazarlığının özellikle belirtilmiş olmasından, Muhammed’in kendisinin okuryazar olmadığı, ya da en azından Arami/Süryani yazısını daha iyi bilenlere ihtiyaç duyduğu sonucunu çıkarabiliyoruz.
İslamöncesi Nabati Arap yazısından örnekler




[1] Bir kez Ezra, yedi kez Danyal kitabında. Her iki kitap Babil-sonrası döneme ait olup çok sayıda Aramaizm içerir.
[2] Latince gens/gent- “kavim, soy”; gentilis “bir soya veya kavme mensup olan”.
[3] Jastrow, Dict. Talmud etc. Sf. 26-27.
[4] Buraya kadar bkz. Horovitz, Koranische Untersuchungen, Leipzig 1925, s. 51-53; A. J. Wensinck, The Muslim Creed, Cambridge 1932, s. 6; T. Kronholm, “Dependence and Prophetic Originality in the Koran”, 1983, s. 49-50.


[5] Peygamber devrinde Kâbe'nin duvarına çakılan Muallakat-ı seb'a şiirlerine, peygamberin Hudeybiye barışından sonra çeşitli hükümdarlara yazdığı mektuplara ve ölümünden önce yazmayı düşündüğü vasiyetine ilişkin rivayetler, en erken H 2. yy sonlarında belirmiş efsanelerden ibarettir. 
[6] Yahudi Aramicesi halen “İbrani yazısı” diye bildiğimiz Yahudi (veya Babil) alfabesiyle, Hıristiyan Aramicesinin Urfa/Suriye lehçesi Estrangelo yazısıyla, Ninive/Irak lehçesi ise Serto yazısıyla yazılmaktaydı. Estrangelo ile yazılan dile “Süryanice”, Serto ile yazılana “Asurice” veya “Doğu Süryanice” adını vermek adettendir.
[7] Buhari 1.3. Burada kastedilenin Arami yazısı olduğu açıktır. Bunu izleyen cümledeki “Allah’ın izin verdiği ölçüde İncil’den yazı yazardı; yaşlı biriydi ve görme yetisini kaybetmişti” ifadesi, Waraqa’nın (yaygın inanışın aksine) alim biri olduğunu değil, yarım yamalak yazı bildiğini ima eder.
[8] İbn Mes’uda göre Zeyd Medineli bir Yahudi iken sonradan Müslümanlara katılmıştı. Buna karşılık Siyerü’l-Alem’e göre peygamber Zeyd’e “Süryani yazısını” öğrenmesini tavsiye etmiş, o da bunu 17 günde öğrenmişti. Sonradan Kuran metnini derlemekle görevlendirilen Zeyd’in kökeni ve bilgisinin kaynakları hakkında bir polemik olduğu anlaşılıyor.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Tanzanya Notları 3: Zanzibar Soykırımı


1960 itibariyle Zanzibar ve Pemba nüfusu kabaca 400.000 yerli/zenci, 100.000 Arap, 20.000 Hintli ile 150 kadar Avrupalı imiş. Arazinin (ve karanfil gelirinin) tamamına yakını Araplarınmış. Rehavet içinde yavaş yavaş fakirleşen, Hintli tefecilere boğazına kadar borçlu, geçmişin anılarıyla yaşayan, nazik ve cömert insanlar olarak anlatıyorlar. Hintliler dükkâncıymış. Bütün bakkal dükkânları onlarınmış. Tüketici kredisi işine de onlar bakarmış.

İngilizler 1959’da giderayak parlamento seçimi yaptırmışlar. Pemba halkı Zanzibarlılara gıcık kaptığından, hem üstelik Zanzibar’dan daha dinibütün Müslüman olduklarından, Arap partisini (ZNP) desteklemişler. Kıl farkıyla Arap partisi kazanmış, Zenci partisi (ASP) kaybetmiş. 1963'teki ikinci seçimde de aynı sonuç çıkmış. Kaybedenler bu işe bozulmuş, huzursuzluk çıkarmışlar, o devirde pek moda olan ulusçu-Marksist söylemlere meyletmişler. Sultan Cemşid bin Abdullah’ın hükümeti paniğe kapılıp ciddi bir yanlış yapmış, İngilizlerin zencilerden kurduğu polis gücünü dağıtmış. Yerine başka şey kurmayı da “bukra inşallah” deyip ihmal etmiş.

10 Aralık 1963’te İngilizler törenle bayrağı devredip adadan çekilmişler. Aslında çekilmeleri için ada kaynaklı bir talep yok görünüyor. “Bütün Afrika’dan çekilirken burada kalmamızın bir anlamı yok” deyip gitmişler sanırım. Hükümetin bir tabur İngiliz askeri konuşlandırma talebini de resmen reddetmişler.

12 Ocak 1964’te işinden atılmış polislerden Ugandalı John Okello isimli bir serserinin önderliğinde 600 kişilik bir kalabalık polis haklarının iadesi için gösteri yapmış. Akşama doğru iş çığırından çıkmış, göstericiler polis karakollarını basıp silah depolarını ele geçirmişler. Halk bu işi sevip onlara katılmış. Sonraki birkaç gün boyunca adadaki Arap ve Hint mallarının tamamı yağmalanmış. Muhafazakâr tahminlere göre 20.000 (kimi kaynaklara göre 50.000 veya daha fazla) Arap ve Hintli öldürülmüş. Bütün kadınların ırzına geçilmiş. Kalanlar da varını yoğunu bırakıp Umman’a veya Hindistan’a kaçmış.

Halen Umman’da anadili Swahili olan 50-60.000 Zanzibar muhaciri Arap yaşar diyorlar. Hint kökenlilerden, öz adı Ferruh Bulsara olan Freddy Mercury ile ailesi de 1964 mültecilerindenmiş. Sersefil İngiltere’ye kapağı atmışlar.

Zanzibar'da Arap cesetleri, Ocak 1964

Bugün Zanzibar’da Arap ve Hintli yok. (Pemba’da az bir miktar kalmış.) Adada “devrimci-sosyalist tek parti rejimi” adı altında çapul ve talan düzeni 1980’lere dek sürmüş. Karanfil çiftlikleri yüzüstü bırakılmış. Altyapı çürümüş. Sefalet ve rüşvette dünya rekorları kırılmış. Sonra yavaş yavaş işler normale dönmüş. Adaların toprağı öyle bereketli, havası öyle latif, insanları öyle sevimli, öyle şeker ki, geçmişi bilmezsen sanırsın cennet bahçesi.

12 Ocağı halâ “Devrim Günü” olarak coşkuyla kutluyorlar maamafih. Bizde en azından 24 Nisan milli bayram değil. Henüz.

*
Kıssadan hisseleri de çıkaralım ki eksik kalmasın.

1)     Avrupalıları kesmeye gücün yetmiyorsa onların himaye ettiği yerli azınlıkları kesmekle tatmin olabilirsin.
2)      Soykırım yapmak için ideal zaman İngilizlerin sırtını döndüğü zamandır (bizde de Dünya Savaşını fırsat bilmişlerdi).
3)      Ulusal bağımsızlıkçılık ve sosyalistlikle soykırımcılık arasında yapısal bir bağlantı vardır.
4)      İngilizlerin kolonileri terk etmesi fena olmuştur.

8 Şubat 2013 Cuma

Kelime analizi: Miskin


Akatça muşkênu “avamdan veya alt tabakadan olan kimse”. MÖ 3. binyıla ait en erken kayıtlardan itibaren sık rastlanan bir kelime. Babil tabletlerinde “saraya veya kamu hizmetine mensup olmayan kimse” gibi bir anlamı var. Daha geç döneme ait Babil ve Asur metinlerinde “zengin olmayan kimse, yoksul” anlamı ağır basıyor. Muşkênûtu “yoksulluk, fakirlik”. İnanna şa muşkenutiya bêlî liqûl = “efendim benim yoksul bir kadın olduğumu unutmasın”. (Chicago Assyr. Dict. cilt 10.2 sf. 272 vd.)

Acaba nihai anlamı “çiftçi, toprakta yerleşik kişi” olabilir mi? Ya da belki “yerli”? ŞKN kökü diğer Sami dillerindeki gibi Akatça’da da esasen “yerleşmek, konmak, (bir yerde) oturmak” demek; göçebe olmanın zıddı. Arapça sükûn/meskûn/iskân grubundan tanıdığımız bir kök. Akatça ve İbranice /ş/ Arapçada /s/ olur.

Aramice miskînâ מִסכֵינא ve İbranice miskîn מִסכֵן, ikisi de samekh ס harfiyle, “yoksul, dilenci”. Klein, Jastrow ve diğer kaynaklar Babil dilinden alıntı olarak göstermişler. “Yerleşmek, konmak” anlamına gelen öz-Aramice fiil ise şin שׁ ile yazılıyor, ayrı kök olarak kabul edilmiş: mişkân מִשְׁכָּן “konut, konak”, maşkîn מַשְׁכֵּן “bir borca karşılık rehin verilen şey” veya “mevduat”,  şekînâ שׁכינה saray, o da “konak” anlamından özelleşmiş.

Arapça miskîn مسكين yerli bir türeve benzemiyor, çünkü mif’îl veznini Arapçadan açıklamak güç. O yüzden klasik sözlüklerde kökü SKN diye gösterilse de bazı sözlüklerde (mesela Wehr sf. 1067) MSKN rübai kökü tercih edilmiş. Anlamı: yoksul, mütevazı, boynu bükük, zavallı vs.

Peygambere atfedilen bir hadiste geçen “Allahım miskin yaşayayım, miskin öleyim, miskinler zümresinden sayılayım” ifadesi “alçak gönüllü, mütevazı” anlamında yorumlanmış. (Lane Lex 1.4 sf. 1395, Lisanu’l-Arab, Muğrib ve ibn Esîr’e atfen.) Bana sorarsanız İsa’nın Dağdaki Vaazına direkt gönderme var. “Ne mutlu fakirlere (Süry: tûbaykûn meskinnê  ܡܣܟܢܐ ܛܘܒܝܟܘܢ ), çünkü Allah’ın krallığı (mülkü) onlara verilecektir.” (Lukas 6:20)

Tanzanya Notları 2: Swahili Öğrenelim


Tüm Bantu dilleri gibi Swahili dilinde her ismin başına kategori belirten önek geliyor. Bellibaşlı kategoriler şöyle: insan, hayvan, bitki ve doğal olgular, alet ve mamul nesneler, gruplar, soyut kavramlar, uzunluk ve boyut belirten kelimeler. Bunların tekili ayrı, çoğulu ayrı kategori sayılıyor. Tekil ve çoğullar dahil toplam sayı 18. Kategorileri Fransızca yahut Almancadaki eril/dişil/nötr cinsler (gender) gibi düşünmek mümkün. Üç tanesi normal insanı nakavt etmeye yeter, 18 tanesini artık siz düşünün.
Örnek verelim. Tekil insan öneki m- veya mw-, çoğul insan öneki wa-. Dolayısıyla mturuki “bir Türk kişi”, waturuki “Türkler”. Mtoto “çocuk”, watoto “çocuklar”. Kişi belirten her türlü isim (arkadaş, öğretmen, Zanzibarlı, gelen yolcu, yabancı, amca, general, bedensel engelliler…) bu önekleri alıyor. Yer yer işi abartıp yabancı dilden alınma kelimelere de bunu uygulamışlar. O yüzden mwalimu “öğretmen (muallim)”, ama çoğulu walimu “öğretmenler”.
İnsan eliyle yapılmış her türlü nesne ve alet tekilde ki- (/o/ ve /u/ seslerinden önce ç-), çoğulda vi- alıyor. Her şeyin küçüğü ile soyut kavramların somut/tekil örnekleri de bu kategoriye giriyor. Misal: kisu “bıçak” çoğulu visu “bıçaklar”; kitu “sandalye”, çombo (< ki-ombo) “çanak”, çoğulu vyombo “çanaklar”. Küçültmeye örnek: kitoto “küçük çocuk, bebek”, çumba “oda” (nyumba “ev” sözcüğünden, “evcik”). Dil isimleri de bu kategoriye dahil: kituruki “Türkçe”. Arapçadan alıntı kelimeler gene çekime uydurulmuş: kitabu “kitap”, vitabu “kitaplar”.
Her türlü bitki ile doğada “kendiliğinden” varolan şeyler tekilde m-, çoğulda mi- alıyor. Misal: Mtu “ağaç”, mwezi “ay”, mlima “dağ”, mto “nehir”. Tek olan organlar: moyo “kalp”. “Köy” kavramı da nedense grup değil doğal varlık sayılmış: mji “köy”, çoğulu miji “köyler”. Şekil itibariyle ağacı andıran ya da ince uzun olan nesneler de, hayrettir, bu kategoriye dahil edilmiş: mwamwuli “şemsiye”, msumari “çivi”.
Her türlü grup ve zümre ile doğada çift veya çoklu olarak varolan nesneler ayrı bir kategori. Bunlar tekilde ya sıfır önek ya da ji-, çoğulda ma- alıyor. Misal: kabila “kabile”, makabila “kabileler”. Mali “mal, servet,” çokluk bildiren bir kavram, çoğulu mamali “mallar”.  Çift gelen varlıklardan jiço “göz”, maço “gözler”; bawa “kanat”, mabawa “kanatlar”. İki veya daha fazla kişinin karşılıklı eylemini ima eden her şey de bu zümreye dahil. Misal: neno/maneno “söz/sözler”, gomvi/magomvi “kavga/kavgalar”, penzi/mapenzi “aşk/aşklar”.
Her türlü soyut kavram u- alıyor. Bunların çoğulu yok. Mesela uhuru “özgürlük,” bizim hürriyet ile aynı Arapça kökten. Usalama “selamet”, utamadini “kültür” (Osmanlıcası temeddün idi bir zamanlar), umaskini “fakirlik”, bildiğimiz miskinlik yani.
*
Buraya kadarı işin kolay kısmı. Bundan sonrası çetrefilleşiyor. Bir kere sıfatların, belirledikleri isimle uyumlu olması (aynı kategoriye uyması) lazım. Sıfat önekleri isim önekleri gibi, ama her zaman aynı değil.
Mtoto mmoja “bir çocuk”, kitabu kimoja “bir kitap”, ndizi moja “bir muz”.
Watoto wawili “iki çocuk”, vitabu viwili “iki kitap”, ndizi mbili “iki muz”.
Daha kötüsü, fiillerin de hem özne ile hem de (varsa) nesne ile uyumlu olmak zorunda. Üstelik fiillerin kategori ekleri isimlerinkinden epey farklı. Misal:
Mtoto mdogo amekisoma “küçük çocuk onu (kitabı) okudu”
Watoto wadogo wamekisoma “küçük çocuklar onu (kitabı) okudular”
A-me-ki-soma derken a- “tekil kişi” özne eki, me- geçmiş zaman eki, ki- “tekil eşya ve alet” cinsinden nesne eki, soma fiil gövdesi. Wa-me-ki-soma derken sadece özne çoğul oluyor. Nesneyi de çoğul yapacak olursak wamevisoma olurdu elbette (“onları okudular”).
Zevkli, değil mi?
*
Son yıllarda hayli mesafe kateden cognitive science diye bir şey var, anti-dinci polemikleriyle ünlenen biyolog Richard Dawkins ile dilbilimci Steven Pinker bunun öncülerindendir. İnsan aklının genetik (doğuştan gelen) kodlarını çözmekle uğraşıyorlar. Diyorlar ki, insan beyni doğuştan birtakım hazır kategorilere sahiptir. Bunlar “insan”, “hayvan”, “bitki ve doğal varlık” ve “alet ve mamulat” olmak üzere en azından dört tanedir; belki daha fazladır. İnsan çocuğu doğal olarak her algısını bu kalıplardan birine oturtur; onlar hazırda yoksa hiçbir şeyi ne kavrayabilir ne de ifade edebilir.
Bu açıdan da ilginç geldi bana Swahili grameri.
*
Bantu dillerinin hepsinde bu temel özellikler var imiş. Bantu dilleri Güney Afrika’nın ucundan, kuzeyde Kamerun-Orta Afrika Cumhuriyeti-Kenya hattına kadar olan alanda konuşulan toplam 250 civarında (Ethnologue listesine göre toplam 535) dilin ortak adı.
Tanzanya’da 60 küsur (Ethnologue listesine göre 105) farklı Bantu dili konuşuluyormuş. Bunlar karşılıklı birbirini anlamayan diller. Ortak dil, yine bir Bantu dili olan Swahili. Daha doğrusu Kiswahili, ön eki unutmayalım.
Kiswahili sadece Zanzibar ve Pemba ile sahildeki birkaç bölgede yaşayan 5 milyon kişinin anadili. Geri kalan 60 milyon nüfus ikinci dil olarak okulda öğreniyor. Bütün gazeteler ve televizyonlar bu dilde. Yani, bırak Pangwa, Tongwe ve Vidunda gibi ufak tefekleri bir kenara, koskoca milyonluk Maasai dilinde bile henüz TRT-6’ları yok adamların.

7 Şubat 2013 Perşembe

Tanzanya Notları I: Araplar Afrika’da


İslamın ilk yüzyıllarında, Araplar Afrika’nın Doğu kıyısında bir dizi koloni kurmuş. Kıtanın içlerine yayılan bir ticaret ağı oluşturmuşlar. Fildişi, altın vs. de alıp satmışlar, ama esasen köle ticareti yapmışlar. Bağdatlı Cahiz’in zenci kölelerin cinslerine ve kalitelerine dair bir risalesi vardır, bir tür tüketici rehberi, M 9. yy, okumaya değer. Yanılmıyorsam Türkçe çevirisi de var.

Swahili dili o ticaretin “çarşı dili”. 9. yy’dan itibaren kullanılmış. Şimdi Tanzanya ile Kenya’nın resmi dili, Uganda’da da ikinci dil. Tanıdık epey kelime çıkıyor. Kalamu, kitabu, daftaru bizdeki gibi. Safari yolculuk, uhuru özgürlük, uwasila havaalanında “geliş” (vasıl olmak’tan). Habaru “merhaba” demek, herhalde aslı habaru keyfa gibi bir şey olmalı; salam da kullanıyorlar. Duka la dawa “deva dükkânı”, yani eczane. Baba ya Taifa “ulusun babası”, Ulu Önder Mwalimu (muallim) Julius Nyerere’nin unvanı. Her resmi dairede ve çoğu dükkânlarda portresi baş köşede. Wizara ya Usalama wa Taifa da tabiatiyle “Ulusal Güvenlik Bakanlığı”. İkinci günden başladık tabelaları çatır çatır okumaya.

*
Umman’ın Afrika’daki imparatorluğunu bilmiyordum, onu da öğrenmek nasip oldu.

17. yy sonlarında Umman’lılar Portekizlileri Hint Okyanusu kıyılarından temizleyip Zanzibar adasına üslenmişler. 1820’lerde Umman Sultanı Said el-Busaid başkentini oraya taşımış. Ta Kongo’nun içlerine uzanan alanı egemenliği altına almış. Dünya piyasalarına yılda otuz kırk bin köle sevketmeye başlamış. Bir kısmını Bağdat üzerinden Osmanlı ve İran’a yollamışlar; daha çoğunu İspanyol ve Amerikalılara satmışlar. Zanzibar yolu Amerika için sapa gelince, Kongo Nehri havzasını ele geçirip Atlantik sahiline çıkış yapmayı denemişler. Zanzibar şehri büyüyüp serpilmiş, Afrika’nın en güzel kenti olmuş.

1840’larda İngilizler uluslararası sularda köle ticaretini etkili bir şekilde yasaklayınca, Sultan Said ürün çeşitlendirme yoluna gitmiş. Zanzibar ve Pemba adalarını karanfil plantasyonlarıyla donatmış. Afrikalı köleleri de bu işe sürmüş. Kısa zamanda iki ada dünya karanfil üretiminin %85 kadarını karşılamaya başlamış.
Halen Zanzibar ve Pemba baştan başa karanfil ağaçlarıyla dolu. Mis gibi kokuyorlar. (Çiçek olan karanfil değil, baharat karanfil.)

*
Tanzanya’da bugünkü Müslüman topluluklarının dağılımına bakınca Umman İmparatorluğunun yayılım şemasını da aşağı yukarı anlıyorsun. Zanzibar ve Pemba’nın tamamı Müslüman. Sahil şehirleri elli elli. Sahili içeriye bağlayan bellibaşlı karayolları – eskinin kervan yolları – boyunca Müslüman yerleşimleri dizili. Tanganika Gölü kıyıları ile Kongo Nehri güzergâhı da öyleymiş. Ulaşım rotaları üzerinde olmayan yerlerde pek Müslüman yok.

Nakliyat ve otobüsçülükle uğraşanların hemen hepsi Müslüman. Her kamyonun üstünde heybetli bir slogan: Allah wakil, Ya Razzaq, Ya Sattar, Ya Rasulallah, Mashallah…

*  
Carl Peters'i de anlatayım. "Emperyalizm" denilen hadiseye belki başka bir bakış açısı getirir.
Peters üniversitede felsefe ve tarih okumuş. Büyük tarihçi von Treitschke'nin sevgili talebesiymiş. Schopenhauer üzerine tez yazmış. Mezun olduğunda akademik kariyerden vazgeçip, bir şekerleme firmasının temsilcisi olarak Londra'ya gitmiş. Orada Afrika romansına kapılmış. 1884’te 28 yaşındayken kalkıp buralara gelmiş.

Bakmış ki kıtadaki Arap egemenliğinin bir üfürüklük canı var; yerli halk Araplardan hazzetmiyor. Derhal uyduruk bir sözleşme hazırlayıp karşılaştığı bütün yerli şeflere imzalatmış. Almanya’ya dönüp bir şirket kurmuş. İnanılmaz bir gayretle her gazeteye makaleler yazıp, “istikbal Afrika’dadır, biz almazsak İngilizler alacak, vah halimize” diye yaygara koparmış. Başbakan Bismarck’ın kapısını aşındırmış. Bismarck önce yüz vermemiş. Sonunda “gene mi bu aptal adam” deyip (aynen bu kelimelerle), görüşmeyi kabul etmiş. Muhalefetteki Liberal milletvekilleri “Afrika’yı İngilizler kapacak, yöneticilerimiz uyuyor mu,” diye isteri yapınca, kerhen Tanganika kolonisi işine yeşil ışık yakmış.

Peters 1888’de Tanganika’ya dönüp işi büyütmüş. Kilimancaro eteğindeki Moşi kasabasını karargâh edinmiş. Bir yerden sonra “bu Afrikalılara kibarlık sökmez” kanısına varıp, eli kanlı bir manyağa dönüşmüş. Sıkı bir harem kurmuş. 1890’da Mısırlı Emin Paşa ile bir olup Uganda ve Güney Sudan’ı fetih seferine çıkmış.

Bu esnada İngilizler “eyvah Almanlar Afrika’yı kapacak, yöneticilerimiz uyuyor mu” paniğine kapılmışlar. 1888’de eski bir bakkaliye toptancısı olan William Mackinnon’u gönderip Mombasa-Nairobi hattını hain Alman emellerine karşı güvenceye almışlar.  90’da Uganda kralını Almanlara karşı kahramanca savunmuşlar.
Nihayet aynı yıl iki ülke hükümet düzeyinde anlaşıp işi tatlıya bağlamış. Victoria Gölünden Mombasa güneyine kadar cetvelle bir çizgi çekip güneyini Almanya’ya, kuzeyini İngiltere’ye vermişler. Bugünkü Tanzanya ile Kenya böyle ayrılmış.

Zanzibar’daki Arap sultanlığının bağımsız kalması için prensip kararına varmışlar. Ama 96’da Almanlar açıkgözlük edip kendi adamlarını sultan ilan ettirince İngiltere mecburen müdahale edip Zanzibar sultanlığını himayesi altına almış. 1964’e dek İngiliz koruması altında saltanat devam etmiş.

*
Oradaki İngiliz Baştemsilcisinin 1920’de Zanzibar hakkında yazdığı kitabı okudum.[1] Son zamanlarda en çok keyif alarak okuduğum kitaplardan biri oldu. Adam belli ki kültürlü ve geniş ufuklu biriymiş, kalemi de kuvvetli. Adayı ve insanlarını sevmiş. Hamisi olduğu sultanla esaslı bir dostluk kurmuş. Ada Araplarının törelerini, soyluluğunu, cömertliğini, finansman yöntemlerini, modern hayata intibak etmekteki zorluklarını – espriyi de ihmal etmeden – çok güzel anlatmış.

Sonraki trajediyi bilmezsen, sanırsın cennet bahçesi.



[1] F. B. Pearce, Zanzibar: The Island Metropolis of Eastern Africa, London 1920, 422 sayfa.