29 Nisan 2013 Pazartesi

Ebussuud Efendi fetvaları: Hz. Ömer ahdi


Hz. Ömer Ahitnamesi yahut Uhdat’ul-Ömeriyye العمرية العهدة adı verilen metnin sonradan uydurulmuş olduğu konusunda uzmanların çoğu hemfikir görünüyor. Bunun şu anki konumuz açımızdan herhangi bir sonucu olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta M 9. yy başında İmam Şafii aynı metnin daha ayrıntılı bir versiyonunu Şafii hukukunun temel dayanakları arasında saymış. [1]  İbn Hanbel zimmîlere ilişkin fetvalarını buna benzer bir metne dayandırmış.[2] Az sonra göreceğiz, Ebussuud Efendi’nin fetvaları da aynı ilkeleri sadakatle takip etmiş. Yani, sözgelimi Cihan Eker’in yaptığı gibi “uydurmadır” deyip geçmek, akademik dürüstlüğe pek uygun görünmüyor.[3]

Elimizdeki metni ilk kez Dımışk Tarihi’nde İbn Asakir aktarmış. Sözde İslam fethi sırasında Şam Hıristiyanlarının Ömer’e gönderdiği ahitname imiş. [4]

“Şam kenti ve taşrasında bundan böyle [yeni] kilise, manastır, şapel ve keşiş hücresi inşa etmeyeceğiz; Müslüman mahallelerinde olanlar harap olduklarında onarmayacağız;
kiliselerimizde nākūs’u[5] ancak alçak sesle çalacağız, [kiliselerimizin üzerinde] haç göstermeyeceğiz, ayin ve dualarımızı alçak sesle yapacağız; dini resmigeçitlerde haç taşımayacağız, cenazelerimizde yüksek sesle ağıt söylemeyeceğiz ve cenazelerimizi Müslümanların gezdiği yerlerden ve onların pazar yerinden geçirmeyeceğiz;

Müslümanların bulunduğu yerde şarap satmayacağız;

bir Müslümanı dinimize döndürmeyecek ve dönmesini teşvik etmeyeceğiz;

içimizden biri Müslüman olmak isterse ona engel olmayacağız;

köle edinmeyeceğiz;

kalansuwa,[6] sarık ve sahtiyan gibi kıyafetler giyerek ve saçlarımıza onlar gibi şekil vererek Müslümanlara benzemeyeceğiz; eğerli ata binmeyeceğiz; belimize zunnar saracağız;

Müslümanların diliyle konuşmayacak ve onların adlarını kullanmayacağız; Arapça mühür kazıtmayacağız;

Kılıç taşımayacağız, üzerimizde ve evlerimizde silah bulundurmayacağız;

topluluk içinde Müslümanlara saygı gösterecek ve talep edildiğinde yerimizden kalkarak onlara yer vereceğiz;

onlardan yüksek evler yaptırmayacağız;

ticaret dışında onlarla ortaklık etmeyeceğiz;

her Müslüman yolcuyu, görenek uyarınca, üç güne kadar evimizde konuk edeceğiz;

bir Müslümana söven veya bir Müslümana el kaldıran himaye görmesin.”[7]

Bakalım Ebussuud Efendi ne demiş.

Mes’ele: “Zimmîler kul ve cariye kullanmasınlar” deyu emr-i şerif var iken, kullananlara şer’an ne lazım olur?
Elcevap: Ta’zîr-i şedîd ve habs-i medîd lazımdır.

Tazir-i şedid normal olarak falakadır; habs-i medid “uzun süreli hapis” demektir. Süre limitlerine ilişkin bir makale okuduğumu hatırlıyorum ama şimdi aramaya üşendim. Bir kişinin hizmetçi ve cariye kullanıp kullanmadığı nasıl tespit edilir? İftiranın önü nasıl alınır? Evlatlık ve besleme sahibi gayrımüslimler hayat boyu hangi riskle yaşarlar?

Bizdeki gayrımüslimlerin çekirdek aile yapısına daha yatkın olmalarında bu hukuki düzenlemelerin ne etkisi olmuştur?

Mes’ele: Ehl-i İslam içinde olan zimmîleri, yüksek müzeyyen evler yapmakdan ve şehir içinde ata binmekden ve fahir kıymetli libas giymekden ve yakalı kaftanlar giymekden ve ince tülbendler ve kürkler ve sarıklar sarınmakdan, velhasıl ehl-i İslama ihaneten kendilerini ta’zimi müş’ir ef’alden men’ eden hakim indallah müsâb ve me’cûr olur mu?
Elcevap: [Olur] (sf. 114)

Bkz. ABD güney eyaletlerinde zencilerin ön kapıdan otobüse binme yasağı.  

Mes’ele: Bir kâfir karyesinde iki müslüman olup, kefere kiliselerinde tahta çaldıklarında mezbûrân kimseler şer’an men’e kadir olurlar mı?
Elcevap: Re’y-i hakimle olurlar, salih kimseler ise. (sf. 115)

Gayrımüslim köyünde iki Müslüman olsa, çan çalmalarını engelleyebilir mi? Temiz adamlarsa evet, hakim kararıyla. Akla gelen soru: Bir gayrımüslim köyüne musallat olan iki Müslümanın yapabileceği şantajın sınırı nedir? [Not: Osmanlı diyarında metal çan çalmak yasak olduğundan, 19. yy ortalarına dek sadece tahta çan kullanıldığı söylenir. Araştırmadım.]

Mes’ele: Bir kasabada nasara taifesi yılda üç gün bir mahalde cem’ olup, adet-i kadimleri üzere lehv ü lu’b edip, amma kimseye zararları olmayıp ve müslümanlara asla müte’arrız değiller iken, yahudi taifesi mezburlar ile adavetlerine binaen men’e kadir olur mu?
Elcevap: Ehl-i islam men etmek lazımdır. “Kimseye zararı yoktur” demek kizb-i sarihadır, dinsizdir. Cum’a kılınır kasabada kefere bu vechile alâm-i küfrü izhar etmek dine zarardır. Ne ol mel’unlar ne yahudi mel’unlar asla ol asıl vaz’ etmek caiz değildir. Döğe döğe cemiyetlerin dağıtmak lazımdır. Hakim müsalehe ederse azli vaciptir. (sf. 117)

Soru: Bir kasabada hıristiyanlar eski gelenek uyarınca yılda üç gün bir yerde toplanıp eğlence ve oyun düzenlese, fakat kimseye zararları olmasa ve müslümanlara asla dokunmasalar, yahudiler bunlara düşmanlıklarından yasaklatabilir mi? Cevap: Yahudiler yasaklatamaz, müslümanların yasaklatması gerekir. “Kimseye zararı yok” demek yalandır ve dinsizliktir. Cuma kılınan bir kasabada kâfirlik alametlerini bu şekilde açıkça teşhir etmek dine zarardır. Ne o melunlara, ne Yahudi melunlarına izin verilmemelidir. Döğe döğe topluluklarını dağıtmak gerekir. Hakim müsamaha gösterirse azli vaciptir.

Mes’ele: Bir dağ başında kadimî bir kilise olup, kâfirler üzerinde perhize çıkıp, çan çalıp ve etrafına kâfirler cem’ olup, ruhbanları ayin-i bâtılları üzre va’z eyleyip, kâfirler ağlaşıp giriv eyleseler, müslümanlar kiliseyi hedm eylemeye kadir olurlar mı?
Elcevap: Eğer etrafında asla şenlik yok ise taarruz olunmaz. Eğer var ise, şiar-ı küfrü bu mıkdar izhar etmekten men’ ve zecr olunmak lazımdır. (sf. 117)

Dağ başındaki bir kilisede hıristiyanlar şımarsa o kilise yıktırılır mı? Cevap: Etrafında yerleşim yoksa yıktırılmaz. Varsa [gene yıktırmayıp] kâfirliğin bu denli serbestçe icrası önlenmeli ve edenlerin gözü korkutulmalıdır.    

Amcada hoşgörü kuvvetli!


[1] Kitab’ul-Umm IV.112, İngilizcesi A.S.Tritton, Muslims and Their Non-Muslim Subjects, sf. 12 vd. http://ia600304.us.archive.org/22/items/caliphsandtheirn029590mbp/caliphsandtheirn029590mbp.pdf

[4] İbn Asakir (ö. 1176) Şam Darülhadis’inin kurucusudur, medrese ilminin temel direklerinden biri.

[5] Günümüzde “çan” anlamında; ancak özgün anlamı mutemelen tahtadan yapma bir tür çıngırak.

[6] Bir tür yüksek kavuk.

[7] Tritton sf. 5 ve 7, bir-iki kelime farkı olan iki ayrı versiyon aktarır.

28 Nisan 2013 Pazar

A Turkish Poet on Armenian Reconciliation


Cahit Koytak, born 1949, is probably the greatest living poet of the Turkish language. He is a devout Muslim, a man of vast and philosophical vision, a jazz lover, a latter-day Sufi. He published this poem on April 24, 2013, the 98th anniversary of the Armenian tragedy.

Koytak is a difficult poet to translate – his sinuous syntax hardly carries into English, and the suggestivenes of phrase may sound hollow to unfamiliar ears. I have done my best. You must take me on my word that the original, here, is good poetry as well as a powerful call to action.


2015, The Year of Armenian Homecoming – A Poet’s View

Shall we be reconciled when we admit to be the heirs of Union and Progress,[1]
that band of devilish murderers,
and apologize in their name?  

Shall we, who swear by the honesty of the Prophet and witness to the unity of God,[2]
we who never stood, never stood willingly, in the ranks of those murderers
                in their path of rage and bloodshed,
shall we ask for reconciliation
for having never moved a finger to seek justice and to redress the crime,
for nearly a century,
though we all knew of the enormity of the crime,
and knew the perpetrators,
and yet pretended that there was nothing amiss,
and tolerated those who said so?

Shall we seek reconciliation,
we who are the other members of the same great family, sharing the same house,
for failing to see, blindly, for so many years,
that what was done to them, and to their children, was done to us,
and that their pain, and the pain of their grandchildren, was our pain,[3]
and for doing nothing to call out for justice, and to lighten their burden?

Shall we offer reconciliation
for our indifference, our carelessness, our blindness?


For sitting on, or for keeping silent while others sat, for so many years,
on  the homes, on the gardens and fields and the villages
                from which the Armenians were driven so brutally?


Or, to deserve a great and true reconciliation,
for all this and for all our other debts and perfidies,
shall we open our heart wide enough,
and invite them back into it, their home?

Shall we open our heart wide enough,
to deserve a true and great reconciliation,
that we wish them to come back, with joy and trust,
to the homes, the villages, the fields and gardens which are theirs,
          and see to it that they do so safe and secure, and with a cloudless heart?

Shall we make our table broad enough,
to deserve this great redemption,
that we tell them “the earth belongs to God, and is wide enough;
the earth is His, and we are His family;
His is the land, the house, the shop, the fields and the grain that we all share at His table,
His bounty is large enough to be yours and ours, and this country[4] is your land as well as ours?”


Shall we open our bosom wide enough,
that we reach across the frontier at Ardahan[5], and call,
“see, we live under the same skies,
the same rainclouds wet our fields and our forelocks,
our dreams share the same night,
so let us fling open not only the gates,
but the boundary itself,
and render it as nothing,
and let our arms which reach out to embrace you
be long enough to circle the globe,
to Peru, Argentina and Arizona,
to embrace your spread-out seed”?[6]

Shall our hearts generate a joy great enough
that we proclaim the year 2015 “The Year of Armenian Homecoming”,
and turn it into a year of
homecoming feasts,
homecoming rites,
and homecoming follies?

Shall our soul generate candor and goodwill enough,
and kindness and love great enough to fill the heavens and the earth,
that we invite the lost sons, the lost daughters, and the estranged children of this family,
not only back to their homes in their homeland,
not only to their homes and gardens here,
but back to their homes in our heart,
to the gardens and fields that blossom in our arms,
into the mountains and valleys of our inner soul?

Shall we, to deserve this year of 2015 as a year of Birth,
not only for us and the Armenians, but for all mankind,
a year of homecoming, a year of rediscovery,
a year to breathe in the spirit of God, and the great communion that embraces us all,
can we, the Muslims, weep for those children and women, and the elderly,
who were driven from their homes, murdered, allowed to perish on the road,
abused and soiled and dishonored,
by the devils of that time,
as much as we weep for the victims of Kerbela,
for Hasan and Huseyn, and their women and children?[7]

And shall the year 2015 be, for them too, the Armenians,
a year of reconciliation, a year of joy and redemption,
that they shall deserve by weeping
for the pain of those other sons and daughters of the family,
victims of the mayhem of Hnchakists, Tashnakists and what other wild band,[8]
loosed at a time when our house was on fire,
and for those who, more recently,
lost their homes and their land, and their lives, in Karabagh?
Shall they weep, as they weep for Jesus son of Mary,
or at least lend an ear of sympathy to those who weep?




[1] The Committee of Union and Progress (İttihat ve Terakki Cemiyeti) ruled Turkey 1913 to 1918, carrying out the ethnic cleansing of not only the Armenians, but the Greeks, Bulgarians and others as well. The Turkish Republic was founded by their direct heirs and allies. Neo-Muslim opinion in current-day Turkey regards them – somewhat facilely, perhaps – as a criminal gang that brought the Ottoman Empire down.

[2] The poem addresses “us, the Muslims”. The phrases regarding God and Prophet are code for the Islamic aversion to the founding principles of the Republic.

[3] Viewing the later generations of the Armenian diaspora as victims of tragedy is a huge mental leap for Turkish opinion. It was never, to my knowledge, voiced before.

[4] The original has Anadolu. The English term Anatolia simply does not carry the resonance of the original, which has come to mean the homeland stripped of the nationalistic and exclusivist overtones of Turkey, Turkish, Türkiye. Türkiye is the home of the Turks, Anadolu is the common home.

[5] A town near the Armenian border. The land border between Turkey and the Republic of Armenia has been closed since 1994. An increasingly vocal school of thought now maintains that the border should not only be opened to traffic, but that it should be abolished altogether.

[6] The Turkish foreign minister, Ahmet Davutoğlu, has voiced the possibility of offering Turkish citizenship to members and descendants of the “Turkish diaspora,” i.e. all those Turks and non-Turks banished from Turkey.

[7] The murder of Hasan and Huseyn, grandchildren of the Prophet, at the desert fort of Kerbela, is mourned by all Muslims, but more so by those of Alevite/Shiite persuasion. Their murderer, Yezid, is a synonym for “devil” in Turkish, and that is the word used here twice to refer to the perpetrators of the Armenian massacre.

[8] Turkish public opinion is accustomed to see the Armenian nationalist parties of the turn of the 20th century as blood-soaked terrorist bands, and there has been too much recent propaganda about the bloodshed in Karabagh during the Armenian-Azeri war of 1992-1994. The poet deals with these sticky subjects gently.

27 Nisan 2013 Cumartesi

Zapata konusuna devam: Bizden hayalet kaçmaz


Allah internetten razı olsun. Geçen günkü zapato/çabata mevzuu üzerine on düzine mektup geldi, çoğu hiç tanımadığım insanlardan. Beş-altı tanesi ciddi bilgilendirici idi. Öğrendim, aydınlandım; meseleyi çözdüm sanırım.

1. Çabata “hasır örgü ayakkabı” Kıpçak Türkçesine mahsus bir sözcük. Halen Kazan Tatarcasında kullanılıyor, yerel kültürün tanınmış bir unsuru. Buyur makale, “Çabataya medhiye ve mersiye”, uğraşırsan az çok anlaşılıyor. http://luiza-m.narod.ru/smi/tarih/12-chabata.htm [Kıpçakça: bugünkü Kazan ve Kırım Tatarcasının, Karaçay ve Balkarcanın atası olan Türk dili.]

2. Muhtemelen Eski Türkçe çapmak fiilinden türev. Bu fiil, çeşitli diğer anlamlarının yanısıra “kabaca dikmek, yamamak” anlamını taşıyor.

3. Türkiye Türkçesinde çapıt veya çaput, esasen “kabaca dikilmiş herhangi şey, yamalı bohça”. Halk ağızlarında “bezden veya hasırdan yapma ayakkabı” anlamı halen mevcut.

4. Tatarca sözcük Rusçaya чёбот veya чобот (çobot) şeklinde geçmiş. En eski yazılı kayıt 1486'ya ait.

5. Arapça sabata veya sabbata, doğru yazımı muhtemelen صباطة, “bezden yapma çarık, arkası açık pabuç”. Klasik devir sözlüklerinde (Kamus, Lane, Ahteri) yok. Ama Dozy’nin Supplement’ında var. Demek ki sonradan çıkma bir kelime. Arapçada /ç/ sesi yoktur; yabancı dilden alıntılarda daima sad (kalın s, ص ) yazılır. Arapçada /p/ sesi de yoktur; alıntılarda genellikle b veya şeddeli bb yazılır. Direkt Kıpçakçadan alıntı olmalı. Kıpçak Türkleri Memluk Saltanatı zamanında, yani 13. yy’dan itibaren Mısır ve Suriye’ye hakim olmuşlardı. Memluklar zamanında Mısır'da Araplara Kıpçakça öğretmek için yazılmış dört beş tane kitap var elimizde. O devirde Arapçaya geçmiş olmalı.

6. İspanyolca zapato ve İtalyanca ciabatta “önü kapalı arkası açık pabuç,” her iki dilde 1200’lerde zuhur etmiş. Arapçadan alıntı oldukları kesin. 1300’ler geçtir, ama 1200’lerin başı Avrupa kültüründe Arap modalarının en etkili olduğu dönem. [Eski İspanyolcada z harfi Arapça sad karşılığıdır, fıslamalı bir /s/ gibi söylenir. Modern İspanya İspanyolcasında /th/ halini alır, ama Latin Amerika lehçelerinde /s/ okunur.]

7. Fransızca savate “arkasız pabuç, çarık” keza 1220’lerde belirmiş. Arapçadan direkt veya İspanyolca vasıtasıyla alınmış olmalı.

8. Fransızca sabot “arkası açık tahta pabuç”, güneybatı Fransa lehçelerine özgü bir sözcük. İspanyolcadan alınmış olması kuvvetle muhtemel. Şehirli Fransızcasında “hırbo, köylü, taşralı” konseptinin bir tür simgesi sayılmış. “Je suis venu à Paris en sabots, et je ne l'ai pas oublié.”

9. Fransızca sabotage “sanayide kasıtlı olarak işi aksatma” tabiri ilk kez 1910’da Fransız demiryolu işçilerinin işi aksatma eylemi sırasında duyulmuş. Birçok kaynakta “demiryolu makaslarına sabo atıp bozdukları için” diyor, ama bu muhtemelen sonradan uydurulmuş bir açıklama. Daha güçlü olasılıkla “salağa yatma, köylülük yapma” gibi bir argo anlamdan türemişe benziyor. Bizde sabotaj en erken Mehmed Bahaeddin Bey’in 1924 tarihli Yeni Türkçe Lugat’inde geçiyor. 

26 Nisan 2013 Cuma

Ebussuud Efendi fetvaları: Tanıklık yasağı



Sünni İslam hukukunun dört mezhebinin ittifakla kabulüne göre, gayrımüslimin mahkemede müslime karşı şehadeti geçersizdir.

Nüfusun büyük bir bölümünün hukukî kişiliğini yok sayma anlamına gelen bu uygulamanın, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 6. ve 7. maddelerine aykırılığı şüphe götürmez.

Madde 6: Herkes, nerede olursa olsun, hukuk [yargı] önünde bir kişi olarak tanınma hakkına sahiptir. 
Madde 7: Herkes hukuk [yargı] önünde eşittir ve herhangi bir ayrım olmaksızın hukukun [yargının] eşit koruması altındadır. 

Belirtelim ki, ABD’de ırk ayrımcılığının en kötü döneminde bile zencilerin mahkemede tanıklık etme hakkına yönelik yasal bir kısıtlama görülmemiştir. Güney eyaletlerinde zencilerin oy hakkına ilişkin kısıtlamalar dolaylı ve fiili uygulamalardan ibaret kalmış, açık bir yasal düzenleme yapılmamıştır. Ancak Nazi Almanyasında Yahudilerin kamu yönetimine katılma, belli meslekleri icra etme ve yasanın eşit korumasından yararlanma hakları, 15 Eylül 1935 tarihli Reichsbürgergesetz ve ona bağlı yönetmeliklerle kaldırılmıştır.


Tanıklık yasağı
Tanıklık yasağı sadece sembolik bir aşağılama değildir, ciddi hukuki sonuçları vardır. Misal:

Mes’ele: Bir kâfir köyünde asla Müslüman olmasa, Zeyd-i müslim Amr-i zimmîyi vurup katl eylese, merkum karye halkının şehadeti Zeyd üzerine geçer mi?
Elcevap: Geçmez, müslim idüğü muhakkak ise. (sf. 120)

Meali: Hıristiyan köyüne musallat olan bir Müslüman haydudun işlediği cinayet, Müslüman tanık bulunmadıkça mahkemede kanıtlanamaz. Ancak Zeyd’in müslimliğinin “muhakkak” olması, yani tahkik edilerek doğrulanmış olması gerekir. Yoksa cinayet işleyen her Hıristiyan “ben aslında müslümanım” deyip paçayı kurtarabilir.

Anadolu taşrasının neden ve nasıl Müslümanlaştığını, bu tek örnekten kolayca çıkarsayabiliriz.

 Mes’ele: Bir zimmî fevt olup, varisi kalmayıp, beytülmalci metrukatını talep ettikte Amr-i zimmî “ben satın aldım” deyu dava edip bazı zimmî şahitler ikame eylese, beytülmalci müslim olsa anların şehadetleri mesmu’a olur mu?
Elcevap: Müslüman şahid lazım olur. (sf. 120)

Meali: Gayrımüslim kişi varissiz ölse, mallarını sağlığında falancaya sattığına dair Hıristiyan şahitler çıksa bunların şahitliği dinlenmez; mallara devlet el koyar. Yazılı kanıta itibar etmeyen ve fiş-fatura tanımayan bir hukuk sisteminde bu uygulamanın anlamı şudur: varisi olmayan bir gayrımüslimin yaşamının son döneminde yaptığı tüm satış işlemleri sorgulanabilir.  


Yabancı gayrımüslimlerin statüsü
Zimmînin müslümana karşı şahitliği geçersiz olduğu gibi, harbînin şahitliği büsbütün geçersizdir.

Mes’ele: Emanla gelen harbîler Amr-i zimmî üzerine bir hususta şehadet eyleseler, padişah-ı âlem penah “harbîlerin zimmî üzerine şehadetleri tutula” deyu ellerinde temessükleri olucak, mezburların üzerine şehadetleri kabul olunur mu?
Elcevap: Asla olunmaz, ahidnamelerinde ol kaydı cehele-i küttâb yazmışlardır, nâmeşrû olan nesneye emr-i sultanî olmaz. (sf. 119)

Meali: Elin yabancısının yerli Ermeniye karşı tanıklığı geçersizdir. Elinde padişah fermanı da olsa geçersizdir, çünkü hukuka aykırı padişah emri olmaz, cahil bürokratların (cehele-i küttâb) halt yemesidir.

Mes’ele: Zeyd-i zimmî darül İslamdan kat’ı alaka edip darül harbde mütemekkin oldukta, Amr-i zimmî varıp hile ile bir miktar altının alıp gelse, badehu Zeyd ardınca gelse altının almağa kadir olur mu?
Elcevap: Zeyd harbî olucak darül harbde malı masum değildir. Amr’dan alamaz. Amma hîle ile almağın Amr’a helal olmaz. Fukaraya üleştirip yahud beytülmal-ı müslimîne teslim etmek lazımdır. (sf. 122)

Yerli gayrımüslim yurt dışında birini dolandırdı, yabancı kişi hak talep edebilir mi? Cevap: edemez. Ancak yerli hilebaz kazancını fukaraya dağıtsa akıllılık eder, yoksa devlet paraya el koyabilir.

Kapitülasyonların neden gerektiği, Osmanlı’da dış ticaretin 400 sene boyunca neden kapitülasyonlar sayesinde ayakta kalabildiği anlaşılıyor mu? Kapitülasyon dediğin şey, Türkiye’de iş yapan yabancı özel şahıslara tanınan birtakım ekstra-legal hukuki güvencelerdir. Şer’i hukuka aykırıdır, o yüzden Müftü Efendi bunları cehele-i küttâbın eseri saymaktadır. Kapitülasyonları kaldırdığın gün şer’i hukuku da lağvedip Medeni Kanunu kabul etmen gerekir. Yoksa batarsın, ya da Motorola davasındaki gibi öyle bir dayak yersin ki feleğin şaşar.

Miras ve vesayet
Gayrımüslimin müslime varis olması yasaktır. Gayrımüslimin müslime vasi olması da, Kuran’ın açık hükmü gereği, yasaktır. Uygulamada bu ilke içinden çıkılmaz durumlar yaratır.

Mes’ele: Hind-i zimmiyenin zevci müslim fevt oldukta, Hind mehrini alır mı, yoksa irs tarîkiyle dahi nesne alır mı?
Elcevap: Heman mehrin alır. (sf. 113)

Meali: Nikâh sözleşmesi gereği kocanın ölümü halinde ödenmesi gereken bir mihr varsa o ödenir, ama Müslüman kocanın mirasından gayrımüslim zevceye pay düşmez.

Mes’ele: Zeyd-i müslim Hind-i kâfireyi nikâhlayıp, veled geldikten sonra Zeyd fevt olsa, badehu Hind Amr-i kâfire tezevvüc etmek caiz olur mu?
Elcevap: Olur, ba’d-el iddet. (sf. 113)

Garimüslim kadın, Müslim olan ilk kocası öldükten sonra gayrimüslim kocaya varabilir mi? Varır. Peki, ilk kocadan doğan küçük çocuğun vesayeti, gayrımüslim olan ikinci kocada olabilir mi?

Mes’ele: Zeyd-i zimmî, zevcesi Hind-i zimmiyenin müteveffâ zevci Amr-i müslimden olan evlâd-ı sigârına vasî caiz olur mu?
Elcevap: Olmaz.

Sonuç
Bak “hoşgörü” yapmışlar, ibadetlerini serbestçe yapmalarına izin vermişler, daha halâ ne istersin be adam?

24 Nisan 2013 Çarşamba

Hayalet kelimelerin peşinde


Arasıra yazıştığım Fransız bir dilci arkadaşım mail atmış, “çaresiz kaldım, zapato hakkında sen ne düşünüyorsun” diye. İspanyolca zapato “ayakkabı”. Bir önceki İspanya başbakanının adı Zapatero idi, yani “ayakkabıcı”. İspanyol Kraliyet Dil Akademisinin haşmetli sözlüğüne bakıyoruz, ne görelim? Sözcük Türkçe zabata’dan geliyormuş. Meğer.

Dur, diyoruz, bunun İtalyancası da vardı, ciabatta “terlik, önü kapalı arkası açık pabuç” manasında. Devoto’nun İtalyanca etimoloji sözlüğünü açıyoruz, al sana bir şok daha. O da “Türkçe ‘Acem pabucu’ anlamına gelen çabata’dan” demiş.

Sizi bilmem ama ben böyle bir kelime hiç duymamışım. “Acaba” deyip bakıyorum. TDK sözlüğünde yok. Eski basımlarında da yok. Meydan Larus’ta yok. Anadolu ağızlarında duyulmuş, gerçek ve hayali bütün kelimeleri derleyen 12  ciltlik Derleme Sözlüğü’nde yok. Eski metinlerde geçen bilumum unutulmuş Türkçe sözcükleri gösteren 7 ciltlik Tarama Sözlüğü’nde yok. Meninski’nin 1680 basımı sözlüğü manyak bir eserdir, gün yüzü görmemiş kaç çeşit kelime varsa mutlaka bulunur: yok. Çağatay Türkçesi için Senglah’a ve Pavet de Courteille sözlüğüne bakıyoruz: yok. Divan-ı Lugat-it Türk’te yok. Azericede yok. Kırgızcada yok. Yokoğlu yok. İçinizde kuşku kalmasın, çabata, çebata, çapata, cabata, zabata, sabata,  چاباته, چباتا, چڀاطه, جباته, akla gelecek her türlü yazışı kontrol ettim. Yok.

Acem pabucu (calzatura persiana) dediğine göre Farsî olabilir mi? Orada da yok. Ne Steingass, ne Burhan-ı Katı böyle bir kelime vermemiş. Çâpâtî var gerçi, bizim lavaş dediğimiz yassı ekmek. Hint mutfağında Farsçadan alıntı olarak vardır. Türkçede de tek tük geçer. Ama lavaş nerede, pabuç nerede? [Peki, İtalyanca ciabatta aynı zamanda bir ekmek çeşidinin adıdır, “pabuç ekmeği” anlamında. Ama öbür yönde anlam gelişmesi zor, ekmeğin adı pabuca verilmez.]

“Mümkün değil, saçmalamış İspanyollar” diye cevap yazdım, tam send’e basacakken, hoppala: Dr. Saadet Çağatay, Karaçay’ca Birkaç Metin, sf 294: “Kazan lehçesinde köylünün giydiği ve bir nevi ıhlamur ağacı kabuğundan yapılmış olan ayakkabına çabata denir.”  Kazan lehçesi dediği şey Kazan Tatarcası.

Buyur bu da Tatarca bir mezar yazıtı imiş: “Gusman hafiz kızı idim, / Haneke sultan atlı idim, / Sehtiyan kiymes naz idim, / Çabata tapmay baramın” Tercümesi: “Hafız Osman kızı idim, adım Haneke? Sultan idi, sahtiyan giymez nazlı idim, çabata bulamadan gittim (öldüm).” Sahtiyan “pahalı ayakkabı” demek oluyor, çabata da bunun tersi belli ki.

Kontrol edelim, Tatarcanın atası olan Ortaçağ Kıpçak Türkçesinde böyle bir şey var mı? Yok. Codex Cumanicus’ta yok. Kitabül İdrak’ta yok. Kazan dilinde acaba Rusça alıntı olabilir mi? Hayır Rusçada da yok görünüyor.

Şimdi. İspanyolca ve İtalyancaya, hele bu iki dilin ana vokabüler kütüğüne, Kazan Tatarcasından direkt bir alıntı mümkün değildir, hiç hayal kurmayalım. Elbette birtakım İtalyan tüccarlar oralara gitmiştir, elbette Kefe’de Cenevizliler vardı, elbette Dominiken rahipleri 13. yy’da oralarda cirit attılar vs. vs. Ama bu derece damardan bir etkileşim olması için ya Tatar kültürünün İtalyanlar ve İspanyollar nezdinde ciddi bir çekim gücü olması lazım, ya Tataristandan birtakım ticari ürünlerin yoğun olarak Batı Akdeniz’e sevkediliyor olması lazım. Sanki “ıhlamur ağacı kabuğundan yapılmış köylü çarığı” ciddi bir ticaret kalemi olamazmış gibi geliyor bana.

Pes ettim. Vallahi çözemedim. Siz şimdiye dek benim bir kelime hakkında böyle çaresiz kaldığımı gördünüz mü hiç? İşte oluyor.

*
Dünden beri kafam bununla meşgul. Köylü çarığı deyince aklıma sabo da geldi. Fransızca sabot “tek parça ağaçtan oyma köylü ayakkabısı”. Bütün kaynaklar Güney Fransa’nın Poitou bölgesi köylü ağzından alındığı konusunda hemfikir, ama etimolojisi hakkında yorumdan kaçınmışlar. Bence zapato ile alakalı olduğu kesin. Ama gidip gideceğin mesafe o kadar, bu da ekstra bir bilgi sağlamıyor bize.

Aynı sözcüğün yüksek-Fransızca karşılığı savate imiş. "Arkalıksız veya arkası basık ayakkabı, çarık, eskimiş pabuç" anlamında. Bir heyecanla ona baktım. 1225 yılından beri kaydedilmiş. Heyhat, atilf de, Larousse étymologique de "kökeni belirsiz" deyip bırakmışlar.

Ebussuud Efendi fetvaları: İrtidat


İslamdan dönme – irtidat – fiilinin cezası, Sünni hukuk okullarından Şafii, Hanbeli ve Maliki mezheplerine göre ölümdür. “Hoşgörüsü” ile meşhur olan Hanefi mezhebine gelince, fail erkek ise idam edilir, ancak kadın ise hapisle yetinilir. Her durumda cezaya hükmetmeden önce faile, İslam’a dönmesi için şans tanınır.

Şer’i öğretinin dayanağı peygambere atfedilen bir dizi hadistir. En ünlüsü Buhari no. 2171 ve Muslim no. 4152’de hemen hemen aynı sözcüklerle aktarılan hadis. Abdullah b. Mes’uddan nakledildiğine göre Rasulallah, “la ilahe” vs. diyen bir Müslümanı katletmenin ancak üç koşulda helal olduğunu belirtmiş: kısas, zina ve irtidat. Kuran’da Nisa suresi 89 “hicret ettikten sonra Allahın yolundan dönenlerin” “yakalanıp öldürülmesini” emretmiş. Ancak Kuran’daki hemen her ayet gibi bunun da anlamı tartışmaya müsait. Ve nitekim tartışılmış.

Sonuçta Sünni içtihat ve Sünni uygulama yeterince net. Hadislerin sıhhati meselesine girmeye burada gerek yok: Hadisleri reddedip Müslüman olmak belki mümkün, ama Sünni Müslüman olmak mantıken mümkün görünmüyor.

*
Şeyhülislam Ebussuud Efendi, Osmanlının parlak çağının en önemli hukukçusu sayılır. Kanuni devrinin baş müftüsüdür. Genelde esnek ve akılcı yorumları övülür. Bugün ve önümüzdeki günlerde onun fetvalarından bazı örnekler vermek istiyorum. Ertuğrul Düzdağ’ın yayımladığı Ebussuud Efendi Fetvaları kitabından yararlandım. (Yeni basım Kapı Yayınları 2012; sayfa numaraları bu basıma aittir.) Akademik açıdan sağlıklı bir kaynak sayılmaz gerçi, ama birincil kaynaklara başvuracak imkânım ve vaktim yok maalesef.

Bilmeyenler için hatırlatayım. Birincisi fetva kaza değildir, re’ydir, yani görüş. Fetva makamı işin teorik doğrusunu bildirir, pratik dünyada yargıcın ne karar verdiğini fetvadan çıkartamayız. İkincisi, fetva sahibi kişisel görüş ifade etmez, varolan literatürden ilmî bir çıkarım yapar. En azından teoride böyledir. Yani burada söylenenler Ebussuud Efendinin şahsi görüşleri değildir; zamanın akademik kabulüne göre, Hanefî fıkhının değişmez hükümleridir.

Tüm olaylar soyut düzeyde ele alınmıştır. Erkek kişi daima Zeyd, Amr ve Bekr, kadın ise Hind ve Zeyneb adıyla anılır. Bugün olsa X, Y ve Z kullanılırdı sanırım.

Hoşgörü Dinine Giriş

Mes’ele: Müslüman olduktan sonra yine kâfir olan Zeyd-i zimmîye şer’an ne lazım olur?
Elcevap: İslam’a cebr olunur, gelmezse katl olunur. (sf. 109)

Genel ilke, ama Osmanlı’nın can alıcı yerine uygulanmış. Dönme dönmelikten dönerse ne yapacaksın? Basit bir tümdengelim gibi görünüyor, ama değil. Herkesin Müslüman olduğu bir toplumda irtidadın cezası ancak aleme meydan okumayı göze alan üç-beş cüretkârı ilgilendirir. Ama sonradan Müslüman olmuş kişi için, hayat boyu idam tehdidi var burada. Az sonra daha somutlaşacak.

Unutma ki o tarihte şehirli Osmanlı İslam nüfusunun belki yarıdan fazlası son bir veya iki kuşak içinde Müslüman olmuş insanlardı. Marjinal bir konu değil yani.

 “İslamda zorlama yoktur” efsanesini de analım bu arada.

Mes’ele: Hind-i zimmiye İslam’a geldikten sonra mürted olup, irtidadı üzere musırr olsa katl lazım olur mu?
Elcevap: Olmaz, ama zindandan asla çıkarılmaz, dünya yüzü gösterilmez, ölüp gidinceye değin. (sf. 109)

Hanefi fıkhının ilkesi. Gayrımüslim kadın Müslüman olduktan sonra vaz geçer ve ısrarcı olursa katline lüzum yoktur, ama ağırlaştırılmış müebbede mahkûm edilir diyor.

Peki ya kadın kaçırılmış ve zorla Müslüman edilmişse? Yahut aşk uğruna gözünü karartıp dinden çıkmış ve sonradan pişman olmuşsa?  Yahut eltisine gıcık kapıp, sırf inadına “lailahe” vs. demişse? Yahut kafası karışıkken iki Müslüman tanık huzurunda sonradan hatırlamadığı veya hatırlamak istemediği bir şeyler söylemişse? (Bu Müslüman tanık meselesine tekrar döneceğiz, sabır buyurun.)

Mes’ele: Zeyd-i zimmî şurbi hamr edip lâ ya’kıl iken “Lâilahe illallah Muhammedun rasulallah” deyu “Müslüman oldum” dese, şer’an İslamına hükm olunur mu?
Elcevap: Re’yi hakimle olunur. “Küfrden döndüm” dedi ise bilâ şüphe hükm olunur. (sf. 107)

Mes’ele: Bir kâfir tağyir-i libas edip, “Müslüman mısın kâfir misin” deyu sual olundukta, havfından “müslümanım” dese ol kâfire ne lazım olur?
Elcevap: Müslüman olur. (sf. 108)

Mes'ele: Zeyd-i zimmî beşer altışar yaşında olan evladını Amr'ı müslimin evinde emanet koyup, Amr mezburlara İslam telkin ile İslamlarına hükm olunur mu?
Elcevap: Olunur, din ta'akkul ederler idi ise. (sf. 108)

Birinci soru: Gayrımüslim kişi şarap içip aklı başında değilken kelimei şehadet getirse müslüman olmuş sayılır mı? Cevap: Hakim karar verir, ama “küfrden döndüm” dediyse şüphe kalmaz.

İkinci soru: Gayrımüslim kişi Müslüman giysisi giyse, yakalandığında korkusundan “müslümanım” dese Müslüman olmuş olur mu? Cevap: olur.  Dolayısıyla: Vaz geçerse katli vaciptir.

Üçüncü soru: Gayrımüslim kişinin beş altı yaşındaki çocukları emaneten bir Müslümanın evinde kalırken telkin üzerine Müslümanlığı kabul ederlerse bu geçerli midir? Cevap: akılları dine eriyorsa geçerlidir. Dolayısıyla: yandı gülüm keten helva, anne baba avucunu yalar.

*
Bir gayrımüslimi müslümana yeğ tutmak, yeri geldiğinde idamlık suç olabilir.

Mes’ele: Zeyd-i yeniçeri Amr-ı müslime “Bekr-i zimmî senden yeğdir” dese şer’an ne lazım olur?
Elcevap: Eğer “anın kâfirliği senin müslimliğinden yeğdir” der ise kâfir olur. Eğer “anın konşulığı senin konşulığından yeğdir” der ise, gerçek ise nesne lazım gelmez. (sf. 111)

İkinci şıktaki “gerçek ise” kaydında saklı olan tehdit gözümüzden kaçmıyor. Tut ki hakim “Amr aslında fena adam değil, sen yalan söylüyorsun” dedi, o zaman ne olacak?

Düşün ki Zeyd-i yeniçeri ihtiyarlığında nostalji yaptı, "benim adım Kirkor, dedem iyi adamdı, her pazar kiliseye giderdi, Müslimlerde görmedim öyle biri" diye içlendi. Yahut Mimar Sinan Kayseri'nin Ağırnas köyündeki Hıristiyan akrabalarının bulaştığı pis bir kavgada onların tarafını tutmak zorunda kaldı. Ebussuud Efendinin hakim olduğu bir mahkemede başına neler gelebileceğini bir düşün bakalım. 


Bu bölümün sonucu
Sünni İslam öğretisinin bu noktada İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 18. maddesiyle çeliştiği açıktır:

Madde 18: Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, dinini ya da inancını değiştirme özgürlüğünü … de içerir. 

Açık çelişki karşısında, ne yardan ne serden vaz geçmek istemeyenin seçebileceği tek yol, “gerçek İslam bu değil” stratejisidir. Sünni fıkıhçılar bizi bağlamaz, çünkü “gerçek İslam bu değil”. Peki hadis? Hadis bizi bağlamaz, uydurmadır, “gerçek İslam bu değil”. Ya Kuran? Medine’de söyledikleri bizi bağlamaz, günün koşulları öyleydi, “gerçek İslam bu değil”. Yahut: Onu kastetmemişti, bir sonraki ayet başka şey söylüyor. Yahut: Arap dilcileri o cümleyi yanlış okuyor, onu kastetmiş olamaz. Çünkü “gerçek İslam bu değil.”

Bunun, mantıken tutarlı bir yol olabileceğini kabul edelim. Sonuçta hakikat, kalabalığın kanaatinden bağımsız bir veridir. Ebu Hanife ve ebu bilmemkim ve tüm cemaat başka türlü düşünse de hakikat böyle olabilir. Tarihte milyarlarca insanın topluca yanılmasının bir sürü örneği vardır. Tarihî metinleri illa iyiye yorma gayreti dilbilimcinin sabrını zorlar gerçi, ama maksat eğer vicdana ve hakkaniyete uygun bir sonuç çıkarmak ise neden olmasın?

Velakin bana öyle geliyor ki bu yolu seçenler, seçimlerinin mantıki sonuçlarıyla gerçekten yüzleşmeye henüz zannettikleri kadar hazır değildir.

Eğer “gerçek İslam bu değil” ise, Müslümanlığı, tarihî gelenekten bağımsız bir soyut ilke sayıyoruz demektir. Bu da demektir ki, Müslüman geleneğine ait olmayan lalettayin bir toplum, mesela Eskimolar veya İsveçliler, tarihî süreçte Müslümanlık iddia eden bir toplumdan, mesela Suudi Arabistan ahalisinden veya Filistinlilerden daha “gerçek Müslüman” olabilir.

Bu görüşü tutarlı olarak savunan kimse var mıdır? Cemaat ve aidiyet duygusundan bu denli soyutlanan bir din gerçek dünyada kaç kişiyi tatmin eder? Doğrusu emin değilim.


22 Nisan 2013 Pazartesi

Gül



Gül İran’da icat edilmiş. Kültür tarihi açısından mühim bir olay, çünkü yenir bir şey olmadığı halde insan tarafından kültive edilen ilk bitki galiba gül. Karın doyurma derdini aşmış, belli bir durmuş oturmuşluk seviyesine varmış bir uygarlığa işaret ediyor.

Sonrasında da gönül bağı devam etmiş. İran edebiyatına bak: yarısı gül ile bülbülden söz eder. Eski Yunan’da olsun, İslam edebiyatında olsun, gül, gül bahçesi, gül suyu, gül şekeri dedin mi akla İran gelir. (Evet, Isparta’ya bile gül yetiştirme sevdasını Osmanlı döneminde İran’dan getirmişler.)

*
En eski İran dili olan Avesta dilinde vardha “gül”. Bartholomae sf. 1369 Zerdüştilerin dini hukuk külliyatı olan Nirangastan’dan örnek getirmiş; derleme tarihi Sasani devri, ama orijinal metinler muhtemelen Milattan epey öncesine ait. Sözcüğün diğer anlamı “büyütme, artırma, kültive etme” imiş. Fiil kökü vard- “yetiştirmek, büyütmek, beslemek, kültive etmek;” vrday “büyüme, artma, kültivasyon”.  Yabani bir şey değil, insan eliyle beslenip büyütülmüş bir şey olduğunu vurgulamışlar sanırım.

[Tasavvuf edebiyatında, bilirsiniz, lale saf ve bakir güzelliği temsil eder, gül ise zahmet ve acıyla terbiye edilmiş daha sofistike bir güzelliği. Süreya Faruqhi’nin bu konuda güzel bir makalesi vardı, altı-yedi sene önce okudum, neredeydi hatırlamıyorum.]  

Ermenicesi vard վարդ, bugünkü telaffuzla vart, 5. yüzyıldan önceki bir tarihte İrancadan alınmış. Süryanicesi wardo, Arapçası da ward ورد. Osmanlıcanın ağdalısında verd-i muzaaf “katmerli gül”, verd-i cenan “akşam gülü” yahut belki de “saklı gül”. Bir de verdül himar varmış, “eşek gülü”. Ayrı bir bitki herhalde, nedir bilemedim.

*
Yunancadan /w/ sesi aşağı yukarı Homeros zamanında, hatta ondan bir süre sonra düşmüş. En erken Yunan alfabelerinde w harfi vardır, ters dönmüş bir F’ye benzer. Klasik dönemde alfabeden de kalkar. Ancak eskiden w olan yerde, onu izleyen sesli harf /o/ya dönüşür. Eski w’nin izi kalır, bir çeşit.

O halde ward diye bir sözcük varsa klasik devir Atina Yunancasında *ord- biçimini alacağını, buna da yabancı kökenli kelimelerin çoğuna eklenen –on nötr ekinin geleceğini öngörebiliriz. Nitekim öyle. Gülün Yunancası *ordon değil ama hródon ῥόδον. hRododéndron = gülağacı. Eôs hrododáktylos = gül parmaklı şafak. [hRódos “gül adası” mı? Sanmam, ses benzerliği olmalı.]

Bu noktada literatürün büyük bir bölümünün (Pokorny ve Watkins dahil) yanıldığı kanısındayım. Rodon biçiminin ortak Hintavrupa kökünden direkt olarak Yunancaya gelmesi bence imkânsız; İrani dillerden yatay bir alıntı varsaymak zorundayız. Ayrı makale konusu çıkar bundan, evet, bir ara yazayım; belki İngilizce. Eski Yunancada şark kaynaklı bir sürü kültürel etki var, Batılıların çoğu bunları göremiyor.

[Ernout & Meillet sf. 1019, Latince rosa ve Yunanca wrodon > ródon biçimlerinin Hintavrupa kökenli olamayacağını savunmuş, Latincede /s/ sesinin korunmasını yabancı dilden alıntıya kanıt saymış. Ama nihai köken olarak varsayımsal bir “Akdeniz kültürü” göstermiş. İran aklına gelmemiş. Var herkesin bir kör noktası.

Batı dillerindeki rose ve rosa biçimleri hep Latinceden geliyor.]

*
Şimdi vites yükseltip daha formel sahaya geçelim. Peşin söyleyeyim, ilk tepkiniz “yok ya, bu kadar değil” olacak. Yıllar önce ilk öğrendiğimde benimki de öyle olmuştu. Oysa bunlar kıyaslamalı dilbilimin abc’si mesabesinde konular, orijinal bir şey değil söylediğim.

KURAL 1: Eski İran dillerinde sözcük başındaki /v/ post-islamik Farsçada /g/ veya /gu/ olur.

Misal: Avestaca vazra, Farsça gurz (gürz, topuz). Av vistaka, Ermenice vstah, Farsça gustah (küstah). Orta Farsça vişâtan, Farsça guşâden (küşad, açmak). OFa viçîtan, Farsça guzîden (güzide, seçmek). Av vimâna, Fa gumân (güman, kuşku). Av ve OFa vinâs, Erm vnas, Farsça gunâh (günah, zarar). Av vartana-, Fa gardan (gerdan, gerdûn, dönmek). Av vitara-, Fa guzâr (geçmek, geçen). Av varâza, Erm varaz, Kürd guriz ve beraz, Fa gurâz (yaban domuzu). EFa varka, Erm vagr (kaplan), Kürd-Fa gurg (kurt). Paul Horn’un sözlüğünü kabaca tarayınca otuzdan fazla örnek çıkıyor. Sabredip Bartholomae’yi tarasam birkaç düzine daha çıkar muhakkak.

Bu kuralı anlamak çok zor değil. Orijinal telaffuzun /w/ye yakın olduğunu düşün. w > ğ > g kolay bir evrim. Dövmek ile döğmek arasındaki geçişten bir adım daha fazlası. Örneklere bakıldığında dönüşümün geç Pehlevicede, yani İslamdan hemen önceki dönemde başlayıp, bilemedin 9.-10. yüzyılda tamamlandığı anlaşılıyor.

KURAL 2: Eski İran dillerinde /rd/ Farsçada /l/ olur.

Bu aslında tek dönüşüm değil, iki ayrı dönüşümün sonucu. Birincisi /d/ sesinin önce İngilizce this gibi /dh/, sonra /y/ halini alıp sonuçta erimesi. Farsçada tipik olduğu gibi, şaşırtıcı bir şekilde, Oğuz grubu Türk dillerinde de aynı evrim görülür.

İkincisi /r/ sesinin /l/ye evrilmesi. Burada değinilmesi gereken husus, eski İran dillerinde le sesinin (Lüleburgaz’ın L’si) bulunmaması. Alfabelerinde bu harf yok bile. Dolayısıyla eski metinlerde R ile yazılan bir şey bugün L olarak karşımıza çıktığında, eskiden /r/ söylenirdi de şimdi /l/ mi olmuş, yoksa eskiden beri /l/ söylenirdi de sadece yazıda mı R ile yazılırdı, tam emin olmak mümkün değil.

Buyur iki örnek. Avestaca sardh, modern Farsça sâl “yıl” demek. Türkçede salname (yıllık, almanak) sözcüğünde yaşıyor, artık ona yaşamak denirse.

Avestaca zırdh [Sanskritçe śrad श्रत् ve hırd हृद्, Ermenice sird սիրտ, Yunanca kard-, Latince cord-, Germence hert-, Slavca sridi-tse] “yürek”, modern Farsça dil. Ağızdaki organ olan Türkçe dille alakası yok. Türkçede dilaver, dilber, dilhun, safdil, sûzidil, dilnüvaz, dilruba, dildar bileşiklerinden tanıdığımız öteki dil.

[Son paragrafta iki tane mühim kural daha gördük, konumuzla direkt ilgisi olmayan. KURAL 3: Avestaca sözcük başında /z/ Farsçada çoğu zaman /d/ olur. Mesela Ave zraya > Fa deryâ, Ave zâmatar > Fa dâmad. KURAL 4: Hintavrupaca *k sesi Hint-İran, Ermeni ve Slav dillerine /s/ ve benzerleri, Yunanca ve Latinceye /k/, Germenceye /h/ olarak yansır. Evet, İngilizce heart ile kardiyoloji’deki Yunanca kardia ve Farsça dil aynı kelime, problem yok.]

Demek ki neymiş? Eski İranca ve Arapça ve Ermenice ward = Yunanca hrod- = Latince rosa = Farsça gül imiş. Hepsi aynı kelimenin farklı telaffuzlarından ibaret imiş. Aritmetik gibi. Basit.

*
Bir örnek daha verelim, hepsi yerli yerine otursun. 

Zazaca “gül” neymiş? Vıl. Yani, yukarıda saydığım ses değişimlerinden ilki Zazacada gerçekleşmemiş, ikincisi gerçekleşmiş. Çünkü Zazaca, Kurmanciye nispetle daha muhafazakâr özellikleri olan bir İrani dil, eski İrancanın birçok ögesini korumuş.

Halk arasında “Kürtçe” dediğimiz Kurmanci dilinde mesela yukarıda saydığım v- > g- dönüşümlerinin hemen hepsi mevcut, oysa Zazacada hep v- görüyoruz. Gülün Kürtçesi de gul. Bu Kürtçede müstakil bir evrimin ürünü müdür, yoksa Farsçadan yatay alıntı mıdır? Vallahi o kadarını bilmiyorum. Belki Mesut Keskin veya Umut Akkoç bilir, onlara sormalı.

20 Nisan 2013 Cumartesi

Tomurmak, tomurcuklanmak


İngilizce bold, eski Anglosaksonca biçimi bald “cesur, gözüpek, yiğit”. Ama orijinal anlamı daha çok “gürbüz oğlan, tosuncuk” gibi bir şey. OED “well-filled and plump” demiş. Eski Yüksek Almanca bald, keza. Theobald, Willibald, Archibald, Leopold (Liutbald) gibi erkek adlarında da geçer. Ortaçağda İtalyancaya alınmış, baldo olmuş: “gürbüz, tosun, iri kıyım”. 1950’li yıllarda arborio ırkından geliştirdikleri tombul taneli pirinç tipine de bu adı vermişler. Türkiye’ye ilk kez 1970’te Toprak Mahsulleri Ofisi ithal etmiş.

Bold Türkçede sadece tipografi terimi olarak kullanılıyor. Cümle içinde kullanımına örnek: “italikleri boldlayın Tuğçe Hanım”.

*
Germencede aynı nihai kökten gelen ball var, İngilizce, Almanca, Norveççe ball, İsveççe boll, Danimarkaca bold “top”. Organize top oynunu Avrupa’ya Ortaçağ başlarında Almanlar yaymış olmalı: antik Roma’da böyle bir şey yok, hemen tüm Avrupa dillerinde “top” anlamına gelen sözcükler Almancadan alıntı. Misal: Fransızca balle “top” ve “bohça”, emballer “top haline getirmek, bohçalamak”, ambalaj’dan tanıdık. İtalyanca büyütme ekiyle ballone “koca top”, balon. İspanyolca bollo “top”, yine Almancadan alıntı. 15. yy’dan bu yana /boyo/okunur, çoğulu bollos /boyoz/ olur. İzmir ağzında boyoz bir tür top şeklinde hamurdur, Yahudi İspanyolcasından devşirme.

Almanca Boll “tomruk”, gene kalın ve şişkin bir durum. Bollwerk tomruklardan yapılan herhangi bir yapı, özellikle kale duvarı dışına inşa edilen dış savunma hattı, İngilizcesi bulwark, Fransızcası (eski imla ile) boulevert veya boulevart. 1765 yılı civarında Paris surlarının dışındaki savunma mevzilerini yıkıp yerine geniş ve ağaçlıklı bir cadde açmışlar. Ahali bunun adına da boulevard (bulvar) demeye devam etmiş. Bir bakıma modern Avrupa hakimiyeti çağının başlangıç noktasıdır. “Bu saatten sonra bize kim saldırmaya cüret eder?” diye düşünmüşler, cicilerini giyip tenezzühe çıkmayı vatan savunmasından daha mühim bir iş saymışlar. 

Dikkat buyurun: Türk modernleşmesinin ilk iki-üç kuşağı için Batı medeniyetinin en çok gıpta edilen simgelerinden biridir bulvar.  Paris’te olmayı, bulvarda tozmayı hayal ederler, bu memleketin tozundan bunaldıkça.

*
Geçen yazıda gördük. Germence /b/ olan yerde Yunanca /ph/, Latince /f/ olacak.

Buyur: Yunanca phallós “şişkin”, dolayısıyla “ereksiyon halinde penis”. Tomuruk diyelim isterseniz, tomurmak eyleminden. Eskiçağda phallophóroi “phallus taşıyanlar”, Dionysos ayinlerinde önlerine dev bir phallus takıp tören yapan tipler.

Din adına ne garip şeyler yapıyor insanlar, düşünseniz. Tanrı Zeus’u memnun etmek için erkek çocuklarının pipisinin ucunu kesenler bile var, bazı ilkel kültürlerde.

 Yine Yunanca phallaína “balina”. Tosun balığı desek?

Latince follis “şişkin şey, top, kese,” ayrıca “körük”. Küçültme ekiyle folliculus “kesecik”, Türkçede folikül diye geçer: 1. rahimde yumurtayı içeren sıvı dolu kesecik, 2. saç kökündeki kesecik.

*
Buraya kadarı nispeten basit, hep şişkin ve kalın nesnelerden söz ettik. Şimdi biraz daha zor bir kavramsal bağlantı yapalım.

Yunanca phúllon φύλλον öncelikle “tomurcuk”, ikincil olarak “yaprak”.  Latince folium “yaprak”. Latince aynı kökten kurallı olarak türeyen flor- “tomurcuk, çiçek”. Belli ki çiçeği de, yaprağı da, bitkinin üzerinde kabarıp pırtlayan bir şey olarak algılamışlar. Düşünürsen Türkçede tomrukla tomurcuk arasında da tastamam aynı ilişki var.

Hepsi tanıdık sözcükler. İlkini filiz’den biliyoruz, “yapraklanma”. [Not et: en eski Yunanca /u/ sesi klasik dönemde /ü/, Bizans döneminde /i/ halini alır. Latin alfabesine y ile aktarılır, /i/ okunur.] Phyllis İngilizcede kadın adıdır, filiz demektir. Klorofil (chlorophyll) “yaprak yeşili”. Bizim buralarda yonca yerine kullandıkları tirfil de triphyllion, “üçyaprakçık”.

Folium’un İtalyanca halinden foyası dökülmek'teki foya, Fransızca halinden dosya içine konan föy, İngilizce halinden ise biraz keyfî bir deformasyonla alüminyum folyo türemiş. Portföy = evrak çantası.  Foya burada “altın varak” anlamında, “varak döküldü, som altın olmadığı anlaşıldı” kastedilmiş.

Flor-’dan bir çırpıda hatırladıklarımız “çiçekler alemi” anlamına gelen flora, aslı “Tomurcuk Hanım” gibi bir şey, bitkileri çiçeklendiren tanrıçanın adı. Fransızca fleur, oradan aşırma İngilizce flower vs. Google'da "floral desen" diye aratınca 13.900 tane Türkçe metin çıkıyor. Düşünebiliyor musunuz memlekette nasıl bir yazılı metin patlaması - ve ona paralel bir vokabüler patlaması - yaşanıyor?

*
Almanca Blume, İngilizce bloom da var, “tomurcuk” ve “çiçek” anlamında. Bunların öz-Germence türevler olduğunu baştaki /b/den anlıyoruz.

Sanskritçede “tomurcuk, çiçek” anlamında phulla फुल्ल ve phalya फल्य buldum. Burada problem var sanki, çünkü Sanskritçe biçimin ph değil bh भ्र olması lazım normal olarak, beni aşar. 

İrani dillerde de yansıması yok görünüyor. Ya da? Dur yarına kadar biraz daha düşünelim.