30 Mayıs 2013 Perşembe

Sabah gazete okurken aklıma düşenler


“Eskiden kiremit imalathanelerinin bulunduğu, sonra saray bahçelerine dönüştürülen Tuileries…” demiş Eyüp Can, Paris'in göbeğindeki parktan söz ederken. Oha, nasıl fark etmemişim bunca yıl? Fransızca tuile, bildiğimiz “kiremit”; tuileries = kiremitçiler. Latincesi tegula, Fransızcada vurgusuz hecenin sessizi düşer, sözcük sonundaki dişil eki +a ise +e şeklini alır. Nitekim 12. yy’daki en erken örneklerde tiule kaydedilmiş. 14. yy’dan itibaren i/u metateziyle tuile biçimi yerleşmiş.

İngilizceye Fransızcadan değil direkt Latinceden alınmış, 9. yy’dan itibaren örnekleri var. En eski metinlerde tigule veya tegele. Yaklaşık 1400’den itibaren, i'ye bitişen /g/ sesinin İngiliz dilinden düşmesiyle beraber, uzun î ile tile. Yüksek Almancada sözcük başındaki /t/ daima /ts/ sesine dönüşür, z ile yazılır. O yüzden Ziegel, “kiremit”.

Latinceden Bizans Yunancasına da geçmiş. Besbelli bu kiremit hadisesini Romalılar keşfetmiş olmalı, öbür türlü Latinceden Yunancaya kolay kolay kelime almazlar. Genelde tersi olur, teknik ve ticari terimler Yunancadan Batıya akar. Bulabildiğim en erken örnek Manuel Moskhopoulos’un Philostratos sözlüğü şerhi, sene yaklaşık 1400. Touvla diye geçiyor, g > ğ > w evrimi tipik. Πλίνθος şerhi diye vermiş, yani “pişmiş topraktan yapma tabaka, tuğla”. O zamanın tuğlalarını gördüyseniz bilirsiniz, aşağı yukarı 4-5 cm kalınlığında otuza otuz, kırka kırk kare şeklinde olur, şekil itibariyle kiremide yakın. Zaten İngilizce tile da hem kiremit hem yer karosu.

Türkçe tuğla, benim bulabildiğim kadarıyla, en erken Floransalı tüccar Argenti’nin 1533 tarihli Türkçe notlarında geçiyor. İstanbul “sokak Türkçesi” hakkında elimizdeki en eski ve en değerli kaynaklardan biridir. Belli ki tuğla o tarihte henüz yazı diline geçmemiş, ancak kozmopolit İstanbul’un günlük konuşma dilinde kullanılıyor.

*
Yine Radikal’de, Murat Yetkin: “Yavuz’un İran’ın batıya ilerlemesini durduran ve Suriye’yi fetheden Türk (?) imparatoru olduğu unutulmamalı.”

Hoppala, buyur buradan yak. Bu açıdan hiç düşünmüş müydük? Düşünmemiştik. Türkiye’nin bugünkü dış politika hedefleri ne? İran’ın batıya ilerlemesini durdurmak ve Suriye’yi fethetmek olabilir mi acaba?

*
Sonraki sayfa, Özgür Mumcu, bazılarının şair ve filozof saydığı Necip Fazıl Kısakürek’ten alıntı. Siyasi ütopyasını anlatıyor hoca:
“Türk vatanının yalnız Müslüman ve Türklerle meskûn, yalnız Türkler ve Müslümanlardan ibaret hale gelmesi, hain ve muzlim unsurlardan baştan başa temizlenmesi için her türlü tedbir alınacaktır.”
Tbi canııım, soykırım olmamıştır, olsa da münferit vakadır, zaten yapan da Osmanlıdır bugünkü Türkiyeyi bağlamaz. Değil mi?

Geçen gün de Molla Davudzade Mustafa Nazım diye birinin 1913’te yazdığı Rüyada Terakki adlı romanı okudum yarısına kadar (Kapı Yayınları 2012). Vatanî-hamasî ve terakkici bir bilim kurgu romanı, galiba Türkçede ilk, ana fikirleri Jules Verne’den aparmış. Yazara göre Türkiye’nin önündeki en büyük tehlike ve geçmişindeki en büyük hata neymiş?

“Efendim siz kuvvetinize güvenerek Asya’da, Evropa’da, Afrika’da birçok memleketler zapt etmişsiniz. (…) Fekat asla düşünmemişsiniz ki, feth ve istila etmiş olduğunuz bu yerlerin ahalisi hep anasır-ı muhtelifeden mürekkeptir. Bunlar ekseriyetle kendi muhitlerinde baki kaldıkça, bir fırsat buldukça menfaat-i milliyelerini nazarı dikkate alarak istiklallerini isteyeceklerdir. (…) o kadar kan dökerek zapt etmiş olduğunuz memalik-i Osmaniyeyi yine kan dökerek Osmanlıların elinden alacaklardır.” (sf. 16-17)
*
“Konstantiniyye’yi alan asker ne kutlu askerdir” ne demek? Konstantiniyye o tarihte dünyanın en zengin ve en büyük kenti. Yağlı lokma. Ola ki aldın, adam başına eline geçecek ganimetin haddi yok. Eğer gasp ve talan mesleğinde isen, meslekî kariyerinde bundan öte bir hedef, bundan büyük bir ödül olabilir mi?

Adamın kullandığı “kutlu” kavramını biri bana açıklasın. Somali korsanlarının şecaat anlayışından farklı bir boyutu var mıdır?

Arabistan’da bugün adamın biri çıkıp “İstanbul’u alan asker ne kutlu askerdir” dese tepkin ne olur?

7 yorum:

  1. 1453 Konstantiniyyesi için fikir birliği yok.Kimi iddia sahipleri der ki ;''Konstantiniyye o tarihte dünyanın en zengin ve en büyük kenti.Yağlı lokma.''.
    Başka bazı iddia sahiplerine göre ;Aynı Konstantiniyye ;''Ah'ı gitmiş...Vah'ı kalmış'' köy irisi bir kasaba.Köhne Bizans .Asıl büyük gasp ve talanı ,Latin işgalinde yaşamış,bir mezbelelik.
    Bu vesile ile ;13.5 aylık hapis cezası, umarım temyizde bozulur.
    Bozulmasa da bütün mahkumlar için söylenen ;o temenni'yi şimdiden söyleyeyim://
    --- Allah kurtarsın !.
    Ve;Kur'an-ı Kerim'den bir ayeti zikredeyim:
    // ...Sizlerin başına gelen ''Hayr olarak gördüğünüz şeylerde şer...Şer olarak gördüğünüz şeylerde hayr olabilir''.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Zaten 1453 Konstantiniyye'sinden değil, sene 630 Konstantiniyye'sinden söz ediyoruz biz de.
    2. Sevan abi, bildiğim kadarıyla o "Kostantiniyye" olacaktı. Üçüncü harf olan "n"nin düştüğünü söylüyor tarihçi Hakan Erdem. Tarihlenk adlı kitabında İlber Ortaylı'yı bu açıdan eleştirmişti. Zaten bu kelimeyi telaffuz ederken "n" ağızda pek iyi durmuyor.
  2. Yabanci kaynaklarda peygamberi unlu hadisini aradim bulamadim. Ama benzeri olarak istanbulu kusatacak ilk musluman ordusunun ovuldugu bir hadise denk geldim.
    Yanıtla
  3. ben bu formatı pek sevdim. böyle anlık notlar derlemesi türü yazıların dahasını isterim doğrusu.
    Yanıtla
  4. elinize sağlık teşekkürler
    Yanıtla
  5. Sevan bey merhaba, Mail adresinizi bulamadığım için burada yorum gibi yazıyorum. Sizin Elifin Öküzü kitabınız nerede satılıyor? Kitapyurdu'nda yok, D&R'da yok. Ankara'da bulabileceğim bir yer var mı? Bildirebilirseniz sevinirim. adresim: ferhanbaba@yahoo.com Teşekkürlerimle.
    Yanıtla

13 Mayıs 2013 Pazartesi

İslam tarihine giriş: Resmi Tarih öğretisi


Resmi Tarih oluşturma süreci her çağda ve her kültürde aşağı yukarı aynıdır.

Bir, sivilceler temizlenir. Kahramanımızın yenilgileri, yanlışları, ahlaken savunulması zor eylemleri unutulur. Mesela 1918 Suriye hezimeti hafızalardan silinir. Dersim katliamı küçük, belirsiz bir dipnota indirgenir. Troçki eski fotoğraflardan kaybolur.

İki, gri ile grinin savaşı siyah ve beyaza dönüştürülür. Gerçek hayatta yüzde yüz kötülük, yüzde yüz kahramanlık, yüzde yüz haklılık, yüzde yüz düşmanlık yoktur. Oysa Resmi Tarihte bir taraf daima hain, kalleş, korkak ve art niyetlidir; diğer taraf cömert ve cesurdur, uzun vadede daima doğru kararları verir. Tereddüt tarihten kovulur. Aklı başında bir sürü insan neden Amerikan mandasını savundu? Londra konferansında barış yapılsa daha mı iyiydi? İngilizlerin Malta sürgünü kararı hangi akla hizmet etti? İyi ile Kötü’nün kozmik savaşında bu tür kafa karıştırıcı detaylara yer yoktur.

Dolayısıyla, üç, mutlaka bir Kötü Vezir gerekir. Kahramanın yanlışları ve kararsızlıkları bununla açıklanır. Hazret mutlak iyiydi, haşa hatası yoktu, ama en yakınına kadar sızmış soysuzlar onu (kısa bir süre) yanılttılar. Gazi büyüktü, ama İnönü kötü. Fatih büyük adamdı ama Çandarlı hainlik yaptı. Muhammed temizdi ama ashab ve ahlaf onu anlamadılar.

Olmamış bir şeyi olmuş göstermek anlamında pozitif yalana Resmi Tarihte pek rastlamazsın. Yalan tarih icat etmek zordur. Olayları yaşamış olanlar veya onların çocukları ve öğrencileri, Resmi Tarihin üretildiği süreçte çoğu zaman hayattadır. Kutsal saydıkları – üstelik sayesinde itibar ve mevki sahibi oldukları – anılarına ihanet etmezler, ettirmezler.  

Binde bir, belki “komünizm Türk milletinin düşmanıdır, her görüldüğü yerde başı ezilmelidir” gibisinden birkaç uydurma hadis çıkabilir.[1] Ama onların da akla mülayim olması, Hazret bilfiil söylemediyse bile söyleyebilirdi ve söylese iyi olurdu cinsinden şeyler olması gerekir. Yoksa Kutsal Anı Bekçileri öyle bir yaygara koparırlar ki, maazallah Hazret’in anısına hakaretten kellen gider.

*
İslamın kuruluş yıllarına ait bildiğimiz her şey, Hicretten 100 ila 200 yıl sonrasına ait Resmi Tarih mahsulüdür derken işte böyle bir süreci kastediyorum.  

Yalan var mı? Zannetmem. Varsa bile tablonun bütününü kökten etkileyecek boyutta değildir. Kaldı ki İslam’ın resmi tarihinin oluşturulduğu devir, emsallerine oranla sofistike, eleştirel düşünceye açık, metin analizi tekniklerine vakıf bir çağdı. Elde sağlam delil olmadıkça bir şey aktarmış olmaları zor.

Peki doğru mu? Şimdi kafanızı karıştırmış gibi olmayayım ama, ona da hayır diyeceğim. Griyi siyah beyaza çevirince doğruyu söylemiş olmazsın. İnsani gerçekliği destani gerçekliğe çevirmiş olursun. Mitolojize etmiş olursun. Kuşkulardan, tesadüflerden, çelişkilerden, yalanlardan, kalleşliklerden, güzelliklerden, aptallıklardan örülmüş alelade bir insan hikâyesini kozmik bir drama dönüştürmüş olursun. Bunun neresi doğru?

*
Elimizdeki kaynaklar şöyle.

Bir, Kuran. Muhammed’in çeşitli tarihlerde telaffuz ettiği birtakım mantralar, ölümünden yirmi ila otuz yıl sonra sözlü hafızaya istinaden yazıya dökülmüş. Diyorlar. Amma, elimizdeki en eski yazılı metin parçaları bu tarihe değil, Muhammed’in ölümünden yaklaşık 90 yıl sonrasına ait. Metnin Osman zamanında şu veya bu yöntemle derlendiğine dair rivayetler ise ancak bir 90 yıl daha da sonra kaydedilmiş. Hem üstelik, tesadüfe bak, “elimizdeki Kuran aslı değil yanlış” diyen seslerin ayyuka çıktığı bir devirde kaydedilmiş, faydalı bir siyasi konjonktüre denk gelmiş.

Peki bu rivayetler yalan mı? Zannetmem, bakınız bu yazının başı. Ama süreçte hangi sivilceler temizlenmiş, hangi bulanıklıklar siyah beyaz edilmiş, hangi tuhaflıklar “Hazret olsa olsa şunu kastetmiştir” hesabıyla editlenmiş, incelemeye değer bir mevzumuş gibi geliyor bana.
M 629 yılına ait bir Rum propaganda risalesinin tartışmasını “vahiy” diye kabul eden bir derlemenin[2] saf ve bakir bir aktarım metni olduğuna kimse inandıramaz beni.

*
İki, hadis. Peygambere atfedilen sözler derlemesi, hepsi 30 bin tane kadar. Hicretin 150 küsuruncu yılında derlenmeye başlamış, ama elimizdeki büyük koleksiyonlar Hicri 220 ila 250 yıllarına ait.

Yalanı var mı? Vardır belki, bazı hadisler 3. yüzyılın siyasi ve hukuki tartışmalarına kuşku uyandıracak ölçüde “cuk oturuyor”. Nitekim kendi çağında da her birinin otantikliği sorgulanmış. Kuşkuları gidermek için hayret edilecek ölçüde – hatta bugünün Türkiye’sinin entelektüel seviyesini birkaç gömlek aşan bir ölçüde – sofistike bir analiz ve eleştiri mekanizması kurulmuş. Bu mekanizmanın sistemli bir bias, bir tür ışık kırılması doğurmuş olması mümkün, hatta muhtemel. Ama saf palavraya çok geçit vermiş olabileceğini sanmam.

Üç, siyer. Peygamberin biyografisine dair bildiğimiz hemen her şey Taberi’nin Tarih’inden[3] geliyor, Hicri 270 küsur yılında yazılmış. Taberi anlatısının esas kaynağı İbn İshak, H 150 civarında ölmüş, yıllarca Medine’de kalıp peygambere dair anekdotlar toplamış, çoğunu bu işin piri sayılan İbn Şihab’dan (ö. H 120) aktarmış, o zat-ı muhterem de Peygamberi tanıyanların rahlesinde ders gören Urve b. Züheyr’den (ö. H 90) feyiz almış. Ama bunların hiç birinin orijinali elimizde yok. Taberi var.

Taberi ciddi ve titiz bir tarihçidir. Herhangi çağ ve medeniyette yaşasa “büyük tarihçi” unvanını hakedecek biridir. Delilsiz konuşmaz; yargı ile önyargının farkını bilir; muazzam bir analitik zekâsı vardır. Yani yalan haber aktarmış olması zor. Ama şu da basit bir gerçek ki, Muhammed hakkında bugün ne biliyorsan Taberi aktardığı için biliyorsun. Aktarmadığı eğer varsa, onları bilmiyorsun.

Troçki eğer fotoğraftan silindiyse Troçki’yi unut, geri getirmene imkân yok.

Dört, hukuk. Ebu Hanife Hicri 150’de, Melik b. Enes 180’de vefat etmiş. Ama bugün bildiğimiz anlamda dört Sünni mezhebinin şekillenmesi H 200 ila 250 döneminin eseri. Hukuk muhafazakâr bir disiplindir; hangi hukukçuya sorsan yeni icat çıkardığını kabul etmez, varolan içtihatlardan akıl yürüttüğünü söyler. Nitekim dört mezhebin dördü de öyle yapmış. Müthiş bir kararlılıkla, Kuran’dan, hadisten ve peygamberi tanımış olanların geleneğinden bir hukuk içtihatları sistemi türetmişler.

“Kafadan atmışlar” demek densizlik olur. Ayrıca, diyen kişinin dönemin tartışmalarının kalitesinden habersiz olduğunu gösterir. Ancak, dünyanın en eski medeniyet merkezlerine hâkim bir dünya imparatorluğunun hukuk sistemini Arabistan’daki bir çöl reisinin ad hoc[4]uygulamalarından türetebileceğini düşünmek de, sanırım inandırıcılık sınırlarını zorlar.   

*
Özetle diyorum ki, İslam dini dediğin şey Hicreti izleyen 200 küsur yılda şekillenmiş, Abbasi devletinde billurlaşmış bir Resmi Tarih öğretisidir. Hicri 0 yılı hakkında, Bağdat’ın prizmasından geçmemiş olan hiçbir şey bilmiyorsun. Bilmene de imkân yok.

“Nemo propheta in patria”, eski Plinius’un meşhur sözüdür: kimse kendi vatanında peygamber olamaz. Çünkü yemezler. Bugün biri peygamberim diye çıksa kim ne tepki verirse o tepkiyi verirler. Misal: Cumhuriyetin kurucusu da, kendi çağdaşları için, kısa boylu, tiz sesli bir politikacıydı. Hayat boyu “Hazretin yarın ayağı kaysa ne olur ve bizim başımıza ne gelir” hesabıyla yaşadılar. Peygamberlik mertebesine ulaşması Resmi Tarih’in başarısıdır. Öbürü de o hesap.

*
O halde sorulacak olan esas ilginç soru şudur. Hicreti izleyen 200 yılda bir Menkıbe, bir Kahraman, bir Kitap ve bir Din üretirken esas dertleri neydi? Hangi kaygılarla hareket ettiler? Hangi – siyasi, sosyal, ideolojik, felsefi – problemi çözmeye çalıştılar? Neden böyle bir anlatıya gerek duydular?

Daha net soralım. Babil’in, İran’ın, Mısır’ın, Şam’ın binlerce yıllık medeniyetinin varisi olan koca koca adamlar, neden Arabistan çölündeki birtakım çete savaşlarının hikâyesini tarihin merkezine oturtan bir anlatıyı kurguladılar?

Bak soruyu böyle sorunca ne kadar ilginçleşiyor konu.
Aynı resim, Resmi Tarih versiyonu
Hz. Lenin, aşağıda sağda ashabdan Troçki ve Kamenev, 1920





[1] Atatürk’e atfedilen bu sözün yalan olduğunu ve galiba 1960’larda uydurulduğunu Mete Tunçay bir makalesinde anlatmıştı. Şimdi bulamadım.
[3] Tarih el-Rüsûl vel-Mülûk, İngilizce çevirisi 42 cilt, 9000 sayfa. Muhammed’e dair 6-7-8 ile Bağdat’ın ilk dönemine dair 28 ve 29’u okudum. Tarih sevenler için nefis bir eser.
[4] “Zemine ve zamana göre anlık kararla oluşmuş, doğaçlama” demek. Vallahi tatmin edici bir Türkçe karşılığını bulamadım. 

22 yorum:

  1. atatürk'ün komünizm ile ilgili sözünü 1960 yılında basılmış bir dergide görmüştüm ben de. dergiyi bulamadım ama yazıda bu sözü 7 ağustos 1929da eskişehir'de söylediği yazıyordu.
    Yanıtla
  2. Biraz da psikoloji perspektifinden bakılabilir meseleye...
    Dinamik Psikoloji'de "bölme/splitting" diye isimlendirilen bir savunma mekanızması vardır. Gerçek her daim gridir ancak bölme savunma mekanizmasının kullanıldığı zihinlerde siyah bir yere, beyaz bir yere toplanır. Gerçek çarpıtılır ancak psikotik seviye gibi halüsinatif değildir ve fakat nevrotik seviye gibi gerçeklik gri olarak da ALGILANAMAZ. Bu sebepten ötürü bu savunma mekanizmasının yoğun olduğu kişiliklere borderline/sınırda kişilik örgütlenmesi denir; psikotik ile nevrotik arasında bir sınır durumdur.

    Borderline kişilik örgütlenmelerinde bir figürün idealize edilip tamamen beyaz ilan edilmesi ve bir başka figürün tamamen siyah ilan edilmesi yaygındır. Psikoterapi sürecinin amacı grinin gri olarak algınması için bilinç dışı yapının yeniden organize edilmesidir.

    Bu açıdan bakılırsa Tanrı/Şeytan ikilemi bu zihinler onarılmadıkça baki kalacaktır. Muhammed gider Mustafa Kemal gelir, Ermeniler gider Kürtler gelir...
    Yanıtla
  3. Hocam merakla bölüm 2 ve devamını bekliyoruz. Memlekette ufuk açıcı, beynimize adeta masaj yapan böyle metinler görmek o kadar zor ki. Elleriniz dert görmesin. 
  4. Yusuf, Fatiha, Felak ve Nas surelerinin Kuran'dan olmadığı, Kunut dualarının ise Kuran'dan olduğu da söyleniyor;

    Acâride, Abdulkerim b. Acred'e uyanların oluşturduğu Hâricîlik koludur. Kurucusu hakkında hemen hiçbir şey bilinmeyen bu kolun başlıca görüşleri şunlardır: Yûsuf sûresi Kur'ân'dan değil, yalnızca bir kıssadır. Böyle bir aşk kıssasının Kur'ân'da yer alması câiz değildir.
    http://samil.ihya.org/ansiklopedi/haricilik.html

    İbn Mes'ûd (r.a.) kendi mushafindan Muavvezeteyn (veya Muavvizeteyn)i silmiş ve “Kur'ân'dan olmayan sözleri ona karıştırmayın. Zira bu iki teavvüz Allah'ın Kitabından değildir. Peygamber (a.s.) Efendimiz bu ikisiyle şer ve kötülüklerden Allah'a sığınmayı emretmiştir.” diyerek kendisi de bunları âyet niyetiyle okumaz ve o niyetle okunmasını tavsiye etmezdi
    http://www.ikraislam.biz/html/esbabinuzul/113.htm

    İbn Mes'ud'un, özel mushafında Fatiha ve Muavvizeteyn surelerinin yer almadığı, Ubey b. Ka'b'ın özel mushafında da Kunut dualarının bulunduğu haberlerine (44) gelince, bu rivayetlerin aslı olmayabilir. Nevevî, 'Şerhu'l-Mühezzeb'de bu rivayetlerin batıl olduğunu söylemiştir, İbn Hazm'da "Bu İbn Mes'ud'a iftiradır" (45) demiştir.
    http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/kur-an-in-muhafazasi-ve-yakilma-hadisesi-3#.UZELIEqkMsw
  5. Formunuzdasınız gene üstadım... Aynı yazıda, her iki Mustafanın taraftarlarını da çıldırtacak derecede hem de...
    Ne diyelim...
    Ellerinize sağlık
  6. eline sağlık, çok başarılı yazı olmuş abi, daha da detaylandırsan iyi olur Sadece Suriye deyip geçme, Megiddo'daki biblical boyutlardaki rezilliği detaylarıyla, komuta kademesindeki isimleri de vererek anlat... milletin bunları duyması lazım, Churchill bile yenilgilerinden kaçamadı bu dünyada...
  7. Patron,

    Başlık "giriş" diyor. Devamı olduğu hususunda ümitliyim.

    Saygılar...
  8. Bu tartışma şimdi iyice ilginçleşiyor. Aman ha, bu meselenin devamını bekliyoruz abi.
  9. Hocam yazilarinizin müptelasi oldum gibi, dört gözle yenisini (bölüm 2) bekliyorum. Yillarca dirsek çürüttüğüm tarih derslerine lanet olsun..... pardon şanli zaferlerle dolu tarih dersleri demeliydim....
  10. Üstad, mademki Troçki'den de anoloji yapmışsınız, "eski"miş de olsam, bir Troçkist olarak biraz daha devam etmemde sakınca olmaz.
    Hicret'i izleyen 200 yılda inşa edildiğini yazmışsınız ya resmi İslam tarihinin, Bolşevik devrimi de hızlanan çağa uygun, 20 yılda inşa edivermiştir Stalin'in şanlı tarihini. 1937'ye gelindiğinde de tamamlanmıştır eski fotoğraflar dahil tüm tarihten Troçki'yi ve diğer Bolşevik önderleri silme işlemi. Birçok sebep arasında öne çıkan "sürekli devrim"in zor, eldeki tek ülke iktidarını korumanınsa daha kolay olduğudur.
    İslam tarihine vakıf değilim ama uzaktan uzaktan Ali'ciler biraz Troçkist, diğerlerinin büyük çoğunluğu ise Stalinist gibi gelir bana. Statükonun korunması ile devrimin geliştirilmesi arasındaki tercihler bakımından. 
  11. Merakla devamını bekliyoruz. Teşekkürler.
  12. "Babil’in, İran’ın, Mısır’ın, Şam’ın binlerce yıllık medeniyetinin varisi olan koca koca adamlar, neden Arabistan çölündeki birtakım çete savaşlarının hikâyesini tarihin merkezine oturtan bir anlatıyı kurguladılar?" Bu sorunun cevabı tam olarak nedir arkadaşlar?
  13. İyiki bu dava meselesi oldu, blogunuzu kesfettim. Ne demişler her iste bir hayır vardır. Gecenin 5i oldu hala okuyorum, neyseki yarın is yok..
  14. Tarım toplumuna geçişten itibaren İnsanlar arasında ''çelişki''doğmaya ve safları belirginleşmeye başladı. İslam bu başlangıcı ''Habil-Kabil'' Kıssasında sembolik bir dille işler ve ilk cinayet işlendi, ilk kötülük başladı der. Kötülüğü Kabil'e atfeder iyiliğin sembolü Habildir. Tarım toplumuna geçişten itibaren çelişkinin kaynağı Ekonomik yönlüdür, sınıfsal uçurumların doğmasına sebep olmuştur. Südralar, köleler, serfler günümüzde işçiler... Tarihin farklı zamanlarında kendi bulundukları tarihsel çağa göre Habil'in yolunu takip edip, çelişkiyi ortadan kaldırmanın mücadelesini verdiler bu İnsanlar toplumun en alt tabakasından geldiler...Bu mücadelenin temeli ekonomik olmasa bedevi çölünde köle Bilal'in bu yolda Çok tanrılığı ve putları ortadan kaldırmak keyfiyetiyle mi mücadelede saf aldı yoksa köle olmanın verdiği baskı ve ezikliği yıkacak bir yol olduğuna inanması mı onu ikna etti!
    Yanıtlar
    1. Tarım toplumundan evvel "çelişki" yok muydu? İnsanlar ihtiyaç sahibi değiller miydi? Aralarında işbölümü hiç mi yoktu? Tarım toplumuna geçişle doğaları da mı değişti?
    2. Çinli -yani uygar- bir gezgin, bir zamanlar göçebeler için şunları yazmış:

      “Yerde ağaçlar bitmez, biten şey yalnız yabanıl otlardır. Tanrı burada dağlar değil yalnız tepecikler yaratmıştır. Ekin yetişmez, sütle beslenirler. Keçe çadırlarda yaşarlar, bununla beraber şen ve neşelidirler... Bütün ömürlerini kaygısız geçirirler, kendi kendilerinden hoşnut olarak yaşarlar.” (Vladimirtsov'dan aktaran: Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi s.343.)

      Bu hoşnutluğu, kendi kendilerine bozduklarına inanmak çok güç.

      Bu konuda İbn Fadlan'ın verdiği örnek oldukça önemlidir:

      "Başlarındakine 'bey' diyorlar. İçlerinden biri 'bey'e danışmak istediği zaman ona gidip "Bey, falanca işte ne yapalım?" diye sorar. Ne yapacağına aralarında yaptıkları toplantıda hep birlikte karar verirler. Ama kararı verip uygulamaya geçeceklerinde, içlerinden en basit, en aşağılık olanlar bile ortaya çıkıp karara karşı gelebilir." (İbni Fadlan, aktaran: Doğan Avcıoğlu, a.g.e. s.280, 281.)

      Yine bu konuda, Harze bölgesinde yaşayan Teke Türkmenleri üzerine yapılan bir sefere, İran ordusunda katılan Fransız subayı Henri de Blockqueville'in 1860 gibi geç bir tarihte - uygarlığın bütün dünyaya hâkim olduğu kadar geç- esir düştüğü Türkmenlerin "siyasi yapıları" üzerine şu gözlemleri oldukça ilgi çekicidir.

      "Her kabile başkanını kendisi seçer. Bunlara Türkmenler 'aksakal' adını verirler... Bazı kabilelerde reis olarak eski ve köklü ailelerden gelen ve halk üzerinde büyük bir nüfuza sahip olan 'han'lara rastlanırsa da, sadece itibarlı bir aileden gelmek reis seçilmek için kâfi değildir. Bunun için başka şartlar ve başka vasıflar da aranır. Aksakal olarak seçilecek adamın akıllı, tecrübeli, âdil ve kabilenin menfaatlerini koruyabilecek kabiliyette bir şahıs olması gerekir... Düşmanlarına zerre kadar merhamet göstermeyen Türkmenler, birbirlerine dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir anlayışla bağlıdırlar. Kabilenin reisi ile bir koyun çobanı arasında hiçbir fark yoktur. Kabilenin her ferdi umuma açık olarak yapılan toplantılara katılmak ve orada fikrini serbestçe açıklamak hakkına sahiptir." (Henri de Blockqueville, Türkmenler Arasında, Ankara, 1986, s.54.)
  15. KURAN HAKKINDA ŞÜPHECİ BİR YAKLAŞIM HİÇ BİR VAKİT İSLAM ÜMMETİNDE GENEL KABUL GÖRMEYECEKTİR. ZİRA KURANIN YARADAN VE GÖNDEREN MAKAM TARAFINDAN BİZZAT KORUNDUĞUNA İNANIRIZ. HİCRETTEN 90 YIL SONRA BİRARAYA TOPLANMIŞ DA OLSA KURANIN O 90 YILDA DEĞİŞTİRİLMİŞ OLABİLECEĞİNE, EKSİK YA DA FAZLASININ OLABİLECEĞİNE İNANMAM. 90 YILDA DEĞİŞECEK OLSA İDİ 1400 YILDA DEĞİŞMEYE DEVAM EDERDİ. OYSA KURAN 1400 YILDIR AYNI KALMIŞTIR.
    Yanıtlar
    1. 1) İslam ümmetinde genel kabul görmemesi yaklaşımın yanlış olduğunu göstermez. İslam ümmetinin yanlış olduğunu gösterebilir.

      2) Yaradan makam önceki kitaplarını koruyamamış (diyor). Bunu koruyabileceğinin ne garantisi var?

      3) İncil 1700 yıldır değişmemiş, Tevrat 2000 yıldır değişmemiş. Daha önce değişmediklerine kanıt mıdır?
  16. Sorunuz başladığı yerde iki Mağripliyi göreve çağırıyorum. Bunlardan ilki İbni Haldun. Tarihin yaratıcı itici gücünün asabiyet sahibi göçbeler olduğunu söyler. Hatta İslam tarihini de bu hadari-bedevi diyalektiğinde Kureyş asabiyetinin yaratıcı gücüyle açıklar. Doğu Akdeniz havzasındaki diğer hadariler Rumlar ve Sasaniler artık yaratıcı gücünü tüketmişlerdi. Ve Arap göçebeleri çok kısa bir sürede bütün büyük havzaları yerle bir ettiler. Diğer Mağripli sizin söylediğinizi farklı bir şekilde dile getirdği için göreve çağırdım. Muhammed Cabiri İslam -Arap Aklının oluşumu adlı kitabında hicri 150 li yıllarda tedvin çağından bahseder. Bu dönemde sözlüklerin, imlanın düzenlendiğini söyler.
    Yanıtla
  17. Din olgusunun Mısırdaki, Suriyedeki, Iraktaki kaosun (tabiatıyla, ülkemizdeki birçok saçma sapanlığın) önemli bir sebebi olduğu kuşkusuz. Artık şu hurafeleri yerli yerine oturtmak zamanı geldi. Nişanyan Hocamızın gerçekten göz açıcı yazıları bu açıdan son derecede yararlı. Lütfen devam...
    Yanıtla
  18. Sevan Nişanyan,

    Ben her zaman sunu savunurum:

    İslam hakkinda konusacaginiz zaman elinizde kanit olarak hurafeler,nerden ve nasil toplandigi bilinmeyen rivayetler,ve birkaç tane tarihçi taraftan yazilmis bir dini tarihten başka birşey bulamazsiniz.

    Radikal İslam yolunda geçirdiğim zamanlarim oldu,en azindan kaynaklari,İslam dunyasinin rehber edindiği kaynaklara az çok asinayim diyebilirim.

    Elimde İBN i Hisak ya da İBN İ Hişam in Siyer i vardi,içindekiler tarihten çok efsanelerle,rivayetlerle zenginlestirmis destan niteliğinde bir siyer ki ilk kaynaktir Hz Muhammed in hayati hakkinda,yazari nerdeyse Hz İbrahim den Hz Musa ya kadar soy seceresini,kabileleri verir.Ne kadar uydurmadir,ne kadar doğrudur bilinmez.

    Ama denilebilecek tek sey,

    İslam in da Yahudilik gibi mite dayali bir tarihi,kimliği olduğu.
    Yanıtla
  19. Sevan Nişanyan,

    Ben her zaman sunu savunurum:

    İslam hakkinda konusacaginiz zaman elinizde kanit olarak hurafeler,nerden ve nasil toplandigi bilinmeyen rivayetler,ve birkaç tane tarihçi taraftan yazilmis bir dini tarihten başka birşey bulamazsiniz.

    Radikal İslam yolunda geçirdiğim zamanlarim oldu,en azindan kaynaklari,İslam dunyasinin rehber edindiği kaynaklara az çok asinayim diyebilirim.

    Elimde İBN i Hisak ya da İBN İ Hişam in Siyer i vardi,içindekiler tarihten çok efsanelerle,rivayetlerle zenginlestirmis destan niteliğinde bir siyer ki ilk kaynaktir Hz Muhammed in hayati hakkinda,yazari nerdeyse Hz İbrahim den Hz Muhammed e kadar soy seceresini,kabileleri verir.Ne kadar uydurmadir,ne kadar doğrudur bilinmez.

    Ama denilebilecek tek sey,

    İslam in da Yahudilik gibi mite dayali bir tarihi, kimliği olduğu.