28 Haziran 2013 Cuma

Lüfer

Eski Yunanca gómphos γόμφος “mıh” imiş. Ağaçtan yapma kama yahut kazık yahut kavilya (İngilizcesi dowel) da oluyor. Diğer anlamı “kefal balığı”.  Sözlüklerde Yunanca kestreús ve Latince mugil ile karşılamışlar, ki her ikisi de bildiğimiz kefaldir. Neden mıh balığı? Sanırım kafasının küt şeklinden dolayı olmalı. Chantraine sf. 232 öyle yorumlamış, d’après sa forme demiş.

Bizans Rumcasında nesne bildiren her kelimeye olur olmaz +ari küçültme ekini eklemek usuldendir.  Nitekim orta devir sözlüklerinde balığın adı gomphári γομφάριον diye geçiyor. Üşenmeden kaynak aradım, çünkü böyle konularda sözlüklere güven olmaz. Nitekim buyur, Ioannês Tzetzés, 12. yüzyıl, Lykophron zeylinde paragraf 664, Ch. Gottfried Müller edisyonunda sf. 728, τών κεστρέων και τών γομφαρίων demiş, yani kefaller ve gomphariler. Demek ki kefale yakın ama başka bir balık olmalı.

Yeni Yunanca için Themistoklis Ktenas’ın Kamus-ı Rûmî’sine bakıyoruz, 1896 İzmir basımı. (Bunu internette buldum. Bende Panayotidis’in 1891 İstanbul basımı Kamus-ı Rumi’si var, ama şimdi yanımda değil, evde. Bu sanki onun korsan basımı gibi, içeriği aynı.) Bu sefer gouphári γουφάρι buluyoruz, “lüfer balığı” demekmiş. Yumuşak g ile ğufári diye telaffuz ediliyor. mph > ph sadeleştirmesi Rumcada normal.

Türkçede lüfer adını en erken Evliya Çelebi’de  bulmuşum, 17. yy. Yunancadan veya paralel bir kaynaktan alıntı olduğu muhakkak, çünkü, bir, Türkçede hiçbir yerli sözcük Lüleburgaz’ın le’siyle başlamaz, ve iki, kılıç ve kalkan hariç hemen hemen tüm Türkçe deniz balığı isimleri Yunancadan alıntıdır. Sonuçta Ortaasya’da Türklerin deniz balıklarını tanımak için fazla bir fırsatı olmamış.

Gene de ğ yerine l görmek şaşırtıcı. Benzerine hiç rastlamadığım bir ses değişimi. Rumcadan Türkçeye alıntıda sesli incelmesi normal, yani güfer veya ğüfer gibi bir şey beklenir. L nereden çıkmış? Vallahi bilemedim.    

*

Bir de +aina büyültme ekiyle gouphaína γουφαίνα var, “lüferin büyüğü” anlamında. Türkçesi olmuş kofana. Bu da büsbütün tuhaf: aynı adın küçüğü nasıl l ve ince sesli dizisiyle lüf-, büyüğü k ve kalın sesli dizisiyle kof- olur? Var orada bir muamma. Keşke vakit olsa da araştırabilsem.

26 Haziran 2013 Çarşamba

Din ve ahlak

Din bilginleri ve Ferisiler, zina ederken yakalanmış bir kadın getirdiler. İsa’ya, “Rabbi, bu kadın zina ederken yakalandı” dediler. “Musa, Yasa’da bize böyle kadınların taşlanmasını [recm edilmesini] buyurdu, sen ne dersin?” İsa doğruldu ve “İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın!” dedi. Bunu işittikleri zaman, yaşlılardan başlayarak birer birer dışarı çıkıp İsa’yı yalnız bıraktılar. İsa kadına, “Kadın, nerede onlar? Hiçbiri seni yargılamadı mı?” diye sordu. Kadın, “Hiçbiri, Efendim” dedi. İsa, “Ben de seni yargılamıyorum” dedi. “Git, ve artık doğru yoldan ayrılma!” (Yuhanna 8:4-11)

"Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın yargısı konusunda o ikisine merhamet göstermeyin. Onların azabına, müminlerden bir topluluk da şahit olsun. Zina eden erkek, ancak zina eden veya müşrik kadınla nikâhlanabilir. Zina eden kadın, ancak zina eden veya müşrik olan erkekle nikâhlanabilir. [Aksi] müminlere haram kılınmıştır." (Nur suresi, 2-3)

Ahlakın temeli insan sevgisidir; diğerini insan olarak algılayabilme yeteneğidir.


Ahlak ile ahlaksızlık arasındaki farkı bundan daha net bir şekilde ifade eden bir başka örnek düşünemiyorum.

*

Ahlak normları şüphesiz insanlığın tecrübelerinden türer. Zina [doğum kontrol yöntemlerinin yaygınlaştığı döneme dek] tüm toplumlarda ciddi bir suç/günah sayıldıysa elbette [en azından kısmen] haklı bir gerekçesi vardır diyeceğiz.

Ahlak normlarının a) bir koda, b) bir lidere, c) bir cemaate endekslenmesidir tehlikeli olan.

Bir koda (kutsal kitaba/yasaya) bağlanan ahlak, birilerinin "ahlaksız" olarak tanımlanması sonucunu doğurur. Zulmün en korkuncu ve en beyinsizi, kendini ahlaklı sayanların "ahlaksız" diye damgaladıklarına yönelttiği zulümdür. İnsan yüreğinde zulmü bastıran ve yumuşatan tüm mekanizmalar, o noktada iflas eder. 

Yanılmaz sayılan bir lidere veya grup aidiyetine bağlanan ahlak, "bizden" olmayanların ahlak nesnesi olamayacağı anlamına gelir. Dolayısıyla onlara yapılacak her türlü zulmü ve alçaklığı meşrulaştırır. "Biz" kardeşiz. O halde "onlar" (kâfirler, barbarlar, Ziyonistler vb.) kahredilmeli.

Müslümanlık, kitap-peygamber-cemaat üçlemesini aşamadığı sürece ancak ahlaksızlık ve zulüm doğurur derken bunu kastediyorum.

Çağdaş bir ahlak teorisi ancak ateizm üzerine inşa edilebilir derken de bunu kastediyorum.

16 Haziran 2013 Pazar

Halkı "mensup olduğum millete" karşı kin ve düşmanlığa tahrik etmekten mahkûm olmuşum, üzerinize afiyet

SORU
Türkiye nasıl bir ülkedir?

CEVAP
Şöyle bir kararı yazabilen birinin yargıç olabildiği bir ülkedir.

"... halkın büyük bir kısmının mensup olduğu dinin peygamberine mensup olan kişilerin peygamberlerine olan duygularını alaycı, aşağılayıcı ve rencide edici şekilde ve onların öfkelerini artırıcı bir şekilde ve sanığın kendi savunmasında görüldüğü üzere, saygı sınırları içerisinde ve ifade hürriyeti kapsamında kabul edilemeyecek şekilde ve kaba bir biçimde (...) açıkça insanların dini duygularını öfkelendirecek şekilde kendisinin ve MENSUP OLDUĞU MİLLETİN insanlarını hedef göstererek, halkın büyük bir kısmının dini inanışlarını aşağılayarak ve tahrik ederek, onları kinlendirerek büyük bir kısım halkın diğer bir kısım üzerine kin ve düşmanlığa alenen tahrik ettiği, SANIĞIN AMACININ burada kendi fikirlerini ifade etmekten ziyade halkın büyük bir çoğunluğunu oluşturan insanların dini duygularını tahrik ederek kin ve düşmanlık çıkarmak istediği ve BİR TAKIM KELİME VE CÜMLE KURGULARI YAPARAK bunu ifade özgürlüğü kapsamında kendi düşünceleri olduğunu belirttiği ancak asıl amacının İslamiyet ve onun peygamberi hakkındaki eleştirilerden ziyade, toplumsal barışı zedeleyecek şekilde ve dini duyguları zorlayacak şekilde TOPLUMSAL ÇATIŞMALARA ZEMİN HAZIRLAMAK OLDUĞU kanaatine varılmıştır."

İstanbul 14. Sulh Ceza hakimi Recep Uyanık imiş :) Gerekçeli kararı Cuma günü geldi.

Madde 216-1'in şaheser bir yorumu gibi geldi bana. Halkın bir kesimini "mensup olduğum millet" aleyhine (Ermeniler kastediliyor) kin ve düşmanlığa tahrik etmişim. Bu durumda şikayetçi olma hakkı Ermenilere düşmez mi diye merak ediyor insan.

Hakim beyin tahkir (hakaret etme) ve tahrik (harekete geçirme) arasındaki farkı bilmediği belli oluyor. AİHM  Handyside vb. kararlarından bihaber olduğu da şüphesiz.

*
AYNI davayı Konya, Bursa ve Ümraniye'de de açmışlar "vatandaşlar". Dur bakalım onlardan ne çıkacak.











Glorious Revolution

İngiltere kralı II James 1685’te tahta geçti. Katolik olduğu ve ağabeyinin mutlakiyetçi politikalarını sürdürdüğü için ilk günden itibaren dirençle karşılaştı.

1686’da Monmouth isyanının bastırılmasından sonra ülkeye aldatıcı bir sessizlik hakim oldu. James 54 yaşındaydı ve oğlu yoktu. İlk eşinden olan kızları Protestandı. “Bu da geçer yahu” dediler, beklediler.

10 Haziran 1688’de Kraliçe Mary bir erkek evlat doğurdu. Bardağı taşıran damla bu oldu. İki hafta sonra ülkenin önde gelen soylularından yedisi bir mektup yazarak kralın damadı olan William’ı tahta geçmeye davet ettiler. James esip üfürdü. “Dış mihraklar” ve “yabancı komplolar”dan söz etti. Kraliyet ordusunun ayaklanmacıları böcek gibi ezeceğinden dem vurdu. Birkaç ay sonra kaçmak zorunda kaldı. Kaçarken yakalandı. Ama William gerginliği sürdürmek istemediği için, tutuklu olduğu yerden yine kaçmasına göz yumdular.

1688 devrimi – Glorious Revolution – İngiltere’de parlamenter demokrasinin Miladı kabul edilir. O tarihten bu yana İngiltere kralları bilfiil iktidarı kullanmaya teşebbüs etmemiş, simgesel birer hakem olmakla yetinmişlerdir.

*
Prensin doğumunun bizdeki eşdeğeri sanırım Başkanlık mevzuunun açılmasıydı. 12 seneye kadar kimsenin çok büyük itirazı yoktu. Ama bir on sene daha uzaması ihtimali insanları yıldırdı. “Yeter gayri” diyenlerin sayısı aniden arttı.

Bakalım bizde o mektubu kimler yazacak, ne zaman yazacak.

14 Haziran 2013 Cuma

Çoğunluk yetmez

Demokrasilerde yönetmek için birtakım kalabalıkların desteğini almak yetmez. Yüzde elli artı birin desteğini almak da yetmez. Geri kalanın – desteğini olmasa da – rızasını almak gerekir. “Sevmedik adamı ama napalım, kısmet, bu da geçer” deyip boyunlarını bükecekler. Yoksa işler sarpa sarar, kan dökülür. Yönetemezsin.

Demokrasilerde devlet yönetmenin büyük sırrı budur. Hatta galiba, her türlü devlet yönetmenin sırrı budur. Seni bilfiil destekleyenler, senin uğruna canını verecekler her zaman küçük bir azınlıktır. İşler çatışma noktasına varınca belki işe yararlar; belki de yaramazlar, belli olmaz. Ama farzet ki azınlık değil kahredici çoğunluk olsunlar; bir emrinle memleket sathını kaplayacak sayılara sahip olsunlar. Gene yetmez. Esas önemli olan ötekileri yönetmektir. Emir verdiğinde, fazla mırıldanmadan itaat etmelerini sağlamaktır. Bu sanatı biliyorsan, gitme günü geldiğinde, arkandan “iyi yöneticiydi” derler. Bilmiyorsan, istediğin kadar usta ol, sonunda araba devrilir.

Devlet yönetmek sonuçta güç meselesidir, evet. Ama asıl marifet bunu gözden saklayabilmektir. Gerekirse canına okuyabileceğin insanlara, rica ve rıza ile iş yaptırabilmektir. Bunun adına meşruiyet denir, konsensus denir. Çinliler daha şairane, “Gök Tanrının kutsaması”  derler. İnce ince ipliklerden örülmüş bir yalan âlemidir. Ama o âlemin zarını yırttığın zaman geriye çıplak et ve kan kalır.


Demokrasiden çıkıp diktatörlük yoluna sapanlar, o sırrı anlayamayanlardır. “Bütün Almanya beni seviyor, bütün Münih benim emrimde, düşmanlarım halkın düşmanıdır” dediği gün, Hitler için yolun sonu görünmüştü.  Çünkü “ötekileri” insan olarak algılama yeteneğini kaybetmişti. O yeteneği yitirenleri tanrılar affetmez diye kaç kez söylemiş eski zaman bilgeleri.

12 Haziran 2013 Çarşamba

Kimse ecdâdımız çapulcu değildi demesiin.

Çapmak Eski Türkçe. Divanı Lugati Türk (sene 1069), Uygurcada “vurmak” anlamına gelir demiş. Çapılmak “boynu vurulmak”, çapıtmak “vurdurmak”, çaptırmak “boynunu vurdurmak”. Kaşgar lehçesinde ise sadece “sıva vurmak” anlamında kullanılırmış. Ayrıca “suda yüzmek” ve “kamçı vurmak” anlamları da var. Tümünde ortak fikir sanırım “şlap” diye bir ses çıkararak vurmak.

Buna benzeyen fiiller Eski Türkçede dört tanedir, çalmak, çakmak, çapmak, çatmak. Yaklaşık benzer anlam sahaları var. Dördü de kısmen (tamamen değil) onomatope özellikleri gösterirler. Ses yansımalı sözcük yani, çatır çatır, şaklatmak, şaplak, şappadanak filan benzeri.

Türkiye Türkçesinde en erken devirden itibaren çapmanın yanısıra çarpmak biçimi görülmüş, zamanla öbürünü marjinalleştirip egemen olmuş. Aradaki r’nin nereden çıktığını bilmiyorum. Münferit olay değil, Eski Türkiye Türkçesi sepmek > serpmek, ETTü kıpmak > kırpmak, ETTü çıpmak > çırpmak gibi paralelleri var. R sonradan mı türedi? Yoksa r asli idi de bazı lehçelerde düştü mü? Meçhul.

*
Batı Türk dillerinde ilave anlam belirmiş ve ön plana çıkmış. Erken Türkiye Türkçesinde çapmak çoğu yerde “at koşturmak, dörtnala gitmek, tezitmek”, dolayısıyla “akın etmek, yağmalamak”. Dede Korkut’ta bu anlamda 42 defa geçiyor. Erken Kıpçakça metinlerde hakeza. Farsça tâzîden eşdeğeri olarak kullanılmış. [Farsça fiilin de “hızlı gitmek, seğirtmek, akın etmek, talan etmek, vurkaç hareketi yapmak” gibi anlamları vardır. İranlılar ta eski çağlardan beri Bedevi Araplara tâzî ya da (doğu lehçelerinde) tâcik derler, “akıncı, yürük” anlamında.]

Türevleri: çapar “postacı, ulak”, çapkun “baskın, süvari akını”, çapnı “akıncı, çapulcu”.  Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Çepni diye bir Türk boyu vardır, komşuları tarafından pek sevilmezler, isimleri muhtemelen buradan.

*
Çapağul sözcüğüne en erken 15. yüzyıl başlarında Çağatay Türkçesinde rastlıyoruz: “Türkmânlarnınğ mahallesinge çapağul saldılar.” Türkiye Türkçesinde yakın döneme dek çapkın/çapkun tercih edilmiş. Mesela Solakzade (1644): “Nice bin ceng-cûyan ile Azerbaycan üzerine çapkun etmeğe ferman buyurulmuş idi.” Çapûl veya çapaul galiba 18. yy sonlarından önce pek görülmemiş. Burhan-ı Katı’da geçiyor, 1797. Sonra Enderunlu Vasıf, 1800 civarı: “Gerdeninde beklesin benğler misâli karağûl / Çeşm-i Tâtârınla kıl sâmân-ı uşşâkı çâpûl”.

[Karağul/karakol burada “nöbetçi, gözcü”. Sâmân = hazine. Uşşâk = aşıklar. “Gerdanındaki benler nöbetçi dursun, Tatar gözlerinle aşıklarını talan et” demek istemiş. O zamanın aşkları vahşiymiş.]

+Ağul eki ne? Türkiye Türkçesinde ve Eski Ortaasya Türkçesinde böyle bir yapım eki yok. Ancak Moğolcada yaygın bir ekmiş. Moğol imparatorluğunun gölgesinde şekillenen Çağatay Türkçesinde de bir ara epeyce kullanılmış.

Türkiye Türkçesinde bu ekle yapılan üç kelime biliyoruz. İkisi Moğolcadan direkt alıntıdır. Karağul > karakol, Moğolca kara- “bakmak” fiilinden, “bekçi, nöbetçi”.[1]   Yasağul > yasavul, Moğolca yasa- fiilinden, “yasakçı, zaptiye”. Her ikisi de tipik, 13. yy’da Moğolcadan alınan tüm sözcükler gibi askerî ve idarî yapılanmayla ilgili. Buna karşılık çapağul > çapul sanki Moğolca değilmiş gibi duruyor. Moğolcada böyle bir fiil kökü bulamadım. Tatarca yahut Çağatayca gibi bir melez alanda türemiş olmalı belki de. Vasıf’ın yukarıdaki beyti de bu yöne işaret ediyor sanırım.

*
Çapulcu tam anlamıyla “akıncı” demek o halde. Arapçası غضو  (“akın etmek, dörtnala saldırmak”) kökünden gazî olabilir pekalâ. Gezi gazileri? Neden olmasın. Hem Türk, hem İslam geleneğine uygun bence.   




[1] Bugün karakol dediğimiz şey aslında karakolhane’dir, “nöbetçi evi” yani.

8 Haziran 2013 Cumartesi

Dalyarak Risalesi: AKP’li Macit Konuştu, Dilbilim Kazandı

Dalyarak ne kadar eskidir, kestirmek zor. Bula bula Engin Ardıç’ın 1987 tarihli bir makalesinde buldum, orada da yüzü tutmamış, “dalyaprak, daltarak” diye cilve yapmış. A. Fikri’nin Lugat-ı Garibe’sinde (1889), Mihailov’un İstanbul argosu sözlüğünde (1930), Osman Cemal Kaygılı’nın Argo Lugati’nde (1932) yok. Oysa benim çocukluğumun sokaklarında (1960’lar) yaygın bir deyimdi diye hatırlıyorum. Daltaşak versiyonu da ayrıca mevcuttur.

Dallama bunun az kibarize halidir. O biraz daha yaygın olarak matbuata yansımış. 1940’lardan örneğini buldum. 1990’lardan itibaren Cumhuriyet gibi ağırbaşlı gazetelere bile sızmış tek tük. 1940’larda dallama varsa, dalyarak daha eski olmalı diye akıl yürütebiliyorum.

Ahmet Vefik Paşa lugati (1876) daltaban’a yer vermiş, “pabuçsuz, ayak takımı” demiş. Sanırım burada dal+ birimini “yalın, çıplak” anlamında yorumlamış. Yaygın bir görüştür, ama bana pek inandırıcı gelmiyor. Bana sorarsanız daltaban da burada dalyarağın evcilleşmiş halidir. Yani Vefik Paşa zamanında daltaban varsa, dalyarak haydi haydi vardır bence.

Meninski sözlüğünde (1680) dalkılıç var, dal دال maddesi altında, “vibrato gladio” demiş, yani “kılıcını sallayarak veya çırparak”. Dalkavuk var, “kavuk sallayan, müdahin” diye Türkçe şerhetmiş. “Kavuk sallamak” Türkçede 20. yy’a dek yaygın deyimdir. “Evet efendim, haklı buyurdunuz efendim” diye kafa sallayarak amire yağ çekme anlamında kullanılır.

Yarak, malum, Türkçe: “1. her türlü gereç, donanım, armatür,” dolayısıyla “2. silah, kılıç,” dolayısıyla, 3. güncel anlamı. Dalyarak o halde aşağı yukarı dalkılıç ile aynı anlamda. Dalyatağan da var, misal Enderunlu Vasıf’tan: “Daye-i Cezair-i nazmım ki felekte/keşti-i beyanımda suhan dal yatağandır”. Eski zaman megalomanları bugünkülere fark atarmış, breh.

Peki dal ne demek? Ağaç dalındaki dalla alakalı olmadığı belli. Ama ne?

*
Türkiye Türkçesindeki dal Eski Asya Türkçesinde tal olur, oradan arayalım. Talmak, Divan-ı Lugat-i Türk’te (1070) yok. Clauson’a göre Eski Uygurcada “bayılmak, bilincini yitirmek” anlamındaymış. Çağataycada (15. yy) “hasta olmak, bitap düşmek.” Kitab-ül İdrak adlı Kıpçakça sözlükte (1312) yine “bitap düşmek”. Ama Rumîler (yani Anadolulular) “suya dalmak” anlamında da kullanır diye ayrıca belirtmiş yazar. Buradan bize ipucu çıkar mı? Çıkmaz, sanmam.

Ama Divan-ı Lugat-i Türk’te başka şeyler de var. Mesela. Talğan: tutarık adı da verilen sara hastalığı, ki titreme ve çırpınmayla gelir.  Talğurmak: içi bulanmak, midesi altüst olmak. Talbınmak veya talpınmak: kuşun veya suyun çırpınması. Talpışmak, kanat çırpışmak veya deniz dalgalanmak. Talkıtmak: hayvanın sırtındaki yükü dürterek yerleşmesini sağlamak demekmiş; ayrıca defetmek, savmak, bir işi önemsemeyip ertelemek. Hımm, bizim “sallamak” dediğimiz şey değil mi? Talka: koruk, veya koruk salkımı. Acaba bunun da esas anlamı salkım mıdır, Farsça âveng karşılığı, sarkan ve sallanan şey?

Bunların hepsinin ardında ben “sallamak, çırpmak” anlamına gelen bir *tal- fiili görüyorum, acep yanılıyor muyum? Orta Asya Türkçesinde 11. yy’dan önce kullanımdan düşmüş, ama belli ki türevleri kalmış.

Nitekim ahanda burada, Tarama Sözlüğü II.983, 15. yy’dan Anadolu Türkçesi örneği: “Bir nesneyi el ile yukarı kaldırıp dalmak? (dallamak? طالمق ) ve sallamak, ağır mı veya yeğni mi göreyin deyü”. Deyim dallamak ve sallamak, eline alıp tartmak demekmiş. Yeğni, “hafif”in Türkçesi.

O halde: dalkavuk = kavuk sallayan. Dalkılıç = kılıç sallayan. Dalyarak = yarak sallayan. Ki güzel Türkçemizde buna salak veya sallak da denir. Meninski, col. 2922, bu son sözcüğü “priapus” diye çevirmiş,ki tam manasıyla uyar.

*
“Denizde çalkantı” anlamında dalga sözcüğü Türkiye Türkçesine mahsus. En erken örneklerde dalaz/talaz görülüyor: “geldi ol gemilere bir katı yel ve geldi anlara talaz/dalaz her taraftan,” yaklaşık 1430’lardan. Dalazlanmak/talazlanmak “dalgalanmak” 19. yy’a kadar yaygındır; Anadolu ağızlarında hala tek tük kullanılır. Yine 15. yy’dan itibaren dalğa/talğa: “fetret ola dalğalıkdur rûzigâr / âdemî endîşe kılur hûr u zâr”. Kitabül İdrak’ın 15. yy’da yazılmış Kıpçakça haşiyesinde de talğa geçiyor. Bunlarla çağdaş Çağatay Türkçesinde tercih edilen biçim ise talğak: “talğak ve tûfan ve yağın ve çapkun bolur”.

Eski Ortaasya Türkçesinde bunlara yakın veya eşdeğer bir sözcük yok. Sonradan çıkmış bir tabir diyeceğiz, ama yok, o da değil. Çünkü Moğolca dolgiya = dalga. Dolgi- fiili “dalgalanmak, sıçramak, çırpınmak”. 

Türkçe sözcüğün Moğolcadan alıntı olması akla yakın değil, Moğolcanın Türkçeden alınmış olması daha bir mümkün. Eee, o zaman? Oğuzca ve Kıpçakçanın atası olan Eski Batı Türkçesi ile Moğolca arasında bir köprü mü var? Orta Asya Türkçesini nasıl baypas etmişler? Anlamak zor. Hem bu tek örnek değil, sekiz on tane daha sayabiliyorum böyle, Oğuzca ve Anadolu Türkçesi ile Moğolca arasında ortak olup, Eski Orta Asya Türkçesinde bulunmayan kelime.

2 Haziran 2013 Pazar

Her başbakan istifayı tadacaktır.

Bu hükümetin memlekete büyük hizmetleri dokundu dedim. Açımlayayım.

BİR: Memleketi yeniçeri işgalinden kurtardı. Dünya durdukça hayırla yadedilecek bir iştir. Ülkeye yapılabilecek en büyük hizmetti. Allah kendilerinden razı olsun.

İKİ: Milli geliri üçe katladı. Evet konjonktür iyiydi, temelleri de Kemal Derviş attı, kabul. Ama bu hükümet de cesur ve büyük adımlar attı, bürokrat korkaklığına teslim olmadı. En önemlisi: yatırımdan korkmadı. Viyk viyk öten entel takımına çok kulak asmaması da iyidir bence. Yumurta kırmadan omlet yapılmaz.

ÜÇ: Kürt meselesini hale yola koydu – gibi. Gerçi çok gecikti, yol boyu saçma sapan işler yaptı. Halâ da mevzuyu nasıl bağladıkları tam belli değil. Ama eskilerin yapamayacağı işti, bunlar yaptı görünüyor.

DÖRT: Müsaadenizle bu da bence önemli. İlk kez bir TC hükümeti bu ülkenin gayrımüslimlerine düşman esiri muamelesi yapmadı. “Biz” demeye gönülleri razı olmadı gerçi, olmaz da, ama en azından “biz dostuz yabancı” moduna geldiler. Bu da az şey değil, şükranı hak eder.

*
İki tane de ölümcül zaaf var anılması gereken.

İlki yapısal. AKP kadrolarının malul olduğu İslamcı dünya görüşü, yapısı gereği anti-demokratik ve bölücü bir ideolojidir. Çoğulculuğu içine sindirmesi güçtür; tarihin anılarını üstünden atması daha da güçtür. Çare yok, buna alışacağız. Çünkü ufukta alternatif yok. Kâh dostluk ve irşad ile, kâh diş gösterip hırlayarak, zararı asgaride tutmaya çalışmaktan başka yol görünmüyor şimdilik.

İkinci zaaf konjonktürel. Başbakanın son kullanım tarihi geçmiştir. Son iki üç yıldır sergilediği tavırlar, gerçekle bağını koparmış bir iktidar hastası tablosunu çizmektedir. Herkes için tehlikelidir. Düzelme ihtimali yoktur. Sanırım bir çare bulma zamanı gelmiştir.

“Gücünün doruğunda” demeyin bana sakın. Liderin kendinden en emin, kibrinin en şahlanmış göründüğü an, bazen en zayıf olduğu andır. Çavuşesku’nun son balkon konuşmasını anımsayın. Honecker’in Berlin Duvarında göstericilere ateş açma emrini verdiği günü düşünün. Macbeth’in ve III Richard’ın sonlarını okuyun. Aleme meydan okurken, ayakları altından toprağın kaydığını fark edemeyecek kadar körleşmişlerdi.

Dikkatle izleyin: ne kadar yalnızlaştığını görürsün. Cumhurbaşkanı ile köprüler atıldı. Zaman gazetesi muhalefete geçti. Siyasi rüzgârın her devir şaşmaz göstergesi, Nazlı Ilıcak, yön değiştirdi. Bülent Arınç kâh öyle kâh böyle konuşup araya gittikçe netleşen bir mesafe koydu. Öteki bakanlar, siyasi konularda mutlak sessizliğe gömüldü. Polisle başbakanlık arasında adı konmamış bir savaş var. Bisküvi devleri başbakanla selamı sabahı kesti. Partinin İzmir’deki tek umudu, Ertuğrul Günay, kazan kaldırdı. Taraf gazetesi kaybedildi. Cem Yılmaz’ından Baskın Oran’ına, Cemil İpekçi’sine dek dün her türlü hakareti göze alıp başbakanın yanında duran kanaat önderleri, üçer beşer, “buraya kadar” noktasına geldiler.

Sahibinin sesi kontenjanından Bekir Bozdağ hariç, yanında bir Allahın kulu kalmadıysa bu maçı nereye kadar götürebilirsin?

 *
Yalnızlaşmanın sonucu ne olur? Arz edeyim.

Suriye politikan fiyaskoya dönüşür. Reyhanlı’da dünyayı kandırmaya yeltenip başaramazsın. Düne kadar besleyip palazlandırdığın grupları “terörist” ilan etmek zorunda kalırsın. Suriye’deki adamlarına Cenevre bileti dahi aldıramazsın.

Zihnin bulanır, alkol yasası gibi bir saçmalığa imza atarsın. Toplumun bir yarısına hiçbir tatmin ve menfaat sağlamadan, öbür yarısını kudurtmayı başarırsın. Tek hamlede, Türkiye’nin yabancı sermaye nezdindeki güvenilirliğini sıfırlarsın. 

Aklın şaşar, yaptığın köprüye milletin bir yarısının Drakula saydığı birinin adını verirsin. Dostun düşmanın apışıp kalır; sen halâ marifetmiş gibi babalanmaya devam edersin. 

Taksim hadisesinde, basiretsizliğin dibini boylarsın. Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın zarifane söylediği gibi, kırk yıl gelse bir araya gelemeyecek kaç tür siyasi akım varsa, LGBT’sinden BDP’sine, İslamcısından postalcısına kadar, birbiriyle buluşturursun.

Sevan Nişanyan’ı din şeysinden mahkûm ettirmenin akıl kârı olmadığını idrak edemezsin.

*

Yazık. Hiçbir zaman sevemediysek de, bir zamanlar takdir ettiğimiz bir politikacıydı halbuki.