27 Temmuz 2013 Cumartesi

Komşunun peygamberine "kış" demek ne zaman suç olur?

Bin defa da anlatsak birileri anlamamakta ısrar edecek elbette. Gene de anlatalım. Ötekiler bağıra çağıra susturmaya çalışsa da, her şeye rağmen düşünebilen ve anlayabilen epeyce insan var memlekette.

Türk Ceza Hukuku açısından:

TCK 216/3 maddesinde tanımlanan "halkın bir kısmının benimsediği dini değerleri aşağılama" eyleminin suç olması için “fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması” şartı vardır. Mahkeme, aşağılama eyleminin “kamu barışını bozmaya” ne surette elverişli olduğunu soruşturmadığı müddetçe vereceği mahkûmiyet kararı yasaya aykırıdır.

İnsan Hakları Hukuku açısından:
1. TC Anayasa 90/son maddeye göre, insan hakları hukukuna ilişkin uluslararası sözleşme hükümleri amirdir. Türk mevzuatı ile uluslararası sözleşme hükümleri çeliştiğinde ikincisi esas alınır.

2. AİHS dokuzuncu maddede korunan “din, vicdan ve düşünce özgürlüğü” hakkı, AİHM içtihatlarına göre “insan yaşamının herhangi bir ciddi ve önemli boyutuna ilişkin felsefi inançları” (Campbell ve Cosans davası, 1983) ve somut olarak “tanrıtanımazların, agnostiklerin, şüphecilerin ve umursamazların” inanç ve düşünce özgürlüğünü (Kokkinakis davası 1993) kapsar.

3. AİHS onuncu maddede korunan “ifade özgürlüğü” hakkı, AİHM içtihatlarına göre “sadece genel kabul gören veya zararsız veya önemsiz sayılan bilgi ve düşünceleri değil, devletin veya nüfusun bir bölümünü inciten, onları şoke eden veya rahatsızlık veren bilgi ve düşünceleri” de koruma altına alır (Handyside davası 1976).

4. AİHM Otto-Preminger Institut davasında (1994) din-karşıtı söylemin “dini inançlara sahip insanların dinlerini uygulama ve ifade etme özgürlüğünü kullanılamaz hale getirmesi” halinde kısıtlanabileceğini karara bağlamıştır. Azınlık dinleri mensuplarının sözel saldırı ve tacizlerle yıldırılmasına karşı etkili bir önlemdir.

5. AİHM Wingrove davasında (1997) dine yönelik hakaretin “‘önemli’ (significant) boyutta olması ve ileri bir küfür düzeyine (a high degree of profanation) varması” halinde devletin tedbir alma yetkisini tanımıştır. Din sebebiyle çıkacak kargaşa ve çatışmaları önlemek devletin görevidir.

6. Mahkemenin, peygambere hakaret kovuşturmalarında yukarıdaki İKİ İLKEDEN BİRİNİN ihlal edildiğini, yani hakaret olduğu ileri sürülen söylemin “insanları dinlerini icra etmekten men edici” nitelikte olduğunu VEYA “ileri bir küfür düzeyine vardığını” göstermesi gerekir. Bunun yapılmaması halinde, verilecek olan mahkûmiyet kararı hukuka aykırıdır.



Son diyelim, başka çıkmasın

Dün kısa bir şey paylaşmıştım. Bir sürü yorum gelince, bugün birkaç tane not ekledim.
*
Dünkü:

"Muhammed, her toplumda dönem dönem çıkanlar cinsinden bir dini liderdi (bkz. Martin Luther, Jean Calvin, Mormonluğun kurucusu Joseph Smith, Bahailiğin kurucusu Bahaullah, Sikh dininin kurucusu Guru Nanak, Koreli Reverend Moon, Yezidiliğin kurucusu Şeyh Adi b. Müsafir, Dürziliğin kurucusu Muhammed el-Derzi, Said Nursi, Fethullah Gülen, Adnan Oktar vb.). Ötekilerden daha ilginç ya da "hakiki" bir özelliğini göremiyorum.

Uluslararası konjonktürün uygun olması nedeniyle, takipçileri çok kısa zamanda muazzam bir askeri-ekonomik başarıya ulaştılar. Medeni dünyanın yarısını silah zoruyla zaptettiler. Muazzam bir nüfus üzerinde, haraç ve cizyeye dayalı bir sömürü düzeni kurdular.

Muhammed'in "din kurucusu" diye kutsanması bu olayın sebebi değil SONUCUDUR. Muhammed 7. yy'da yaşadı. Fetih hadisesi olmasa, Ortadoğulu onbinlerce dini reformcudan biri olarak kalır, unutulur giderdi. Fetihten yüz yıl sonra, 8. yy sonu ile 9. yy başında, resmi tarih yeniden yazıldı, Muhammed "son peygamber" ilan edildi.

Ne demek son peygamber? "Bundan sonra her isteyen dini önderliğe soyunamaz, bizden ruhsat alması lazım" demek. O kadar."

*

İlave notlar:

1) Dini liderler… On tane isim saymışım, kılçık olsun diye eklediğim Adnan Oktar’a takılmanın manası yok. İsterseniz emsalinden elli tane daha ekleyeyim, Aziz Francis, Jan Hus, Kardinal Newman, Jonathan Edwards, Hasan Sabbah, Haydar ve Cüneyd, Hacı Bektaş, Sabetay Zvi…. Entelektüel seviyelerinin ya da tarihi önemlerinin eşit olduğunu söyleyen yok. Ama dini-karizmatik lider tipinin gayet belirgin ortak noktaları olduğunu görmezlikten gelemezsin. [Mario Vargas Llosa, Dünyanın Son Ucundaki Savaş, bu konuda okuduğum en etkileyici kitaptı. Brezilya taşrasında 19 yy’da zuhur eden bir Mehdi’yi anlatır.]

“Oktar’la Muhammed’i aynı nefeste sayamazsın” diyenlere… Esas Luther’le Muhammed’i aynı nefeste sayamazsın. Luther derin bir kültürün ve muazzam bir tefekkürün temsilcisidir. Muhammed’de böyle bir derinliğin izlerini göremiyorum. Buna karşılık kişilik özellikleri ve yaşam tarzı bakımından, Oktar’ı andıran yönleri yok değil.

2) Uluslararası konjonktür… İslam’dan önceki yüz yılda medeni dünyanın ekonomik ve kültürel ağırlık merkezi Ortadoğu’ya kaydı. İki büyük imparatorluğa bölünmüş Süryani/Arami kültürünün biti kanlandı, yeni siyasi arayışlara girdiler. İki imparatorluğun marjında yaşayan Araplar güçlendi, etkinleşti. En önemlisi, 602-630 arası iki imparatorluk arasında müthiş travmatik bir “dünya savaşı” yaşandı. Ortadoğu’da egemen olan iki Hıristiyan mezhebinin (ve sanırım Yahudilerin) bu yüzden pusulası kaydı, yeni tekliflere açık hale geldiler.

3) Sömürü... Arap istilası tarihin en büyük soygun operasyonlarından biridir. Suriye çölündeki Emevi saraylarından bir ikisini görsen, servet aktarımının boyutu hakkında fikir edinirsin. Abbasi devleti kurulurken, Ortadoğu dünyanın en mamur, en medeni, en şehirleşmiş bölgesi idi. Nüfusun üçte ikisi, belki daha fazlası Hıristiyandı. Ödedikleri cizyenin miktarını hesapla, dudağın uçuklar. 9. yy’da Araplar o denli parlak bir kültürel yaşama kavuştularsa bedavadan mı oldu sanıyorsun?

4) Ama Batılılar…. Peki, diyelim ki son ikiyüz yılda Müslümanlar durmadan dayak yiyor, onlara da yazık, günah. Peki ama bunun 7. yahut 9. yüzyılda olanlarla ne ilgisi var? Bugün dayak yiyorlar diye, geçmişteki soygunu ve onun üzerine kurulmuş soygun ideolojisini yok mu sayacağız?

5) Hz. Muhammed’in öz hakiki İslamını Emevilerle Abbasiler bozdu… Hikâyedir. Kaç defa yazdım, anlattım. Gerek Kuran’ın nihai metni, gerekse onlarsız Kuran metninin hiçbir anlam ifade etmeyeceği biyografi ve hukuk çerçevesi, Emevi ve Abbasi devrinde şekillenmiştir. Muhammed’in mesajını, eğer gerçekten Muhammed’in ise, ancak Emevi ve Abbasi kaynaklarından öğrenebiliyoruz. Siyeri, hadisi, tabakatı ve fıkıh mezheplerini çıkar, geriye İslam kalmaz, hava kalır.

M 632-800 arasında gerçekleşen İslam fethi, tarihin en büyük siyasi devrimlerinden ve en müthiş iktidar kaymalarından biridir. Tastamam bu zaman aralığında şekillenen İslam dinini, bu muazzam siyasi-sosyal olaya bir ideolojik, ahlaki ve mitolojik kılıf uydurma hadisesi olarak oku. Bak nasıl aydınlanıyor her taraf.

21 Temmuz 2013 Pazar

Meryem kimdi, pardon?

Kuran’da bahsi geçen Meryem, Ali İmran suresi 35-36’a göre ˁİmrân عِمْرَانَ adlı birinin kızıdır.
إِذْ قَالَتِ امْرَأَةُ عِمْرَانَ رَبِّ إِنِّي نَذَرْتُ لَكَ مَا فِي بَطْنِي مُحَرَّرًا فَتَقَبَّلْ مِنِّي إِنَّكَ أَنتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ إِنِّي وَضَعْتُهَا أُنثَى وَاللّهُ أَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالأُنثَى وَإِنِّي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وِإِنِّي أُعِيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
İmrân’ın karısı “Rabbim, karnımda olanı hizmetkâr olarak sana adadım, onu kabul et. Sen en iyi duyan, en iyi bilensin.” dedi. Ve onu doğurduğunda, “Rabbim, ben onu kız doğurdum,” dedi.( …) “Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyundan gelenleri lanetli Şeytandan koruman için sana yalvarırım.” Bunun üzerine Rabb onu güzel bir kabulle kabul buyurdu.
Tahrim suresi 12’de Meryem “İmrân’ın kızı” olarak adlandırılır. Meryem suresi 28’de ise Hârûn’un kızkardeşidir.

Ali İmran 33’e göre Allah “Adem’i, Nuh’u, İbrahim’in soyunu ve İmran’ın soyunu alemlere üstün kılmış”tır. Ancak, Adem, Nuh ve İbrahim hakkında Kuran’da epeyce bilgi olduğu halde, İmran’ın böyle bir onura nasıl nail olduğuna dair bilgi verilmemiştir.

Her üç pasajda sözkonusu olan Meryem’ın, Hz. İsa’nın anası olan Meryem olduğu şüphesizdir. Babasız çocuk doğurduğu için iffetsizlikle suçlanır, fakat Allah onu günahtan tenzih eder, Ruhullah’ı karnına üfler, oğluna Kitap verir.

Meryem 28’deki Harun’un kim olduğu açıklanmamıştır. Ancak Musa’nın kardeşi olan ve Kuran’da diğer 19 ayette adı geçen Harun olduğu varsayılabilir. Bu varsayım doğruysa, İmran’ın torunu İsa, İmran oğlu Musa’nın yeğeni olmaktadır.  

*
Tevrat’ın Mısır’dan Çıkış (Exodus) kitabı 6:20’ye göre ˁAmrâm עַמְרָם, Musa ile Harun’un babasıdır. Sayım (Numbers) 26:59 ve I. Tarihler (Chronicles) 6:3’e göre ise ˁAmrâm, Musa ve Harun’la beraber onların kızkardeşi olan Miriyam’ın מִרְיָם babasıdır.

Miriyam Tevrat’a göre erkek kardeşleri gibi peygamberdir (nabîya   נְּבִיאָ֜ה– Mısır’dan Çıkış 15:20), Musa’nın Afrikalı bir kadınla evlenmesine itiraz ettiği için Allah tarafından cezalandırılır fakat affedilir (Sayım 12:1-15), öldüğünde Suriye’de bugünkü Kuseyr kasabası yakınında olan Kadeş’te gömülür (Sayım 20:1). Tevrat’ta Miriyam’ın altsoyuna ilişkin bilgi yoktur. Kurban kesme yetkisine sahip rahiplerin Levi ve Amram soyundan gelmeleri şartı olduğuna, ve pratikte ruhban sınıfı Harun oğullarıyla sınırlı olduğuna göre, bundan Musa gibi Miriyam’ın da çocuk sahibi olmadığı sonucu çıkarılabilir.

*
İsa’nın anası olan Meryem’in ana ve babasının adı İncil’in kanonik (sahih) sayılan metinlerinde anılmamıştır. Ancak apokrif (yarı-sahih) kabul edilen Yakup İncili’ne (Protoevangelium of James) göre Meryem’in babasının adı Yoakim, anasının adı Anna’dır. Hıristiyan geleneğinde en azından 2. yy’dan bu yana bu isimler benimsenmiştir.

İki Meryem arasında, eğer anlatılanların tarihi bir temeli varsa, 1200 ila 1500 yıl mesafe olması gerekir.

Medine Yahudileri arasında Harun soyundan gelenlere özel hürmet gösterildiğini ve Muhammed’in çevresindekilerin bunun bilincinde olduğunu, İbn Saad’ın Tabakat’ının Nisa babında aktarılan Hz. Safiyye biyografisinden biliyoruz. Al-i İmran 33’ün anlamı bu çerçevede sanırım yeterince nettir. İmran (ve Harun) soyundan gelenler seçkin bir zümredir. Nitekim Muhammed’in eşlerinden biri olan Safiyye de onlardandır. Muhammed, Meryem oğlu İsa’nın da onlardan olduğunu zannetmektedir.

Hem Musa hem İsa ile hısım olmak, peygamberlik iddiasında olan biri için hoş duygu olsa gerek.

***
18 Ağustos ilave:

Taberi problemin farkındadır. Tarihül Ümem vel Mülûk 1. ciltte (İngilizce edisyonda 3. ve 4. ciltler) Musa ve Harun'dan daima Musa b. İmran ve Harun b. İmran olarak söz eder, Meryem adlı bir kızkardeşleri olduğuna değinir. Daha sonra herhangi bir açıklama yapmaksızın İsa'nın anası olan Meryem bt. İmran'dan söz açar.

Arapça edisyon ( http://www.almeshkat.net/books/open.php?cat=13&book=620 ) sf. I.354'de İbn İshak'a istinaden Meryem'in şeceresini verir:
عمران بن ياشهم بن أمون بن منشأ بن حزقيا بن أحزيق بن يوثام بن عزريا بن أمصيا بن ياوش بن أحزيهو بن يارم بن يهشافاظ بن اسا بن أبيا بن رحبعم بن سليمان
[Meryem bt.] İmran b. Ya'şaham b. Amûn b. Menaşe b. Hezkiya b. Ahazîk b. Yotham b. Uzriya b. Amasiya b. Yo'aş b. Ahaziyu b. Ya'ram b. Yehoşafat b. Asâ b. Abiya b. Rehboam b. Süleyman
Şaşılacak bir şekilde, bu şecere Matta İncilinde (Matt. I.7-16) Meryem'in kocası Yusuf için verilen şecerenin bir kısmının kopyasıdır. Şecerenin başındaki oniki isim atlanmış, böylece Meryem'in babası İmran, Yusuf'un onüçüncü kuşak dedesinin oğlu olarak gösterilmiştir!
7  Σολομὼν  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ροβοάμ  Ροβοαμ  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἀβιά  Ἀβιὰ  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἀσάφ,  8   Ἀσὰφ  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἰωσαφάτ  Ἰωσαφὰτ  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἰωράμ  Ἰωρὰμ  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ὀζίαν,  9   Ὀζίας  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἰωαθάμ  Ἰωαθὰμ  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἄχας  Ἄχας  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἐζεκίαν,  10   Ἐζεκίας  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Μανασσῆ  Μανασσῆς  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἀμώς  Ἀμὼς  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἰωσίαν,  11   Ἰωσίας  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἰεχονίαν  καὶ  τοὺς  ἀδελφοὺς  αὐτοῦ  ἐπὶ  τῆς  μετοικεσίας  βαβυλῶνος. 12   Μετὰ  δὲ  τὴν  μετοικεσίαν  βαβυλῶνος  Ἰεχονίας  ἐγέννησεν  τὸν  Σαλαθιήλ  Σαλαθιὴλ  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ζοροβάβελͺ.  13   Ζοροβάβελ  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἀβιούδ,  Ἀβιοὺδ  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἐλιακίμ,  Ἐλιακὶμ  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἀζώρ,  14   Ἀζὼρ  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Σαδώκ,  Σαδὼκ  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἀχίμ  Ἀχὶμ  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἐλιούδ,  15   Ἐλιοὺδ  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἐλεάζαρ  Ἐλεάζαρ  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ματθάν  Ματθὰν  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἰακώβ,  16   Ἰακὼβ  δὲ  ἐγέννησεν  τὸν  Ἰωσὴφ  τὸν  ἄνδρα  Μαρίας  ἐξ  ἧς  ἐγέννηθη  Ἰησοῦς  ὁ  λεγόμενος  χριστός.
(ters sırada) İsa Mesih'in anası Meryem'in kocası Yosêf b. Yakub b. Matthan b. Eleazar b. Eliud b. Ahim b. Sadok b. Azor b. Elyakim b. Abi'ud b. Zerobabel b. Salathiel b. Yehonias b. Yeoşiya b. Amon b. Manaşe b. Hizkiya b. Ahaz b. Yotham b. Uzziya b. Yeoram b. Yeoşafat b. Asaf b. Abiya b. Roboam b. Süleyman
Bu şecereyi aktarmadan birkaç sayfa önce (I.345) Taberi, Meryem'in babasının adını عمران بن ماثان أبو مريم "İmran b. Mathan" olarak kaydetmiştir.  Buradaki Mathan, Mattha İnciline göre Yusuf'un dedesi (babasının babası) olan Mathan mıdır? Yoksa İncil müellifinin adı, yanlışlıkla şecerenin içine mi karışmıştır? (Akademik araştırma yapanlar bilir, bazen insanın defterindeki notlar karışabilir.)

İşin enteresanı, yine aynı sayfada (I.345) İsa'nın babası Yusuf'un şeceresi şu şekilde verilmiştir:
بيوسف بن يعقوب بن ماثان بن اليعازار بن اليوذ بن أحين بن صادوق بن عازور بن الياقيم بن أبيوذ بن زربابل بن شلتيل بن يوحنيا بن يوشيا بن أمون بن منشا بن حزقيا بن أحاز بن يوثام بن عوزيا بن يورام بن يهوشافاظ بن أسا بن أبيا بن رحبعم بن سليمان بن داود
Yûsuf b. Ya'kub b. Mathan b. Elya'zar b. Elyûd b. Ahin b. Sadok b. Azor b. Elyakîm b. Abiyud b. Zarbâbel b. Şaltiel b. Yehoniya b. Yeoşiya b. Amûn b. Menaşe b. Hizkiya b. Ahaz b. Yotham b. Uzziya b....
Özetle, Meryem'in babası İmran, bir anlatıma göre Yusuf'un onüçüncü kuşak dedesinin oğlu, diğer anlatıma göre Yusuf'un dedesinin oğludur.

Taberi gibi titiz bir araştırmacının, bu denli vahim çelişkilerin farkına varmadığını düşünmek yanlış olur. Burada daha ziyade, "kutsal" sayılan kitaptaki saçma sapan bir hatayı örtbas etmek için çırpındıkça çelişkiye batan ve entelektüel dürüstlükten taviz vermek zorunda kalan bir alimin trajedisini izliyoruz.

Kıssadan hisse
İman ile akıl bağdaşır mı? Bağdaşmaz. Sonunda İmran'ın dedesine gelir takılırsın.

NotKuran'daki Meryem meselesine ilişkin son derece ayrıntılı ve tutarlı bir polemik yazısı için http://www.answering-islam.org/turkce/kuranikerim/meryem.html

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Oruç ruhun gıdası

Arabistan’ı bilmem. Ama 57 senedir bu ülkede Müslümanlarla iyi kötü tanışıyorum, Türkiye’de Ramazan oruç ayı değildir, iftar ayıdır. Sevenler aç kaldıkları yahut nefislerini falan filan ettikleri için sevmezler, akşam oturacakları sofra hatırına severler. Bir de belki sabahın köründeki o rutin-sarsıcı uyanıştan hoşlanırlar, sanırım.

Yani dinin metafizik yahut itikat yönüyle değil, sosyalleşme yönüyle ilgili bir gelenektir. Sofrada aileyle, nineyle, belediye işçisiyle, başka türlü fırsat bulup görüşemediğin insanlarla bir araya gelirsin, ait hissedersin, ortak bir eziyeti çekmiş olmanın lezzetini paylaşırsın. İyi bir şeydir herhalde. Her toplumun böyle ritüelleri var. Her akşam aynı pub’a gitmek, yahut düğünlerde ve cenazelerde bir araya gelmek, ya da tuttuğun takımın maçına gitmek de buna benzer bir duygu olmalı. Toplumlar böyle varoluyor.

Ben huysuz bir adam olduğumdan çok sevmiyorum böyle şeyleri. Rasyonalize de ediyorum pabuç dilimle, bu ülkede kolektivizmin eksiği değil fazlası var, birey olmak/olabilmek daha önemli, boş ver sosyalleşmeye diye mantık kuruyorum. Ama tabii ki işin öbür yanını görebilecek kadar da kafam çalışıyor. Sosyalleşme lazım elbette. İyi bir şey. İnsanlara iyi geliyor.

*
Oruç nefse başkaldırıdır, yok efendim maddiyatı elinin tersiyle itmektir, ruhu arap sabunuyla yıkayıp paklamaktır gibisinden saçma sapan yazılar çıkıyor gazetelerde, onları ciddiye almakta zorlanıyorum. Maksat nefse hakim olmaksa bunun binbir yolu var, yetmiş milyon kişiyle beraber gündüz kendine eziyet edip akşam orjilere dalmak ilk akla gelecek yöntem değil. Nefsini zaptedeceksen her gün et, yahut ne bileyim, Perşembe günleri et, yahut arasıra git inzivaya çekil. Her şeyden önemlisi, ne edeceksen yalnız et ki yaptığının bir anlamı olsun, gerçekten kendinle ve iradenle ve vicdanınla başbaşa kalabilesin.  

Bencil güdülerini yenerek yapacağın her şey bu anlamda ibadettir, hayvani nefsine karşı başkaldırıdır. Keman çalmayı öğrenmek de öyledir (eğer maksadın pavyonda çalıp para kazanmak değilse), Kuzey Kutbunu keşfetmek de öyledir (eğer maksadın şan ü şereften öte bir şeyse), sokak çocuklarına barınak kurmak da öyledir (eğer amacın almak değil gerçekten vermek ise). Yetmiş milyonla beraber yapacağın şeyin ise bu anlamda ibadet olma ihtimali pek düşüktür. Sürüye uymaktan başka bir maksadın var mı diye bir düşün. Sürüye uymak, hayvani nefsin en temel güdülerinden biridir. Sürüye uymayı ibadet sayıyorsan, ne anladım ben öyle nefse başkaldırıdan?

Bir de şöyle düşün. Sabahtan akşama aç kalınca mı daha çok canın yanacak, yoksa oruç tutmayıp eşin dostun, nenenin teyzenin ayıplamasına maruz kalınca mı? Bu hesabı yapıyorsan, ki yapıyorsun, yaptığın şeye ibadet denmez, en adisinden menfaat hesabı denir. Nefsini zaptetmiyorsun: nefsinin kurduğu tuzağa düşüyorsun.

Eğer nefsini yenmek ibadetse, asıl abid kimdir ben size söyleyeyim. Ramazanda gidip Erzurum’un ortasında rakı içendir. Cüretini inancın ve hakikatin ışığı aydınlatır, kalabalıkların cılız kandili değil. İnandığı şey uğruna alemi hiçe sayan, rahatını hiçe sayan, acıyı ve ayıplamayı ve dayağı ve hatta ölümü göze alan odur, ötekiler değil.

Azizler ve ermişler onlardan çıkar. Ötekilerden değil.

16 Temmuz 2013 Salı

Şirince’de Din ve Akıl semineri

**** DÜZELTİLMİŞ VERSİYON ****
Eylül ayının ilk haftasında Şirince’deki Matematik/Felsefe Köyünde yapacağımız Din ve Akıl seminerine davetlisiniz.

Amaç
Amaç din(ler)in insan ve toplum yaşamındaki yerini akıl zemininde tartışmak ve fikir alışverişinde bulunmaktır. Bir din veya genelde dinler lehine veya aleyhine, polemikçi yaklaşımlardan mümkün mertebe kaçınmaya ve tartışmanın seviyesini yüksek tutmaya gayret edeceğiz. Yarı-ciddi sloganımız şöyle: “Dindar gelen dinsiz gitsin, dinsiz gelen dindar gitsin, yeter ki akıl ve fikir galip gelsin.”

Yöntem
Sabah ve akşam üçer saatlik iki oturum yapacağız. Bunların birinde muhtemelen Sevan Nişanyan konuşacak ve oturumu yönetecek. Öbüründe katılımcılar veya dışarıdan katılacak seçkin konuşmacılar idareyi ele alacak.

Katılma koşulları
Katılımcıların üniversite öğrencisi VEYA 24 yaşından büyük olması şarttır. Katılmak isteyenlerin 1) üç dört cümleyi geçmemek şartıyla kısa bir notla neden katılmak istediklerini bana bildirmesi, ve 2) ekteki okuma listesinden veya eşdeğer kitaplardan en az ikisini seminer tarihinden önce okumuş olması istenecektir.

Tarih ve süre
1 Eylül Pazar akşamından 8 Eylül Pazar sabahına kadar toplam bir hafta. Her gün.

Yer ve ulaşım
İzmir Selçuk ilçesine bağlı Şirince Köyü. İzmir havaalanı 67 km. Selçuk'tan 20 dakikada bir minibüs var. Matematik/Felsefe Köyü, Şirince köy girişinden sola 1 km.

Kontenjan
Azami 40 kişi.

Konaklama
Matematik/Felsefe Köyünde onar kişilik iki koğuşumuz ve ayrıca bir/iki kişilik çadırlarımız var. Dileyen Şirince köyündeki başka otel veya pansiyonlarda kalabilir. Şirince’deki Nişanyan Otelde kalmak isteyen katılımcılara seminer süresince %50 indirim uygulanacaktır. Günde üç öğün yemek (dışarıda konaklayanlara kahvaltı hariç iki öğün yemek) ve haftada bir gün Efes, Milli Park ve plaj gezisi programa dahildir.

Ücret
Konaklama
1 hafta

Koğuş
500 TL

Çadır
350 TL

sadece yemek
250 TL


Başvuru
Katılmak isteyenlerin facebook’ta kişisel mesajdan veya sevan@nisanyan.com adresinden bana yazarak katılma gerekçelerini ve kitap listesinden hangilerini okuduklarını veya okuyacaklarını bildirmeleri yeterlidir. Kısa zamanda size döneceğim.







KİTAP LİSTESİ
Aşağıda sayılanlar öneri niteliğindedir. Başka önerileriniz varsa lütfen vakit geçirmeden bana haber veriniz. Başka konu başlıkları da önerebilirsiniz

Ana kaynaklar
Eski ve Yeni Ahit
Kuran
Seküler açıdan dinler tarihi
Robert Wright, The Evolution of God, 2009.
Pascal Boyer, Religion Explained: The Evolutionary Origins of Religious Thought, 2001
Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi.
Ateizm
Richard Dawkins, The God Delusion, 2006. TR: Tanrı Yanılgısı, 2009.
Christopher Hitchens, The Portable Atheist, 2007.
Muhammed
Maxime Rodinson, Muhammad
İsa ve İnciller
Ernest Renan, Vie de Jésus, 1863. İNG Life of Jesus. TR İsa’nın Hayatı, MEB Yayınları 1964.
Richard Ehrman, Jesus Interrupted
Tevrat tarihi
Israel Finkelstein & Neil Silberman, The Bible Unearthed, 2001.
Kuran araştırmalarında yeni yaklaşımlar
Christoph Luxenberg, Die syro-aramäische Lesart des Koran, 2000. İng: The Syro-Aramaic Reading of the Quran, 2007.
Gabriel Reynolds, The Quran in its Historical Context, 2008.
Anayasa hukukunda dinî kurumlar ve din özgürlüğü
??
Ahir zaman dinleri (New Age)
??
Akıl ve inanç ilişkisi

??

12 Temmuz 2013 Cuma

Bakalım AİHM neler demiş

Bir yanda İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ. AİHS 10. maddede tanımlanmış (ki TC Anayasasına göre bu ülkede üstün hukuk normudur). AİHM’in klasik sayılan Handyside vs. UK (1976) davasında çok şık bir şekilde özetlemişler.

“İfade özgürlüğü [demokratik toplumun] vazgeçilmez bir temeli olup, toplumun ilerlemesinin ve her insanın gelişiminin ana koşullarından birini oluşturur. 10. maddenin ikinci paragrafının getirdiği sınırlar çerçevesinde, ifade özgürlüğü sadece genel kabul gören veya zararsız veya önemsiz sayılan ‘bilgi’ ve ‘düşünceleri’ değil, devletin veya nüfusun bir bölümünü inciten, onları şoke eden veya rahatsızlık veren bilgi ve düşünceleri de kapsar. Çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereği budur; bu olmadan demokratik toplum olmaz. [1]

Burada sözü geçen AİHS 10. madde ikinci paragrafta, devletlerin ifade özgürlüğünü hangi koşullarda kısıtlayabileceği anlatılmış. Diyor ki, önce 1) yasa olacak, sonra 2) o yasanın “demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü veya kamu güvenliği açısından zorunlu olduğu” kanıtlanacak, 3) üçüncü olarak da aşağıdaki beş gerekçeden birine istinat edecek:

1 kargaşalık ve suçu önlemek,
2 (kamu) sağlığı veya ahlakını korumak,
3 başkalarının itibarını veya haklarını korumak,
4 gizli (itimada dayalı) bilgilerin açıklanmasını önlemek,
5 yargının otoritesini ve tarafsızlığını korumak.[2]

Şimdi. “Dini hassasiyetlerle taşak geçme” eylemi bu koşullardan hangisine uyabilir?

“(Kamu) ahlakını korumak”? Yeterince muğlak bir tabir, evet. Ama bildiğim kadarıyla bugüne dek bir “dini duyarlıkları zedeleme” davasına konu edilmemiş. “Ahlak”tan kastedilen şey çocukları cinsel tacizden korumak, gençlerin esrarkeş ve fahişe olmasını önlemek gibi “din-dışı” genel ahlak ilkeleri.

Diğer açık kapı “başkalarının hakları” maddesi. Senin "özgürüm, söylerim" deyip söylediğin söz, başka birinin veya bir zümre insanın dayak yemesine, arbedede ezilmesine, dükkânının taşlanmasına, toplum içinde zelil ve zebun olmasına, “terörist” diye suçlanıp sabah akşam karakola çekilmesine yol açıyorsa, devletin o sözü sana söyletmeme hakkı, pardon, hakkı değil GÖREVİ vardır. Bu da yeterince makul, itiraz edecek bir yanı yok.

Haklar babında bir diğer ilgili başlık dokuzuncu maddede tanımlanan din ve inanç özgürlüğü hakkı. Başkasının hakkıdır, tecavüz etmemen gerekiyor.

“Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir; bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, kamuya açık veya kapalı ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.”[3]

AİH Mahkemesi 1994 tarihli Otto-Preminger Institute vs. Austria davasında, ifade özgürlüğüne karşı bu hakkı güçlendiren ve bu yüzden liberal/sol çevrelerde şiddetle eleştirilen bir karar vermiş. Mevzu şu: Otto-P Enstitüsü Avusturya’nın Yozgat’ı sayılan Tyrol eyaletinde sanat filmleri gösteren bir kurum olmakla, Allah’ı (haşa) bunak bir ihtiyar, İsa’yı budala, Meryem’i de dalavereci bir cadı olarak gösteren bir film oynatmak istemiş. Avusturya makamları filme el koyup gösterimini yasaklamış. Mahkeme Avusturya’yı haklı bulmuş. Ancak karar gerekçesinde ince bir noktaya değinmiş.

"Dinlerini alenen icra etme hakkını kullanmayı seçenler, bu hakkı ister bireysel olarak ister bir dini azınlığın veya çoğunluğun mensubu olarak kullansınlar, her türlü eleştiriden muaf olmayı talep edemezler. Dini inançlarının başkaları tarafından inkâr edilmesini, hatta kendi inançlarına zıt öğretilerin propagandasının yapılmasını kabul etmek ve buna tahammül etmek zorundadırlar. Ancak dini inanç ve öğretilere karşı çıkmanın ve onları inkâr etmenin YÖNTEMİ, bilhassa Dokuzuncu Maddede güvence altına alınmış olan hakkın barış ve huzur içinde icraını sağlama görevi açısından, devletin sorumluluk alanına girebilir. Zira bazı aşırı vakalarda (in extreme cases), dini inançlara karşı çıkmak ve onları inkâr etmekte izlenen yol, bu inançlara sahip olan insanların inançlarını yaşama ve ifade etme özgürlüğünü kullanmalarını kısıtlayıcı nitelikte olabilir."[4]

Özetle diyor ki, bir dine yönelik hakaret, alay ve kötüleme öyle bir seviyeye varabilir ki, o dinin mensupları dinlerini icra, ifade ve itiraf etmekten kaçınma noktasına gelebilirler. Temel bir hakkın kısıtlanmasıdır, bunu da önlemek devletin görevidir.

Bence güzel bir ilke. Otto-Preminger kararını on defa okudum, vallahi itiraz edecek bir şey bulamadım. Kendini Nazi Almanyasında Yahudilerin yerine koy. Yahut güzel vatanımızdaki Alevileri, Ezidileri, hatta ayıptır söylemesi Yahudileri ve Ermenileri düşün. Bunlara yönelik yaygın eşek muhabbeti, bazı vatandaşların dinlerini saklamasına, yahut dini sorulduğunda şeytan görmüş gibi ürkmesine yol açıyor mu? Açıyor. Bu bir hak ihlali midir? Bitti.

Dikkat buyurunuz, davada ceza konusu yok. Sadece filme el konulmuş. Ayrıca aynı film, fena halde Katolik bir ülke olan Brezilya’da Sao Paulo Film Eleştirmenleri Ödülünü de almış. Bi tek Avusturya’nın Yozgat’ında göstermeyin demişler. Bence gösterilse daha iyiydi, ama gösterilmesin deniyorsa da beni üzmez. 

1997 tarihli Wingrove vs. UK davasında mahkeme Otto-Preminger kararını biraz daha netleştirmiş. Hakaret ve aşağılamanın sınırının nasıl ve nerede çizileceğini irdelemiş. Tartışma konusu gene bir film. Bu sefer kadın karakter çarmıhtaki İsa ile alenen cinsel ilişkiye giriyor. İngiliz film film komisyonu gösterim ruhsatı vermemiş.

Mahkeme öncelikle İngiliz yasasının, Hıristiyan dinine düşmanca görüşlerin herhangi bir şekilde ifadesini yasaklamadığını, hatta Hıristiyanların duyarlıklarını inciten görüşlerin dahi yasa kapsamı dışında kaldığını tespit etmiş. Yasaya göre dine hakaret (blasphemy) suçunun oluşması için dini duygulara yönelik hakaretin “önemli” (significant) boyutta olması ve ileri bir küfür düzeyine (a high degree of profanation) varması gerekiyor.[5] Nitekim İngiliz mahkemesi yasaklama kararını filmin basit pornografi niteliğinde olduğu ve “yüceltici bir sanatsal içeriği bulunmadığı” kanısına dayandırmış. AİHM onaylamış. 

*
Bizde birilerinin – başbakanın yakın çevresi midir, yoksa onlara yaranmaya çalışan birtakım savcılar mıdır, emin değilim – dini duyarlıkları yargı yoluyla korumaya yönelik sistemli bir çaba içinde olduğu anlaşılıyor. Fazıl Say davası da, bana altı ayrı mahkemede açtıkları davalar da o çabanın bir parçasıdır. Bütün iddianamelerde Otto-Preminger’lerin, Wingrove’ların, Gay Times’ların havalarda uçuşması ondandır sanırım. Derslerini bir gayretle çalışmışlar, Aşağı Güngören Hukuk Fakültesinde ne kadar oluyorsa artık.

AİHM’ten bunlara ekmek çıkar mı? Sanmam. Bence avuçlarını yalarlar. Okumak yetmiyor, okuduğunu anlamak da lazım.




[1] Freedom of expression constitutes one of the essential foundations of such a society, one of the basic conditions for its progress and for the development of every man. Subject to paragraph 2 of Article 10 (art. 10-2), it is applicable not only to "information" or "ideas" that are favourably received or regarded as inoffensive or as a matter of indifference, but also to those that offend, shock or disturb the State or any sector of the population. Such are the demands of that pluralism, tolerance and broadmindedness without which there is no "democratic society". 

Vorbehaltlich von Artikel 10 Absatz 2 gilt diese [Freiheit der Meinungsäußerung ] nicht nur für die „Informationen“ oder „Ideen“, die Zustimmung finden oder als harmlos oder unerheblich betrachtet werden, sondern auch für solche, die verletzend, schockierend oder beunruhigend wirken. Dies gebieten nämlich der Pluralismus, die Toleranz und die Aufgeschlossenheit, ohne die es eine demokratische Gesellschaft nicht geben kann.

[2] The exercise of these freedoms (…) may be subject to such formalities, conditions, restrictions or penalties as are prescribed by law and are necessary in a democratic society, in the interests of national security, territorial integrity or public safety, for the prevention of disorder or crime, for the protection of health or morals, for the protection of the reputation or rights of others, for preventing the disclosure of information received in confidence, or for maintaining the authority and impartiality of the judiciary.

Die Ausübung dieser Freiheiten ist mit Pflichten und Verantwortung verbunden; sie kann daher Formvorschriften, Bedingungen, Einschränkungen oder Strafdrohungen unterworfen werden, die gesetzlich vorgesehen und in einer demokratischen Gesellschaft notwendig sind für die nationale Sicherheit, die territoriale Unversehrtheit oder die öffentliche Sicherheit, zur Aufrechterhaltung der Ordnung oder zur Verhütung von Straftaten, zum Schutz der Gesundheit oder der Moral, zum Schutz des guten Rufes oder der Rechte anderer, zur Verhinderung der Verbreitung vertraulicher Informationen oder zur Wahrung der Autorität und der Unparteilichkeit der Rechtsprechung.

[3] Everyone has the right to freedom of thought, conscience and religion; this right includes freedom to change his religion or belief and freedom, either alone or in community with others and in public or private, to manifest his religion or belief, in worship, teaching, practice and observance.

“To manifest” açıklama kadar renksiz bir kavram değil; “alenen yapma, göstere göstere yapma” diye çevirebiliriz belki.

[4] Those who choose to exercise the freedom to manifest their religion, irrespective of whether they do so as members of a religious majority or a minority, cannot reasonably expect to be exempt from all criticism. They must tolerate and accept the denial by others of their religious beliefs and even the propagation by others of doctrines hostile to their faith. However, the manner in which religious beliefs and doctrines are opposed or denied is a matter which may engage the responsibility of the State, notably its responsibility to ensure the peaceful enjoyment of the right guaranteed under Article 9 (art. 9) to the holders of those beliefs and doctrines. Indeed, in extreme cases the effect of particular methods of opposing or denying religious beliefs can be such as to inhibit those who hold such beliefs from exercising their freedom to hold and express them.

[5] The English law of blasphemy does not prohibit the expression, in any form, of views hostile to the Christian religion. Nor can it be said that opinions which are offensive to Christians necessarily fall within its ambit. As the English courts have indicated (…), it is the manner in which views are advocated rather than the views themselves which the law seeks to control. The extent of insult to religious feelings must be significant, as is clear from the use by the courts of the adjectives "contemptuous", "reviling", "scurrilous", "ludicrous" to depict material of a sufficient degree of offensiveness. The high degree of profanation that must be attained constitutes, in itself, a safeguard against arbitrariness.

4 Temmuz 2013 Perşembe

Demokrasilerde çare tükenmez

“Demokrasilerde darbenin yegâne alternatifi seçimdir” demiş dostlar, beni gülümsettiler. Hafızanızı tazeleyin: Türkiye’de 1983’ten beri (Ali Bozer’i sayma) 11 defa başbakan değişti. Sadece üçü seçim sonucu değişti. Mesela 14 Mart 2003’ü hatırlayın. Tayyip Erdoğan hangi seçimi kazandı da başbakan oldu?

Demokrasilerde YEGÂNE meşruiyet kaynağının seçim olduğunu zannediyorsanız PoliSci 101’den okumaya başlayın derim. Nixon seçim kazanmıştı, neden gitti? De Gaulle seçim kazanmıştı neden gitti? Thatcher seçim kazanmıştı neden gitti? Hitler seçim kazanmıştı, neden tepelediler? Demokrasiye saygısızlıklarından mı acep?

Demokrasilerde devlet yönetmek için seçim kazanmak şarttır, evet, ama yetmez. Toplumun seni desteklemeyen kesimleri nezdinde asgari bir meşruiyeti, asgari bir uzlaşma duygusunu koruman gerekir. Aksi takdirde ancak kanla ve zorbalıkla yönetebilirsin. O yöntem tek parti diktatörlüklerinde, askeri darbe rejimlerinde, çete devletlerinde bir yere kadar yürür belki. Ama periyodik seçimlerin yapıldığı bir düzende olmaz. Yürümez. Elinde patlar.

Hem Kürdistan’da “üç beş bin çapulcuyu” kan ve zorbalıkla otuz sene bastırmaya çalıştılar da ne oldu, hatırlayın bir.

*
Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, kendisine bilfiil oy verenler dışındaki toplum kesimleri nezdinde kredisini tüketmiştir.  İtaate, rızaya ve (kuşkulu dahi olsa) güvene dayalı yönetimin altyapısı çökmüştür. Bu saatten sonra ağzıyla kuş tutsa o rızayı ve güveni yeniden tesis edemez. İstemese de gaza, silaha, çatışmaya, basın yasaklarına, toplu tutuklamalara yönelmek zorundadır. Bu işin sonu sıkıyönetimdir, Takriri Sükûn kanunudur, Tahkikat Komisyonudur. Maalesef öyledir. Kendimizi kandırmayalım.

Bu hükümet geçmişte topluma umut veren işler yaptı.  Yarım ve eksik yaptı gerçi, ama otuz seneden beri umudu unutmuş bir ülkede o bile ilaç gibi geldi. O yüzden Erdoğan’a, cumhuriyet tarihinde daha önce – belki cumhuriyetin kurucusu ile Adnan Menderes hariç – kimseye nasip olmamış bir kredi açıldı. “Yapacak ama engelliyorlar” söyleminden medet umuldu. Köylüleri uçaklarla bombalatırken bile hüsnüniyetine toz kondurulmadı, kondurulmamaya gayret edildi.

O kredi bugün ziyan edilmiştir. Son devir fiyaskolar geçididir. Avrupa Birliği projesi ilk dönem reformlarının esas dayanağıydı; çıkmazdadır. Anayasa değişikliği 12 yıllık iktidarın temel vaadiydi; çökmüştür. “Kürt barışı” dörtnala çıkmaza doğru yol almaktadır; hatta baştan beri içinin boş olduğuna dair kuşkular belirmiştir. Suriye politikası kepazelikle sonuçlanmıştır.

Alkol yasağı ve onunla ilişkili olarak başbakanın ağzından çıkan sözler, üçüncü köprünün temel atma töreninde söylenenler, Fazıl Say ve Sevan Nişanyan hakkında doğrudan doğruya başbakanın talimatıyla açılan davalar, bugün ülkenin, sağduyusunu tehlikeli ölçüde yitirmiş bir insan tarafından yönetildiği izlenimini pekiştirmektedir.

*
Dün Berlin’de Patti Smith konserine gittik. Coşkunun zirve yaptığı noktada şarkısını “Kahire ve İstanbul’da özgürlük için mücadele eden kardeşlerine” adadı. Sıkı alkış aldı. (Gördüğüm kadarıyla bizden başka pek Türk de yoktu.)

Şöyle söyleyeyim. Solda Patti Smith ile sağda Daniel Pipes’ın, New York Times ile Wall Street Journal’ın, Guardian ile Daily Telegraph’ın, Libération ile Le Figaro’nun, Süddeutscher Zeitung ile TAZ’ın oybirliği içinde olduğu bir dünyada Tayyip Erdoğan’ın uzun vadede tutunabilme şansı yoktur. Hayal kurmayalım. Türkiye uzayda değil. Dünya da 1930’ların dünyası değil.

Yöntemi nedir bilemem. Cumhurbaşkanı mı devreye girer? Geçiş hükümetiyle erken seçime mi gidilir? Yunanistan ve İtalya’da yaptıkları gibi renksiz, kokusuz bir adam bulup bir müddet ortamın soğumasını mı beklerler?  Elbet bir yolu bulunur. Tek şunu bilirim: Süre uzadıkça sertlik artacaktır, kutuplaşma şiddetlenecektir. İşi tatlıya bağlama ihtimali azalacaktır.

“Umalım ki Türkiye’de askersiz olur” derken kastettiğim budur. Darbe olsun diyen yok. Darbeyi önlemekten söz ediyorum. 

Bir adamın tatmin edilebilirlik sınırlarını aşmış hırsı yüzünden, bunca sene iyi kötü yürüyen bir demokrasi deneyini heba etmeye değer mi?