27 Ağustos 2013 Salı

Ben diktatöre diktatör demem, diktatör diktatör gibi olmayınca

Rahmetli Sezar diktatördü ama kaliteli adamdı. Cömertliğin, cimrilikten daha etkili bir yönetim aracı olduğunu bilenlerdendi.

Roma’nın en puşt şairi Catullus kahredici bir hicviye (1) yazıp kendisine “ibne Roma oğlanı”  (cineade Romule), “rezil, rüşvet yiyici ve kumarbaz” (impudicus et vorax et aleo) deyip, “küçük beyaz bir kumru gibi Roma’da her yatak odasına konan” (perambulabit omnium cubilia ut albulus columbus) Mamurra’nın eşcinsel sevgilisi olduğunu ima ettiğinde ne yaptı? Suetonius tarihinden (2) öğrendiğimize göre, Catullus’u evinde akşam yemeğine davet etti. Yemekte, kendisinden 16 yaş küçük olan şaire, “evladım, orta yaşlı bir politikacının götüyle neden ilgilenirsin” diye sorduğu rivayet edilir. Catullus muhtemelen o yemekten sonra “ak mısın kara mısın Caesar, bilmiyorum, beni ilgilendirmiyor da” diyen şiirini (3) yazıp diktatörün peşini bıraktı. Sonraki yıllarda Caesar’ın destekçisi oldu.

Olayın geçtiği eksi 55 yılında Caesar altı-yedi yıldan beri Roma’da iktidarın fiili sahibi durumundaydı. İmperator (başkumandan) ve Pater patriae (Atarum?) unvanlarına sahipti. Bir süre sonra damadı Pompeius tarafından iktidardan uzaklaştırıldı, bir müddet taşraya gitti. Bir darbeyle geri geldi, ömür boyu Dictator unvanını aldı. 44’te Senato’da bıçaklanarak öldürüldü.

Halen kullandığımız “diktatör” sözcüğünü meşhur eden bu zattır.

NOTLAR
(1) Carmen 29, www.perseus.tufts.edu/hopper/text?doc=Perseus%3Atext%3A1999.02.0003%3Apoem%3D29
(2) Suetonius, Iul. 79. www.gutenberg.org/files/6400/6400-h/6400-h.htm
(3) Carmen 93.

24 Ağustos 2013 Cumartesi

Rabiacılara neden karşıyız?

Bir kere şunda anlaşalım. Mısır’ın kaderi sadece Mısırlıları ilgilendirmez. Mısır’ın kaosa sürüklenmesi veyahut birtakım gözü dönmüş manyakların yönetimine girmesi, öncelikle komşu ülkelerin güvenliğini ilgilendirir. İkincisi, o kargaşadan etkilenecek olan diğer Arap ve İslam ülkelerini ilgilendirir. Üçüncüsü, onmilyonlarca aç ve öfkeli insanla başa çıkmak zorunda kalacak olan dünya ülkelerini ilgilendirir. Dolayısıyla bu ülkelerin, Mısır’ın intihar etmesine engel olma hakkı – hatta haktan öte görevi – vardır.

“Parayı veren düdüğü çalar” yasasını da akıldan çıkarmayalım. Mısır Suudi’lerin, Amerika’nın ve Avrupa’nın sadakasıyla geçinen bir ülkedir.  Geçen hafta Cengiz Aktar dış yardım rakamlarını vermişti, onun yalancısıyım. Mursi döneminde 9 milyarı Suudi Arabistan’dan olmak üzere 22 milyar dolar dış yardım almışlar. Buna karşılık toplam (2012’de) 28 milyar dolarlık mal ve hizmet ihraç etmişler. Senin toplam dış gelirinin yüzde kırkdördü Suudiyle Amerikalının sana acıdığı yahut batmanın sonuçlarından korktuğu için hibe ettiği paraysa, “ağa benim içişlerime nasıl karışır” diye babalanma hakkın olmaz.

Bu ülke binlerce seneden beri bütün Akdeniz havzasının mahsul ambarıydı, aldığından kat kat fazlasını ihraç ederdi. Bugün bu hale düştüyse bunun nedenini hayali dış mihraklarda aramanın alemi yok. Kötü yönetilmiştir, en az altmış yıldan beri feci derecede kötü yönetilmiştir. Adamların elinde dünyanın en verimli toprakları var, üstüne Süveyş Kanalı gibi (Avrupalıların sana hediyesi) bir para basma makinesi var. Palavra aleminde yaşayan birtakım cahil ve ahmak kadrolar o geliri har vurup harman savurmuş, yatırım diye bir şey akıllarına gelmemiş, sonunda çökmüş bir altyapı, yüzde yirmi küsur işsizlik, sıfır döviz rezervi ve petrol ihtiyacını bile zor karşılayan bir dışsatım kapasitesiyle baş başa kalmışlar.

Şimdi söyler misiniz, Mısır’ı Mısırlılar yönetsin diye ısrar etmenin anlamı ne? Adamlar yönetmekten acizse zavallı Mısır halkını bu eziyete mahkûm etmenin insaniyetle bağdaşan yanı nerede? Sen otomobil alırken yabancıyı tercih ediyorsun. Gazoz alırken yabancıyı tercih ediyorsun. Çocuğunu gâvurun okuluna göndermek için can atıyorsun. Devlet hizmeti satın alırken “bizim olsun, isterse öküz olsun” diye inat etmenin mantığını söyle.

*
Mübarek rejimi otuz senenin sonunda (tıpkı Abdülhamid’in son yılları gibi) çürümüştü. Demokrasi olsun dediler, devirdiler. Herkes bayram etti.

O karambol içinde adamın biri çıktı, Mısır halkının %56,6’sının boykot ettiği bir seçimde, %51, 7 oyla başkan seçildi. Zagazig Üniversitesinde makine mühendisliği profesörü olmaktan başka idari tecrübesi yoktu. Cehaleti yücelten ve dünyayı düşman sayan bir paranoya ideolojisine mensup olmaktan başka entelektüel donanımı da yoktu.  Ülkenin yarısının ve yönetici elitin tamamının kendisine muhalif olduğu bir ortamda, “ben ne dersem o” kibiriyle memleket yönetebileceğini sandı. Anayasayı değiştirip kendine diktatör yetkileri verdi; beceremeyip çark etti. Nargile kahvelerini ve Ümmü Gülsüm şarkılarını yasakladı. Maliye çöktü. Güvenlik çöktü. Belediye hizmetleri çöktü. Turizm çöktü. Yatırımlar komple durdu.

16 yıl önce Luksor’da turistlere katliam yapan adamları Luksor valisi atadı. Bütün ülke ve dünya “gel konuşalım” diye yalvarırken, kırk yıllık yorgun müstebitler gibi sarayına kapandı; belki konuşmaya takati veya cesareti yoktu, belki söyleyecek sözü olmadığından korktu. Her müflis politikacı gibi dış krizden medet umdu, Etiyopya’ya savaş denemesine girişti. Her müflis Şark politikacısı gibi, Yahudi düşmanlığı yaparak cahil halkı galeyana getirmeyi denedi; Allahının arkasına saklanıp İsrail’i lanetledi; peygamberinin arkasına saklanıp “maymun ve domuzlar soyu” diskuru çekti.

Nihayet devrildiğinde, aklı olan herkes derin bir nefes aldı.

Yerine gelenler, hayır, daha matah adamlar değildi; altmış yıldan beri memleketi batıran ekipti. Ama Tahrir cenderesinden geçmişlerdi; kısıtlı da olsa demokrasi olmadan ülkeyi yönetemeyeceklerinin farkındaydılar. Dış sponsorlarının talebi de o yöndeydi. Kısa süre içinde serbest seçim sözü verdiler; İhvan’a “gel konuşalım” dediler; Mursi’ye onurlu bir çıkış yolu önerdiler.

Ama olmadı. İhvan’cıların cihat ve şehadet retoriğiyle efsunlanmış gözleri, çıkış yolunu göremedi. Kalabalıkları sokağa sürdüler. İhtilali ihtilalle altedebileceklerini sandılar. Karşı taraf bir an sendelese ülkeyi kaos ve kargaşaya boğacak bir kumar oynadılar. Karşı taraf sendelemedi. Tahrir-sonrası çekingenliğini bir yana atıp, asli kimliğine geri döndü. Sonuç: şimdilik bin küsur ölü.

Şimdi bütün dünya, ölen “ılımlı İslam” projesinin yasını tutuyor. İslam ülkelerinde demokrasi denemesini bir başka – çok uzak – bahara ertelemenin sıkıntısını yaşıyor.

*
Rabiatül Adeviye Maydanında ölenlerin yasını tutamıyorum, üzgünüm. Piyon olarak sahaya sürüldüler, harcandılar. Orada ölen yüzlerce insanın – ve Mısır’ın ölen demokrasi hayalinin – vebali İhvan’ın ve Mursi’nin omuzlarındadır.

Gezi’de ayaklananlarla Rabia’da ayaklananların aynı kaba konulabileceğini de düşünmüyorum, hayır. Buradakiler, gözü dönmüş bir zorbaya meydan okumak için sokağa çıktılar. Oradakiler, iflas etmiş ve yenilmiş bir zorba adayını geri getirmek için sokağa çıktılar. Gezi’nin Mısır’daki muadili, geçen Aralık’tan beri her gün Tahrir’de sokağa çıkan ve Temerrüd hareketini organize eden milyonlardır.

Gezi bayrağına dört parmak ekleyenler, her şeyden önce, Tahrir’de özgürlük mücadelesi veren Mısır halkına hakaret etmiş olurlar.

Onunla da kalmazlar. Burada, yenilgiyi kabul etmektense ülkeyi yangın yerine çevirmekten çekinmeyecek bir siyaset kumarbazını biraz daha cüretlendirmeye, onun ürkütücü patinajını biraz daha uzatmaya hizmet etmiş olurlar.

15 Ağustos 2013 Perşembe

Halk Partisi nasıl kazanır?

Neden CHP ile BDP seçimlerde işbirliği yapmasın? Neden İstanbul Büyükşehir’de Sırrı Süreyya CHP-BDP ortak adayı olmasın?

CHP’nin kemik tabanı bellidir, bunlar küser alınır gider diyorsun. Peki nereye gidecekler? Ak Partiye mi oy verecekler? MHP’ye mi kaçacaklar? Boş oy mu verecekler? En kötü ihtimalle biraz homurdanıp yine eve dönerler.

Postalcılık desen, Ergenekon davasından sonra o politikanın inandırıcılığı kalmadı. Ölmüş ata kim oynar? Ulusalcılık desen, Kürt barışından sonra ulusalcılığın ne anlamı kalacak, ne amacı olacak, belli değil. Atatürk desen, Gezi’den sonra paşanın da piyasası fena halde düşüşte deniyor. CHP tabanı 12 Eylül rejimini sevmez. Beynelmilel filmiyle, 12 Eylül’ün en şahane eleştirisini yapan adamı neden bağırlarına basmasınlar?

*
1983’ten bu yana sekiz genel seçim yapılmış. CHP ve muhtelif şubelerinin (Sodep ve DSP dahil) aldığı toplam oy oranına bak: 30, 33, 31, 27, 31, 21, 21, 26. Önümüzdeki seçimde sonucun farklı çıkması için bir sebep görüyor musun?  De ki parti kodamanlarından birini yahut Sarıgül’ü yahut Antep’in eskisini aday yaptılar. Partinin mevcut (ve feci surette başarısız) markasını bir kere daha pekiştirmekten başka ne işe yarar? “Omaygad, vermezdim ama madem bu adamı çıkardılar bu sefer oyum CHP’ye” diyecek kaç kişi tanıyorsun?

Bir parti kendi sabit tabanını memnun ederek değil, dışarıdan oy alarak büyür. Şimdi sor: Sırrı Süreyya mı daha çok yeni oy getirir, partinin kırk yıllık gediklileri mi?

*
Kürt illerinde Ak Parti ile BDP rakiptir, aşağı yukarı aynı oy tabanına hitap ederler. CHP ile BDP ise rakip değildir – çünkü oralarda CHP diye bir parti yok. CHP’nin Diyarbakır’daki yüzde ikibuçuk oyundan feragat etmesi CHP’ye bir şey kaybettirmez, ama BDP’yi az da olsa sevindirir.

İstanbul’da BDP’nin yüzde beş ila yedi, İzmir’de belki dört ila beş oyu var. Bugün için bu oylar ziyandır, oysa CHP’ye eklenince siyasi tabloyu altüst edecek olan eşiği bulabilirler. İki tane marjinal bağımsız için kendini yırtacağına çekil seçimden, karşılığında birkaç tane kontenjan milletvekilliği iste, yahut ne bileyim, Tunceli veya Antep veya Kars gibi sınır illerinde kim ne alacak pazarlığı yap, iki taraf da kârlı çıksın.

*
Genç Türkiye başka bir âlem. 1980 sonrası doğan, az çok üniversite okumuş, bilgisayarla yetişmiş, muazzam dinamik, canlı bir kütle var orada. Ak Parti bunlara belli ölçülerde ulaşabiliyor. Ötekiler hiç ulaşamıyor. Oysa gençliğin çok büyük bir kesimi iktidar partisine tepkili, arayış içinde, seçenek açlığı çekiyor. Gezi olaylarının esas nedeni bu insanların kapıldığı çaresizlik duygusu değil miydi?

Şimdi düşün ki CHP yönetimi, kendi kokmuş dengelerini, bezgin önyargılarını, tozlu tabularını bir yana bırakıp, geleceğin kuşaklarına doğru cüretkâr bir adım atmış. Parti içinden ciyak ciyak bağıranlar olacaktır, Kağızman ilçe örgütünden istifalar olacaktır, tamam. Ama parti liderliği bununla başa çıkamayacak kadar zayıf mıdır? Herkesin şikâyet ettiği lider sultası büsbütün mü yalan? Kemal Bey’den başbakan çıkmayacağı belli. Ama partide düzgün bir liderliğin yolunu açsa bakarsın beş on sene sonra ödül diye cumhurbaşkanı filan yaparlar, fena mı?

De ki Sırrı Süreyya’yı aday çıkarmakla yetinmedi, Ak Parti’nin gidişinden huzursuz olan tüm kesimlere barış elini uzattı. Mehmet Ali Alabora’yı kampanya direktörü yaptı, Baskın Oran’ı Bodrum elçisi atadı, Anti-Kapitalist Müslümanlara davetiye gönderdi. Kırk yıldan beri CHP’ye oy vermemiş olmakla öğünen ben bile “bir kerecikten bir şey olmaz” deyip şerit değiştirmez miyim?

Beni bırak, bugünlerde nerede durduğunu şaşırmış görünen Cemaat bile, İstanbul Büyükşehir seçimlerinde, “acaba” duygusuna kapılmaz mı?

*
Bizde Duverger ekolü hakimdir. Ben ise siyaset bilimini Amerikan mektebinde okudum, o yüzden siyasi partileri sosyolojik bir fenomen olarak değil, daha çok stratejik birer ittifak olarak görme eğilimindeyim. Huylar, alışkanlıklar, duygusal safralar vardır elbette, birçok şeyi de onlar belirler. Ama aklın ve çıkar hesabının hiç mi rolü yok siyasi kararlarda, allahaşkına?

“Belediye rant kapısıdır, yabancıya yedirmezler” diye hemen omuz da silkmeyin lütfen. Parti gediklileriyle meydana çıksan İstanbul’da alacağın oy belli, taş çatlasa yüzde otuzyedibuçuk, alacağın rant da belli, sıfır. E, seçim kazanabilecek birini oraya koyup rantın bir kısmına razı olmak daha akıllı değil mi sizce? 


14 Ağustos 2013 Çarşamba

Ergenekon muhasebesi

Ergenekon davası siyasi bir hesaplaşmaydı. Devlete kim egemen olacak kavgası verildi; bir taraf kazandı, öbür taraf kaybetti. Kuralsız sahada oynanan bu tür iktidar oyunları tarihin her döneminde kanlı olmuştur. İdam cezası kaldırılmamış olsa şüphesiz idamlar da verilirdi; muhtemelen infaz da edilirdi. Ya öbür taraf kazansaydı? Daha merhametli olacaklarını hiç sanmıyorum. Genelkurmay tayfasının 2007’deki cumhurbaşkanlığı gambiti başarılı olsaydı bugün Erdoğan, Gül ve Arınç nerede olurdu, düşünebiliyor musunuz?

*
Bu kavgada ben açıkça taraf tuttum. Fikirlerine değer verdiğim, sağduyusuna güvendiğim arkadaşlarımın ezici çoğunluğu da benle aynı tarafı tuttu. Askercilerin yenilmesine sevindik. Halâ da –her şeye rağmen – ben seviniyorum.

Neden, ah neden? diye soruyor bazı arkadaşlar. Başbuğ yahut Balbay, mesela Bekir Bozdağ’dan daha mı bozuk adamlardı? İzmir’in Gündoğdu meydanında bayrak töreni yapan cici kızlar Kazlıçeşme’de Tayyip için şehadet andı içenlerden daha mı fena? Türklüğe hakaretten sana açtıkları davayla, Türklerin peygamberine hakaretten açtıkları dava arasında ne fark var?

Pis sorular bunlar, evet. Ama cevabım var. Buyur anlatayım.

Sevindik, çünkü:

Bir: Daha önceki üç darbede uyguladıkları ahmakça, sadistçe zulüm hafızalardan çıkmamıştı. Bu sefer daha akıllı veya daha mülayim olacaklarına kimse inanmadı. Darbe ile gelen illa ahmak ve sadist mi olur? Bilmiyorum. Emin değilim. Ama üç denemenin skoru ortadayken, ben şahsen o riski almak istemezdim.

İki: Temsil ettikleri ideoloji kabak tadı vermişti. Yalanı, riyakârlığı, lime lime dökülmeye başlamıştı. Omzunun kalabalığıyla beyninin parıltısı orantısız birtakım generaller her ağzını açtığında, o ideolojinin yıldızı biraz daha soldu. Miadı elli sene önce dolmuş bir hurafeler sistemi milletin boğazına tıkıldıkça gına geldi. Miadı bin sene önce dolmuş bir başka hurafeler sisteminden bile, bazı insanlar, medet ummaya başladılar.

Üç:  Uzun süreden beri iktidarda olmalarının getirdiği yozlaşma ve kibir, tahammül edilmez bir seviyeye varmıştı. Yollarına çıkanı böcek gibi ezeceklerine inanıyorlardı. Bunu hak görüyorlardı. İşledikleri cinayetlerde insanların kanını donduran şey, cinayetin kendisinden ziyade, ardındaki pervasızlık ve şımarıklıktı sanırım. Ogün Samast’tan ziyade Kemal Kerinçsiz’di tiksindirici olan – “Biz hakikatin sahibiyiz, dolayısıyla gerekirse öldürürüz” diyen o iğrenç sırıtış!

Dört: Memleketin temel sorunları karşısında acizdiler. Kürt sorununda, Ermeni sorununda, Kıbrıs sorununda, AB ilişkileri konusunda, denenmiş ve tükenmiş bir zihniyetin temsilcisi idiler. Sunabilecekleri bir çözüm umudu yoktu.

Bunlar da Ermeni ve Kıbrıs meselelerinde fosladılar, evet, AB meselesinde de foslamanın eşiğindeler. Ama en azından denediler. Kürt sorununda belki bir şeyler başardılar da.

Beş: Türkiye’de parlamenter rejimin bekası, oy çokluğuna sahip olan tarafın galip gelmesini gerektiriyordu. Karşı taraf seçim kazandı diye oyunun kurallarını değiştirmeye kalksan o rejimden hayır gelmez. Parlamenter rejimin bekası bizim buralarda kimsenin umurunda mıdır? Doğrusu pek  emin değilim. Ama Batılı dostlarımız, kendilerince haklı birtakım nedenlerle, bu konuya önem veriyordu. Onların tercihi, bizim de eğilimlerimize bir şekilde yansımıştır muhtemelen.

*
Lafı uzatmaya ne hacet? “Darbe suçtur, cezalandırılmalıdır” demek yetmez mi?

Affınıza sığınarak itiraf edeyim, darbe konusu beni o kadar heyecanlandırmıyor. Siyasi rekabetin normlarının oturmamış olduğu bir ülkede darbe, siyasetin opsiyonlarından biridir. Olmasa daha iyi, tabii. Ama sonuçta ülkenin nasıl yönetildiği mi daha önemli, yönetenlerin oraya hangi usulle geldiği mi?

Demokrasi diye, siyasi iktidarın rutin ve düzenli bir şekilde el değiştirebildiği rejime derler. Sen eğer kalabalıkların gücüne dayanarak ebedi iktidar hesabı yapabiliyorsan, birileri de elbette, ya kolordu hesabıyla, ya saray entrikasıyla, ya polis ve istihbarat operasyonuyla o iktidardan parça koparmaya çalışacaktır. Eşyanın tabiatıdır. Memleket kirliyse elbet oyuncular da kirli olacak: “senin elin daha kirli” diye birilerine çıkışmanın çok da fazla anlamı yok.

*
Peki sonuç iyi mi oldu? “Al birini vur ötekine”den daha hayırlı bir yerde miyiz şimdi?

Evet, perspektife koyduğunda iyi oldu bence.

Yanlış anlamayın: Gelenlerin gidenlerden daha ahlaklı olduklarını düşünmüyorum, düşünmedim. Sadece daha zayıftılar. Dolayısıyla daha az yozlaşmışlardı. İktidarı pervasızca kullanmayı henüz bilmedikleri ve beceremedikleri için, daha edepli duruyorlar, daha utangaç gülümsüyorlardı. İktidara alıştıklarında neler yapabileceklerini daha göreceğiz.

Yine de, ve her şeye rağmen, sanki bunların zararı öbürlerinden daha az olacakmış gibi geliyor bana. İdeolojik zemini öbürküler ölçüsünde işgal etmeleri mümkün görünmüyor. Bütün devlet dairelerine kendi kutsal ikonlarını henüz asamadılar, ve muhtemelen asamayacaklar. Tüm kaleleri zapt edemeyecekler, tüm tersanelere giremeyecekler. Çünkü temsil ettikleri ideoloji, bu toplumun büyük ve önemli bir kesimini asla razı edemeyecek bir ideolojidir. Ülke içinde ve dışında doğal sınırları vardır. Ve dünya, 1930’ların dünyası değildir.

Memleketin en okumuş, en zengin ve en rabıtalı kesimlerini karşına alarak nereye kadar gidebilirsin? Memleketin hamilerinin, bütün dünyada, kaygı ile izlediği bir rotayı nereye kadar sürdürebilirsin?

Kazandılar, zafer sarhoşu oldular, ve bana sorarsanız, inişe geçtiler bile.


10 Ağustos 2013 Cumartesi

Marjinal kelimelerin izinde: güren, zoğal, hindiba

Kızılcığın Anadolu ağızlarındaki diğer iki adı zoğal ve güren. Her ikisi de TDK Derleme Sözlüğü'nde mevcut. Hamit Zübeyir Koşay'ın Anadilden Derlemeler'inde de var. Güren Rumeli’nden Antep’e uzanan geniş bir alanda yaygınmış. Zoğal Çorum ve Merzifon’dan başlayıp Sivas-Erzincan’a uzanan kuzey Anadolu hattında kaydedilmiş.

Kızılcığın Ermenicesi de zoğal զողալ’dır. Acaryan 2.102’de “Doğu Türkçesinden” alıntıdır diyor, ki sanırım Azericeyi kasdetmiş. Farsçası da zoğal زغال imiş, Steingass’ın sözlüğünde var. Bazı Kafkas dillerinde de kullanılırmış. Nihai kaynağına dair bir şey bulamadım.

Sivas Zara’da bir Zoğallı, Tokat Erbaa’da da Zoğallıçukuru köyü var. İkisinin de adı eski. Erbaa’daki 20. yüzyıl başına dek Ermeni yerleşimiymiş, ama Zara’dakine dair bilgi bulamadım.

Güren besbelli Yunancadan alıntı. Kráneia (kızılcık ağacı) Homeros’tan beri kayıtlı, kránon κράνον (kızılcık yemişi) MÖ 4. yy’da Theophrastos’ta geçiyor. Latincesi cornus. Fransızca cornouille, İngilizce cornel, Almanca Kornel-beere oradan alınmış. Chantraine s. 577 ve Frisk II.7, Hintavrupa kökünü *krnom şeklinde inşa etmişler. Ernout & Meillet 2.257, Hintavrupai değildir, bir Akdeniz veya Anadolu dilinden alıntı olmalı diyor, kérasos = kiraz ile bağlantılı olabileceğini belirtiyor.

Güren adında iki yer var. Biri Bulgaristan’da, eskiden Türklerle meskûn olan bir kasaba. Diğeri Cide’nin dağlarında bir bölge adı. Güren soyadı meyveden ziyade bu iki yerden biriyle alakalı olmalı.

*
Hindiba bizim buralarda güneyik dedikleri çayır bitkisidir, Rumcası halk ağzında (radika değil) radikya. Salata olarak geliştirilip kibarlaştırılmış biçimine İngilizce endive, Almanca Endivien derler.

Merak edip bakınca bunların Latince intubus veya intybus ve Geç Latince intibea biçiminden bozma olduğunu öğreniyoruz. (Nitekim hindibanın resmi adı chichorea intybus.) Bütün sözlükler Latincenin Yunanca éndybon ἔντυβον’dan alıntı olduğunu söylemiş. Halbuki Yunanca sözcük  10. yy’dan önce kaydedilmemiş. Latincesi ise daha 1. yy’da Pomponius Mela’nın coğrafyasında geçiyor... 

...muş, daha doğrusu, teyit edemedim. Üşenmeyip internetten Pomponius'un De situ orbis libri tres'ini bulup indirdim. Ama epey uğraşmama rağmen aradığımı bulamadım. Yanılmış olabilirler mi? Başka bir Pomponius metni mi var? Intubus/intybus ile geç latince intibea/hindiba aynı şey midir sahiden? Bunlar Şerlok Holmes'in tasvip edeceği sorular, çünkü eğer Latince sözcük (Yunancası gibi) Ortaçağda zuhur etmişse, her ikisinin de Arapça hindibâ هندباء adından alıntı olduklarına gönül rahatlığı ile hükmedebiliriz. Klasik devirde sağlam kaydı varsa o zaman Arapların hindibayı Rum'dan öğrendiğini, ya da her iki tarafın da daha eski bir ortak kaynaktan beslendiğini kabul etmemiz gerekecek.

Nişanyan sözlüğünde “belki Eski Mısır dilinden” diye bir ibare düşmüşüm, ama inanmayacaksınız, neye dayanarak bunu yazdığımı şimdi notlarımda bulamıyorum.

***
12 Ağustos, ilave:

Hindiba konusunda klasik literatürün verilerini Emre Coşkun tamamladı. Latincede M 1. yy'dan itibaren gayet net intibum/intybum örnekleri varmış. Virgilius, Georgicon 1.120: "Strymoniaeque grues et amaris intyba fibris...". Yunanca íntybos veya entybion keza. Bkz Galenos, De alimentarum facultatibus 6.628: "οἱ δ’ οὖν ἴντιβοι ταῖϲ θρίδαξι παραπληϲίαν ἔχουϲι δύναμιν"Ayrıca Diocletianus fermanının hem Latince hem Yunanca versiyonunda geçiyor, M 3. yy sonu.

Mamafih konu orada bitmiyor, buyurun Aramice. M 350 civarında son şeklini alan Yeruşalmi Talmud'da antubîn אַנְטוּבּין "hindiba". 11. yy'a ait Raşi tefsirinde hindivey "hindiba", ama bunun Arapçadan etkilenmiş olması muhtemel.

Jastrow Aramiceden bir etimoloji vermeye çalışmış, ama Aramice sözcüğün de Yunancadan alıntı olması bence daha kuvvetli olasılıktır. Nihai kökeni belirsiz bir isim diyeceğiz. Milat döneminde, belki daha önce, bellibaşlı Akdeniz dilleri arasında top gibi gidip gelmiş. Türkçeye ağırlıkla Arapçadan alınmış olması normal, çünkü Türk kültüründe tıbbî bitkilere ilişkin literatür Arapçadır, hindiba da oradan öğrenilmiş olmalı.



7 Ağustos 2013 Çarşamba

Anadolu tarihinde gezintiler: Derbe, Darbısak Kalesi

Derbe, Hz. Pavlos’un Anadolu’da Hıristiyanlığı ilk tebliğ ettiği kentlerden biri (bkz. Elçilerin İşleri, 14:20). Toros geçitlerinden Anadolu düzlüğüne ilk çıktığın noktada kurulu mühim bir yermiş, şimdi Karaman’ın hemen bitişiğindeki Çakırbağ köyü. Osmanlı kayıtlarında Derbeyn diye geçiyor, muhtemelen “iki Derbe’ler” anlamında, herhalde aşağı ve yukarı Derbe, yahut Kale-Derbe ile Köy-Derbe gibi bir şey olmalı. 1928’de Cumhuriyet kayıtlarında Dilbeyan olmuş. Ahaliye sorsan anlatırlar bir şeyler, eskiden Horasan’dan gelme bir şeyh varmış, dili sohbeti pek güzelmiş, o yüzden Dilbeyan Dede derlermiş, vesaire. İnanma.

Arapçada derb ve derbe “kapı, geçit” anlamında. Klasik Arap sözlüklerinin hepsi bunun muarreb, yani yabancı dilden alınma bir sözcük olduğunu belirtmişler, ama kaynak bildirmemişler. İslam-öncesi Arap şairlerinin en büyüğü sayılan İmrül Kays Konstantinopolis’e seyahat ederken burada Rum’un kudretine tanık olup kederlere gark olmuş:

 بَكَى صاحِبِى لَمَّا رَأى الدَّرْب حَوْلَهُ
“etrafını saran boğazı [kapıyı, derba] görüp ağladı”.

Belki de Derbe kasabasını değil de, bir ucu orada biten Silifke-Mut geçidini kastediyor, bilemedim. Hire ve Şam’dan gelen biri için Ortadoğu’nun bittiği, başka bir coğrafyanın başladığı kapıdır. Hele kışın seyahat ediyorsan, ayrı bir gezegene gelmiş gibi hissetmen kaçınılmaz.

(İmrül Kays o yolculuğun dönüşünde Ankara’da hastalanıp ölmüş. Şimdi Hıdırlık adı verilen Bizans yapısının onun türbesi olduğu söylenir.)

*
Farsça der “kapı”, derbân “kapıcı”, derbend “kapı, geçit, geçit yerini tutan müstahkem yer”. Yeni Farsçada dervâze “büyük kapı, portal” anlamında, o da Orta ve Eski Farsça *darbâçag biçimini gerektirir, ama bunu sözlüklerde bulamadım. İranlılar MÖ 540’lardan 330’lara dek Anadolu’nun hakimi idiler, bu derece stratejik bir noktaya illa ki bir derbend yahut dervaze kurmuş olmaları lazım. Tahmin elbette, ama kuvvetli tahmin. Silifke ile Gülnar arasında bir yerde Perslerden kalma bir kale kalıntısı var, Türkiye’deki ender eski İran eserlerindendir. Oraya kale yaptıran, geçidin öbür ağzına da haydi haydi yapar.

Ermenice darbas դարպաս ve darbısak դարպսակ “saray”. Acaryan (I.634) Orta Farsçadan alıntıdır diyor, ki mantıklı. Şark kültürlerinde Ulu Hazretin makamı daima kapı (eşik, bâb-ı ali, atebe-i ulya) diye anılır. Gürcüce darbazi დარბაზი orijinal anlamı “konak, büyük ve muhteşem ev”. Tiflis’e gittinizse bilirsiniz, oraya mahsus muhteşem bir çatı türü vardır, ahşaptan bir tür kubbe, darbazi işi adını verirler. Türkçesi meğer kırlangıç kırmanı imiş, bu vesileyle öğrendik. Türkiye’de bildiğim tek örneği Bayburt’un Hart (Konursu) köyündeki tarihi camidir. 1892’de yapılmış, Allah bilir ustayı nereden tedarik etmişler.

*

Bir de Hatay Kırıkhan yakınında bir Darbısak Kalesi  var, Derbisek ve Telbizek diye de geçiyor, şimdiki adı Alaybeyli. Yine geçit kapısı, Antakya-İskenderun’u Kırıkhan ve Antep’e bağlayan dağ geçidinin çıkış noktası. Kaleyi Haçlılar inşa etmiş, bir ara Kilikya Ermenilerinin, sonra Arapların ve Türklerin eline geçmiş, içinde Hz. Bayezid-i Bestami’ye atfedilen bir türbe var.  Şimdi bu isim Ermenice Darbısak (saray) mıdır, yoksa iddia ettikleri gibi Arapça darb el-sakk (dağyolu-kapısı) mıdır? İşin yoksa düşün dur!

6 Ağustos 2013 Salı

Anadolu tarihinde gezintiler: Arinç, -aric

Türkiye coğrafyasında Arinç adında dört yer bulabiliyorum. Muş merkeze bağlı Arinç köyü, en erken Hovhannes Mamikonyan’ın 905 tarihli vekâyinamesinde anılmış, vaktiyle önemli bir yermiş. Şimdiki adı Çöğürlü. Diğerleri Van Bahçesaray’a bağlı Arinç (Altındere), Siirt Baykan’a bağlı Arinç (Çamtaşı), bir de Hakkari Yüksekova’ya bağlı Arinç (Çatalkaya). Ayrıca Ermenistan’ın Kotayk ilinde bir Arinç köyü var, orası da 11. yy’dan beri kaydedilmiş.

Dört tane de Arinçik veya Arincik buluyoruz. Muş merkeze bağlı Kıyıbaşı köyü, Suren Eremyan’ın yayınladığı 967 tarihli bir belgede Arnçig առնչիկ olarak geçiyor, ki “arinç-çik, küçük arinç” demek. 1960 yılında adı değiştirilinceye kadar da Arinçik kalmış. Muş Bulanık’a bağlı Bostancılar, Van Bahçesaray’a bağlı Çatbayır, Bitlis Hizan’a bağlı Oğlaklı köyleri Arinçik. Siirt merkeze bağlı Alenzok yahut Arinzuk köyü de tahminimce Arincik’tir.

Gerek sözcük yapısı gerek coğrafi dağılım açısından, Ermenice olduğu şüphesiz. Ama anlamından emin olamıyorum. Eski Ermenice ar’inç’ առինչ “ilişki, taalluk, bağlılık” anlamında soyut bir isim. Acaba buradaki kullanımı “bağlı yer, dependency, uyduköy” gibi bir şey olabilir mi? Olabilir ama emin değilim. Onuncu yüzyılda Mamikonyan Muş’taki Arinç’in adını açıklamak için mitolojiye başvurduğuna göre, o zaman bile sözcüğün anlamı belirsizmiş sonucunu çıkarabiliriz.

*
 Daha da sorunlu olan, aric’li yeradları. Türkiye’de bunlardan en az onyedi tane var. Aram Kosyan Հայկական Լեռնաշխարհի Տեղանուններ kitabında Ermenistan’dan da yedi sekiz tane saymış.

Türkiye’dekileri sayalım. Amariç (Bingöl Yedisu Ayanoğlu köyü), Çinanariç (Kemah Kemerkaya), Tavtariç (Çemişgezek Yemişdere), Havdariç (Bingöl Yayladere Güneşlik), Kaylariç (Erzincan Üzümlü Karakaya), Kinadariç (Elazığ merkez Gözebaşı), Kdariç (Mazgirt Güneyharman), Kmbariç (Elazığ merkez Tohumlu), Lusadariç (Pertek Yeğencik), Pakayariç (iki tane, biri Tercan Çadırkaya, diğeri Kemah Hakbilir), Ptariç (Erzincan Üzümlü Bayırbağ), Pazgariç (Erzurum Aziziye Düztoprak), Sivariç (Kiğı Eşme), Sngariç (Erzurum Aziziye Adaçay), Vanariç (Tunceli Merkez Suvat), Xağdoyariç (Aşkale Büyükgeçit ve Küçükgeçit), Zartariç (Elazığ Merkez Değirmenönü).

En meşhuru Tercan’daki Pakayariç, MÖ 1. yüzyıldan beri kaydedilmiş, Hıristiyanlık öncesi döneme ait önemli bir tapınak merkezi. Lusadariç ile Kdariç de antik çağdan beri bilinen yerler.

Aric առիճ ne demek bilmiyorum. İşin kötüsü, bilen kimse de yok. Ne Acaryan’da, ne Mkhitaryanların büyük sözlüğünde bu kelime yok. Hübschmann Ermenice yeradlarına dair klasik eserinde açıklamaya teşebbüs bile etmemiş. Kosyan da es geçmiş.

Çoğu örnekte adın birinci unsurunu Ermeniceyle yorumlayabiliyoruz: Sngariç = mantarlı aric, Ptaric = kör aric, Pazgaric = pancar aric, Kaylaric = kurt aric'i, Kinadaric belki üzüm-bağı aric. Tavtaric belki Davut’un aric. Diğerleri opak, ipucu vermiyorlar.

Binbeşyüz sene önce de kadim isimlermiş. Altıncı yüzyılda yazan tarihçi Agathangelos, Pakayaric adının her iki unsurunun Part (Eşkani) dilinde olduğunu belirtme gereği duymuş, başkaca açıklama vermemiş. Lakin ne Boyce’ta, ne Durkin-Meisterernst’in bir şaheser olan Orta Farsça ve Partça sözlüğünde buna tekabül edecek bir kelime bulamıyorum.

Aşkale’deki Xağdoyaric  muhtemelen Hald’lar (Xald’lar) aric’i anlamına geliyor. Hald/Xağd Ermenilerin Urartulara (ve dahi yakın çağda Gümüşhane civarının yerli halkına) verdikleri isim. Acaba oradan bir ipucu çıkar mı? Bilemedim.

*
Manisa’da Doğu kökenlilerin oranı nedir? Misal: 28.04.1706 tarihli bir Osmanlı belgesinde, “Simav kazası karyelerine göçen on bin kadar Kürd ve Türkmen taifelerinin [Kula civarında] ahali hudutlarına, bahçelerine ziyanları dokunduğundan menedilmesi...” mevzubahis ediliyor. “Türkmen” sözcüğü Osmanlı kullanımında genellikle Kürt ile eş anlamlıdır. Hadi bakalım, bu Kürtlere ne oldu?

Az daha güneyde, Alaşehir ile Sarıgöl ilçelerinde sekiz on köye sahip olan bir Caber aşireti yahut cemaati vardır. Kendilerine sorarsan öz be öz Türkmen olduklarını söylerler. Ama Suriye ve Urfa’daki Kürt olan Caberlerle alakasız olmaları muhtemel mi?

Komşu Kütahya’ya bakıyoruz. Mesela 26 Ocak 1919 tarihli Resmi Gazete’de çıkan yazıya göre Altıntaş nahiyesinin merkezi Kürtköyü adlı köye taşınmış, ki bugünkü Altıntaş kasabasıdır. Buyur buradan yak.

Aydın’da şimdiki adı Turanlar olan köyün eski adının Yenikürtler veya Asikürtler olduğunu da bir tarihte yazmıştım. Anadolu tekinsiz yerdir, deştikçe altından neler çıkar bilemezsin.