16 Nisan 2014 Çarşamba

Okuma Notları

"[Otoriter rejimlerin dümen suyuna giren sanatçılar] Nazilerin işlediği insanlık suçlarına seslerini yükseltmedikleri için eleştiriliyordu. Rus lider Stalin’in amacı ise; komünist rejimin propagandasını hem Rusya'da, hem de global ölçekte yaptırmak konusunda sanatçılardan yararlanmaktı. Stalin’in iktidarındaki tartışmalı icraatlarını bir kenara koyacak olursak, komünist rejimin sanatçılarla ilişkilerinin Nazilere kıyasla elbette daha meşru bir zeminde yaşandığını söyleyebiliriz.

Neden, “elbette daha meşru bir zeminde”? Biri (genel kabul gören sayılara göre) 6 milyon sivil katletmiş, öbürü 20 milyon. Edep ve medeniyet namına ne varsa ikisi de siyasi amaçlarına kurban etmişler. İlim ve sanat erbabını, ikisi de rejim yalakası yapmaya çalışmış. Ama son mevzuda Hitler sanki daha mülayimdir. Susup, siyasete karışmayanlara (Yahudi değilse) pek dokunmamış, Stalin susma hakkı da tanımamış.

Hitler, savaşta yenildi. Stalin, yenilmedi. Daha hala “meşru zemin” vs. diye laf dolaştıranlar olması, ondan mıdır?

*
[Kırım’ın ilhakına destek veren Valery Gergiev’e karşı Münih’te başlatılan kampanyada] 1938 yılından bu yana ilk kez bir Avrupa ülkesinin, sınırları uluslararası toplumca tanınmış bir ülkenin toprağından bir parçayı ilhak etmesi kınanıyor." 

1990’da Doğu Almanya’nın ilhakı? Kosova’nın durumu daha karışık, onu saymayalım.

*
Akp, giderek büyüyen ölçekte, salt ve totaliterleştirici bir dindar-muhafazakar partiye dönüştüğü izlenimini bırakmakta.”

Gerçekten öyle mi? Yoksa, o izlenimi bırakan sadece başbakan mı? Partide, Türk siyasilerinin alışılagelmiş hırtlıkları dışında, öyle bir eğilim var mı? Akp kadroları, misal, 1980’lerin ANAP kadrolarından, 1970’lerin MC kadrolarından daha mı dindar-muhafazakar? Hatta, dindarlık yerine milliyetçilik jargonunu koysan, ki aynı şey, 1930’ların CHP kadroları daha mı janti idi?

Başbakan’a gelince, tüyler ürpertici söyleminin ne kadarı gerçek bir ideolojik programın ifadesi, ne kadarı bin defa test edilip, onaylanmış bir oy toplama yöntemi,emin olamıyorum. “Makara-bakara” erbabından kaç paralık totaliter olur ki?

*
Gordon Cullen, 1961’de yayınladığı The Concise Townscape kitabında, kentlerin devam eden sekanslar olarak algılandığını vurgulayarak, kullanıcının yollar üzerindeki hareketi ile oluşan bu sekanslara göre çevresini anlamlandırdığını...

Devam eden sekanslar”? İngilizce’ye çevrilince anlaşılıyor, “Continuous sequences” olmalı. Continuous burada ardışık demek, belli bir sırayla gelen anlamında, eski dilde muttasıl. “Devam eden” Türkçe’de “sonu gelmez” anlamını taşır, İngilizcesi "ongoing" veya "perpetual" daha ziyade. Osmanlıca "daimi", ya da "mütemadi".

Cullen eğer Los Angeleslı yahut Buffalolu ise, söylediği şey makul. Ama nerede olursan ol, on adım ötede kuş bakışı şehir manzarası görebildiğin İstanbul’a bu model uyar mı? Hatta New York’un iki boyutlu kartezyen planına uyar mı, şüpheli.

*

“[Doğu ve Güneydoğu’da 17 il bazında yapılan analizde] BDP’nin oyu, son 4 seçim ortalamasında %29, son yerel seçimde (...) % 35’tir. (...) BDP toplamda Kürt oylarının yarısını alamamıştır.”

Tarhan Erdem gibi titiz ve akıllı bir yorumcu bu kadar bariz bir hataya nasıl düşer? Maraş, Antep, Elazığ ve Erzurum’u içeren bir sahada BDP’nin %35’te kalması, Kürt oylarının yarıdan azını aldığını mı gösterir?

Yazık ki elimde ilçe bazında seçim sonuçları yok, haritadan bakıp, sonuca varmaya çalışıyorum. Alevi ve Zaza bölgelerini çıkar, Ahlat, Savur, Aralık, Harran gibi istisnai ilçeleri çıkar, Kürt nüfusu olan ilçelerin %75 ila 80’inde BDP mutlak çoğunluğu elde etmiş görünüyor. Hem bunların epeyce bir kısmında %60-70 gibi anormal oranlarla almıştı, yanılmıyorsam.

Batıdaki Kürtlerin oyunu almamaları normaldir. Kaybedeceği kesin olan partiye niye oy versinler ki? Esas ilginç olan gözlem o değil, başka. 1- Mazgirt dışında Alevistan’da tek ilçe alamamışlar. 2- Zaza bölgesinde tek ilçe alamamışlar. 3- Arap ve Türk unsurlarının egemen olduğu ilçeleri alamamışlar. Esas üzerinde durulması gereken bu.

*

“[Bayburt’un Baksı köyünde kurduğu müzeye verilen Avrupa Konseyi ödülünü alan Prof. Hüsamettin Koçan] Bazı projelerin vicdanı vardır. Ödülü aldığımda kendi kendime ‘bu vicdan, diğer vicdanlara ulaşabiliyor demek ki’ dedim. Bu ödül, bizim müzenin değil, vicdanın ve samimiyetin ödülüdür.”

Ne güzel demiş! Bir tebrik de bizden. Çıktıktan sonra bir Baksı köyü ziyareti farz oldu.

1 yorum: