4 Mayıs 2014 Pazar

Akademi inşa edeceklere öğütler

Viyana’da doktora yapan Murat Tuğrul yazmış, “Akademi mimarisinde önemli olan hususlar nelerdir sence? Bir mimar neye dikkat etmeli? Matematik Köyü özelinde şunu şöyle yapsaydık iyi olurdu dediğin neler var?” diye sormuş. Matematik Köyü özeline girmekten kaçındım, netameli konular onlar. Ama hayallerimi şöyle paylaştım:

Sevgili Murat,

Üç hafta oldu mektubunu alalı, hala cevap yazamadığım için sıkıntıdaydım. Akademi mimarisinde önemli olan nedir? Vallahi bilmiyorum. Üç haftadır kafamda çeviriyorum, yazmaya cesaret edemedim.

Liseye Robert Kolej, üniversiteye Yale’e gittim. Hayalimdeki ideal lise ve üniversite kampüsü, tesadüfe bak, onlara çok benziyor. Yale’den güzel bir tek Cambridge var. Peki, üzülerek itiraf edeyim, Harvard daha güzel sanırım. Princeton ve Stanford da harika; oğlumun gittiği St. Andrews’a da bayıldım. İşte model!

Sanırım şöyle kavramlaştırabilirim. 1- güzel olmalı, 2- sevimli olmalı, 3- unutulmaz olmalı, 4- tükenmez olmalı. Ayrıca 5- şehre hem yakın hem uzak olmalı, 6- içinde saklanacak ormanları olmalı, 7- mimarisi tutarsız olmalı.

Bir kere, güzel. Üniversitinin asıl işlevi insanın ruhunu yüksek bir yerlere çekmek olmalı – hatta neredeyse ulaşılmayacak kadar yüksek, bir yükseklik özlemi. Sıradan mimari ile olmaz. Sıradan mimari insanın ruhunu öldürür. Adileştirir. Günlük hayatın sıradanlığını norm ve hapishane haline getirir. O halde, akademi mimarının temel ilkesi, pragmatizmin tuzağından kendini korumak olmalı. Her detay güzel olmalı. Her detay uçuk ve cömert olmalı. Hiçbir şey ucuz olduğu için, ya da “şimdilik işimizi gördüğü için”, ya da “herkes böyle yapıyor” olduğu için yapılmamalı. Her yerde – avlularda, pencerelerde, kafeteryada, çamaşırhanede, dolaplarda... - kıvılcımlar olmalı, “vay” dedirten şeyler olmalı, kusursuz oranlar gözetilmeli.


Klasik mimarinin normları, bir şekilde “mutlak, transcendent” bir güzellik olduğu hayalini beslediği için bana cazip geliyor. Prensip olarak modern veya büsbütün yeni bir şey de o
labilir; ama sanki modernde bitmemiş bir şey var. Sanki mutlak bir Güzellik’ten ziyade keyfi bir kaprisin peşinde gidiyormuş hissi veriyor. 

Deha belki yepyeni bir şeyden Güzellik çıkarabilir. Deha yoksa, klasiğe sadık kalmak daha kolay.

İki, sevimli. Akademi insanî ve davetkâr olmalı; burası benim evim, “hayatımı burada geçirebilirim” duygusunu beslemeli. Klasik Anglo-Amerikan üniversite mimarisinin başarısı oradadır: aynı anda hem nefes kesici derecede güzel, hem de insancıl, sempatik, rahat, girintili çıkıntılı, labirentimsi, asimetrik. Modern anıtsal mimarinin hemen tüm örnekleri bana boğucu, ürkütücü geliyor. Cam ve çelik minimalizmi, dev boyutlu çıplak yüzeyler, insanın ruhunu ezen şeyler. Totaliter bir anlayışın temsilcisi. Daha önemlisi, bilimi, benim çabalarımın eseri değil, yabancı ve mutlak bir veri olarak hissettiren anlayışın temsilcisi. 


Kural: hiçbir duvar tam düz olmamalı. Hiçbir motif sonsuza dek monotonlukla tekrarlanmamalı. Her kuralın istisnası olmalı. Tüm yapısal unsurlar, insan bedeninin oranlarını ve ölçülerini esas almalı. Pencereler insan bedenini çereçevelemeli. Duvarlarda el, göz ve omuz hizasında ayraçlar veya aksanlar olmalı. Adolf Loos ne demişse, tersi doğrudur.

Üç, unutulmaz. Bu galiba birinci maddenin tekrarı. Sıradanlık öldürür. Hayatının en belirleyici birkaç yılını geçireceğin yerin, hayatın boyunca unutulmayacak, seni başka ufuklara taşıyan, ruhunda pencereler açan bir yer olması lazım. Büyüdüğünü sana hissettirmesi lazım.

Dört, tükenmez. En az dört sene orada yaşayacaksın. Sıkılmaman lazım. Dört sene boyunca daha keşfedeceğin sırlarının olması lazım. Sevgilinle kaçacağın, bunalınca saklanacağın, yeni gelen çömezlerden gizli tutacağın yerleri olması lazım. Bu yüzden monotonluktan, motif tekrarından kaçmak gerekiyor. Yale’deki büyük kütüphanenin asansörle çıkılamayan gizli bir katı ve hiçbir yerden görünmeyen gizli bir avlusu vardı. Bilim ruhunun timsalidir bence: her şeyi bildiğini zannederken, karşına bilmediğin yeni odalar çıkar.


Tabii asimetrinin anlamlı olması için, bir simetri çerçevesine oturması lazım. Kaos monotondur. Kuralı koyup bozma oyunudur asıl keyifli olan ve tükenmez çeşitlilik sağlayan.

Şehre hem uzak hem yakın olmak mühim. Sıkıldığında kaçabilecek kadar yakın, ayrı ve ayrıcalıklı bir dünyada yaşadığını hissetmene izin verecek kadar uzak. Princeton mesela çok uzaktır. Columbia ise aşırı yakın. İdeali Harvard sanırım, yahut Stanford.

Orman şart. Akademi yorar. Parlak ışıklar altında yaşarsın. Kaçabilmen lazım. Heidelberg’in ormanı bir şaheser, ama Cambridge de geri kalmaz sanırım. Yale’inki çok uzaktı, Harvard’ın hiç yok. Ama onun da nehri var.

Mimari tutarsızlık, dördüncü maddenin devamı. Sürprizlerle dolu olmalı, sıkılmana fırsat vermemeli. Monoton olmamalı. Eğer üniversite eski ise, zaman içinde o tutarsızlık kendiliğinden gelişecektir. Yeni yer kuruyorsan, tutarsızlığı suni olarak yaratmaktan başka çaren yok. Genel ilke: her üç veya beş adımda bir, senden beklenenin tersini yap. Hem eğlenirsin, hem yaptığın binada yaşayacak olanların sıkıntıdan ölmemesini sağlarsın. Sevaptır. İyi gelir.


*
Bilmem bir şeye benzedi mi. Gerçi bana uyup da iş yapacak olanın vay haline. Ama ufak da olsa doğruluk kırıntıları var sanırım söylediklerimde.

Sevgiler, sana ve kız arkadaşına kolaylıklar.
Sevan

2 yorum:

  1. Boston'da ki hukumet binalarinin bazilarini dusunuyorum da....sanirim hepsinin kafasi ayni calisiyor, gordukce rahatsizlik yaratiyor insanda...hele ilk geldigimde gocmenlik islemlerinin yapildigi binanin onunde kuyrukta beklerken cop tenekesinde gordugumuz lagim faresi bile binanin yaninda sevimli kaliyordu...tuyler urpertici!

    YanıtlaSil
  2. cok güzel yazmisiniz, bunlari okuduktan sonra mimar olasi geliyor insanin:)
    Sanirim bu insanin icinde olan bir sey, o kadar mimar tanidiklarim var bu olayi bu sekilde anlatamazlar, bu da güzel bir ayricaliktir sanirim.

    YanıtlaSil