13 Ekim 2014 Pazartesi

Cumhuriyetin Batılı olması değil mesele, olamaması Bölüm 1.

Ümit Kardaş benim değer verdiğim ve yazılarını çoğu zaman beğenerek okuduğum bir yazar. Taraf'taki son yazısına http://www.taraf.com.tr/yazilar/umit-kardas/cumhuriyet-oryantalizmi/30914/ itirazlarımı dostane bir tartışma olarak değerlendireceğini umarım.

"Osmanlı aydını, Batılılaşmayı ya da medenileşmeyi sadece aydınlanma olarak anlamıştır. [Oysa Batı sadece 18. yüzyıl düşüncesi olan aydınlanmadan ibaret değildir.]" demiş Ümit Kardaş.

Bu doğru değil. Velev ki kısmen doğru da olsa, temelinde yatan çıkmazı gözardı edersek yanılırız.

İlk baştan beri Osmanlı eliti, Batı medeniyetinin Hıristiyanlıkla (daha doğrusu Hıristiyanlığın Batı versiyonlarıyla) ilgisini doğru olarak, hatta belki biraz abartarak teşhis etti. Evliya Çelebi'de, 18.yy sefaretnamelerinde, Namık Kemal'de, Şinasi'den Hüseyin Rahmi'ye uzanan Tanzimat romanlarında bu vurgu gayet nettir. Osmanlı kültürel yaşamının gözardı edilmemesi gereken bir unsurunu oluşturan gayrimüslim toplumlarında, batılılaşma/modernleşme tartışmasının ana ekseni daima mezhep meselesi olmuştur. Protestan yahut Katolik olmadan Batılı olunabilir mi? Osmanlı modernleşmesinde Tevfik Fikret - Abdullah Cevdet'in sekülarist çizgisi egemen değildir, ikincil kanaldır. 

Sonuçta gerçi çıkış yolu o kanalda bulundu. Ermenilerin ve Rumların bir kısmı için Protestanlık veya Katoliklik gerçekçi bir çözüm olabilirdi belki. Türkler için değildi. Din değiştirmeyi reddedince geriye iki seçenek kalıyordu: Bir, Batıyı tümden reddetmek, ya da iki, Batının laik-seküler-antiklerikal damarını seçmek. İkinciyi seçtiler. Başka çare olmadığından seçtiler, şuursuzluktan değil.

Kavga derin ve acıtıcı bir düzeyde verildi. Tevfik Fikret'in, Türk aydınlanmasının Prometheus'u olarak tahayyül ettiği oğlu Haluk, ABD'ye göçüp Protestan vaızı oldu. Mecelle müellifi Cevdet Paşa'nın torunu, paralarda resmi olan Fatma Aliye Hanımın kızı, evden kaçıp Katolik rahibelere sığındı. Laiklik, biraz da bunların cevabıdır.

Türk modernleşmesinin gizli ve mütevazı kahramanları olan yabancı okullar, "modern" oldukları için değil, potansiyel Hıristiyanlık yuvası olarak görüldükleri için, eski ve yeni Türk devletinin ölmez nefretine konu oldular. Oysa bu okulların Türk mezunları Hıristiyan olmadılar. Ezici çoğunlukla laik ve seküler, hatta Batıda eşine ender rastlanır ölçüde tutarlı bir şekilde laik ve seküler oldular. İyi ki de oldular. Bu memleket Şarklılığın lağım çukurunda henüz boğulmadıysa, o birkaç bin değerli insanın yüzü suyu hürmetinedir.

*
Batı medeniyetinin Hıristiyanlıktan da, anti-Hıristiyan sekülarizmden de daha belirleyici olan öteki boyutu bu topraklarda hiç ilgi görmedi. O boyut, toplumsal elitlerin devlet karşısındaki nispi özerkliğidir. Soyluların, din adamlarının, burjuva entelektüellerin krala "orada dur reis" deme hakkına, gücüne ve alışkanlığına sahip olmaları geleneğidir.

Osmanlı koşullarında akla bile getirilemeyecek bir öneriydi. Buraların eliti oradakine benzemez. Buraların devleti de kendine kafa tutanları yumuşatıp ehlileştirecek güçten ve otoriteden yoksundur. "Nispi özerklik" deyince dış vilayetlerde isyan, iç vilayetlerde eşkıyalık ve zorbalık anlaşılır. O yüzden Batı'nın bu en belirgin hasleti buralarda ağza bile alınmadı, mutlak sessizlikle geçiştirildi.

Oysa daha 16.yy'da Floransa'dan bu tarafa bakan Machiavelli durumun farkındaydı. Prens'in Fransa ile Türkiye'yi kıyasladığı bölümünde, Osmanlı'nın bu yüzden uzun vadede yenilgiye mahkum olduğunu doğru olarak teşhis eder. Oysa Türk Batıcılarının en ciddi ve radikal olanlarında bile bu meselenin izini göremezsin. Mithat veya Vefik Paşa'lar, Babanzadeü, Ağaoğlu Ahmetü, Ziya Gökalp elitlerin devletten nasıl yakasını kurtaracağı meselesine değinmezler. Cumhuriyet devrinde de değişen bir şey yoktur. En sağdan en sola, en Müslümanından en sosyalistine kadar Cumhuriyet aydınlarının tümü için, devlete icabında kafa tutma imkan ve dayanaklarına sahip olan elitler --mesela kompradorlar, işbirlikçiler, Boğaza karşı viski içenler, Yahudiler, kozmopolitler, toprak ağaları, Kürt feodalleri, masonlar, tarikatlar, Pensilvanya -- devlete ve millete yönelik vahim birer tehlike olarak görülür ve lanetlenir.

Bu yüzden Türkiye'nin Batılılaşması hayal olmaktan ileri gidememiştir ve bundan sonra da gidemeyecekir.

*
"Batılılaşma, Cumhuriyet rejiminin birincil meşrulaştırma aracıdır." (Ümit Kardaş)

Bu da doğru değil. Batılılaşma, rejimin ancak metropol elitlerine yönelik söyleminde bir rol oynadı. Geniş kitlelere yönelik endoktrinasyonda kullanılan ana meşrutiyet teması Batı filan değildir, vatan-millet-sakaryadır, Milli Mücadeledir, denize dökülen düşmandır, yedi düvele meydan okuyan Gazi'dir. Yanlış hatırlamıyorum herhalde, ilk ve ortaokulda boğazımıza dayadıkları millî bulamaçta "Batılılaşma" diye bir şey yoktu. Ama bol miktarda şehit ve gazi vardı, düşman vardı, al bayrak vardı, Allah Allah nidalarıyla huruc eden Mehmetçik vardı, susmayacak ezanlar, zalim Haçlılar vardı. "Düşman", kuşkuya yer bırakmayacak bir netlikte Batı idi. Emin Oktay'ın tarih kitaplarında Avrupa ve Avrupalılar hakkında bir olumlu kelime okuduğumu hatırlamıyorum.

Cumhuriyet'in kurucu ideolojisi İslami bir ideoloji ve İslami bir propagandadır. Bunu görmemek için hakikaten kör olmak lazım. Revize edilmiş bir İslamdır, evet. Araplardan ve Arapçadan arındırılmış, uhreviyatı azaltılmış, ahlaki retoriği minimize edilmiştir. Ama sonuç olarak İslamdır. "Biz" ve "düşman" olarak ikiye böldüğü dünyada, biz dediği şey "Türk" diye yeni bir ad taktıkları babadan kalma İslam milletidir. Düşman ise bin dört yüz seneden beri aşina olan Rum ve Frenk keferesidir. Cumhuriyet'in üfürükten kazanımlarını bir yana bırak, geriye kalıcı ve çağ değiştirici olan bir tek eser kalır: Yüzyıl başında %25 gayrimüslim nüfusu olan bir ülkede yüzde doksan dokuz virgül dokuz İslam çoğunluğu yaratmak.

Cumhuriyet ideolojisinin dışladığı şey İslam değildir. İslam'ın eski sürümüdür. Hedefi İslam'ı silmek değildir, devlet kontrolüne almaktır. Daha belirgin ifade edelim: belli bir konjonktürde, devletin yüksek menfaatlerinin gerekli kıldığı birtakım reformlara "İslam" adına direnme eğiliminde olan unsurları bertaraf etmektir. Bir şekillendirme operasyonudur. Hadise bundan ibarettir.

*
Batıcılık da vardı elbette. Neden vardı? Üç sebep sayayım:

1. Konjonktür dayatmıştır. Türkiye Batıya -- 30'larda İngiltere'ye, hini hacette Almanya'ya, 1945'ten sonra ABD'ye -- muhtaçtır. Lozan'da verilmiş sözler vardır.

2. İstanbul ve İzmir'in Avrupai elitleri ile Ankara yönetimi arasında Milli Mücadele yıllarında kopma noktasına gelen iplerin tamiri gerekmiştir. Ekonomik ve sosyal açıdan Ankara o zümrelere muhtaçtır. Onlara taviz vermesi gerekmiştir.

3. Askeri erkan, Abdülhamid'in 1880'lerdeki reformlarından bu yana kendini "Avrupai" sayan bir kurumsal kültüre sahiptir. Bu kültür, ikinci maddede anılan metropol elitlerinin Avrupailiğinden farklıdır. Prusya imalatıdır. Aynı devirde Japonya'da zuhur eden modernleşmeci militarizmle akrabadır. Batı medeniyetinin gelenek ve alışkanlıklarının çoğuna yabancıdır. Papazdan ve misyonerden korkar, kapitaliste güvenmez, fikir adamlarıyla aynı dili konuşmaz. Ama nihayetinde kendini "Batılı" sayar ve içinden çıktığı Şark dünyasını küçümser.

Bakın, üç sebep saydık. İlk ikisi şartların zorladığı şeylerdir; gayri samimidir. Üçüncüsü samimidir, ama savunduğu kültür Batı'yı Batı yapan her şeyden soyulmuş bir tuhaf kışla kültürüdür, Batı'nın robot resmidir.

Cumhuriyet rejimini "Batıcılıkla" suçlarken bunları da göz önünde bulunduralım.

(Devam edecek..)

Feramuz Çakçak

9 yorum:

  1. Şu kemalizmin islamı revize etme anlayışı bölümüne katılmıyorum, kökten yanlış.

    Eğer kemalizm bir ideoloji olarak ele alacaksak, kurucusunu da mustafa kemal olarak görmemiz gerekir. bu sebeple kemalizmi çevreleyen eylemler sadece mustafa kemal'den sonra gelenlerden ibaret değildir. yani kemalizmin din anlayışına bakmak için evvela mustafa kemalin din anlayışına bakmak gerekir.

    mustafa kemal kesinlike müslüman değildi. Ayrıca ne düşündüğünü dayatan bir adamdı, bu toplumun ancak böyle adam olabileceğini düşünüyordu. devlete karşı diklenecek bir aydınlar grubundan bahsediyorsanız eğer zaten o kişi devletin başındaydı. yani galileo'yu cumhurbaşkanı, dönemin tutucu yönetici sınıfını da halkın tüm katmanları-burjuva, köylü, toprak ağası, hatta politikacısı- olarak görebilirsiniz. avrupa aydınlanmasının meydana gelme biçiminin tamamıyla terse döndürülmüş hali.

    neyse konumuza dönelim;

    siz nasıl bir kişinin tanrıyla konuşma iddiasını akla hakaret görüyorsanız, kendisi de sizden pek farklı düşünmüyor bu konuda.

    Eğer 1930'da mustafa kemal tarafından yazılan Medeni bilgiler kitabını okursanız, onun din konusunda ne kadar radikal - ki bence gayet isabetli, ve şu günün pek çok aydının yapamadığı tespitler yapmış - olduğunu göreceksiniz.

    Aksine ondan sonra gelenler, bu konuda pek radikal değiller; sadece devlet tarafından kontrol altına alınmış ve alanı sınırlandırılmış bir din anlayışının kafi olduğunu düşünüyorlar.

    bu sebepledir ki aynı "kemalist" yapılar medeni bilgiler kitabını sansürlemekte bir beis görmemiştir, ve yine aynı kemalistler mustafa kemal'in dinsiz olmadığını - sanki çok kötü bir şeymiş gibi- her fırsatta anlatmaya çalışır.


    bu söylediklerim mustafa kemal'in sadece din anlayışıyla sınıdırlıdır.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Umut, mesele dindarlık değil, aidiyet ve kimlik meselesi. Soru: Yüzde 99 virgül 9 müslüman olan Türkiye'yi kim yarattı? Soru: Frenk ve Rum kafirini tepelemekle Osmanlı mı daha çok övündü, Cumhuriyet mi?

      Sil
  2. Merhaba ''Feramuz'' Bey,

    Cumhuriyetin Batılı olmakla ilişkisini irdelerken İttihatçılar ile Kemalistleri ayrı ayrı ele alıp değerlendirmek gerekmez mi? Örneğin, dine veya aydınlanmaya yaklaşımda bu iki akım arasında hiç mi fark yoktur? Sahi, siz Kemalizm ile İttihatçılık arasındaki farklara hiç değinmediniz. Bu konuda bir yazı yazmayı düşünmüyor musunuz? Bana sanki İttihatçılar daha ırk vurgulu ama Kemalizm dil vurgulu gibi görünüyor. Keza İttihatçılar 'modern' ve 'Türklüğe uygun' bir Sünni İslam içinden konuşurken Kemalizm bunu aşan, İslam'ın yalnızca Arap versiyonunu değil tüm İslam'ı Türklüğe karşıt biçimde anlayan bir yerde duruyor gibi görünüyor. Kemalizm, İttihatçılıkla aynı şey değil. Ama 1930'lara dek onun çizgisi içinden gitmiş. Mecburen mi böyle yapmış yoksa İttihatçıların esas hedefi de 1930'lardaki Kemalizmle benzeşiyor muydu bilemiyorum. Siz ne düşünüyorsunuz? (Bu soruları birinin size iletmesi mümkün mü?)

    Fırat

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Fırat, ne dediklerine ya da neye niyet ettiklerine değil, sonuçta ne olduğuna bakmaya çalıştım. Tanzimat - Cumhuriyet eliti oldukça homojen bir bütündür bana sorarsan. Elbette zaman içinde evrilmiştir. Ama kolektif bir aklı vardır.

      Sil
  3. ''Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir, adeta halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır.. '' Atatürk-1926 (Andrew Mango, Atatürk Syf. 447)

    ''Aziz Millet Vekilleri,
    Dünyaca malum olmuştur ki, bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat, bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Söylev ve Demeçler / Cilt 1 / Syf. 389

    ''Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların vesairenin Türk'lerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir şekilde tesir etmedi.. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti, milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed'in kurduğu dinin gayesi milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu arap fikri ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed'in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasr etmeğe mecburdular. Bununla beraber, Allah'a kendi lisanında değil Allah'ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe Allah'a ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyyet karşısında Türk Milleti bir çok asırlar ne yaptığını ne yapacağını bilmeksizin adeta bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kuran'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler.'' (Dil Tarih Yüksek Kurumu-Atatürk'ün El yazmaları 1998/ Prof Afet İnan)

    “Evet Karabekir, Arapoğlu’nun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kuran’ı Türkçe’ye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım, ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler..” (Atatürk-Kazım Karabekir Paşaların Kavgası, Syf 159)

    YanıtlaSil
  4. Cevdet paşadan örnek veriyorsunuz. Cevdet paşa Mecelle'yi çıkardığı senelerde kendisine en çok taarruz edenler cahil softalar olmuştur, halbuki şimdi onu müdafaa ederler. Mesela ben Cevdet paşanın Kısasül Enbiya'sını okudum. Bu devirde öyle bir kitap yazacak babayiğid çıkmaz. Şu anda Türkiye'de, Islamcı olduğu halde hiç ajitasyon yapmadan öyle tamamen objektif tarzda bir Islam tarihi kitabı yazacak mütedeyyin yok

    YanıtlaSil
  5. Kemalist (!) Türk Milliyetçileri şu sorulara cevap vermeye mükelleftir;

    NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE! diye söyleyen Mustafa Kemal için

    Mustafa Kemal madem öyle; Latin Alfabesi yerine, neden “Göktürk Alfabesi”ni getirmemiştir?

    Mustafa Kemal madem öyle; (fötr) Şapka yerine, neden “Kalpak” inkılabı yapmamıştır?

    Mustafa Kemal madem öyle; Rakı Fabrikası yerine, neden “Kımız Fabrikası” kurmamıştır?

    Mustafa Kemal madem öyle; Ayasofya Cami yerine, neden “Fener Rum Patrikhanesi”ni müzeye çevirmemiştir?

    Mustafa Kemal madem öyle; Miladi Takvim yerine, neden “12 Hayvanlı Türk Takvimi”ni getirmemiştir?

    Mustafa Kemal madem öyle; Avrupa’dan ithal hukuk yerine, neden “Türk Töresi”ni getirmemiştir?

    Mustafa Kemal madem öyle; … Halifelik sürüp çıkarılırken, Fener Patrikhanesinin İstanbul’da bırakılmasına akıl erdirmek zordur.”

    Mustafa Kemal madem öyle: Bir kisi tek basina nasil bir ülkeyi kurtarabilir? o “kahraman” kurtardi da neden o zaman düsmanlarin kültürlerini, yasam tarzlarini, alfabesini, yasalarini.. hatta dinlerini bize dayatti?

    http://www.mainboard24.com/siyaset-meydani/659869-kemalist-turk-milliyetcileri-su-sorulara-cevap-vermeye-mukelleftirler.html

    YanıtlaSil
  6. Machiavelli'nin de bahsettiği, şu asilzadelerin Kral'a, " orada dur reis ! " diyebilme gücü bizim Türkiye'de pek olamadı galiba. Bakın, Halil İbrahim İnal'ın Osmanlı Tarihi isimli kitabından iktibas ediyorum =>

    ....iki ateş arasında kalan Karamanoğlu, Konya kalesine kaçarak kendini zor kurtarmıştı. Konya 11 gün kadar muhasara edildi. Konya halkı can ve mallarına dokunulmamak şartıyla şehri teslim edebileceklerini gizlice Bayezid'e bildirdiler. Alınan tertibat üzerine şehir teslim oldu. Kaleden çıkan sultan Alaaddin Ali Bey, Osmanlı askerleriyle çarpıştıysa da muvaffak olamayacağını anlayınca kaçmaya başladı. Fakat bu sırada attan düşerek yakalandı. Yakalanır yakalanmaz derhal Yıldırım Bayezid'in huzuruna getirilmişti. Padişah, eniştesi olan Alaaddin Bey'e niye böyle yaptığını ve kendisine niye itaat etmediğini sordu. O da: " Niçin sana itaat edeyim, ben de senin gibi bir hükümdarım "cevabını verdi. Bu soze canı sıkılan Bayezid onu , Ankara'da basıp esir aldığı Sarı Timurtaş Paşa'ya verdi. Timurtaş Paşa da onu cellatlara teslim etti. Bayezib bundan sonra Konya'ya bir vali tayin ederek, Larende(Karaman) üzerine yürüdü....

    YanıtlaSil
  7. Türkiye'nin batılılaşması herşeye rağmen başarılıdır. Türkiye dini ve kültürel handikaplarına rağmen benzer toplumlardan (ortadoğu toplumlarından) çok daha fazla mesafe katetti. Herhangi bir ortadoğu toplumunun hayal edemeyeceği kadar fazla. Ziya Gökalp'in kültür-medeniyet yorumu 2014 dünyasında tekrar kendini doğruluyor.

    Evvela milliyetçilik aleti ile batının tanımladığı şablonda bir millet yaratıldı. Dolayısıyla Türk milliyetçiliği teorisi batı karşıtı kesinlikle değildir. Bu hayatın her alanında kendini gösterir. En avamı bile kendi dünyasını etkileyen meselelerde aidiyetini batılılıktan yana hisseder. Örneğin şampiyonlar liginde yarışan takımını, avrupalılar asyalı diye dışladığında yadırgar.

    Tanzimat ve Cumhuriyet aydınları Türkiye'deki orta çağ toplumunu dönüştürmede kendi üzerilerine düşeni yaptı.

    YanıtlaSil