27 Mayıs 2014 Salı

Kahraman Irkıma Bir Gül

Murat Yetkin 19 Mayıs münasebetiyle bir kompozisyon ödevi yazmış, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/murat_yetkin/19_mayis_istiklal_savasi_sadece_isgalcilere_karsi_verilmedi-1192741 yüz yıldır yinelene yinelene tiridi çıkmış kaç tane klişe varsa alt alta dizmiş. Bakalım ne demiş?

“Haçin kaymakamı iken Fransız işgaline karşı Adana cephesinde direnişe katılan Saim Bey’in adı kurtuluştan sonra o ilçeye verildi: Saimbeyli oldu.”

Haçin nüfusunun tamamına yakını 1909’a kadar Ermeni idi. 1909 katliamından sağ kalanlar 1915’te Suriye’ye sürüldü. Onlardan hayatta kalabilenler, 1919’da Fransız ordusunun koruması altında yurtlarına dönüp evlerine, tarlalarına sahip çıkmaya çalıştılar. Bu esnada, Kozan ve Kayseri-Sarız’dan gelen birtakım Türkmen mütegallibesi, İttihat ve Terakki örgütünün desteğiyle Ermeni mallarını sahiplenmişti. (Yanılmıyorsam MHP milletvekili Yusuf Halaçoğlu’nun ailesi de onlardandır.) Geri dönen Ermenileri kasabaya sokmadılar; birkaç kişiyi pusu kurarak öldürdüler. Fransızlar çekip gitti. Ankara’daki Türk yönetimi resmen işe karışmazken, kaymakam Saim Bey el altından çetecileri destekledi ve silah temin etti.

“Bugünkü ismi Ağrı olan Karakilise’de Kulplu Şamil Bey son bir umut, kendi hükümetini ilan edip Kazım Paşa yetişene kadar işgale direndi.”

Karakilise kasabası 1828 büyük göçünden sonra Osmanlı ülkesinde kalan bir grup Ermeni tarafından, karayolu üzerinde bir alışveriş noktası olarak kurulmuştu. 1878’de Rus yönetimine girdi, kırk yıl öyle kaldı. 1918 ilkbaharında Türk ordusu tarafından ele geçirildi ve etnik temizlik uygulandı. Mütakereden sonra İngilizlerin müdahalesiyle Türk ordusu savaştan önceki sınırlara çekildi. Bu esnada Rusya çökmüş ve yerine Ermenistan Cumhuriyeti kurulmuş olduğundan, Müslüman nüfus çoğunluğuna sahip olan ve Ermeni yönetimine girmeyi düşünmeyen Ağrı-Bayezid, Kars ve Ardahan’da Ankara hükümetinin ve ittihatçı teşkilatın üstü kapalı desteğiyle Türk-İslam direniş şuraları kuruldu. 1920’de Ankara, Moskova’da iktidarını pekiştiren Bolşevik rejimi ile anlaşarak bu yerleri ele geçirdi.

“Yıllarca terörist diye aranan, Galip Hoca kod adıyla Batı Anadolu’da direnişin sivil kanadını örgütleyen Celal Bayar…”

1913’te Balkan Savaşı yenilgisi üzerine Ege bölgesinde Rumlara karşı bir terör kampanyası başlatıldı. Balıkesir, Manisa, Salihli, Tire, Söke, Meğri (Fethiye), Seydiköy ve Urla’da Rum köyleri basıldı, çiftlikler ateşe verildi, cemaat ileri gelenleri öldürüldü. Paniğe kapılan Rumların yüz binlercesi yurtlarını terk edip 1913 yazında adalara sığındılar. İttihat ve Terakki teşkilatı mensubu olan Galip Hoca/Celal Bayar, bu terör kampanyasının başlıca faili olarak bilinir. Yakın dönemde Bosna, Kosova ve Hırvatistan’da, Irak ve Suriye’de, Darfur ve Myanmar’da yaşananlarla benzerlik çarpıcıdır.

“Mustafa Kemal, Samsun’a ne görevle gönderilmişti Payitaht’tan, yıllarca yaveri olarak hizmet ettiği Sultan Vahidettin tarafından?”

Mustafa Kemal Paşa’ya, Vahidettin’in cülusundan hemen sonra, Ağustos 1918’de sultan yaverliği payesi verildiğine göre, Mayıs 1919’da dokuz aydan beri yaverdir. Yeni padişahın en güvendiği komutan olarak nam salmıştır. 1918 Ağustos’unda Alman komuta kademesine karşı bir çeşit darbe mahiyetinde olmak üzere Filistin cephesi komutanlığına atanmış, Ekim ayında padişaha bir muhtıra yazarak Enver’in görevden alınmasını, kendisinin Enver yerine Harbiye Nazırlığı’na, yakın arkadaşları Rauf ile Fethi’nin ise Bahriye ve Dahiliye nazırlıklarına atanmasını talep etmiştir. Bu talebin yerine getirilmemesi üzerine Kasım’dan itibaren padişahla arasının soğuduğu iddia edilir. Anadolu’ya İngiliz komutanı Allenby’nin tavsiyesi, başbakan Ferit Paşa’nın kararnamesi ve Vahidettin’in onayıyla, tarihte pek az Osmanlı paşasına nasip olan diktatöryel yetkilerle donatılmış ve yüklü bir örtülü ödenekle desteklenmiş olarak gönderilmiştir.

Daha sonra Vahidettin’le neden “aralarının açıldığı”, modern Türk tarihçilerinin yeterli objektiflikle incelemiş oldukları bir konu değildir.

“Türk devleti, Osmanlı hanedanı altında altı yüz yıllık ömrünün son günlerini 1918’de Mondros Mütarekesi ile Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisini kabul ederek saymaya başlamıştı.”

1918 Eylül’ünde Filistin’de bulunan üç adet Osmanlı ordusu, tüm mevcuduyla İngilizlere esir düştü. Kırk gün içinde bütün Suriye, Lübnan ve Ürdün kaybedildi. Aynı günlerde Ali İhsan Paşa’nın Irak ordusu Urmiye ve Musul’dan çekildi. On gün kadar önce Bulgaristan yenilmiş ve Selanik’ten gelen İngiliz-Fransız müttefik sefer gücüne teslim olmuştu. Bulgaristan müttefik olduğu için Trakya sınırında Osmanlı tahkimatı yoktu; İstanbul’un bir-iki hafta içinde işgali beklenmekteydi.

Bu tarihte Osmanlı ordusunun toplam silah altındaki gücü, tamamına yakını yedekler ve çocuk yaşındakiler olmak üzere yüz bin civarındaydı. Almanya’yı yenmiş olan İngiltere ve Fransa’nın silah altında sekiz milyon dolayında askeri mevcuttu. Osmanlı devlet gelirleri 1915’ten bu yana sıfırlanmış, Alman askeri yardımı kesilmiş, Ermeni talanından elde edilen gelirler de bu tarihte tükenmiş bulunuyordu.

Bu şartlar altında imzalanan Mondros mütarekesi, başta Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı Fethi Bey’le birlikte çıkardığı Minber gazetesi olmak üzere, Türk basınınca “olabileceğin en iyisi” olarak değerlendirilmişti. Mütarekeyi müzakere edip imzalayan kişi, yine Mustafa Kemal’in yakın müttefiki ve sonradan Milli Mücadele’nin “ikinci adamı” olan Rauf Bey idi. Türkiye’nın bugünkü Suriye ve Irak sınırları (Hatay ve Musul’a ilişkin iki pürüz haricinde) bu mütareke ile çizildi. Daha da önemlisi, Şubat 1920’de ilan edilen Misak-ı Milli beyannamesinde “gayrı kabili tecezzi” sayılan vatan toprakları, Mondros mütarekesinin çizdiği sınırlarla tanımlandı.

Cumhuriyet’i kutsama davasına girişenlerin, bir bakıma bugünkü Türkiye Devleti’nin kurucu belgesi niteliğinde olan Mondros mütarekenamesine gösterdikleri husumeti anlamak kolay değildir.

25 Mayıs 2014 Pazar

Son günlerde okuduklarım

Gianbattista Toderini, Türklerin Yazılı Kültürü, Yapı Kredi Yayınları 2012.

Peder Toderini 1780’lerde İstanbul’a gelip Türklerin kütüphaneleri ve eğitim kurumları üzerine esaslı bir çalışma yapmış. Potansiyel olarak müthiş bir kaynak. Yazık ki çeviri ve edisyon facia. İtalyanca aslını herhalde bulamadıklarından, 1789 tarihli Fransızca çevirisinden çevirmişler. Kitapta geçen binlerce kişi ve kitap adı, yazıt ve mısra, ağdalı Osmanlıcadan İtalyancaya, İtalyancadan Fransızcaya, Fransızcadan güncel Türkçeye çevrilmiş. Her basamakta bir şeyler kaybetmiş. Çevirmenin konuya hakimiyeti zayıf; 18. Yüzyıl Fransızcasına da hakimiyeti zayıf. Sonuç, şaka gibi bir şey.

Toderini Topkapı Sarayı kütüphanesinin büyük zorluklarla elde ettiği kitap listesini aktarmış. Yaklaşık bin başlık, ilgilisi için paha biçilmez bir hazine. Ciddi bir edisyonda ben her başlığa yarım sayfa dipnot beklerdim. Heyhat, Google Translate seviyesiyle idare etmek zorundayız. “Mükemmel Risale’nin Risalesi veya Koleksiyonu”, “Şerh’te Işık Çokluğu”, “Kazihet’in Şerhi”, “Aromi Yerleri ve Şerhi” – ve ilahisi ...

Simon Sebah Montefiore, Jerusalem: A Biography, 2011, 700 sayfa.

Kudüs kentinin tarihi. Muazzam bir çalışma. Üç bin yıl (doğrusu 2700 yıl olmalı) aralıksız katliam, cinayet, sürgün, fetih, hırs, nefret, özveri, iman – ve mimarlık - üretmiş bir kolektif çılgınlığın hikayesi. Bir nefeste okudum. Sonra aradaki detayları unutmamak için bir daha okudum.

Yazarın büyük dedesi, modern Kudüs’ün kurucularından biri sayılan Sir Moses Montefiore. O yüzden Yahudilerin yer yer hafiften kayırılmasını mazur görmek gerekiyor. Kayırılmayanlar Müslümanlar değil, daha çok Hıristiyanlar. Osmanlı’nın son dönemi ile İngiliz mandası yıllarının Arap burjuvazisini neredeyse nostalji ile anmış.

Kitabın en zayıf bölümü en başı. Kuruluş çağlarını anlatırken efsaneye boyun eğmiş. “Musa bir masal, Davut ve Süleyman zamanında da Kudüs birkaç yüz nüfuslu bir mezra idi” demeyi göze alamamış. Modern Ziyonizmin yahut Haçlıların veya Konstantin’in zamanını o kadar gerçekçi analiz edebilen biri, Musa ve Davut anlatısına – yahut Muhammed ve Hz. Ömer efsanelerine - neden aynı soğukkanlılıkla bakamaz? Bu da Kudüs’ün lanetinin bir parçası olmalı sanırım.

Sebastian Faulks, The Fatal Englishman, 1996.

Büyük vaadlerle başlayıp erken yaşta intiharla sonuçlanan üç yaşam öyküsü -1920’ler, 1940’lar, 1960’lar. Bir bakıma, 20. Yüzyıl İngiliz entelektüel sınıfının bir kesiti.

Faulks çok iyi bir yazar – zeki, duyarlı, olağanüstü kontrollü, precise (neydi bunun Türkçesi?). İyi bir anlatıcı: sabaha kadar uyutmadan, birtakım alakasız İngiliz gençlerinin hayat hikayesini okutturuyor. Birdsong diye bir romanı varmış. İyiymiş, biri gönderse de okusak.

“Öyküleme” (narration) kavramının bizde edebiyat dersindeki adı tahkiye, hikaye ile aynı Arapça kökten. Osmanlıca bir şey zannediyorsun ama değil. 20. Yüzyıl ortalarına doğru zuhur etmiş bir kelime. İlk kez 1955’te herhangi bir sözlüğe girmiş.

Bitik Adam, Thomas Bernhard, Çeviri:Sezer Duru, YKY 117 sayfa.

Menfur bir kitap. Almanlara has sınırsız bir nefretin kusuntusu. Bir nefret şöleni. 1983’te yazmış. Çok sonra yüze çıkacak yabancı düşmanlığının ta derinlerinde Avrupa’nın kendine nefretinin yattığını hissettirmesi açısından bir ilginçlik kırıntısı var. Yoksa kötü.

Çeviri de kötü. Bir kere Der Untergeher “Bitik Adam” değil. “Batan” demek, aşağıya doğru giden: bitmiş bir şey değil, bir süreç, bir eğilim. Yoksa intiharından yıllar önce, daha genç bir piyanist adayı iken, Glenn’in Wertheimer’e “benim sevgili Untergeher’im” diye takılması anlamsız. Ayrıca sanırım Oswald Spengler’in Untergang des Abendlandes’ine gönderme var – Batı Medeniyetinin Batışı – “Batı’nın Günbatımı” mı desek?

Hemen her cümlede Türkçe hatası var. (insanlar “kendi eceliyle” ölmez, piyano “takırdatılmaz”, birinin yürüyüşü “hafif” ve “saltanatlı” olmaz, konuklar “hangisi olursa olsun” değil “kim olursa olsun” kovulur, dağdan “Alman düzlüğüne” değil “Almanya ovasına” bakılır, “kuş tüylü yorgan” değil “kuş tüyü yorgan” denir, evden “dışarıya kaçılmaz”, sadece “kaçılır” .....) Vahim çeviri hataları da göze batıyor. Avusturyacada Cottage “kulübe” değildir, “yazlık ev” demektir; zaten ondört odalı “kulübe” olmaz. Kapitalverbrechen “sermaye suçu” değildir, “idamlık suç” demektir. “Bu insanlar (Kant, Nietzsche, Schopenhauer, Pascal) sermaye suçu işlediler... o yüzden kütüphanelere tıkıldılar” diye bir şey okuyunca durup düşünmen gerekir.

Memlekette işe yarar bir tane bile editör olmaması ne acı.

Alice Munro, Hateship, Friendship, Courtship, Loveship, Marriage, 2001.

Alice Munro’dan son zamanlarda okuduğum ikinci öykü derlemesi. Şaşılacak kadar iyi bir yazar Munro. Kısık sesle konuşmanın daha etkili olduğunu bilenlerden. Soğuk ve küllü yüzeylerin altında gizli fırtınaları hissetmek ve hissettirmekte olağanüstü bir ustalığı var. Mütevazı. Kibar. Duyguları çiğ değil, pişmiş. Kanadalı.

Son yıllarda Nobel’i gerçekten hakeden bir Naipaul’u, bir de Vargas'ı biliyordum. Munro da eklendi.  

23 Mayıs 2014 Cuma

İlm-i Siyaset Sohbetleri - 3

Başkanlığın Faydaları

Geçen yazıda başkanlık sistemine dair iki teze değindik:

1. Yürütmenin başının özerkliği artar.

2.”Kutsal devlet”e karşı “milli irade” güçlenir. Bunlar ilk bakışta cazip tezlerdir. Doğruluk kırıntıları da taşıyabilirler. Ama yakından bakarsan fazla su tutmazlar.

Buna rağmen başkanlık sistemi iyidir diyeceğim. Üç sebeple.

1. Sistemin en belirleyici özelliği ne? Yürütmenin başı ile meclis parti grubu arasındaki bağı koparması. Başkan, meclis üyesi değildir, parti grubunun başı değildir, dolayısıyla kağıt üstünde parti lideri de olsa fiilen partiyi kontrol edemez. Çoğu örnekte, bakanlar meclis dışından seçilir. Böylece, parti grubu üzerindeki en önemli kontrol mekanizması Başkan’ın elinden alınmıştır.

Bunun birinci sonucu, yürütme ile yasamanın zıtlaşmasıdır. Tüm başkanlık rejimlerinde, Başkan ile meclis kavga eder. Ölçüsünde tutulabilirse, son derece etkili bir denetim mekanizmasıdır. ABD’de son devirde olduğu gibi ölçüsü kaçarsa, sistemi kilitleyebilir.

İkinci sonuç, Türk demokrasinin başının belası olan lider sultasının giderilmesidir. Başkan velev ki kendi sahasında padişahlığa bile soyunsa, parti grubunda kendini süreklileştiren türde bir hakimiyeti kolay kolay kuramaz. En kötü ihtimalle bir veya iki dönem borusunu öttürür, sonra emekli edilir. Kırk yıllık İnönü saltanatı, 36 yıllık Demirel saltanatı, yirmi küsur yıllık Bahçeli saltanatı gibi vakalara başkanlık rejimlerinde rastlanmaz. Bu saltanatların etrafında midye yığınları gibi biriken parti oligarşileri de nispeten daha mülayim şekil alır.

Ararsan istisnaları bulabilirsin şüphesiz. Ama temel dinamikte yanıldığımı sanmıyorum. Mekanizmanın ince ayarı elbette gerekecektir. Meclis grubunu gerçek anlamda özerkleştirmek için dar bölge seçim sistemi şartı mı, değil mi? Bakanlar meclisle bağını tamamen koparmalı mı? Başkanlık süresi 2x4 yıl mı, 1x7 yıl mı olmalı? Bütçe yetkisini Başkan’a kaptırmamak için hangi tedbirler alınmalı? Al sana tartışacak konu, bu yazının çerçevesini aşar.

2. Başkanlık sistemi (ve onun bence tamamlayıcısı olan dar bölge sistemi), kemikleşmiş parti oligarşileri dışındaki tiplerin kestirme yoldan yükselmesine fırsat tanır.

Parti oligarşilerinin serpilme sahası getto politikasıdır. Arkanı yüzde onluk, beşlik bir çıkar grubuna dayarsın, hayat boyu koltuk sahibi olursun. Oysa %50+1 almaya mecbur olduğun bir seçimde, bir şekilde herkese hitap etmek zorundasın. Parti örgütçüsü isen, çıkaracağın adayın yalnız kendi örgütüne değil, herkese cazip geldiğinden emin olmak zorundasın. Gece gündüz taze surat araman gerekir.

Brezilya’daki eski başkan Lula ile şimdiki başkan Dilma Rousseff’i biliyor musunuz? Ya da Uruguay’daki eski terörist, şimdi filozof olan Jose Mujica’yı? Şili’deki  Michelle Bachelet’yi? Dördü de profesyonel siyasetçi tipinin çok dışında, alabildiğine “insan” insanlar. Klasik parti hiyerarşileri içinden oraya gelmeleri düşünülmeyecek kişiler. Varlıkları, dünya için bir talihtir.

Türkiye’de şu kırk gün içinde ortaya atılan, az ya da çok ciddiyetle tartışılan isimlere bakın, Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan allah muhafaza, İlber Ortaylı’sına kadar. Başkanlık sisteminin iyi bir şey olduğuna yeterli delil değil mi?

3. Dönelim bu yazı dizisinin başlangıcındaki CHP meselesine. %50+1’i şart koşan, ikinciliği ödüllendirmeyen seçim sistemlerinde getto partileri yaşayamaz. (Pardon, yaşayabilir, ama kimsenin umrunda olmaz. ABD’de Sosyalist Parti de var.) Erzurum’da %1 alıp ayakta kalamazsın. Ya Erzurum’da da eli yüzü düzgün oy alacak adayları bulacaksın, ya da öyle adayları bulan paritye yanaşıp onun koltuğu altına gireceksin, ya da eriyeceksin. Başka çaren yok.

Dar bölge ile takviye edilmiş bir başkanlık sisteminde, bügünkü haliyle CHP’nin varlığını sürdürmesine imkan yoktur. Ya çoğunluğa hitap edebilecek şekilde kendini dönüştürecek, ya da çoğunluğa hitap edebilecek bir koalisyonun şemsiyesi altına girecek. Türk siyasetinde olup olabilecek en büyük reform buymuş gibi geliyor bana.

“Dar bölge olursa AKP milyon sandalye alır” diye hesap yapanları da gülümseyerek karşılamak lazım. AKP cin de karşısındakiler o kadar aptal mı? Gettonun konforlu rehavetine ayarlanmış alışkanlıklarını, zoru görünce üç günde değiştirmezler mi?

Her iki tarafın %45-55 parantezinde oynadığı iki kutuplu sistemde, her iki tarafın da tek seçeneği karşı bloktan oy koparmaktır. Her iki taraf, ortadaki kararsız seçmene oynamak zorundadır. Öyle olunca uçtaki radikalleri kim dinler? De ki memleketin Kaidecisi, Selefisi, taşra yobazı, din elden gidiyor’cusu husursuz oldu, kopup kendi partisini kurdu. Peki, dananın kuyruğunun koptuğu gün kime oy verecekler? Gidebilecekleri başka yer yoksa, bunlara sempatik görünmek için liderin bin türlü şaklabanlık yapmasına gerek var mı?

Bana sorarsanız ülkeyi on yıllardan beri zehirleyen siyasi söylemleri ıslah etmek için öyle devasa sosyolojik dönüşümlere, kültür devrimlerine filan gerek yok. Seçim ve yönetim sisteminde bir-iki ciddi düzeltmeyle epey yol almak mümkün.

İlm-i Siyaset Sohbetleri - 2

Başkanlık padişahlık mı?

Başkanlık sisteminin siyasi sonuçları üzerinde ciddi bir şekilde düşünmeye otuz küsur yıl önce, üniversitedeyken başladım. İstikrarsız rejimlerde siyasi parti davranışlarına ilişkin doktora tezimi yazarken, Güney Amerika’nın birkaç ülkesinde sistemin işleyişini epey yakından izleme şansı buldum. 1986’da askerdeyken Ali Nesin’le bu konuyu uzun uzun tartıştık. O zamandan beri, başkanlık sisteminin Türkiye için en hayırlı seçenek olduğu düşüncesinden çok uzaklaşmadım.

Tayyip Erdoğan adını o zamanlar duymamıştım. Turgut Özal’a da hiçbir zaman çok sempatim olmadı. Yani mesele kişiler değil. Erdoğan ya da Özal’ın padişahlığından ürküntü duyacak kadar aklım başımda çok şükür.

Rejim tercihi, memleketin geleceğini kuşaklar boyu etkileyecek bir tercihtir. Tayyip Erdoğan’ın 60 sene başta kalacağını sanmam. Hatta itiraf edeyim, isterseniz alay edin, bir kerecik bile başkanlığı tadacağına ihtimal vermiyorum. %50+1 gerektiren bir seçimde %43’le nasıl maç alınır, benim matematik bilgimi aşan bir mevzu.

Zayıf tezler
Başkanlık sistemini savunanlar genellikle sistemin iki niteliği üzerinde duruyorlar. İkisi de, lehte ve aleyhte, sonsuza dek tartışılabilecek şeylerdir. Eskiden önemserdim. Şimdi ikisi de bana pek belirleyici gelmiyor. Omuz silkmekten başka bir tepki veremiyorum.

1. Deniyor ki, parlamenter rejimin başbakanına oranla Başkan’ın eli daha rahattır, daha cesur kararlar alabilir, daha cüretkar projeleri hayata geçirebilir. Kimine göre iyi bir şeydir, reformlara kapı açar. Kimine göre kötüdür, Tek Adam’cılığa meyledebilir.

Heyhat, gerçek dünya ne böyle bir korkuyu, ne böyle bir umudu destekliyor. ABD Başkanı’nın yahut Fransa Cumhurbaşkanı’nın, mesela Almanya veya Britanya Başbakanı’ndan daha etkin veya daha cesur olduklarına dair bir belirti yok. Başkanlık sistemine sahip G.Korede başkanın, parlamenter oligarşinin şahı Japonya Başbakanı’ndan daha güçlü biri olduğu duyulmadı. Türkiye’de de meclis çoğunluğuna hükmeden başbakanların, ellerini korkak alıştırdığına tanık olmadık.

De Gaulle’ün “monarşik” Cumhurbaşlanlığı’nın ilk yılları belki karşı örnek olarak ileri sürülebilir. Ama öyle anlaşılıyor ki her sistem, kendi iç dengelerini kısa sürede kuruyor. Kimseye kolay kolay açık çek vermiyorlar. Garibim Pompidou, bir tane sanat merkezinden başka neye imza atabildi? Thatcher başbakandı, kimden korktu?

2. Devletin başının halk tarafından seçilip nihai egemenlik yetkileriyle donatılması daha demokratiktir diyenler var. Bizde kod adı “milli irade”dir. “Kutsal devlet” zırhına bürünen bürokratik egemenliğe karşı etkili bir çare olduğu ileri sürlür. Bilhassa bu ülkenin 60 küsur yıl boyunca başının belası olan asker sultasını gidermenin en kestirme yolunun bu olacağı savunulur. Savunulur-du. Biz de yıllarca bunu savunduk.

Ama, işte, öyle olmadı. Askeri vesayet parlamenter sistem dahilinde yenildi. Hem de fazla zorlanmadan yenildi. A.Necdet Sezer zamanında veto yiyen reformların hepsi iyi kötü yürürlüğe konabildi. Başkanlık tezinin dayanağı kalmadı.

Üstelik karşı tez, yabana atılamayacak bir ağırlık kazandı. Memleketin üstüne çökmüş bir gücü bertaraf etmek için bir karşı-güç odağının oluşturulması lazım. Peki. Ama o karşı-gücü kim dengeleyecek?

Memleketi yeniçeriden kurtardık diyelim. Kurtarıcıdan kim kurtaracak?

2010’dan beri ülke gündemine oturan bu sorulara kimsenin henüz tatmin edici bir cevap verebildiğini sanmıyorum.

İlm-i Siyaset Sohbetleri - 1

Derdimiz CHP

“Türkiye’nin en temel ve en acil siyasi problemi CHP’dir” derken, hayır, CHP’nin ideolojisini yahut duruşunu beğenmediğimden ya da beyaz Türklere gıcık kaptığımdan öyle demiyorum. Onlar da var gerçi, ama 32 senedir bu görüşte ısrar etmemin esas nedeni onlar değil, başka bir şey. CHP’nin getto partisi olması ve görünür gelecekte öyle kalacak olması.

Bu parti ve türevleri, (istisna olan 1977’yi ayrı tutarsan) 1960’tan beri %33 ile %21 arasında oynamış. 1983’ten bu yana uzun vadelieğilim düşüş yönünde. Eğilimin tersine döneceğine ilişkin bir belirti yok. On yıl önce de yoktu, yirmi yıl önce de yoktu. Bu ne demek?

1. Sağ hegemonyadan rahatsız olan seçmen, demokrasiden umudunu kesmek zorunda demek. “Devrimcilik”, askercilik, “Atam gelbizi kurtar”cılık, Gezi’cilik, Satayım memleketi, Kanada’ya göçeyim”cilik arasında yalpalamaları ondandır.

2. Ebedi iktidara mahkum olan sağın güç sarhoşluğuna düşmesi “rakibim yok istediğim gibi at koştururum” hezeyanına kapılması demek.

3. Üçüncüsü pek üzerinde durulmamış bir mevzu. Obezleşen sağın, radikal marj partileri üretmesi demek. Bkz:MNP-MSP, MHP, BBP, Saadet vs.

Sağ iktidar, soldan değil, kendi sağından sürekli tehdit hissederse ne olur? Basit, retoriğini sağa göre ayarlamaya mecbur olur. Ortadan ve soldan seçmen avlamak yerine kendi yumuşak karnını oluşturan aşırı sağ seçmene göre pozisyon almak zorunda kalır. Demirel’in de, Özal’ın da, Erdoğan’ın da trajedisi oradadır. Üçü de aslında pekala aklı başında, modern kafalı adamlar iken saçma sapan bir “vatan, millet, düşman, peygamber” edebiyatına meyletmelerinin sebebi budur. Memleketin ruhunu kurutan facialardandır.

Şok tedavisi

Aşağı yukarı 1982’den beri kafam bu konuda net. “Türk demokrasisi nasıl düze çıkar?” sorusunu, “CHP nasıl ıslah ve/veya tasfiye edilir?” sorusundan ayrı düşünemiyorum.

Efendim, parti rformu yapılsın, lider değişsin, anket yapılsın, yeni sol parti kurulsun, halka inilsin, başörtülülere kapı açılsın... bunları geçin bir kalem. Benim ilkokulda olduğum 1960’lardan beri bunlar tartışılır.  (Kasım Gülek vardı, hatırlar mısınız?) Bir şey çıkmaz. Elli küsur yılda tek ciddi çıkış denemesi Ecevit popülizmi idi, o da fiyaskoyla sonuçlandı.

Benim görebildiğim tek bir çözüm vardır. O da başkanlık sistemi ve bence onun mütemmim cüzü olan dar bölge sistemidir. İkisinin de özü, tüm siyasi aktörleri “%50+1 veya hiç” ikilemine mahkum etmeleridir. İkinciliğin ödülünü sıfırlamalarıdır. Şok tedavisidir. Gettolara sıkışmış partilerin yüreğine “ya seçim kazanırız ya ölürüz” ateşini düşürme yöntemidir. Ani etkidir.

CB seçiminin konuşulmaya başladığı şu kırk gün içinde CHP’nin geldiği yere bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. Doksan senelik parti, galiba tarihinde ilk kez ciddi ciddi seçim kazanmaya odaklanmış bulunuyor. Ve eski getto refleksleri nüksetmez de, Metin Feyzioğlu yahut Baykal veya hanım profesör gibi çıkmaz yollara çarpmazlarsa, bana sanki kazanma şansları hiç de zannedildiği veya zannettirildiği kadar zayıf değilmiş gibi geliyor.

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Okuma notları 5

"Tarih yinelenir [demiş Marx]; ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak. (...) Tayyip Erdoğan'ın Davos'taki çıkışı bir trajedi sahnesi idiyse, Danıştay toplantısı kesinlikle bir komedi sahnesi idi." (Cengiz Çandar, Radikal, 11 Mayıs)

Ben ise tam tersini düşünüyorum. Asıl komedi Davos'taki "van minüt" çıkışıydı. Kapasiteyle oransız bir böbürlenme anıydı, fars niteliğindeki her güldürünün vazgeçilmez sahnesidir. İçerideki klişeci esnafı ile Arap "sokağının" gazcıları dışında bütün dünya böyle gördü. Güldü. İngilizcesinin pejmürdeliği de komediye bir Sasha Baron Cohen tuşesi ekledi.

Dünkü Danıştay hadisesi bana daha trajik geliyor. "Büyük adam" olma hırsına - ve kısmen kapasitesine - sahip bir adamın, psikolojik sınırlarına yenik düşmesini izledik; bir süredir izliyoruz.


Sahte gülüşlü bir adam bir saat boyunca önündeki kağıttan okusa ben de patlardım gerçi. Ama ben Başbakan değilim ki?

*
"Herakleitos'un "aynı nehirde iki kez yıkanılmaz" sözü, diyalektik düşüncenin amentüsü sayılır." (Aynı yazı)


Diyalektik ne demek bilen var mı? Ben bildiğimi sanırdım: Yazılı basında çıkan ilk üç makalem Hegel diyalektiğinin incelikleri üzerinedir, sene 1977-1978, Birikim Dergisi. Sonradan gitgide şüpheye düştüm.


Aristoteles mantığında diyalektiğin ne demek olduğunu tabii biliyorum; Hegel'i de az buçuk tanırım. Lakin Marksist söylemde diyalektik tabirinin, "bir önce söylediğimle bir sonra söylediğimin birbirini tutmasına gerek yok, hoca ne derse o, soru sorma" demekten başka bir anlamı var mı allahaşkına?


Buyur, bir islami diyalektik örneği, aynı kafa: "Peygamberimiz "oku" dedi, kitap okumak iyidir. Peygamberimiz ümmi idi. İncil ve Tevrat Allah'ın kelamıdır. İncil ve Tevrat tahrif edilmiştir, hiçbir sözüne güven olmaz. Ehl-i Kitap kafir değildir. Allah'ın kelamını tahrif edenler kafirdir."


Herakleitos'un neyi kastettiğinden emin olamıyoruz. Çünkü Herakleitos'un metni elimizde yok, başkalarının aktardığı tek tük cümleleri var. Mamafih aynı nehirde iki kez yıkanılamayacağı ifadesinin diyalektikle herhangi bir alakası olmadığı açık. İyonya filozoflarının temel problemi olan madde/biçim ikiliğine dair bir gözlemdir. "Nehir" bir ideadır, maddi bir gerçekliğe indirgenemez diyor, mealen.

*
"Kürtler ne yapacak? Ya ikinci turu boykot edecekler, ya da daha büyük olasılıkla kitleyi serbest bırakacaklar. Bu da Erdoğan'ı başkan yapabilecek. Ayrıca, ilk turda sonuç alınma tehlikesi de var." (Baskın Oran, 11 Mayıs, Radikal 2)


Yahu insan aritmetiği bu kadar mı boşlar? Yoksa fuzzy logic dedikleri şey midir bu? Daha dün yakın tarihin en polarize seçiminde %43 alan adam nasıl nasıl ilk turda sonuç alacak? De ki Kürtler boykot etti veya random dağılım gösterdi. %7'nin yarısını 43'e ekleyince kaç ediyor?


Bence müsterih olun. CHP ile MHP doğru dürüst bir ortak aday gösterirse RTE'nin kazanma şansı sıfırdır. MHP tek başına iyi bir aday gösterir ve ikinci tura kalmayı başarırsa RTE'nin şansı yine çok zayıftır. Ancak CHP eğer Erzurum'a hitap edemeyecek birini gösterir ve ikinci tura kalırsa RTE kazanabilir. Çünkü MHP seçmeni, CHP adayına vermektense ehveni şer diye RTE'ye kayabilir. Tersi imkansız görünüyor. CHP seçmeni her koşulda ehveni şer olarak RTE'nin rakibine verecektir.

9 Mayıs 2014 Cuma

Sorularınıza itinayla cevap verilir 3

Atatürk ve Muhammed ilginden şu sonucu çıkarmak mümkün mü: tarihi agency belirler fikri senin için belirleyici? Büyük adamların, dahilerin rolü ne kadar sence tarihte?
İki ayrı soru bunlar. Tarihi agency belirler şüphesiz, aşikar bir gerçek. Birileri bir şeyler yapmasa tarihte hiçbir şey olmazdı. Ama o şeyleri yapanlar illa "büyük adam" ve dahiler değil. Onların rolü genellikle küçüktür. Çoğu zaman sıradan insanların korkuları, ön yargıları, modaya uyma güdüleri yön verir olaylara. "Büyük adamlar" nadiren belirir; genellikle diğerlerinin almaya cesaret edemeyeceği riskleri alırlar, akıllarına gelmeyecek yolları önerirler. Ama onlarsız da pekala yürür hayat.

Mesih sendromu var mı sende? 7.yy'da yaşasan peygamberlik iddia eder miydin?
Yeterince ciddi değilim. Kendi vahyine gülmeye başlayan peygamberi kim ne yapsın?

Erdoğan "gel Sevan çok yattın içerde, şimdi gel bana kurum-yasa dizayn et" dese yapacağın ilk beş hamle ne olurdu?
1. Güçlü başkanlık sistemi önerirdim. Ciddi reformlar gerçekleştirmenin ilk şartıdır.

    2. Dar bölge sistemini bir daha düşün derdim. Türk demokrasisinin Chp illetinden -ve dolayısıyla ebedi sağ iktidardan- kurtarmanın tek yoludur.

    3. Devlet memuru sayısını radikal olarak azaltacak Personel Kanunu reformunu yapardım. Memur maaşlarını özel sektöre eşdeğer seviyeye yükseltip, geri kalan işleri özel sektör koşullarında çalışacak sözleşmeli personele devrederdim.

    4. Milli Eğitim'e İngilizce konuşan 40.000 yabancı öğretmen alma yetkisi verirdim. Ülke tarihinin en büyük devrimi olur.

    5. Girişimci sermayesini teşvik edecek önlemler üzerinde çalışırdım.

Ahkam kesmek kolay tabii. Fikirden ucuz ne var? İktidar ise, hayal kurmaktan ziyade, varolan güç dengelerini idare etmek ile ilgili bir meslek. Memlekette kafası çalışan herkesin, aşağı yukarı bunları düşündüğünden eminim. Yapamıyorlarsa elbet bir sebebi vardır.

İktidarda olsam, entel danışmanlara gıcık kapardım.

Türkiye'nin gelecek 20 sene sonraki eliti ve idarecileri nasıl bir background ortalamasından gelecek? Anadolu Fen Lisesi mi, Robert Kolej mi?
Bugünkü gibi kalırsa eliti Robert'ten, idarecileri Anadolu liselerinden gelir. Ya da belki Anadolu İmam Hatip Fen liselerinden. Bugünün çıkmazı da o değil mi biraz?

Cultural Relativism sence çok kötü bir şey di mi?
Cultural illiteracy kadar kötü bir şey. Körlükle omurgasızlık arasında orta bir yol yok mu?

İkisinin ortak yanı temel/ahlaki felsefi değerlerin erozyonudur bence. Akılcı ve eleştirel bir duruşun yoksa, YA sorgulamadan kabul edilen geleneğin beyinsiz tutuculuğuna düşeceksin, utoya adasında çocukları katledeceksin veya Erzurum'da oruç yiyenleri linç edeceksin, YA DA her gelene eyvallah deyip, elalemin beyinsiz tutuculuğunun avukatı olacaksın.

Modernizm kördü belki. Postmodernizm, omurgasızlıktır.

Amerika'da okul basıp tüm sınıf arkadaşlarını sniper ile öldürenler ile El Kaideci olup Suriye'de kafa kesenler aslında aynı şey değil mi? Biri bunu yaparken Allahuekber diyor diye siyasi mi oluyor?
Temel motivasyon aynı muhtemelen. Ama iki büyük fark var. Amerika'daki marjinal, Suriye'deki ülkeyi (ve dünyayı) ateşe sürükleme potansiyeline sahip. İlkinin savunulabilir bir teorisi yok, ikincisinin dini rezonansa sahip bir ideolojisi var, bulaşıcı bir hastalık. Dünyanın selameti için o hastalığın kontrol altına alınması lazım. İlaçla olursa ilaçla, yoksa ameliyatla.

4 Mayıs 2014 Pazar

Akademi inşa edeceklere öğütler

Viyana’da doktora yapan Murat Tuğrul yazmış, “Akademi mimarisinde önemli olan hususlar nelerdir sence? Bir mimar neye dikkat etmeli? Matematik Köyü özelinde şunu şöyle yapsaydık iyi olurdu dediğin neler var?” diye sormuş. Matematik Köyü özeline girmekten kaçındım, netameli konular onlar. Ama hayallerimi şöyle paylaştım:

Sevgili Murat,

Üç hafta oldu mektubunu alalı, hala cevap yazamadığım için sıkıntıdaydım. Akademi mimarisinde önemli olan nedir? Vallahi bilmiyorum. Üç haftadır kafamda çeviriyorum, yazmaya cesaret edemedim.

Liseye Robert Kolej, üniversiteye Yale’e gittim. Hayalimdeki ideal lise ve üniversite kampüsü, tesadüfe bak, onlara çok benziyor. Yale’den güzel bir tek Cambridge var. Peki, üzülerek itiraf edeyim, Harvard daha güzel sanırım. Princeton ve Stanford da harika; oğlumun gittiği St. Andrews’a da bayıldım. İşte model!

Sanırım şöyle kavramlaştırabilirim. 1- güzel olmalı, 2- sevimli olmalı, 3- unutulmaz olmalı, 4- tükenmez olmalı. Ayrıca 5- şehre hem yakın hem uzak olmalı, 6- içinde saklanacak ormanları olmalı, 7- mimarisi tutarsız olmalı.

Bir kere, güzel. Üniversitinin asıl işlevi insanın ruhunu yüksek bir yerlere çekmek olmalı – hatta neredeyse ulaşılmayacak kadar yüksek, bir yükseklik özlemi. Sıradan mimari ile olmaz. Sıradan mimari insanın ruhunu öldürür. Adileştirir. Günlük hayatın sıradanlığını norm ve hapishane haline getirir. O halde, akademi mimarının temel ilkesi, pragmatizmin tuzağından kendini korumak olmalı. Her detay güzel olmalı. Her detay uçuk ve cömert olmalı. Hiçbir şey ucuz olduğu için, ya da “şimdilik işimizi gördüğü için”, ya da “herkes böyle yapıyor” olduğu için yapılmamalı. Her yerde – avlularda, pencerelerde, kafeteryada, çamaşırhanede, dolaplarda... - kıvılcımlar olmalı, “vay” dedirten şeyler olmalı, kusursuz oranlar gözetilmeli.


Klasik mimarinin normları, bir şekilde “mutlak, transcendent” bir güzellik olduğu hayalini beslediği için bana cazip geliyor. Prensip olarak modern veya büsbütün yeni bir şey de o
labilir; ama sanki modernde bitmemiş bir şey var. Sanki mutlak bir Güzellik’ten ziyade keyfi bir kaprisin peşinde gidiyormuş hissi veriyor. 

Deha belki yepyeni bir şeyden Güzellik çıkarabilir. Deha yoksa, klasiğe sadık kalmak daha kolay.

İki, sevimli. Akademi insanî ve davetkâr olmalı; burası benim evim, “hayatımı burada geçirebilirim” duygusunu beslemeli. Klasik Anglo-Amerikan üniversite mimarisinin başarısı oradadır: aynı anda hem nefes kesici derecede güzel, hem de insancıl, sempatik, rahat, girintili çıkıntılı, labirentimsi, asimetrik. Modern anıtsal mimarinin hemen tüm örnekleri bana boğucu, ürkütücü geliyor. Cam ve çelik minimalizmi, dev boyutlu çıplak yüzeyler, insanın ruhunu ezen şeyler. Totaliter bir anlayışın temsilcisi. Daha önemlisi, bilimi, benim çabalarımın eseri değil, yabancı ve mutlak bir veri olarak hissettiren anlayışın temsilcisi. 


Kural: hiçbir duvar tam düz olmamalı. Hiçbir motif sonsuza dek monotonlukla tekrarlanmamalı. Her kuralın istisnası olmalı. Tüm yapısal unsurlar, insan bedeninin oranlarını ve ölçülerini esas almalı. Pencereler insan bedenini çereçevelemeli. Duvarlarda el, göz ve omuz hizasında ayraçlar veya aksanlar olmalı. Adolf Loos ne demişse, tersi doğrudur.

Üç, unutulmaz. Bu galiba birinci maddenin tekrarı. Sıradanlık öldürür. Hayatının en belirleyici birkaç yılını geçireceğin yerin, hayatın boyunca unutulmayacak, seni başka ufuklara taşıyan, ruhunda pencereler açan bir yer olması lazım. Büyüdüğünü sana hissettirmesi lazım.

Dört, tükenmez. En az dört sene orada yaşayacaksın. Sıkılmaman lazım. Dört sene boyunca daha keşfedeceğin sırlarının olması lazım. Sevgilinle kaçacağın, bunalınca saklanacağın, yeni gelen çömezlerden gizli tutacağın yerleri olması lazım. Bu yüzden monotonluktan, motif tekrarından kaçmak gerekiyor. Yale’deki büyük kütüphanenin asansörle çıkılamayan gizli bir katı ve hiçbir yerden görünmeyen gizli bir avlusu vardı. Bilim ruhunun timsalidir bence: her şeyi bildiğini zannederken, karşına bilmediğin yeni odalar çıkar.


Tabii asimetrinin anlamlı olması için, bir simetri çerçevesine oturması lazım. Kaos monotondur. Kuralı koyup bozma oyunudur asıl keyifli olan ve tükenmez çeşitlilik sağlayan.

Şehre hem uzak hem yakın olmak mühim. Sıkıldığında kaçabilecek kadar yakın, ayrı ve ayrıcalıklı bir dünyada yaşadığını hissetmene izin verecek kadar uzak. Princeton mesela çok uzaktır. Columbia ise aşırı yakın. İdeali Harvard sanırım, yahut Stanford.

Orman şart. Akademi yorar. Parlak ışıklar altında yaşarsın. Kaçabilmen lazım. Heidelberg’in ormanı bir şaheser, ama Cambridge de geri kalmaz sanırım. Yale’inki çok uzaktı, Harvard’ın hiç yok. Ama onun da nehri var.

Mimari tutarsızlık, dördüncü maddenin devamı. Sürprizlerle dolu olmalı, sıkılmana fırsat vermemeli. Monoton olmamalı. Eğer üniversite eski ise, zaman içinde o tutarsızlık kendiliğinden gelişecektir. Yeni yer kuruyorsan, tutarsızlığı suni olarak yaratmaktan başka çaren yok. Genel ilke: her üç veya beş adımda bir, senden beklenenin tersini yap. Hem eğlenirsin, hem yaptığın binada yaşayacak olanların sıkıntıdan ölmemesini sağlarsın. Sevaptır. İyi gelir.


*
Bilmem bir şeye benzedi mi. Gerçi bana uyup da iş yapacak olanın vay haline. Ama ufak da olsa doğruluk kırıntıları var sanırım söylediklerimde.

Sevgiler, sana ve kız arkadaşına kolaylıklar.
Sevan

2 Mayıs 2014 Cuma

Dünyadan haberler

Bin seneden beri Time ve Newsweek’e bakmamıştım. Economist’e de en son iki üç sene önce göz gezdirdim. Sevgili Cansın Sağesen, sağolsun, son sayılarını toplayıp göndermiş. Sabah kahvaltıda okuyacak malzeme çıktı.

Time hiç değişmemiş: çatal dilli ve riyakar. Bir tür Amerika Hürriyet’i. Yeni Newsweek de güven vermedi. Haber üretmek için yırtınmışlar, riskli sulara girmişler. Economist en ağır başlısı. Onun da kendini beğenmişliği rahatsız edici - smug self-satisfaction, nasıl çevrilir?

New Yorker gibi bir şahser varken, ı-ıh, bunlar okunmaz. Canım New Yorker! Her sayısı bir mücevher: ufuk zıplatıcı. Texas’ta öldürülen paygamberle ilgili yazıyı geçen gün söylemiştim. Önceki sayıda, okul basıp 30 kişiyi öldüren çocuğun anne babasıyla röportaj yapmışlar. Ama öyle bizdeki gibi “bu konuda neler düşünüyorsunuz” röportajı değil. Bir seneye yakın peşlerini bırakmamış; tüm geçmişlerini deşmiş; çocuğun arkadaşlarını, doktorunu konuşturmuş; olayı kavramaya çalışmış.

24 Mart’ta, techno müziğin Berlin gece kulüplerinde doğumuna ve evrimine dair bir yazı: dört dörtlük tarihçilik. Önceki sayıda: Çin’de resmi yapı dışında yeni tip eğitim kurumları oluşturma deneyleri. Eşcinsel evliliği için otuz sene mücadele edip zaferi göremeden ölen kadının sevgilisinin anıları. İnternet fenomeni haline gelen horse-ebooks’un kurucularının hikayesi. Moğolistan’dan yasadışı fosil ticaretinin arka planı. Her biri onar yirmişer sayfa.

Geçen sene bir tane vardı, Minnesota’da yeni bir elma türünün geliştirilip piyasaya sürülmesinin öyküsü. Vallahi hayatta okuduğum en ilginç on makaleye girer.


*


2012 yılında dünyada 437.000 cinayet işlenmiş; bu Economist’ten. Öldürülenlerin dörtte üçü erkekmiş. Bakalım “erkek cinayetlerine son” diye ne zaman pankart açarlar. En yüksek kadın cinayeti oranları Japonya ve Kore’de, %50’nin üzerinde. Kültür mü, yoksa sosyal eşitliğin artmasıyla mı ilgili belli değil.

Orta yaşın üstünde insanların cinayete kurban gitme oranı en yüksek Batı Avrupa’da. Yaşlı nüfusun fazlalığından mı? Centilmenliğin ölümü mü? Yoksa çatışma kültürünün azalması mıdır – malum, çatışma ve cinsel hırs, önde gelen cinayet nedenleri, daha çok gençleri etkileyen şeyler.


*


Başkanlık sistemi ABD dışında illa ki diktatörlüğe götürür diye, bizdeki köşe ağalarında sarsılmaz bir inanç var. Hangi örneklemeye, hangi araştırmaya dayanıyor bilmiyorum.

Bütün dünyada başkanlık sistemine doğru bir trend var. Daha şeffaf, parti oligarşilerinin gücünü azaltıcı, sistem-dışı yeni seslerin ortaya çıkışına müsait, iki partili veya iki koalisyonlu sistemlerin oluşmasını teşvik ettiği için genellikle daha istikrarlı.

Bütün Latin Amerika ülkelerinde başkanlık sistemi var. Bizdeki Latin Amerika imajı 1960’lardan kalma olduğu için burun kıvırırlar, ama bak Brezilya’ya, Arjantin’e, Uruguay’a, Şili’ye, demokrasi ve özgürlükler açısından bizden bir hayli daha iyiler. Otuz senedir de askeri darbe görmediler. Meksika’nın başka problemleri var, ama demokrasinin kurumsallaşması açısından ciddi başarılar kaydetti. Kosta Rika istisnadır, ama siyasi rejim anlamında dünyanın en şeker ülkelerinden biri. Hepsi de başkanlık sistemi ile yönetiliyor.

Güney Afrika Cumhuriyeti, dünyanın en zor dönüşümlerinden birini az hasarla atlattı görünüyor: başkanlık sistemi. Endonezya’da demokratik rejim 1980’lerden bu yana düzgün yürüyor: başkanlık sistemi. 190 milyon seçmeni olan ve ekonomisi son 10 yıldır yılda %7 büyüyen Nijerya’da da başkanlık sisteminden memnunmuşlar diye okudum. İran bizim anladığımız manada demokratik değil, ama başkanlık kurumu sistemin nispeten en demokratik unsuru galiba. Afaganistan’da da çözümün başkanlık sisteminde olduğuna inanıyorlar.

Ermenisten, Gürcistan, Ukrayna pek demokrasi sayılmaz ama başkanlık sisteminden zarar gördüklerine dair bir belirti yok. Bir tek Rusya ile Mısır’da başkanlar Tayyip’leşme eğilimi gösterdiler. Mısır’daki cezasın buldu, Rusya henüz belli değil.

“Bütün dünyada diktatörlükle eş anlamlıdır” diye ahkam kesmeden önce bir-iki gazete dergi okusalar ya?

1 Mayıs 2014 Perşembe

Neden sosyalist değilsin arkadaş?

Ne diyor adam? “Sen TÜRKsün. Seçkin bir ırkın mensubusun. Dünyaya bedelsin. Kahramanlık destanları yazan bir milletin evladısın. Titre ve büyüklüğünü keşfet.”
Öbürü ne diyor? “Sen Müslümansın. Allahın kainata bahşettiği en büyük şerefle müşerrefsin. Diğer herkes cehennemde cayır cayır yanarken sen onurlandırılacaksın. Kendini bil ve şükret.”
Sosyalist ne diyor? “Sen işçisin, ezilmişsin, garibansın. Sokağa çık bağır. İşe yaramaz, ama belki yarar.” Neden seçimlerde %0,3 alıyorlar ve ebediyen öyle alacaklar, yeterince açık, değil mi?
*
Kim o binde üçü verenler, onu düşün. Kendini dünyalara üstün gören müzmin üniversite öğrencisi. Yeteneğiyle başarısı oransız müzmin loser. Ülkenin en seçkin ailelerinin, kültürü arttıkça toplumsal etkinliği azalmış çocukları.
   Kalplerindeki baskın duygunun elit küskünlüğü olduğunu anlamaz mı sanıyorsun? “Fakir halkı” yüceltir görünürken aslında aşağıladığını bilmez mi?
   Belki de “Türk” (veya “Kürt”) ve “Müslüman” etiketleriyle tatmin olamayacak kadar mağrurdur, daha iyisine layık olduğuna inanıyordur, küskünlüğü ondan.
*
Binde üç barajını aşmanın, bilinen tek yöntemi var. Onlar da bir kimlik ve kahramanlık öyküsü anlatacak. Bu sefer “tarihe destanlar yazmış bir ırkın evladısın” değil, daha mütevazı. “1919-1922 Yunan Harbi’nde destan yazmış bir ulusun evladısın.” Yedi düvele meydan okudun. Mazlum milletlere örnek oldun. Emperyalistleri denize döktün. Hatırla, ve yeniden atıl Milli Mücadeleye!

Bugüne dek bulabildikleri tek çıkış yolu budur. Binde üçlerden yüzde yirmilere çıkmalarına yardım eder belki, ama ötesine yetmez. Kül Tigin’den Fatih Sultan Mehmet’lere uzanan bir zafer anlatısının yanında, tarihte bir defacık, üstelik gariban Rum ve Ermeni komşunu katledip malını yağmalamakla kazandığın bir zaferin ne hükmü olur ki?

Türk sosyalizminin, sonradan “ulusalcılık” adı verilen, bildiğimiz, babadan kalma gavur düşmanlığına mahkum olduğunu, ben 1979 dolayında fark ettim. O zamandan beri de, Allah’a bin şükür, solla ve sosyalizmle işim olmaz.
*
Türkiye’de değil, dünyadaki sola ve sosyalist teoriye ilişkin bir şeyler de yazarım bir ara. Bugünlük bu kadarı yetsin.