28 Haziran 2014 Cumartesi

Alaturka nağmeler

"Almanya'da yabancılara Türk sanat müziğini anlatırken "türkische Kunstmusik" diyoruz. Türk Sanat Müziği ismi sizce uygun mu? Yoksa bu da uydurulmuş bir isim mi?"

"Türk sanat müziği" TRT'nin yanılmıyorsam 1960'larda, hatta 1970'lerde uydurduğu bir bürokratik kamuflaj tabiridir. Sanat olmayan müzik mi var? Varsa hangisi?

Bence bu kasten yanıltıcı başlık altında birbiriyle alakasız üç müzik türü bir araya getiriliyor. Aralarındaki ilişki aşağı yukarı Beethoven ile Beatles arasındaki kadardır - aynı coğrafya, benzer perde dizileri, o kadar.

Birincisi Osmanlı saray müziği, osmanische Hofmusik diyelim, 17. yüzyıldan ya da Lale Devri'nden 1850-60'lara kadar. Rafine ve hoş bir müziktir. Zevkle dinlenir. Çağdaş Batı müziğine oranla ifade yelpazesi ve keşif cüreti çok kısıtlıdır. "Ne zarif bir dil, keşke söyleyecek bir şeyi olsaydı" dedirtir.

İkincisi geç Osmanlı pop müziğidir. 1860'lardan 1930'lara kadar sürer. Fesle çağdaştır. İstanbul orta sınıflarının popüler eğlence müziğidir. Batıda o devirde ortaya çıkan "Yüksek müzik" (Wagner, Mahler, Schönberg ...) ile şanson ve kabare ve müzikhol müziği ayrımında net bir şekilde ikincisine tekabül eder. Şevki Bey ve Tanburi Arif Beylerle başlayıp Lemi Atlı ve Münir Nurettin'e kadar devam eder. Hoş popüler melodileri ve hayli basit bir duyarlılığı vardır. Nostaljiktir. Rakıyla iyi gider. 

Üçüncüsü 'proto-arabesk' diyebileceğimiz 1930-1970'ler meyhane müziğidir. Gerek güfte, gerek beste kalitesi açısından ("ben seni ellerin olsun diye mi sevdim") ülkenin o devirdeki gerekçelerine uygun, feci bir bayağılığın temsilcisidir. 1970-80'lerde kalite bakımından biraz evrilerek arabesk müziği doğurmuştur.

Nevzat Atlığ yönetiminde TRT korosu tarafından asık suratlı, kaskatı bir taşra ciddiyetiyle icra edilmek dışında bu üç müzik tarzı arasında ne gibi bir ortaklık olabileceğini anlamaktan acizim. Makam dersen, Madonna ile Beyonce'nin de do majör ile la minörden şaştığını duymadım. Sırf bu yüzden onları da çağdaş Haydn mı sayalım?

*
Madem bu mevzulara girdik, sor bakalım 19. yy sonlarında bir Osmanlı "yüksek müziğinin" (Rauf Yekta Beyin teorik çabalarına yahut Darülelhan bünyesindeki birtakım cılız arayışları bir yana bıraksan) gelişememiş olmasını nasıl açıklayacağız. Dede Efendi'den neden bir Brahms Efendi yahut bir Kemani Piyotr İlyiç türemedi?

Geç devir Osmanlı seçkin sınıfının, gerek ekonomik gerek kültürel özgüvenden yoksun, son derece dar bir zümre olması mıdır sebep? O küçük azınlığın da, özgün bir müzik geleneğini desteklemek yerine Batı müziğinin tüketicisi olmakla yetinmesi midir? (Keçecizade Fuad Paşa da, Damat Ferid Paşa da klasik Batı müziği hayranıdır; Mecelle müellifi Ahmet Cevdet Paşa kızlarına Avrupalı hocalardan piyano dersi aldırır.)

Rusya'da, Macaristan'da, hatta uyduruk Romanya'da, yerli gelenekle alakası olmadığı halde, Avrupai tarzda iyi besteciler çıkarken burada ilaç için bir tane çıkmamasının sebebi nedir? En üst tabaka Batı müziğine yönelirken, orta sınıfın o müziği benimsememesi, alaturka santimantal popla yetinmesi midir?

(Ne yerli, ne Avrupai "yüksek müziğin" yetişmediği bu topraklarda, yıllar sonra, 1930-40'larda, devlet serasında suni ilkahla alafranga besteci yetiştirme denemeleri yapılacaktır. Sonuç, Adnan Saygun'dur.)

Önemsiz sorular değil bunlar. Osmanlı medeniyeti neden çürüdü ve tükendi sorusuyla yakından bağlantılı mevzular. Ahir zamanda Osmanlı'yı ihya etmeye kalkışan fantezistleri de ilgilendirse gerek.

27 Haziran 2014 Cuma

Roma'nın Gerileyiş ve Çöküşü

Hayatta okuduğun en iyi kitabı söyle diye illa ısrar ederseniz Gibbon, Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküşü derim. Düzyazıda İngiliz dilinin en büyük şaheseridir. 18. yüzyıl orgları gibi haşmetli bir sesi vardır; aradan rastgele iki cümle seç, oku, tanırsın. Hemen her cümlesinde deha kıvılcımı parlar - kah ince bir hiciv, kah beklenmedik bir paradoks, kah gümbürtülü bir epigram.

Taassubun ve Hıristiyan kilisesinin amansız düşmanıdır. Tarihin en büyük medeniyet projesinin çöküşünden onları sorumlu tutar. Moralisttir. Aklı ve erdemi yüceltir; cehaleti, riyayı, dalkavukluğu, lüksü ve partizanlığı lanetler. Anlattığı şey, bir dizi ahlaki dramdır. Sonraki tarihçilerde eksik olan o duyguya kapılırsın, tarihin gerçekten anlatmaya değer bir anlamı olduğuna inanırsın. Başkaları da o duyguyu tatmıştır: gençliğinde haylaz bir mirasyedi olan Winston Churchill, Hindistan'da şark hizmetindeyken Gibbon okur, siyasete atılıp dünyayı değiştirmeye karar verir.

Olguları kusursuzdur. Bir cümlenin köşesine sıkışmış en ince nüansta ve retoriğin şehvetine kapılmış göründüğü en cüretkar genellemede, kırk küsur yıl sürmüş bir okuma çabasının ve hiçbir okuduğunu unutmayan fenomenal bir hafızanın izi görülür. Eleştirici ve sorgulayıcıdır. Bir dönem parlamentoda bulunduğundan, iktidarın mantığını bilir, siyasetçinin ruhunu tanır. Her duyduğuna inanmaz. Dipnotlarında aralıksız kendiyle ve kaynaklarıyla kavga eder.

Bir gün bu konuda ciddi bir makale yazacak olursam belki Gibbon'ın dipnotları hakkında yazarım. Oradaki Gibbon, pudralı peruğunu çıkarmış, kolları sıvamış bir Gibbon'dur. Daha alaycı ve daha kırılgandır. Başkalarının hatalarını didiklerken, kendi düştüğü veya düşebileceği tuzaklarla hesaplaşır.

*
Modern Library basımında Decline and Fall 3200 küsur sayfadır. İlk kez 1980-81 kışında, Brooklyn'de kötü bir apartman dairesinde, işsiz, parasız, amaçsız otururken okudum. Üç yıl sonra, 123. sokaktaki evde bir daha baştan sonra okudum. Şirince'ye geldikten sonra, 1995 veya 96 olmalı, bir daha okudum. O günden beri yatağımın baş ucunda durur. Ara sıra rastgele bir yerden açıp, dondurma yalar gibi birkaç sayfasını okurum. Bazen takılıp, beş on gün bırakamadığım olur.

*
Arsen, büyük oğlum, İskoçya'daki St. Andrews üniversitesinde Klasikler okuyor. Latinceyi hatmetti, Roma tarihinde beni birkaç gömlek aştı, Eski Yunanca ile cebelleşiyor.

Biraz reklam yapayım. St. Andrews Klasiklerde galiba dünyada bir numara; Cambridge ve hatta Harvard'dan iyi olduğu söyleniyor. Bizimki, Avustralyalı ve Kanadalıları saymazsan, bölümde tek yabancı öğrenci. Ve söylediğine göre, sınıfın birincisi.

İşin kötü yanı, kısmen ırsi olduğunu zannettiğim ukalalık. Şakran'a gönderildiğim hafta ziyaretime geldi, Gibbon'u boş verip Mommsen okumam gerektiğini bildirdi. Daha bilimselmiş, işin ciğeri oradaymış.

Peki dedim, boynumuz kıldan ince, okuyacağız. Facebook'a yazdık; sağolsun, başta sevgili Emin Kaya olmak üzere üç yerden üç ayrı edisyonu geldi, en ele geliri altı cilt, iki bin küsur sayfa. Geçen gün giriştim. İlk izlenimim: ı-ıh, tadı güzel değil. Kurumsal ve sosyal tarih. 19. yüzyıl Alman akademik üslubunun kaskatı sevimsizliği. Gibbon dramsa, bu anatomi ders kitabı.

Ama söz, pes etmeden sonuna kadar okuyacağım. Sonuçta tarih literatürünün temel taşlarından biri, bu yaşa kadar okumamış olmak ayıp. Belki okudukça açılır, beğenirim; burada dediklerimi yutmak zorunda kalırım.

Vakit bol ne de olsa.

26 Haziran 2014 Perşembe

Milletime yok izmihlal

"Milli benliği bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar mı? Bunun örneği var mı? Yoksa safsatadan ibaret mi?" diye sormuş Uğur Sevi.

Milli benliği bilmeyen milletler zaten millet olmazlar. Ya da o millet olmazlar, başka millet olurlar. Millet subjektif bir varlıktır; millet olma şuuru yoksa millet olmaz. Falan değil filan millete mensup olmaktan ötürü kimsenin mutsuz olduğunu duymadım.

Dedesi Ahmet olduğu halde adı Yorgo olanların, ya da dedesi Yorgo olup kendi Ahmet olanların, bu durumundan ötürü karalar bağlaması nadirattandır. Aksine, "şaraptan dönme sirke keskin olur" ilkesi uyarınca, çoğu zaman, milliyetlerini daha beter bir gururla taşırlar.

"Yem olmak" nedir, bilmiyorum. Ama başka bir milletin altında ya da yanında, bir tür üvey kardeş gibi yaşayanlar, milli benliğini bilmeyenler değil, bazen hastalıklı bir inatla bilmeye devam edenlerdir. Bkz. İskoçlar, Basklar, Fransız Quebec'liler, Kürtler, Osmanlı Ermenileri. Bugün "Fransız" olmuş Normanları veya Burgonları, yahut "Türk" leşmiş Türkmenleri kimselere yem olmakla suçlayan mı var?

20 Haziran 2014 Cuma

Bir mapustan bir mapusa

15 Haziran tarihli Radikal2'de www.radikal.com.tr/radikal2/1000_gunluk_saflik-1197022 Balyoz tutuklusu askerlerden Yasin Türker'in iç burkucu bir mektubu çıktı. Etkilendim, kendisine bir mapusane mektubu gönderdim:

Değerli Yasin Bey,

Bugünkü Radikal2'de çıkan mektubunuzu içim burkularak okudum. Size adalet, ve onun gerçekleşeceği güne dek sabır diliyorum. Umarım bir an önce sevdiklerinize kavuşursunuz.

İtiraf edeyim ki, sizi tanımasam da, sizinkiler tutuklandığında üzülmeyenlerden idim. Darbe söylentilerine pek inanmasam da, TSK'nın patolojik hale gelmiş bir iktidar sarhoşluğu ve kibir şahlanması içinde bulunduğu aşikardı. Bunun, gerek toplumun bütünü, gerek şahsi güvenliğim için bir tehdit oluşturduğu kanısındaydım - tıpkı bugün, benzer bir iktidar sarhoşluğu ve kibir şahlanması içinde olan başkaları gibi. İktidar sarhoşluğunun, TCK'da yeri olan bir suç olmadığını biliyorum. Ama sizce, TCK'da yeri olan pek çok suçtan daha vahim toplumsal sonuçları olabilecek bir sosyal arıza değil midir?

Bunun tedbiri, ibreti alem için birtakım suçsuz veya yarı-suçlu insanların sorgusuz sualsiz tutuklanması mıydı? Sanmıyorum. O zamanlar, vicdanım dürtse de makul bulabilmiştim. Şimdi yanıldığımı düşünüyorum. Başkomutanlarınız haricindekilerin serbest kalmasını sevinçle karşılıyorum.

Org. İlker Başbuğ tahliye edildiğinde diledim ki, kendisine ve arkadaşlarına yapılan haksızlıklardan şikayet ederken, arada bir cümle ile de olsa, kendilerinin de bazı hataları olduğunu, "vatanı kurtarma" misyonunu abarttıklarını, bu uğurda bazen hakikatı ve hakkaniyeti gözden kaçırdıklarını itiraf etsin. İnanın, böyle bir söz onu büyütürdü. İki üç yıllık bu deneyimden, daha olgunlaşmış olarak çıktığına beni inandırırdı. Türkiye'nin bu kısır şiddet ve intikam döngüsünden bir gün çıkabileceğine dair, ufak da olsa bir umut ışığı yakardı.

O yapamadı, siz yapın. Merak etmeyin, günler tükenmedi. Önünüzde daha verimli yıllarınız var. Yanlış bir onur uğruna geçmişin hatalarına saplanmayın. Size yapılan zulümden söz ederken, acaba siz - şahsen olmasa da kurumsal olarak - zulme bulaştınız mı diye kendinize sorabilecek cesareti kendinizden esirgemeyin. Görecekseniz, çok daha etkili olacaksınız. Bugünkü mektubunuzu bin kişi okuyup hak veriyorsa, o zaman on katı okuyup alkışlayacak. Daha önemlisi, alkışlarken çaresizlik ve kırgınlıkla değil, umutla ve sevinçle alkışlayacaklar.

İnanın, öylesi sizin için de, bizim için de daha iyi.

Kolay gelsin, varsa koğuş arkadaşlarınıza selamlarımı iletin lütfen.

Sevan Nişanyan
Şakran 1 No'lu T Tipi Cezaevi
A-24


19 Haziran 2014 Perşembe

Sorularınıza itinayla cevap verilir 5

Atakan Polat haftalar önce yazmış, güzel sorular sormuş. Cevaplamaya niyetlenip unutmuşum. Masamı derlerken karşıma çıktı.

-Sevan hoca başkanlık sistemi için tam ne düşünür? Başkan hangi yetkilerle donatılmalıdır?


-Tayyip Erdoğan trajedisinin memlekete en büyük zararı başkanlık sistemi tartışmasını çıkmaza sokmak oldu derim. Bu hengame atlatılıp ortalık sakinleştikten sonra bir daha oturup düşünmek gerekecek.

Türkiye'de esas problem bence bireysel diktatörlük tehlikesi değildir, anonim ve sorumsuz bürokrasidir. Siyasi özerkliğe ve güçlü demokratik meşruiyete sahip, hızlı karar alabilen, kararlarının siyasi sonuçlarına katlanan bir başkan, en etkili çözüm olabilir.


Üç tane önemli kontrol unsuru olmalı.


Bir, yasamanın Başkan'dan bağımsızlığı kuvvetli güvencelere bağlanmalı. Mesela bakanlar meclis üyeleri arasından seçilmemeli. Meclisin bütçe yetkisi kuvvetle vurgulanmalı. Başkan ve meclis seçimleri ayrı zamanlarda yapılmalı. Mecliste parti disiplinini zayıflatan tedbirler alınmalı.

İki, Başkan'ın ve yakınlarının kişisel servet edinmelerine karşı etkin kontroller getirilmeli.

Üç, Başkan'ın iki dönemden fazla seçilmesi kesin bir şekilde önlenmeli. Akraba ve taallukatı veya adamları yoluyla iktidarını sürdürmeye teşebbüs etmesi de imkansız kılınmalı. Son kullanma tarihi geçmiş Başkanların rahat etmesi için mesela şık bir vakıf yöneticiliği ve Başkanlık dönemine ilişkin cezai kovuşturmadan muafiyet gibi önlemler düşünülebilir. Sonuçta maksat ilahi adaleti tecelli ettirmek değil, adamın ya da kadının can havliyle iktidara sarılmasını önlemek olmalı.

-Türkiye üst meclis kurmalı mıdır? Almanya gibi meclisin yarısını dar bölge sistemiyle yerel seçim bölgelerinden seçip yarısını ülke çapında parti listelerinden seçmek bir çözüm olabilir mi?


-Seçkinler meclisi Türkiye'de denendi ve iyi sonuç vermedi. İngiltere'de bile yüz senedir üst meclisi boğmaya çalışıyorlar. Ülke temsilciliğinin Türkiye koşullarında akil adamlara değil, siyasi parti oligarşilerine kapı açacağını düşünürüm. İki tane Ufuk Uras veya Sırrı Süreyya kırk yılda bir kürsüye çıkacak diye meclisi parti kalantorlarıyla doldurmaya değmez.

Bence Rousseau'yu unut. Meclisi ulusal aklın tecelligahı gibi romantik havalara sokmaktan vazgeç. Meclis, yerel çıkarların ülke politikasındaki temsilcisidir, ne bundan eksik, ne bundan fazla. Entellerin de sesi duyulsun istiyorsan dernek kur, gazete kur, hükümeti ikna et. Ya da bir zahmet git, Aşağı Güngören seçim bölgesi seçmenini ikna edip onların oyuyla meclise girmeyi dene.


-Tüm bu yaşadıklarımızdan sonra sıfır barajla ve ülke geneli tek seçim bölgesiyle yola çıkıp, "lanet olsun, uzlaşmayı öğrenin artık" mı diyeceğiz?


-Allah göstermesin. Kırk tane marjinal siyasi partiyi meclise sokmanın tek sonucu meclisi işlemez hale getirmektir. Uzlaşmazlığı körükler, ülkeyi siyasi fanatizmlere teslim eder. Bence seçim barajı, seçim çevresi bazında %50 olmalı. Yüzde elli artı biri tutturdun, güzel. Yoksa yallah.

Ulusal baraja gerek var mı? Sanmıyorum. Velev ki bölgesel ya da yerel partiler meclise girdi, ister istemez iki ana bloktan birine katılmak zorunda kalacaklardır.


-Vergilendirmeye dair düşüncesi nedir? Dolaylı vergilerin minimize edildiği, doğrudan vergilerin ise "gelir vergisi" gibi torba bir tutar yerine, giderler bazında ayrı ayrı toplanacağı sisteme ne der?


-Gelir vergisi sisteminin kaçınılmaz sonucu, tüm ekonomik faaliyetlerin devlet denetimine girmesidir. Gelir vergisi, erken 20. yüzyıl totalitarizmlerinin günümüzdeki en büyük mirasıdır. "Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır" yazan her tabelanın arkasında, Orwell'ın Big Brother'ı sırıtır.

Bence en güzeli tüm vergileri dolaylı vergi yapmak. Ne kadar para harcadın, o kadar haraç ödersin. Belki bir de sabit tutarda kelle vergisi olur. Onu da ödeyemeyecek durumda olanlar muhtardan kağıt getirir, ödemez. Hepsi bu kadar.


Benim ne kadar para kazandığımdan devlete ne? Ve neden, gelirimi saklamak gibi en temel insan haklarından birini kullandığım için suçlu konumuna düşeyim?

-Mesela İsviçre gibi savunma bütçelerinin, savaş uçağı alımlarının konu edildiği referandumlara mı gitmeliyiz?


-Herhangi bir konuda, özellikle de karmaşık ve teknik konularda, halk kalabalığının herhangi bir bireyden daha sağlıklı karar verebildiğine tanık olmadım.

Ahali ne anlar Boeing alımından? De ki bir fikri oldu, attırırsın Hürriyet gazetesine iki manşet, fikri tersine döner.


Meclisin işlevi teknik kararları almak değil, alınan kararları yerel çıkarlar doğrultusunda denetlemek olmalı.


-Fırat'ın batısındaki kitlenin Gezi'den ve 17 Aralık'tan bu yana giriştiği sistem sorgulamasına ne der? Bu kitle Türkiye'de güçlü bir libertaryen akımın taşıyıcısı olabilir mi?


-O kadar abartır mıyız bilmem. Ama Tayyip Erdoğan trajedisinin -eğer kazasız belasız sonlandırılabilirse- memlekete faydası dokunacağına inanıyorum.

Her şeyden önce, Siyasi İslam saçmalığı ağır yara almıştır; bir daha kolay kolay belini doğrultamaz. Daha önemlisi, 1980-sonrası doğan ve ülke tarihinde ilk kez ciddi oranda üniversite mezunu olan kuşak, ortak bir dilde ve ortak değerlerde buluşmuştur. Bunun, Avrupa ve ABD'de "1968 kuşağına" benzer kültürel ve sosyolojik sonuçları olacağını umuyorum.

-1915 taziyesine ne der?


-Siyasi ömrü sona ermiş bir hükümetin çırpınışı der. Dört sene önce olsa anlamlıydı. Şu anda bir kıymeti harbiyesi olduğuna inanmıyorum. Yarın çıkıp tam tersini söylerse ne yapacaksın ki?

-Politikwissenschaft eğitimi için bir tavsiyesi var mı? Okula başlayacak birine kendi tecrübesinden yola çıkarak diyeceği var mıdır?


-Şimdiki aklım olsa poli sci okumazdım. Okumaya değer olanlar, kalıcı literatüre ve köklü akademik disipline sahip olan branşlardır. Tarih okunur, felsefe okunur, filoloji, klasikler, Orientalistik okunur. Yahut temel bilimler okunur. Önemli olan yerleşik bir disiplini öğrenmek. Ötekilerde öğrendiğin güncel fad'lerdir. On sene sonra hükmü kalmaz.

-Viyana'dan istediği bir kaynak var mı? İmkanlar el verdiğince edinip gönderebilirim.


-Heurige sezonu geçtiğine göre, taze kuşkonmaz ve buğday birası isterim. Teşekkürler şimdiden.

17 Haziran 2014 Salı

Sorularınıza itinayla cevap verilir 4

Cezaevinde vakit kolay geçmiyor. Yardımcı olmak için arkadaşlar bana sorular gönderiyor, ben de kağıt kalemi alıp cevap yazıyorum. Buyurun, üç tane:

"Dağdaki çobanın oyuyla benim oyum bir mi? Ne dersiniz?"


Derin bir paradokstur. "Demokrasiyi" haddinden fazla ciddiye alırsan çobanın oyuyla benim oyumun eşitliği rahatsız eder. Fazla ciddiye almazsan, eşitliğin hikmetini daha iyi anlarsın.


Hiçbir toplumda halkoyu, iktidarın tek kaynağı değildir. Her toplumda ve her toplum biriminde, alim cahilden, amir memurdan, zengin fakirden, haklı haksızdan, hakim cemaate mensup olan olmayandan daha güçlüdür. Borusu daha sesli öter.

Demokrasinin işlevi, toplumda var olan, her zaman var olacak olan, var olması aklın ve ahlakın gereği olan eşitsizlikleri dengelemektir. Yumuşatmaktır. Kamu yönetiminde cahilin, memurun, fakirin, haksızın ve zencinin sesini duyurmaktır. Doğal ve edinilmiş üstünlüklerin, kahredici bir tahakküme dönüşmesine set çekmektir.

Elbette dağdaki çobanın oyu şehirdeki alimin ve amirin oyuna üstün olacak. Halkoyu, telafi mekanizmasıdır. Alim ile amir zaten maçı almışlar, karşı tarafın tek golüne itiraz etmek neden?

Ne zaman ki o golün sarhoşluğuyla dağdakiler alimin ilmine, amirin emrine, haklının hakkına ve zenginin alın teriyle edinilmiş servetine göz koymaya başlarlar, işler o zaman çığırından çıkmaya başlar. Çobanın oyu o zaman göze batar.

"Özgürlük nedir?"

Aklınla ve vicdanınla başbaşa kalabilmektir. Açlığın gurultusundan, zorbanın homurtusundan ve mahallelinin mırıltısından nefsini arındırabilmektir. Zor iştir. Saf halini gören olmamıştır. Azıcık yanına yaklaşabilirsen şanslı sayılırsın.

Akıl dediğin şey, hakikati arama melekesidir. Vicdan, hakkı arama melekesidir. Hak ve hakikat, aynı madalyonun iki yüzüdür. İnsan evladını diğer hayvanlardan -koyundan, köpekten ve maymundan- ayıran temel haslettir. Demek ki özgürlük, insanı insan yapan şeydir. Ya da "daha fazla" insan yapan şeydir diyelim. İnsanlaşmanın şartıdır. Özgürlük yoksa koyun olabilirsin, köpek olabilirsin, maymun olabilirsin. Belki rahat da edersin. Ama insanlığın eksik kalır. Hakikat duygun körelir. Hak duygun dumura uğrar.

Özgür olmamak demek, açlığın veya zorbanın veya mahallenin kölesi olmak demektir. Tercihlerini ve eylemlerini, bedensel iştahlarınla veya korkularınla veya toplumsal sadakatlerinle yönlendirmektir. Diğer hayvanlar da yapar bu kadarını. İnsanı insan yapan şey, nadiren de olsa, bu köleliği aşabilmesidir. Durup, "bu işin doğrusu ne?" diye sorabilmesidir.

O soruyu sormanı teşvik eden ortamın adına özgürlük diyoruz. Eğer ahlak felsefesi diye bir şey varsa, gerçekten kayda değer tek konusu özgürlük olmalı sanırım.

"Dine inanmak/bağlanmak zeka gerektirir mi?"

Dindar olmak, 1) ana babanın anlattığı masalları tekrarlamak ve sonraki kuşağa aktarmak, 2) onların önemsediği birtakım törensel davranışları sürdürmek, 3) onların bazı toplumlara ve cemaatlere ilişkin önyargılarını paylaşmak demektir. Bunun için asgari seviyeden öte bir zeka gerekmez sanırım.


Elbette dindar olan zeki insanlar da var. Bunlar, hayatta önlerine çıkan yeni olguları, yeni ahlaki ikilemleri, anne babalarından miras zihinsel çerçeve içinde anlamlandırmaya çalışan insanlardır. Eskiden, daha iyi modeller yokken veya yeterince bilinmiyorken, değerli fikirler üretebilmişlerdir. O çağın mütevazı paradigmaları çerçevesinde, insanoğlunun dünyayı ve kendini kavrama çabasına katkıda bulunabilmişlerdir.

Bugün ise -gerek bilimsel gerek ahlaki sahada- alternatifler o kadar zengin ve o kadar üstündür ki, zeki insanların hala eski çağların ilkel paradigmaları çerçevesinde dünya görüşü üretmeye çalışmasını, en iyi yorumla, ana babalarına yönelik abartılı bir sadakate yormaktan başka ihtimal düşünemiyorum.

İnternet çağında güvercinle mesaj göndermek hoş bir hobi olabilir. Ama kalkıp da bunun tek veya en doğru iletişim yöntemi olduğunu iddia ederlerse, o zaman, zekalarından, ya da -daha kötüsü- dürüstlüklerinden şüphe etmekten başka çaremiz kalmaz.

Gene iyiyiz, Nazım Hikmet’inki 38 yıldı

Son durum şöyle.

Mühür bozmadan iki tane ikişer yıllık hapis cezam vardı. Suç mahalli Matematik Köyü’nün yan arsasındaki 65 metrekarelik taş ev, suç tarihleri Haziran ve Aralık 2007.

Geçenlerde beşer aylık iki tane daha mühür bozma cezası geldi. Biri kayamezarın. Biri de galiba İlyastepe’deki bağ evlerinden birinin, emin değilim.

Üstüne bir tane de sit alanında izinsiz inşaattan 1 yıl 8 ay geldi. Bu bizim hamam binasının. Beylikler Devri hamamları tarzında yapılmış, 4.80*4.80 çapında kare şeklinde kubbeli bir yapıdır. Selçuk’ta Aydınoğulları zamanından kalma 6-7 tane yıkık hamam var. Onlara tutkundum, “ben de bir tane isterim” diye tutturdum. Görenler “rüya gibi” diyorlar. İşlektir. Bizim otelin müşterilerine ücretsiz açıktır.

Etti -şimdilik- 6.5 yıl. Yatarı 3.5 yıldır, sonra iyi halden çıkarsın.

2863 Karmaşası
Bu son karar can sıkıcı. Şöyle özetleyeyim: 2011’de Anayasa Mahkemesi, “sit alanında izinsiz inşaat” suçunu düzenleyen maddeyi Anayasa’ya aykırı bularak iptal etti. 2013 Ekim’inde hükümet, AYM kararı doğrultusunda ne dediği pek anlaşılmayan karman çorman bir maddeyi yasalaştırdı. Yeni yasanın, sit alanında inşaatla ilgili geçmiş tarihli suçları iptal ettiği söylendi. Herkes sevindi. 6-7 ay boyunca memlekette o maddeyle ilgili tüm yargılamalar durdu, Yargıtay’ın yorumu beklendi. Nihayet Yargıtay, sanki AYM kararı hiç olmamış , yeni yasa da hiçbir şey değiştirmemiş gibi, eski düzen üzerinden mahkumiyetleri onamaya başladı.

Bu da beni üzüyor. Çünkü Yargıtay’da bekleyen dokuz tane sit alanında izinsiz inşaat dosyam var. Hepsinden çakarlarsa 10-15 seneden önce dışarı çıkmam.

Geçen gün CHP’nin aklı başında milletvekillerinden Alaattin Yüksel ziyaretime geldi. Utana sıkıla ona sordum, bu madde hakkında bir şey yapabilir misiniz diye. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları yasasının 65/B maddesi, bizim entelektüel zümrenin zannettiği gibi iyi bir şey değil, feci bir keyfilik kaynağı. AYM de nitekim öyle demiş, Anayasa’ya aykırı bulmuş. Ama hükümet ve Yargıtay bir şekilde düzeltmeyi becerememişler. Yeni bir düzenleme yapıp eski mahkumiyetleri temizlemek gerekmez mi? 65/B’den kaç kişi mahkum olmuş bilmiyorum, ama şu anda bilfiil hapiste olan bir tek ben varsam hiç şaşırmam.

İki gün sonra haber geldi. CHP grubu teklifi “af” olarak görüyormuş, sıcak bakmazlarmış. E tabii, ne beklenir ki?




16 Haziran 2014 Pazartesi

Gene peygamber davası

Peygamber Efendilerine laf dokundurduğum için bir dava daha açmışlar. Bu kaçıncı dava bilmiyorum. Bugün (13.06) duruşması vardı. Sağolsun Chp İstanbul milletvekili Sezgin Tanrıkulu da geldi duruşmaya.

Avukat istemedim, savunmamı kendim yaptım. 

"Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin, inanç özgürlüğünü koruyan 9.maddesi Türkiye Cumhuriyeti'nde anayasa hükmü niteliğindedir. 

İnanç özgürlüğü, kurumsal dinlerden birine veya tümüne inanmama özgürlüğünü de kapsar. İnsanlığın ilkel çağlarından kalan köhne dinlere inanma özgürlüğüyle sınırlı değildir.

İslam'a inanmayan biri için Muhammed'in peygamberliği, gerçek dışı bir iddiadan ibarettir. Cehalet eseridir, ya da menfaat elde etmeye yönelik kasıtlı bir yalandır. Bu inancımdan ve bu inancı serbestçe dile getirme hakkımdan vazgeçmeyi düşünmüyorum.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 10. maddede dile getirilen ifade özgürlüğünün, 9. maddede konu edilen inanç özgürlüğü gerekçesiyle hangi koşullarda kısıtlanabileceğini, bir düzine kadar içtihatla net bir şekilde tanımlamıştır. Bellibaşlı sınırlar iki tanedir. Birincisi, eğer bir inanca yönelik eleştiri, o inancın sahiplerini inançlarını ifade ve icra etmekten menedecek ölçüde kaygı ve çekince doğuracak nitelikteyse, o eleştiri hukuka aykırıdır. Örneğin, Sayın Başbakanın ateistler, Zerdüştler ve bazı Aleviler hakkındaki ifadeleri suç teşkil eder.

İkincisi, eğer inanca yönelik eleştiri galiz ve yüz kızartıcı hakaret niteliğindeyse, o eleştiri kamu otoritesince engellenebilir. Örneğin İngiltere'de Meryem'i, oğluyla cinsel ilişkiye giren bir orospu olarak gösteren film, bu gerekçeyle yasaklanmıştır. 

Dava konusu olan ifademin bu şartlarla uzak veya yakın alakası olmadığı açıktır. Dava açılması, AİHM kararlarına karşı pervasızca ve küstahça bir meydan okumadan ibarettir.

Davanın iddianame doğrultusunda sonuçlanması halinde Türkiye bir kez daha hukuktan habersiz insanların cirit attığı bir ülke olarak tescil edilecek ve tazminat ödemeye mahkum edilecektir.

Bunun, ülkemize yönelik ciddi ve kasıtlı bir kötülük olduğunu düşünüyorum."

Dava İstanbul'da açılmış. İzmir'deki mahkeme ifademi talimatla aldı. Hakim hanım, karar vermek zorunda olmadığı için memnunmuş gibi geldi bana.