28 Nisan 2015 Salı

İslamın Faydaları




İslam aleminin insanlığa katkıları deyince ilk aklımıza gelen şey alkol. Şaraptan saf alkol damıtmayı 11. yüzyılda Müslüman İspanya’da icat etmişler. Avrupalılar oradan öğrenmiş. Adı Arapçadan, al-kuhl, yani (göze sürülen cinsten) “sürme”. Neden sürme? Hiçbir yerde sağlıklı bilgi bulamadım. Sanırım o devirde kimyasal maddelerde bir çeşit kod adı verme geleneği var, belki meslekî sır kaygısıyla ya da başka nedenle. Boraks, antimuan, arsenik, zincifre gibi bazı kimyasal maddeler de o devirde Araplardan Avrupalılara geçmiş.

Birkaç yıl önce Almanya’da Geschichte der Alchemie diye harikulade bir kitap bulup okumuştum, Ortaçağdan 18. yüzyıla dek yüze yakın kimya ve simya, ak ve kara büyü üstadının ciddi ve ayrıntılı tarihçesi. Orada farkettim, mesleğin kökleri her vakada bir şekilde Araplara bağlanıyor. Daha eskisi Yunan, özellikle de İskenderiye elbette; Araplar arada köprü işlevi görmüşler. Nitekim, Batılıların kullandığı kimya (Chemie, chimie vb.) sözcüğü Arapça al-kimyâ’dan alıntı, o da Eski Yunanca khêmia’dan.

Sözlük bir başka Müslüman icadı. Bir dildeki bütün kelimeleri alfabetik sıraya dizip derleme fikri, tuhaftır, Yunanlılarla Romalıların aklına gelmemiş. Dilbilimdeki muazzam ustalıklarına rağmen eski Hintlilerde de yok öyle şey. İlk alfabetik sözlükler yanlış hatırlamıyorsam Miladi 9. yüzyılda el-Halil’in Ayn’ı ile Ebu Ubeyde’nin Lugat’ı. Arap sözlük geleneği 15. yüzyılda Firuzabadi’nin Kamûsu’l-Muhît’i ile zirvesine ulaşmış; hızlarını alamayıp Farsçanın, hatta Türkçenin de sözlüklerini yapmışlar. Şüphe yok ki İslam emperyalizminin bir yan ürünü mevzubahis olan: Akşamdan sabaha İspanya’dan Hindistan’a kadar dünyanın yarısına egemen olursan elbette insanlara Arapça öğretmek gibi bir problemin doğar, dolayısıyla gramer ve leksikon önem kazanır.

Sonra üniversite var. Yine 11. yüzyılda İspanya’daki medreseler muazzam prestij kazanmış. Arşiv çalışması bildiğim kadarıyla pek yok, ya da ben denk gelmedim, ama fikirlerin ve kitapların yayılış hızından anladığımız kadarıyla Avrupa’dan çok sayıda öğrenci Müslüman İspanya’ya okumaya gitmiş olmalı. Hıristiyan Batı’nın ilk üniversiteleri 11. yüzyıl sonlarında beliren Padua ve Bologna ile, onlardan kısa bir süre sonra kurulan Paris’tir. Kurumsal modellerini, akademik ilgi alanlarını ve özellikle felsefe alanında başlangıç referanslarını İspanya medreselerinden almışlar. Sonradan – özellikle Paris’te ve onun metastazı olan Oxford’da – bambaşka ufuklara yelken açmışlar tabii, ama o ayrı mesele.

Sıfır kavramını ve onun türevi olan onlu rakam sistemini Batılılara öğretenler de Müslümanlar. Kendileri icat etmemiş, Hindistan’dan aktarmışlar, ama öyle de olsa muazzam bir ufuk açılımına önayak oldukları şüphe götürmez. Sıfır dediğin şey sadece bir boşluk değil çünkü, 10 ya da 100 ya da 100.000.000.000 yazabilmenin şartı. Sıfırsız ulaşabileceğin en iyi yer eski Roma ve Yunan rakam sistemleridir. Pek zavallı şeylerdir. Parmaklarla sayabileceğin seviyenin biraz ötesine geçince sapıtırlar.

Portakal, limon, kayısı ve şeftaliyi Avrupalılar Araplardan öğrenmiş. Patlıcan ve ıspanağı da galiba öyle. Portakalla limon Hint kökenli gerçi, kayısı ile şeftali de İran’ın doğusunda bir yerlerden, belki Horasan’dan gelmiş. Ama geliştirilip dünyaya tanıtılmasında Müslümanların emeği var. Şekeri Batı dünyası İskender fetihleri zamanında tanımış, sonra yüzyıllarca unutmuştu. Erken Ortaçağ edebiyatında adı efsane gibi anılan, büyülü bir iksirdir. 12. yüzyıla doğru Araplar sayesinde tekrar tanıştılar; adını da (azucar, zucchero, sucre, sugar, Zucker, cukor vb.) Arapçadan aldılar.

İslam medeniyetinin insanlığa katkıları başlığı altında başkaca pek bir şey gelmiyor aklıma. Vardır elbette ufak tefek bir şeyler, belki nama yazılı senet, belki mandolin ve gitar, belki satranç ve dama, ama çığır açıcı, çağ atlatıcı, ufuk sarsıcı bir yenilik ararsanız boşuna. Sanat alanında İslam kültürü diğer kültürlere ilham verebilen bir şey koymamış ortaya. Binbir Gece Masalları belki istisnadır, etkileyici bir eserdir, Batıda ve Uzakdoğuda sesi duyulmuştur, ama devamı gelmemiştir. İslam mimarisi derivatif ve kısırdır. Tac Mahal’i ikibin yıllık Hint geleneğinin bir parçası olarak görmek daha doğru olur. Osmanlı camileri Bizans’la boy ölçüşme hırsına kapılmış bir emperyal iradenin tezahürüdür. Üç başkentin dışında Osmanlı toprakları mimari açıdan çöldür. İtalya’nın vasat bir taşra kasabasında, Osmanlı diyarının topundan daha çok, daha çeşitli ve daha yaratıcı mimarlık eseri bulursun.

Her halükârda İslam uygarlığı kayda değer, iz bırakıcı, insanlığın ortak macerasına az ya da çok katkı sayılabilecek nitelikte ne yaptıysa ilk üç yüz ila beş yüz yılında yapmış. Aşağı yukarı 1200’lü yıllarda stop etmiş. O günden sonra miras yemiş. Miras – doğal olarak – tükenince, başka uygarlıkların artıklarıyla beslenmiş. Batının çöpünü eşelemiş. Aç kalınca “kahrolsun emperyalistler, beni aç susuz bıraktılar” diye isyan etmiş.

Sekiz yüz senedir değişmedi. Bundan sonra değişir mi, bilmem. Allah’ın mucizesinin sonu yok diyorlar. Belki olur.