2 Temmuz 2015 Perşembe

Mağdurlara Saygı


Ülkede sistemli olarak ayrımcılığa uğramış olan başlıca üç grup var: Dindarlar, Kürtler ve gayrimüslimler” demiş Serdar Kaya, beni izana davet eden yazısında.
Bu, şaşırtıcı bir iddia. Öncelikle memlekette siyasi baskı ve ayrımcılık deyince ilk akla gelen grup unutulmuş. Solcular nerede? 1920’lerden 1990’lara dek aralıksız olarak polis baskısı altında tutulan, yasaklanan, fişlenen, işinden kovulan, vatan haini sayılan, tutuklanan, işkence gören, idam edilen, evlerine girilip kitapları “yakalanan” onlar değil miydi?
Aleviler de bir menşın hak ederdi sanıyorum. 1940’lardan sonra sistemli bir siyasi baskı görmediler belki, ama sosyal düzeyde her türlü hakarete ve ayrımcılığa maruz kaldılar, linç edildiler, linç tehdidiyle kasaba ve köylerinden sürüldüler. Dersim’de katledilen 28.000 Alevi’nin ve onun arkasında yatan 500 yıllık zulüm ve zorbalığın anısı silinmiş midir sizce?
Ya Ethem’in ve Düzce isyanlarının günahını ebedi bir yük olarak taşıyan Çerkesler? İstihbarat paranoyası altında yaşayan Hatay ve Urfa Arapları? İnsan bile sayılmayan Çingeneler? Yaradandan ötürü yaratılanı sevdiğini iddia edenlerin kana susamış küfürleri altında hayatları karartılan eşcinseller? Devletin ve “dindar” toplumun el birliğiyle tükürük yağmuruna tuttuğu din karşıtları?
Saydığım grupların hiçbiri sayıca, mesela gayrimüslimlerden az değildir. “Dindarlar” etiketi altında sayıları kabartılmaya çalışılan dincilerden de az olduklarını sanmıyorum.
“Dindar” ne demek ve nasıl bir ayrımcılığa uğramışlar, onu da kısaca mercek altına alalım. Benim bildiğim, “dindar” diye kafasına örtü bağlayıp salondaki halıyı işgal eden teyzelere ve sakal koyverip cami avlusunda dedikodu yapmayı seven amcalara denir. Entellerin hafif yollu istihzasına hedef olmuşlardır belki, ama bundan öte herhangi bir siyasi, hukuki, sosyal, entellektüel teröre maruz kaldıklarını iddia eden bence hayal görüyordur, ya da TC’nin muktedir olduğu siyasi ve sosyal terörün boyutları hakkında gerçekten bir fikri yoktur.
Geçmişte TCK 163. madde ya da 28 Şubat gibi uygulamalar altında mağdur edilen kesim dindarlar değildi, dincilerdi, yani islamcılardı. Yani bir dini benimsemiş olmak dışında kimseye zararı dokunmayan insanlar değil, benimsedikleri dinin vecibelerini şu ya da bu ölçüde, şu ya da bu yöntemle, toplumun geri kalanlarına empoze etmeyi dava edinmiş insanlardı. Toplumun geri kalan kısmı bunlardan korkmakta haklı mıydı? Bu soruya net bir cevap vermek zor. Eskiden haksız olduklarını düşünürdüm. Şimdi o kadar emin değilim.
Bu tehlike algısına rağmen yine de kabul etmek gerekir ki TC devletinin dincilere yaklaşımı her zaman ılımlı ve affedici olmuştur. Mesela Kürtler gibi katliama uğramadılar. Gayrimüslimler gibi soyulup soğana çevrilip yurtlarından sürülmediler. Aleviler gibi linç edilmediler, eşcinseller gibi hayatları karartılmadı. Dönem dönem örgütleri dağıtıldı, en sivri sözcüleri hapsedildi, kamu hizmetlerinden kovuldular, merkez medyada aleyhlerine çirkin manşetler atıldı, o kadar. Eğer “sistemli ayrımcılık” buysa, mesela 1944 ve 1950 sonrasında topluca tutuklanan Türkçü-ülkücülerin, ya da 2007 ertesinde kovuşturlan askerlerin de ayrımcılık kurbanı olduklarını kabul etmemiz gerekir.
“Başörtülü kızlara Akmerkez’de pis pis bakıyorlar” deseniz size hak verir ve gönüldaşlık ederiz. Ama hemen ardından, Erzurum’da Ramazan ayında elinde gazozla dolaşanlara, Bingöl’de şortla gezenlere, Yozgat’ta sevgilisiyle öpüşenlere, İstanbul’da eşcinsel yürüyüşü düzenleyenlere nasıl bakıyorlar diye sormayı ihmal etmeyiz. Başörtüsü takmakla, Ramazan ayında göstere göstere rakı içmek arasında, ilke ve itikat ve insanlık onuru açısından ne fark olduğunu anlamakta zorluk çekeriz. “Canım sen de git odanda iç rakını, ona karışıyor muyuz?” diyenlere, “sen de başörtünü odanda tak, ona karışıyor muyuz?” cevabı verildiğinde susup hak vermek zorunda kalırız.
Bence şu konuda kafamızın net olması lazım. Davanız birtakım şeylere inanmak, o inançların gerektirdiği davranış biçimlerini göstermek, sizin gibi düşünen insanlarla serbestçe bir araya gelmek, görüşlerinizi dinlemek isteyenlere anlatabilmek ve bundan dolayı utanmamak ve korkmamak mı? Yoksa hayalinizdeki ahlak ve toplum modelini herkese, yahut sadece Müslümanlara, ya da kendi kasabanıza, ya da sadece kendi kadınlarınıza ve kızlarınıza dayatmak mı? Eğer ilkiyse haklısınız. İkincisiyse tecavüzkârsınız, karşınızdakinin savunma hakkı doğar. Ve eğer ki “İslam öyle bir din değil, toplumsal düzenden ayrı düşünülemez” derseniz, karşınızdakilerin bundan çıkaracağı tek sonuç islamın tehlikeli bir saldırganlık dini olduğu ve demokrasiyle asla bağdaşmayacağı olur. Kavga çıkar.
Günde beş defa hoparlörle ezan okunmasından başlayalım mı tartışmaya? Sizce ibadet midir, yoksa tecavüz müdür? Kendi iman ve kültür alanlarını mı korumaya çalışıyorlar, yoksa başkasının hanesine girip sopa mı sallıyorlar?
Sabah akşam sopa sallayanların, karşılarında iki çift laf eden birini bulunca, “Ama Sevan Bey, arkadaşlarımızın kalbi kırılacak şimdi, demokratik diyaloğumuz zora girecek” diye mıy mıy etmeye başlamaları sizce nasıl bir anlayışın ürünüdür?