26 Aralık 2017 Salı

Halim ve Selim 2: Yaratılış

HALİM – Dünyada her şeyin bir ‘neden’i, ‘nereden’i var. Hiçbir şey yoktan var olmuyor, her eylem başka bir eylemi, her özne başka bir özneyi varsayıyor. Bu zinciri en başına kadar takip edersek, bir noktada süreci sıfırdan başlatan bir özne, nihai bir Yaratan’ın varlığını kabul etmek kaçınılmaz görünüyor

SELİM – Bu “neden” ve “nereden” oyununa küçük çocuklar bayılır: “Baba bu elma nereden?” “Ağaçtan.” “Peki ağaç nereden?” “Tohumdan.” “O nereden geldi?” vb. Sanırım insan zihninin oluşumunda zorunlu bir aşama olmalı. Neden-sonuç zincirleri kurma yeteneği, birey ve tür olarak hayatta kalmamızın önemli koşullarından biri.

Yetişkin olunca o zinciri bir noktada “bilmiyorum” deyip kırmayı da öğreniriz. Bu da zihinsel gelişimin bir sonraki evresi olmalı. Neden-sonuç zincirlerini pratik ve bilinebilir olanla sınırlamayı bilmesek gene hayatta kalamazdık. “Bu aslan nereden geliyor, oraya nereden geldi, onu kim yarattı, Big Bang’dan buraya nasıl geldik” diye alık alık düşünürken aslanlara yem olurduk.

“Bilmiyorum” deme ferasetini gösterememek: sanırım Varlık Zinciri ya da İlk Sebep teorisyenlerinin sorunu bu. Bir takım şeylerin insanlar için bilinmez olduğunu ya da bilinebilir olsa da henüz bilinmediğini içlerine sindiremiyorlar. “Madem ki bilmiyoruz, demek ki Allah yahut Zeus yahut Gökkuşağı Ejderi[1] vardır” gibi sihirbazvari çıkarımlardan medet umuyorlar. Bilmiyoruz kardeşim. Cehlden ilim çıkmaz. Bilmediğimiz, binlerce yıldır kafa patlattığımız halde bilemediğimiz, koca koca bilim adamlarını aştığını iddia ettiğimiz bir mantıki paradoksa binaen evrenleri ve solucanları ve atomları yaratıp yok eden, kitaplar yazan ve yazdıran, mahkeme kurup katipler atayan, falan gezegendeki dişi mahlûkların kafalarına hangi bezi bağlayacağına karar veren dev bir mekanizma üretmekte ben hakikaten çocukça bir masal sevgisi görüyorum, ne dersiniz?

HALİM – Big Bang teorisi sizce evrenin yaratılışını açıklayabilir mi?

SELİM – Bu konuda fikir beyan edebilecek durumda değilim. İşin matematiği de, fiziği de beni aşar. Belli ki konuya vakıf olan, bilgisinden ve rasyonel düşünce yeteneğinden kuşku duymaya­cağımız bilim insanlarının kahir ekseriyeti Big Bang teorisinin açıklayıcı olduğunu düşünüyorlar. Baskın olasılıkla haklı olduklarını kabul etmekten başka şey gelmez elimden.

Buna karşılık Parmenides paradokslarının matematik yoluyla, ya da her hangi bir teori yoluyla nasıl aşılacağına dair ciddi kuşkular var kafamda. Big Bang teorisi o paradoksları aşıyor mu, ya da aşmaya teşebbüs ediyor mu, ya da o paradokslara nasıl bir yorum getiriyor, bunları bilmiyorum.

HALİM – Parmenides paradoksları derken?

SELİM – Ta 2400 yıl önce Eflatun’un tartıştığı mevzular. “Sınır” dediğimiz şey iki mekânı ayıran hattır. Dolayısıyla evrenin sınırı olamaz; çünkü her mekân, tanım gereği, evrenin parçasıdır. “An” dediğimiz şey iki zamanı ayıran noktadır. Dolayısıyla evrenin başlangıç anı olamaz; çünkü her anın bir öncesi vardır. Ya da en azından, insanoğlunun akıl aparatı, idrak melekesi, öbür türlüsünü kavramaya müsait değil.

HALİM – O halde Evrenin Yaratıcısı fikri bir mantıki zorunluluk haline gelmiyor mu? En azından Big Bang teorisine eşdeğer bir alternatif olarak kabul edilmesi gerekmez mi?

SELİM – Neden? Nasıl sıçrıyorsunuz böyle bir sonuca? “Bilmiyoruz” demek neyimize yetmiyor? “Bilmiyoruz, demek ki Rab Şiva yaratmış olmalı.” “Bilmiyoruz, o halde Zümrüdü Anka kuşunun yumurtasından çıktı.” Fantezi bunlar.

İhtimaller nedir, sayalım. En mütevazı yorumla, Sevan Nişanyan’ın aklı evrenin başlangıcı meselesine ermiyor. Daha ileri gidelim: Belki bugün ulaşmış olduğumuz seviyede bilim bu meseleye tatmin edici bir çözüm bulmuş değil, ileride bulabilir veya bulamayabilir. En radikalini düşünelim: Belki de insan aklı bu meseleyi hiçbir zaman çözemeyecek. Özetle, bilmiyorum, bilmiyoruz, ya da bilemeyeceğiz.

Bin ya da iki bin yıl önceki primitif toplumların fantezi dünyasını devreye sokmakla ne kazanıyoruz, bilmediğimiz gerçeğini nasıl telafi etmiş oluyoruz, anlayabilmiş değilim.

HALİM – Maddi dünyanın kuralları çerçevesinde maddi dünyanın başlangıcını açıklayamayız. O halde maddi dünyanın başlangıcını gayri-maddi, ya da bir başka deyimle doğaüstü bir amile bağlamak mantıklı değil mi?

SELİM – Diyelim ki öyle olsun. Sözünü ettiğiniz gayri maddi şey ile – pardon, “şey” diyemeyiz, çünkü şey, maddi bir varlığı ima eder…

HALİM – “Kuvvet” diyelim.

SELİM – Kuvvet de diyemeyiz, o da maddi dünyaya ait bir kavramdır; bir “şey” ile başka bir şey arasındaki ilişkiyi ifade eder. “Varlık” desek gene olmaz. Maddi olmayan, doğada yer almayan, evrenin bir parçası olmayan varlık olmaz. Her varlık tanım gereği evrenin parçasıdır, dolayısıyla evreni yaratan şey bir varlık olamaz.

HALİM – “Mevcudiyet” desek?

SELİM – Hiç olmaz, mevcudiyet vücut demektir. Mevcut olan her şeyi yaratan bir faktörden söz ediyorsunuz. Korkarım ki önerdiğiniz şey, insanoğlunun adlandırmaktan veya anlamlı bir cümle içinde kullanmaktan dahi aciz olduğu bir soyutlama; sadece negatiflerle tanımlayabileceği bir mantıki konstrüksiyon. “Köşesiz üçgen” ya da “eksi birin kare kökü” ya da “bekâr adamın karısı” cinsinden non-reel bir yapı. İyi de, bunun kitaplarda bahsi geçen, emreden, kızan, kayıran, yakan, kurtaran, elçiler gönderen, Şebinkarahisar’daki kızın donuna kadar karışan tanrıyla herhangi bir mantıki bağı yok ki? Hiçbir tanımlanabilir içeriği olmayan soyut bir kavram, o kadar. Yahudi nebilerinin yahut Muhammed’in “tanrı” derken böyle bir soyutlamayı kast ettiklerini hiç sanmıyorum. Yani, mantıki zorunluluk olduğunu ifade ettiğiniz Evrensel Yaratıcı ile, Yahudi-türevi dinlere mensup toplulukların inanıp ibadet ettiği tanrı arasında, ikisinin de evreni yaratmış olduğu iddiası dışında bir ilgi kurmak mümkün görünmüyor.

HALİM – Yaratıcının kimliğini ve niteliklerini bir yana bırakırsak, yine de evrenin başlangıcı problemini bir evrensel yaratıcı iradeye atıfta bulunmadan çözmek mümkün görünmüyor.

SELİM – Hayır, katılmıyorum. Bir kere “yaratıcı” dediğiniz mantıki konstrüksiyonu var saymakla evrenin başlangıcı problemine bir çözüm getirmiş olmuyorsunuz. Sadece probleme bir basamak daha eklemiş oluyorsunuz. Evrenden önce ne vardı? Yaratıcı, yahut tanrı, her ne ise. Peki ondan önce ne vardı? Onu kim yarattı? Cevap yok.

İkincisi, yaratıcı diye ortaya koyduğunuz şey ne? Bir irade. Benim bildiğim irade biyolojik bir işlevdir. Bakış açınıza göre, ya genel olarak hayvanlar alemine, ya da özellikle insana özgü bir kapasitedir. Olmazsa olmaz birkaç unsuru içerir. Bir, bir algı veya duyu organı. İki, o algıyı işleyen bir merkezi sinir sistemi. Üç, yönelimleri eyleme dönüştüren bir motor mekanizması. Dört, o mekanizmayı besleyen bir enerji kaynağı. İradesi olanın mutlaka gözü, kulağı, beyni, kası ve midesi vardır. Bu unsurları içermeyen bir “irade” nasıl şeydir, ben bilmiyorum, sizin de bildiğinizi sanmıyorum.

Evrende en az on beş trilyon yıldız ve onun birkaç katı gezen cisim olduğunu söylüyorlar. Böyle bir evreni yarattığını ve hatta yönettiğini iddia ettiğiniz mantıki yapının, dünya adlı önemsiz bir gezegende bundan birkaç yüz milyon yıl önce ortaya çıkmış bir sınıf mahlukatın, hatta ancak iki yüz bin yıl önce ortaya çıkmış homo sapiens adlı spesifik bir canlı türünün özelliklerini sergilemesi sizce absürt bir fikir değil midir?

HALİM – Bizim inancımızda dünya sizin söylediğiniz kadar önemsiz bir yer değil. Allah insanı kendi suretinde yarattı, ona eşrefi mahlukat payesi verdi. Dolayısıyla Allah’ın insana değil insanın Allah’a benzemesi söz konusu.

SELİM – Nasıl bir suret bu? İnsanın en temel özellikleri dişi ve erkek – ve hatta bazen trans – olması, bazen zırlayan bir bebek, bazen bunak bir ihtiyar suretinde görünmesi, geceleri uyuması, üç gün aç kalırsa ölmesi, kıçını kaşıması. Allah dediğiniz varlık kendi hangi özelliğine bakıp tasarlamış bunları? Yoksa insanın türlü türlü diller konuşmasını, düşüne düşüne Newton yasalarını keşfetmesini, yalan söylemesini, sucuk fabrikası işletmesini mı kendine benzettirmiş? Maddi olmayan bir varlık kendi suretini nerede görmüş, nasıl algılamış? Aynaya mı bakmış? Suretinde sakal bıyık var mıymış? Kaç gözü varmış? Gözü var mıymış?

Çok basit bir gerçek değil mi sizce? İnsan denilen mahluk hayal kurar, yalan söyler. Zor bir şey değil “yukarıda benim eşim var, bedeni yok, ölmez, ihtiyarlamaz, bunamaz, grip olmaz, benim yapamadığım her şeyi yapar, üstelik bana eşrefi mahlukat payesi verdi, nah bu da belgesi” diye hayal kurması. İnsanların hoşuna gidecek bir hayaldir, gece ateş başında anlatması da zevkli.

HALİM – Suret derken kastedilen şey madde değil bilinç. Sadece tanrıya ve insana mahsus bir şeydir bilinç.

SELİM – Bana bilinçte olup beyinde olmayan tek bir şey söyleyin, sizi ciddiye alayım. Allah’ın beyni mi var? Varsa nerede? Kaç gram?

Varsayalım ki bilinci var, dışarıda nasıl sonuç doğuruyor o bilinç? Motor hücrelerini nasıl kontrol ediyor? Dili mi var? Klavye kullanıyorsa parmakları nerede? Tekme atmaya kalksa hangi ayakla atacak? Sina Dağı’ndan Mekke’ye neyle gidecek?

HALİM – Allah, tanım gereği, kendi kendini var edendir. Skolastiklerin ifadesiyle, özü (essentia) ile varlığı (existentia) bir ve aynı olandır. Dolayısıyla “Allah’ı kim yarattı?” sorusunun bir anlamı yok. Yaratıldıysa eğer Allah değildir.

SELİM – Peki, ben de diyorum ki Kokoş, tanım gereği, köşesi olmayan üçgendir. Demek ki bazı üçgenlerin iç açıları toplamı 180 değildir, sıfırdır. Buna ne dersiniz?

Bir şeyi tanımlamakla o şeyin varlığına ya da olabilirliğine dair bir karine üretmiş olmuyorsunuz. Dilin kemiği yok, istediğiniz kavramları yan yana getirip sonsuz sayıda fantastik bileşim üretebilirsiniz. Misal: Allahsız tosbağa jabberwocky? Bunun özgül niteliklerine dair istemediğiniz kadar hikaye anlatayım size. (Allahsız tosbağa J hem vardır hem yoktur. Var olduğu zaman yok, yok olduğu zaman vardır. Kusturur, susturur, cezp eder. Yeşil ve renksizdir. Her yerdedir. Ayrıca Kansas City’de Beytülmal adlı bir evde oturur…) Fakat anlatı, varoluşu temellendiremez. Ontolojik çıkarımlara zemin oluşturmaz. Skolastiklerin özden varlık kanıtı türetme çabası – ki Descartes da aynı tuzağa düşmüştür – deli saçmasıdır.

“Kendini var eden” kavramı hem mantıken çelişkilidir hem de First Cause (ilk sebep) ya da Chain of Being (varoluş zinciri) argümanlarıyla tanrının varlığını ispatlamaya çalışanları mantıki bir çıkmaza sürükler. Çelişkilidir, çünkü sebep-sonuç, ya da önce-sonra ilişkisi tesis eder. Bir “kendi” var ki kendini var ediyor. Eğer varsa, yeniden var etmesine ne gerek var? Eğer yoksa var olmayan bir şey nasıl iş görüyor?

Kendi argümanınız açısından da intihar niteliğindedir. Evrende hiçbir şeyin kendinden var olamayacağını ileri sürdünüz. Buna istinaden bir ilk sebep arayışına girdiniz. Şimdi o ilk Sebep’in kendinden var olduğunu iddia ediyorsunuz. Demek ki ilk varsayımınız yanlışmış. Tanrı kendinden var olabiliyorsa evren niye olmasın? Evrenin kendinden var olması insan aklı için bir muamma ise, buna “tanrı” adıyla bir ikinci muamma eklemek bize ne kazandırıyor? “Evrenin başlangıcını ve varoluşunu açıklamaktan acizim” diyecek yerde “Bildim, tanrıymış – ama tanrının ne olduğunu açıklamaktan acizim” demenin faydası nedir, araya lüzumsuz ve anlamsız bir kademe eklemekten başka?

Aslında ne elde ettiğimizi pekala biliyoruz, siz de biliyorsunuz. “Acizim” demek alçak gönüllülüktür. “Biliyorum” demek, bildiğinizi iddia ettiğiniz şeyin içi felsefi ve mantıki anlamda tamamen boş da olsa, size siyasi bir avantaj sağlar. Sizin bilme iddiasında olduğunuz şeyi bilmeyeni cahillikle suçlama, ya da sizin bilginizi sorgulamaya kalkışanı küfr ve tuğyan ile itham etme imkanı elde edersiniz. Yani ilk bakışta boş ve anlamsız bir kavram olan tanrınız, gerçekte rasyonel bir işleve sahip olabilir. Ne yazık ki bu işlev bilgiyle, hakikatle ilgili bir işlev değil pragmatik bir araçsallık. Bir psikolojik ve siyasi iktidar aracı.




[1] Gökkuşağı Ejderi’nin (ya da Yılanı’nın) dünyayı yarattığı inancı Avustralya yerlileri arasında yaygınmış. 

31 yorum:

  1. Tanpınar, zaman denen sihirbaz tanrı, der. Zaman denen bu sihirbaz tanrı, anlatıya göre, bizim bugün lineer dediğimiz türden değil, bir çeşit "kısır döngü"dür. Ejderha ile temsil edilir.Ejderha, belirli aralıklarla, -bu aralıklar 200 yıl mı, 300 yıl mı olur, yoksa 500 mü, 1000 yıl mı olur, bilinmez- kuyruğundan başlayarak kendini yer. En son, kafasını da yuttuktan sonra, tekrar doğar. Bu döngü böyle devam eder.

    YanıtlaSil
  2. Sevan Bey, mesela ben, dediklerinizin çoğuna katılıyorum. Ama şu var: Taşın (eşya da diyebilirim) sade taştan ibaret olduğunu kabullenemiyorum. Yaratıcı denen herhangi bir varlık olmasa dahi, gözlerimin gördüğü şey ne ise, onun, gördüğüm şey olabileceği fikri, bana dayanılmaz geliyor. Yedinci Mühür'de, Ölüm ile Şövalyenin bir diyalogu var, hani şu kilisede olan, şövalye, ötesi yoksa, insan buna katlanamaz türünden bir şey söylüyor, demek istediğim bu. Kısacası, yaratıcı fikrinden bağımsız olarak, ruhen, doğaları gereği, mistik olan, gizemi, sırrı, şiiri, sisi, denizi sevenleri, var veya yok, bulmam da önemli değil, ama aramakla ruhum tatmin oluyor diyenleri ne yapacağız? Bilim vazgeçilmez, bilim türümüzün en önemli aracı. Peki ya şairler, sanat, edebiyat. Hiç, şairlerin kalbi ile doktorların kalbi bir olabilir mi? İkisi de değerlidir kuşkusuz.

    YanıtlaSil
  3. Türkiye'de iki farklı beyin var: İkisi de uçlarda, biri Dücane Cündioğlu, diğeri Sevan Nişanyan, birisi Şeriat, Tarikat, Hakikat üçgeninden bakıyor, diğeri dinlerin bir mitos olduğunu söylüyor. Ama her hal ü karda, ikisi de coğrafyalarında az bulunur türden diye bir yorumda bulunsam, ne dersiniz, asıl sorum Cündioğlu ile ilgili sayın Nişanyan, yorumunuz nedir acaba?

    YanıtlaSil
  4. Çok güzel gerçekten kafa yormaya değer.Emeginize sağlık.
    Sevan Nişanyan

    YanıtlaSil
  5. "Demek ki bazı üçgenlerin iç açıları toplamı 180 değildir, sıfırdır. Buna ne dersiniz?"
    Doğru derim ne diyeceğim,ahbabınız Ali Nesin size Riemann geometrisi anlatsaydı keske az bile olsa.

    YanıtlaSil
  6. "Mevcut olan her şeyi yaratan bir faktörden söz ediyorsunuz."

    Kafamı karıştıran bir husus var. Birini bir şeyi yaratması için, önce yaratma fiilini yaratması, böyle bir fiilin olması gerekmiyor mu? Yaratma fiili ortada yokken, doğal olarak, yaratma fiili de yaratılamaz. Yanlış mı düşünüyorum acaba bu konuda?

    YanıtlaSil
  7. son paragrafinizi okuyunca, sanki eskiden bu isleri tatli tatli tartistigimiz bir atesbasi vardi, bir takim uyaniklar bizimle aslinda hemfikir bile olsalar, kalkip dinler kurdular, o gunden beri de onlarin borusu otuyor diye dusundum. var miydi oyle bir atesbasi?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tabii. Varolan dinlerin hepsi Devlet dinidir. Devletle birlikte yaratıldılar, devletin meşrulaştırma aracı olarak işlev yaptılar.

      Sil
    2. Sevan Hocam, Devlet meşruluğu görecelidir, Dinler, devletin meşrulaşmasında rol oynayan aygıtlardan sadece bir tanesidir demek doğru olmaz mı? Örneğin; kutsallaştırma da çok etkili.Üstadım peki sizce, Devlet nedir?

      Sil
  8. Sevan, konu ile doğrudan ilgili değil ama aklıma takılan bir şey var: Din Akdeniz'de, Hindistan'da ve Çin'de farklı farklı roller üstlenmiş. Çin'de belirleyici ve baskın değilken Akdeniz'de belirleyici ve baskın olmuş, özellikle Konstantin'den sonra. Acaba neden? Düşünmüşlüğün var mıdır bu konuda? Türev: bilimsel metod neden Milet'te ortaya çıkmış da, atıyorum Şian'da ya da Babil'de ortaya çıkmamış?

    YanıtlaSil
  9. "HALİM – Suret derken kastedilen şey madde değil bilinç. Sadece tanrıya ve insana mahsus bir şeydir bilinç."

    Bu yorumla sıklıkla karşılaşıyorum arkadaş sohbetlerinde. Hadi Tanrı kısmına dokunmadan geçelim, bilinç terimsel anlamıyla (bilimsel ve felsefi terimsel anlamları farklı) gayet tabiki diğer canlılarda bulunur. En azından memelilerin ve kuşların bir çoğunda olduğundan eminim. Bahsedilen bilinç "conscience", "cognitive ability" gibi şeyler ise bir şempanzenin de hafızası(memory), idrak etme kabiliyeti (rationalization), karar verme düzeneği (decision-making), hatta rüya görme yetisi vardır (daha birçok cognitive ability sayılabilir). Bu sonuncusu şaşırttıysa EEG sonuçları üzerinden hayvanlar üzerinde yapılan deneyler var bakın derim. Carl Sagan "Cennetin Ejderleri" nde birçok örnek vererek daha detaylı anlatıyor. Benim buradan yola çıkarak göstermeye çalıştığım şudur :insan bulunduğu gezegende bile çok da üstün değildir bu yetenekleri icabıyla. Hatta fillerin hafıza bakımından, bazı diğer hayvanların da karar alma, grup ilişkisi kurma gibi anlamlarda daha yetenekli olduğunu biliyoruz. Tabi evrimin son etabından geçmişe baktığımız için şu anda bulunduğumuz yerin genellikle kutsal bir elle bize bahşedildiği düşünülür. Halbuki bırakın yüzbin yılı, bin yıl önce hatta beşyüz yıl önce bile çoğu anlamda doğa karşısında aciz idik. Genelde dini mitolojide ve edebiyatta bahsedilen "bilinç" ile daha çok ruh (âme) kastediliyor ki varlığına dair en ufak bir kanıt bulabilmiş değiliz. İnsanın kendini "özel" yaratılmış hissetme arzusu Copernic'in evrenin merkezinde olmadığımızı kanıtlaması ve daha sonrasında Darwin'in canlı piramidindeki yerimizin çok da abartılı olmadığını göstermesi ve bana kalırsa Freud'un bilinçdışı kavramlarıyla baya darbe aldı derim. Siz ne dersiniz?

    YanıtlaSil
  10. Halim ve Selim’in dialogunu kurgularken, bütün konuşmayı bir monoloğa dönüştürmüşsünüz. “Bilmiyoruz” tezinizin karşısında “Bu evreni ve kendini yaratan bir tanrı olduğunu biliyoruz.” şeklinde bir antitezi varsayıp, monoloğun doğası gereği, varsayımda yanlışa düşmüşsünüz. Halbuki dinin dogmatik yapısı gereği tez “bilmiyoruz ama inanıyoruz” şeklinde başlar. İbrahim’i dinlerin tanrı inancında ise bu evren sonsuz değildir, tanrı bu evrenin dışındadır. Bütün evren masanın üzerinde duran bir kağıt parçası ise, tanrı bu kağıt parçasının başında oturan bir yazar çizer gibidir. Kendisi kağıdın 2 boyutlu dünyasının sınırları ile sınırlandırılamaz; kağıt üzerindeki her noktaya, her çizgiye hakimdir; ve kendisinin ham maddesi mürekkep değildir.

    İç açıları toplamı 0 olan üçgen meselesine ise İbrahimi dinlerin bakış açısı izdüşümseldir. Bildiğiniz bir üçgen düşünün, kağıdın üzerinde dik bir şekilde duruyor olsun. Kağıdın 2 boyutlu dünyasının sakinleri bu üçgenin kağıt üzerindeki izdüşümüne baktıklarında sadece düz bir çizgi görürler. Bu çizginin iç açısı olmadığından, tanım gereği iç açıları toplamına sıfırdır veya yoktur diyebilirsiniz, fakat bu tez 2 boyutlu dünya sınırları içinde doğru olsa da gerçekteki üçgeni çizgiye indirgemez, yalnızca algılama kapasitesi ile alakalı bir sınırlandırmadır.

    Dolayısıyla, bütün hikaye dönüp dolaşıp “Bilmiyoruz” tezinde mutabakat ile sonuçlanır. “Bilmiyoruz” sonucunun ardından, kimi inanıyorum der, kimi inanmıyorum der.

    Serinin devamında bu bakış açısını da değerlendirmeniz dileğiyle.

    Saygılar.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ilk yazıya, bende bu yorumunuza benzer bir yorumla katılmıştım. Gerçekten güzel özetlemişsiniz;
      Bilmiyoruz.

      Sil
  11. "Yetişkin olunca o zinciri bir noktada “bilmiyorum” deyip kırmayı da öğreniriz. Bu da zihinsel gelişimin bir sonraki evresi olmalı"

    Yukarıdaki mantığın tutarlı ve hakkaniyetli devamı/sonucu;(Dinleri işin içine katmadan)
    Bir yaratıcı varmıdır? Bilmiyorum,
    Bir yaratıcı yokmudur? Bilmiyorum,
    Olması gerekmez mi?

    YanıtlaSil
  12. Şimdi biz, yani erkek cinsi ve kadın cinsi, yani insan, insanlar, (Bu arada, kadın yazarken şunu fark ettim, blogda yorum yapan kadın sayısı ya çok az ya da kadın yok, bu bana, kadınların neden bilgisayar parçalarını görmek için bilgisayarı sökmek gibi bir dertlerinin olmadığı, yahut, bilgisayar oyunu oynayanların neden çoğunlukla erkek olduğu sorularını hatırlattı, neyse) ne diyordum, biz insanlar, "bilmek"ten ne anlıyoruz? Yazıları okudum, eyvallah, bu arada "eyvallah," 'culture language'dır, inanmayanların kullanması onları inanan yapmaz, sonra yorumları da okudum. Şunu demek istiyorum: Bilmek nedir, bilmekten ne anlıyoruz, biz, insan türü, nasıl biliriz, bir şeyi nasıl biliriz, değerli yazar, sayın arkadaşlar, açık değil mi sorum? Bir kere, bunu tespit edelim, yani sabitleyelim, sonra yolumuza devam edelim, gelin hep beraber düşünelim. Biliyorum ya da bilmiyorum derken, bunu neye dayandırıyoruz da, bildiğimiz ya da bilmediğimiz sonucuna ulaşıyoruz? Bilmenin ya da bilmemenin argümanları çağlara, zamana ve zemine göre değişiyor mu? Aborjinlerin dilinde bilmek ne demek, ya da etc.(Japon, Fransız vb) Sayın yazar yorumlar kısmında paylaşırsa, peşini bırakmayacağım. Devamı gelecek. Bu iyi, işte bu iyi.

    YanıtlaSil
  13. Evet bilmiyoruz ama inaniyoruz.
    Siz de bilmiyorsunuz ama ayrıca inanmıyorsunuz da.
    Olay bundan ibaret.

    YanıtlaSil
  14. [Bizanslılar devrinde, İstanbul’da bir doktor yaşıyordu. Hiçbir dîne inanmadığı gibi, Allahü teâlânın varlığını da inkâr ediyor, “Herşey kendi kendine var olmuştur” diyordu. Âlemin bir yaratıcısı olduğunu kabûl etmiyordu. Mesleğinde mütehassıs olup, sorulan her ilimden cevap veriyordu. Hıristiyanlardan hiç kimse bu doktora cevap veremez hâle gelmişti. Yalnız şu kadar var ki, “Dünyânın bir yaratıcısı olduğuna delîl getirip beni ikna eden olursa, ben bu da’vamdan vaz geçerim” diyordu. Karşılaşıp münâzara ettiği herkesi mağlup ediyor, cevapsız bırakıyordu. Bu doktorun karşısında Hıristiyan âlemi âciz kalmıştı. Durumu krallarına anlattılar. Buna ancak müslümanların cevap verebileceğini söylediler. Bizans kralı, Abbasî halifesi, Me’mûn’a bir elçi ile mektûb gönderdi. Mektûbunda, “Size gönderdiğimiz bu doktor dehrîdir. Bir yaratıcı olmadığına inanmaktadır. Sizin yanınızda, bununla münâzara edecek ve bunu ikna edip, mağlup edecek bir âlim bulunursa çok iyi olur” yazmaktaydı. Abbasî halifesi âlimlerini ve müşavirlerini toplayıp, onlara danıştı. İçlerinden birisi, “Büyük âlim, evliyânın üstünlerinden olan Nişâbûrlu Ahmed bin Harb hazretleri dün gece buraya geldi. Hacca gidiyor. Umarım ki, bununla ancak o münâzara edebilir” dedi. Halife, Hazreti Ahmed bin Harb’ın yanına birini gönderip durumu ona bildirdi. O da buyurdu ki, “Siz münâzara meclisini falan saatte, halifenin sarayında hazırlayın ve onu lafa tutun! Ben biraz geç geleceğim. Geldiğim zaman bana niçin geç kaldınız dersiniz. Ben de cevap veririm.” Dediği gibi yaptılar. Ahmed bin Harb hazretleri gelip oturunca halife ona sordu, “Niçin geç kaldınız?” O da, “Abdest için Dicle nehri kenarına gittim. Tuhaf bir şey gördüm. Ona bakarak geciktim” dedi. Halife, “Ne gördünüz ki?” “Gördüm ki topraktan bir ağaç çıktı. Büyüdü, kimse kesmeden yıkıldı. Kimse müdahale etmeden de tahta şeklini aldı. Bu tahtalar kendiliğinden birleşip marangozsuz, çivisiz sandal oldu. Bir kayıkçı olmadan da suyun üzerinde gitmeye başladı. Bunu seyre dalıp geç kaldım” buyurunca inkarcı doktor, “Bu saçma sapan konuşan ihtiyâr mı bizimle münâzara etmeye geldi? Bu delidir. Bununla münâzara etmeye değmez” dedi. Bunun üzerine Ahmed bin Harb şöyle cevap verdi: “Niçin saçma konuşayım ve deli olayım?” O da “Olmayacak şeyler söylüyorsunuz. Koskoca ağaç birdenbire büyür, kesilir ve tahta olur. Bu tahtalar marangozsuz birbirine bitişir ve sandal olur. Kayıkçı olmadan su üzerinde gider dediniz” Hazreti Ahmed bin Harb ise “Ey doğruluktan uzak insan! Bir sandal için bu imkânsız olunca, ya’nî ustası, bir yapıcısı olmadan bir sandal olmaz, su üzerinde gidemez ise, bu güneş, ay ve yıldızlarla, ağaçlar ve çiçeklerle süslü ve intizâmlı âlem, bir yapıcı olmadan, bu dünyâ bu sağlamlığı ile binlerce güzel yaratıklar, san’at erbâbını hayran bırakan eşsiz tabloları ile kendi kendine nasıl var olsunlar? Asıl, bir yapıcı, yaratıcı yoktur diye böyle hezeyan söyleyen, saçmalayan delidir” buyurdu. İnkarcı doktor, bu cevap karşısında şaşıp kalmıştı. Bir an düşündü. Başını kaldırdı ve kendi kendine, “İnsan bilgisine güvenip böbürlenmemeli ve inkarcı olmamalıdır. Şimdi inanıyorum ki, Allahü teâlâ vardır” deyip müslüman olmak istedi. Hazreti Ahmed bin Harb ona “kelime-i şehâdet” söyletip ma’nâsını öğretti. Böylece bir insanın inkârdan kurtulup sonsuz se’âdete kavuşmasına vesîle oldu.] İSLAM ALİMLERİ ANSİKLOPEDİSİ

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. A) Doktor budalaymış. B) Doktorla İbni Harb Hazretleri şikeli maç yapmışlar. C) Aktaran budalaymış. D) İslam Alimleri Ansiklopedisi yalanmış.

      Sil
    2. E) Ne Bizans ne de Abbasiler 20. yy fizik ve kimya bilgisine sahip değillermiş. Kuantum mekaniğini, genel görelilik kuramını, kimya yasalarını bilmiyorlarmış. F) Ahmed Bin Harp, Dawkins'in Kör Saatçi kitabını okumamış.

      Sil
    3. Kadim dünya dünyanın yuvarlak olduğunu ve kanın deveran ettiğini bilmiyordu, o büyük filozoflar dahil. Doğudan ve Batıdan. Bizim bugün daha pek çok şeyi bilmediğimiz gibi. Dünya kalırsa, belki 300 belki 500 yıl sonra, ulan, şu internet çağının başlarında yaşayanlar bunu bilmiyorlarmış filan diyecekler zaar.

      Sil
    4. bu yazıyı okumadan önce hiç böyle düşünmüyordum ama artık her şey benim için bambaşka bu saatten sonra ne diyebilirimki çok sağolun bende artık hak yolunda bir yolcuyum bundan sonra allah razı olsun sizden,her kez için bir ibret var bu hikayede şüphesiz

      Sil
    5. Dünya’nın yuvarlak olduğu Batı Avrasya medeniyetinde antik Yunan'dan beri genel kabul görüyor. Kan dolaşımı ise en geç antik Mısır'dan beri şu ya da bu şekilde biliniyor. Kopernik, Kepler ve Galileo Dünya’nın yuvarlak olduğunu ispatlamakla uğraşmadılar, zira onların yaşadığı devirde Dünya’nın yuvarlak olduğu Batı Avrasya'da hemen her eğitimli insanın bildiği bir gerçekti. Onların ispatlamaya çalıştığı şey Güneş’in Dünya çevresinde dönmesi yerine Dünya’nın Güneş’in çevresinde döndüğüydü, bu o devir için devrim niteliğinde bir iddia idi ve genel kabul görmekten uzaktı.

      Sil
    6. doktor hakkaten budalaymış.

      Sil
    7. Ahmed Bin Harp sorunu hâlâ gündemde.
      1. Bir yanda,'Intelligent Design'var ve "Yapan Olmadan Yapılan Olamaz"
      2. Diğer yanda, din bilgisi ilkokul biyoloji bilgisi kadar, diğer binlerce gibi medya artistliğine özenen Dawkins.
      İlke cevap çok, sevdiğim birini seçeceğim.
      Şamanlığın derin ve karmaşık bir "din" olduğu artık biliniyor. Orta Asya Türk Şamanlar, Müslüman (ve Hıristiyan) laf cambazları karşısında Bizanslı doktor gibi şaşırırlar ama nedeni çok değişik. Müslüman alimler diğer din cambazları ile sidik yarışının en yoğun olduğu Orta Doğu'da doğmuş büyümüşler.
      Müslüman cambazla şaman arasında geçen uydurma bir soru/cevap hikayesi:
      Sen uçaksız gök yüzüne nasıl çıktın? Daha henüz kuantum fiziğini bilmeden iki delikten bir anda nasıl girdin, hem dans ettin hem seyahat? Aya gidip geldiğini söylüyorsun ama görelilik kuramına göre gençlenmen lazım, sen neden kan ter içindesin, allahın şaşmış? Hastanın ruhunu hangi sepete koyup getirdin? Sepet nerede?
      Zavallı şaman soruları bile anlamaz. Türkler bu yüksek zekalılar karşısında hayranlık içinde Müslüman olurlar.
      Bu da olmuş bir olay. Bir Rus antroplog ile Hıristyan Türklerin şamanı arasında geçer.
      - Sen şaman mısın Hıristiyan mı?
      - Şaman desem siz kızıyorsunuz, Hıristiyan desem bizimkiler!
      Bu da bonus: Bir Eskimo'nun Jean Malaurie'ye dediği.
      - (Modern bilim adamları) Sorularıyla bize işkence ediyorlar.
      MODERN BİLİM ALİMLERİ ANSİKLOPEDİSİ
      Köroğlu, E) ve F) sorulara güzel bir cevap getirmiş: Ölme eşeğim yaz gelsin. Yani, modern bilim, kuantum, kimya, görelilik, saatçilik falan filanla hakikate varmasak da, aynı matematikteki limitler gibi, yaklaşacağız. Hadi inşallah! Her şeyde bir hayır vardır!
      Üzülerek söyleyeceğim. İnsan mitsiz yaşayamıyor ama kendi mitini doğal olarak mit değil hakikat sanıyor.
      Bence, bilim adamları ve Dawkins daha çok boynuzlu erkeklere benzerler, gerçeği en son öğrenecekler. Ama korkarım bu arada dünyada yaşamın sonuna getirmek için ellerinden geleni de yapacaklar.
      Bir ihtimal daha var, kapı komşu İranlı şair haklı olabilir: "Dünya, ilk ve son sayfası ilelebet kayıp bir kitap."

      Sil
    8. "Aya gidip geldiğini söylüyorsun ama görelilik kuramına göre gençlenmen lazım, sen neden kan ter içindesin, allahın şaşmış?"

      Sevdiği kadını Ay'a götürmek isteyen Chris Brown da o şaman gibi mi düşünüyormuş?
      Onun da kan ter içinde kalması normal o zaman!
      Veya onLARın kalmaLARı!

      "What you wanna do, baby? Where you wanna go?
      I'll take you to the moon, baby, I'll take you to the floor
      I'll treat you like a real lady, no matter where you go
      Just give me some time, baby, 'cause you know
      Even when we're apart I know my heart is still there with you
      Five more hours 'til the night is ours and I am back with you"

      Chris Brown - Five More Hours
      https://www.youtube.com/watch?v=ZR2CqwnS2KA

      Demek ki bugünkü romantik "modern şamanlar" ile dünkü Orta Asyalı şamanlar arasında pek bir fark yokmuş.

      Gel de bunu taşkafa pozitivistlere anlat!

      Sil
  15. "Her varlık tanım gereği evrenin parçasıdır, dolayısıyla evreni yaratan şey bir varlık olamaz."

    "Maddi bir varlık olamaz" demek daha doğrudur. Örn;

    "Vâsik, Ahmed b. Nasr’dan, önce Kur’ân-ı Kerîm hakkındaki kanaatini söylemesini istedi. Onun Kur’an’ın Allah kelâmı olduğunu belirtmesi üzerine âhirette Allah’ın görülüp görülmeyeceğini sordu. Ahmed b. Nasr bu konudaki hadislerin onun görüleceği doğrultusunda olduğunu misaller vererek açıkladı. Halife ise gözle görülebilen ve mekânda yer tutan mücessem bir varlığı ilâh olarak kabul edemeyeceğini belirtti. Sonra da huzurunda bulunan fakihlerin görüşüne uyarak onu ölüme mahkûm etti. Vâsik, Ahmed b. Nasr’ın bunamış bir ihtiyar olduğunu ileri sürerek ölümünün geciktirilmesini arzu eder görünen Ahmed b. Ebû Duâd’ın isteğini kabul etmedi; böyle bir kâfirin vücudunu ortadan kaldırmak suretiyle ilâhî mükâfata nâil olmayı umduğunu söyledi ve cellâdın yardımıyla onu öldürdü (Şâban 231/Nisan 846). Halife, Ahmed b. Nasr’ın naaşını Sâmerrâ’da, başını da Bağdat’ın doğu ve batı kesimlerinde teşhir ettirdi. Kulağına taktığı idam fermanında, Kur’an’ın mahlûk olduğunu kabul etmediği, Allah’ı mahlûkata benzettiği, üstelik bu günahlarından tövbe etmeye yanaşmadığı için onun kanını heder ettiğini ilân ediyordu."
    http://www.islamansiklopedisi.info/dia/pdf/c02/c020103.pdf
    Ebû Abdillâh Ahmed b. Nasr b. Mâlik el-Huzâî (ö. 231/846)
    Mihne* olayında Halife Vâsik tarafından öldürülen muhaddis.

    YanıtlaSil
  16. Özellikle doğa bilimciler bazen determinizme çok saplanmıyorlar mı? Sizde de bazı cümlelerde bunu görüyorum; “akciğeri olmayanın öfkesi, beyni olmayanın zihni olmaz” veya Bigbang’den önce “şey” yoktu söylemlerinde mesela. Adamın biri bir gün çıkar paralel evren teorisini ispat eder, mahcup olursunuz Einstein’ın evrenin genişleme ivmesi konusunda olduğu gibi. Kendiniz dediniz hiçbir şey bilmiyoruz diye, ne bu ketumluk. Benim baktığım yerden kimsenin birşey bildiği yok, bir kesim dinler periler uydurmuş hayal dünyasında yaşıyor, diğerleri büyüteci bulalı daha 4 asır olmamış ahkam kesiyor, o olamaz diye. Yahu bir durun, hemen kestirip atmayın her diyaloğu. Ben yıllarca Popper’i yanlış anladım bu kafa yüzünden. Herkes bilimsel makale türetsin demiyorum fakat Schrodinger, Heisenberg gibi adamlara bile metaflzikci muamelesi yaptı bir kesim. Elimle tutamadığım şey bilim değildir demek bilimi bir inanç sistemine çevirmiyor mu? Evrenin bize mantıklı gelme zorunluluğu mu var? Belki de var, neyse saat de geç oldu zaten, ha bu arada Bigbang’in ekseriyetle kabul edildiği de yok Sevan bey, o çarşı karışalı epey oldu. Bu konu haricinde seriniz çok iyi gidiyor fakat kendinize çok orta açıyorsunuz, ben eminim ki zihninizde fikirlerinize sağlam muhalefet edebilecek bir taraf vardır, onu da görmek isteriz. Sevgiler.

    YanıtlaSil
  17. Yerli Halklar Hakları
    Eğer "Gökkuşağı Ejderi gibi SİHİRBAZVARİ çıkarımlardan medet umuyorlar." yazılmamış olsaydı boş verip geçmek en akıllı bir tutum olurdu. Ne var ki, Avustralya yerlilere hakaret edilmiş.
    18. yüz yılda Kant, Atatürkünüzün size getirdiği Batı mutfak felsefenizdeki sorularınıza cevaplar getirdi. Ev ödevini yapmamışsınız.
    Uyarı: Olumsal dünya başka, mantık başka. Kant salt epistemoloji, "anlama mantığı" açısından bir çözüm önerdi.
    İnsanların başına çok bela geldi ama MODERN BİLİM ile İLERİCİLİK mitinin halk arasındaki versiyonu Marksizm kadar büyük bela az geldi. Geleneksel resmi dinler de bile bu iki dinin fanatiklerine az rastlanır. Rastlansa da affedilir çünkü Halim-Selim gibi özgürce SEÇME olan süpermarkette doğmazlar. Mevcut dinlerde doğarlar, sonra da sadece hayatta kalma çabası içinde çalışıcı-tüketici olurlar.
    Birkaç örnekle bu çıplak güce tapan süpermarket filozofu Halim-Selim'in aslında küçük Trumplardan biri olduğunu göstermek istiyorum
    Marksistlerin kurduğu devlet uzaya bir eşek gönderir. Eşek geldiğinde büyük bir salonda, asıl ipi çekenlere yaltakçılık yapmak için, kibir içinde diğer eşeklere, "Allah'ı her yerde aradım ama bulamadım" altın yumurtasını yumurtlar.
    Bir cerrah cevap verir: "Ben de 20 yıldır beyin açıyorum, düşünceyi bulamadım!"
    1960'larda belki de ikinci Axial Age yaşandı. Selim beyin var olan dünyasına şüpheli bakıldı. Selim bey gibi modern mitlerle beslenmiş etnologlar ve antropologlara göre Avustralya yerlileri çocukların nasıl dünyaya geldiğini bilmezlermiş, mantık öncesi devirde yaşıyorlarmış falan filan. 1960 antroplogları, İstanbul veya New York da büyümüş enayilere doğa hakkında her yalanı yutturursun ama doğada yaşayanlar yutmaz diye kalkıp Avustralya'ya gittiler.
    Lo and behold! Sarışın etnologlar ve Selim bey haklıymış! Yetişkinler bilmiyorlar ama çocuklar biliyor. Selim bey haklı! Yetişkinler hâlâ sihirli dünyada yaşıyorlar, çocuklar ise kendi gibi doğru cevapları biliyorlar.
    Bu yerliler gerçekten tuhaf. Çünkü çocuklar için Halim-Selimler dünyası OYUNCAK, yetişkenler için META. Avustralyalı yerliler dünyası çocuklar için DOĞA, yetişkenler için SİHİRLİ DÜNYA! Aksi halde, Halim-Selimler neden bu kadar kafa patlatsınlar ki?
    Basit gibi görünen şeyler sonsuz karışık olabilir. Taş maddedir, madde atomlardan oluşur. 2 500 yıl sonra atom kırıldı, bomba oldu. Trump çıkarmış atomunu aynı Selim efendi gibi atomsuzlara gülüyor atomlulara da "bakın benim ki daha büyük" diyerek korkutuyor.
    İlerde yerlilerin mitleriyle ne demek istediklerini kendi süpermarket felsefesine uydurmaktansa "bilmiyorum" dersiniz inşallah!

    YanıtlaSil
  18. O kadar uzağa veya geriye gitmenize gerek yok Sayın Nişanyan. Gökkuşağı Ejderi, Allah, Peygamber, Kitap gibi eski sihirli kelimelerin yerini bugün Vatan, Millet, İşçi Sınıfı gibi yenileri aldı ne de olsa.
    Tek fark, bu yeni sihirli kelimeleri kullanan yeni sihirbazlardan bazılarının Allah sihrini kullanmaya ihtiyaç duymamaları.
    Örneğin, Kapitalizm, Anti-Kapitalist sihirbazların Allah'ı değil de Şeytan'ı olduğu için Allah rolünü İşçi Sınıfı ve onun profesyonel devrimci öncüleri olan kendileri üstlenmiş durumdalar, bu nedenle de yukarıda ayrıca bir Allah'a ihtiyaçları yok.
    Tabii Vatan-Millet sihirbazlarının ülkemizdeki Allah'ını örnek vermeye bilmem gerek var mıdır? O'nu inkar etmek mümkün mü? O olmasaydı babamızın kim olduğunu bilemezdik. Sizin de adınız Sevan değil Yorgo olurdu Sayın Nişanyan. Bu yüzden bugün Yorgo'ların ülkesinde yaşamadığınız veya onlara sığınmak zorunda kalmadan dünyanın en özgür ülkesinde yaşadığınız için yatın kalkın O'na dua edin!

    YanıtlaSil
  19. Dün "Ben Müslümanım / Yahudiyim / Katolikim / Ortodoksum (Rumum) / Protestanım / Şiiyim / Şafiiyim / Vehhabiyim" diyenler modern toplum öncesi dinlerin müminleri idi.

    Bugün bu cümleyi "Ben Türküm / İsrailliyim / İtalyanım / Yunanım (Hellenim) / Amerikalıyım / İranlıyım / Kürdüm / Suudiyim" diye değiştirerek söyleyenler ise modern toplumun dini olan Aydınlanma'nın ve onun karşıdevrimci biçimi olan ulusçuluğun müminleri oldular.

    "ÖGP!" diyeceklere özet:

    Kral (Allah) öldü, yaşasın Kral (Ulus)!

    YanıtlaSil