22 Şubat 2017 Çarşamba

Hikmet incileri 11


Türk marşı

İlerici   Türk - 21.yy diktatörlerine hayır! 20.yy diktatörleri neyimize yetmez?
Gerici Türk - Kahrol gerici! En çağdaşı 19. yy diktatörüydü, okullar açtı, demir ağlarla ördü yurdu.





Poe
Poe'nun yalnız öykülerini okudum, o da yıllar önce. Şiirlerini bilmiyorum. 19. yy American edebiyatı bana genellikle çiğ geliyor. Longfellow, Emerson boş, Melville abartılı, Henry James boğucu, Mark Twain hoş ama geveze.

Referandum
Hayır istiyorsan tek soru "RTE ile 17 yıl daha mı" olmalı. Soruyu "RTE mi Kılıçdaroğlu mu" diye sorarsan cevabı bellidir. Kılıçdaroğlu yerine öbür Kemal'i koysan, 23 Nisan şairleri ne dese desin, sonuç gene bellidir.

Tasfiye
1933 üniversite reformu ile bugünkü tasfiye arasında ideolojik, siyasi ve idari benzerlikleri inceleyen bir makale okuduğumuzda diyeceğiz ki, hah, Ege'nin doğusunda da akıl varmış, az da olsa.

Yok aslında birbirimizden farkımız
Angela Merkel "islamist" ile "islami" arasındaki ince ayrımı vurgulamaya özen gösterdi. Bir kaç yıl önce - tam olarak 2013 ortalarından önce- olsa alkışlardım. Şimdi emin olamıyorum.
Bir kimlik, bir gelenek, bir ecdat saygısı, evet. Ama o kimlik adına girişilen siyasi zorbalığa hayır diyecek enerjisi ve entelektüel donanımı var mı veya kaldı mı? Orası şüpheli.

TRT3 günlükleri
Barok Şarkılar programını yapan Nükhet hanım kimdir ve adı sanı duyulmadık bu kadar şahane müzikleri nerden buluyor? 8 Şubat'ta Hasse'nin üç operasından seçmeler: Didone Abbandonata, Artaserse, öbürünün adını duymadım. Tüyler ürpertici güzellikte: "tutto mi sfida rimorso ed horror."

Nükleer
Nükleer enerjiye neden karşıydık unuttum, hatırlatır mısınız? "Tehlikeli" olduğu içinse, otomobili, kamyonu, uçağı, sigarayı, şekeri, patatesi, kömür sobasını, tüp gazı, elektrik prizlerini vb. gibi yasaklamak gerekmiyor mu? "Artıkları milyon sene erimiyor" diye ise, hani pet şişeye karşı gösteri yürüyüşleri?





Viyana

Halkımızın merak ettiği sorulardandır. 1770’ler, bilemedin 1780’lerden itibaren Viyana dünya müziğinin başkenti olur; yüz elli yıl boyunca bir gün bile düşmez o pozisyondan. E, bunun öncesi yok mu? Birden bire mi gelindi o noktaya? 2. Joseph’in ‘Aydınlanma’sı mıdır sebep? Matternich’in gericiliği mi? 19. yy ikinci yarısının uyuşuk muhafazakârlığı mı?

TRT 3 sağ olsun, iki besteci keşfettim son aylarda. Biri Johann Christian Fischer, öbürü Georg Moffat. İkisi de 1710-20’lerde Viyana’da aktif. Vallahi Johann Sebastian Bach olmasa da ona yakın ayarda ikisi de. Çağdaş İtalyan ustalarla araya fark koymaya başlamışlar ta o tarihte.

x

Tahmin yürütelim. Yanlış hatırlamıyorsam 1712 miydi, 15 miydi, Osmanlı ve Fransız savaşları biter. Macaristan’dan devasa bir servet akmaya başlar Viyana’ya. Kültür dediğin parayla olur. Varsa paran, en iyi bestecileri de, en görkemli mimarları da satın alabilirsin; en iyi hastaneleri kurup başına en iyi tabipleri koyabilirsin.

1867’de Macaristan’ın kendi yoluna gitmesiyle kesintiye uğramış o akış. Avusturya kültürü o tarihten sonra hızla kararır, kasvet ve isyanla dolar. Gerçekten şaşırtıcı bir yoğunlukla köşe başlarını Yahudiler ve Yahudi kökenliler tutar. 1938’den bir süre önce çöker.

Bugün varlık sebebi unutulmuş bir ülke Avusturya. Derin bir anlamsızlığın ve taşralılaşmanın pençesinde. Avrupa’nın haritası değişecekse ─ ki değişmesi mümkün görünüyor ─ ilk gidecek olan orasıdır.


21 Şubat 2017 Salı

Hikmet incileri 10


Yatay Büyüme
Yatay büyüme iyidir diyorlar - yani eskiden buralar dutluktu olan yerler artsın. Hangisinin ekosisteme zararı daha fazla? Yatay büyümenin her metrekaresi için kaç çevreyolu, kaç otopark, kaç litre benzin ve mazot lazım?

Nüfusu azaltmaktan başka çare yok.

Nüfus
Tek çare kitlesel kısırlaştırma diyenlerin sayısı artıyor. Ama öyle görünüyor ki yakında o da çare olmaktan çıkacak. DNA örneğinden klon almak bugün yarın mümkün olacakmış. Bir kaba tükürüp "getir bana yüz çocuk" diyebiliyorsan nüfusu kontrol altına alma imkânı mı kalır?

Taaddüdü zevcat
Abdülhamit'in torunu olduğunu iddia eden hanımefendiye CHP milletvekili Özgür Özel olağanüstü orijinal bir yanıt şaklatmış:

"Sen Atatürk'e dil uzatıyorsun ya, eğer Atatürk olmasaydı sen mutlaka yine yaşardın. Ama hangi paşanın kaçıncı karısı olurdun, sen düşün."

Hanımefendi yerine ben düşündüm. Bildiğim kadarı ile 18.yy sonrasında Osmanlı hanedanına damat gelenlerin çok eşliliği söz konusu değildir. Daha önce nasıldı emin değilim ama çok farklı olacağını sanmam.

Nilhan hanımın özel hayatına ilişkin tercihlerini Özgür bey nereden biliyor, onu da merak ettim.

CHP
Referandum konusunda bildiğim tek şey var: CHP'nin her çabası ters tepecektir. Hayır oyunun "CHP pozisyonu" olarak algılanması bir tek sonuç doğurur, o da hayır oyunun yüzde 25 (artı yüzde on küsur HDP) bandına hapsolmasıdır.
Yapabilecekleri en verimli iş susup ortadan kaybolmak.

Atam yatam

Öbür türlü çok makul, çok güzel şeyler söyleyen bir güzel kadın da demiş ki "Sıradan bir seçim değil bu. Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyet'i ilelebet payidar olmaya devam etsin mi yoksa bitirelim mi oylaması resmen."

Böyle sorarsanız ben bitirelim derim. Büyük çoğunluk da öyle der. Sahiden farkında değiller mi bunun?




İlelebet payidar
'İlelebet payidar olmaya devam etmek' oksimoron oluyor. Etmese ne olacak. Eskiden ilelebet payidardı artık değil mi olacak. Temporary eternity?

Kendiliğindencilik
" ABD'de havalimanlarında, sokaklarda, İngiltere'de çeşitli kentlerde yaygın, kendiliğinden protesto eylemleri..." (Ergin Yıldızoğlu)

Mitinglerin demir yasası: Tasvip ediyorsak kendiliğindendir, etmiyorsak manipüle edilmiştir. Kamyon kamyon adam taşımışlardır. Mihraktır.

TRT3 günlükleri
4 Şubat akşamı Rudolf Serkin'den Beethoven 32, ne büyük bir hediye! dehanın alameti farikası: Her dokunuşunda uyanık bir aklın varlığını hissediyorsun.

Beethoven son sonatları yıllara Maurizio Pollini'den dinledim. Sonra Arrau, Backhaus ve Kempff geldi. En son Glenn Gould'da karar kılmıştım. Şimdi bu.

Amerikan Sapığı
Bret Easton Ellis, American Psycho. Amerikan toplumunun beyinsizleşmesine dair bir beyinsiz Amerikan romanı. Kötü. İlginç olanı 1991'de yazılmış, beyinsizliğin ilahı ve simgesi olarak seçtiği karakter kim? Donald Trump.



Lozan

Dünya Harbinde hezimete uğramışsın, yok olmanın eşiğine gelmişsin, yıllık gelirinin on misli savaş borcu altına girmişsin, taviz vermeyip ne halt edeceksin? İngiltere’ye savaş mı açacaksın?

“Lozan’daki akıl almaz kayıplar ve korkunç  tavizler”den dem vurmuşsun. Var mıydı başka şansın? Kıytırık Yunanistan’ı ikmal üslerinden bin km ötede, yabancı düşman topraklarında yenmeyi “yedi düvele karşı şanlı zafer” zannedecek kadar saf mısın? Dünya Harbinde hezimete uğramışsın, yok olmanın eşiğine gelmişsin, yıllık gelirinin on misli savaş borcu altına girmişsin, taviz vermeyip ne halt edeceksin? İngiltere’ye savaş mı açacaksın?

Lozan’ın kayda değer sonuçları nedir sana söyleyeyim.

1-Türkiye’nin Almanya’ya olan savaş borcu silindi. Batı ülkelerine ve açık piyasaya borçları da gayet mülayim bir ödeme takvimine bağlandı. Tarihte bu ülkeye yapılmış en büyük kıyaklardan biridir.

2-Türkiye, hiçbir ekonomik ve stratejik faydası olamayan Arabistan yükünden kurtuldu. Anlaşılan İttihat ve Terakki yönetimi daha 1913’te veya en geç 1917’de kendi rızasıyla o noktaya gelmişti. Türkiye’de devlet işlerine vakıf olan kimsenin Arap topraklarının kaybından dolayı üzüldüğüne tanık olmadım.

3-Nüfus ağırlığı Rum olduğu halde İzmir şehri ve Doğu Trakya Türkiye’ye bırakıldı. Her ikisinde de startejik gerekçeler – İzmir Ege’nin ihracat limanı olduğu için, Trakya İstanbul’un savunma mevzii olduğu için -  rol oynadı. Teşekkür ettik mi?

4-Ermeni konusu kapatıldı, Ermeni vilayetlerinde yaratılmış olan de facto durum, de jure tescil edildi.

5- Wilson prensipleri çerçevesinde her ulusa bir devlet ilkesi kabul edildiği halde, Kürt illerinin büyük kısmının Türkiye’de kalmasına karar verildi.

Bunların her biri Türkiye açısından büyük kazanımlardır. Adamların himmetiyle kuruldu burası.

Ve lakin Lozan’da attıkları büyük kazık gözden kaçırıldı ve kaçmaya devam ediyor. Türkiye’nin, ekonomisinin kaldıramayacağı büyüklükte bir ordu beslemesine – nazlana nazlana – razı oldular. Böylece yeni devletin ebediyen Batı’ya göbek bağıyla bağlı kalmasını garantilediler. Lozan’ın üstünden on yıl geçmeden TC askeri yardım için İngiltere’nin kapısına dayandı; 1946’da ordusunu donatıp besleyebilmek için ABD’ye teslim oldu. Üstelik kendi ayağına bağladığı bu prangayı Lozan’da sanki zafer kazanmışçasına böbürlenerek kabul etti.

20 Şubat 2017 Pazartesi

İsrail

İşgal edilmiş, istikbali belirsiz bir toprağa verdikleri emek etkileyici, hele Türkiye’yi (son 900 yılını) düşünürsen.


Üç dört günlüğüne İsrail’e gideceği için benden tavsiye isteyen bir arkadaşıma geçen sene yazdığım mektup düştü önüme. Sizinle de paylaşayım.

İnsanlarla temasın olacak mı dört günde? Olmayacak gibiyse tavsiyem (Kudüs’te) Hebrew University’e git, yarım saat dolaş, insanların yüzüne bak. Kampusun üç tarafının Filistin’le çevrili olduğunu unutma. “Ortadoğu sorunu”nu bir derste anlamak için sanırım bu yeter.

Kafamda dört veya beş yer kalmış. Birincisi müze (Hebrew Museum), özellikle de yeni ekledikleri Yazı Müzesi. Yazıyı kutsal sayan kadim Ortadoğu kültürünün bir tür abidesi. Nemrut (Nimrod) heykeli onun girişindeydi yanlış hatırlamıyorsam, yarım saat ona baktım. Müthiş bir simge, ulusal kimliğin bir tür özeti. [Tevrat’taki Nemrud’un Kuran’daki ile alakası yok. Kuran gene karıştırmış.]

İkincisi Ölüdeniz kıyısındaki Engedi. Kral Davut’un eşkıyalık günlerinde çetesi ile beraber sığındığı yer. Kibbutz yapmışlar, Allahın çölünün bir ucunda, en yakın medeniyetten 50 km uzakta, savaş koşullarında, her gün top atışı altında, hayatta gördüğüm en güzel botanik bahçesini yaratmışlar. Sonra iflas etmiş, şimdi turizm ile ayakta duymaya çalışıyor.

Üçüncüsü Golan Tepeleri. İşgal edilmiş, istikbali belirsiz bir toprağa verdikleri emek etkileyici, hele Türkiye’yi (son 900 yılını) düşünürsen. Özellikle orada adını unuttuğum, Kuzeyin Masada’sı denilen yerdeki milli park ve kuş gözlem istasyonu. Medeniyetin anlamı üzerinde düşüneceğin bir yer.

Tabii Kudüs çarşısı, Mescid-i Aksa, Ağlama Duvarı, özellikle denk getirirsen Cuma akşamüzeri Ağlama Duvarı’na koşturan sakallılar… Eski Kudüs’ün en güzel kısmı, son yıllarda hiç gelişemediğinden olmalı, Ermeni mahallesi. Yazık ki küçük bir kısmı hariç turistlere kapalı. Kilisesi güzel gene de, kaçırma.

Şehrin 5-10 km batısında güzel bir köy var, onun da adını unuttum (internetsiz bu kadar!), keyifli bir mesire, bir sürü lokanta ve kafe var. Şehirde bir süre sonra tarih – din – siyaset ağır gelmeye başlarsa kaçılacak bir yer. Cumartesi bile restoranlar açık, düşün artık! Eskiden beri Hıristiyan köyüymüş, gider gitmez o havayı hissediyorsun. Sanki İstanbul’un adaları yahut Yakacık yahut eski Bornova veya Antakya’daki Harbiye’nin eski hali.


Resurrection/Kemame Kilisesine elbette gideceksin, kentin en ünlü turistik yerlerinden biri. İçerindeki acayip düzenin tadına varmak için Kırım Savaşı’nın başlangıcına dair bir şeyler okuyup git. 1850’de savaş o kilise yüzünden çıkmıştı, bilirsin. İçeride Ortodoksların, Katoliklerin, Ermenilerin, Habeşlerin, kadim Süryanilerin, öbür Süryanilerin yeri santimine kadar belirlenmiş. Anahtar da halâ gelenek icabı bir Müslüman ailede duruyor, ötekiler birbirini boğazlamasın diye.

19 Şubat 2017 Pazar

Kara delik avcıları

Tarih okurken devamlı soru sormak lazım. Temel soru: Bunu neden anlatmışlar? Neyi saklamaya çalışıyorlar? Çünkü gerçek hayat devasa kara deliklerle doludur. Anlatının işlevi o kara delikleri göz alıcı bir perdeyle örtmektir. Yırtıkları yamamaktır. Alternatif anlatıları sahneden kovmaktır.

Soru sorma disiplinini bir müddet kazandıktan sonra, ikinci kademede, kaynak sormayı öğrenirsin. Bu anlatıyı ilk kim anlatmış? Neciymiş? Nereden biliyormuş? Bu da dehşetli bir silahtır. Tarihi anlatıyı oluşturma sürecinin, çoğu zaman olayların kendisinden daha ilginç olduğunu öğretir kül yutmaz hakikat avcılarına.

Sor mesela: Osman Gazi’nin etrafındaki hemen herkes Rum dönmesi maceracılarken kendisi neden farklı? Neden o hikâye ölümünden 150 yıl sonra ortaya çıkmış? Neden Kayı boyu diye onca ısrar etme gereği duymuşlar? Hangi aşiret olduğu kimi ilgilendirmiş? Bu memlekette hemen hemen herkesin üç ya da dört kuşak önceki ecdadı hakkında anlattığı her şey yalanken bunu nasıl doğrulamışlar? Siyaseten doğru kabul edilen bir öykü ise ne zamandan beri öyleymiş ve neden?

Tarihçilerin yoğun ilgisine mazhar olan konularda bu tür sorgulama daha zordur. Anlatı örgüsü kalınlaştıkça alttaki kara delikler gözden uzaklaşır. Daha az kara ya da daha az delik olduğundan değildir muhtemelen, üstündeki örtü daha zengin ve daha göz alıcı olduğundandır. Daha çeşitli ve bazen birbirine zıt bakış açılarıyla pekiştirilmiştir. Kolay kolay neşter işlemez.

Nispeten bakir tarih sahalarının güzelliği oradadır. Sadece bir tane anlatı düzenlenmiştir çoğu zaman, milli ya da dini hamaset ruhuyla. Tecrübeli bir göz altta yatan boşlukları fazla zorlanmadan teşhis edebilir.

Hayatımın çeşitli dönemlerinde böyle epeyce egzotik birkaç konuyla ilgilenme fırsatım oldu. 1981-83’te Peru ve Kolombiya, 1991’de Macaristan ve Çekya, 1996’da Sri Lanka, 2008’de Etiyopya, 2013’te Zanzibar ve Tanzanya. Her biriyle üç ay, beş ay geçirildi; beş on tane tarih kitabı okundu; eş dostun kafası şişirildi. Gözümle görmeden bazı şeyleri kavramakta zorluk çektiğimden kalkıldı acayip yerlere gidildi; rahipler ve müze görevlileri sorguya çekildi.

İnanın, herkesin bildiği ve ilgilendiği mevzulardan daha uyarıcıdır böyleleri. Daha üçüncü günü farkına varırsın ki, mesela Budizmin kutsal toprağı Sri Lanka’da neyi kazısan altından Hindu tanrılarının karanlık gölgesi çıkıyor. Çekya’dan özbeöz Slav milli kimliğinin altında boyası dökülmüş Almanca yazılar okunuyor. Bütün Macar milli tarihi, Macar milliyetçiliğinin getirdiği milli felaketin inkarı üzerine kurulmuş. Falaşa ve Oromo sorularını sormadan ne Etiyopya Marksizmini, ne Etiyopya monarşizmini anlayabiliyorsun.

Bunlarla biraz haşır neşir olduktan sonra bizim buranın milli ve dini yalanlarını bir perspektife koymak daha kolay oluyor. 

18 Şubat 2017 Cumartesi

Gezelim görelim

Bir arkadaş sormuş, yazın nereye gidelim, ama özel olsun, ayağa düşmemiş olsun diye. Cevap yazdım.


Bundan 17 yıl önce “Herkesin Bilmediği Olağanüstü Yerler” adlı bir kitap çıkarmıştım, aşağı yukarı senin sorduğun soruya cevap. Yazık ki burası çok hızlı bozulan (gelişen?) bir ülke. Orada saydığım ıssız yerlerin birçoğu aradan geçen sürede ayağa düştü, restore edildi, asfalt yol yapıldı, kapısına biletçi kondu, ya da etrafı sitelerle çevrildi. Edirne’deki Bayezid külliyesi, hayatta gördüğüm en şiirli yerlerden biri idi, şimdi fakülte oldu. Ağtamar “restore” edildi, Kekova manyak bir mücevherdi, yol ve otopark geldi, sahildeki salaş lokantalar lüks sınıfa terfi ettiler. Memlekette “keşfedilmemiş” yer kalmadı – herhangi bir havayolu dergisini ya da gazetelerin Pazar ekini okusan, hepsi orada. Şimdi burada ne tavsiye etsem, bir iki sene içinde gittiğinde hayal kırıklığına uğraman ya da bana sövmen kuvvetli olasılık. Hiç bilinmeyen yerleri saysam, onlar da fazla kişisel/sübjektif olabilir.

Mesela Gerga Çine yakınında, dağ başında bir Karya kutsal alanı. Beni çok çarpmıştı, ama başkası ne bulur bilmem. Ya da Harran’a yakın Küçük Selemmağar mezrasındaki Geç Antik manastır kalıntıları. Manyak bir yer. Ama yapıdan çok atmosfer akılda kalan. Ya da Tercan’ın Mercan köyüne yakın Vank dedikleri Surp Tavit Ermeni manastırı. Sıfır ziyaretçi.

Antik ören yerlerinde ilk üçüm herhalde Kütahya yakınındaki Çavdarhisar’da Aizanoi, sonra Pinara (Fethiye’ye yakın) ve Arykanda (Finike’nin dağında). Baharda git yaza bırakma.

Hıristiyan döneminin en çarpıcı eserleri galiba Artvin’deki kiliseler – İşkhan, Öşk, Haho, Dörtkilise, Barhal. Başlı başına bir yolculuğa değer.

İslam eserlerinin zirvesi Divriği Ulucamiidir. Osmanlı İstanbul dışında genelde zayıf, ama Payas’taki Sokollu külliyesi ile, büsbütün rezil olmadıysa Edirne’deki Bayezidiye kayda değer.

Midyat civarındaki Süryani kiliseleri arasında da şaheserler var. Anıtlı (Hah) köyündeki mimari bakımından, Gülgöze (Aynwardo)’daki atmosfer bakımından eşsiz.

17 Şubat 2017 Cuma

Mapushane mektubu

Sekiz ya da bilemedin on kişi için tasarlanmış bir koğuşta ortalama yirmi kişiyiz. Adam başı yaşam alanı üç buçuk metrekare kadar.


Hayır bilgisayarım yok. Bu yazılar tükenmez kalemle yazılıyor, üç kıtaya yayılmış Çarli’nin melekleri tarafından temize çekiliyor. Yorumlarınız bana printout olarak geliyor. Aklıma eserse kenarına bir şeyler karalıyorum. Yazım eciş bücüş olduğundan bazen vahim okuma hataları olabiliyor (“kafa-ve-kampus feminizmi”, “Budizmin işe dönüş öğretisi”). Gözüme çarptıkça düzeltiyorum.

Beş kitaptan fazla bulundurmam yasak. Yabancı dergileri de şimdi kitap saymaya karar verdiler, kütüphanem daha daraldı. O yüzden çoğu şeyi ezbere yazmak zorundayım. Mesela Jüstinyen’in tahta geçiş tarihi 527 mi 528 miydi, 2. Süleyman 2. Ahmet’ten önce mi sonra mıydı, hatırlayamadım. Kusura bakmazsınız umarım.
Çalışma koşullarım ideal değil. Sekiz ya da bilemedin on kişi için tasarlanmış bir koğuşta ortalama yirmi kişiyiz. Adam başı yaşam alanı üç buçuk metrekare kadar. Sabah 9 öğlen 12 arası millet uyurken iki masamızdan birini zaptedip çalışabiliyorum. Bu yazılar artı bir kitap çalışması artı kişisel mektupları o üç saate sığdırmak zorundayım. Vaktim olsa daha yazardım, ne olacak?


Yakında çıkacağım filan yok. Belki Marttan sonra başka cezaevine naklim mümkün olabilir. Menemen T Tipi gerçekten tatsız bir yer. Mahkûmun hayatını elden geldiğince zehir etmeye yönelik bir anlayışla yönetiliyor. Başka yere geçebilsem iyi olacak. Ama koğuş arkadaşlarım iyi. Güzel sohbetler oluyor. 

16 Şubat 2017 Perşembe

Sosyalizm? Allah göstermesin!

Sen ki Karl Marx’ın en kafa tırmalayıcı eseri Grundrisse’yi Türkçeye çevirmiş adamsın, Marksizmle ve Sosyalizmle alıp veremediğin ne, anlat, demiş Bilge Kağan. Mecburen anlattım.

Üç itiraz. Biri pragmatik, biri etik, biri teorik.

Birincisi. Bu ülkede adında “sol” ya da “sosyalist” olan bir siyasi tercihin küsurattan fazla destek bulması mümkün değil. Eskiden de değildi, gelecekte de olmayacak. Bu durumda siyasi ufkunu oraya bağlamanın yalnız akılsızlık değil, vahim bir sorumsuzluk da olduğunu düşünüyorum. Memlekette beyni büsbütün örümceklenmemiş olan bir avuç insan var. Onları ebediyen siyaset dışına hapsetmek hangi akla ve hangi sorumluluk duygusuna hizmet eder bilemiyorum.

Hayır, ahali aptal olduğundan reddetmiyor sosyalistleri; güzelce anlatırsan fikrini değiştirmeyecek. Bu alemin ezik ve büzük insanlarına sunacak hiçbir şeyi yok sosyalizmin. Öbürleri kimlik sunuyor, onur sunuyor. “Sen bir böcek değilsin, çünkü ataların dünyayı fethetmiş, evreni fethetmesine ramak kalmış, övün” diyor. “Peygamberin kâinatın yaratıcısı ile kankaydı, sevin” diyor. Bir onur madalyası takıyor. Beriki ne yapıyor? “Sen işçisin, iyi bir şey” diyor. “Grev yap, maaşın üç kuruş artsın.” Salak mı ki adam kansın?

x

İkincisi etik, yani ahlaki. Kalabalığın değerlerini ve kalabalığın çıkarlarını öne koyan bir dünya görüşüyle benim işim olmaz. Uğruna savaşmaya değer tek şey, aklın ve vicdanın özgürlüğüdür. O özgürlük kalabalıkla beraber olmaz, kalabalığa rağmen olur. Kalabalığın borusunun öttüğü yerden aklın sesi duyulmaz; vicdan, sıçan deliğine kaçar.

Bizde şöyle bir durum var. Sosyalistlerin değerleri büyük kalabalığın söyleminden farklı olduğu için sanki birey, sosyalistler cenahında daha bir güvenli yer bulur gibi görünüyor. Dincilerin ve milletçilerin velvelesinden korunacak bir sığınakmış gibi duruyor. Doğrudur, biz de kandık bir ara. Sen kanma. Sosyalistlerin mikroskopik bir azınlık olmaktan çıkıp kendi kalabalıklarının gücünü alacakları günü düşün.

Aklın ve vicdanın, üzerinde durabilecekleri bir zemin sunmaz sosyalist düşünce. “Halkı” düşünür. Halkın ekmeğini, halkın ahlakını, halkın sesini gözetir. Halkın komiserleriyle tanıştığında farkına varırsın ne kadar korkunç bir tuzağa düştüğünü.

x

Üçüncüsü teorik, yahut ekonomik. Yıllar önce iki buçuk senemi geçirdim Grundrisse’nin labirentlerinde. Grundrisse  Marx’ın en dürüst eseridir. Yayınlama kaygısı olmadan, kafasının içindeki teorik modelle mücadele ettiği not defteridir. O zaman fark ettim ki o teori, affedersin, bildiğin deli saçmasıdır. Varsayımları da yanlıştır, sonuçları da yanlıştır. 1848’de yarım yamalak bilgisiyle İngiliz kapitalizminin sırrını keşfettiğini zannetmiş. Sonradan “yanıldım” diyecek delikanlılığı gösteremediğinden laf üstüne laf bindirerek saçma sapan bir teori abidesinin ardına saklanmış. Ekonomi 01 dersini alan her genç, eğer hocası Marksizm afyonu ile zehirlenmemişse, kolayca görür bunu.

Değer teorisi absürt, çünkü değerin tek kaynağı emek değil. Artı değer teorisi absürt: Sermaye eğer birikmiş emek ise, o emeğin sahibi neden öbür emekçiler kadar üründen pay almasın? İşçinin fakirleşmesi teorisi absürt, ayrıca gözleri kör edercesine yanlış. 1848’den bu yana işçinin yaşam standardı manyaklar gibi arttı, üstelik kapitalizme rağmen değil kapitalizm sayesinde arttı.

Artı değer tahsilatını “sömürü” olarak tanımlamak absürt ötesi bir cahillik. İnsanoğlunun ortak dağarcığına son on bin yılda ne eklendiyse artı değer hasılatıyla eklendi. Yani birileri çalıştı, birileri de onların ürününden aldıkları payla yatırım yaptı, kararlar verdi, şiir yazdı, otoyol ve piramit inşa etti, devlet kurdu, ordu besledi. “Artı değer kesilmesin, işçi emeğinin hakkını yesin” ne demek? Yatırım olmasın sadece tüketim olsun demek. Beş senede Haiti yahut Venezuela gibi olursun, taş devrine geri gidersin.

Onu kast etmedik, artı değeri kapitalist değil “kamu” tahsil etsin diyoruz, peki. En beter absürt olan görüş de bu. Yahu “kamu” ne demek? Televizyonda gördüğün ensesi kalın bakanlarla vali beyler var, işte o demek. Hep öyle olmuş, yarın da öyle olacak; belki adları değişir, Brejnev olur o kadar. Kapitalist ne demek? Bizim Selçuk sanayi sitesinde kereste biçim tesisi kurmak için canını dişine takıp uğraşan Aydın usta demek, ya da onun daha palazlanmış ağa babası. Sence hangisi senin ürettiğin artı değeri daha akıllı ve verimli bir şekilde yatırıma dönüştürür?


Bırak verimliliği bir kenara, hangisi insana daha yakındır? Hangisi özgürlüğe ve demokrasiye daha uygundur? Hangisi ahlaken daha doğrudur?

15 Şubat 2017 Çarşamba

Hikmet incileri 9

TRT3 günlükleri
Cumartesi akşamları Vefa Çiftçioğlu ile Antonio Pirolli'nin Yorum-Analiz programı. Antonio ilginç şeyler anlatacak gibi oluyor, lafı toparlayamıyor, ımm ve gımm'larda boğuluyor. Vefa boş laf çayırlarında deli bir tay gibi. İyi bir program olabilirdi. Henüz olamamış.

PEN
PEN Club; ikinci sınıf yazarlar karteli. Tescilli yazmanlardan meslek örgütü kurma fikri Sovyet memurokrasisinin insanlığa armağanıydı. Batılılar oradan taklit ettiler. Soğuk savaşla birlikte çağı geçti.
Zülfü Livaneli'nin içinde olduğu bir heyetten kime ne fayda gelebilir?

Junot Diaz
The Brief Wondrous Life of Oscar Wao. İnsanı ta dibinden sarsan muhteşem bir roman. New York'un Dominicano gettosunun diliyle yazılmış insancıl bir destan, gönlünü ve kafanı büyüten cinsten.

Dili piç kurusu bir dil.  Türkçeye ya da başka bir dile nasıl çevrilir bilemedim.

Dil bilgisi
Sanırım halen dünyada ortalama İngilizce bilgisinin en düşük olduğu ülke ya da ülkelerden biri Türkiye. Beceriksizlik midir, yoksa bilinçli bir politikanın sonucu mudur diye insan ister istemez düşünüyor. 79 milyonu eşek ahırına hapsetmenin bundan daha mükemmel bir yöntemi olabilir miydi?




Hikmet incileri 8

Mühür
"20 Yıllık sahte öğretmen" sahte sayılabilir mi? Öğretmenlik sıfatı bileğinin hakkıyla kazanılan bir şey mi yoksa, üfürükten bir devlet dairesinin basacağı bir mühürden mi ibaret?

Hazır konu oraya gelmişken MEB damgalı öğretmenlerin yüzde kaçı sahte öğretmen sizce? Benim kendi tecrübemden ve çocuklarımınkinden çıkardığım kadarıyla %95 ila %98 gibi bir şey olmalı.

Tesadüf
Gambia cumhurbaşkanı Yahya Jammeh'i tanıdınız. 22 yıl memleketin üstüne çöktükten sonra seçim kaybetti, çamura yatmayı denedi, olmayınca devlet hazinesini soyup kaçtı. Giderayak eline aldığı kitaba dikkat edin.
Halen TC cezaevlerine resmen sokulmasına izin verilen tek kitap aynısı.



Referandum
"Hayır"ı desteklemek için yapılacak en iyi iş nedir, size söyleyeyim. CHP'nin susması ve ortalıktan çekilmesidir. Allah göstermesin, "hayır" oyunun "CHP yandaşlığı" ile eşitlenmesi halinde yüzde 25 ila bilemedin %30 kaçınılmaz olur.

Esed
Esad mı Esed mi sorunsalının ideolojik önemini anlamadığımı itiraf edeyim. Adamın soyadı elif-sin-dal ile, İngilizce usule göre Asad, Türkçe yerleşik usule göre Esed, "Arslan" demek. Bizim Esat diye bildiğimiz erkek adı ayın ile Esˁad'dır, "en kutlu" ya da "çok mutlu" anlamında. Doğrusu Esed ise Esed, adamı sevmekle ya da sevmemekle ne ilgisi var?

Ayrıca İngilizcesi Abu Dhabi olan ülkenin adı Türkçenin bin yıllık kurallarına göre Ebu Zâbi olmalıydı, o da aklımızda olsun.

TRT3 günlükleri
31 Ocak kontrbasçı Tahir Sümer resitali. Önce 23 Nisan mı diye düşünüyorsun. İlkokul öğrencisi olsa gülümseyip başını okşarsın, "çocuğum sana başka meslek düşünelim" dersin. Ama değilmiş. Hacettepe'de hoca ve profesyonelmiş. İşin enteresanı alkışlanıyor da.

Meral Danış Beştaş


Mecliste en beğendiğin şahıs kim diye sorarsan, tabii Sırrı Süreyya'dan sonra, HDP Adana Milletvekili Meral Danış Beştaş. Ne kadar şahane bir cumhurbaşkanı olurdu, değil mi?



Hikmet incileri 7

Küresel
Küreselleşmenin sonu gelmiş, o model tükenmiş, bir mali kriz küreselleşmeye noktayı koymuş: Cumhuriyet'te Ergin Yıldızoğlu muştuluyor.

Bizim koğuşa yeni bir arkadaş getirdiler, Doğu'daki bir kaza cezaevinden sürgün gelmiş, cep telefonu yakalatmışlar. Ne yapıyorlarmış? Bütün gün Tayland'da manita ayarlıyorlarmış. Bir de Mozambik mi, Madagaskar mı adını hatırlayamadığı bir ülkede.  

Otomotiv
Citroen önümüzdeki yıl pazar payını arttıracakmış, 40.000 oto satmayı umuyormuş.

Ben mi değiştim dünya mı? Bu gibi şeyler iki-üç yıl öncesine dek bana normal gelirdi. Şimdi cinnet belirtisi görüyorum. Daha fazla asfalt, daha fazla otopark, daha fazla trafik polisi, daha fazla benzin istasyonu, daha fazla oto sanayi sitesi, daha fazla kasko acentesi lazım mı gerçekten? Nereye kadar?

Rıza yaşı-2
Marienbad'da karşılaştıklarında Ulrike von Lewetzov 17, Goethe 74 yaşındaydı. Öpüşmeden ileri çok gidemediler anlaşılan, ama o aşktan Goethe'nin Marienbad Ağıtı (Marienbaden Elgie) doğdu.
Was soll ich nun vom Wiedersehen hoffen,
Von dieses Tages noch geschlossner Blüte?
...
Bir Marienbad Ağıtı kaç Ulrike eder sizce? Bin? Yüz bin?

Kartel
Avrupa Birliği küreselleşmenin sonu geldi diye mi batıyor? Yoksa tam tersine, küreselleşmeye direnen bir koruma karteline dönüştüğü için mi batıyor?

Marienbad
Marienbad çığırından çıkmış bir düğün pastasıdır. 19. yy fantezi mimarisinin Avrupa'daki en katıksız örneğidir. Şimdi Çekya'da resmi adı Mariánské Lázně. Hayatta bir kere mutlaka görülesi yerlerden.



Alain Resnais'in Geçen Yıl Marienbad'da filmi var, aklın ve hafızanın labirentlerine dair, bilir misiniz? Gençken öyle şeyleri beğenirdik; şimdi olsa sıkılırım herhalde. Gene de iz bırakmış kafamda.

Şehzade Mustafa Sendromu
"...gücün bu denli yoğunlaştığı, merkezileştiği ve özerkleşerek mutlaklaştığı bir yönetim yapısında sadece muhaliflerin değil, kendini iktidarın yanında görenlerin de her an keyfi bir uygulamanın, keyfi bir kararın mağduru olma endişesi içinde yaşamaya mahkum olmalarıdır." Ahmet İnsel.

Örf ve adetlerimiz
Osmanlı  matbaayı 270 yıl milli sınırların dışında tutmayı başarmıştı. Ahfadı şimdi genetik mühendisliğin ürünlerini sınır dışında tutma mücadelesi veriyor.

270 yıl direnebilirler mi? Sanmam. Devir hızlandı, 27 yıl yeter çöküşü tetiklemeye. 

12 Şubat 2017 Pazar

Tanrıları masaya yatıralım küçük çekirge

Halim – Allah rızası için kuşlara yem veren teyzede, dini inancı için insanlara hizmet etmeyi seçmiş Katolik rahibede, atalarının inancına saygıdan ötürü tapınağı ziyaret eden Japon ev kadınında soylu ve onurlu bir şey olduğunu teslim edersiniz herhalde. Tanrı inancı bu davranışlarda belirleyici unsur değil mi? Tanrıyı lağv ederseniz ne sunacaksınız bu insanlara alternatif olarak?

Selim – Dini inancın niteliğinden ve niceliğinden bağımsız olarak her toplumda bu davranış tiplerini görürsünüz. Ahlaki cömertlik davranışlarını desteklemek için soyut anlamda bir tanrı inancına gerek var mı, emin değilim. 

Belki bir mitolojik altyapı gerekli diyebilirsiniz. O insanlar çoğu zaman soyut bir tanrı inancı adına değil, meselâ "acılı Meryem ile masum evladı adına", ya da "sevgili peygamberinin yüzü suyu hürmetine" davrandıklarını ifade ederler. Yani metafizik boyutu önem taşımayan, insani bir öyküyle temellendirirler ahlaki davranışlarını. Meryem ya da peygamber, filan Hazret veya Rinpoche ile kendi ahlaki tercihleri arasındaki irtibatı kuran şey filanca kitapta yer alan bir öğreti ya da öğüt değil, serbestçe yorumlanan bir insani sempatidir. Meryem şöyle ya da böyle dedi diye değil, Meryem’i sevdiği ve kalbine yakın hissettiği için güzel davranma gereği duyuyor.

Evet, sanırım mitoloji lazım. Ve o mitolojinin gerçekten derin bir anlam ifade edebilmesi için herhangi bir mitoloji olması yetmez, ecdadın mitolojisi olmasında fayda var. Annen ve bütün ataların ezelden beri Meryem’i sevdiği için Meryem senin için özel bir anlam taşır. Yoksa turistik bir obje ya da gelip geçici bir hobi olmaktan öteye geçemez.

Halim – E dinin gerekli olduğunu itiraf ettiniz. Bir adım sonra kaçınılmaz olarak tanrı inancının da gerekli olduğunu kabul edeceksiniz.

Selim – Katılmıyorum. Mitolojinin güzel ve bazı açılardan gerekli olduğunu kabul ettim. Meryem ve isa sevgisinde, aziz ve evliya kültlerinde akla mantığa aykırı bir şey yok. Akla mugayir bir Kadiri Mutlak Varlık teorisine hiç bulaşmadan, ya da onu aklın bir kenarında paranteze alarak da bunları benimseyebilirsiniz.

Aslına bakarsanız kişiselleştirilmiş pagan tanrılarında da, bir takım detaylar dışında, akla çok aykırı bir şey yok. Sonuçta Meryem’e ya da Hz. Muhammed’e meftun olduğum gibi Pallas Athena’yı, ya da şakacı fil tanrı Ganeşa’yı da gönlüme yakın bulabilirim. Onların öyküleriyle hayal dünyamı ve ahlaki söylemimi zenginleştirebilirim. Her unsurunun gerçekçi olması şart değil. Sonuçta idealize edilmiş masal varlıkları bunlar, tıpkı Atatürk gibi, ya da Don Kişot veya Batman veya Kemal Sunal’ın temsil ettiği karakterler gibi.

Halim – İşin püf noktası işte tam burada. Don Kişot ya da Kemal Sunal tanrısal öykünün parçası olmadıkları için pek cılız kalırlar. Kozmik bir hakikatin temsilcisi değiller. Ciddi değiller. Ağırlıkları yok. İnsan kalbini ta derinden kavrayamazlar. Kimse Kemal Sunal uğruna canını feda etmez. Ama Muhammed ve Meryem uğruna, hatta kabul edelim ki eski Yunan ve Hindu dinlerinin hayali tanrıları uğruna seve seve kendini kurban edecek çok insan var.

Selim – Haklısınız. Bazı mitik anlatıların, tanrı fikriyle birleşince olağanüstü bir güç kazandıklarını teslim etmek gerekiyor.

Peki ne sonuç çıkar bundan? Tanrı inancı içeren mitlerin bazı insanlar için gerekli olduğu ve bazen güzel sonuçlar doğurabildiği çıkar. İyi de ben bunu inkâr etmedim ki? Tanrı inancı tümden saçmalıktır ve insanlığa hiçbir katkısı olmamıştır diyecek biri yok karşınızda. Birtakım insanların hayatına anlam ve değer katıyorsa demek ki iyidir. O teyze Allah rızası için komşusuna yardım ediyorsa, ya da vaktiyle insanlar tanrılarını onurlandırmak için katedraller inşa etmişse, demek ki en azından bu bağlamda tanrı inancı güzel bir şeydir. İki kere iki dört.

Halim – Peki itirazınız ne? Neyin mücadelesi bu?

Selim – Birkaç şeyin.

Birincisi, aklî hakikat bazılarımız için önemli. Yalnız bazılarımız için değil, genelde insanlık için de önemli olduğunu düşünüyorum. Tek önemli odur diyen yok, insan yaşamının başka boyutları da var. Ama insanlığın son beş yüz yıldaki büyük atılımlarının temelinde, akli gerçeği eskiye oranla daha ön plana geçirmenin yattığı aşikâr. Aklî zeminde “tanrı” fikrinin herhangi bir dayanağı olmadığını insanlara hatırlatmak lazım.

İkincisi, Antik çağlarda yazılmış dini metinlerin bilgi dünyası ile bugünkü bilgi dağarcığımız arasındaki pergel, tevil ve terkip kaldırmayacak ölçüde açılmıştır. Düne kadar mecazdı, şiirdi, hikmetti deyip eski kitapların geçerliliğini savunmak belki mümkündü. Artık çok zor. Eski toplumların edebi fantezileri olarak okuyacağız, ya da terk edeceğiz. Başka çare yok.

Üçüncüsü, eski kitapların yalnız bilgi dünyasını değil, ahlaki yargılarının birçoğunu da bugünün ihtiyaçları ve problemleriyle bağdaştırmak mümkün değil. O yargıları, ya da onların çeşitli kurum ve otoritelerce yapılmış yorumlarını bugüne uyarlamanın, ya kavram kargaşası ve kakofoniye, ya da daha kötü ahlaki yanlışlara yol açtığını görmek gerekiyor.

Dördüncüsü, tüm dinlerin müktesebatında hiç şüphesiz ahlaken doğru ve kullanışlı unsurlar bulunmakla birlikte, geçmiş tecrübemiz ve bugünkü bilgimiz ışığında yanlış olduğu aşikâr unsurların da var olduğunu; özellikle bazı dinlerde bu yanlışların çok vahim boyutlara vardığını itiraf etmek zorundayız. Eğer dinleri topyekün reddetmeyip kısmen de olsa korumak istiyorsak, aklî bir eleştiri şarttır. Bu da, ister istemez, dini öğretinin ilahi temelini sorgulamayı gerektirir. Öğretide bariz yanlışlar varsa, demek ki ya Allah ya da onun namına kitap yazanlar yanılabiliyormuş.

Nihayet beşincisi, tanrı inancı sorgulandığı zaman, o inanca sahip olanların pek çoğunun bunu akıl ve itidalle karşılayamadıklarını, duygusal ya da hukuki, hatta fiziksel şiddet yoluna baş vurma eğilimine girdiklerini görüyoruz. Bununla mücadele etmek gerek. Tanrı varmış yokmuş, inanmak iyiymiş kötüymüşten öte, aksini beyan etme özgürlüğünü savunmak lazım. Aklın özerkliğini korumak için şart. Bugünün ahlaki sorunlarını tartışabilmek ve çözüm üretebilmek için şart.

Halim – Bu dediklerinizi şimdi Türkçeye çevirirsek?

Selim – Birinci paragrafın tercümesi: Kuşlara yem vermek güzel, ama herkes hayatını bununla sınırlamak zorunda değil.

İkincisi, dünya altı günde yaratılmadı. Kızıldeniz yarılmadı. Aksini söyleyen ya cahildir ya şair.

Üçüncüsü, “eşcinselleri öldüreceksin” diyen kitaptan rehber olmaz. Ya çöpe atacaksın, ya da “eskiler öyle zannediyormuş” diye okuyacaksın.

Dördüncüsü, özeleştirisini yapamayan islam, bugünün dünyasında sıkıntı kaynağıdır. “Allah söylemiş” tezine sığınabildiği sürece özeleştiri olmaz.

Beşincisi,  zorbalarla mücadele etmek de, en azından kuşlara yem vermek kadar soylu ve onurlu bir davranış.


9 Şubat 2017 Perşembe

Hikmet incileri 6

Pedagoji
Ortanca oğlum “ben konservatif oldum galiba” diye bildirdi. İskoçya’da lisede okuyor, oralarda makul sayılan seçeneklerdendir. Hoşuma gitmedi. “Kırk yaşın üstündeysen ve ensen kalınsa mazur görülebilir” dedim. “Yoksa çirkin bir şey. Herkese söyleme.”

Spectator
“Sen de hala Spectator okuyorsun” dese ne cevap verirdim?
Eskiden bir aykırı düşünce şöleniydi o dergi. Kimler vardı, A. A. Gill, Julie Burchill, Paul Jonson, Auberon Waugh … Şimdi sırf Matthew Parris’in hatrına aboneliği kesmeye kıyamıyorum.

İngiliz muhafazakârlığı müthiş bir dejenerasyon içinde. Özgün ve elit olan her şeyi kaybetti. Nefret ve ırkçılıktan başka anlatacak öyküsü kalmamış bir alt orta tabaka popülizmine dönüştü.

Antique
Fransızca antique, 1. eski, eski moda, 2. eski Yunan ve Roma’ya ait. İngilizce antique bu anlamlardan sadece ilkini karşılar; ikincisi ancient. Türkçede de var o ayrım: antika adam, antika eşya, fakat antik şehir.

Sortition
Seçimler yerine kurayla demokrasi fikrine geçen gün değindim. O fikrin bir de adı varmış: sortition. Avustralya’da yerel yönetimlerde denemişler.

Post-liberal
“Doğum yeri olan Britanya’da liberalizm, popülizme mağlup oldu” demiş Guardian. “Post-liberal çağ için liberalizmi yeniden kurgulamak gerekiyor” diye bağlamış.

Yeniden ne?
Remake demiş. “Yeniden yapmak” diye çevirsen olmaz, anlamsız.
“Yeniden inşa etmek” yanlış geliyor kulağa: rebuild karşılığıdır, aslına rücu etmek, eski haline getirmek gibi. En iyisi “yeniden kurgulamak”.

Eski pornolar
Matbaanın icadından sonra yayınlanan ilk porno koleksiyonu, Marcantonio Raimondi, I Modi ─ “usuller” ya da “pozisyonlar”. Sene 1524, Roma. Rafael’in dostu ve gravürcüsü imiş. Ressamın vakitsiz ölümünden sonra atölyesi ekonomik sıkıntıya düşünce bu yola başvurmuşlar. Çok satmış.

Şahane gravürler. Geçen de Manchester’da sergisi varmış, ondan gördüm.

Maymun aklı
Frans de Waal, Are We Smart Enough to Know How Smart Animals Are. İsim ucuz ama ilginç bir kitaba benziyor. Yazar dünyanın bir numaralı maymun psikologu. Bizi akrabalardan ayıran, ya da ayırmayan, şeyleri incelemiş ─ dil, benlik bilinci, alet kullanımı, empati, işbirliği, geçmiş ve gelecek algısı, hatta “kültür”.

TRT 3 Günlükleri
“Müziğin, mutluluğun ve huzurun neş’eli bir melodiye dönüştüğü bir başka Radyo 3 sabahında … dünyanın müziğini ruhunuza keyifli bir dokunuşla …”

Müziği muhallebiye bulayınca halkımız daha kolay yutar diye mi düşünüyorlar, nedir?

Pet şişe
Mavi plastik su şişeleri hangi tarihte çıktı hatırlayan var mı? Dünyada ilk 1990 yılında görülmüş. Bize de aynı yıl ya da bir iki yıl sonra gelmiş olmalı.
Kolektif çılgınlığın abidesi olarak tarihe geçecektir. Pasifik Okyanusunda şimdiden dört milyon kilometrekarelik bir plastik çöplüğü oluşmuş. Çorba kıvamındaymış.


8 Şubat 2017 Çarşamba

Ah, bi sol olsa ...

Avrupa nasyonalistlerinin Koblenz’deki toplantısı hakkında yazmış Ceyda Karan. “Liberal demokrat kurumsal yapının bu vizyonu salt ‘aşırı sağ’ sıfatı ile etkisizleştirebildiği dönem geçiyor. Serbest piyasanın üstünlüğünü reddedip muhafazakâr sosyal politikalar öneren alt-sağ’a alternatif üretecek nitelikli bir Avrupa solu da ortada görünmüyor. AB ‘varoluşsal krize’ girerken, liberal sosyal kontrat işlemez hale gelirken, bu toplaşmanın tehlikelerini daha iyi idrak edebilen ‘solun’ bulunmaması tüm dünya için büyük sorun.”

I-ıh, solun bulunmaması değil sorun. Sol oracıkta, gözünüzün önünde, Koblenz’de toplanmış. Avrupa nasyonalizmi Avrupa solunun gayrimeşru çocuğudur. 1930’larda da öyleydi. Şimdi de öyle. Ana sloganları aynıdır: kolektivizm, korumacılık, “işçi-emekçi” romantizmi, elit düşmanlığı. 


Asıl sorun, özgürlük yandaşlarının içinde bulunduğu dağınıklık ve kafa karışıklığıdır. Çözüm soldan gelmeyecek. Eğer gelecekse – ki kuşkuya düşmek için yeterli sebep var – liberal yönetici kesimlerin akıllarını başlarına toplamasıyla gelecek. 

7 Şubat 2017 Salı

2666 - 2

[Gözü çok keskin. Çocukların ya da bazı hayvanların gözleri gibi, içine baktığında insanı ürküten bir berraklıkta.]

Roberto Bolaño için ne diyebiliriz?

Bir, çok iyi bir anlatıcı, dili hipnotik, yer yer şiir kalitesinde. İpe sapa gelmez bir olaylar yığınını, sanki bir anlamı varmış gibi, ya da anlamı olmadığını bilsen de belki bir anlamı bulunur umuduyla sonuna kadar okutuyor. Dokuz yüz sayfa.

İki, gözü çok keskin. Çocukların ya da bazı hayvanların gözleri gibi, içine baktığında insanı ürküten bir berraklıkta. Fotoğraf makinası gibi leş bakışı değil, zekâ ve ironiyle ve bazen sarsıcı bir şiirsellikle dolu bir bakış bu, mesela Hamburg’da bir yayınevi sahibinin duvarındaki fotoğrafları sayıp bir dünya ve büyü yaratmayı biliyor.

Üç, özel adların şiirinden haberdar, somut ve tekil olanın adlarda gizli olduğunun farkında. Meksika’nın hayali bir sınır kentindeki mahalle ve sokak adlarından, ya da akademik buluşmaların ardından gidilen restoran ve barlardan ürpertici hakikilikte bir öykü kurabiliyor. (Türk romancılarının çok azında vardır o yetenek. Adları baştan savma ve bostan korkuluğu kadar ölüdür. Işımazlar.)

Romanı sevdim mi? Sanmıyorum. Çok kasmış. Çok entel. “Bak, Latin Amerika Edebiyatı” diye çok yırtınmış. Hemen peşinden Junot Diaz’ın romanını okuyunca “hah, işte şöyle!” oluyorsun. Gene deha kıvılcımı taşıyan bir eser. 2003’te çok erken ölmese Nobel’i havada alırdı bugüne dek.

Buyur, birkaç örnek:

 That evening, before they left the village, the baroness insisted on driving up a mountain from which there was a view of the whole area. She saw winding paths in shades of yellow that vanished in the middle of leaden-colored clusters of trees, the clusters like spheres swollen with rain, she saw hills covered in olive trees and specks that moved with a slowness and bewilderment that seemed of this world yet intolerable. 
(sf. 837)

the moment of revelation, unsolicited and afterward uncomprehended, the kind of revelation that flashes past and leaves us with only the certainty of a void that quickly escapes even the word that contains it. And the ventriloquist knew this was dangerous. Dangerous, especially for people like him, hypersensitive, of artistic temperament, their wounds still open. (436)

and then Juan de Dios Martinez set his coffee cup on the table and covered his face with his hands and a faint and precise sob escaped his lips, as if he were weeping or trying to weep, but when finally he removed his hands, all that appeared, lit by the TV screen, was his old face, his old skin, stripped and dry, and not the slightest trace of tear. (534) 

words that embarrassed Reiter, because he found them precious and in those days he had declared  war on preciousness and sentimentality and softness and anything overembellished or contrived or saccharine, but he didn’t object, since the despair he glimpsed in Ingeborg’s eyes, never entirely dispelled even by pleasure, paralyzed him as if he, Reiter, were a mouse caught in a trap. (774)

with the particular ridiculousness of self-dramatizers and poor fools convinced they’ve been present  at a decisive moment in history, when it’s common knowledge, thought Archimboldi, that history, which is a simple whore, has no decisive moments but is a proliferation of instants, brief interludes  that vie with one another in monstrousness. (794)

En kaliteli çikolatadan daha lezzetli parçalar bunlar, değil mi?

İngilizce çeviri fantastik güzellikte. Türkçesi de çıkmış, ama çevirisi neye benzer bir bilgim yok.


6 Şubat 2017 Pazartesi

Otopark sorunu

Sadece ABD’de 800 milyonun üzerinde park yeri varmış, 64,700 kilometre kare ediyormuş, Türkiye yüzölçümünün neredeyse onda biri. Çılgınlık olduğu belli. Sürdürülemeyeceği de belli.

Los Angeles’ta UCLA kampusu civarında ortalama park yeri arama süresi 3.3 dakikaymış. Yılda bir buçuk milyon kilometre, 214.000 litre benzin, 66 ton karbon diyoksit emisyonu diye hesaplıyorlar. En yakın serbest park yerini gösteren aplikasyonlar yükü biraz hafifletiyor, ama çözüm değil.

Enteresan bir şekilde, park yeri sayısını azaltıp park ücret ücretlerini artırınca trafik yoğunluğu artmıyor, azalıyor. Park etmek zorlaştıkça insanlar otomobil kullanmaktan vazgeçiyor. Zürich yeni park yeri açmayı yasaklamış. Sao Paulo yeni konut projelerinde park alanına sınır getirmiş.

x

İnsansız kara araçları (İKA’lar) yaygınlaştıkça özel/kişisel otomobil fikri tarihe karışacak diyenlerin sayısı atıyor. Uber gibi düşün. Lazım olduğunda cepten çağırıyorsun, işin bittiği yerde bırakıyorsun; park mı edecek, başka müşteri mi bulacak, kendi karar versin. Bu yöntemle sokağa park etmiş araba diye bir şey kalmaz, şehir içi araç sayısı da yüzde doksana kadar azalır deniyor.

Taksicilik ve kamyon şoförlüğü yakında tarihe karışacak mesleklerden. Britanya’da 400 bin  kamyon şoförü, 2,5 milyon kamyonet sürücüsü ve kurye, 297 bin lisanslı taksici varmış. Erkek nüfusun bu kadar büyük bir bölümü fuzuli olursa sonuçları ne olur, bilen yok.

x

Almanya petrol türevi akaryakıtla çalışan otomobilleri 2030 yılına kadar tasfiye etmeye karar verdi. Alman oto üreticileri isyanlarda. Onları barındıran eyaletlerin yönetimleri isyanlarda. Ucuz elektrikli araç üretiminde Uzak Doğu ülkelerinin çok gerisindeyiz, rekabet etmemiz imkânsız diyorlar.
Dört büyük oto üreticisi ─ Mercedes, BMW, Opel, Vokswagen-Audi ─ Alman ekonomisinin yüzde kaçını temsil ediyordu aklımda kalmamış, ama dehşetli bir rakam olduğu muhakkak. Batarlarsa ne olur, onu da bilen yok.


Hadi bir süre Afrika’ya ya da Orta Doğu ülkelerine satarak idare ettiler diyelim. Ya sonra?