27 Şubat 2017 Pazartesi

Ecdat hikâyeleri

Osmanlı’nın son yüz yirmi yılında dokuz padişah hüküm sürdü, altısı askeri veya sivil darbeyle devrildi. 3. Selim’i sarayda bir odaya kapattılar, birkaç ay sonra yine darbe olunca perde ipi ile boğarak öldürdüler. 4. Mustafa idam edildi. Abdülaziz tahttan indirildikten bir hafta sonra hücresinde bilekleri kesilmiş olarak bulundu, faili meçhul kaldı. 5. Murat Çırağan sarayına kapatıldı, otuz yıl sonra naaşı çıktı. 2. Abdülhamit önce Selanik’e sonra Beylerbeyi sarayına hapsedildi, dokuz yıl mahpus kalıp öldü. Vahidettin askeri bir ayaklanma sonucu Ankara’da kurulan rejim tarafından tahttan indirildi, yurt dışına kaçtı.

Son padişah memleketten çıkınca hacca gitti, bir ihtimal Hz. Peygamberin yaşadığı topraklara yerleşmeyi tasarladı. Oraların yaşanılmaz yerler olduğunu görünce İtalya’ya geçti; sosyetik sahil kasabalarından San Remo’ya yerleşti. Dört yıl parasızlık ve çaresizlikle boğuştuktan sonra dar-ı ebede irtihal etti. Tesadüf olsa gerek, Amerikalı şair Ezra Pound da aşağı yukarı aynı yıllarda sürgün için San Remo’nun yanındaki köyü seçmişti. Son halife Abdülmecid Efendi Paris’i tercih etti. Yirmi yıl orada resim yaparak ve ara sıra Fransız Riviera’sındaki torunlarını ziyaret ederek vakit geçirdi.

Taht sırasında bir sonra gelen şehzade Selim Efendi yanılmıyorsam Şam’a yerleşti. Belki siyasi opsiyonları açısından islam diyarında bir yerde yaşamanın daha faydalı olacağına hükmetti, bilemeyeceğim. Yoksa makul bir insan imkânı varsa niye Avrupa’ya gitmesin? Dört yüz yıl boyunca Osmanlı tarafından iliği emilmiş bir ülkede yaşamayı kim ister?

Muhteremlerin daha eski cetleri de her zaman hak ettikleri, ya da zamane eskicilerinin onlara yakıştırdığı, saygıyı pek göremediler. Mesela 3. Selim’den önceki on dört padişahı ele alalım. Yedisi, ya da emin olamadım, belki sekizi, tekme tokat tahttan indirildi. 2. Osman ırzına geçildikten sonra linç edildi. 1. Mustafa bir değil iki kez darbe yedikten sonra idam edildi. Deli İbrahim’i doktor raporuyla indirip bertaraf ettiler. 4. Mehmet istisnadır; kendinden sonra iki kardeşi ve büyük oğlu başa geçtiği halde nispeten rahat sürgün hayatını devam ettirebildi. Hatta oğlu zamanında ara sıra siyasi konularda kendisine danışıldığı yazılıdır. İki kardeş hayli silik tipler olduğundan tam hatırlayamadım, Ahmet eceliyle öldü, Süleyman indirilmişti sanırım. (Kusura bakmayın bütün bunları ezberden yazıyorum, çek etme imkanım olmadığından aman yanlış olmasın diye ecel teri döküyorum.) 2. Mustafa’nın sonu darbe ve hapis, kardeşi 3. Ahmet gene darbe ve hapistir.


Yani siyasi istikrarsızlık Cumhuriyet’le veyahut 27 Mayıs’la gelmiş bir şey değil, memleketin fıtratında var. 

26 Şubat 2017 Pazar

Liberalizm eskidi baba [Arsen Nişanyan'dan]

Geçenlerde bir yazımda ortanca oğlum Tavit’in konservatizmle flörtüne söz değdirmiştim.En derli toplu eleştiri büyük oğlum Arsen’den geldi. Arsen İskoçya’da St. Andrews üniversitesi son sınıfta. Mektubu İngilizce Türkçe karışık yazmış, ben Türkçeleştirdim, ama bazı deyimleri olduğu gibi bıraktım.


Blog yazilarinda ikidir gozume batiyor, conservatism ne anlama geliyor konusunda biraz geriden takip ediyorsun, bilgini biraz tazeleyeyim. Bunu ozellikle Tavit hakkindaki son yorumuna yonelik yaziyorum. Son bir yilda etrafimda kendini conservative olarak tanimlayan insan sayisi bir hayli artti. Biraz gozlemleme firsati buldum. Solun (kendilerine Liberal diyen, karsitlarinca regressive-left olarak adlandirilan grubun) ne denli ipin ucunu kaçırdığını, nasil otoriter eğilimleri oldugunu hep beraber gorduk, gormekteyiz. Sen de son son deginiyorsun bazi yazilarinda. Conservatism, kendilerine verdikleri isimle alt-right, buna bir reaksiyon olarak ortaya cikti, hizla buyuyor.

Benim etrafimdaki insanlar icin ne demek biliyor musun conservatism? Bir espri politically correct olmasa bile gulmekten utanmiyorum demek. Homoseksuel olmadigim icin utanmiyorum demek. Her fikri benimle uyusmayan insanin ırkçı, seksist, transfobik, kadın düşmanı, islamofob olmadigini biliyorum demek. Trump’in Hitler olmadiginin farkindayim ve medyanin karalama taktikleri artik canima tak etti demek. Haberlerimi CNN, MSNBC, NY Times, BBC (allah korusun), Fox News gibi profesyonel karalamacılardan degil kucuk ve bagimsiz internet kanallarindan ve YouTube’dan aliyorum demek. Multimilyarder Holywood ünlüleri sahip olduklari onlarca malikaneye tek bir tane multeci kabul etmezken, Ingiltere halkini Brexit’e evet dedigi ve Amerikan orta sinifini Trump’a evet dedigi icin ırkçılık ve islamofobiyle sucladiklarinda, ve bu suclamalar istisnasiz her gun gazetlerin mansetlerine tasindiginda, bu ünlülerin de gazetelerin de niyetini anliyorum demek. Insanlar Twitter hesaplarindan istatistik paylasinca bunun nefret söylemi olmadigini biliyorum ve bu suclamayla insanlarin hapsedilmesine karsiyim demek (ozellikle Ingiltere’de bu cok sik yasanmaya basladi). Bazi Ingiliz kasabalarinin, Muslumanlar rahatsız olabilir diye, Britanya bayrağının kasabalarinda yasaklamasina ben de sinirlendim demek. Profesyonel politikacilarin ve meyda pundit’lerinin tek gayesinin bana kazik atmak oldugunu konusunda hem fikiriz demek. Feminizmin nasil bir illet oldugunun farkindayim ve ileride cocugum olursa asla Gender Studies okuyup feminizm mitolojisine (bkz. gender wage gap, patriarchy, feminist olmayan kadinlarin false conscience’a sahip olmalari) endoktrine olmasina izin vermeyecegim demek. Cultural Marxism bana gore degil, ben kendi kulturumun mirasiyla utanmadan, ayiplanmadan, hakaret edilmeden gurur duyabilmek istiyorum demek.

Kisacasi conservatism su anda, Tavit’in kullandigi manada,eski anlamina gelmiyor. Solun uyguladigi mahalle baskisi altinda ezilenlerin, veya ezilme korkusuyla yasayanlarin, veya “sanirim bunlar bana yalan soyluyor” deyip de onlardanmis gibi takilanlarin baskaldirisi. Kadinlari eve hapsedelim demek degil bu tip conservatism, kadinlar ne isterlerse yapsinlar ancak absurt taleplerini (bkz. safe spaces) bana dayatma haklari yok demek. Zenciler kole olmayi hak ediyor demek degil bahsi gecen conservatism, zenciler istedigini yapsin, umrumda degil, sadece pozitif ayrımcılığın bokunu cikardiniz demek.

Buraya geldigimde etrafta tek bir conservative bile yoktu, simdi neredeyse cevremdeki herkes oyle. Ben neden degilim ona sonra deginecegim. En onemli nokta su; conservatism,politik, ekonomik veya dini bir tavır degil, sosyal bir mesaj. Irkçı degilim, hillbilly degilim, gene de sizin tanimladiginiz duzgun insan kritlerlerine uymuyorum, artik uymak da istemiyorum demek alt-right. Conservative ismiyle aniliyor olmalari tamamen tesadufi. Iki sebebi var. Bir, sola karsi olmalari ve solun en nefret ettigi seyin sag olmasi. Iki, geleneksel conservative’lerce desteklenmeleri. Yoksa Trump ne kadar Cumhuriyetçi ise bunlar da o kadar conservative. Farkina vardiklari cok onemli bir sey var, o da fasizmin kahkahadan ne denli korktugu. Conservative’lerin en aktif oldugu alanlar internet meme uretimi ve online troll. Sosyal medyayi tamamen domine etmis durumdalar, cok yaratici ve komikler. Liberal kanat tabii ki bununla basa cikamiyor, cikamaz da. Olsa olsa Broadway’de komedi muzikalinde oynayan aktorlerin kaci siyah, kaci beyaz, kaci kadin, kaci erkek hesaplamak pesindeler (gercek bir olay; yeterince zenci oynamiyor diye bir komedi muzikali Brooklynli protestocularca dox edildi gecenlerde. The Newyorker bunun uzerine yazmaktan itinayla kaciniyor tabii). Son care olarak kurumsal guclerini kullanarak trolling’i online taciz kabul edip yasa disi ilan etmek, onde gelen isimlerin sosyal medya hesaplarini kapatmak.

Gecenlerde yasanan bir olay cok aydinlaticiydi. Milo Yiannopoulos diye bir genc var tedavulde, cok populer, alt-right’in reklam yuzu. Bir hayli provokatif, cok komik, en buyuk idolu Christopher Hitchens. Ayni zamanda yakisikli bir gey Yahudi ve Amerika’ya yeni ifade özgürlüğünün alınmama özgürlüğünden daha muhim oldugunu, ve feminizm, multi-culturalism gibi kisvelere burunmus ahlak bekçilerince nasil bastırıldığını tartisti. Son duragi California Berkeley Universitesi. Gencliginden hatirlarsin Berkeley’in hak esitligi, ifade ozgurlugu, anti-fasizm konusunda oynadigi kilit rolu. Tabii Berkeley ayni Berkeley degil. Milo konusamasin diye kampus capinda barikatlar kuruldu; maskeli ceteler sokaklarda kol gezdi ve konferans katilimcilarini sopaladi, linc etti; bu etkinliği organize eden öğrenci birliği binasi atese verildi ve yerle bir edildi; rektorluk bu konferansa karsi cikmadigi icin talan edildi, butun camlari kirildi; Milo’nun icinde bulundugu bina da Madimak stili atese verildi, adamcaz helikopterle kurtarildi. Butun bunlar YouTube uzerinden canli yayinlandi. Sonraki gun butun saygideger haber kanallari bunun ne kadar hakli bir tepki oldugunu hep bir agizdan bagirdilar, capulculari akladılar. Cunku Milo anti-semitik ve homofobikmis. Hatirlatirim, adam gey ve Yahudi. Ardindan cikti universite hocalari, teker teker buyuk hatalarini itiraf ettiler, nasil Milo gibi bir Nazi’ye platform verilirmis kinadilar, bir suru kisiyi sokaklarda hastanelik etmis ceteleri tebrik ettiler. Tuyler urpertici bir doublespeak ornegi, virtue signalling’in vardigi boyutun haddi hesabi yok. Cikip da koskoca Amerika’da Milo’yu savunan tek kisinin Trump olmasi, ve Berkeley’in boyle davranmaya devam ederse kamu fonlarının kesilecegini soylemesi! Sapka cikartilir adama. Adamin sifati bosu bosuna God Emperor degil (alt-right boyle hitap ediyor Trump’a).

Anlayacagin liberaller için saha tersine dönmüş durumda. Kirk yil once conservative fasizme karsi savasmis gunumuz fasistlerine karsi savasanlara conservative denmesi iyice komik. Tavit’in kast ettigi conservatism de bu. Bence dogru ata oynuyor, ahlaken ve pragmatik açıdan doğru tarafta. Ayni dili konustugu insanlar, ayni esprilere guldugu insanlar, içgüdüsel olarak ayni seylere inandigi insanlar liberal kanadin insanlari degil. Tavit yaptigi iste de iyi. Alt-right icinde insanin degeri yaptigi espri kalitesiyle olculuyor ve Tavit’in esprileri cok begeniliyor. En son “Sargon of Akkad” (alt-right’in buyuk ideologlarindan) YouTube’da Tavit’in bir esprisini pin’ledi (kendi sayfasinda yukari tasidi), ki bu azimsanmayacak bir olay.

Ben butun bu harekete mesafeliyim. Yakindan takip ediyorum, keza sosyal medyada kayda deger içerik üreticilerin hepsi alt-right. Ama bir yerden sonra kabak tadi veriyor tum tartisma. Verilmesi gereken bir savas hepimizin iyiligi icin, ama ayni zamanda biraz seviyesiz. Isin ucunda pek sofistike bir sey yok, ve social identity creation’dan oteye gececegini sanmiyorum. Trump ile iyice ozguvenleri artti, kontrolden cikmaya basladilar. Provokasyon nereden sonra tecavüze kayacak ongormek zor. Sirf komik oldugu icin yakinda feminist dovmeye baslarlarsa hic sasirmam. Su ana kadar cok pasifisttiler çünkü haklıydılar ve haklı olduklarını biliyorlardı. Simdi otorite de onlarin tarafina geciyor hizla. Uzun suredir gercek radikal sag ile çirkin bir ittifak icindeler, bildigin skinhead serserilerle. Simdi hangisi hangisini absorbe edecek onu merak ediyorum, ve ben olsam skinhead’lerden yana bahis kullanirdim. Ama onlar da degisiyor, eskinin sagi da hizla adapte oluyor. Ornegin, bundan uc gun once YouTube fenomeni PewDiePie hakkinda Independent, Guardian ve Wall Street Journal karalama kampanyasi baslatti. PewDiePie 42 milyon takipcisi olan, gunde ortalama 10 milyon izlenen bir YouTuber, sosyal medya food chain’inin en tepesinde oturan genc. Daha cok zevzek saklabanliklar yaparak insan gulduruyor. Gecen bir videosunda Nazi imajları kullandi diye firtinalar koptu, internet yerinden sallandi. Yukarida saydigim uc gazete aklina gelebilecek en bel alti karalama kampanyasini yuruttuler, adamin Twitter hesabinin banlanmasi, Walt Disney ile olan kontratinin iptali konusunda basarili oldular, YouTube tum baskiya ragmen kanali silmekten cekindi. Bu patlamayi yaratan video da su: Hindistan’da 500 dolar karsiligi istedigin videoyu senin icin ceken bir sirket varmis, PewDiePie da Hint yerlilerle bir dans kareografisi iceren,“Kill all the Jews” isimli dunyanin en absurt videosunu cektirtmis. Hintliler dans edip bu nakarati tekrarliyorlar durmadan. Butun mevzu bu. 13-17 yas ortalamasina sahip 42 milyon takipciye her gun hitap eden bir adami sosyal medyada bu gibi sacma bir sebeple oldurmeye kalkarsan gunlerin sayili demektir. Bunun karsisinda Storm Front (KKK’nin medya outlet’i) bir gunlugune ismini mostloyalfansofpewdiepie.com’a cevirdi. Hangi taraf daha sempatik, hangi taraf genclere hitap ediyor, hangi taraf güncel, ve neden biri kazanirken digeri kaybediyor gormen icin cok kucuk bir ornekti bu. Guardian ve Wall Street Journal’in tuttugu taraf kaybetmeye mahkum ve bunun herkes farkinda, ozellikle gencler. O nedenle Tavit’in tuttugu tarafta bugun yanlis bir sey gormuyorum ben, yarin is cigirindan cikabilir, bilemem.

Turkiye’de Muslumanlar ve kafasi basanlar yakin zaman once Kemalizme karsi ittifak kurmuslardi. Ozellikle Bilgi’de hocalik yaptigin donemde ve Genc Siviller’e yakinken, bu ulkede yaratici kim varsa genc Muslumanlar’dan cikiyor derdin. Sonra kafasi basanlar Muslumanlarca tasfiye edildiler, gene senin deyiminle, Kemalizmin bizi yaklasik yuz yildir korudugu karanlik bir anda hortladi. Tek korkum, liberalizmin bizi korudugu karanligin da bir anda hortlamasi.


25 Şubat 2017 Cumartesi

Bizim Almanca

Israrla dolaşan bir şehir efsanesi var, meğer Grundrisse’yi çevirmek için adaya kapanıp Almanca öğrenmişim. Doğru değil. Ama doğrusu da ilginçlikten büsbütün yoksun hikâye değildir. Anlatayım.

Lise sonda gönlümü işgal eden kızla ayrı ayrı şubelere düştük. Birlikte olmanın tek yolu aynı seçmeli dersi almaktı. O Almanca 2 alıyordu; ben 1’i almamıştım. Mecburen kapandım, Eylül ayında iki hafta çalıştım, doğrudan ikinci sınıfa kabul edildim. Kitaptan dil öğrenme becerimi sanırım ilk bu olayda fark ettim. Aynı yıl daha sonra Latinceyi de o yöntemle hatmettim.

Üniversite birdeyken bir Almanca okuma dersi aldığımı hayal meyal hatırlıyorum, ayrıntıları hafızamdan silinmiş. Ertesi yıl Rapaczynski’nin dersinde epeyce Kant, sonra Fichte, Schelling, ucundan Hegel okuduk. Fark ettim ki asıllarına bakınca bazı kavramları anlamak daha kolay oluyor; İngilizce çeviride kaybolan nüanslar ortaya çıkıyor. Sonraki yıl Seyla Benhabib’le Hegel’in Fenomenoloji’sini çalışırken o işi iyice ilerlettim. Sınıfta üç kişiydik. Hoca dahil ötekilere Almanca metni şerh etme görevini ben üstlendim; ukalalığıma payan olmadı. Grundrisse’yi Türkçeye çevirme işine giriştiğimde de Almanca orijinalle İngilizce çeviriyi eş yoğunlukta kullandım. Zaman zaman Fransızca çeviriye de başvurdum.

19. yüzyılın Almanca felsefe dili muazzam bir enstrümandır. Başka dile çevrilebilir mi, emin değilim. Ama içine dalması keyifliydi, o kesin.

Columbia’dayken bu sefer 30 Yıl Savaşları sırasında modern egemenlik teorisinin Almanya’da benimsenmesine dair birkaç aylık bir çalışma yapmam gerekti. Üstünde çalıştığım metin Latinceydi. Ama Almanca bir hayli ikincil literatür okumam icap etti. Otto van Gierke’nin Das deutsche Genossenschaftsrecht adlı fantastik eserinin tümünü olmasa da dördüncü cildini devirdim. Kamu hukuku felsefesi üzerine kafamda iz bırakmış bir eserdir; bildiğim kadarıyla İngilizcesi de yok. Meinecke’nin Staatsräson  (Hikmeti Hükümet) üzerine kitabını okudum. Bir miktar Ernst Cassirer okudum.

Özetle akademik Almancanın en ağdalı ve ağır türlerinde epey tecrübe kazandım. Ama git bakkaldan bir şişe gazoz ısmarla desen yapabilir miydim? Sanmıyorum.

x

1986’dan 89’a dek İstanbul’da Gabriele ile beraberdim. Alman ARD televizyonunun Türkiye muhabiriydi. Türkçe konuşuyorduk, ama kulağım ister istemez epey Almanca ile doldu.

Sonra Louise hayatıma girdi. 1989 Ekimini izleyen iki yılda, iki hafta, bir hafta, bir ay, birkaç gün, sonra kısa aralıklarla altı ay, sonra gene iki hafta derken, Batı Almanya’nın Mainz kentinde bir paralel hayatım oluştu. Kahvaltıya kahve ve kruvasan sipariş etmeyi öğrendim; günlük gazete okumaya başladım. Almanya’da, belki bilirsiniz, altyazı bilmezler; bütün filmler dublajlıdır. Mecburen sinemada, TV’de seyrettiğimi az çok takip edecek kadar laf anlamayı öğrendim.

Sosyal hayatımız canlıydı. Ama hep üniversite çevresi olduğundan İngilizce bilmeyen yoktu. İşin kolayına kaçtım; başım sıkıştıkça lafı İngilizceye çevirdim. İlk kez bir Almanca roman okumayı denedim ─Fontane, Effi Briest─ ama ellinci sayfada sıkılıp İngilizce devam ettim.
Sonuçta ben Almancayı akıcı ve rahat bir şekilde konuşmayı öğrenemeden o evre de sona erdi. Gene kürkçü dükkânına geri döndüm.

x

Şiir merakım o yıllarda başlamış mıydı, hatırlamıyorum. Yalnız ara sıra, özellikle sabahları ilk uyandığımda, gözlerimi belertip bet sesimle Wagner operalarından ya da Sihirli Flüt’ten mısralar okuduğum, Louise’nin de gülmekten yerlere devrildiği kalmış aklımda. “Frisch weht der wind, der Heimat zu, mein irisch Kind, wo weilest Du …”

Sonra bu tutku arttı. Almanca şiirden, başka hiçbir dilde bulamadığım bir lezzet almaya başladım. Tuhaf bir şey bu, ve sebebini bilmiyorum. Almanca bilgim nihayetinde kusurlu; Türkçemle ya da İngilizcemle hatta Fransızcamla kıyas kaldırmaz. Buna karşılık, Türkçe şiire çoğu zaman mesafeli ve akli bir ilgi duyduğum halde, Almanca şiir beni elektrik çarpmış gibi çarpıyor. Olmadık yerde, içimi dışımı altüst ediyor.

Nedeni müzik olmalı. Evet, evet şimdi bunu yazarken düşünüyorum, başka açıklaması yok galiba. Yıllardan beri Almanca sözlü müzikle haşır neşir olmuşum. Bach’ın 200 küsur kantatının üçte ikisi ezberimde yer etmiş. Schubert’ten Brahms’a, Mahler’den R. Strauss’a Almanca şarkı ve Almanca manzum operayla beynimin kazanları dolup taşmış. Almanca bir mısra duyduğumda, mısrayı bırak müzikalitesi olan bir deyim kırıntısı işittiğimde, kafamın içinde o müziğin sesi yankılanıyor. Schlummert ein, ihr matten Augen … Kennst Du das Land, wo die Zitronen blühn … Wunden trägst Du mein Geliebter ... In dämmrigen Grüften träumte ich an … Wir müssen durch viel Trübsal in das Reich Gottes eingehen…

Of, aman aman!

Uçak mübarek, uçuruyor. Başka hiçbir dilde alamıyorum o tadı.

x

2009’dan sonra Aynur yüzünden hayatımda bir Almanya sayfası daha açıldı. Önce Münih’e, sonra Berlin’e gidip gelmeye başladım. Oturduğum yerde rahat da etmem ben, hadi hafta sonu Passau’ya gidelim, hadi Rügen adasını bisikletle turlayalım, hadi Dresden’de konser varmış kaçırmayalım derken bayağı orayla içli dışlı olmaya yüz tuttum. Yok, sevmiyorum Almanya’yı. Buranın tanıdık derbederliğini özlüyorum. ABD’nin küldür paldır içtenliği, İngiltere’nin rafine kibiri daha çok hoşuma gidiyor. Ama keşfetmek zevkli. Berlin’deki Devlet Kütüphanesinin ikinci asma katındaki kuytu köşeme de bayılıyorum.

Küçük oğlum Mihran Almancadan başka dil konuşmuyor. Anahit okula başlamış, okuma yazmayı sökmüş, sanırım o da Türkçeyi unuttu ya da unutmak istiyor. Mecbur, Almancamı ilerletmek zorundayım. Belki altmış yılın sonunda, nihayet, konuşmayı bile öğrenirim.

x

Yaklaşık bir yıl oluyor, yurt dışında yaşayan bir sevgili dostum şu cezaevindeyken bana yapılan en büyük kıyağı yapıp Der Spiegel dergisine abone etti. Ben Anglo-Amerikan ekolünden geldiğimden ilk başta dergiyi biraz yadırgadım. Beş – on sayıda alıştım. Şimdi üç gün gecikse mahrumiyet triplerine düşüyorum.

Daha önce tanıdıklarımdan farklı bir dergi kültürü. Bir kere inanılmaz dolgun: Her hafta yüz elli sayfa, güneşin altındaki her konuya dair yüzden fazla makale. Earnest’in Türkçesi nedir çıkaramadım, asık suratlı demek anlamında “ciddiyet” değil, meseleleri ciddiye alma – Amerikalılarda da vardır o, ama Amerikan kültürünün her köşesine bulaşan ucuz ticarilikten burada eser yok. İngilizlerin ince mizahı yok, ama son yıllarda İngiltere’yi esir alan taşralılığın –insularity– izi de yok.

Okudukça çok şey öğreniyorum, cehaletimden bir nebze olsun kurtulacağım umuduna kapılıyorum. Filipinlerde cezaevlerinin durumu neymiş, Yeşiller Partisi içinde hangi entrikalar dönüyormuş, İtalya’da Renzi nerede hata yapmış, kafa nakli konusunda son gelişmeler ne, Alman ordusu siber savaşa kaç para ayıracak, Luther’in bugünkü Alman kültürüne etkisi ne, miras hukukunda son trendler neler – üü, neler neler öğreniyor insan.

x

Şimdi neden anlattın bunları diye soracaksın. Hiç, ne bileyim ben. Belki ihtiyarlıyorum, olur olmaz eski günleri anmaya başladım.


Ya da Menemen cezaevi Sol B-7 koğuşundan bir – iki saat uzaklaşmak istedi canım.


24 Şubat 2017 Cuma

Rejim dersleri: Bütünleme kursu

Ciddi bir anayasa reformu şarttır ve hayati önemdedir.

Rejim Dersleri dizisine hayli soru, itiraz, nara, yanlış telden onay vb. geldi. Meğer halkımız rejim meselelerine ne kadar meraklıymış!

En çok merak edilen konu, dağdaki çobanla benim oyum neden eşit. Bunu daha önceki bir yazımda etraflıca anlatmıştım halbuki. Yanılgı oy hakkının önemini fazla abartmaktan ileri geliyor. Toplumda sözünü geçirmenin tek aracı oy değil ki? Para var, diploma var, makam ve rütbe var, kalem var, silah var, kürsü var, sahne yeteneği var, bir sürü araç var senin iradeni x ve y kişilerden üstün kılan. 

Dağdaki çobanı zaten Allah çarpmış, bırak oy gibi bir tane mütevazı alanda onun da sesi eşit çıksın. Bir alanda eşit olunca her alanda senle eşit olmuyor ki? Adamda para yok, mevki yok, eğitim yok, gençlik ve güzellik yok, öyleyse beş yılda bir televizyonları hangi kalın enselinin işgal edeceğine karar verme hakkı da olmasın demenin mantığı ne? Onun oyu seninkinin iki misli sayılsa ne kaybedersin? On misli sayılsa ne kaybedersin? O kadar önemli bir şey mi sanıyorsun sandığa pusula atma hakkı?

Bir arkadaş “siyasi sağduyudan” söz etmiş, tahsille, unvanla ilgisi olmadığına değinmiş. Bu da beni gülümsetti. Siyasi sağduyu kriter olsa oy hakkı diye bir şey mi kalırdı? Devlet yönetme sanatının inceliklerini seçmen ne bilsin? Siyasi kararlarla sonuçlar arasındaki ilişkiyi nesiyle kursun? Bu memlekette “okumuş” sayılan insanları, gazetelerde köşe yazanların, TV’de panel ağalarının haline bak, bir fikir edinirsin. Ha kalp ameliyatı tekniklerini ya da edebiyat teorisinin son durumunu “halkın sağduyusu” belirlesin demişsin, ha sonraki beş yılın enerji politikasını ya da Suriye stratejisini. Komik bir fikir, akıllara ziyan.

Seçmen dünyanın hiçbir yerinde oyunu rasyonel idari kararlara göre vermez. Kimliklere göre verir. Sempati ve antipatilere göre verir. O sempati ve antipatinin rasyonel bir açıklamasını asla yapamaz. Seçtiği kimliklerle kendi somut çıkar ve tercihleri arasında mantıklı bir bağ kuramaz. Kendi çıkarı ve tercihi diye beyan ettiği şeyler, duygusal nedenlerle seçtiği kimliğin sözcülerinden duyduğu sloganlardır. Dolayısıyla, seçimlerde halkın sağduyusu rol oynarmış, halkın fikri sorulurmuş, halkın çıkarı gözetilirmiş, bunlar hep tıraş. Yok öyle bir dünya.

Bakın, seçimler önemsiz demiyorum, demokrasi olmasın demiyorum. Çok büyük faydası var bunların. Nedir o fayda? Devletin icadından beri devlet teorisinin en belalı meselelerinden birine getirdiği çözümdür. Aşiretin reisi öldü, ya da eskidi: yenisi nasıl belirlenecek? Aşiret ileri gelenlerinin yenisine oy birliğine yakın bir ittifakla razı olması nasıl sağlanacak? Eski reisin adamlarının çıkarı ve güvenliği yeni devirde nasıl korunacak? Çeşitli türde rejim krizleri çıkarsa, mesela eski reis patinaj yaparsa, yahut son kullanım tarihini geçirirse, yahut halefi cılk çıkarsa, yahut şefler elli elli bölünürse, yahut hakkı olmayan biri tacı gasp ederse, herkesi razı edecek bir makul çözüm nasıl bulunacak?

Irsi (yani babadan evlada) monarşi tarih boyunca bu dertlere verilmiş olan en popüler cevaptır. Papalıkta ya da eski Alman imparatorluğundaki gibi seçimli monarşi bir cevaptır. Çin Komünist Partisi modeli de bir cevaptır. Demokrasi de son yüz yılda birçok yerde başarılı sonuçlar vermiş bir cevaptır. Eski reis yerine yenisini seçmek için işlek bir mekanizma sağlar. reis seçilebilecek insan havuzunu büyütür. Net ve inandırıcı bir meşruluk kriteri sunar. Çeşitli muhtemel rejim krizlerine karşı etkin çözümler geliştirmiştir. Yani iyidir. Ama son yıllarda bütün dünyada tekleme belirtileri göstermeye başlamıştır. Teklemenin nedeni birçok gözlemciye göre siyasi partilerin sistemi kanser gibi ele geçirmesi ve kemikleşmesidir. Buna karşı, mesela kamu yöneticilerini kurayla seçelim gibi yeni ve orijinal öneriler getirenler vardır, geçenlerde bir yazıda bahsettim. Bu önerilerin önümüzdeki yıllarda artması ve ciddileşmesi ihtimali kuvvetlidir.

Türkiye’de demokratik modelin işlemeyişinin nedenlerini aklım erdiğince analiz etmeye çalıştım. Yorum yazan arkadaşların tepkilerinden anladığım kadarıyla kendimi ifade etmekten aciz kalmışım. Bir daha deneyeyim.

Bu ülkede neden siyasi liderler öldüm Allah koltuğu terk etmez, kırk dokuz yıl, otuz altı yıl kazık kakar, kapıdan kovsan bacadan geri gelir, gerek kendinin gerek rakiplerinin siyasi meşruiyetini paçavraya döndürür?

Bunun sosyal yapıyla, kültürle, az gelişmişlikle, gerilikle, geri zekâlılıkla bir alakası olduğunu düşünmüyorum. Sorun kurumsaldır. Anayasa ve yasalarla ilgilidir. Mekanizma yanlış kurulmuştur. Sen adama hayat boyu iktidar imkânı veren kuralları koyarsan, elbet adam da hayat boyu iktidar hayali kurar. İnsan tabiatı bu, Alman da olsa öyle davranacaktır, Japon da. Mesele Türk siyasetçilerinin ahlaki zaafı değil bence, onları ahlaksızlığa teşvik eden, ahlaksızlığı önlemekte yetersiz kalan oyun kuralları. Tabii bunun yanı sıra, ahlaksızlığı teşvik eden kuralların edep sahibi insanları siyasetten kaçıracağını, meydanın çakallara kalacağını da söyleyebilirsin. Ama bu, yan etkidir. Asıl mesele kurumların yanlış kurulmuş olmasıdır.

Özal cumhurbaşkanı seçildiğinde Demirel “onursuzca indireceğiz” demişti. Arşiv elimin altında değil, tam sözcükleri aktaramayacağım, ama 1959’da Menderes’e, 69’da ve 75-80 arası Demirel’e, 77’de Ecevit’e, 95’te Mesut Yılmaz’a, 98’de Erbakan’a benzer şeyler söylendi. Tahttan inen kendini kazıklanmış hissetti. Tahta bineni milletin yarısı gasıp[1] saydı. Oysa düzgün ve net sonuç veren bir sistem olsa, üç senede beş senede bir gir teraziye tartıl, kim ağır basarsa o dense böyle olur muydu? On senenin sonunda büyük ve şaşaalı bir törenle seni yolcu ediyoruz, seçmen kartını da elinden alıyoruz dense geri gelmeyi akıllarından geçirebilirler miydi? (Emekli olan ABD başkanlarına boşuna mı öyle lüks evler, konaklar, vakıflar, kütüphaneler hediye ediyorlar sanıyorsunuz? Git, oyalan, kaybol demenin kibar şeklidir.)

Yani ciddi bir anayasa reformu şarttır ve hayati önemdedir.

Bundan güncel siyasete ilişkin sonuçlar çıkarıp bana pozisyon biçmeye kalkmayın lütfen; yanılırsınız. Bir analiz çerçevesi kurmaya, bir sebep-sonuç zinciri anlamaya çalışıyorum, katılırsınız, katılmazsınız sizin bileceğiniz iş. Ama söylediğim sözleri güncel siyasetin sefil diline tercüme edince ne kazanmış oluyoruz, onu anlamakta zorluk çekiyorum.




[1] Gasıp, uzun a ile, “gasp eden”.

23 Şubat 2017 Perşembe

Hikmet incileri 12


TRT3 günlükleri
 Chick Corea'ya bayıldığımı söyleyemem. Ama Bach ve Mozart kayıtları, hakikaten, ferah bir nefes gibi.

1974'te Yale'e ilk gidişimden birkaç hafta sonra New Haven'de bir kafeye Corea geldi. Ondan kısa bir süre sonra da Django Reinhard konseri duyuruldu. Farnam Hall'daki odamın duvarları bomboş olduğundan bu ikisinin posterini bir yerden söküp yapıştırdım. Aylarca baş ucumda durdular.

Güzel yerler
Siena'daki Piccolomini kütüphanesi en güzeli dedik bir yazımızda.  İsviçre'de St. Gallen manastırı kütüphanesi ile Avusturya'da Melk manastır kütüphanesi ikincilik için kapışırlar. Barok'un şaşaası var tabi, ama Rönesans'ın insanın ayaklarını yerden kesen cüreti başka.

Prag yakınındaki Troya şatosunun büyük salonu beni etkilemişti; tavan resimlerine daldın mı kolay kolay çıkamazsın. Salisbury katedralinin dantel misali tonozları var.  Canterbury katedrali ise, inanmayacaksın, yamuk olduğu için insanın yüreğini yakalıyor.

Bunlar gibi daha bin tane var mutlaka. Benim aklımda kalanlar bunlar.

Hoparlör
İsrail geceleri hoparlör ile ezan okumayı yasaklamış. Bu zalim kararın mağdurları da "kimliğimize saldırıdır" diye ayaklanmışlar.

Hoparlör İslam kimliğinin mütemmim cüzü müdür?

Düşünürsen evet, olabilir. Hoparlörsüz zor.

Kömür
" Türkiye yılda 30 milyon ton taşkömürü tüketirken bunun sadece 1,5 milyon tonunu üretiyor...Yani %92 oranında dışa bağlı durumda. Vıy vıy aman." (Cumhuriyet, 8 Şubat)

Peki içte bunun tonunun üretim maliyeti kaç para, Çin'den alınca kaç para?  Fiyat düşürmek için işçinin köle koşullarında çalıştırılmasına var mısın? Overhead gideri kısıldı diye Soma'da 300 işçi ölünce bağıracak mısın? Dışarıda 3 dolara satılan kömürü içeride 7 dolar verip alan hükümete şarlayacak mısın?

Ulusların Düşüşü
Acemoğlu'nun tezinde beni rahatsız eden taraf şu. Diyor ki, kalkınma için barış, hukuk, saygı, düzen, kural vb. gibi lazım. Oysa benim bildiğim kırmızı ışıkta duran adamdan yatırımcı olmaz. Cortes mi durmuş, Rockefeller mı, Afrika'yı feth eden Cecil Rhodes mu?  

Büyümenin şartları yanılmıyorsam üçtür. Bir, sonsuz inanç. İki, kahredici güç.  Üç teknik üstünlük. Bugünün dünyasında ilki yok,  ikiyle üç sadece ABD'de var. Yeter mi, göreceğiz.

1921 ruhu
13 Şubat'ta Cumhuriyet'te Orhan Gazi Ertekin'in son derece aydınlık ve aydınlatıcı röportajı.  Tek anlamadığım cümle "1921 ruhu üzerinden yol alacağımız dönemdeyiz," onu da Cumhuriyet manşet yapmış.

Nedir 1921 ruhu? Başkomutanlık Kanunu mudur? Mustafa Kemal'in bir yandan İngilizlerle öbür yandan Enverciler arasında sıkışıp orduya sığınması mıdır? Kuvayı Milliye'nin tasfiyesi midir? Bilemedim.



Meclisi Mebusanı kim kapattı

İngiliz zaptiyesi meclisi basıp, çeşitli suçlardan aranan iki mi, beş mi, sayısını hatırlayamıyorum, birkaç milletvekilini gözaltına almıştı. Haklı olarak onu protesto ettiler. 


Osmanlı Meclisi Mebusanının kapatılması benim bildiğim iki defadır.

Şubat 1878’de Abdülhamit kapattı. Gerekçesi tanıdıktı. Rus orduları Ayastefanos’a (bugünkü Yeşilköy’e) dayanmıştı. Milli birlik ve beraberliğe her zamankinden fazla ihtiyacımız vardı. Mecliste hükümeti ve imaen padişahı eleştiren konuşmalar yapılması ülkeye zarar verebilirdi, vs. vs.

Mart 1920’de Vahidettin kapatmadı. Ankara’dan talimat alan Felah-ı Vatan grubunun oy birliğiyle meclis kendini feshetti. İki gün önce İngiliz zaptiyesi meclisi basıp, çeşitli suçlardan aranan iki mi, beş mi, sayısını hatırlayamıyorum, birkaç milletvekilini gözaltına almıştı. Haklı olarak onu protesto ettiler. Ankara da bunu fırsat bilip, genişletilmiş meclisin 23 Nisan’da Ankara’da toplanmasına karar verdi.

Yani Sayın Cumhurbaşkanımızın beyan ettikleri “milli iradenin tecelligahı olan kurumları işlemez hale getirerek ülkenin işgaline zemin hazırlamak” nedir, nereden çıktı, çok açık değil.

x

TBMM’nin B’si neden, biliyorsunuz değil mi? Aralık 1919 seçimlerinde seçilen son Osmanlı meclisinin üyeleri Ankara’da toplantıya çağrıldılar. Bir kısmı korktuğundan, ya da muhalif olduğundan veya tutuklandığından gelemeyecekti. Bunun üzerinde Müdafaa-i Hukuk (yani Teşkilatı Mahsusa) şubelerine talimatla her ilden beşer ek temsilci göndermelerini istendi. O yüzden “büyütülmüş” anlamında Büyük Millet Meclisi adı seçildi. 

22 Şubat 2017 Çarşamba

Hikmet incileri 11


Türk marşı

İlerici   Türk - 21.yy diktatörlerine hayır! 20.yy diktatörleri neyimize yetmez?
Gerici Türk - Kahrol gerici! En çağdaşı 19. yy diktatörüydü, okullar açtı, demir ağlarla ördü yurdu.





Poe
Poe'nun yalnız öykülerini okudum, o da yıllar önce. Şiirlerini bilmiyorum. 19. yy American edebiyatı bana genellikle çiğ geliyor. Longfellow, Emerson boş, Melville abartılı, Henry James boğucu, Mark Twain hoş ama geveze.

Referandum
Hayır istiyorsan tek soru "RTE ile 17 yıl daha mı" olmalı. Soruyu "RTE mi Kılıçdaroğlu mu" diye sorarsan cevabı bellidir. Kılıçdaroğlu yerine öbür Kemal'i koysan, 23 Nisan şairleri ne dese desin, sonuç gene bellidir.

Tasfiye
1933 üniversite reformu ile bugünkü tasfiye arasında ideolojik, siyasi ve idari benzerlikleri inceleyen bir makale okuduğumuzda diyeceğiz ki, hah, Ege'nin doğusunda da akıl varmış, az da olsa.

Yok aslında birbirimizden farkımız
Angela Merkel "islamist" ile "islami" arasındaki ince ayrımı vurgulamaya özen gösterdi. Bir kaç yıl önce - tam olarak 2013 ortalarından önce- olsa alkışlardım. Şimdi emin olamıyorum.
Bir kimlik, bir gelenek, bir ecdat saygısı, evet. Ama o kimlik adına girişilen siyasi zorbalığa hayır diyecek enerjisi ve entelektüel donanımı var mı veya kaldı mı? Orası şüpheli.

TRT3 günlükleri
Barok Şarkılar programını yapan Nükhet hanım kimdir ve adı sanı duyulmadık bu kadar şahane müzikleri nerden buluyor? 8 Şubat'ta Hasse'nin üç operasından seçmeler: Didone Abbandonata, Artaserse, öbürünün adını duymadım. Tüyler ürpertici güzellikte: "tutto mi sfida rimorso ed horror."

Nükleer
Nükleer enerjiye neden karşıydık unuttum, hatırlatır mısınız? "Tehlikeli" olduğu içinse, otomobili, kamyonu, uçağı, sigarayı, şekeri, patatesi, kömür sobasını, tüp gazı, elektrik prizlerini vb. gibi yasaklamak gerekmiyor mu? "Artıkları milyon sene erimiyor" diye ise, hani pet şişeye karşı gösteri yürüyüşleri?





Viyana

Halkımızın merak ettiği sorulardandır. 1770’ler, bilemedin 1780’lerden itibaren Viyana dünya müziğinin başkenti olur; yüz elli yıl boyunca bir gün bile düşmez o pozisyondan. E, bunun öncesi yok mu? Birden bire mi gelindi o noktaya? 2. Joseph’in ‘Aydınlanma’sı mıdır sebep? Metternich’in gericiliği mi? 19. yy ikinci yarısının uyuşuk muhafazakârlığı mı?

TRT 3 sağ olsun, iki besteci keşfettim son aylarda. Biri Johann Christian Fischer, öbürü Georg Muffat. İlki 1710-20’lerde Viyana’da aktif, ikincisi biraz daha eski. Vallahi Johann Sebastian Bach olmasa da ona yakın ayarda ikisi de. Çağdaş İtalyan ustalarla araya fark koymaya başlamışlar ta o tarihte.

x

Tahmin yürütelim. 1699'da Osmanlı Fransız savaşları biter. Macaristan’dan devasa bir servet akmaya başlar Viyana’ya. Kültür dediğin parayla olur. Varsa paran, en iyi bestecileri de, en görkemli mimarları da satın alabilirsin; en iyi hastaneleri kurup başına en iyi tabipleri koyabilirsin.

1867’de Macaristan’ın kendi yoluna gitmesiyle kesintiye uğramış o akış. Avusturya kültürü o tarihten sonra hızla kararır, kasvet ve isyanla dolar. Gerçekten şaşırtıcı bir yoğunlukla köşe başlarını Yahudiler ve Yahudi kökenliler tutar. 1938’den bir süre önce çöker.

Bugün varlık sebebi unutulmuş bir ülke Avusturya. Derin bir anlamsızlığın ve taşralılaşmanın pençesinde. Avrupa’nın haritası değişecekse ─ ki değişmesi mümkün görünüyor ─ ilk gidecek olan orasıdır.


21 Şubat 2017 Salı

Hikmet incileri 10


Yatay Büyüme
Yatay büyüme iyidir diyorlar - yani eskiden buralar dutluktu olan yerler artsın. Hangisinin ekosisteme zararı daha fazla? Yatay büyümenin her metrekaresi için kaç çevreyolu, kaç otopark, kaç litre benzin ve mazot lazım?

Nüfusu azaltmaktan başka çare yok.

Nüfus
Tek çare kitlesel kısırlaştırma diyenlerin sayısı artıyor. Ama öyle görünüyor ki yakında o da çare olmaktan çıkacak. DNA örneğinden klon almak bugün yarın mümkün olacakmış. Bir kaba tükürüp "getir bana yüz çocuk" diyebiliyorsan nüfusu kontrol altına alma imkânı mı kalır?

Taaddüdü zevcat
Abdülhamit'in torunu olduğunu iddia eden hanımefendiye CHP milletvekili Özgür Özel olağanüstü orijinal bir yanıt şaklatmış:

"Sen Atatürk'e dil uzatıyorsun ya, eğer Atatürk olmasaydı sen mutlaka yine yaşardın. Ama hangi paşanın kaçıncı karısı olurdun, sen düşün."

Hanımefendi yerine ben düşündüm. Bildiğim kadarı ile 18.yy sonrasında Osmanlı hanedanına damat gelenlerin çok eşliliği söz konusu değildir. Daha önce nasıldı emin değilim ama çok farklı olacağını sanmam.

Nilhan hanımın özel hayatına ilişkin tercihlerini Özgür bey nereden biliyor, onu da merak ettim.

CHP
Referandum konusunda bildiğim tek şey var: CHP'nin her çabası ters tepecektir. Hayır oyunun "CHP pozisyonu" olarak algılanması bir tek sonuç doğurur, o da hayır oyunun yüzde 25 (artı yüzde on küsur HDP) bandına hapsolmasıdır.
Yapabilecekleri en verimli iş susup ortadan kaybolmak.

Atam yatam

Öbür türlü çok makul, çok güzel şeyler söyleyen bir güzel kadın da demiş ki "Sıradan bir seçim değil bu. Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyet'i ilelebet payidar olmaya devam etsin mi yoksa bitirelim mi oylaması resmen."

Böyle sorarsanız ben bitirelim derim. Büyük çoğunluk da öyle der. Sahiden farkında değiller mi bunun?




İlelebet payidar
'İlelebet payidar olmaya devam etmek' oksimoron oluyor. Etmese ne olacak. Eskiden ilelebet payidardı artık değil mi olacak. Temporary eternity?

Kendiliğindencilik
" ABD'de havalimanlarında, sokaklarda, İngiltere'de çeşitli kentlerde yaygın, kendiliğinden protesto eylemleri..." (Ergin Yıldızoğlu)

Mitinglerin demir yasası: Tasvip ediyorsak kendiliğindendir, etmiyorsak manipüle edilmiştir. Kamyon kamyon adam taşımışlardır. Mihraktır.

TRT3 günlükleri
4 Şubat akşamı Rudolf Serkin'den Beethoven 32, ne büyük bir hediye! dehanın alameti farikası: Her dokunuşunda uyanık bir aklın varlığını hissediyorsun.

Beethoven son sonatları yıllarca Maurizio Pollini'den dinledim. Sonra Arrau, Backhaus ve Kempff geldi. En son Glenn Gould'da karar kılmıştım. Şimdi bu.

Amerikan Sapığı
Bret Easton Ellis, American Psycho. Amerikan toplumunun beyinsizleşmesine dair bir beyinsiz Amerikan romanı. Kötü. İlginç olanı 1991'de yazılmış, beyinsizliğin ilahı ve simgesi olarak seçtiği karakter kim? Donald Trump.



Lozan

Dünya Harbinde hezimete uğramışsın, yok olmanın eşiğine gelmişsin, yıllık gelirinin on misli savaş borcu altına girmişsin, taviz vermeyip ne halt edeceksin? İngiltere’ye savaş mı açacaksın?

“Lozan’daki akıl almaz kayıplar ve korkunç  tavizler”den dem vurmuşsun. Var mıydı başka şansın? Kıytırık Yunanistan’ı ikmal üslerinden bin km ötede, yabancı düşman topraklarında yenmeyi “yedi düvele karşı şanlı zafer” zannedecek kadar saf mısın? Dünya Harbinde hezimete uğramışsın, yok olmanın eşiğine gelmişsin, yıllık gelirinin on misli savaş borcu altına girmişsin, taviz vermeyip ne halt edeceksin? İngiltere’ye savaş mı açacaksın?

Lozan’ın kayda değer sonuçları nedir sana söyleyeyim.

1-Türkiye’nin Almanya’ya olan savaş borcu silindi. Batı ülkelerine ve açık piyasaya borçları da gayet mülayim bir ödeme takvimine bağlandı. Tarihte bu ülkeye yapılmış en büyük kıyaklardan biridir.

2-Türkiye, hiçbir ekonomik ve stratejik faydası olmayan Arabistan yükünden kurtuldu. Anlaşılan İttihat ve Terakki yönetimi daha 1913’te veya en geç 1917’de kendi rızasıyla o noktaya gelmişti. Türkiye’de devlet işlerine vakıf olan kimsenin Arap topraklarının kaybından dolayı üzüldüğüne tanık olmadım.

3-Nüfus ağırlığı Rum olduğu halde İzmir şehri ve Doğu Trakya Türkiye’ye bırakıldı. Her ikisinde de stratejik gerekçeler – İzmir Ege’nin ihracat limanı olduğu için, Trakya İstanbul’un savunma mevzii olduğu için -  rol oynadı. Teşekkür ettik mi?

4-Ermeni konusu kapatıldı, Ermeni vilayetlerinde yaratılmış olan de facto durum, de jure tescil edildi.

5- Wilson prensipleri çerçevesinde her ulusa bir devlet ilkesi kabul edildiği halde, Kürt illerinin büyük kısmının Türkiye’de kalmasına karar verildi.

Bunların her biri Türkiye açısından büyük kazanımlardır. Adamların himmetiyle kuruldu burası.

Ve lakin Lozan’da attıkları büyük kazık gözden kaçırıldı ve kaçmaya devam ediyor. Türkiye’nin, ekonomisinin kaldıramayacağı büyüklükte bir ordu beslemesine – nazlana nazlana – razı oldular. Böylece yeni devletin ebediyen Batı’ya göbek bağıyla bağlı kalmasını garantilediler. Lozan’ın üstünden on yıl geçmeden TC askeri yardım için İngiltere’nin kapısına dayandı; 1946’da ordusunu donatıp besleyebilmek için ABD’ye teslim oldu. Üstelik kendi ayağına bağladığı bu prangayı Lozan’da sanki zafer kazanmışçasına böbürlenerek kabul etti.

20 Şubat 2017 Pazartesi

İsrail

İşgal edilmiş, istikbali belirsiz bir toprağa verdikleri emek etkileyici, hele Türkiye’yi (son 900 yılını) düşünürsen.


Üç dört günlüğüne İsrail’e gideceği için benden tavsiye isteyen bir arkadaşıma geçen sene yazdığım mektup düştü önüme. Sizinle de paylaşayım.

İnsanlarla temasın olacak mı dört günde? Olmayacak gibiyse tavsiyem (Kudüs’te) Hebrew University’e git, yarım saat dolaş, insanların yüzüne bak. Kampusun üç tarafının Filistin’le çevrili olduğunu unutma. “Ortadoğu sorunu”nu bir derste anlamak için sanırım bu yeter.

Kafamda dört veya beş yer kalmış. Birincisi müze (Hebrew Museum), özellikle de yeni ekledikleri Yazı Müzesi. Yazıyı kutsal sayan kadim Ortadoğu kültürünün bir tür abidesi. Nemrut (Nimrod) heykeli onun girişindeydi yanlış hatırlamıyorsam, yarım saat ona baktım. Müthiş bir simge, ulusal kimliğin bir tür özeti. [Tevrat’taki Nemrud’un Kuran’daki ile alakası yok. Kuran gene karıştırmış.]

İkincisi Ölüdeniz kıyısındaki Engedi. Kral Davut’un eşkıyalık günlerinde çetesi ile beraber sığındığı yer. Kibbutz yapmışlar, Allahın çölünün bir ucunda, en yakın medeniyetten 50 km uzakta, savaş koşullarında, her gün top atışı altında, hayatta gördüğüm en güzel botanik bahçesini yaratmışlar. Sonra iflas etmiş, şimdi turizm ile ayakta duymaya çalışıyor.

Üçüncüsü Golan Tepeleri. İşgal edilmiş, istikbali belirsiz bir toprağa verdikleri emek etkileyici, hele Türkiye’yi (son 900 yılını) düşünürsen. Özellikle orada adını unuttuğum, Kuzeyin Masada’sı denilen yerdeki milli park ve kuş gözlem istasyonu. Medeniyetin anlamı üzerinde düşüneceğin bir yer.

Tabii Kudüs çarşısı, Mescid-i Aksa, Ağlama Duvarı, özellikle denk getirirsen Cuma akşamüzeri Ağlama Duvarı’na koşturan sakallılar… Eski Kudüs’ün en güzel kısmı, son yıllarda hiç gelişemediğinden olmalı, Ermeni mahallesi. Yazık ki küçük bir kısmı hariç turistlere kapalı. Kilisesi güzel gene de, kaçırma.

Şehrin 5-10 km batısında güzel bir köy var, onun da adını unuttum (internetsiz bu kadar!), keyifli bir mesire, bir sürü lokanta ve kafe var. Şehirde bir süre sonra tarih – din – siyaset ağır gelmeye başlarsa kaçılacak bir yer. Cumartesi bile restoranlar açık, düşün artık! Eskiden beri Hıristiyan köyüymüş, gider gitmez o havayı hissediyorsun. Sanki İstanbul’un adaları yahut Yakacık yahut eski Bornova veya Antakya’daki Harbiye’nin eski hali.


Resurrection/Kemame Kilisesine elbette gideceksin, kentin en ünlü turistik yerlerinden biri. İçerindeki acayip düzenin tadına varmak için Kırım Savaşı’nın başlangıcına dair bir şeyler okuyup git. 1850’de savaş o kilise yüzünden çıkmıştı, bilirsin. İçeride Ortodoksların, Katoliklerin, Ermenilerin, Habeşlerin, kadim Süryanilerin, öbür Süryanilerin yeri santimine kadar belirlenmiş. Anahtar da halâ gelenek icabı bir Müslüman ailede duruyor, ötekiler birbirini boğazlamasın diye.

19 Şubat 2017 Pazar

Kara delik avcıları

Tarih okurken devamlı soru sormak lazım. Temel soru: Bunu neden anlatmışlar? Neyi saklamaya çalışıyorlar? Çünkü gerçek hayat devasa kara deliklerle doludur. Anlatının işlevi o kara delikleri göz alıcı bir perdeyle örtmektir. Yırtıkları yamamaktır. Alternatif anlatıları sahneden kovmaktır.

Soru sorma disiplinini bir müddet kazandıktan sonra, ikinci kademede, kaynak sormayı öğrenirsin. Bu anlatıyı ilk kim anlatmış? Neciymiş? Nereden biliyormuş? Bu da dehşetli bir silahtır. Tarihi anlatıyı oluşturma sürecinin, çoğu zaman olayların kendisinden daha ilginç olduğunu öğretir kül yutmaz hakikat avcılarına.

Sor mesela: Osman Gazi’nin etrafındaki hemen herkes Rum dönmesi maceracılarken kendisi neden farklı? Neden o hikâye ölümünden 150 yıl sonra ortaya çıkmış? Neden Kayı boyu diye onca ısrar etme gereği duymuşlar? Hangi aşiret olduğu kimi ilgilendirmiş? Bu memlekette hemen hemen herkesin üç ya da dört kuşak önceki ecdadı hakkında anlattığı her şey yalanken bunu nasıl doğrulamışlar? Siyaseten doğru kabul edilen bir öykü ise ne zamandan beri öyleymiş ve neden?

Tarihçilerin yoğun ilgisine mazhar olan konularda bu tür sorgulama daha zordur. Anlatı örgüsü kalınlaştıkça alttaki kara delikler gözden uzaklaşır. Daha az kara ya da daha az delik olduğundan değildir muhtemelen, üstündeki örtü daha zengin ve daha göz alıcı olduğundandır. Daha çeşitli ve bazen birbirine zıt bakış açılarıyla pekiştirilmiştir. Kolay kolay neşter işlemez.

Nispeten bakir tarih sahalarının güzelliği oradadır. Sadece bir tane anlatı düzenlenmiştir çoğu zaman, milli ya da dini hamaset ruhuyla. Tecrübeli bir göz altta yatan boşlukları fazla zorlanmadan teşhis edebilir.

Hayatımın çeşitli dönemlerinde böyle epeyce egzotik birkaç konuyla ilgilenme fırsatım oldu. 1981-83’te Peru ve Kolombiya, 1991’de Macaristan ve Çekya, 1996’da Sri Lanka, 2008’de Etiyopya, 2013’te Zanzibar ve Tanzanya. Her biriyle üç ay, beş ay geçirildi; beş on tane tarih kitabı okundu; eş dostun kafası şişirildi. Gözümle görmeden bazı şeyleri kavramakta zorluk çektiğimden kalkıldı acayip yerlere gidildi; rahipler ve müze görevlileri sorguya çekildi.

İnanın, herkesin bildiği ve ilgilendiği mevzulardan daha uyarıcıdır böyleleri. Daha üçüncü günü farkına varırsın ki, mesela Budizmin kutsal toprağı Sri Lanka’da neyi kazısan altından Hindu tanrılarının karanlık gölgesi çıkıyor. Çekya’da özbeöz Slav milli kimliğinin altında boyası dökülmüş Almanca yazılar okunuyor. Bütün Macar milli tarihi, Macar milliyetçiliğinin getirdiği milli felaketin inkarı üzerine kurulmuş. Falaşa ve Oromo sorularını sormadan ne Etiyopya Marksizmini, ne Etiyopya monarşizmini anlayabiliyorsun.

Bunlarla biraz haşır neşir olduktan sonra bizim buranın milli ve dini yalanlarını bir perspektife koymak daha kolay oluyor. 

18 Şubat 2017 Cumartesi

Gezelim görelim

Bir arkadaş sormuş, yazın nereye gidelim, ama özel olsun, ayağa düşmemiş olsun diye. Cevap yazdım.


Bundan 17 yıl önce “Herkesin Bilmediği Olağanüstü Yerler” adlı bir kitap çıkarmıştım, aşağı yukarı senin sorduğun soruya cevap. Yazık ki burası çok hızlı bozulan (gelişen?) bir ülke. Orada saydığım ıssız yerlerin birçoğu aradan geçen sürede ayağa düştü, restore edildi, asfalt yol yapıldı, kapısına biletçi kondu, ya da etrafı sitelerle çevrildi. Edirne’deki Bayezid külliyesi, hayatta gördüğüm en şiirli yerlerden biri idi, şimdi fakülte oldu. Ağtamar “restore” edildi, Kekova manyak bir mücevherdi, yol ve otopark geldi, sahildeki salaş lokantalar lüks sınıfa terfi ettiler. Memlekette “keşfedilmemiş” yer kalmadı – herhangi bir havayolu dergisini ya da gazetelerin Pazar ekini okusan, hepsi orada. Şimdi burada ne tavsiye etsem, bir iki sene içinde gittiğinde hayal kırıklığına uğraman ya da bana sövmen kuvvetli olasılık. Hiç bilinmeyen yerleri saysam, onlar da fazla kişisel/sübjektif olabilir.

Mesela Gerga Çine yakınında, dağ başında bir Karya kutsal alanı. Beni çok çarpmıştı, ama başkası ne bulur bilmem. Ya da Harran’a yakın Küçük Selemmağar mezrasındaki Geç Antik manastır kalıntıları. Manyak bir yer. Ama yapıdan çok atmosfer akılda kalan. Ya da Tercan’ın Mercan köyüne yakın Vank dedikleri Surp Tavit Ermeni manastırı. Sıfır ziyaretçi.

Antik ören yerlerinde ilk üçüm herhalde Kütahya yakınındaki Çavdarhisar’da Aizanoi, sonra Pinara (Fethiye’ye yakın) ve Arykanda (Finike’nin dağında). Baharda git yaza bırakma.

Hıristiyan döneminin en çarpıcı eserleri galiba Artvin’deki kiliseler – İşkhan, Öşk, Haho, Dörtkilise, Barhal. Başlı başına bir yolculuğa değer.

İslam eserlerinin zirvesi Divriği Ulucamiidir. Osmanlı İstanbul dışında genelde zayıf, ama Payas’taki Sokollu külliyesi ile, büsbütün rezil olmadıysa Edirne’deki Bayezidiye kayda değer.

Midyat civarındaki Süryani kiliseleri arasında da şaheserler var. Anıtlı (Hah) köyündeki mimari bakımından, Gülgöze (Aynwardo)’daki atmosfer bakımından eşsiz.

17 Şubat 2017 Cuma

Mapushane mektubu

Sekiz ya da bilemedin on kişi için tasarlanmış bir koğuşta ortalama yirmi kişiyiz. Adam başı yaşam alanı üç buçuk metrekare kadar.


Hayır bilgisayarım yok. Bu yazılar tükenmez kalemle yazılıyor, üç kıtaya yayılmış Çarli’nin melekleri tarafından temize çekiliyor. Yorumlarınız bana printout olarak geliyor. Aklıma eserse kenarına bir şeyler karalıyorum. Yazım eciş bücüş olduğundan bazen vahim okuma hataları olabiliyor (“kafa-ve-kampus feminizmi”, “Budizmin işe dönüş öğretisi”). Gözüme çarptıkça düzeltiyorum.

Beş kitaptan fazla bulundurmam yasak. Yabancı dergileri de şimdi kitap saymaya karar verdiler, kütüphanem daha daraldı. O yüzden çoğu şeyi ezbere yazmak zorundayım. Mesela Jüstinyen’in tahta geçiş tarihi 527 mi 528 miydi, 2. Süleyman 2. Ahmet’ten önce mi sonra mıydı, hatırlayamadım. Kusura bakmazsınız umarım.
Çalışma koşullarım ideal değil. Sekiz ya da bilemedin on kişi için tasarlanmış bir koğuşta ortalama yirmi kişiyiz. Adam başı yaşam alanı üç buçuk metrekare kadar. Sabah 9 öğlen 12 arası millet uyurken iki masamızdan birini zaptedip çalışabiliyorum. Bu yazılar artı bir kitap çalışması artı kişisel mektupları o üç saate sığdırmak zorundayım. Vaktim olsa daha yazardım, ne olacak?


Yakında çıkacağım filan yok. Belki Marttan sonra başka cezaevine naklim mümkün olabilir. Menemen T Tipi gerçekten tatsız bir yer. Mahkûmun hayatını elden geldiğince zehir etmeye yönelik bir anlayışla yönetiliyor. Başka yere geçebilsem iyi olacak. Ama koğuş arkadaşlarım iyi. Güzel sohbetler oluyor. 

16 Şubat 2017 Perşembe

Sosyalizm? Allah göstermesin!

Sen ki Karl Marx’ın en kafa tırmalayıcı eseri Grundrisse’yi Türkçeye çevirmiş adamsın, Marksizmle ve Sosyalizmle alıp veremediğin ne, anlat, demiş Bilge Kağan. Mecburen anlattım.

Üç itiraz. Biri pragmatik, biri etik, biri teorik.

Birincisi. Bu ülkede adında “sol” ya da “sosyalist” olan bir siyasi tercihin küsurattan fazla destek bulması mümkün değil. Eskiden de değildi, gelecekte de olmayacak. Bu durumda siyasi ufkunu oraya bağlamanın yalnız akılsızlık değil, vahim bir sorumsuzluk da olduğunu düşünüyorum. Memlekette beyni büsbütün örümceklenmemiş olan bir avuç insan var. Onları ebediyen siyaset dışına hapsetmek hangi akla ve hangi sorumluluk duygusuna hizmet eder bilemiyorum.

Hayır, ahali aptal olduğundan reddetmiyor sosyalistleri; güzelce anlatırsan fikrini değiştirmeyecek. Bu alemin ezik ve büzük insanlarına sunacak hiçbir şeyi yok sosyalizmin. Öbürleri kimlik sunuyor, onur sunuyor. “Sen bir böcek değilsin, çünkü ataların dünyayı fethetmiş, evreni fethetmesine ramak kalmış, övün” diyor. “Peygamberin kâinatın yaratıcısı ile kankaydı, sevin” diyor. Bir onur madalyası takıyor. Beriki ne yapıyor? “Sen işçisin, iyi bir şey” diyor. “Grev yap, maaşın üç kuruş artsın.” Salak mı ki adam kansın?

x

İkincisi etik, yani ahlaki. Kalabalığın değerlerini ve kalabalığın çıkarlarını öne koyan bir dünya görüşüyle benim işim olmaz. Uğruna savaşmaya değer tek şey, aklın ve vicdanın özgürlüğüdür. O özgürlük kalabalıkla beraber olmaz, kalabalığa rağmen olur. Kalabalığın borusunun öttüğü yerden aklın sesi duyulmaz; vicdan, sıçan deliğine kaçar.

Bizde şöyle bir durum var. Sosyalistlerin değerleri büyük kalabalığın söyleminden farklı olduğu için sanki birey, sosyalistler cenahında daha bir güvenli yer bulur gibi görünüyor. Dincilerin ve milletçilerin velvelesinden korunacak bir sığınakmış gibi duruyor. Doğrudur, biz de kandık bir ara. Sen kanma. Sosyalistlerin mikroskopik bir azınlık olmaktan çıkıp kendi kalabalıklarının gücünü  arkalarına alacakları günü düşün.

Aklın ve vicdanın, üzerinde durabilecekleri bir zemin sunmaz sosyalist düşünce. “Halkı” düşünür. Halkın ekmeğini, halkın ahlakını, halkın sesini gözetir. Halkın komiserleriyle tanıştığında farkına varırsın ne kadar korkunç bir tuzağa düştüğünü.

x

Üçüncüsü teorik, yahut ekonomik. Yıllar önce iki buçuk senemi geçirdim Grundrisse’nin labirentlerinde. Grundrisse  Marx’ın en dürüst eseridir. Yayınlama kaygısı olmadan, kafasının içindeki teorik modelle mücadele ettiği not defteridir. O zaman fark ettim ki o teori, affedersin, bildiğin deli saçmasıdır. Varsayımları da yanlıştır, sonuçları da yanlıştır. 1848’de yarım yamalak bilgisiyle İngiliz kapitalizminin sırrını keşfettiğini zannetmiş. Sonradan “yanıldım” diyecek delikanlılığı gösteremediğinden laf üstüne laf bindirerek saçma sapan bir teori abidesinin ardına saklanmış. Ekonomi 01 dersini alan her genç, eğer hocası Marksizm afyonu ile zehirlenmemişse, kolayca görür bunu.

Değer teorisi absürt, çünkü değerin tek kaynağı emek değil. Artı değer teorisi absürt: Sermaye eğer birikmiş emek ise, o emeğin sahibi neden öbür emekçiler kadar üründen pay almasın? İşçinin fakirleşmesi teorisi absürt, ayrıca gözleri kör edercesine yanlış. 1848’den bu yana işçinin yaşam standardı manyaklar gibi arttı, üstelik kapitalizme rağmen değil kapitalizm sayesinde arttı.

Artı değer tahsilatını “sömürü” olarak tanımlamak absürt ötesi bir cahillik. İnsanoğlunun ortak dağarcığına son on bin yılda ne eklendiyse artı değer hasılatıyla eklendi. Yani birileri çalıştı, birileri de onların ürününden aldıkları payla yatırım yaptı, kararlar verdi, şiir yazdı, otoyol ve piramit inşa etti, devlet kurdu, ordu besledi. “Artı değer kesilmesin, işçi emeğinin hakkını yesin” ne demek? Yatırım olmasın sadece tüketim olsun demek. Beş senede Haiti yahut Venezuela gibi olursun, taş devrine geri gidersin.

Onu kast etmedik, artı değeri kapitalist değil “kamu” tahsil etsin diyoruz, peki. En beter absürt olan görüş de bu. Yahu “kamu” ne demek? Televizyonda gördüğün ensesi kalın bakanlarla vali beyler var, işte o demek. Hep öyle olmuş, yarın da öyle olacak; belki adları değişir, Brejnev olur o kadar. Kapitalist ne demek? Bizim Selçuk sanayi sitesinde kereste biçim tesisi kurmak için canını dişine takıp uğraşan Aydın usta demek, ya da onun daha palazlanmış ağa babası. Sence hangisi senin ürettiğin artı değeri daha akıllı ve verimli bir şekilde yatırıma dönüştürür?


Bırak verimliliği bir kenara, hangisi insana daha yakındır? Hangisi özgürlüğe ve demokrasiye daha uygundur? Hangisi ahlaken daha doğrudur?

15 Şubat 2017 Çarşamba

Hikmet incileri 9

TRT3 günlükleri
Cumartesi akşamları Vefa Çiftçioğlu ile Antonio Pirolli'nin Yorum-Analiz programı. Antonio ilginç şeyler anlatacak gibi oluyor, lafı toparlayamıyor, ımm ve gımm'larda boğuluyor. Vefa boş laf çayırlarında deli bir tay gibi. İyi bir program olabilirdi. Henüz olamamış.

PEN
PEN Club; ikinci sınıf yazarlar karteli. Tescilli yazmanlardan meslek örgütü kurma fikri Sovyet memurokrasisinin insanlığa armağanıydı. Batılılar oradan taklit ettiler. Soğuk savaşla birlikte çağı geçti.
Zülfü Livaneli'nin içinde olduğu bir heyetten kime ne fayda gelebilir?

Junot Diaz
The Brief Wondrous Life of Oscar Wao. İnsanı ta dibinden sarsan muhteşem bir roman. New York'un Dominicano gettosunun diliyle yazılmış insancıl bir destan, gönlünü ve kafanı büyüten cinsten.

Dili piç kurusu bir dil.  Türkçeye ya da başka bir dile nasıl çevrilir bilemedim.

Dil bilgisi
Sanırım halen dünyada ortalama İngilizce bilgisinin en düşük olduğu ülke ya da ülkelerden biri Türkiye. Beceriksizlik midir, yoksa bilinçli bir politikanın sonucu mudur diye insan ister istemez düşünüyor. 79 milyonu eşek ahırına hapsetmenin bundan daha mükemmel bir yöntemi olabilir miydi?




Hikmet incileri 8

Mühür
"20 Yıllık sahte öğretmen" sahte sayılabilir mi? Öğretmenlik sıfatı bileğinin hakkıyla kazanılan bir şey mi yoksa, üfürükten bir devlet dairesinin basacağı bir mühürden mi ibaret?

Hazır konu oraya gelmişken MEB damgalı öğretmenlerin yüzde kaçı sahte öğretmen sizce? Benim kendi tecrübemden ve çocuklarımınkinden çıkardığım kadarıyla %95 ila %98 gibi bir şey olmalı.

Tesadüf
Gambia cumhurbaşkanı Yahya Jammeh'i tanıdınız. 22 yıl memleketin üstüne çöktükten sonra seçim kaybetti, çamura yatmayı denedi, olmayınca devlet hazinesini soyup kaçtı. Giderayak eline aldığı kitaba dikkat edin.
Halen TC cezaevlerine resmen sokulmasına izin verilen tek kitap aynısı.



Referandum
"Hayır"ı desteklemek için yapılacak en iyi iş nedir, size söyleyeyim. CHP'nin susması ve ortalıktan çekilmesidir. Allah göstermesin, "hayır" oyunun "CHP yandaşlığı" ile eşitlenmesi halinde yüzde 25 ila bilemedin %30 kaçınılmaz olur.

Esed
Esad mı Esed mi sorunsalının ideolojik önemini anlamadığımı itiraf edeyim. Adamın soyadı elif-sin-dal ile, İngilizce usule göre Asad, Türkçe yerleşik usule göre Esed, "Arslan" demek. Bizim Esat diye bildiğimiz erkek adı ayın ile Esˁad'dır, "en kutlu" ya da "çok mutlu" anlamında. Doğrusu Esed ise Esed, adamı sevmekle ya da sevmemekle ne ilgisi var?

Ayrıca İngilizcesi Abu Dhabi olan ülkenin adı Türkçenin bin yıllık kurallarına göre Ebu Zâbi olmalıydı, o da aklımızda olsun.

TRT3 günlükleri
31 Ocak kontrbasçı Tahir Sümer resitali. Önce 23 Nisan mı diye düşünüyorsun. İlkokul öğrencisi olsa gülümseyip başını okşarsın, "çocuğum sana başka meslek düşünelim" dersin. Ama değilmiş. Hacettepe'de hoca ve profesyonelmiş. İşin enteresanı alkışlanıyor da.

Meral Danış Beştaş


Mecliste en beğendiğin şahıs kim diye sorarsan, tabii Sırrı Süreyya'dan sonra, HDP Adana Milletvekili Meral Danış Beştaş. Ne kadar şahane bir cumhurbaşkanı olurdu, değil mi?