24 Mart 2017 Cuma

Kitabiyat - 3

Fırat belki eski bir dilde “sınır” demek, yani birden fazla Fırat olabilir.


İbrahim’in doğum yeri olan Harran ( Yaratılış 11:31, 12:4), eğer daha sonra Yakup’un çobanlık yaptığı Harran ise (Yaratılış 27:43 vd.), bizim bildiğimiz Urfa Harran olamaz. Belli ki Ürdün’ün güneyinde, Edom ülkesine komşu bir başka yer. Kenan iline yürüyüş mesafesinde, bir gece yatıp Seria ırmağını aşıyorsun. Yaratılış 31:21’de zikredilen Fırat ırmağı da bildiğimiz Fırat değil Seria (=Ürdün) nehri, yani Kenan’ı Aram ve Edom’dan ayıran sınır. Öbür türlü Yaratılış 15:18-21‘in coğrafyasını anlamlandırmaya imkân yok.  Fırat belki eski bir dilde “sınır” demek, yani birden fazla Fırat olabilir. İbrahim’e ve daha sonra Musa’ya vaadedilen ülkenin sınırı Yaratılış 13’te, çölde sayım 34’te, Yasanın Tekrarı (Deuteronomy) 32 ve 34‘te net olarak belirtilmiş. Şeria’ya kadar.

Kuran’da anlatılan Nemrud ve İbrahim öyküsü, bariz bir şekilde, Tevrat’ın Daniel kitabında yer alan Babil kralı Nabukadnezzar ile üç Yahudi Genç öyküsünden (Daniel 3) uyarlama. Kuran müellifinin, Tevrat’a oldukça geç bir tarihte eklenmiş bir popüler anlatı olan Daniel kitabından etkilendiği ve her fırsatta onu andığı anlaşılıyor. Mesela Zülkarneyn (Daniel 8:3-10 ve 8:20), Cebrail (Daniel 9:20 vd.), Deccal (Daniel 11:36 vd.) ve genel olarak Kıyamet öğretisi bu fasıldan.

Tevrat’ta adı geçen Nemrud (Yaratılış 10:8-12) başka, Babil ve Asur’un kurucusudur. Kötü adam olduğuna dair bir ibare yok. “ Yiğitliğiyle dünyaya ün saldığı” ve “ Rabbin huzurunda yiğit bir avcı” olduğu söylenir. Kötü kral Nabukadnezzar’ın adı Kuran’da neden Nemrud olarak değiştirilmiş? Belki Nemrud Babil’in kurucusu olduğundan jenerik bir ad olarak kullanılmıştır; misal, Osmanlı padişahını “Osman oğlu “ diye anmak, ya da Trump’tan “ Washington” diye söz etmek gibi.

Gerçek bir tarihi şahsiyet olan Nabukadnezzar’ın soyu Urfa – Harran’a dayanıyordu yanılmıyorsam - yazık ki internet ulaşımım olmadığından kontrol edemiyorum, hafızama güvenmek zorundayım. Onun halefi olan son Babil kralı Nabonid’in anası mıydı, Harran’daki Sin mabedinin baş rahibesi olan? Hatta Nabonid İranlılara yenilince ata yurdu Harran’a sığınmıştı yanlış hatırlamıyorsam. Tevrat’ta bu zat Belşazzar lakabıyla geçer, ilahi bilgiler veren Daniel’e türlü eziyetler eder.

İbrahim mitini Kenan ilinden kaldırıp Urfa’ya taşıyan  bağlantı, M.Ö. 6. yy’a ait bu hadiseler midir acaba? Kötü Babil kralı Harran’da; ona kafa tutan Allah elçisi Daniel’i İbrahim’le karıştırırsan, onun da Harran’da olması lazım. Eh, Harran’dan Urfa bir taş atımı mesafe: M.S. 750’den sonra metruk bir harabe olan Harran yerine hazretin il merkezini tercih etmesi mantıklı.

23 Mart 2017 Perşembe

Sürgünde sönenler : Stravinski

Stravinski üç dönemdir. Rusya’dayken (1914’e kadar), olağanüstü bir coşku ve atılganlıkla doludur. Bahar Ayini dinle. Seni rahatsız etmesine izin verme, tekrar dinle. Tren çarpmış gibi olursun. Deli kuvveti vardır içinde. Darbeler arasında zekâ ve yaratıcılık sezilir.

Fransa döneminde (1914’ten 1936’ya kadardı yanılmıyorsam) o coşku kaybolur, son derece ironik ve kontrollü bir zekâ öne geçer, ki benim daha çok hoşuma gider. Askerin Öyküsü’nü , hele Genco Erkal’ın anlatımıyla bulabilirsen dinle. Ya da üç Bölümlü Senfoni. Ya da Pulcinella . Berraktır. Alaycıdır. Bıyık altından güler. Dehasını sezdirir. Ama araya mesafe koyar. Gizli bir dil geliştirdiğini hissedersin ama henüz duvar yoktur arada.

ABD’ye gittikten sonra(1939-1971) çölde kaybolmuş adamın ümitsizliği siner eserlerine. Yorgundur. Çoğu işi rutin ve ruhsuzdur. Arada, nadiren, uzaktan uzağa parıldayan incileri görürsün: Pearls to the swine! Hollywood’da kendini sanırım kayıp hissetmiş. İletişim çabasını sadece genç müzisyen dostu Robert Craft’a indirgemiş. Sadece ona bir şey anlatmaya çalışırken gözlerinin parladığını hissedersin.

Dün (23/01) radyoda hiç bilmediğim bir eseri çaldı, Cantata (1951). Orta bölümdeki tenor solo kadar acayip ve tüyler ürpertici bir raks hiç duymamıştım hayatta. Öyle bir şey yazabilmek için çok yalnız olmak lazım. Aşırı yalnız.

22 Mart 2017 Çarşamba

Güvenlik mi özgürlük mü, tartış.

Tabii ki güvenlik endişesi ile özgürlükten vaz geçilebilir. Mesele ölçü ve denge meselesi. “Susmazsan çocuğunu keseriz” derlerse ne bok yiyeceksin? Tabii ki susacaksın. “ Susmazsan iç savaş çıkar, milyon kişi ölür” derlerse ne yapacaksın? Peki, “Susmazsan enflasyon çıkar, milyonların küçük tasarrufları erir gider” derlerse ne yapacaksın? Tartacaksın .Yok bunun hazır formülü.

Genel kural olarak toplumun ezik ve büzük kesimleri güvenlikten yana oy kullanır; tuzu kuru olanlar özgürlüğü daha uzun süre tercih eder. Nedeni basit. Birinin ayak altında kalıp ezilme korkusu daha yüksek, öbürünün daha az. Dolayısıyla “ özgürlük mü güvenlik mi” sorusu hemen her zaman bir sınıfsal tercih sorusudur. Garibanlar güvenliği seçer, okumuşlar ve kendini yüksek yerlere layık görenler özgürlüğü.

Yaşlandıkça insanların güvenliğe meyletmesi de ondan, özgüveni azalıyor çoğunun

21 Mart 2017 Salı

Kitabiyat-2

“ Kitabi dinler” tabiri kadar boş bir kendini beğenmişlik düşünemiyorum. Sanki Hinduların sutraları yok. Sanki Budistlerin kanonu yok. Sanki Zerdüştlerin, Daocuların, Jainistlerin kitapları yok. Sanki Mani’nin İncil’i yok. Sanki Ezidilerin Kitabé Reş’i yok. Sanki Konfuçyus Analektleri yazmadı. Sanki Momon kitabını melek indirmedi.

“Yahudi türevi dinler” demek neyinize yetmiyor?

Filistin’de bir acayip ve obsesif millet kafa sarsıcı bir kitap derlemiş, öbürleri ona tefsir/eleştiri eklemişler, yahut “onların var bizim niye yok” diyerek taklit etmeye kalkmışlar. Hepsi bu.

20 Mart 2017 Pazartesi

Liberalizm, devam

Son yıllarda liberal düşünce takatten düşmüş görünüyor. Biri soldan bir sağdan gelen iki hastalık, için için kemirerek bünyesini yıprattılar.


Kampus post-Marksizmi ile Wall Street neoliberalizmini “liberal” etiketi altında birleştiren şey nedir? Bu sorudan başlayalım.

Cevap basit: Geleneğe saygısızlıktır. Ecdadın töresi bizi bağlamaz diyorlar. Eski dini ve milli mitolojiler, eski cinsel tabular, eski ahlak telakkileri miadını doldurmuştur; yeni bir dünya kurmak lazım.

Kadehimizi onlara kaldırıyoruz. İnsan soyu Neanderthal’den bir adım öte gidebildiyse böyle düşünenler sayesindedir. Ecdadın inancına saygısı olsa Kristof Kolomb Amerika’yı keşfedebilir miydi?

Klasik liberal düşünce bu anlayışın damıtılmış halidir. Lağvettiği geleneğin yerine bir insan ideali önerir. Vicdan özgürlüğü. Akıl. İnsan hakları. Bilimsel ilerleme. Rasyonel toplum yönetimi. İki yüz küsur yıl boyunca bu fikirler Avrupa’dan dünyaya yayıldı.Bir miktar kırıp dökme pahasına da olsa, işe yaramadıklarını kimse söylemez.

Liberalizmin hastalıkları
Ve fakat, son yıllarda liberal düşünce takatten düşmüş görünüyor. Biri soldan bir sağdan gelen iki hastalık, için için kemirerek bünyesini yıprattılar.

İlki 1968’den sonra akademyayı pençesine alan post- Marksist ya da pseudo-Marksist akımlardır. Bunlar evrensel bir ahlak arayışını bir kenara bırakıp, düzenin mağduru olduğunu iddia eden münferit grupların çığlıklarına kulak verdiler. Hareket noktası Marx’ın apokaliptik bir misyon yüklediği “işçi sınıfı” idi. O sınıftan hayır gelmediği 1968’de görülünce, önce üçüncü Dünya’nın çeşitli milliyetçi akımlarına, ABD zencilerine bel bağlandı; ardından 1970’lerde kadın hakları, çevre hakları, 90’larda eşcinsel hakları, ardından trans ve queer hakları geldi; en son ageism ve ableism derekesine inildi. Şu grubun özgürlüğü, bu grubun özgürlüğü derken görüldü ki genelin özgürlük alanı her adımda biraz daha kısılmış, nefes alacak yer kalmamış.

O akımın elli yılın sonunda vardığı yer cinnettir. Umalım ki kendileriyle birlikte üniversite kurumunun topyekün yıkımına sebep olmazlar.

İkinci hastalık, özgürlüğü para kazanma ve para harcama özgürlüğü ile sınırlayan anlayıştır. “ Param kadar özgürüm, istediğimi alır, istediğimi satarım” diyen bu patalojik  görüş İngilizlerin ( ve Hollandalıların) kolonyal maceralarında filizlendi; o maceraların en olgun meyvesi olan ABD’de milli ideoloji olarak benimsendi; 1945’ten sonra dünyaya ihraç edildi. Cazip kalması iki şarta bağlıydı: bir, paraya tahvil edilebilecek değerlerin sınırsız artması, ve iki, herkesin o bonanzadan pay alabileceğine olan inancın korunması. 2000’li yıllarda her iki koşulun çökmesiyle birlikte, Amerikan ideolojisi de ölümcül bir yara almış görünüyor.

Özgürlük düşüncesi, merak etme, ölmez. Ama dikkat etmez isek, iki hastalığın birbiriyle çakışan krizinde, on yıllarca kendine gelmeyecek kadar hasar görebilir. Sonuçları ağır olur.

Öldü diyelim
Öldü diyelim, yerine ne koyacaklar? Alt –right diye pazarladıkları anti-establishment estetiğini mi? Teenager zıpırlığıdır, her kuşakta kendine özgü bir ifade biçimi bulur, ciddiye almaya değmez. Politik doğruculuğun burnunu biraz sürter belki, o açıdan faydalı.

Öte yandan, hem Avrupa’yı hem ABD’yi etkisi altına alan etnik nostalji ─ ulusal kimliğe dönüş, yabancı istilasına tepki ─  rüzgârı daha kalıcı görünüyor. Dikkat et, o rüzgarın öncülerinden hiç biri eski tip taşralı kırolar değil. Hepsi globalize dünyayı tanıyan ve o dünyada rahat yaşayan insanlar. Kiminin eşi yabancı, kimi dünyanın dört bucağında uzun süre yaşamış, kiminin seceresi yetmiş iki millete bulaşmış. “ İyi, globalleşelim” diyorlar;” ama o globu inşa eden bir millet ve medeniyet var, onu inkâr edersek olmaz.” Özellikle, çok eski bir alışkanlıkla, başkalarının inşa ettiği medeniyeti parazit gibi yayılıp ele geçirmeye yeltenen islamcı akımlara teki duyuyorlar. Büsbütün haksız sayılamazlar kanımca.

Başka yol yok
Globalleşmenin sonu geldi diyenler hayal aleminde yaşıyor; ondan yana endişen olmasın. İletişim desen, internetin emekleme çağındayız. Ulaşım desen, ortanın altı gelire sahip bir insanın sabah Burundi’nin taşrasında kahvaltı edip akşam Paris’te yemek yiyebildiği bir dünyadayız. Avrupa’dan Baharat Adalarına yelkenli gemiyle – ömrün yeterse - bir yılda gidebildiğin çağda ticareti önleyememişler, şimdi mi önleyecekler?

Göçün de önünü alamazlar; alabileceğini söyleyenler ya kendini kandırıyor ya halkı. Ekonomik eşitsizliğin bu denli şiddetlendiği bir dünyada, üstelik nüfus problemi, üstelik iklim problemi varken, insanlar elbette kurtuluşu göçte arayacaklar. Ördükleri duvarlar nafiledir; milyonlar kapıya dayandığında iki günde çöker.

Yani, kısacası, dünyanın liberalizme ihtiyacı vardır. Yetmiş iki milletten insanın burun buruna yaşadığı bir dünyada dededen kalma gelenekleri, birbirini yok sayan dini ve milli mitleri, köy ve kasaba toplumunun ihtiyaçlarına göre şekillenmiş cinsel tabuları yaşatamazsın. O yüzden, acımasızca sorgulayacağız. Ara sıra “ eski dünya da güzeldi” diyerek iki damla gözyaşı döksek de, yenidünyanın ahlakını kurmak için çaba göstereceğiz. Akıl ve vicdan özgürlüğü olmadan, o yolda bir adım ileri gidemeyiz. Töre ve gelenek kapanına ayağını kaptırmış aslan gibi, debelenip dururuz.

Az önce değindiğimiz etnik nostalji rüzgârıyla bu objektif zorunluluğu birleştirmek mümkün müdür, nasıl mümkündür? Göçmen, mülteci, akıncı olarak yetmiş iki milletten gelenleri kendine düşman etmeden Batı’nın kültürel öncülüğü yeniden tesis edilebilir mi? Bunun için “Batı” kavramının nasıl bir revizyondan geçmesi gerekir? Yoksa revizyonu unut, “Batı” kavramını –geçenlerde Rus dışişleri bakanının ertesi günü Hintli düşünür Pankaj Mishra’nın dediği gibi- toptan terk mi etmeli?
Zor meseleler bunlar. Cevabını bilsem söylerdim.


19 Mart 2017 Pazar

Askeri tarih

1071'den sonra memleketin küt diye Türk hakimiyetine girmesinde bu yapısal faktörlerin hiç mi rolü yok dersiniz?


Beş yüz yıl boyunca Roma lejyonları imparatorluğun göz bebeği ve can damarı idi. Profesyonel askerdiler. Üç ayda bir gümüş akçe (denarius) ile ödenen maaşları ve emeklilik ikramiyeleri vardı. Garnizonlarının bulunduğu şehirler, York'tan Lyon'a ve Kayseri'den Humus'a kadar, para ekonomisinin odak noktaları oldular. Bu şehirlerde ordu tedarikçiliği ile geçinen bir zengin sınıfı oluştu. Antik kültürü ve sanatı bunlar ayakta tuttu. Kaliteli sanayi ürünlerine talep yarattılar. İyi cins seramik, tunç mobilya, mermer heykel, sütunlu konut imal edildi. Bin yıl öncenin Atina'sına ve beş yüz yıl öncenin Roma'sına özenen edebi eserler yazıldı.

400'lü yıllarda imparatorluğun finansmanı zora girdi. Sebepleri ayrı konu, burada sonuçlarına bakalım. Asker maaşları zamanında ödenemedi, ya da kırık akçe ile ödendi. Asker ayaklandı, kargaşalık çıktı.
500'lerin başında, yaşlı ve huysuz bir maliyeci olan imparator Anastasius çok sıkı bir kemer sıkma politikasıyla devlet hazinesine çeki düzen verdi. Vergileri arttırdı, harcamaları kıstı, maaşları eksiksiz ve zamanında ödemekle övündü.

527'de Jüstinyen tahta geçtikten az sonra millet daha fazla kemer sıkmaya dayanamayıp isyan etti. İstanbul'daki Hipodromda imparatorun huzurunda "eşek oğlu eşek Jüstinyen" diye tempo tutup sarayı basmaya teşebbüs ettiler. Gezi olaylarından daha kanlı bitti, kırk bin kişi boğazlandı. Cesetlerinin Sultan Ahmet Meydanı altında halâ gömülü olduğu söylenir.

Bunu izleyen yıllarda Jüstinyen büyük bir yapı seferberliğine girişti. İstanbul'daki Ayasofya'nın temeli isyandan iki-üç ay sonra atıldı. Efes'teki Sen Jan kilisesi, Antakya'da şimdi Ulucami olan büyük kilise, Samandağına adını veren Simeon Manastırı, Rize'den Silvan ve Mardin'e uzanan hattın berisindeki yüze yakın görkemli kale o seferberliğin eseridir. Tıpkı ABD'de F. Roosevelt'in 1930'larda ekonomik krizi sona erdiren New Deal'ı gibi, klasik bir Keynes'çi genişleme politikasıydı. Roosevelt baraj ve otoyol yaptı, Jüstinyen kilise ve kale yaptı. Halka istihdam ve geçim kapıları açıldı, rahmetli Anastasius'un binbir emekle biriktirdiği hazine tüketildi.

Sonuç: Devlet battı. Ordu dağıldı. Gümüş para sirkülasyonu yirmide bire mi, ellide bire mi ne düştü. (defineciler bilir bu konuyu, bir yedinci yüzyıl sikkesi eski devir dinarının kaç misli para eder). Kaliteli seramik piyasadan kalktı. Akdeniz'de batık gemi sayısı iki-üç yıl öncesinin yüzde üçüne, beşine düştü. Yazılı eser üretimi korkunç bir düşüş gösterdi. Klasik Yunan ve Latin yazı stili neredeyse tedavülden kalktı, yerine cahil ve dindar bir halk dili rağbet kazandı.

550-560'larda bir dizi deprem ve peşinden gelen veba salgını nüfusu kırdı. Bunlar sebep ve sonuç mudur, yoksa sağlıklı bir toplumda az hasarla atlatılacak badireler beli kırılmış bir toplumda katmerli etki mi yaptı, tartışılan konulardır.

Tımar düzeni
Roma lejyonlarının adı 550'lerdeki İtalya savaşlarından sonra bir daha duyulmaz. Rumca adı pronoia olan ikta sistemi 610-620'lerde Maurikios ve Heraklios zamanında çıktı diye bilirdik; yedi sekiz yıl önce Bizans askeri tarihine dair esaslı bir kitap okudum, adını kolaysa hatırla şimdi, diyor ki ta 570'lerde 2. Justin dönemine gidermiş başlangıcı. Osmanlı'nın tımar sistemini andıran bir sistemdir. Bucak veya ilçe büyüklüğünde bir yerin yönetimi güvenilir bir adama ihale edilir. Haracını o toplar; karşılığında icap ederse belli sayıda asker vermeyi taahhüt eder. Asker maaşı diye bir dert kalmaz. Birtakım istisnalar dışında bir merkezî vergi teşkilatına, dolayısıyla o teşkilatta çalışacak eli kalem ve defter tutan kadrolara ihtiyaç kalmaz.

Bu devasa dönüşümün izleri, gören gözle bakarsan, Anadolu'da ve (Balkanlarda) her yerdedir. Ovaya kurulmuş büyük ve düzenli kentlerin birçoğu ölür. Yeni düzenin beyleri, sırtını dağa vermiş bir müstahkem yerde yaşamayı tercih ederler. Bir süre sonra o kalelerin yamacında, beyin ayakçıları ile belki onlara bir şeyler satmaya çalışanlardan oluşan kargacık burgacık yeni yerleşimler ortaya çıkar. Bugünkü Anadolu kentlerinin çoğunluğu (Güneydoğu hariç) böyle doğmuştur, Kastamonu'dan Denizli'ye, Divriği'den Çemişkezek'e kadar.

Yeni düzen, kurumsal yapılar içinde yetişmemiş, hariçten gelen maceracılara yükselme imkânı tanır. 7.yy'dan itibaren Bizans seçkinleri arasında klasik Greko-Romen adlar kaybolur, Ermeniceden, Arapçadan, Farsça veya Kürtçeden, Türkçeden, veya bilmediğimiz başka barbarik dillerden bozma kişi adları tipik hale gelir. Belki eskiden de bu insanlar vardır, ama yeni devirde artık adlarını "kibarlaştırmak" (asimile etmek) gereği duymazlar. 1071'de Anadolu'da Bizans sistemi çöktüğünde halk çoktan beri Türk (ve Ermeni, Gürcü vb.) yöneticilere alışıktır.

550'lerden 1450'lere dek Anadolu ve Rumeli'nin merkezi devlet tarafından yönetilen bölgelerinde, ilaç için, bir tek kayda değer kamu binası yapılmamıştır. İstanbul şehri, tabii, istisnadır. 880'lerden sonra kuzeydoğu sınır bölgelerinde türeyen Ermeni ve Gürcü beylikleri de istisnadır. Konya'da, Kayseri'de, Kütahya'da, altı yüz küsur yıl boyunca taş üstüne taş konulmamıştır.  Neden? Çünkü bunu yapacak kamu maliyesi yok. Çünkü orduyu bedavaya mal etmenin yolunu bulmuşlar.

1071'den sonra memleketin küt diye Türk hakimiyetine girmesinde bu yapısal faktörlerin hiç mi rolü yok dersiniz?

*

Kıssadan diğer hisse. Demek ki bir ordu reformu, yüz yıl sonra, bin yıl sonra, hatta bin beş yüz yıl sonra izi kalan değişimlere yol açabiliyormuş. Bir ara hatırlatırsanız 1820-30'lardaki  2. Mahmut'un ordu reformuna da göz atarız. Sonra günümüzde bütün dünyada orduların profesyonelleştirilmesi olayının muhtemel sonuçlarını tartışırız.


18 Mart 2017 Cumartesi

Cemaat ve tarikatler tarihinden bir sayfa

San Francisco kentine ve şimdiki papaya adını veren kişi, Aziz Francesco (it.) veya Francis (İng.) veya François (Fr.) . İtalya’daki Assisi’de zengin çocuğuyken İsa çağırmış, 1205 veya 1206 ‘da malı mülkü terk edip dilenci ve derviş olmaya karar vermiş. Babası dava edince mahkeme huzurunda giysilerini de çıkarıp çıplak kalmış, bir çuval parçası ile örtünmüş, beline ip bağlamış. Şehir dışında bir kilise yıkıntısına sığınmış. İnşaatlarda ücretsiz çalışma karşılığında verdikleri bir tas yemekle karnını doyurmuş.

Çoğu kentin zengin ailelerinden gelen on bir müridi ona katılmış. Kural koymuşlar: Bireysel ve kolektif, asla mal ve mülk edinilmeyecek. Paraya el sürülmeyecek. Birine amir pozisyonda asla çalışılmayacak. Yollara düşülüp insanlar tövbeye davet edilecek. Her yere yayan gidilecek. Yola çıkarken asla eşya alınmayacak. Fratres Minores, yani “uşak kardeşler” veya “ ufak kardeşler” adını seçmişler; Tevazu, Sadelik, Fakirlik ve Dua’yı ilke edinmişler. Peşlerinden gelenlere postulantes, yani Taliban adı verilmiş.

Hareket çığ gibi büyümüş. Önce İtalya’yı, sonra tüm Avrupa’yı sarmış. Her sınıf ve tabakadan on binlerce insan çul giyip dervişlere katılmış. İki üç yıl sonra İspanya’lı Aziz Dominik’in, tebliğ ve irşada biraz daha fazla ağırlık veren rakip hareketi ortaya çıkmış. Onlar da eşit ölçüde yaygınlık kazanmışlar.

Papa önce biraz tereddüt ettikten sonra 1210’da Fransiskenleri, 1215’te Dominikenleri birer ordo, yani tarikat olarak tescil etmiş. Böylece dervişler din görevlisi olarak tanınmışlar; vergiden ve feodal yükümlülüklerden muaf olmuşlar; kendi teşkilatları üzerinden direkt papaya baş vurma hakkı kazanmışlar. 1215’te Azize Clara’nın önderliğinde kadınlar şubesi de kurulmuş. Dervişliği göze alamayan fakat onlara özenen siviller için 1221 ‘de bir de Üçüncü Yol teşkilatlanmış. Bu yola mensup olanlar için şehirlerde birer cemaat evi açılmış. Hafta içi gelemeyenler Pazar günleri o evde ibadet ve zikir için bir araya gelmişler.

Dağlar dereler başıbozuk vaizlerle dolunca önce disiplin, sonra barınma meselesi gündeme gelmiş. 1217’de ilk kez yerel ve bölgesel yöneticiler atanmış; yetkileri, atama ve azil koşulları belirlenmiş. 1220’de derviş çulu giymeden önce bir yıl acemi eğitimi (novitiatus) zorunlu kılınmış. Çalı çırpıdan barınaklar yerine her şehir ve kasabada düzgün birer konukevi (conventus) yapılmasına veya edinilmesine karar verilmiş; Türkçesi tekke olsun. Bunlardan ilkini Azizin kendisi, Compostela ‘da, yılda bir sepet balık karşılığında almış. Sonrakilerde mülkiyet sorunu çeşitli şekillerde çözülmüş. Kiminde vakıf kurulup kullanımı kardeşlere tahsis edilmiş; kiminde sivil kişiler mütevelli sıfatıyla mülkü üstlerine almışlar. Bakım ve onarım için ayrıca fonlar oluşturulması gerekmiş; dolayısıyla her konvent’e bir hazinedar bir de acemilerin eğitimi için hoca kadrosu ihdas edilmiş. Normal kilise papazlarıyla derviş vaizler arasındaki çekişmeler ayyuka çıktığından, 1230’lara doğru papa derviş  tarikatlerine kendi kiliselerini edinme veya inşa etme yetkisi tanımış. Bunların finansmanı ister istemez sivillerden toplanan bağışlarla sağlanmış. Kardeşlerin bağış toplamak için bazen zorlayıcı yöntemlere başvurduklarına, ölümü yaklaşan mülk sahiplerinin etrafında “ akbaba gibi” beklediklerine ilişkin şikâyetler sıklaşmış.

1223’te papanın onayladığı tarikat tüzüğü (regula) birçok yenilik getirmiş. Mesela tekkelerin eğitim amacıyla kitaplar edinebileceği (ki o devirde kitap, olağanüstü pahalı bir lükstür), ileri gelenlerle seçkin konukların kardeşlerden ayrı odada yemek yiyebileceği, yolculukta kitap ve diğer gerekli eşyanın taşınabileceği, sağlık durumu gerektirirse ata binilebileceği, şahsi olmamak şartıyla mülk, borç, ipotek ve kira işlemleri yapılabileceği, görevli kardeşlere yolluk ve tahsisat verilebileceği vb. karara bağlanmış.

Aziz Francis bu gelişmeler üzerine derin bir yeise kapılmış. “Benim yolum, benim kardeşliğim, benim idealim bu değil” diye isyan etmiş. “Ben“ diye ısrar etmenin kibir olduğunu, bunun da bir dervişe yakışmadığını kendisine hatırlatmışlar. Bunun üzerine üç yoldaşını yanına alıp La Verna dağının tepesindeki kayalarda inzivaya çekilmiş. Çalı çırpıdan yapılmış kulübesinde bir yıl aralıksız dua etmiş. O kadar derin bir acı çekmiş ki el ve ayaklarında Hz. İsa’nın çarmıhının izleri (stigmata) belirmiş. Ama nedense hayattayken bu husus gizli tutulmuş. 1226’da vefatının ertesi günü müjdeli haber müminlere iletilmiş.

Stigmata mucizesinin de etkisiyle Francis ölümünden hemen sonra aziz ilan edilmiş. Cenaze töreni papanın ve çeşitli hükümdarların katılımıyla büyük bir şaşaa ve debdebeye sahne olmuş. Mezarının olduğu Assisi’de muhteşem bir türbe ve kilise inşası için kollar sıvanmış. O kilise Ortaçağ İtalyan mimarisinin şaheserlerindendir. Duvar resimleri Rönesans sanatının ilk kıpırtıları arasında sayılır. Halen Avrupa’nın önemli dini ziyaret merkezlerindendir. Yapının finansmanı doğal olarak bir servet gerektirmiş. Güçlü kişilerden himmet parası toplamışlar. Tarikatın o dönemki yöneticisi olan Cortona‘lı Elias daha sonra yolsuzluk iddiasıyla görevden alınmış. Bunun üzerine papaya karşı savaşan Alman imparatoru 2. Frederik’in hizmetine girmiş; Bizans hükümdarına o koalisyona dahil etmek amacıyla 1241’de İstanbul’a bile gelmiş. İstanbul’da kendisine Hakiki Haç’ın bir parçasını hediye etmişler, ya da satmışlar, tam anlamadım; halen Cortona’daki kilisede durur.

Tarikat içinde Aziz Francis’in sadeliğini savunanlar hep olmuş. Bazen yatıştırmışlar, bazen baskı görmüşler. Bir kısmı zındık ve isyancı ilan edilip idam edilmiş. Bir süre sonra Observant‘lar adıyla ayrı bir tarikat kurup ayrılmışlar, ama onun da akıbeti öbürlerinden çok farklı olmamış sanırım.

John Moorman, A Historyof the Franciscan Order, (Oxford Univ. Press 1968) 1517 yılına kadarki tarikat – içi çekişmeleri 600 küsur sayfada anlatılıyor. Siyasi hizipleşme ve entrika hikâyelerine meraklı olanlar için derslerle dolu bir öykü.

Kıssadan hisse
Çıkaracağımız dersler neler?
Bir, bu dünyada temiz kalamazsın.
İki, kazanan kaybeder.
Üç, gücün mantığına direnemezsin.
Bazı dini önderler diğerlerinden daha temiz kalabilmiş. İktidar şansını bulunca hemen atlamamış; dünyevi hakimiyetin tuzaklarından kendini sakınmış. “Allahım ben ne yaptım” diye kendine sorma erdemini koruyabilmiş. Bu da övgüye değer bir şey sanırım.

Doğu bağlantısı
1219’da Francis İslam diyarına seyahat edip, bir yılı aşkın bir süre Mısır ve Suriye’de bulunmuş. Görünürde amacı Müslümanları İsa dinine davet etmek, ama bunun daha ziyade içe dönük bir söylem olduğu anlaşılıyor. Kahire’de Selahaddin Eyyubi‘nin oğlu Melih el–Kâmil ile görüşmüş, onun konukseverliğini ve yardımlarını görmüş. Amaç tebliğ olsa şüphesiz öyle olmazdı. Uzun süre kalıp belki oralara yerleşmeyi de düşünmüş, ama İtalya’dan elçi gelen kardeşlerin ısrarlı ricasını kıramayıp dönmüş.

Yazık ki elimin altında kaynak yok, tam kronolojiyi çıkartamıyorum. Ama hatırladığım kadarıyla islam aleminde derviş tarikatlerinin, Kalenderiliğin, Melamîliğin, Ahiliğin patlama halinde geliştiği, Sühreverdi’nin (1191), Sadreddin Konevî’nin (1274) etkin olduğu yıllar tamı tamına bu yıllardır. Mevlana Celaleddin birkaç yıl sonra belirir; Baba ilyas ve Baba ishak derviş hareketleri aşağı yukarı o yıllarda patlak verir. Hacı Bektaş büyük ölçüde efsanevi bir karakter de olsa, yaşadığı rivayet edilen dönem o yıllara tarihlenir.

Rastlantı olamayacak kadar büyük bir paralellik var ortada. Ama etki yönü hangisidir, iletişim kanalları varsa nelerdir, ya da benzer hareketler iki tarafta ortak sosyal ve ekonomik koşulların ürünü olarak mı ortaya çıktılar, onu bilmiyorum. Ciddi bir şekilde bu soruları soran, araştıran, cevap bulan çok fazla tarihçi olduğunu da sanmıyorum.


Batıda bu mevzulara ilgi gösterenler genellikle Katolik öğretisine bağlı dindar insanlardır; Şark kaynaklarına vukuf ve ilgileri kısıtlıdır. Doğuda durumlar malum. Bu şartlarda kim çıkıp da bu denli ilginç ve önemli bir konuyu inceleyip önümüze koyacak, şimdilik bilmek mümkün görünmüyor.

17 Mart 2017 Cuma

Ne güzeldi eskinin zorbaları

“Her büyük sosyal değişim, ardında birilerine nostalji konusu olacak bir taze Altın Çağ bırakır” demiş Mark Lilla[1]. Altın Çağ dememiş tabii, Eden demiş. Eden’i burada cennet diye çeviremezsin, çünkü Eden “geçmişteki cennet”tir, Adem ile Havva‘nın kovulduğu yerdir. Oysa Türkçedeki cennet, gelecekteki bir saadeti ima eder.

“Nostalji umuttan daha güçlü bir itkidir” diye eklemiş. “Umut fos çıkabilir, oysa nostaljiyi yenemezsin. (Hopes can be disappointed. Nostalgia is irrefutable.)

Aklının bir köşesine yaz bunu. Toplumsal koşullar ne kadar feci olursa olsun, ve onları en nihayet sahadan silen değişim ne kadar rasyonel ve kaçınılmaz olursa olsun, birileri mutlaka çıkıp “ah, eski günler” diye gözyaşı dökecektir.

Al, Abdülhamit. İlk üç-beş yılını saymazsan berbat bir çağdı. Otuz  üç sene kasvet, durgunluk, korku, yozluk ve yolsuzluk hüküm sürdü. Seveni yoktu. Nihayet devrildiğinde bütün memleket , genciyle yaşlısıyla, cahiliyle alimiyle, müslimiyle gayrimüslimiyle , delirmiş gibi bayram etti. Birkaç ay geçti, ne oldu? Anı imalatı başladı. “ Ah mirim, sabık Hakan zamanında….”

Al Stalin. Otuz yıllık iktidarı kan, katliam, açlık, savaş, ihanet ve korkuyla geçti. Öldü, dünya bir rahat nefes aldı, sonra özlemeye başladılar. İşin enteresanı, en çok özleyenler o devri hatırlayan yaşlılar değildi, diktatör öldükten sonra doğan kuşaktı. Özlemleri bir şey bildiklerinden değil, belki ana babalarını özlediklerindendi. Daha doğrusu, bugünden şikayetçi olduklarındandı. Demin not ettik, umudu inşa etmek zordur, risklidir, yenilgi ihtimali vardır. Geçmişe sığınmak daha kolay, daha güvenli.

Almanların kahir çoğunluğu daha düne kadar Hitler’i özlerdi, sanki adam ülkenin taş üstünde taş kalmamacasına yıkımına neden olmadı. İngilizler hala eski imparatorluğu özler, sanki irrasyonel ve  sürdürülemez bir düzen olduğunu idrak edip kendileri tasfiye etmedi. Beni daha çok hayrete düşüren, Etiyopya’da 2000’lerden sonra çiçeklenen Haile Selassie sevgisi. Ortaçağdan kalma bir sefil serflik rejimiydi. 1970 ‘lerde devirdiler. Şimdi başkentteki Hilton’un lobisinde Haile Selassie büstü ve sergisi, gazetelerin her sayfasında mutlaka en az bir tane ulu önder HS güzellemesi.

Kemal Atatürk kültü de farklı değildir, kuşkunuz olmasın. 1930 ve 40’larda “ yarın daha güzel olacak” diye bir umut vardı, bunu inkâr edemem. O dönemi övenler belki bu açıdan bir haklılık payı ileri sürebilirler. Ama o cılız umut parıltısını saymazsan, bu ülkedeki hemen herkes için kasvet, çaresizlik ve korku yıllarıydı. Çok fazla tarih bilmene gerek yok, gazete arşivleri internette duruyor, biraz oku yeter.

Buna rağmen bugün hala birileri “ ah Atam, vah Atam” edebiyatı yapıyorsa bunu toplum psikolojisinin tuhaflıkları faslından incelemek sanırım daha doğru olur.

Gelecek korkusudur. Riskten kaçıştır. Umudu taşıyamamaktır.




[1] Mark Lilla, TheShipwrecked Mind: On Political Reaction, NYRB 2016. Lilla son yıllarda adı duyulan bir siyaset bilimci.

16 Mart 2017 Perşembe

Mal mülk meseleleri

“Mustafa Kemal’in yapmayı düşündüğü toprak reformu hakkında ne düşünüyorsun hocam” diye sormuş, sevgi ve saygıyla yazan bir arkadaş. “Dünyanın hiçbir yerinde tarla alıp iskân geldiğinde milyoner olan yoktur ya da olmamalı” diye eklemiş.

Cevabım onu üzecek korkarım.

Toprak reformu konusu benim bildiğim kadarıyla MK değil İnönü zamanında, 1940’larda gündeme geldi. Allahtan gerçekleşmedi. Devlet eliyle özel mülkün talan edilmesi bir ülkenin başına gelebilecek en büyük afetlerden biridir. Deprem, yangın ve sel afetinden beterdir. Hele talancı kalabalığın çığlıkları arasında bunun olması beterin beteridir. Bireyin ve toplumun devlet karşısında direniş potansiyelini, etkisi kuşaklar boyunca düzelmeyecek şekilde tahrip eder. Toplumu iradesiz, korkak, zavallı bir sülükler yığınına çevirir. Şekil 1a’da bunu görüyoruz.

Devletimiz hamdolsun sülük sevmeyenlerden değildir; arzusu ve tecrübesi yoktur diyemeyiz. Ancak toprak reformundan imtina etmiştir. Neden diye sorarsan önce şunu unutma ki, örnek alınan Rusya’nın ve Latin Amerika ülkelerinin aksine burada büyük toprak mülkiyeti önemli bir problem değildi. Ancak Urfa ve Mardin’de ciddiydi; bir de Ege’de, 19.yy’ın anarşik koşullarından doğan ve Rum emlakinin yağmalanmasıyla semiren bazı büyük malikâneler vardı. Toprak reformu projesi esasen bu ikisini hedef aldı. Güneydoğuda stratejik kaygılar rol oynadı; bunlar çok güçlü, yarın öbür gün Kürtlük ve Araplık davasına girerler, bellerini kıralım dendi. Ege’de 1935’te isyana dönüşen Serbest Fırka vakasından korkuldu. Lakin sonuçta rejimin gücü yetmedi. Güneydoğuda belki mülk sahiplerinin belini kırıp devlete ram etmenin daha kolay ve etkili yolları bulundu. Ege’de “reform” tasarısı 1946’da Demokrat Parti’nin kopmasıyla sonuçlandı. Olmadı.

x

Emlak spekülasyonundan para kazanmak meşru mudur? Neden olmasın ki? Piyango ya da kumar meşru ise, tahvil ve hisse senedi spekülasyonu hak ise, emlak neden farklı olsun? Borsada hissesine yatırım yaptığın şirket Kazakistan’da petrol bulursa yahut Kore’de askeriye ihalesi kazanırsa jackpot’u vuruyorsun, bostanının yanın TOKİ gelince neden vuramayasın? Emlakta alım satımın serbest olduğu her ülkede böyledir, Amerika bunun üzerine inşa edilmiş. Milletin şansı yaver gidip para kazanması neden kötü olsun? Zorla almıyor, satın alan haklı bedel ödediğini düşünüyor. Ee?

İskan kararının veriliş şekli tabii muazzam bir yolsuzluk kapısı açan, “kamu çıkarı” kavramının kökünden çürümesi sonucunu doğuran bir şekil, orası gerçek. Tarlan var, potansiyel kârının yarısını belediyeye ya da bakanlığa yemlik olarak yatırıyorsun, karşılığında iskân veriyorlar, para kazanıyorsun. Bunun yatırımcı açısından ahlaki sakıncasını göremiyorum. Ama klasik anlamda “kamu hizmeti” ya da “devlet” fikrini yerle yeksan eden bir yol olduğu muhakkak. Ahlaksızlığı yönetim normu haline getiren en önemli kurumsal faktörlerden biridir.

Altta yatan sebep nedir? Elbette ki nüfus artışı ve kitlesel göçtür. Tarih boyunca yeni iskân hep istisna idi; hemen her zaman kolektif kararla ve sahipsiz araziye yapıldı. Bazen kılıç zoruyla yapıldı. Bugün ise çıldırmış bir dalga gibi yeryüzünün tümünü istila etme eğiliminde.

Peki bunun doğrusu nedir? İskân kararlarını kim vermeli, neye göre vermeli? Bir avuç miskin devlet memurunun “burası sit kardeşim, iskân edemezsin” diye yasak koyması çözüm müdür?


Vallahi var kafamda birkaç fikir kırıntısı ama çok ciddi düşünülmüş şeyler değil, paylaşmaya değmez. Sizde varsa dinlerim. Ama “milyoner olmasınlar, hepimiz gariban kalalım, saz çalıp türkü söyleyelim” diye söze başlarsanız ciddiye almam. 

15 Mart 2017 Çarşamba

Hikmet incileri 15

Sokrates formülü
Kendi ahlakının kusursuzluğundan emin insan ve öyle bir toplum tehlikelidir. O yüzden, kim neyi mutlaklaştırma eğilimine girerse onun aksini savun. İnsanları şüpheye ve sorgulamaya teşvik et. Mutlak zannettikleri ilkelerin zayıf noktalarını bul ve deş. Bazen sinir bozucu olabilirsin. Ama akla ve özgür vicdana dayalı bir ahlak anlayışının tek temeli böyle bir eleştirelliktir gibi geliyor bana.

Yunanistan
Kıta Yunanistan'ında ilginç olan iki üç yer var.  
1) Peleponnes. Özellikle güneyi; Mani, Monemvasia ve Nafpilion. Yıllar önce Pilos yakınında bir köyde bir süre kalmıştım, o tarafa da bayılırım. 
2) En Kuzeybatıda Zagoria bölgesi. Şahane güzellikte köyler var. Ucuz Avrupa turistinden çok kaliteli yerliye hitap eden bir bölge. 
3) Volos'un doğusundaki dağlık bölge güzelmiş diyorlar, ama görmedim.

İslamizm
" Sadece terörizmden söz etmek doğru değil. Onun ardındaki asıl mesele siyasi islamizmdir. Bu problemi örtbas etmek yerine adını açıkça koymak gerekiyor" demiş Sebastian Kurz, Avusturya'nın 30 yaşındaki dışişleri bakanı. (Spiegel 30/12)

"Selefilerin camileri derhal kapatılacak, dernekleri tasfiye edilecek, vaizleri sınırdışı edilecek" diye eklemiş Sigmar Gabriel, Almanya'nın yeni dışişleri bakanı.  (Spiegel 7/01)

TRT3 günlükleri

Çarşamba günleri Barok Şarkılar, gün yüzü görmemiş hazineler keşfetmeyi sürdürüyor. Salvatore Galuppi, "La Scusa", kantat. Şahane bir dram: aşk, pişmanlık, özür, yalvarma, baştan çıkarma, hepsi var.
Ertesi gün bir başka beklenmedik başyapıt; Salieri, Armida operasından Rinaldo'nun iki aryası. Miloš Forman'ın gösterdiğinin aksine, Salieri hiç fena bir besteci değil.

Erkilet
Son Kapadokya kralı Archelaus'un (arke-laos "halkın önderi" ya da "milli şef") Roma'da yargılanmasını ve intiharını Tacitus Ann.  II.42'de anlatıyor. Bu kişi ya da seleflerinden aynı adı taşıyan birinin adı, Archelaida=Arkelaida kentinde korundu. Türkçesi Erkilet, Kayseri havaalanının olduğu yer.



Gençlere nasihat

“Rahatsız etmek” dediğin şey, tecavüze uğrarken çıkardığım seslerdir. 58 senedir durmadan iki Mustafaların ve onların gübreleyip beslediği kör cehalet ortamının tecavüzüne uğruyorum. Daha hala alışabilmiş değilim.


Yirmili yaşlarının eşiğinde duran bir arkadaş yazmış. Hayata ilişkin umutsuzluğundan dem vurup benim böyle “başına buyruk” olmayı nasıl başardığımı sormuş. “İnsanları rahatsız etmekten” korkmayışımı övmüş. Köyde yaşamak seni bağımsız kılıyor ama ben onu göze alamam diye devam etmiş. Cevap yazmışım, tam üç yıl önce, Şakran cezaevinden.

“İnsanları rahatsız etmeyi” sevmiyorum, hayır, kesinlikle yok öyle şey. Aksine bir hayli utangaç ve çoğu zaman kibar biri olduğumu sanıyorum. “Rahatsız etmek” dediğin şey, tecavüze uğrarken çıkardığım seslerdir. 58 senedir durmadan iki Mustafaların ve onların gübreleyip beslediği kör cehalet ortamının tecavüzüne uğruyorum. Daha hala alışabilmiş değilim. Bana iğrenç ve insanlık dışı geliyor. Belki tecavüzcülere değil de, kendileri de sürekli tecavüze uğradıkları halde pek ses çıkarmayan ya da alışmış görünenlere ulaşmaya çalışıyorum. İnsanları aydınlatmak gibi bir misyonum olduğunu sanmıyorum. Olsa olsa kendime üç beş kader ortağı arıyorumdur.

Kökü dışarıda eğitim almışlığımın da bir etkisi vardır mutlaka. Robert C + Amerikadaki üniversitelerimde bize fikirlerimizi derli toplu, net ve belirgin şekilde ifade etmeyi öğrettiler. Türkiye’den gidip o eğitimi alan (yani ciddi bir okulda iş idaresi ve mühendislik dışında bir şeyler okuyan) üç ben bin kişi var. Onların da yüzde doksandan fazlası yurt dışında kaldılar. Salak mısın, sen neden döndün dersen vallahi bilmiyorum derim.
Köye yerleşmemin amacı insanlardan soyutlanmak değildi, hayır. Şirince’ye geldiğim ilk günlerden beri aşırı olmasa da oldukça yoğun sosyal hayatım oldu. Sonraki dönemde gerek otel gerek Matematik Köyü münasebetiyle, hem fikir pırtlatıcısı sıfatıyla ortalığa dökülmem nedeniyle, binlerce insan ağırlar olduk. Bundan şikâyetçi değilim. İnsan ilişkilerini seviyorum. İki şartla.

1) Gol atabileceğin sahalarda oynayacaksın. Gençken o kadar kolay değildir, acemisin, korkaksın. Ama akıllı olursan gol atabileceğin sahaları zamanla bulursun, oyunu öğrenirsin, becerine göre ufak ya da büyük sahalarda zevkle top koşturursun.

2) Kaçacak yerin olacak. Oynadığın oyuna mecbur olmayacaksın. Sıkılınca kapanacağın bir evin, sığınacağın bir köyün, herkesin bilmediği ikinci ve üçüncü hayatların olacak. Emniyet supabıdır. Maçta sakatlık geçirince dinlenip iyileşmem için lazımdır.

Normal kariyerin ne olursa olsun, yanı sıra, ne bileyim, mesela çiftçilik yap, nalbur dükkânı aç, tropik hastalıklara çalış. Göreceksin ki normal kariyerin de daha zevkli + heyecanlı gelmeye başlar.




14 Mart 2017 Salı

Betonarme notları

Hapse girişimden bir iki ay sonra Ali Nesin’e bunu yazmışım. O sırada Matematik Köyü’nde betonarme iskelet üzerine giydirilmiş büyükçe bir han binası yapıyorduk. Fikir benimdi gerçi, ama sonradan yanlış olduğuna hükmettim.


Betonarme sadece bir teknik değil. Estetik bir tercih. Tasarımı belirliyor ve sınırlıyor. Betonarmeye rağmen orijinal bir tasarım yapabilirim diye düşünüyorsun (Frank Llyod Wright sendromu). Ama betonarme seni ister istemez uzman uygulayıcının uzmanlığına ve onun alışkanlıklarına mahkûm ediyor. Sonunda Betoncu Mustafa’nın dediği oluyor. İşin başında hayalperest ve inatçı biri olmayınca da, el mahkûm, piyasa ortalamasını tutturuyorsun. Uzun vadede de ister istemez böyle olacak. O yüzden, mea culpa deyip, kesin ve dogmatik bir karar almak lazım. Bundan böyle Matematik Köyünde asla ve katiyen betonarme inşaat yapılmayacak, betonarme kolon çıkılmayacak, betonarme tabliye (döşeme) yapılmayacak, betonarme istinat duvarı inşa edilmeyecek. Nokta. İstisnası olmaması lazım. Yoksa, Nasrettin Hoca’nın karpuzu misali, bir istisna, iki istisna derken vasatın tercihleri yavaş yavaş egemen olur.

Bir tek istisnaya razı olurum: betonarme temele izin olsun. Bunu sadece güvenlik kaygıları açısından söylüyorum. Bir de, oranın zemini (Şirice’nin aksine) killi ve çürük olduğu için büyük yapılarda geleneksel tekniğin sonuçlarına güvenemediğim için. Temeller haricinde demirli beton yasak diyeceğiz, konu kapanacak. En kötü müteahhidi bile getirsen, yığma taş binada çok fazla yanlış yapamaz. Yanlış da olsa sevimli görünür. 

Hikmet incileri 14

TRT3 günlükleri
Giovanni Benedetto Platti, daha önce adanı duymadığım biri, Corelli ile Mozart arasında kayıp halka sanki. Hemen peşinden Johann Christian Bach'ın bir Sinfonia'sı. Hayır, Sebastian'ın üç oğlunun hiç birinde babalarının kıvılcımı yok.

1710'lar kuşağında yüzlerce olağanüstü besteci, 1740'lar kuşağında yüzlerce vasat besteci çıkmış. Acaba neden? (20/02)

Verdi Requiem'in 21 stüdyo kaydı, n adet konser bandı varmış elinde. Peki, güzel kardeşim, önce bir kuşbakışı değerlendir, hangisi ünlü, hangisi ilginç, hangisi en iyi, hangisi beş para etmez onu söyle. Detayda boğulacaksan sonra boğul. Celibidache'nin kel alaka bir yorumunu neden dinlettiğini anlatamadan, Verdi'ye dair saçma sapan anekdotlara atlama.

Ayrıca Verdi'nin Requiem'i Brahms'ın yanına yaklaşamaz. Alman tarzına özenmiş, o kadar yapabilmiş. (25/02)

Atatürk-İnönü
Klasik müzik kuşağında Kemal goygoyculuğu yapmak kadar akıllara ziyan bir saçmalık düşünemiyorum. Hazret hayatta Rumeli oyun havalarıyla meyhane gazelleri dışında bir şey dinlememiş. Ha, bir de fokstrot yapmış. Ne alakası var?
İnönü desen anlarım. İyi müzikten hoşlanırmış rahmetli; ülkenin müzik alt yapısına ciddi hizmetleri olmuş.  Başka birçok hizmeti gibi bunları da hayırla anmak lazım.  Ötekine dil uzatmaya cesaret edemeyenlerin şamar oğlanı haline getirilmesi yazık.

Pseudo Religon
"If you spend 75 years building a pseudo religon around anything _ an ethnic group, a plaster saint, sexual  chastity or the Flying Spaghetti Monster _ don't be surprised when clever 19-year-olds discover that insulting it is now the funniest fucking thing in the world." demiş Breitbard News, Trump'ın ideolojik besin kaynağı. Bizde olsa "alçıdan aziz"in yanına  Gazi Hazretlerini de eklerdik.

Çevirisi? Üff üşendim. Rica etsek biri çevirip yorumlara eklese.

Küfür hukuku
İfade özgürlüğünün ilkesel sınırlarından biri de hakaret olmalı diye yazdım, bazı çevrelerde hayal kırıklığı uyandırdım. Bilemiyorum. Belki de hakaret ceza değil, sadece tazminat hukukunun konusu olmalı. Kişisel bir zarar gördüğünü iddia eden, zararıyla orantılı bir tazminat talep edebilmeli. Ölürse dava düşmeli. 80 yahut 1400 yıl önce ölmüş kişilere hakaret absürt bir fikir olarak Garabetler Müzesindeki yerini almalı.

"Anısını sikeyim" desen, merhum bundan ne zarar görebilir ki?

Hain plan
Ne yapmaya çalışıyorsun diye soruyorlar. Kahır, kurşun, gözyaşı estetiğine teslim olmadan da cezaevinde ayakta durulabileceğini göstermeye çalışıyorum belki de. Mahler candarma türküsüne havada karada basar, Marienbad'ın bahçeleri de açık ara Muş'un yokuşlarından daha ilginç. Ee, neden azıyla yetinelim?


Mark Sykes
Modern Suriye ve Irak'ı yaratan Sykes-Picot ikilisinin yarısı. İlk gençliğinde babasıyla beraber sık sık Osmanlı diyarlarını gezmiş, sevmiş. Üniversitede öğrenciyken yazdığı ilk kitabı Through Five Ottoman Provinces, şarklıların adap ve adetlerini küçümseyen Batılılara karşı bir polemik. İkinci kitabında İngiliz askeri bürokrasisinin ahmaklığını, üçüncüsünde popüler İngiliz basınının ikiyüzlülüğünü yazmış.  1914'e dek Osmanlı'nın toprak bütünlüğünü korumaktan yanayken, savaştan sonra o yolun sonuna gelindiğini idrak etmiş.

Torununun yazdığı biyografisi (The Man Who Created the Middle East)  yeni çıktı.

Öfke çağı

Pankaj Mishra, son zamanlarda adı sık duyulan bir Hint-İngiliz düşünür. Yeni çıkan kitabı Age of Anger, okumaya değer görünüyor. Modern çağın ürettiği öfke ve irrasyonellik ideolojileri üzerinde durmuş.  Herder ve d'Annunzio'dan, Rus nihilistlerinden başlayıp, yeni İslami fanatizmlere, Hindu fundamentalistlerine kadar getirmiş. "Batı"yı veri alan bir bakışla bu derde deva bulmak mümkün değil diyor.





Kilise müziği
Rum kilise müziği genellikle bizimkinin yanına yaklaşamaz. Monotondur, renkleri soluktur. Mamafih istisnası yok değil. 93 mü, 94 müydü Fener'deki Patrikhane kilisesinde, Paskalya arifesi ayininde kantor Leonidas Asteris'i dinlemiştim, hatırladıkça ciğerimi titretir.

Adamı rüyamda gördüm. Hayırdır inşallah.

Yeni kelimeler
Hygge: İngiltere'de 2016'nın starı. Danimarka usulü doğallık, sadelik, içtenlik. Biraz kitsch, ama tarzdan kurtarıyor.

Ostalgie: Almanca. Eski Doğu Almanya'ya duyulan özlem.

Perfide Albion

Spectator, Brexit'çi İngiliz sağının dergisi, kampanya süresince Trump'ı destekledi. Belki domuzuna öyle yaptı, solculara kırmızı bez gösterdi. İş ciddiye binince ağız değiştirmiş. Başyazıda "Trump kadar grotesk bir adayın kazanması, ülkedeki çaresizliğin göstergesidir," diyor.  "ABD'nin global düzenleyici rolü sona ermiştir" sonucuna varıyor.  "Mr Trump için bu işin sonu iyi gelmeyecek" diye tahmin yürütüyor. 

13 Mart 2017 Pazartesi

Hikmet İncileri 13

Kutsal devlet
" Devleti kutsama sporuna öteden beri karşıyım. Al MGK'sini vur müsteşarına. Bana hiçbiri kutsal gelmiyor. Hiçbiri vatandaşın huzurundan, özgürlükten, eşitlikten daha önemli değil" demiş Aslı Aydıntaşbaş, haklı olarak.
Belki o listeye "uygarlık" da eklenmeli. Tanımı zor bir kavram, ama en az huzur ve eşitlik kadar hayati.

Uygarlık
Yani medeniyet, nedir? Müktesebattır. İnsanlığın zaman içerisinde biriktirmiş olduğu bilgi, beceri ve eser dağarcığıdır. Ziyan olması yazıktır. "Olsun, yeter ki insancıkların huzuru bozulmasın" diyebilir miyiz?  Ben demem. Gerekiyorsa beş on kişi ölsün derim.
Mesela evrim teorisinin başına gelenleri düşün, Küba'daki camii düşün, beni de fazla konuşturma.

Cennet
İçinden dere akan bir bahçede trilyonlarca sene oturuyorsun. Tek lüksün istabrak kaplı bir döşek, tek eğlencen bir takım kokmaz bulaşmaz lolitalar. Tanıdığın sevdiğin insanların yarısı cehennemde kebap. New York Times'a abone olamazsın, sabahları Nutella istesen muhtemelen bulamazsın.
Yunus Emre ne güzel söylemiş, bunun nesi teselli edici ki?

TRT 3 günlükleri

Herschel, 14. senfoni. Güzel bir eser. Erken Haydn veya Mannheim ekolü tarzında, 1760'lar olmalı. Hangi Herschel'miş bu? Bildiğimiz bilimci Herschel, Uranus gezegenini bulan, kızılötesi ışımayı keşfeden, asteroid ve nebula kavramlarını icat eden kişi. Meğer bir dönem full-time besteciymiş. Bir sürü senfonisi org eserleri var.

Mahler 6.senfonide Richardo Chailly'nin berraklığı mı, Simon Rattle'ın ritm duygusu mu? İyi ki seçmek zorunda değilim. Keşke Bernard Haitink'i de duysaydık.
Vefa Ç. ile Antonio P.'nin Cumartesileri 9'daki Yorum Analiz programına çemkirdim geçenlerde. Belki de haksızlık ettim.  Belki bir değil iki saat olsa daha rahat olacaklar.

Bilimin amacı
"Bilim barış ve özgürlük için yapılır." Öyle mi gerçekten? Benim bildiğim bilim, bilgi için yapılır. Gerçeği merak edersin, sorarsın, öğrenmeye çalışırsın. Sorabileceğin tek meşru soru "doğru mu" sorusudur. "Barışa hizmet eder mi", "özgürlüğe faydası ne", "vatan benden ne bekler" diye sormaya başladığın gün ruhunu şeytana sattın demektir. Artık hiçbir sözüne güven olmaz. Geçmiş olsun.

Urfa
İslam öncesi dönemde Urfa'da tabip azizler Kosmas ve Damianos türbesi ünlü, hem Doğu hem Batı aleminde tanınan ve sevilen azizlerden. O türbenin yerinde şimdi yanılmıyorsam Hz. Eyüp ziyareti bulunuyor, halen çok aktif. Eyüp hastalanmış, tabiplere başvurmuştu, ondan mı acaba?

Kapitalizmin sonu

Wolfgang Streeck, Alman sosyal bilimci. Kapitalizmin çöküşünü yazmış.  O konuda yazanların çoğunun aksine akıllı birine benziyor. En azından Guardian'daki röportaj o izlenimi veriyor. Yeni kitabı Kapitalizm Nasıl Bitecek, okumalı. 

12 Mart 2017 Pazar

Azizler kültü

Konu şu. 4. yy’dan 6. yy’a kadar Hıristiyan aleminin her bucağını aziz kişiler sardı. Her kent ve kasabada en az bir, çoğu zaman birden fazla aziz kişi kültü oluştu. Mezarları, yörenin veya dünyanın dört bir yanından müminlerin akın ettiği ziyaret yerlerine dönüştü. İnsanlar azizlere dua etmeye, onlardan şefaat dilemeye, kısmetsiz kızlarını onlara okutmaya, mallarını azize vakfetmeye, ölünce azizin ayağı dibine gömülmek için kendilerini parçalamaya başladılar. İslam evliyalarından farkı, aziz her zaman ölüdür; hayattayken aziz olunmaz. Antik tanrılardan ve tanrıcıklardan farkı, aziz her zaman ölümlü bir insandır, çoğu zaman mütevazı ve günahkar bir hayat sürmüş ve daha sonra Allah’ın inayetine mazhar;  hemen hepsi feci ve acıklı bir şekilde ölmüş ya da öldürülmüştür.

Tours’da Aziz Martin, Nola’da Aziz Felix, Milano’da Aziz Gervasiıs ve Protasius, Mısır çölünde Aziz Antonius, Demre’de Aziz Nikolas, Urfa’da Aziz Kosmas ve Damianos o çağın ünlülerindendir. Yerli azizin yoksa, başka bir yerde ölmüş bir azizin cesedinin parçasını, ya da sakalının kılını, eşyasını, eteğinin ucunu getirsen de aynı işi görür. Mesela Compostela’daki Aziz lago/James, İskoçya’da, Patras’ta ve İstanbul’da ayrı ayrı ziyaretgâhı olan Aziz Andreas/Andrew bunlardandır. Hepsinin haslet ve meziyeti, ziyaret ve ibadet usulü ayrıdır. Saymaya kalksan on binleri bulurlar. Haritaya bak. Batı Avrupa’nın Katolik diyarlarında adı Saint/Santo/San, Rum diyarında Ayios/Aya, Ermeni ülkesinde Surp (mesela Erzincan’da Sürbehan = Surp Ohan), Süryanistanda Mor ile başlayan yerleri say, bitiremezsin.

Hıristiyan düşüncesi bünyesinde ilk günden itibaren büyük itirazlar oldu, “gerçek Hıristiyanlık bu değil” diye çırpındılar. İlk Hıristiyanların toplantı mahallerinden (ekklesia = cami, “cemaat yeri”) değil, aziz türbelerinden yürümüştür, şeklini, töresini, adını, çoğu zaman öyküsünü türbeden almıştır. Vatikan’daki S. Pietro/Peter mesela o isimli azizin türbesidir; Viyana’nın büyük kilisesi Aziz Stepan’ı, Paris’in eski ve asıl katedrali Aziz Denis’i yad eder.

Toprağın azizleriyle başa edemeyince kilise kendi alim ve rahip azizlerini üretmeye başladı. Filozof Aziz Aquino’lu Thomas, ziyaretçi Aziz Thomas More, Kayserili teolog Azizler onlardandır. Ama bunlar pek nadiren öbürleri gibi gerçek ve yerel ibadetin konusu oldular; köre göz, topala ayak, evde kalmışa koca veremediler. Başına felaketler gelip kötü bir şekilde öldürülmedikçe dört dörtlük aziz olamıyorsun, anlaşılan.

[Mesela bir Ertuğrul Kürkçü, Deniz Gezmiş olabilir mi? Ya da Aziz Fidel, Che’nin eline su dökebilir mi?]

Okuduğumuz kitabın adı The Cult of the Saints: Its Rise and Function in Latin Christianity. Peter Brown, geç Antik çağın önemli tarihçilerinden biri. İyi bir kitap mı? Bence değil. Dar ve hasis bir akademizmanın, bulanık, korkak diliyle malul. Olgular denizine cesur ve uyanık bir gözle dalmak yerine, Kardak kayalıkları kadar küçük bir adaya sığınıp, gelecek olası saldırıları savuşturmakla meşgul oluyor. Gene de okumak, okumamaktan iyidir. Kafanda bir sürü soruyu uyandırıyor.

Bellibaşlı iki konu üzerinde durmuş. Bir, ölümlü ve ölmüş insanları ilahi aleme aracı saymak, Antik dünyanın asla düşünemeyeceği ve kabullenemeyeceği bir şey. Eski Yunan ve Romalılar cesedi murdar sayar ve tapınma yerini kirleteceğine inanırlar. O halde bu noktaya nasıl gelinmiş? Acı çekmiş ve yenilmiş birtakım faniler hangi gerekçeyle ibadetin odak noktasına konulmuş? Ne değişmiş ki insanlar böyle bir şeyi makul ve tercihe şayan bulmuşlar?

İkincisi, Hıristiyan dünyasında tam o devirde ortaya çıkan siyasi ve sosyal iktidar yapılarıyla bu olgunun alakası ne? Episkopos (bishop) adı verilen il-önderleri 4. yy başından itibaren belirip, Batı’da tamamen, Doğu’da kısmen devlet egemenliğinin işlevlerini üstlenmişler; bunu yaparken azizler tapkısıyla el ele, kol kola yürümüşler. O değişimin nedeni neydi ve azizlerin o süreçteki işlevi neydi?

Güzel sorular bunlar, keşke cevabı da aynı ölçüde güzel olsaydı.

Ben olsam üçüncü bir soru sorardım. Hıristiyan dünyasının en uzak köşesinde bu dönemin sonunda ortaya çıkan yeni din, acaba azizler kültüne yönelik bir tepkiden mi beslendi? Muhammed’in “şirk” konusundaki ısrarı, ilahi alemin aracıları konusunda güncel ve sıcak bir tartışmanın yansıması mıdır?


Bugünkü Selefilerin türbe ve tekkelere olan tavrıyla islam peygamberlerininki arasında, tahmin ettiğinizden öte bir benzerlik mi vardır?

11 Mart 2017 Cumartesi

Doğu - Batı sorunsalı

Cusa’lı Nicholas, Cribratio Alcorani. “Kuran’ın Tedkiki” diyelim. İngilizcesi eksik elime geçtiğinden Latincesine giriştim. Otuz yıldır uzun bir Latince metin okumamışım, ilk başta zorladı ama 10-15 sayfadan sonra bayağı açıldım. Buyur, bölüm bir, gol bir:

quod deus creator universi, per Gabrielem ipsum librum intimauerit cordi Mahumet, non potest esse uerum: cum illa in libro contineantur, quae ob suam turpitudinem, iniusticiam, &notam mendacii, & contradictionis, deo sine blasphemia ascribi nequeant.

Çevirisi? Çevirmesek daha iyi.

Üç ciltte altmış madde altında Kuran’a karşı esaslı bir polemik. Yazarı çağının en parlak düşünürü sayılan biri. Pius II’ye ithaf ettiğine göre 1460 civarı olmalı. İstanbul’a da gelmiş, Pera’da kalmış, Türk alimleriyle sohbet etmiş, Arapça elyazması bir Kuran ve başka kitaplar edinmiş. Kısmen de olsa Arapça anladığını ima ediyor. Dili saygılı ama sert.

Öyle görünüyor ki o maçın sonucu daha 1460’tan belli imiş: akıl her zaman kılıçtan önce gelir, kılıcın yolunu açar. O tarihte henüz farkında değiller sanırım, ama altmış yıl sonra Machiavelli, Hükümdar’ın son bölümlerinde, berrak bir mantıkla anlatır ki Türk imparatorluğu görünürdeki üstünlüğüne rağmen aslında koftur, çökmeye mahkûmdur.

1520 bu, Yavuz Selim ya da Muhteşem Süleyman zamanı.

Yani devleti İttihat ve Terakki mi çökertti, Tanzimatçılar mı çökertti, harem entrikası mı batırdı diye tartışmanın alemi yok. Sorumlu arıyorsan Fatih Sultan Mehmet’ten başlayacaksın.

x

Pius II demişken, aranızda Siena’ya gitmiş olan var mı? Orada katedralin içinde Pius II kütüphanesi vardır, Rönesans’ın en parlak çağında yeğeni Pius III yaptırmış, ikisinin de soyadı Piccolomini. Sanırım hayatımda gördüğüm en güzel iç mekân orası olmalı.

Nesi güzel diye sorarsan, sınırsız özgüvene eklenmiş bir tür naiv içtenlik derim. Ziyaretçiye çok derin bir düzeyde saygı göstermiş, ona kalbini açmış, zekâ ve estetikle bezeli bir hikâye anlatmış.


10 Mart 2017 Cuma

Leopar

Hayatta okuduğum en güzel roman demeyelim hadi, ama ilk ona gireceği kesin. Giuseppe di Lampedusa, Leopar Püf noktası sanırım yazarın aristokrat kişiliği: zarif, ironik, köklü bir kültürün getirdiği edep ve tevazudan nasipli; aşağıdan gelenlere özgü çiğ ve çığırtkan “ben” hırsından uzak.

Böyle deyince sıkıcı durdu, ama değil. Konu o çiğ ve çığırtkan “ben”in, 1860’lar Sicilya’sında, belediye başkanı Don Calogero’nun şahsında yükselişi. Çiğ ve çığırtkan bir öfkeyle değil, tam tersine, engin bir sevgi ve espriyle anlatılıyor. Odaktaki kişi yazarın dedesinden esinli: Soydan ve tarihten gelen üstünlüğünü bilen, fakat aynı nedenle yenilgiye mahkûm olduğunu da bilen, o yüzden sevgili yeğenini Don Calogero’nun kızıyla evlendirmek isteyen yaşlı leopar, Salina Prensi.

Donnafugata’daki yemek sahnesi bir, Ponteleone sarayındaki balo sahnesi iki. Duyarlı bir adamın yalnızlığını daha kusursuz anlatan birine rastladık mı? Sanmam.


1956’da yazılmış. Visconti’nin yaptığı filmi sinema klasiklerindendir, ama görmedim. Canım fena halde Sicilya’ya gitmek istedi.

9 Mart 2017 Perşembe

Mitik, bitik

Halim – Peki dinin yerine neyi koyacaksınız? Herkesin kendine göre bir hakikatin varlığını kabul ettiği rölativizm insanları birleştirir mi? Toplum hayatını mümkün kılar mı? Bazı ortak hakikatler gerekli değil mi?

Selim – Rölativizmden nefret ettiğimi biliyorsunuz. Ortak hakikatler kesinlikle gerekli. Ortak anlatılar, hatta ortak mitler manzumesi diyelim. Hem güzeldir bunlar, onlarsız hayat çekilmez. Hem de onlar olmadan ortak dil olmaz, toplumsal kimlikler olmaz, değer yargıları olmaz, onur ve saygınlık olmaz.
Mevcut dinler, ve özellikle İslam dini, bugün geldiğimiz noktada o ihtiyaca cevap veriyor mu, mesele bu.

İstediğiniz kadar tevil edin, hatta tahrif edin, bence artık dikiş tutmayacak yere gelinmiştir. Bu saatten sonra ancak zorbalıkla dayatabilirsiniz eski dinleri ve bilhassa İslam dinini. O da amacına hizmet etmez, ortak hikâyeyi oluşturmaz, ancak susturur.

Dört noktada çökmüştür eski yapı, tamiri mümkün görünmüyor.

Bir, eski dinlerin bilgi dağarcığı feci surette çağdışı kalmıştır. Adam altı günde yaratıldı diyor; biz dört buçuk milyar senenin basamaklarını tane tane sayabiliyoruz, daha ne? Alimi mutlak dediğinin bugünkü ilkokul üçüncü sınıf öğrencisi kadar bilgisi olmadığı ayan beyan ortada, daha ne kadar güveneceksiniz söylediği öbür şeylere?

İki, çizdikleri ahlaki çerçeve taş devrinden bir adım ileri gitmiş köy ve aşiret toplumları için yeterli olabilirdi belki, ama bugünkü dünya için olsa olsa arkeolojik değeri vardır. Adam apartman ve uçak görmemiş. Sosyal sigortadan haberi yok. Şizofreni ve depresyon konularını düşünmemiş. Nüfus yaşlanması problemine cevabı yok. Eşcinsel haklarını bilmiyor. Sanayi devrimini bilmiyor. Freud’u duymamış. Matbaanın sosyal yapıya etkilerini irdelememiş. Restoran görmemiş, gece kulübüne gitmemiş, paket tura katılmamış. İnsan hakları teorisi bilmiyor, İsviçre medeni kanunu bilmiyor. Doğum kontrol yöntemlerinden ve bunların cinsel ahlaka etkisinden bihaber. Genetik mühendislikten bihaber. Gazeteciliğin ahlaki normları hakkında kafa yormamış. Kime ne fayda gelebilir bu kadar devre dışı kalmış birinin ahlaki rehberliğinden?

Üç, maddi varlığa sahip olmadığı halde gören, duyan, konuşan, kızan, seven, emreden, tehdit eden, cezalandıran, yaratan, yok eden, dağları ve sinekleri yürüten bir tanrı fikri hoş bir hikayedir gerçi, ona diyeceğim yok, ama ancak sorgulanmadığı sürece inandırıcılığını koruyabilir. Bir kere birileri soru sormaya başladı mı çöker; Örümcek Adam’dan öte bir hükmü kalmaz. O sorular Voltaire’den bu yana yüksek sesle soruluyor. Mevzu kapanmıştır. Ancak susturarak ya da toplumu kasıtlı cehalete mahkûm ederek üç gün daha yaşatabilirsiniz tanrınızı. Hasarlıdır; iflah etmez.

Ortak hikâye lazım, katılıyorum. Ortak hikâyenin temeli rasyonel olamaz, mitiktir, ona da tamam. Sizin anlattığınız hikâye sadece mitik değil, bitik. Söylediğim o. Yeni hikâye bulmanın zamanıdır.

Dördüncü maddeden tam emin değilim, gene de söyleyeyim. Yeni hikâyenin yapısal olarak eskilerinden farklı olması gerekiyor sanki. En azından Antik çağ paganizminden tek tanrılı dinlere geçiş kadar farklı. Dünya çok karıştı, çok kozmopolitleşti. Çok farklı geleneklerden gelen, toplumsal kimliklerini çok farklı ecdat anlatıları üzerine inşa eden insanlar bir arada yaşıyorlar; ortak bir yaşam kurmak mecburiyetindeler. Dolayısıyla yeni çağın ortak anlatısı, her ne ise, ecdat töresi ve ecdat saygısı, üzerine kurulamazmış gibi geliyor bana.


Ne üstüne kurulabilir diye sorarsanız laf çok uzar, konu dağılır. Onun için burada keselim.

7 Mart 2017 Salı

Adem ile Havva

Güzelden vazgeçebilirsiniz; bilgiyi inkâr edemezsiniz. Bilgiyi inkâr eden önünde veya sonunda ezilir, yalana ya da cinnete mahkûm olur, cezalandırılır.




Halim – Atalarımızın maymun olduğuna inanmakta çoğu insan gibi ben de zorluk çekiyorum. Hazreti Adem ile Havva’nın soyundan geldiğimiz düşüncesinde insanı yücelten ve onurlandıran bir yan var. İnsanın değerini artıran bir inanç, onu hayvanlarla aynı seviyeye düşüren bir tezden daha iyi değil midir?

Selim – Gerçek olsaydı belki, ama ne kadar yüceltici olursa olsun yalanı gerçeğe tercih edemeyiz, değil mi? Yalan onursuzluğun ta kendisidir, hele kendini yüceltmek maksadıyla söylenmişse.

Kaldı ki, evrim olgusunda insanı aşağılayan bir şey yok; tam tersine, gerçek anlamda yüceltici olan düşünce odur. Düşünün ki, Afrika’nın bir köşesindeki sıradan bir maymun türünün soyundan  gelenler, yüz küsur bin yılda muazzam bir çabayla kendilerini geliştirmiş, baltayı, dili, tanrıları, buğdayı, çanak çömleği, atla deveyi, yazıyı, devleti, kanunları, parayı, barutu, matbaayı, Newton yasalarını, buhar makinasını, uçağı, telefonu, koka kolayı, interneti, PokemonGo’yu keşfetmiş, dünyaya hakim olmuş, güneş sistemine hakim olmalarına ramak kalmış. Bütün bunları kendi emeğiyle ve  kendini gün be gün geliştirerek başarmak mı daha onurlu, evrenin hakimi olduğu iddia edilen bir kudretlinin hikmetinden sual olunmaz kararıyla hazıra konmak mı? Atalarınızla gurur duymak istiyorsanız buyurun duyun, bundan daha gurur verici bir öykü yok. Amcaoğlu şempanze milyon seneden beri Afrika ormanlarında miskin miskin oturup bit ayıklamaktan başka ne yapmış?

Ayrıca şunu da hatırlayalım, atamız sadece maymun değil. Onun atası faremsi memeliler, daha öncesi kertenkele, daha öncesi denizde yaşayan birtakım acayip mahlukat, onun da atası bildiğiniz mikrop. Düşünün kat ettiğimiz yolu. Muhteşem bir zafer yürüyüşü değil mi?

Sormaktan kaçınmayın, ilk yarattığı insanlara Toprak (‘Adam / אדם) ve Can (‘Ḥawwāh /חַוָּה) diye İbranice adlar vermek alemlerin yaratıcısının aklına nereden gelmiş? Bu adları neden sadece İbraniler, yani Yahudiler, ve onları taklit eden birtakım komşu Sami kavimlerinin fikir önderleri hatırlamış, neden mesela Japonlar, Vikingler, İnkalar atalarının adlarını unutmuşlar?

Madem tanrı yarattığı insana eşrefi mahlukat unvanı verip diğer canlılara amir olmasını buyurmuş, neden yeryüzünü canlılarla donattıktan üç veya dört milyar yıl sonra buna sıra gelmiş – yani toplam canlılar çağının toplam  yüz binde birinde? Milyarlarca yıl boyunca canlılar amirsizlikten şikayetçi miymiş? Amir olma vaadiyle dünyaya gelen insan neden iki yüz bin yıla yakın bir süre avcılık ve toplayıcılıkla yetinmiş, ancak son on bin yılda amirliğini hatırlayıp hayvan ve bitkileri emri altına almaya başlamış? Allah egemenlik buyurdu ise Adem oğulları neden binlerce nesil o buyruğa kulak asmamış?

Halim – Allah’ın Adem’e verdiği en önemli haslet, Kuran’a göre, ona nesnelerin adını öğretmesidir. Dil bir ilahi nimet değil midir?

Selim – Belli ki Allah’ın öğrettikleri arasında strüktüralizm, saksofon ve suşi yok, çünkü bunlar Adem oğullarının sonradan kendi başlarına icat ettiği kelimeler. Peki Adem oğlu bu kelimeleri kendi fikriyle üretebiliyorsa, ilk baştakiler neden ilahi yardıma ihtiyaç duysun? İlk homo sapiens’ten bugüne kabaca altı ila sekiz bin kuşak geçti. Gelişmiş bir yazı dilinde mesela altmış bin kelime olduğunu kabul edelim. Her kuşakta kelime haznesi binde beş artsa, yaklaşık iki bin kuşakta, yani elli-altmış bin yılda bir kelimeden başlayıp altmış bin kelimeye ulaşırız. Hesaplayın bakın, bir kelimeden iki kelimeye geçmek yüzkırk kuşak, dört kelime yüz kırk kuşak daha, sekiz kelime yüz kırk kuşak daha. Adem’in kendi dilini oluşturmak için bu kadar bol vakti varsa, Allah’ın öğretmesine ne gerek var?

Halim – Lucas Cranach’ın Adem ve Havva tablolarını düşünün. Milton’ın Paradise Lost’undaki yaratılış sahnesini anımsayın. Bir de bugün evrim teorisi yapanların atalarımıza dair bize sunduğu imgelere bakın. Hangisi daha güzel?

Selim – Tabi ki Cranach ve Milton. Ama bundan ne sonuç çıkar? Rönesans’ın parlak bir yaratıcılık çağı olduğu ve İngiliz şiirinin 17. yy’dan bugüne çok gerilediği sonucu çıkar. Buna karşılık bilginin akıllara ziyan bir ölçüde arttığını görüyoruz. Hayat bu, bir yerden kaybedersin, bir yerden kazanırsın.

Halim – Neden güzeli tercih etmeyelim?

Selim – Çünkü insan zihninin kurgusunda bilgi maça papazıdır, öbür kartlara basar. Bilgiden geri adım atamazsınız. Tüpten çıkmış macun gibidir, geri girmez. Güzelden vazgeçebilirsiniz; bilgiyi inkâr edemezsiniz. Bilgiyi inkâr eden önünde veya sonunda ezilir, yalana ya da cinnete mahkûm olur, cezalandırılır.

6 Mart 2017 Pazartesi

Ulu fizikçinin izinde

 “Hayat felsefemi seksen sene önce ölmüş bir generale, ilkokulda şiirlerini ezberlettikleri bir milli şefe borçluyum” demenin üçüncü dünyanın en zavallı rejimlerine has bir ritüel aşağılanma olduğunu bilmez misin?



Canan Dağdeviren fizik mühendisi. Amerika’deki MIT’de assistant professor unvanına, sahip; giyilebilir kalp pili ve cilt kanseri teşhis cihazı üzerinde çalışmış. 32 yaşında güzel bir kadın. Fotoğrafına baktığınızda gerçek bir bilim insanının tevazusunu ve henüz kendi sesini bulamamış bir akademisyenin utangaçlığını görüyorsunuz.

Peki bu niteliklere sahip bir insan “ilham perilerim Mme. Curie ve Atatürk … hayat felsefemi Atatürk’e borçluyum” gibi bir cümle kurmuş olabilir mi?

Yirmi üç Nisan müsamerelerinin ötesinde bir eğitim alma şansına nail olmuş biri; bilimsel düşüncenin tadına varmış, bu ülkenin kendine has ümitsizliğinin ürünü olan entelektüel nihilizmden paçasını kurtarmış olduğunu varsaydığımız biri, sahiden, bu kadar saçmalayabilir mi?

Şöyle olabilir bazen. Yabancı ülkede yalnız ve kırılgansın. Kendini korumak için bir müddet yurdunun ikonlarına sarılma gereği duyabilirsin. Hıyar Coni’nin biri “aa Türkiye’de kızlar da fizikçi mi oluyormuş” der gibi yüzüne baktığında, “bizim Atatürk’ümüz var sersem herif” demek geçebilir içinden. Çoğu arkadaşımız geçti böyle bir evreden, anlaşılır bir şeydir. Ama orada değil, Türkiye’de, ciddi bir gazeteye verdiğin röportaj bu, ağzından çıkanı kulağın duymaz mı?

Faraza 1923-38 arası Türkiye cumhurbaşkanı olan kişinin hayırlı işler yaptığına, memlekete büyük hizmetleri dokunduğuna inanıyorsun. Olabilir, makul bir bakıştır. Haklı olabilirsin pekalâ. Tartışırız, belki elli ellide buluşuruz, belki senin dediğin ağır basar. Ama “hayat felsefemi seksen sene önce ölmüş bir generale, ilkokulda şiirlerini ezberlettikleri bir milli şefe borçluyum” demenin üçüncü dünyanın en zavallı rejimlerine has bir ritüel aşağılanma olduğunu bilmez misin? Hadi burada insanlar başka çaresi olmadığı için böyle konuşuyor, sen kendini kurtarmışsın, senin mazeretin ne?


Okuyoruz röportajı. Güzel şeyler söylemiş. Türkiye’de bilimsel araştırmanın pek mümkün olmadığını, çünkü bürokratik yapının engellediğini belirtmiş. Bahane üretme eğiliminden ve başarısızlık korkusundan söz etmiş, bilim dünyasında başarısızlığın da büyük önem taşıdığını hatırlatmış. Genel anlamda özgürlüğün olmadığı bir ülkede akademik özgürlük nasıl olabilir diye sormuş. “Hayal kurun ve mutlaka peşinden gidin. İnsan bir kez hayata geliyor” diyerek Amerikan mantrası okumuş. Hayatta kendisini etkileyen iki kitabın Marie Curie biyografisi ile Erdal İnönü’nün anıları olduğunu söylemiş, ki ikisi de harika kitaplardır, alçak gönüllü ve mücadeleci iki insanın bilim aşkını anlatır.

E hani nerede Atatürk? Yok! O konuda tek söz söylememiş Canan Hanım. Atatürk aşkını belli ki Cumhuriyet gazetesi redaksiyonu eklemiş. “İlham perim Atatürk” diye kazık kadar manşet atmışlar, ön sayfadaki spotta “ilham perileri Atatürk ve Curie” diye bir daha vurgulamışlar, olur ki vatandaş unutur başka yerde cin peri arar diye. Oysa aslı yok, röportaj metninde Gazi Paşanın adı geçmiyor. Canan Hanımda yok bir arıza, kendi kültür ve eğitim düzeyine yakışan şeyleri söylemiş. Bir süredir yurttan uzak olduğundan, hangi çamuristanda güreş tuttuğunu belki idrak edememiş, hangi siyasi amaca alet edileceğini kestirememiş.

Kör imanla ahlaksızlık arasında bir bağ var. “İmanım mevzubahis ise gerisi teferruattır” ilkesinden türeyen bir bağ.