-->

22 Ocak 2018 Pazartesi

Halim ve Selim 7: Ölümden sonra hayat


Halim – Ruhun ölümsüzlüğüne, cennet ve cehenneme de inanmıyorsunuz siz. Bu sizi korkutmuyor mu?
Selim – Neden korkutsun? Kedim de öldükten sonra bir yere gitmiyor, çok dert ettiğini sanmıyorum.
Halim – İnsanı kediyle eşitleyemezsiniz. Sizin bilinciniz var, geleceği tahayyül etme yetisine sahipsiniz. Bilincin ebediyen sönmesi fikrini kavramak ve bunu kabullenmek insan için imkânsız bence.
Selim – İnsanla hayvanı o kadar ayırmayın derim. Ölüme karşı refleks halinde bir korku tüm hayvanlarda var. Solucanda da, sinekte de, kedide de var. Ölüm tehlikesiyle karşılaşınca nasıl telaşla kaçıyorlar görmediniz mi?
İnsandaki ölüm korkusunun kaynağı aynı refleks olmalı. Niteliği mi farklı? Niceliği mi daha fazla? Bu konuda ampirik veri var mı bilmiyorum. Benim gözlemlerim o yönde değil. Ölümden sonraki yaşama inansın veya inanmasın insan bir şekilde normal yaşamını sürdürüyor, o açıdan kedilerden ya da solucanlardan bir farkımız yok. Ara sıra belki insanın sinirleri bozuk olduğu zaman kalbine abartılı bir ölüm korkusu girebilir, ama başka hayvanlarda böyle bir şey yoktur diyebilir miyiz ve neye dayanarak diyebiliriz bilmiyorum.
Ayrıca insan kavrayamadığı veya tahayyül edemediği bir şeyden neden korksun? Daha doğrusu tahayyül yeteneğimiz var diye neden tahayyül edemediğimiz ve edemeyeceğimiz bir şeyden özel olarak etkilenelim, benim anlayabildiğim bir şey değil. Faraza insana özgü öyle ekstra bir korku varsa da bunun birtakım masallarla telafi edilebileceğini hiç sanmıyorum. Cennet ve cehennem inancı sayesinde ölüm korkusunu aşmış kimseye rastlamadım. Aştığını iddia eden birinin, çocuğunun öldürülmesine özgür iradesiyle razı olduğunu görsem belki inanırım.
Halim – Hz. İbrahim...
Selim – Masaldır. Doğru olsa her normal toplumda deli veya katil muamelesi görürdü.
İbrahim ve İshak meselinin Tevrat’taki işlevi sanırım ukba alemine gerçekten (yani sözde değil kalben) inanan kişiye örnek olmasıdır. Demek nadirattanmış ki anlatma gereğini duymuşlar.
Halim – İshak dediniz.
Selim – Ben demedim Tevrat demiş. Yaratılış 22:1-14.
Halim – Cennette ebedi yaşam vaadi insan için büyük bir teselli ve umut kaynağı değil mi sizce?
Selim – Özellikle İslami cennet öğretisinin hangi yaraya merhem olabileceğini anlamaktan acizim doğrusunu isterseniz. İçinden dere akan bir bahçede trilyonlarca yıl oturuyorsunuz. Tek lüksünüz istabrak kaplı bir döşek, tek eğlenceniz birtakım kokmaz bulaşmaz lolitalar. Dünyada zulüm, adaletsizlik, günah gırla, o da eğer trilyon yıl sonra dünya hala duruyorsa. Sevdiğiniz insanların yarısı cehennemde tarifsiz acılar içinde. New York Times’a abone olamazsınız, sabahları Nutella isteseniz muhtemelen bulamazsınız. Allah yazdıysa bozsun, bunun nesi teselli edici ki? Düpedüz kâbus.
Halim – Cennetten böyle terimlerle söz etmenizi rahatsız edici buluyorum. Kuranı Kerim’in vadettiği Cennet hiç şüphesiz düz anlamıyla bir dünyevi zevkler bahçesi değil, mecazlarla anlatılmış bir saadet halini ifade eder. Nitekim bir ayette, cennetteki mutlulukların gözlerden saklı olduğu belirtmiş.[1] Peygamber Efendimiz bir hadisinde Cennette gözün görmediği kulağın işitmediği şeyler olduğunu müjdeliyor. Kastedilen şey şüphesiz maddi hazlar değil, deruni ve manevi bir mutluluk.
Selim –  Sanmam. Standart mübalağa deyimleri bunlar, “görülmemiş lüksler, işitilmemiş atraksiyonlar” anlamında. Kuran müellifinin en dar anlamda maddi zevkler dışında bir cennet tahayyülü olduğuna dair ben bir ipucu göremiyorum. Hurilere defalarca değinmiş, her seferinde edindiğimiz izlenim alabildiğine naiv bir cinsel haz nesnesinden söz edildiği. Hadislerde bedensel özelliklerini, bacaklarını, memelerini, kıllarını, çeşitli ifrazatlarını ayrıntılandırmış. Gerisi de hep Bedevilikten yerleşik hayata yeni geçmiş bir toplumun hayal dünyasından çıkma şeyler: akarsular, pahalı kumaşlar, egzotik baharatlar, şerbetler, kolayca dalından koparılan meyveler, mücevherat, altın ve gümüş eşya, kristal pencereli evler ve benzeri.
Mecaz olabilir mi? Olabilir elbette, niyet ettikten sonra her şey mecaz olabilir. Ama apaçık bir dille yazıldığını iddia eden bir kitap neden bunların mecaz olduğuna dair tek bir ipucu getirmemiş, göz kırpmamış, “ben böyle söylüyorum ama siz anlayın” gibi bir sinyal vermemiş, muamma olarak kalıyor. Ayrıca bu eğer mecaz ise daha başka nelerin mecaz olduğunu düşünmeliyiz. Mesela Cennet ve Cehennem mecaz ise Kıyamet ve ilahi Yargı da mecaz mıdır, ölümden sonraki yaşam bütünüyle mecaz mıdır, melek ve şeytan, Adem ve Havva, Nuh Tufanı, Musa’nın mucizeleri, Yusuf ve Firavun, Bedir savaşına katılan melekler, şarap ve domuz yasağı, İslamın şartları, Kâbe, kıble, namaz, oruç, miraç hepsi mecaz mıdır? Öyleyse vahiy ve risalet neden mecaz olmasın? Allah neden mecaz olmasın? Belki de yok öyle biri, şiirsel bir metafordan ibaret? Belki “biz alemi altı günde yarattık” derken Darwin teorisinden söz ediyor? Sonuçta bu kadar radikal bir mecaz teorisine baş vurursanız metnin kendisini esastan reddetmiş olursunuz. Elinizde elle tutulur bir öğreti kalmaz.
Müslümanlar bana sorarsanız Kuran’ın Cennet öğretisindeki kaba materyalist dilden çağlar boyunca rahatsız oldukları için ısrarla tevil yoluna gittiler, kitabın ve peygamberin apaçık sözünü başka türlü yorumlamayı denediler. Beyhude çabadır. O taşı çekerseniz bütün bina yıkılır.
Halim – Peki tüm dinlerin bir ahiret öğretisine yer vermesini neye yoruyorsunuz? Belli ki insanların derin bir ihtiyacını tatmin eden bir öğreti, yoksa bu derece geniş, neredeyse evrensel bir kabul görmezdi.
Selim – Bu da doğru değil. Tarihin belli bir döneminde belli bir kültürel gelenekte doğmuş bir inançtan söz ediyorsunuz. Eski Mısırlılarda gelişkin bir inançmış, fakat bugün Yahudi-türevi dinlerde bildiğimiz şekliyle ancak Milat dolayında Orta Doğu toplumlarında şekillenmiş bir mit. Yahudi ve Hıristiyan inançlarına sonradan entegre edilmiş. Tevrat metninde henüz böyle bir kavram  yok; Yeni Ahit’te olup olmadığı da pek şüpheli. Tam teşekküllü bir anlatı olarak ancak İslam kitabında yer almış.
Tek tanrılı olmayan antik dinlerde Cennet ve Cehennem yok, varsa da pek cılız ve marjinal bir hayal düzeyinde var belki. Halen dünyanın çeşitli yerlerinde Orta Doğu kökenli dinlerden etkilenmeden kalabilmiş olan inanç sistemlerinin çoğunda da yok. Özellikle Hindistan ve Doğu Asya’nın yüksek dinlerinde eşdeğer bir şey yok. Yani ölümden sonra ulaşılan bir paralel evren düşüncesi insanlığın büyük bölümüne yabancı bir fikir. Buna rağmen o insanların Ortadoğu dinlerine mensup olanlardan daha mutsuz ya da umutsuz yaşadıklarına dair bir belirti göremiyorum.
Halim – Ölümden sonra ruhun yaşamaya devam ettiği inancı Eski Yunan’da da var, ilkel kabile inançlarında da var. Budizm ve Hinduizmde haydi haydi var. Bence inkar etmiş olmak için inkar ediyorsunuz, ya da farklı şeylerden söz ediyoruz. Ne demek istediğinizi lütfen açıklar mısınız?
Selim – Hindu ve Budist inançlarından başlayalım. Bildiğim kadarıyla bunlarda, ölümden sonra ruhun ulaştığı ayrı bir alem ya da ayrı bir gerçeklik düzlemi yok. Reenkarnasyon var, öldükten sonra günahıma ve sevabıma göre başka bir varlıkta hayata dönüyorum. Geldiğim yer gene bu dünya, başka bir yer değil. Bu yaşamda tecelli etmeyen ilahi adalet problemini sanırım böyle bir mekanizmayla aşmaya çalışmışlar. “Merak etme” demişler, “kötülüğün cezası ve iyiliğin ödülü var, bir dahaki hayatında hesap görülecek.”
O teoride anlamadığım şey, eğer bilincim sürekliliğini korumuyorsa bir sonraki gelişim beni niye ilgilendirsin? Ruhumu devralacak çakalın dağdaki herhangi bir çakaldan farkı ne? O çakalın beni hatırladığına ya da benim günahlarımdan dolayı pişman olduğuna dair inandırıcı bir belirti yok. Ortadoğu dinlerindeki ahiret öğretisi galiba bu probleme çözüm olarak tasarlanmış. “Ödülü ve cezayı başka bir varlık taşımayacak, bizzat sen yaşayacaksın” diyor, “ama bu dünyadaki bedeninle, gözünle, kulağınla, sinir sisteminle değil, mana aleminde ayrı bir varoluş modunda.” İyi hoş da, o ayrı varoluş modunun içini bir türlü dolduramıyorsunuz, doldurmaya kalkınca huriler ve istabrak kaplı döşekler gibi ucuz bir materyalizmden öteye geçemiyorsunuz. Sanki bütün o “mana alemi” vs. muhabbeti, “gerçek dünyada adalet yok, günahın cezası ve sevabın ödülü yok” demenin çok dolambaçlı ve süslü bir dille itirafından ibaret. Adalet var ama sanal dünyada var. Oh ne ala.
“İlkel” dediğiniz inançlarda ölümden sonrasına ilişkin görüşler için Pascal Boyer’in kitabını[2] ben çok aydınlatıcı bulmuştum, göz atmanızı öneririm. Öyle anlaşılıyor ki, ölümü hemen izleyen günler ya da haftalarda ruhun bir tür gölge yaşamı sürdürdüğüne dair bir inanış hemen her toplumda mevcut. Ama teselli edici ya da ödüllendirici bir şey değil, genellikle karanlık ve kederli bir var oluş, belki bir uzvunu kaybeden insanların hissettiği hayalet uzuv gibi bir şey. Belli bir süre (mesela yedi gün, kırk gün, elli iki gün, bir yıl...) sonra geride kalanların yapacağı özel bir törenle ruh azat edilip ebedi istirahatgahına tevdi ediliyor, unutuluyor. Uzun vadede, yani istirahat ayininden sonra da gölge-yaşamını sürdüren bir ruh fikri çoğu kültürlere yabancı. Sadece yabancı değil, ürkütücü. Eğer istisnaen bir ruh yokluğa intikal etmeyi başaramamışsa bir problem var demek; özel tedbirlerle yatıştırılması ve istirahatinin sağlanması gerekir. Eski Yunan dininde de aşağı yukarı bu fikirleri görürsünüz – Oidipus’un babası Laios’u, Antigone’nin ağabeyi Polynikes’i düşünün. Gerekeni yapmazsanız ruh yaşayan insanlara musallat olur, o karanlık berzahta acı çekmeye devam eder. Sonra? Sonrası yok. 
Yunan edebiyatında, belki Yakın Doğu’dan esen rüzgarların etkisiyle, Ölüler Diyarına ilişkin birtakım öyküler anlatılmış – Odysseus’un ölüler diyarına yolculuğu, ya da Persephone, Orpheus ve Eurydike öyküleri mesela. Ama bunlar derli toplu bir öğreti oluşturmaz, daha ziyade edebi birer fantezidir. Her halükarda ölüler diyarı daima karanlık ve kederli bir yokluk alemi olarak canlandırılır. Yer altında zindan ya da mağara gibi bir yerdir, soğuktur, rutubetlidir. Besbelli Antik çağ insanı kabirdeki cesedin düşünce ve duyguları zihinde canlandırmaya çalışmış. “Ebedi alem var, oh ne güzel, korkacak bir şey yok” gibi bir fantastik düşünce henüz akıllarına gelmemiş.
Halim – Tevrat’ta ve İncil’de de Cennet ve Cehennem yok dediniz. Bu şaşırtıcı görüşü neye dayandırıyorsunuz?
Selim – Birtakım cüretkar tefsir cambazlıklarına başvurmazsanız Tevrat’ta ölümden sonraki yaşama ilişkin bir ibare bulamazsınız. Tevrat’taki Cehennem, yahut Gei Hinnom, Kudüs yakınında bir vadidir; Beni İsrail Allah’a isyankâr olunca Allah onları cezalandırır, cesetleri o vadiye atılır. Latinceye infernum, İngilizceye hell diye çevirdikleri şe’ol besbelli bu hayata ait bir ceza makamıdır, “ölüm”, “yıkım” ya da “kahır”dan öte bir anlamı olduğunu sanmıyorum. Peygamberlerin haber verdiği Mesih yine bu dünyada Beni İsrail’i selamete erdirip dünyaya adalet getirecek hükümdardır.[3] Yahudi inancında ceza ve ödül makamı olan bir öteki dünya fikri ancak Rabbiler çağında, yani Kutsal Kitap’ın telifinden yüzyıllar sonra belirmiş.
Keza İsa’nın öğretisinde ölümden sonrasına dair belirgin bir tez yoktur. İsa cennet ve cehennemden söz eder, ancak bunların ölümü izleyen ayrı bir alemde ya da reel dünyadan ayrı bir gerçeklik düzeyinde olduklarına dair bir ifade veya ima bulunmaz. “Ölülerin dirileceği” müjdelenmiştir; ancak kast edilen büyük olasılıkla manevi bir diriliştir, maddi dünyanın bağlarını manen terk ediştir. İsa müritlerini dünya nimetlerinden ve dünya kaygılarından vazgeçmeye çağırır; karşılığında “göklerin egemenliğini” vaat eder. “Yargı Günü” pek yakındır. Ancak sözü edilen Yargı, dünyada kurulacak yeni bir düzene ilişkindir. Önceden ölmüş olanların ilahi Yargı’dan nasiplerini nasıl alacaklarına dair Yeni Ahit’te herhangi bir bilgi bulunmaz.
Halim – Çarmıhta son nefesini verirken yanındaki suçluya “bugün benimle birlikte cennette olacaksın” dememiş mi?[4]
Selim – “Öleceğiz” dememiş anladığım kadarıyla. Son dakikaya kadar ilahi bir müdahale beklemişler. “Sen hiç merak etme, Göklerdeki Babamız duruma hakim.”
Hıristiyan öğretisindeki ölüm-sonrası yaşama ilişkin beklenti sanırım tam o noktada yaşanan büyük hayal kırıklığının bir çeşit telafi mekanizması. İsa çarmıhta ölüyor ve kıyamet kopmuyor. Hüsrana uğrayan müritlerini yatıştırmak için, Mesih’in pek yakında yeniden geleceğine ve onun gelişine dek geçecek olan (kısa) sürede ömrü vefa etmeyip ölenlerin de zamanı gelince geri çağrılacaklarına dair güvence vermek gerekmiş. “Ölsen de üzülme” demişler, “bekle, yerin garanti.” Süre uzadıkça işin rengi değişmiş, tüm müminlerin öldükten sonra uzunca bir süre Mesih’i bekleyeceği anlaşılmış. Derken Mesih’in gerçek zamanda gelmeye acelesi olmadığı görülünce, ebedi saadet umudu bu kez soyut ve manevi bir zamana transfer edilmiş, kabir karanlığında bir dakika bile beklemeden ruhlar Tanrının Krallığına kanat açmaya başlamışlar.
Sizin evrensel bir inanç olduğunu düşündüğünüz ya da insan var oluşunun olmazsa olmazı saydığınız şey işte o telafi çabasının edebi ürünüdür. Tarihin belli bir aşamasında, belirli kültürel koşullarda doğmuş bir anlatı.
Halim – Yahudiler ile Hıristiyanların ilahi hakikate ilişkin görüşlerinin muğlak olduğunu söylüyorsunuz. Nitekim Kuranı Kerim de onların itikatlarının muharref olduğunu yazar. Kurani gerçeği Cenabı Hak Adem’den (AS) Peygamber efendimize (SAS) kadar tüm nebilere bildirmiştir. Cennet ve Cehennemin asıl gerçeğini Kuran dışındaki bir kaynakta aramak beyhude çaba.
Selim – Diyelim ki dediğiniz gibi olsun. Bu sizin tezinizi çürütmez mi? Demek ki Kuran’dan önceki devirde insanlar doğru dürüst bir ahiret öğretisine sahip olmadan yaşamış, yaşayabilmiş. Oysa siz insan olanın öyle yaşayamayacağını iddia ediyordunuz. Sizi bilmem ama Sokrates ya da Aristo kadar yaşamak bana yeter, varsın öte taraftan bir beklentim olmasın.
Kuran yazarı bence o anlatıyı Talmud hocalarının spekülasyonlarından ve erken dönem Hıristiyan kilise literatüründen aldı, Arap toplumunun hayal gücüne hitap eden maddi ödül ve ceza imgeleriyle zenginleştirdi, kozmolojisinin merkezine yerleştirdi. Bir bakıma Tevrat ile başlayan bir kavramsal evrimin son aşamasıdır. Başta soyut ve belirsiz bir adalet vaadi vardır; son noktada, kumaş cinslerinden mobilya detayına, meşrubat seçeneklerinden hurilerin memelerine kadar her şeyi tanımlanmış bir tatil köyü konseptine ulaşırız.
Varılan yerin akli ve ahlaki açıdan isabetsizliği, ta baştan beri kavramın yanlış olduğunu düşündürüyor bana. Ölümden sonra gidilecek istasyonu hayal etmeye çalışırsanız varacağınız yer ya eski Mısırlıların erzak listesidir ya hurilerin bedensel teferruatıdır. Bence temelde o sevdadan vazgeçmek daha iyi.






[1] Secde 17.
[2] Pascal Boyer, Religion Explained: The Evolutionary Origins of Religious Thought, Basic Books 2001. Özellikle 6. bölüm.
[3] İşaya 2, 11, 51-52; Ezekiel 16, 39; Amos 9;
[4] Luka 23:43

38 yorum:

  1. Uhrevi cennetlerden bahsetmişken bir de dünyevilere göz atalım derim ben.Sosyalistlerin,Marksistlerin hatta genel olarak solcuların ideal toplum düzenini bir cennet ideali açısından nasıl buluyorsunuz? Eğer gerçekleşebilse (onların düşündüğü gibi) acaba iyi mi olurdu yoksa İslam cennetinden çok daha boğucu, durgun, distopik, güzelliklerin olmadığı bir şeyle mi karşılaşırdık?.Açıkçası onların toplum ideali bana tahayyül edilebilecek her şeyden daha sıkıcı, boğucu, çirkin, ahlak ve toplum kurallarına esir olduğumuz, islamdaki meleklerin yaşamına benzer iradesiz ve plastik bir yaşam gibi geliyor.Yorumunuzu gerçekten merak ediyorum.

    YanıtlaSil
  2. Kafa karıştırıcı; o yüzden harika bir yazı...

    YanıtlaSil
  3. 6 günden maksat 6000 yıldır. Çünkü Allah indinde bir gün sizin saydiklarinizdan bin yıldır diye ayet var. Şimdi yazıya tekrar göz atın.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hangi ölçüye göre 6 gün, hangi gezegene göre, hangi hıza göre. Bize göre ona göre...neye göre

      Sil
    2. Müdür helal olsun çürüttün adamı

      Sil
    3. 6 gün alegorisinin, 6 merhaleyi temsil ettiğini iddia edenler İslam müfessirleri.

      Sil
    4. Bence altılı ganyan oynayın demek istemiş.

      Sil
    5. Arılar altı günde yumurtadan çıkıyor. Demek Allah arıdır.

      Sil
    6. Altı gün matematikte altı n demektir. Demek Allah "dünya altın değerindedir" mesajını vermiş.

      Sil
    7. Altı gün allegorisi "Roma İmparatorluğu 600 yıl sürecek" demektir. Yanlış çıkmış.

      Sil
    8. Osmanlı imparatorluğu 600 yıl sürecek demektir. Doğru çıkmış.

      Sil
    9. Kurani Kerim altıpatlar tabancayı haber vermiş.

      Sil
    10. İnsan bedenindeki yedi çakra'yı simgelemek istemiş. Yedincisi gizli olduğu için dahil edilmemiş.

      Sil
    11. Evrende her şey altı kere tekrarlanır. Nasıl saydığınızla ilgilidir.

      Sil
    12. Altıncı hissinizle anlamaya çalışın demek istemiş.

      Sil
    13. Altı günde yarattığına göre 6 Haziran 2066'da dünyanın sonu gelecek.

      Sil
    14. 6 üssü 6 46656 eder. Dünyayı aslında 46 bin 656 yılda yaratmış.

      Sil
    15. Altı da üstü de birdir yerin demek istemiş. Fakat bazı görüşlere göre altı üstü bir değildir demek istemiş.

      Sil
    16. Bu kadar alınacağınızı düşünmemiştim. Bana iyice deli demeniz için size bir koz daha vereyim. Ben kasas suresinin 20.ayetinde bildirilen ve şehrin ta ucundan koşarak gelen adamım. Şu an koşuyorum. 2029 yılından önce kasas 20 zuhur edecek.Yani Allah Teala o günü yaratacak. Şimdi dönelim 6000 yıl meselesine. Allah Teala rızıkları da 4 günde dağıttığını bildirmiştir. Fussilet 10.Bu 4 günde bizim değil Allah indindeki 4 gün olduğu için hacc47 ile hesap yaparak bizim için 4000 yıllık bir sürede rızıkları tayin etmiştir. Allah Teala hacc 47 ya da mearic 4 ile zamanda görelelik olduğunu bildirmiştir.Bu zaman dilimlerinin bildirilmesinin sebebi Allah Teala'nın kudretinin anlaşılması içindir. Zaten fussilet 10 araştıranlar için bu bilgiyi veriyorum diyor. Örnek verecek olursak Allah Teala tüm insanlığı diriltip hesap soracağını bildirmiştir. Bunu yapmak için herkesin gözünün gördüğü görüntüye vakıf olmanız gerekir. Şu an dünyada sekiz milyar insan var.Her insanın şu an ne gördüğüne bakacak olsak 253 yıl izlememiz gerekiyor ve kimse o kadar yaşamıyor ve dahi bir saniyelik görüntüyle kimse hakkında hüküm veremezsin. Demek ki İsa as Allah değildir. Ve buradan anlaşılıyor ki zamanüstü bir gücünüz yoksa kimseye hesap soramazsınız. İşin içine hayvanlar dahi girecektir.Yani hayvanların gözleriyle gördüklerinin ilmine de vakıf olmalısınız ki adil bir hüküm veresiniz.Peki Allah ne diyor? Ben hem adilim hemde hesabı hızlı görenim. Demek ki zamandan münezzeh bir Rabbimiz var.

      Sil
    17. Sevan Hocam,Bin olup, Bin olmayacakmış? şu an 1400 yılı geçiyor,600 yıl içinde kıyamet kopacakmış.Hadislerde geçiyor muş! muhtemelen Kuranda'da, bu Hadisi şerri destekleyici ayetler vardır, ve bakılmalıdır.Çünkü Hadisler kafadan atılmaz, Ayetler'in yorumlanması ve tarihsel aktarımların birleşmesi sonucu oluşur Hadisi Şerifler.

      Sil
    18. Kuran selim bir akıl ile okunursa kıyametin Allah için çoktan koptuğu görülür. Murselat 10 ve o dağlar savrulduğu vakit diyor.Daha savrulmadı ama bizim için.Allah cc zamandan münezzeh. Yani Ademin yaratılışı ile kıyametin kopuşu aynı anda oluyor Allah cc için. Şu ana kadar bana açılan ilme göre kıyamet 2377 yılında ya da 2377 sonrasındaki yakın bir tarihte kopacak. 2377 yılı kehf 98'in gerçekleşeceği tarihtir.Bu tarihi hurufu mukatta ile buldum. Nasıl bulduğumu anlatmam çünkü bu ilmi kıskanıyorum. Ama 2377 kesindir.Zulkarneyn as kıyamete yol tuttu.

      Sil
  4. Halim tarafından sorulabilecek bazı sorular:

    1) Hİç merak ettiniz mi, dinle, dinlerle bu kadar "zorlu" derdinizin nedeni nedir? Bireysel Psikolojik bir nedeni var mıdır? Yoksa yalnızca insanları doğru olan bilimsel yola çekmek midir?

    2) Dinlerin varlık nedenine sosyolojik ve sosyokültürel yönden bakmak hiç aklınıza geldi mi; geliyor mu?

    3) "Akış"ın içinde yalnızca "hastalıklı" bir varlık nedenleri mi var (yazdıklarınızdan ve yaptığınız kültürel etkinliklerden öyle düşündüğünüzü düşünüyorum)?

    4) Öyle değilse nasıl bir sosyokültürel bir varlık nedenine oturuyorlar hiç düşündünüz mü? Düşündüyseniz ve objektif olarak bakabilseniz sizce nasıl bir varlık nedenleri olurdu?

    (Bana göre bazı cevaplar için bkz:http://omer-tuncer.blogspot.com.tr/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html)

    YanıtlaSil
  5. Halim belli ki dinler konusunda beş paralık bilgiye sahip değil, ama Selim'in bu ergen açıklamaları karşısında yine de daha makûl bir yerde.

    YanıtlaSil
  6. Cennet ve Cehennem kavramının evrimi:
    1-Yahudilikte cennet ve cehennem kavramı yoktur, onlar Tanrının krallığının yeryüzünde kurulacağına inanırlar
    2-Hristiyanlıkta cennet kavramı yoktur ama cehennem kavramını -büyük ihtimalle- Budist cehennemini anlatısından (Naraka) ithal ettiler.
    3-Müslümanlar ise cennet kavramını mükkemmelleştirdiler (tabii Nişanyan gibi herkese hitap etmeyebilir)

    YanıtlaSil
  7. Sevan abi, petrol sonrası dünyada müslümanlık için bir protestan akımı (sakıncalıları mecaz kabul etme) veya kültürel yahudilik gibi -pratikte ateist veya deist olan- bir akım olabalir mi? Olursa görmeye ömrümüz yeter mi?

    YanıtlaSil
  8. Sevan abi, ben Sokrates ya da Aristo olmaktansa; o ikisinin metinlerinde dumduz haksizlik ettigi kabak gibi belli olan deli olmak isterim. Hani oyle bisi vardir diye soylemiyorum bunu.

    Bu arada yillardir publik yayincilik yapiyorsun ve tanimadigin insanlarla hukukun olustugunun farkindasindir umarim. Hic yakilmayacak hukuklarin yakilmamasi dilegiyle.

    --- Seni okumamami tavsiye edersen bu konuda elimden gelen gayreti gosteririm. ---

    YanıtlaSil
  9. Bildiğim kadarıyla psikolojide "ölüm içgüdüsü" [Tüm hayvanlarda genetik olarak var olan, ölüm tehlikesinden uzaklaşma veya tedbir alma] ve "ölüm korkusu" [sadece insanlara özgü olan, bir gün mutlaka öleceğini BİLME hali, bunun sonucunda oluşan korku ve hayatını bu bilgiye RAĞMEN sürdürebilme hali] iki farklı kavramdır. Metinde bu iki kavramın karıştırıldığını düşünüyorum. Oysaki ikincisi dinler dahil, insana özgü birçok davranış için kilit kavram olma potansiyeline sahip. Metnin başındaki "ölüm korkusuyla baş etme" teması beni heyecanlandırmıştı. Ne yazık ki metin, önceki yazının son paragrafında vurgulanan "mıntıka temizliği"ne devamla sınırlı kaldı... [Nezih Aytaçlar]

    YanıtlaSil
  10. (NOT: Sevan Bey, yorum pencerelerinde karakter limiti olduğundan, metni 7 bölüme ayırarak sitenize gönderdim. Yayınlarsanız iyi olur, bilgi pekişir.)

    [1. BÖLÜM]

    ‘Hinduizm’e giriş’ niteliğinde bilgiler aşağıdadır. İlgilenenlerin dikkatine sunulur:

    ‘Hinduizm’, monoteist bir din değildir. Pek çoklarınca, ‘Hinduizm’ din de değildir. Sayısı üzerine çeşitli tevatürün dolaştığı, pek çok tanrı, tanrıça ve ‘deity’nin anlatılageldiği, spiritüel ve sosyolojik geçmişi binyıllara yayılan bir tür ‘konsept’tir, moda tabirle ‘yaşama biçimi’dir.

    Aşağıda, bu sembollerin neleri ifade ettiği anlatımına girmek (eski tabirle, ‘sembollerin muhtevasını tefekkür etmek ve bunları izah çabasına girmek’) epey uzun tutacağından, sembollerin sadece görünür-fiziki özellikleri anlatılmıştır.

    ‘Tanrı’ kelimesinin Hinduizm’deki karşılığı; çoğunlukla, ‘Bhagvan’dır. ‘Tanrıça’ kelimesi; ‘Bhagavati’dir.

    Tanrı ve tanrıça kelimeleri; daha çok, ‘unvan’ gibi kullanılır, bir tür ‘ön ek’ veya ‘son ek’ gibidir. Hinduizm’de yekpare bir tanrı, bir tanrıça yok denecek kadar azdır. Örnek: Shiva’nın takipçileri ‘Tanrı’ kelimesini kullanırkan akıllarına ‘Shiva’nın kendisi ve tasvirleri’ gelir, onlar için ‘Tanrı’ demek ‘Shiva’ demektir. Bu kullanım, Hinduizm’deki bütün tanrı, tanrıça, ‘deity’ler için çeşitlendirilebilir. Örnekler: ‘(İngilizce) Lord Vishnu’ veya ‘(Sanskritçe) Bhagvan Vishnu’; ‘Tanrı Vishnu’ demektir. ‘Maa Sarasvati’ demek; ‘Sarasvati anne’ veya ‘Tanrıça Sarasvati’ demektir.

    ‘Deva (eril)’ ve ‘devi (dişil)’ kelimeleri de kullanılır. Örnekler: Shiva’nın isimlerinden biri ‘Mahadev(a)’dır. Brahma’ya; çoğu Hint kutsal metninde ‘Brahmadev(a)’ denir. ‘Durga’, pek çok metinde; ‘Durgadevi’ olarak geçer.

    ‘Çokluğun birliği’ neticesine göre, tanrıların ve tanrıçaların toplu hâlde anlatıldığı, tasvir edildiği anlar vardır ve bu anlar nadirdir. Örnekler:

    ‘Ardhanarishwara’: ‘Shiva ve Parvati’nin erillik ve dişilliğinin birleşmesi, ‘tek form’ olması.

    ‘Harihara’: Vishnu’nun (Hari) ve Shiva’nın (Hara) birleşerek ‘tek form’ olması.

    ‘Trimurti’, ‘Tridevi’, ‘Vishvarupa’ (bu üçü aşağıda anlatılacaktır) ve diğerleri.

    [Devamı 2. bölümde]

    YanıtlaSil
  11. [2. BÖLÜM]

    ‘Hinduizm’de, genel kabul gördüğü şekliyle;

    3 temel tanrı vardır: ‘Brahma’, ‘Vishnu’, ‘Shiva’.

    1 ana tanrıça vardır. Bu ana tanrıça farklı isimlerle anlatılagelir, en yaygın isimler şunlardır: ‘Adi Shakti’, ‘Maa Shakti’, ‘Durga’, ‘Devi’.

    Tanrı (Bhagvan) Brahma’nın karısı, Tanrıça (Bhagavati) Sarasvati’dir ve avatarları anlatılagelir.

    Tanrı (Bhagvan) Vishnu’nun karısı, Tanrıça (Bhagavati) Lakshmi’dir ve avatarları anlatılagelir.

    Tanrı (Bhagvan) Shiva’nın karısı, Tanrıça (Bhagavati) Parvati’dir ve avatarları anlatılagelir.

    Günümüzde, Brahma’nın takipçileri azdır. Brahma; genelde, 4 kafalı tasvir edilir. Hinduizm’in kutsal metinlerinden bir seri olan ‘Veda’ların (‘Bilgi’lerin) Brahma’nın 4 ayrı kafasından (tasvirinden) anlatıldığına inanılır.

    ‘Veda’lar ('Bilgi'ler): ‘Rigdeva’, ‘Yajurveda’, ‘Samaveda’, ‘Atharvaveda’.

    Vishnu’yu takip edenler ‘Vaishnavism’ akımı içinde,

    Shiva’yı takip edenler ‘Shaivism’ akımı içinde kategorize edilir.

    Her ikisinin (ve bazen, ‘Brahma’ dahil üçünün) ‘ortak’, ‘benzer’ ve ‘aynı’ kabul edildiği anlar da vardır. Örnek: Vishnu’nun avatarı olan ‘Krishna’, ‘Krukşetra Savaşı’ esnasında, akrabası (savaşçı prens) Arjun’a, kainatın yaratacısının ve düzenin sağlayıcısının kendisi olduğunu gösterdiği anda, bütün tanrı ve avatarları kendi ‘vücudunda’ birleştirir, böylece Arjun’a, ‘hakikat’i gösterir. Bu forma ‘Vishvarupa’ (omni-form) denir. Bu ‘tek vücutta bürünme ritüeli’nde, diğer pek çok tanrı ve avatarla beraber Shiva’nın ve Brahma’nın da yeri vardır.

    Sarasvati-Lakshmi-Parvati’nin ‘kozmik birleşimi’nin ‘Shakti’yi (Ana Tanrıça’yı) meydana getirdiğine inanılır, ‘shaktism’ akımı bu şekilde işler. Bu 3 temel tanrıçanın birlikte tasvirine ise ‘Tridevi’ denir.

    Brahma-Vishnu-Shiva, yani 3 temel tanrının birlikte tasvirine ‘Trimurti’ denir.

    Yukarıdaki ‘tanrılar’ arasında, Tanrı (Bhagvan) Vishnu’nun en çok avatarı olan tanrı olduğuna inanılır.

    Vishnu’nun 10 avatarının olduğu genel kabul görür ve şu şekilde anlatılagelir:

    1. avatar ‘Matsya’: ‘Yarı insan - Yarı balık sembolü’ ile tasvir edilir, dünyayı ‘kozmik sel’den kurtardığına inanılır.

    2. avatar ‘Kurma’: ‘Kaplumbağa sembolü’ ile tasvir edilir, ‘kozmik ölümsüzlük iksiri’ne ulaşmak isteyen ‘iyi’ ve ‘kötü’nün arasında durup, hayatın düzenini sağladığına inanılır.

    3. avatar ‘Varaha’: ‘Yabandomuzu sembolü’ ile tasvir edilir, Tanrıça Yeryüzü’nü (‘Bhudevi’yi) kötü ruhlardan kurtardığına inanılır.

    4. avatar ‘Narasimha’: ‘Aslan kafası sembolü’ ile tasvir edilir. Kötu ruh ‘Hiranyakashipu’, yine kötü bir ruh olan kardeşi ‘Hiranyaksha’yı öldüren (Vishnu’nun 3. avatarı) Varaha’ya olan nefreti nedeniyle, Vishnu’ya tapanları katletmeye başlar. Hinduizm’deki diğer pek çok ‘deity’nin gücü bu kotü ruhu def etmeye yetmez. Vishnu, ‘kozmik düzen’in bozulmaya başladığına bir kez daha şahit olur, ‘Narasimha’ formuna bürünerek ‘Hiranyakashipu’yu def eder ve hayatın düzenini sağladığına inanılır.

    5. avatar ‘Vamana’: Vishnu’nun ‘cüce formundaki’ avatarı olarak bilinir. Kötülük merkezinin liderleri ‘Asura’ların kralı (kötü ruh) ‘Bali’, yine, gücü orantısız kullanarak, hayat üzerinde tahakküm kurar. Vishnu, ‘Vamana’ formuna bürünerek ‘Bali’ye karşı mücadele eder ve ‘kozmik düzeni’ sağladığına inanılır.

    [Devamı 3. bölümde]

    YanıtlaSil
  12. [3. BÖLÜM]

    6. avatar ‘Parashurama’: Kudretli bir baltayla dolaşan bir bilge-guru olduğuna inanılır. Savaşçı hükümdarlar hükmettikleri halkların malı ve hayatı üzerinde zorbalık yapmaya başlayınca, Vishnu, ‘Parashurama’ formunda gelir, savaşçı hükümdarlar kliğini def eder ve düzeni sağladığına inanılır.

    7. avatar ‘Rama’: ‘Ramayana’ destanındaki ana karakterdir. Hinduizm’de Rama’ya yüksek önem atfeden kesimler, onu bir avatar olarak değil, başlıbaşına bir tanrı olarak kabul eder. ‘Kosala Krallığı’nın hükümdarı ‘Dasharatha’nın oğlu olarak dünyaya gelir. Rama, kraliyet ailesine mensup bir kişi olsa da, zamanla inzivaya çekilen bir savaşçı-gurudur. Kardeşi ‘Lakshmana’ ile yaşadığı serüvenler, karısı (Tanrıça Lakshmi’nin avatarı) ‘Sita’yı kaçıran kötü ruh ‘Ravana’yla olan mücadelesi, ormana inzivaya çekildiği yıllarda edindiği tecrübeler, sakin mizacı, affediciliği ve yiğitliği nedeniyle saygınlığı yaygındır. Rama’nın yanından hiç ayrılmayan yegâne takipçisi, ‘yarı insan - yarı maymun formu’nda ‘Hanuman’dır. Hanuman’ın, Shiva’nın bir avatarı olduğuna ve Rama’ya yardımcı olduğuna da inananlar çoktur. Rama’nın meditasyon yaparken en çok tekrarladığı ‘mantra’, Shiva ile ilgilidir: ‘Om namah Shivay’. ‘Ramayana’ destanı, her ne kadar Hint coğrafyası geleneklerindeki öğelerle anlatılsa da, bu öğelerin birer sembol olduğu, aslen kainatın bütününü anlattığı, bütün insanlığın hikayesini içeren bir destan olduğu söylenir. Bu destanı anlatan ve günümüze değin bilinmesini sağlayan kişinin bilge-guru ‘Valmiki’ olduğuna inanılır. Rama’nın kraliyet hayatından ayrılıp ormanda inzivaya çekildiği ilk yıllarda Valmiki ile tanıştığı ve bu sayede ‘Ramayana’nın Valmiki’nin dilinden anlatıldığı, günümüze kadar ulaştığı rivayet edilir.

    8. avatar ‘Krishna’: ‘Mahabharata’ destanındaki ana karakterdir. Hinduizm’de Krishna’ya yüksek önem atfeden kesimler, onu bir avatar olarak değil, başlıbaşına bir tanrı olarak kabul eder. Krishna, ‘Yadava’ topluluğunun kralı ‘Vasudeva’nın oğlu olarak dünyaya gelir. Çocukluğunda etrafındakilere şaka yapmaktan hoşlanan, köylerdeki evlerden tereyağı aşırıp afiyetle yiyen şirin ve sevimli bir çocuk olarak tasvir edilir, gençliğinde ve orta-yaşlılığındaysa flüt çalan kudretli bir prens olarak tasvir edilir. Akraba klikler olan ‘Kaurava’ hanedanı ile ‘Pandava’ hanedanı arasında geçen mücadeleler, ‘Mahabharata’ destanının bütünüdür. Krishna’nın, ‘Krukşetra Savaşı’ esnasında (akrabası, savaşçı prens) Arjun’a yönelik öğütleri, destanın ‘Bhagavad Gita’ (Kutlu Ezgi) kısmını oluşturur. Krishna’nın, Arjun’a, tek vücutta bütün tanrıları (Vishvarupa’yı) gösterdiği an, bu savaş sırasında meydana gelir. Arjun, Hinduizm’de bir başka ‘deity’ olan ‘Indra’nın oğludur ve ‘Pandava’ hanedanına mensuptur. Krishna, Pandava hanedanını destekler ve Arjun’a, hakikate giden yolu gösterir. Kaurava hanedanın sergilediği açgözlülüğe, zulme karşı yürüttüğü savaşın kutsal olduğunu Arjun’a anlatır. ‘Mahabharata’ destanı, her ne kadar Hint coğrafyası geleneklerindeki öğelerle anlatılsa da, bu öğelerin birer sembol olduğu, aslen kainatın bütününü anlattığı, bütün insanlığın hikayesini içeren bir destan olduğu söylenir. Bu destanı anlatan ve günümüze değin bilinmesini sağlayan kişinin, destanda da yer alan, bilge-guru ‘Vyasa’ olduğuna inanılır. Aynı zamanda, ‘Veda’ların tasnif edilip, derli-toplu hâle getirilmesinde ‘Vyasa’nın büyük rol oynadığı rivayet edilir.

    [Devamı 4. bölümde]

    YanıtlaSil
  13. [4. BÖLÜM]

    9. avatar ‘Buddha’: Vishnu’nun avatarı olarak kabul görmekle birlikte, daha çok ‘Budizm’ akımının kurucusu ‘Gautama Buddha’ olarak bilinirliği yaygındır. ‘Hinduizm’ ile ‘Budizm’ arasında köprü, geçişkenlik arayıp kanıt gösterenlerin başvurduğu ilk kaynaklardan biri, bu avatardır. Budistlerin çoğu, Buddha’nın, Vishnu’nun bir avatarı olduğu anlatısını kabul etmez. Hindu geleneğinde ‘Buddha’, şiddetsizliği (‘ahimsa’yı) yücelten, öğütleyen bir bilge-guru olarak tasvir edilir. Hint kadim dönemlerinden gelen öğütler olarak bilinen ‘Purana’larda, Buddha’yı, aslen Hindu geleneğinin bir parçası olduğu yönünde göstermek için Vishnu’nun avatarı olarak sembolleştirildiğini söyleyenler de vardır. Pek çok Hindu metni, ‘Buddha’ ismi yerine, Krishna’nın ağabeyi ‘Balarama’yı avatar olarak gösterir. ‘Jainism’ akımının takipçileriyse; ‘Buddha’ yerine, Jainism’in kurucu-bilgelerinden ‘Rishabhanatha’yı koyar.

    [Devamı 5. bölümde]

    YanıtlaSil
  14. [5. BÖLÜM]

    10. avatar ‘Kalki’: Hindu ‘zaman ve döngü kavramı’na göre, şu an içinde yaşanan dönem ‘Kali yuga’dır (‘Kali çağı’, ‘Zaaf çağı’).

    Önceki 3 dönem: ‘Satya’ çağı-dönemi, ‘Treta’ çağı-dönemi ve ‘Dvapara’ çağı-dönemi olarak bilinir.

    ‘Krishna’nın misyonunu tamamlayıp hayatı terk etmesiyle ‘Dvapara’ döneminin bitip, ‘Kali’ döneminin başladığına inanılır.

    Hindu inanışına göre ‘Kali’ döneminin başladığı tarih (‘Latin’ zaman kavramına göre milattan önce) 17-18 Şubat 3102’dir. Bazı gurulara göre ‘Kali’ dönemi ‘432000 yıl’ civarında, bazı gurulara göreyse ‘6480’ yıl civarında sürecektir.

    Bu dönem bittiğinde, yenilenme (yeniden doğuş) sağlanacak, ‘kozmik düzen’ bir kez daha kurulacak, hayat yeniden başlayacaktır. İnanışa göre; kanatlı ve beyaz bir at gökyüzünde belirecek, bu attan prens (Vishnu’nun 10. avatarı) ‘Kalki’ inecek ve hayatta ‘düzen’i yeniden sağlayacaktır.

    ‘Kali’ çağının sonuna yaklaşıldığına yönelik ‘alâmetlerin’ olduğu rivayet edilir. ‘Mahabharata’ destanında adı geçen bilge ‘Markandeya’ya göre (‘Vishnu’ya ve ‘Shiva’ya aynı anda tapar); ‘Kali’ çağında (‘Kali yuga’da) meydana gelecek olaylar:

    - ‘Erdemli olmak (‘Dharma’nın özü)’ erozyona uğrayacak,

    - Yöneticiler mantıksız kararlar vermeye başlayacak, vergi oranlarını dengesizleştirecek,

    - Yöneticiler, maneviyatı yüceltmekte yetersiz kalmaya başlayacak, ve tebaasındaki toplulukları koruyamayacak, zamanla dünyaya karşı tehdit unsurlarına dönüşecek,

    - Pek çok insan kendi topraklarını terk edip başka coğrafyalara göç etmeye başlayacak, gıda kıtlığı nedeniyle ‘buğday’ ve ‘arpa’ bu insanların en çok ihtiyaç duyduğu maddeler olacak,

    - ‘Hırs’ ve ‘hiddet’ yaygınlaşacak, insanlar birbirlerine karşı husumetlerini açıkça göstermeye başlayacak, ‘Dharma’ hakkında bilgisizlik artacak,

    - İnsanlar herhangi bir gerekçe aramadan cinayet işlemekte tereddüt etmeyecek,

    - ‘Haz’ günlük hayatın merkezi hâline gelecek, cinsel ilişkiye girmek sıradanlaşacak,

    - ‘Günah’ yaygınlaşacak, ‘fazilet’ anlamını yitirecek,

    - İnsanlar verdikleri sözü, tuttukları yemini kısa zamanda bozmaya başlayacak,

    - Alkol ve uyuşturucu kullanımı yaygınlaşacak,

    – ‘Bilge’lere ve ‘guru’lara gösterilen saygı azalacak, öğrencileri ‘guru’larına karşı gelmekte tereddüt etmeyecek, ‘kadim anlatılar’a hakaret edilmeye başlanacak, ‘şevk’, ‘şehvet’ insanların beynini esir alacak,

    - Eğitmen sınıf, ‘guru’lar, din adamları, kutsal metinlerin koruyucusu ve aktarıcısı sınıf olan ‘Brahmin’lerden dersler, öğütler alınmayacak ve artık onurlandırılmayacak; yönetici ve askeri sınıf ‘Kshatriya’lar cesaretlerini kaybedecek; mülk sahipleri, ticaret erbapları ve tarımla geçimini sağlayan sınıf ‘Vaishya’lar iş hayatında hile yapmaya başlayacak; Hindu kast sistemi bozulacak.

    ‘Kali’ çağının sonunda, ‘Tanrı’nın buyrukları üzerine hiçbir konu konuşulmadığında, ‘bilgeler’ ve ‘saygıdeğer büyükler’ olarak nitelenen kişilerin ortamında bile bu buyruklar yok olduğunda, bir tek kelime bile olsa ‘Tanrı uğruna kurban nasıl verilir?’ sorusuna cevap verilemeyecek hâle gelindiğinde; işte o an, ‘Tanrı’ (Kalki) bizzat kendisi gelecek ve ceza verecek. (Bilge ‘Markandeya’)

    Kaynak:
    ‘Srimad-Bhagavatam’
    (Bhagavata Purana)
    (Krishna’nın öyküsü)
    2. kıta, 7. bölüm, 38. kısım
    Kaleme alan: Bilge ‘Vyasa’


    [Devamı 6. bölümde]

    YanıtlaSil
  15. [6. BÖLÜM]

    Tanrı Brahma ‘yaratıcı’ olarak bilinir; karısı Tanrıça Sarasvati ‘sanat, irfan, müzik, feraset ve öğrenme isteği’nin sembolüdür.

    Tanrı Vishnu ‘(kainatı, hayatı) düzenleyici’, ‘tanzim edici’, ‘koruyucu’ olarak bilinir; karısı Tanrıça Lakshmi ‘bereket, kısmet ve refah’ın sembolüdür.

    Tanrı Shiva ‘kötülüğü yok edici’, ‘hayatın sona ermesinin ve yeniden başlangıcının tanrısı’ olarak bilinir. Shiva, bazı Hindu geleneklerinde, ‘Trimurti’ içinde (bazen) en güçlü ve en önemli tanrı olarak da kabul görür. ‘Shaivism’ akımı içindeki bazı kesimler günlük hayatlarında ve dini ritüellerini yerine getirirken, Shiva’yı merkeze koyar, Vishnu ve Brahma’ya ikincil önem atfeder.

    Shiva’nın sanskritçedeki anlamı ‘kutlu olan yegâne’dir.

    Günümüzde sadece bir rahatlama aracı olarak bilinen ‘yoga’nın yaratıcısı ve ‘usta yogi’nin Shiva olduğuna inanılır.

    Hindistan’da insanlar öldüğünde, bedenleri yakılırken, daha çok Shiva’yı anacak şekilde ‘mantra’lar söylenir, ritüeller düzenlenir. Ritüel bitip herkes dağıldığında, yanmış bedenden geriye kalan kemik parçalarını ve tozu, Shiva’nın ve yardımcılarının aldığı rivayet edilir.

    Shiva'nin avatarlarının olduğunu ve olmadığını kabul eden kesimler çoktur. Shiva’nın avatarları olmadığına inananların çoğu, onun, ‘hiçbir forma bürünmeye gerek duymayan’, ‘öz’ olduğunu söyler.

    İkonografi olarak; ‘linga(m)’ adında, genellikle taşa şekil vermekle oluşturulan, silindir ve oval hatlara sahip bir ikondur. Pek çok Shiva tapınağında, orta ve küçük mabetlerde, ‘lingam’ın çeşitli boylarda ikonları görülebilir. ‘Lingam’ın saf enerjiyi ve ‘Shiva’nın özü’nü temsil ettiğine inanılır. ‘Lingam’ çoğu yerde, karısı Tanrıça Parvati’nin sembolü olan ‘Yoni’nin ortasında tasvir edilir. Kare şeklindeki ‘Yoni’nin kadın üreme organında bir parça olan ‘vulva’yı (‘kök’ü) temsil ettiğine, ‘Lingam’ın da erkek üreme organını (‘penis’i) temsil ettiğine inanılır.

    Shiva’nın yanından asla ayrılmayan yegâne takipçisi ve onun her dediğini yapan hizmetlisi, ‘Nandi’ adında ‘kutsal öküz’dür. Shiva tapınakları ve mabetlerinin girişinde, tapınağı koruyan bir temsil olarak ‘Nandi’ figürleri görülebilir.

    Shiva'nın karısı Parvati’nin ‘mümbitliği, aşk ve adanmışlığı, ilahi kudreti’ temsil ettiğine inanılır.

    Shiva ve Parvati’nin ebedi ikametgâhının, Tibet otonom bölgesi sınırları içinde olan ‘Transhimalaya’ dağ dizilerindeki ‘Kailash dağı’ olduğuna inanılır. ‘Shaivism’ akımı takipçilerinin çoğu ve diğer akımlara mensup pek çok Hindu, ‘Kailash dağı’na gitmeyi bir tür ‘hac’ (pilgrimage) görevi olarak kabul ve icra eder.

    Shiva ve Parvati’nin iki çocuğunun olduğuna inanılır:

    (Fil kafalı) Ganesha; ‘başlangıçların tanrısı ve engelleri kaldıran tanrı’ olduğuna inanılır. Öğrenme isteği, erdemli olmak, zekaya tutkun olmak ‘Ganesha’ üzerinde temsil edilir. Hindu ritüellerinin çoğu, ilk önce Ganesha’ya adanma ile başlar, sonra ritüel kendi seyrinde devam eder. Mantra ‘Om’ veya ‘Aum’, Ganesha ile birlikte betimlenir.

    Kartikeya; ‘savaş ve zafer tanrısı’ olarak bilinir. ‘Tanrıların ordusunun başkomutanı’ unvanı, Kartikeya’ya atfedilir.

    [Devamı 7. bölümde]

    YanıtlaSil
  16. [7. BÖLÜM - SON]

    Yukarıda okumuş olduğunuz tanrı, tanrıça ve avatarlardan ibaret değildir ‘Hinduizm’. Yukarıda yazılanlar, en bilinen ve en yaygın olanlardan birkaçıdır.

    Konu hakkında detaylı bilgiye sahip olmak isteyenler, Ankara Üniversitesi Hindoloji Anabilim Dalı’nda öğretim görevlisi Prof. Dr. Korhan Kaya’nın kitap ve makalelerine ulaşabilir. Kendisi İngilizce’den Türkçe’ye çeviriler yapmış olmakla beraber, ‘Sanskritçe’den Türkçe’ye özgün çeviriler yapabilecek kadar yetkin bir akademisyen. Şu an üzerinde çalıştığı en son çeviri; ‘Rigveda’nın ‘Sanskritçe’ aslını Türkçe’ye aktarmaktır.

    Son olarak:
    ‘Hindistan’ hakkında, geçmişten 2007’ye kadar bilgi edinmek isteyenler olursa; ‘The Story of India’ adlı 6 bölümlük BBC belgeselini izleyebilir (Tarihçi ‘Michael Wood’un hazırladığı):

    Bölüm 1: Beginnings (50,000 BCE - 1000 BCE)

    https://www.dailymotion.com/video/x3hqpxf

    Bölüm 2: The Power of Ideas (500 BCE - 200 BCE)

    https://www.youtube.com/watch?v=OcT5J0l3HNU

    (Alternatif link) https://www.dailymotion.com/video/x3hqsv9

    Bölüm 3: Spice Routes & Silk Roads (200 BCE - 300 CE)

    https://www.dailymotion.com/video/x3hqxt0

    Bölüm 4: Ages of Gold (300 CE - 1000 CE)

    https://www.dailymotion.com/video/x3hyo83

    Bölüm 5: The Meeting of Two Oceans (1000 CE - 1700 CE)

    https://www.dailymotion.com/video/x3hypc1

    Bölüm 6: Freedom (1700 CE - 2009 CE)

    https://www.dailymotion.com/video/x3hyqsb

    YanıtlaSil
  17. İslâm dinlerden bir din, Türk milleti milletlerden bir millet değildir

    YanıtlaSil
  18. cennet, cehennem ve öteki dünya vs. bunların mucidi din adamlarıdır. din adamları bu tür kavramlarla kendilerine yargılama yetkisi vermek istediler ve böyle ütopik (belki bazılarınca arzulanacak - bana göre bir çekiciliği yok)suni bir dünya oluşturdular. insanlık aptalmış ki bu kavramlar bugüne kadar kalabilmiş.

    YanıtlaSil