-->

7 Şubat 2018 Çarşamba

Halim ve Selim 15: Ahlaki yargılar nereden gelir (1)


HALİM – Çoğu insan için tanrı inancı, ahlaki değerlere bağlılığın temelidir. Her şeyi bilen ve her şeye kadir bir Yargıç’a olan iman insanı davranışlarına çeki düzen vermeye mecbur eder. Bencil yaratıklarız; fıtratımız bizi nefsimize köle ediyor. Allah korkusu (ya da Allah sevgisi) olmasa davranışlarımızda hayvandan farklı olmamız için bir neden kalmazdı. Nefsimizin en alçak güdülerine teslim olurduk. Toplumdaki Allah inancını sarsmaya çalışmakla siz insanları hayvanlaşmaya teşvik etmiş olmuyor musunuz?
SELİM – Voltaire’in ya da Einstein’ın dul kadınları katlettiğini, geceleri market soyduğunu duymadık. Söylediğiniz anlamda tanrı inancı olmayan insanlar bunlar. Buna rağmen hayvanlaştıklarına dair bir belirti görünmüyor.
Son otuz yılda herhangi bir bilim dalında Nobel ödülü alanların yarıdan fazlası herhangi bir tanrı inancına sahip olmadıklarını beyan etmişler. Demek ki entelektüel donanımı ortalamadan üstün olanlar tanrısızlığa meylediyor. Üstelik bunlar yalnız akıl bilgi vb. değil, ahlaki performans açısından da öne çıkan insanlar, çünkü entelektüel donanım ister istemez belli bir ahlaki olgunluğu varsayar.
İsveç ve Norveç’te tanrıya inanmayan ya da agnostik olduğunu söyleyenlerin oranı, çeşitli sayımlara göre yüzde kırkla elli arasında. Herhangi bir dine mensup olmayanların oranı Almanya’da %38, Japonya’da %67’nin üzeri. Bunlar dünyada suç oranının en düşük olduğu toplumlardan birkaçı. “Nefsinin en alçak güdülerine” teslim olanlar orada da var şüphesiz, ama sayıları başka toplumlara oranla hayli düşük.
Üstelik, Japonya’yı bilmem ama diğerlerinde öyle görünüyor ki var olan suç ve ahlaksızlık vakalarının çok yüksek bir oranını dindarlığından şüphe edilmeyecek göçmen azınlıklar temsil ediyor – Pakistanlılar, Türkler, Araplar, Sırplar, Afrikalılar vb. İnceledikçe görüyorsunuz ki bu grupların dindarlığı ile suç işleme eğilimi arasında net bir korelasyon var. Bir kere, dini duyarlıklarından ötürü, içinde yaşadıkları topluma karşı bir nefret ve ötekileştirme refleksi geliştirmişler. Bu da, bana sorarsanız, nefse teslimiyetten çok daha etkili bir ahlaksızlık kaynağı, çünkü karşındakini insan olarak algılama ve empati kurma yeteneğini köreltiyor. İkincisi, kadın ve namus cinayetleri gibi, din kisvesine bürünmüş törelerden kaynaklanan suçlar işlemeye eğilimliler. Bunlar belki doğrudan doğruya dini öğretinin yol açtığı eylemler değil belki, ama töre kaynaklı vahşet hemen her zaman dini inanç bazında savunuluyor ve o sayede direnç kazanıyor. Dinden aldığı meşruiyet olmasa daha kolay bertaraf edilecek.
Yani mesele ahlak ise, dinleri – en azından bazı dinleri – tasfiye etmek daha makul görünüyor, ne dersiniz?
HALİM – Korelasyondan nedensellik çıkarmanın mantıki bir tuzak olduğunu siz de biliyorsunuz. Nobelciler inanmadıkları için mi ahlaklı, yoksa daha üstün eğitime ve ahlak düzeyine sahip oldukları için artık ilahi yardıma muhtaç olmadıkları kanısına kapılmışlar? Aynı şekilde, dinden uzaklaşan Avrupa toplumlarının ulaşmış olduğu refah ve eğitim düzeyi, o ülkelerde tanrı inancının disipline edici değerini azaltmış olabilir mi? Bunlar, vasıfsız kitleler açısından dinin sahip olduğu ahlaki eğitim değerini ortadan kaldırmaz.
SELİM – Bu insanlar ve bu toplumlar dinsiz olduğu için daha ahlaklı demedim. Biraz sonra onu da diyeceğim gerçi, ama henüz sırası gelmedi. Sadece tanrı mitolojisi ile alış verişi olmayan kişi ve toplulukların da pekala ahlaklı olabildiğini, hatta vasattan daha ahlaklı olduğunu gösterdim. Bu da sizin iddianızı çürütmeye yeter. Tanrı inancı olmasa hayvan oluruz dediniz. İşte buyurun, Japonlar ve Nobel ödüllüler hayvanlaşmamış.
HALİM – Manevi bir inanç olmazsa, sadece yasa, polis, aile gibi toplumsal kontrol araçlarıyla ahlaki disiplini sağlayabilir misiniz? Toplumsal kontrol sadece bireyin görünen ve bilinen davranışlarını etkiler; vicdanını zaptu rapt altına alamaz, kimseye görünmeden suç işleme eğilimini gemleyemez. Hem ayrıca, sadece toplumsal kontrole güvenecek olursak toplumun kendisinin kontrolden çıktığı durumları ne yapacağız? 20. yy’da çok sık görüldü bunun örnekleri. Toplumun manevi dayanakları yıpratılmış ise, zorbalığa ve zulme boyun eğmesi kolaylaşıyor.
SELİM – Biraz dünya görmüş olan herkesin bildiği, objektif araştırmaların defalarca teyit ettiği bir olgu var. Kültür düzeyi ve inancı ne olursa olsun dünyanın her yerindeki insanlar aynı temel ahlaki yargıları paylaşıyorlar. Trobriand adası yerlileri olsun[1], Japon aristokratları olsun, Alman üniversite öğrencileri olsun, hatta muhtemelen ABD’nin Bible Belt yobazları olsun, çok fark etmiyor.
Birkaç temel ilkede herkes hemfikir. Nedir bunlar? Bir, çocuğu korumak ve ana babaya saygı göstermek. İki, zor durumda olana – eğer düşman değilse – yardım etmek. Üç, sevdikleri için fedakarlık etmek. Dört, sözleşmeye sadık olmak. Beş, komşunun malına ve kadınlarına tecavüz etmemek. Altı, topluluğun haklarına saldırı olursa direnmek. Kuran ya da İncil okumuş, hiçbir şey okumamış, ya da okuduktan sonra “bunlar palavra” deyip reddetmiş, fark etmiyor. Öyle anlaşılıyor ki bunlar insanın genetik koduna yazılı, evrensel davranış normları. Kültürden kültüre değişmiyor. Bu değerleri benimsemek için birilerinin kitap yazıp uyarması, ya da kitap okuyup uyanması gerekmiyor. En kitapsız ve hatta Allahsız topluluklar dahi bu değerleri kendiliğinden keşfediyor ve çocuklarına aktarıyor.
HALİM – Kuranı Kerim de nitekim öyle der, Allah insanı fıtratı üzerine yarattı ve o fıtrat değişmez (Rum 30).
SELİM – Genetikten ve biyolojik evrimden haberdar olmadığı için öyle ifade etmiş. Şimdi daha net kavrayabiliyoruz bu konuları.
İnsan nefsi diyorsunuz. İnsan nefsi enteresan bir yapı, domuz nefsine ya da kedi nefsine benzemiyor. İnsanı kendi haline bıraktığınızda sabahtan akşama kadar yiyip içmekle, ya da birbirini boğazlamakla, ya da çamurda debelenmekle vakit geçirmiyor. İnsanın genetik donanımında domuzda ve kedide olmayan bazı özellikler var. Bunlar insan soyunun yeryüzündeki olağanüstü başarısının da temel taşlarıdır. Bir kere, tüm memeli hayvanlar arasında yavrusu en uzun süre bakıma muhtaç olan, dolayısıyla yavrusuna en uzun süre sahip çıkan mahluk insan. Sahip çıkmasa, ya da domuzlar ve kediler gibi kısa bir süre emzirip sonra sokağa atsa ne olur? Hiç, milyon sene önce soyu tükenmiş olur, soracak soru kalmaz.
İkincisi, insan diğer memelilerden çok daha üstün bir düzeyde ittifak kuran ve kolektif davranan bir tür. Organize avcılıkla başlamışız, eksik olan ihtiyaç maddelerini takas etmekle devam etmişiz, bugün parçaları Malezya’da üretilen cep telefonunu Çin’de monte edip Nijerya’da satma noktasına gelmişiz. O becerimiz olmasa bugün hala Afrika’da ağaç dallarında yatıp kalkıyor ve aslanların favori çerezleri arasında yer alıyor olurduk. İttifak ise, her şeyden önce bir güven meselesidir. Müttefik diye seçtiğim kişi benim için özveride bulunmaya razı mı, yoksa benim katkımı alıp kaçacak mı? Zor günümde yardım edecek mi? Soframa davet etsem karımı veya kızımı kapacak mı? Katil Komançiler av sahamıza tecavüz etse savaşır mı? Nasıl güvenirim? Onun bana güvenmesini nasıl sağlarım?
Demek ki “nefs” deyip aşağıladığınız temel içgüdüler arasında yavrusunu koruyup kollama, koruyup kollayıcı ebeveyni kayırma, kalıcı ittifaklar kurma, toplumsal güvenilirliği önemseme gibi davranış kalıpları da var. İçgüdülerine teslim olan insan gidip çamurda debelenmiyor. Yavrusunun hayatı söz konusu olunca kendi hayatını hiç düşünmeden tehlikeye atabiliyor; toplumsal itibarını bazen karnını doyurmaktan daha önemli sayıyor; onu korumak adına hiç tereddüt etmeden en büyük fedakarlıkları göze alabiliyor. Var mı böyle huyları olan başka hayvan?
HALİM – Şüphe yok ki Allah insanı eşref-i mahlukat payesiyle şereflendirirken tam da bu özelliklerini kast etmiş. Hayvanlardan farkımız burada.
SELİM – Siz sebebini bilmediğiniz şeylere “Allah” adını vermeyi seviyorsunuz. Ben olsam genetik donanım derim. Daha nötr bir tabir; kodun kaynağına dair lüzumsuz ve yanlış varsayımlarda bulunmuyor. Sadece gözlenebileni söylüyor.
Türün hayatta kalmasını ve çevresine egemen olmasını sağlayan davranış algoritmaları diyebiliriz. Tıpkı kedinin yavrularını yalaması, sonra beş altı aylıkken hırlayıp sokağa atması gibi; köpeğin ağaçları sidikle işaretlemesi ve geçen arabalara havlaması gibi; karıncanın yuva yapması, leyleğin göçmesi, alabalığın dere yukarı yüzmesi gibi, türe özgü bir savunma mekanizması. Bir survival kit. İnsanlar bu donanımı Newton yasaları gibi düşüne düşüne keşfetmediler; Musa ya da Zerdüşt gibi bir aracıdan da öğrenmediler. Fabrika ayarlarında var zaten.
Düşünün, tanımadığınız bir insanın yüzüne yarım saniye bakıp, güvenilir biri mi değil mi karar verme yeteneğimiz var. Cinsel partnerimize attığı yarım saniyelik bir bakış yüzünden birine hayat boyu düşman olma yeteneğimiz var. Tanımadığımız birinin öyküsündeki hayali karakter çocuğunu sevdi ya da Komançilere göğsünü siper etti diye hüngür hüngür ağlama yeteneğimiz var. Bunlar eğitimle, bilgiyle, ya da dini inançla elde edilen şeyler değil. Leyleğin göçü ya da horozun ötüşü gibi, yapısal beceriler. Ahlaki yargılarımızın temeli bunlardır.
(devamı var)


[1] Bronislaw Malinowski’nin 1920’lerde Trobriand adaları yerlileri üzerine yaptığı araştırmalar modern antropolojinin kurucu metinleri arasındadır.

20 yorum:

  1. 1 gün daha yakınsın Sevan cehenneme düne göre.

    YanıtlaSil
  2. Sayın Nişanyan, bu Halim Selim diyalogu ile bilinen şeyleri tekrarlıyorsunuz ama insanlara hiç umut vermiyorsunuz. İnsanlar teselli bekledikleri için dindar oluyorlar, akılcı oldukları için değil. Onlara 'sen yok olacaksın, ailen de, çocukların da yok olacak, onların çocukları da, ayrıca yaptığınız her şey zamanla toz olacak' demek pek hoş bir durum değil. Yeterince tutarlı olacaksa Selim bey bunu demek zorunda. Kendisinin de bu durumdan pek hoşnut olacağını sanmam. O yüzden insanları bu konuda rahat bıraksın, kendisinin onlara sunduğu hiç bir teselli yok. Tesellisiz hayat isteyen kendisi bulur zaten. Üç günlük dünyada teselli arayan insanları rahat bırakın. Zaten sonunda elimizde bir avuç toz kalacaksa insanlar öyle ya da böyle inanmışlar ne önemi var?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hem "bilinen şeyleri tekrarlamak" hem insanların tesellisini engellemek nasıl oluyor yeğenim? İnsanlar bunları zaten biliyorsa o saçma mitolojilerde ne tesellisi buluyor? Kendini mi kandırıyor? Zaten bildiği şeyi başkası söyleyince imanı mı şaşıyor?

      Sil
    2. Absürt bir fikir değil mi, yukarıda taş devri Araplarının hayal dünyasından çıkma bir ucube mahluk varsa teselli buluyorlar, yoksa (ki sizin deyiminize göre zaten bildikleri bir şey) hayatımız kaydı.

      Ya Miki Maus yoksa?

      Sil
  3. sevan yanına arkadaş arıyor.yoksa neden inanmadığını neden anlatsın?öve öve bitiremediği batı toplumu refahını sömürgeye yani hayvanlar gibi hakka girmeye borçlu.yemişim öyle refahı.o refah er yada geç patlar.ne demiş atalarımız?alma mazlumun ahını çıkar sevan sevan.niye sevan sevan?çünkü sevana da kalmıyor bu dünya.aheste aheste olacak olan oluyor.halen ölüyoruz.en ilginci bu?ölümün evrimi ne ki?bugün bir sigara yaktım ve yürümeye başladım.acaba dedim bin yıl önce tam olarak burada ne oluyordu?ve bugün benim burada olmam normal mi?sperm fışkırıyor da bir insan oluyor?buna ancak gülünür.bu işin içinde bir iş var.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. "Batı, refahını sömürgeciliğe borçlu" tezine itirazım var. Batı refahını akla ve bilime yaslanmasına borçlu... Hiç sömürgecilik yapmayan (zira geç kalmıştı.) Almanya şu an Batının en önde gelen ülkesi...

      Sil
    2. Almanya istisnadır. Kaideyi bozmaz.İtiraz bir istisnadan öteye geçemiyor. Hem yazımın devamında farz edelim ki haklı bir refahın üstünde olsunlar lakin halen ölüyorlar diyorum.Dünya hayatının ötesi olma ihtimali yok mu?Öyle bir ihtimal ki dünya hayatı gibi elli altmış yıl da değil .Sonsuzdan bahsediyoruz .Aklın ve bilimin sonu var.Sonsuzluğa bir yol gerek. Nisanyan'ın dediği gibi inananlar Allah diyor din diyor. İnanmayanlar ne diyor? Bilimsel açıdan hayat kesinlikle yok olmaya mahkumdur.

      Sil
    3. Almanya istisna falan değil. İsveç'in de sömürgesi yoktu,Finlandiya'nın da. İspanya en erken en geniş sömürge ağına sahip oldu ama, İsveç'in yanına bile yaklaşamıyor, daha yeni yeni toparladı. Hayat standardının gelişmesinin sömürgecilikle ilgisi var, ama birebir değil. Batı Avrupa, yayılmacı olduğu için gelişmedi, geliştiği için yayılabildi. O gelişmenin sırları da coğrafyada ve kültürde gizli. Teşhisi doğru koymaz isen tedaviyi bulamazsın.

      Sil
    4. Google amcaya sor bakim almanyanın sömürgeleri diye..neler göreceksin..

      Sil
  4. Amcabey, kafası biraz çalışan herkes anlayabilir ki Miki Maus yok, en azından dinlerin var sandığı şekilde yok. İnsanlar tabii ki kendini kandırıyor. Ama bu durumun davul zurna ile kutlanacak bir hali de yok. Söylediğim şeyi anlamayacak birisi değilsiniz.

    YanıtlaSil
  5. Bernard Russell'a göre toplumdaki çoğu suç/gayri ahlaki davranışlarının temelinde "Bağışlayan ve Cezalandıran Tanrı" kavramı yatar der. Bu kavramlar özellikle insanı suça teşvik eder. Yaparım cezası neyse cehennemde yatar çıkarım veya yaparım bağışlayan tanrıya bi ibadet ederim beni bağışlar.
    Bu arada Voltaire'den bahsetmişsiniz, Raymond Roussel'in Locus Solus isimli romanından Voltaire ile alakalı bir bölüm.
    Voltaire Üzerine Büyük Frederic'in mektuplarından alınma bir oluntu.
    1775 güzü boyunca, o sırada seksenini bulmuş ve şana doymuş olan Voltaire, Sans-Souci şatosunda Frederic'in konuğuydu.
    Bir gün, iki dost krallık konutu dolaylarında dolaşmaktaydı, Frederic ünlü dostunun sürükleyici söyleminin büyüsüne bırakıyordu kendini, o da, iyice coşmuş, uzlaşmaz din karşıtı öğretilerini incelik ve ateşlikle açıklamaktaydı.
    İki adam, konuşmaya dalıp saati unutmuşlardı, güneş battığı zaman, kırın ortasında kaldılar.
    O sırada, Voltaire, öylesine uzun süredir savaştığı, güneş battığı zaman, kırın ortasında kaldılar.
    O sırada, Voltaire, öylesine uzun süredir savaştığı eski inaklara karşı özellikle sert bir döngüye dalmıştı.
    Birdenbire bir tümcenin ortasında susuverdi ve, derin bir sıkıntı içinde, olduğu yerde kaldı.
    Biraz ötesinde, daha gençlik çağına ancak girmiş bir kız, küçük bir katolik kilisesinin tepesinde akşam duasını çalan uzak bir çanın çınıltısı üzerine diz çökmüştü. Latince bir duayı coşkuyla söylerken, elleri birleşmiş, yüzü göklere dönmüş, iki yabancının varlığını bilmiyordu, coşkusu öylesine hızlı bir biçimde düş ve ışık bölgelerine götürüyordu kendisini.
    Voltaire anlatılmaz bir bunalımla ona bakıyordu, bunalım sarı ve buruşuk yüzüne her zamankinden de solgun bir yaydı. Zorlu bir heyecan yüz çizgilerini buruşturdu, bu arada işitilen duanın kutsal dilinin etkisiyle, bilincinde olmadan, karşılıklı okunan bir ilahi gibi, ağzından şu latince sözcük çıkıyordu. "Dubito" (kuşku duyuyorum)
    Hiç kuşkusuz, tanrısızlık konusundaki kendi kuramlarına yönelikti. Sanki dua eden genç kızın büründüğü insan-dışı anlatım karşısında içinde bir açınlama gerçekleşiyor ve, o yaşta çok yakın olan ölümün eşiğinde,tüm varlığın durasız cezaların dehşeti sarıyordu.
    Bu bunalım ancak bir an sürdü. Alay büyük kuşkucunun dudaklarını yeniden buruşturdu ve başlamış tümce iğneli bir havayla bitti.
    Ama sarsıntı gerçekleşmişti ve Frederic gizemsel bir coşku duyan bi Voltaire'in kısa ve değerli görüntüsünü hiçbir zaman unutmadı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Züğürt avuntusu. Voltaire gibi derya bir adam seksen yaşında fark etmiş ki, a aaa, Katolik genç kızlar tanrıya inanınca mutlu oluyor.

      Potsdam'da Katolik kızını nereden bulmuş o tarihte?

      Sil
    2. Oh... Raymond Roussel, sürrealizmin fikir babası. Anlamsızlığın şairi. Kim bilir orijinal metin neyi kastediyor.

      Sil
  6. Üstadım, "vasıfsız kitleler açısından dinin sahip olduğu ahlaki değer" faslını es geçmişsin gibi... Bence de bu konu netameli ve önemli...

    YanıtlaSil
  7. SELİM,

    1) Ahlaki norm dediğimiz davranış biçiminin insanların ittifak yapma ihtiyacı/becerisinden kaynaklandığını söylüyorsun. Antropolojide genel kabul gören görüş de bu. Harari, Homo Sapiens kitabında ittifak yapmanın hikaye anlatma becerisinde olduğunu söylüyor. Sapiens, Neandertal'i bu sayede alt etti der. Neandertal doğal kabile sayısının üst sınırını - yani anlamlı bir biçimde ilişkiye girebileceğin insan sayısını- 150'yi geçemez. Geçerse organize olamaz. Sapiens ise hikayeler sayesinde 1000lere ve üstüne çıkar. Hikayeler büyük rakamları organize eder. Hangi durumda nasıl davranacağını sana birisinin (tam olarak) söylemesine gerek kalmaz, hikayeden bilirsin. Böylece organize olursun... der Hariri. Bu bağlamda dinin çok güçlü bir hikaye/organizasyon değeri yok mudur? Hikaye için din şart değil tabi, ama yerine bir şey gelmiyorsa? Japonyalılar, Çinliler, İsveçliler, Nobel ödüllüler dinin yerine başka hikayeler koyabiliyor. Olaylar öyle gelişmiş. Bir ömür içinde alternatif hikaye çıkaramayacaklar ne yapsın? Her biri 10.000 dendritli 100 milyar nöronluk bir sistemin yıllar içinde oluşturduğu kalıcı sinaptik yolların ne kadar enerji kullandığının farkında mısın? Bütün o yolları silip baştan kurmanın enerji maliyeti yasaklayıcı düzeyde, eğer 0-6 yaş arasında oluşan temel sinaptik iskelet uygun değilse. Bu durumda dışarıdan gelen verileri sinaptik iskelete uyarlamak, sinaptik iskeleti değiştirmekten daha kolay (enerji maliyeti daha düşük) olur. Isaac Asimov'un 'I,Robot' kitabında bu hali anlatan güzel bir hikaye var: Reason. http://addsdonna.com/old-website/ADDS_DONNA/Science_Fiction_files/2_Asimov_Reason.pdf

    Ayrıca herkesin hikayesi hakikate dayanmak zorunda mıdır?

    2) İnsan davranış kalıpları genetik, evet. Yalnız bu kalıplar belli oranlarda ortaya çıkıyor topluluklarda, genelgeçer değiller. Mesala saldırganlığı öne çıkan bireylerin doğal bir oranı var. Çünkü saldırganlık belli bir survival değerine sahip. Öte yandan empatik özellikleri öne çıkan insanlar var. Çünkü başka bazı koşullarda empatinin survival değeri var. İşbirliği, sadakat, zeka, çeviklik, nefret, öfke, vb özellikler de böyle. Bence toplumlarda her davranış kalıbının evrimin belirlediği belli bir asimptotik potansiyel oranı var, bunun ideolojik/siyasi yansımaları da var. Atıyorum %10 milliyetçiliğe meyilli potansiyel, %30 dindarlığa meyilli potansiyel, %40 ateizme meyilli potansiyel gibi. Yani görünür vadede bu asimptotları geçmek mümkün olmayabilir. Bildiğimden değil. Sezdiğimden. O yüzden farklılıklarla yaşamayı öğrenmek önemli, her kalıbın kendince survival değeri olduğunu bilmek de. Diye düşünüyorum kendimce...

    3) Bayılıyorum bu Halim'le diyaloglarına. Bende yarattığı etkiyi yazayım dedim.

    YanıtlaSil
  8. ‘İnananların ahlaka ihtiyacı yoktur,çünkü dinleri vardır’..:).(kimin sözüydü hatırlayamadım)

    YanıtlaSil
  9. sevan abi makalelerini ilgiyle okuyor ve beğeniyorum ama özelliklede yorumlar kısmına bayılıyorum .İlk başta evliya sabrı vermiş dedirtecek türden cevaplar vermeye çalışıyorsun ama en sonunda yetti gari deyip:)) (hayat işte bizi sınıyor)kılıcı tüfeği alıyorsun allah ne verdiyse boşaltıyorsun içindikileri ve isyankar yanın ağır basıyor en sonunda .Benimde burda gülmekten karnıma ağrılar giriyor tabii hemde bir sürü şey öğrenerekten.iyiki varsın sevan abi.keşke senin gibilerin sayısı biraz daha fazla olsaydı bu dünyada en azından bu anlamsızlık ve boşlukta daha bir güzel olurdu hayat.

    YanıtlaSil
  10. 'Kültür düzeyi ve inancı ne olursa olsun dünyanın her yerindeki insanlar aynı temel ahlaki yargıları paylaşıyorlar've
    'Birkaç temel ilkede herkes hemfikir' demişsiniz ama Kolakowsi'den bahsettiğiniz yazıda tutarlı bir ahlaki sistemin imkansızlığından bahsettiniz. Ahlaki temel ilkeler çok eski,evrensel ve genetik,biyolojik iken tutarlı bir hale gelmeleri sizce neden mümkün olmuyor?

    YanıtlaSil