Monday, June 1, 2015

"İslamın Faydaları" yazısına gelen yorumlardan bir potpuri

Patlıcan Amerikan icadı değil, Hint asıllı bir bitki. 14. yy’a ait Farsça ve Türkçe kelime listelerinde bādincan ve bādilcan olarak adı geçiyor. Klasik Arap lugatlerinde karşılığı yok; Orta Farsça’da ve Kaşgarî’nin Divan’ında da yok. Demek ki 10-11. yy’dan sonra çıkmış olmalı. Tahminimce Gazneli Mahmud’un 11. yy’da Hindistan’ı istila edip yağmalaması ardından Yakındoğu’ya akan Hint ürünlerinden biridir.
İslam mimarisi
Endülüs’e gitmedim maalesef, gitmek isterdim. Epeyce okudum ama. Daha geçen ay Washington Irving’in Stories of the Alhambra’sını bitirdim. 19. yy başının henüz kaşarlaşmamış Şark romantizmi; etkilenmemek imkânsız.
Mısır’ı bilmiyorum; ama Suriye’yi, Kudüs’ü, İran’ı, Hindistan’ı gezdim. Şam’daki Emevi Camiinde, Mescid-i Aksa’da, Delhi’nin Kızıl Mescid’inde, Tac Mahal’de, Ekber’in Fetehpur Sikri’deki harap sarayında vakit geçirdim. Gözlerim açıktı sanıyorum.
Türkiye’de Sinan’ın irili ufaklı otuz-kırk eserini alıcı gözle görmüşlüğüm vardır. Rehberlik yaptığım yıllarda bir ara adı “Klasik Osmanlı Mimarisi ve Mimar Sinan” olan bir tur yapıyordum, İstanbul-Bursa-Edirne, on gün, muhatabım bir sürü ukala İngiliz sanat tarihi meraklısı. Mecburen ne bulduysam okudum, Ömer Lütfü Barkan’ın yayınladığı Süleymaniye Camii inşaat defterleri dahil. İşçilere kaç para yevmiye verilmiş filan, az çok aklımda kalmış.
İçime işleyen yer, meşhur camilerden çok, Edirne’deki Bayezidiye külliyesidir. Alabildiğine soyut ve formel bir labirent: Osmanlı’nın ruhunu, ayak kokusu ve ucuz lamba ve agresif avamlık tasallutundan uzak, sükûnetle okuyabileceğin bir yer. (O yıllarda metruktu. Şimdi fakülte mi ne olmuş, kim bilir ne haldedir.) Sinan’ın aklımda yer eden başyapıtı ise Payas’taki Sokollu külliyesidir. Tüyler ürperten bir yerdir. Ezici boyutları ve acımasız bir geometrisi vardır. Nedense insana Hitler’in Nürnberg’deki parti kurultayını hatırlatır.
İbni Haldun
Üniversitede Arapça ikinci sene hocam Prof. Franz Rosenthal idi, tanınmış bir Şarkiyatçı, İbn Haldun’un eleştirel edisyonunu yapmış, İngilizceye çevirmiş. Bir sömestr boyunca İbn Haldun’u Arapça orijinalinden okutmaya çalıştı, canımızı çıkardı. O vesileyle İngilizcesini de (tek ciltlik kısa versiyonunu) okudum.
Orijinal bir düşünürdür. Şaşılacak kadar “laik” bir dünya görüşü vardır. Anlattığı öyküde tanrılar rol oynamaz, vahiy ve kıyamet perspektifine değinilmez, tarihin itici gücü olarak onların yerini sosyal evrimin yasaları alır. Bir bakıma Batı Rönesansının seküler bir tarih teorisi oluşturma çabasını 100-150 yıl öncesinden haber vermiştir. Yanılmıyorsam 16. yy’da Latinceye çevrilmiş; Rönesans-sonrasının önemli ismi Giambattista Vico ondan esinlenmiş. Oradan da dilerseniz Hegel’e, Marx’a uzanan bir etki zinciri kurabiliriz.
Seküler tarih yazımı elbette ondan önce de vardı. Antik çağ tarihçileri sağlamdır; Polybius’un, Titus-Livius’un, Tacitus’un tarihleri alabildiğine dünyevi ve gerçek bir beşer dünyasında cereyan eder. İslam tarihçilerinin iyileri de, vahiy faslını bir kez atlattıktan sonra, insanlar alemine sadıktırlar. Mesela Taberi’nin 42 ciltlik tarihinin, peygamberden sonraki 35 cildi boyunca Allah yeryüzü işlerinden elini eteğini çekmiş görünür. İbn Haldun’da orijinal olan şey sanırım sekülerliği değil, tarihte (tanrıdan başka) bir soyut yönetici güç araması. Bir tarih teorisi önermesi. İyi bir şey midir? Emin değilim. Belki de Allah’tan boşalan yere onun kadar hayali bir başka soyut aktör koymaya teşebbüs etmiş. Ha Uhud savaşına katılan melekler, ha “üretici güçler” yahut “devlet ruhu” veya “sınıflar” – aynı derecede mitolojik birer soyutlama değil mi?
Batıda tanınmasa bugün İslam dünyasında İbn Haldun’u hatırlayan olur muydu? Sanmam. Fazla seküler.
Ömer Hayyam
Babamın kütüphanesinde nefis gravürleri olan bir Ömer Hayyam kitabı vardı, İngilizce, 1890’lar baskısı. Çocukken resimlerine bakardım. Lisede İngilizce okumaya cesaret ettiğimde ele aldığım ilk şiir kitabı odur. [Lise 1’deyken kendi başıma okumayı başardığım ilk İngilizce kitap Maurice Ravel’in biyografisiydi. Bu da aynı günler ya da ertesi yaz olmalı.]
Yıllar sonra Farsça öğrenmeye teşebbüs ettiğimde Ömer Hayyam ile Hafız’ın birkaç şiirini önüme koyup, Ferheng-i Ziya’nın yardımıyla okumaya çalıştım. Şimdi Farsça bildiğimi söyleyemem, ama on tane beyit verseniz beşini sözlüksüz çat pat çözebilirim.
Sözlük
Sözlüğü Araplar icat etti dedik. Kelime listeleri eskiden beri vardı elbette, neredeyse yazının icadıyla başlamış. Akatça-Sumerce vokabüler listelerinden Kelimebaz’da söz etmiştim. Gerçek anlamda bir sözlüğe Antik çağın en sonunda yaklaşmışlar. Yunancada Hesykhios’un Leksikon’u 5. yy; Latincede Sevilla’lı Isidore’nin Etymologia’sı 6. yy olmalı. Ama ikisi de tematik sözlüktür, yani sözlükten çok ansiklopedidir. Belli bilgi alanlarının terminolojisini özetlerler.
Tamamen soyut bir listeye ilk kalkışanlar Araplardır. Klasik Arapça sözlüklerden Muhit ve Sıhah (11. yy başı) yanlış hatırlamıyorsam ilk alfabetik sözlükler olacak. Firuzabadi’nin Kamus’u (15. yy) çağının başyapıtıdır; devasa bir literatürü tarar ve her kelimenin farklı ve marjinal kullanımlarını tartışır. Avrupalılar o seviyeyi ancak 16. yy’da yakaladılar, 17. yy’da aştılar.
İslam Medeniyeti
Klasik devir İslam medeniyeti, bugün “İslam” diye bilinen şeyden de, Kuran’ın temsil ettiği ilkel gaza kültüründen de çok farklı bir şey. Son derece formel, soyut, rasyonel bir eğilimi var. Düzene ve simetriye tutkun; kuralcı ve sadeleştirici. Bu anlamda sözlüğü (bir dilin kelime hazinesinin tamamını listelemek gibi çılgın bir fikri) keşfetmeleri tesadüf değil. Yetmiş bin hadisi isnat zincirleriyle tasnif etmek, binlerce sahabenin ayrıntılı biyografilerini çıkarmak; 42 ciltlik dünya tarihi yazmak, aynı sistematik zihniyetin bir yansıması. Tabii bunun zirvesi fıkıh: yaşamın her detayını (dişini nasıl fırçalayacağından yengesinin üçüncü kuzenine kaç para kalacağına kadar) mutlak ve rasyonel bir kurallar manzumesine bağlama hırsı – bir bakıma totaliterliğin varabileceği son nokta.
İslam görsel sanatı non-figüratif ve geometriktir, belli motiflerin sonsuza kadar tekrarlanmasına dayanır. İçinde insan yoktur, soyut ve rasyonel bir düzen vardır. Anti hümanisttir; şoke edici ölçüde “moderndir”. Suriye’deki Emevi sarayları, devasa boyutlarda bir kare içinde, aynı geometrik birimlerin sürekli ve simetrik bir şekilde tekrarına dayanır, daha önceki hiçbir mimari tarzına benzemez.
Aynı ruhu yüksek Osmanlı mimarisinde görürsün. Emperyal ve askerî bir tarzdır. Yerel geleneği ve topografyayı hiçe sayar. Tıpkı şimdiki AVM’ciler gibi önce araziyi dümdüz eder, tepeleri traşlar, vadileri doldurur. Sonra ister Budin’de ister Basra’da olsun, hazır katalogdan çıkma kalıp projeyi çakar. Yerel birikime veya bireysel yaratıcılığa cevaz vermez. Ebedi bir düzenin matematiğini temsil eder. Ezici ve rasyoneldir; duygusallığı ve sevimliliği yoktur. Esprisi yoktur.
Edebiyatta aynı şey. Masal anlatmaya kalkmışlar, aynı motifleri tekrarlayan bin bir tane olması gerekmiş. Geçenlerde Attar’ın Mantıku’t-Tayr’ının 1317’de yapılmış Türkçe çevirisini okudum: sanki Borges’in akıl bükücü hikâyelerini, ya da Robbe-Grillet’nin 1960’lardaki modernist deneylerini hatırlatan bir mantık labirenti. Daha önce Garipname ile epey uğraştım. 1330’da yazılmış, Türkiye Türkçesinin ilk orijinal edebi eseri. Adam dini ve ahlak felsefesini matematiksel bir modele uydurmaya çalışmış. Eser on bölüm; ilk bölümün konusu bir, ikinci bölümün konusu iki, onuncu bölümün konusu on. Her bölüm, kendi sayısı kadar alt-bölüme ayrılıyor, o sayıyla ilgili dizileri ele alıyor: bir tanrı, yedi erdem, on parmak vb.
Bugün İslam denince benim aklıma bunlar gelmiyor; ağlak bir santimantalizmle başıboş bir öfkenin karışımını görüyorum, başka da bir içerik göremiyorum. Bunun klasik İslam medeniyetiyle bir anlamlı bağı var mı? Bir neden-sonuç ya da evrim ilişkisi var mı? Anlamakta güçlük çekiyorum. Daha ziyade, yüzyıllarca kötü yönetilmenin, toplumsal ve kültürel çürümenin doğurduğu hastalıklı bir sonuç gibi geliyor bana. Bir tür toplumsal patoloji. Medeniyet demek zor; daha ziyade bir tefessüh hali.
İslamın Faydaları - 2
Mamafih “İslamın Faydaları” yazısının konusu İslam kültürünün neyinden hoşlanıyoruz, neyinden hoşlanmıyoruz değildi, başka bir şeydi. İnsan evladının bilgi ve beceri birikimine ne katkıda bulunmuş? Bu idi konu.
Bundan on iki bin sene önce henüz koyunu, keçiyi, buğdayı, çanak çömleği, kumaşı, tekerleği, ev ve köy yapmayı bilmeyen sefil bir memelinin bugün geldiği yere bak. İslam medeniyetinin bu maceradaki yeri nedir? Katkısı nedir?
Cevap bence olabildiğince nettir. 700 ile 1200 yahut 1300 arasında bir sürü katkısı olmuş. Bunlar gerçi çok orijinal şeyler değil, Eski Yunan’ın yaratıcı enerjisiyle kıyaslanamaz; çoğu Antik Yunan’ın üzerine inşa edilmiş ya da Hindistan’dan aktarılmış. Ama yok sayılacak şeyler de değiller: alkol, sözlük, trigonometri, sıfır, üniversite, kayısı, şeftali, ut vb..
1200’den, hadi diyelim 1500’den sonra durmuş. O günden bu güne geçen beş yüz küsur yılda hiçbir katkı yok. Hiç yok. Sıfır. Nul. İnsanlığın evriminde bir adım sayılacak bir tanecik fikir, bir tanecik beceri ya da bilgi kırıntısı ortaya koymamışlar. Sadece tüketmişler. Son devirde tüketmekle de yetinmiyorlar; bir de üstelik öfkeleniyorlar.
Oturduğun yerde etrafına bak. Son beş yüz yılda birtakım insanların alın teriyle yaratılmış en az yüz tane eser göreceksin. Elektrikle işleyen her şeyi geç. Matbu olan her şeyi geç. Gazeteyi, kâğıt parayı, kredi kartını, taksitli kredi kartını geç. Numaralı gözlüğü ve kontakt lensi, ayrıca bifokal lensi ve astigatizmi düşün. Birkenstock sandalların kavisli tabanını ve yirmi senede eskimeyen mantarını düşün. Pet şişeyi ve pet şişenin üzerindeki yivleri düşün. Apandisit ameliyatını ve kan dolaşımını, tansiyon hapını ve şeker ilacını düşün. Mısır hiyerogliflerinin ve Orhun yazıtlarının okunmasını düşün. Jüpiter’in aylarını, işçi sendikasını ve sosyal sigortayı, emekli aylığını, Nutella’yı, Amerika’nın ve Avustralya’nın keşfini, buharlı gemiyi, Kalaşnikov’u, parlamentoyu ve güven oylamasını, Lego’yu, yüz katlı binaları, karbüratör memesini, spiral telli defteri, çıtçıtlı tırnak makasını, plaj şezlongunu, kuşe kâğıdı, ince uçlu pilot kalemi ve verem aşısını düşün. Bunların her bir tanesi birtakım insan evladının canhıraş çabasının ürünüdür. Emekle ve yaratıcılıkla ve binbir fedakârlıkla ortaya konmuşlardır. O yetmez, bu insanları eğiten, teşvik eden ve ödüllendiren yapılar yüzyıllar boyunca sonsuz emek ve özveriyle tasarlanmış, kurulmuş, korunmuş, onarılmış, yenilenmiştir. O da ayrı bir emektir.
İstisnasız hepsi, Batı Avrupalıların ve onların şubesi olan Kuzey Amerikalıların eseridir. İslam aleminin beş yüz yıllık katkısı sayıyla sıfırdır.
Ha belki Behçet hastalığı var, bilmem. [Çiçek aşısını da ayrıca tartışırız isterseniz.]
Oryantalizm?
Olaya bu açıdan bakınca meşhur “oryantalizm” muhabbeti bana pek anlamsız geliyor. Emek veren emek vermeyene neden saygı göstersin? Üreten üretmeyenle neden aynı onuru paylaşsın? Öylesi, çalışıp üretene hakaret olmaz mı?

9 yorum:

  1. Her zamanki gibi pek lezzetli, ellerinize sağlık.
    Yanıtla
  2. 500 yıllık üreten Batı, tüketen İslam dünyası denkleminde Uzak Doğu ülkelerinin yeri nedir ? Son 50 yılın gelişen teknoloji- bilgi birikimi yalnızca Batı Avrupa- K.Amerika' nın mı eseridir ?
    Yanıtla
  3. Islam kılıçla yayılmamıştır ikna yoluyla yayılmıştır diyenlere hangi kaynakları gösterebiliriz dediklerinin öyle olmadığına dair
    Yanıtla
  4. Iyi ki varsın ve hala bir şekilde seni okuyabiliyoruz.
    Yanıtla
  5. Kafa acici tespitler var ama hakikati eksik soylediginde hakikat olmuyor
    Bati medeniyeti denilen olgunun yazida belirtilen kaydettigi 'gelismeleri' terazinin bir kefesine koyacaksak digerine de bunlari saglayabilmek icin hangi bedellere katlandilar ve insanligi katlandirdilar kismini koymak lazim
    Boyle yaptiginda mantari 20 yil eskimeyen Birkenstock terlik giymeyeydik diyesi geliyor insanin
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Her hastalandiginda can simidi gibi sarildigin antibiyotigi de bulmasalardi diyor musun mesela?
  6. "İbn Haldun’da orijinal olan şey sanırım sekülerliği değil, tarihte (tanrıdan başka) bir soyut yönetici güç araması. Bir tarih teorisi önermesi. İyi bir şey midir? Emin değilim. Belki de Allah’tan boşalan yere onun kadar hayali bir başka soyut aktör koymaya teşebbüs etmiş. Ha Uhud savaşına katılan melekler, ha “üretici güçler” yahut “devlet ruhu” veya “sınıflar” – aynı derecede mitolojik birer soyutlama değil mi?"

    "Sınıf" soyut ve muğlak bir kavram olabiliyor. Onun yerine "meslek" veya insanların geçim yolları gibi somut ifadeler kullandığımızda Marksizmin birçok yargısı doğrulanmaz mı?
    "Bir ülkede egemen fikirler egemen mesleklerin [sınıfların] fikirleridir" cümlesinde olduğu gibi. Ülkemizde neden bürokrasinin fikirleri (veya sizin bir tabirinizle "bürokratik hayasızlık") egemen? Çünkü egemen meslek onlar. Batıda neden daha çok özgürlük ve çoğulculuk var? Çünkü orada kimse tam egemen değil. Ne bürokrasi, ne "kapitalistler", ne orta sınıflar, ne de "işçi sınıfı".
    Marksizmin çelişkisinin ve başarısızlığının nedenlerini de burada aramak lazım belki. "İşçi sınıfının", daha doğrusu işçi sınıfı adına hareket eden bir zümrenin tek egemen olması ve hakikatin tek temsilcisi kabul edilmesi ancak totaliterlikle sonuçlanabilir.
    Yanıtla

Wednesday, May 13, 2015

Hatta ateistler bile...

"Söz sözdür ve sadece laikler filan değil, agnostikler hatta ateistler bile bir yemin edince gereğini yerine getirmek lüzumunu duyarlar." (Basından)

Bu cümlede iki yanlış kelime var. Biri "hatta", diğeri "bile".

Bir zamanlar "Marksist, Leninist ve hatta Maoist" vardı, "hatta" onu anımsatıyor, sanki ateizm agnostizmin beter bir derecesiymiş gibi. Türkiye'de ve dünyada yaygın bir kanıdır, ama yanlış. Kelimeleri doğru anlamda kullanırsan, beter olan agnostizmdir.

Tabiri 19. yüzyılda Oxford'da hoca olan Theodore Huxley icat etmiş. "Tanrı var mı yok mu bilmiyorum, bulunca haber veririm" gibi sefil bir şey kastetmemiş elbette. "Tektanrılı dinlerin tanrısı mantıken bilinemez" demiş, ve bunun mantıkî ve kaçınılmaz sonucu olarak, o tanrı hakkında herhangi bir şey bildiğini iddia eden herkesin yalan konuştuğuna hükmetmiş. Onun tanımlayıp adlandırdığı agnostizm "bilmiyorumculuk" değil, "bilinemezcilik". Nefes kesici ölçüde radikal bir tavır.

Söylediği şey aslında dincilerin utangaç bir şekilde itiraf ettiği şey. Varlığı var eden ve yok etme gücüne sahip olan "şey" hakkında doğru olan hiçbir önerme kuramazsın. Mekân ve zamanda sınırlı olmayı ima eden hiçbir sıfat atfedemezsin. Oysa insanoğlunun bildiği ve kavrayabildiği tüm sıfatlar zaman ve mekân içinde sınırlı olmayı ima eder. İrade atfedemezsin, çünkü irade, mekân ve zaman içinde sınırlı bir biyolojik varlığı varsayar. Dolayısıyla Allah şunu yaptı, şunu istedi, şunu emretti diye söylenenlerin tümü külliyen palavradır. Bilemeyeceğin bir şey hakkında beyanda bulunamazsın. Sonsuzdur desen de yalandır, sonludur desen de yalandır. Falan kişiyle dağda buluştu desen de yalandır, senin ibadetini önemsiyor desen de yalandır, taşralı cici kızların orasını burasını açmasına kızıyor desen de yalandır. Bilmediğin şey hakkında yapabileceğin tek şey susmak.

Ateizm yalnızca "yoktur" diyor. "Yoktur" demek "mantıken olabilir" ihtimaline açık kapı bırakır, ya da en azından bırakabilir. Mesela "kilerde kedi yok" dediğin zaman, teorik olarak kilerde kedi olabileceğini kabullenmiş olursun. Bu anlamda agnostizm o kapıyı da kapatıyor. "Kilerde wcjjjxkfg;; var mı yok mu bilemem, çünkü söylediğin şeyin bir manası yok" diyor, meseleyi temiz bir sonuca bağlıyor.

Onlar "bile" verdiği sözü tutuyorsa düşün artık...

*
"Bile" sözcüğünde "hiç beklemezdik, bak hele" iması var ki o da yanlış. Ateist demek sorumluluğu otoriteye yahut cemaat dayanışmasına havale etmeden vicdanıyla baş başa kalmayı seçen kişi demek. Sence hangisi daha dürüst olur? Hangisinin sözüne daha çok güvenilir? "Sorumlu benim" deme mertliğine sahip olan mı, "ben bilmem abim bilir" diye kaçan mı?

Vicdan dediğin (ki insanın ruhunun ta dibinde yatan HAK duygusudur) kısık sesle konuşur. Otoritenin buyurduğu, kalabalıkların bağırdığı, ceza korkusunun zihinleri kararttığı yerde sesi duyulmaz. Tuhaf olan ateistin doğru adam olması değildir. Asıl tuhaf olan öbürü: Ahlakî kararları atadan kalma ucuz formüllere, ya da hasbelkader mensup oldukları ümmetin sesi en cırtlak çıkanına terk edenlerden bile ara sıra düzgün adam çıkması. Bir tür mucizedir. İnsanın özünde var bir güzellik ki, din denilen ruh tutulmasına rağmen bazen ahlaklı olabiliyor.

"Dindarların ahlaka ihtiyacı yoktur çünkü onların dini var" diye kim demişti şimdi hatırlamıyorum, ama derin sözdür.

(Ahmet Turan Alkan'a selam, saygı ve sitemle)
  1. "Dindarların ahlaka ihtiyacı yoktur çünkü onların dini var" sözünün sahibi Halil Cibran'dır.

    Pekii... Sevan Abi, ne oldu da insanoğlu çok tanrılı dinlerin prime time dizisi tadından sıkılıp ali kıran baş kesen, biricik ve omnipotent bir tanrıyı yaratmaya koyuldu ?

    Bi deyiver Allah aşkına.
  2. Stalin, Mao, Hitler ve onlarin ateist yandaslari da kendi ideolojileri ugruna milyonlarca insani hasere gibi yok etmeyi becermisler. Sen ateist vicdanina o kadar guvenme.
    Yanıtla

    Yanıtlar





    1. Ateist vicdanına çok güvendiğime dair bir izlenim mi edindiniz? Nasıl?
    2. Vicdan bilgi acisindan tarafsiz bir guc degildir. 'Hak duygusu' dediginiz insanda yanlis sinyal verebilir.

      Yanlis anlamamissam, siz ateist insanin vicdani vahiy ve otoriteye boyun egmedigi icin 'dindar' insandan daha saglikli oldugunu soyluyorsunuz.

      Peki Columbia'da murekkep yalamis bir kisi olarak hic mi epistemology dersi almadiniz ? Vahiy disinda insanin epistemolojik acidan neyin dogru neyin yanlis oldugunu olcecek objectif bir olcunun olmadigini ogrenmediniz mi ?
  3. <<>> Bu lafin neye benzemis, biliyor musun ? "Elektrik kablo olmaksizin elektrik akimi atfedezmisin cunku elektrik bir elektrik kablosu varsayar" gibi bir laf. Tabii her elektrik muhendisi bunun yanlis oldugunu bilir. Senin metafizik ucman da aynen oyledir ya da en azindan oyle olabilir cunku mantiken hic de oyle senin varsaydigin gibi bir sinirlama yoktur.
  4. Islam'i ateizm ile yenebilecegini saniyorsan yaniliyorsun. Cunku eger tarih okuduysan ve ozellikle islam tarihini okuduysan goreceksin ki ancak silah gucu elinde oldu mu galip gelmis silah gucu baskasinin elinde oldu mu da maglup olmustur. Olay bu.

Tuesday, April 28, 2015

İslamın Faydaları

İslam aleminin insanlığa katkıları deyince ilk aklımıza gelen şey alkol. Şaraptan saf alkol damıtmayı 11. yüzyılda Müslüman İspanya’da icat etmişler. Avrupalılar oradan öğrenmiş. Adı Arapçadan, al-kuhl, yani (göze sürülen cinsten) “sürme”. Neden sürme? Hiçbir yerde sağlıklı bilgi bulamadım. Sanırım o devirde kimyasal maddelerde bir çeşit kod adı verme geleneği var, belki meslekî sır kaygısıyla ya da başka nedenle. Boraks, antimuan, arsenik, zincifre gibi bazı kimyasal maddeler de o devirde Araplardan Avrupalılara geçmiş.
Birkaç yıl önce Almanya’da Geschichte der Alchemie diye harikulade bir kitap bulup okumuştum, Ortaçağdan 18. yüzyıla dek yüze yakın kimya ve simya, ak ve kara büyü üstadının ciddi ve ayrıntılı tarihçesi. Orada farkettim, mesleğin kökleri her vakada bir şekilde Araplara bağlanıyor. Daha eskisi Yunan, özellikle de İskenderiye elbette; Araplar arada köprü işlevi görmüşler. Nitekim, Batılıların kullandığı kimya (Chemie, chimie vb.) sözcüğü Arapçaal-kimyâ’dan alıntı, o da Eski Yunanca khêmia’dan.
Sözlük bir başka Müslüman icadı. Bir dildeki bütün kelimeleri alfabetik sıraya dizip derleme fikri, tuhaftır, Yunanlılarla Romalıların aklına gelmemiş. Dilbilimdeki muazzam ustalıklarına rağmen eski Hintlilerde de yok öyle şey. İlk alfabetik sözlükler yanlış hatırlamıyorsam Miladi 9. yüzyılda el-Halil’in Ayn’ı ile Ebu Ubeyde’nin Lugat’ı. Arap sözlük geleneği 15. yüzyılda Firuzabadi’nin Kamûsu’l-Muhît’i ile zirvesine ulaşmış; hızlarını alamayıp Farsçanın, hatta Türkçenin de sözlüklerini yapmışlar. Şüphe yok ki İslam emperyalizminin bir yan ürünü mevzubahis olan: Akşamdan sabaha İspanya’dan Hindistan’a kadar dünyanın yarısına egemen olursan elbette insanlara Arapça öğretmek gibi bir problemin doğar, dolayısıyla gramer ve leksikon önem kazanır.
Sonra üniversite var. Yine 11. yüzyılda İspanya’daki medreseler muazzam prestij kazanmış. Arşiv çalışması bildiğim kadarıyla pek yok, ya da ben denk gelmedim, ama fikirlerin ve kitapların yayılış hızından anladığımız kadarıyla Avrupa’dan çok sayıda öğrenci Müslüman İspanya’ya okumaya gitmiş olmalı. Hıristiyan Batı’nın ilk üniversiteleri 11. yüzyıl sonlarında beliren Padua ve Bologna ile, onlardan kısa bir süre sonra kurulan Paris’tir. Kurumsal modellerini, akademik ilgi alanlarını ve özellikle felsefe alanında başlangıç referanslarını İspanya medreselerinden almışlar. Sonradan – özellikle Paris’te ve onun metastazı olan Oxford’da – bambaşka ufuklara yelken açmışlar tabii, ama o ayrı mesele.
Sıfır kavramını ve onun türevi olan onlu rakam sistemini Batılılara öğretenler de Müslümanlar. Kendileri icat etmemiş, Hindistan’dan aktarmışlar, ama öyle de olsa muazzam bir ufuk açılımına önayak oldukları şüphe götürmez. Sıfır dediğin şey sadece bir boşluk değil çünkü, 10 ya da 100 ya da 100.000.000.000 yazabilmenin şartı. Sıfırsız ulaşabileceğin en iyi yer eski Roma ve Yunan rakam sistemleridir. Pek zavallı şeylerdir. Parmaklarla sayabileceğin seviyenin biraz ötesine geçince sapıtırlar.
Portakal, limon, kayısı ve şeftaliyi Avrupalılar Araplardan öğrenmiş. Patlıcan ve ıspanağı da galiba öyle. Portakalla limon Hint kökenli gerçi, kayısı ile şeftali de İran’ın doğusunda bir yerlerden, belki Horasan’dan gelmiş. Ama geliştirilip dünyaya tanıtılmasında Müslümanların emeği var. Şekeri Batı dünyası İskender fetihleri zamanında tanımış, sonra yüzyıllarca unutmuştu. Erken Ortaçağ edebiyatında adı efsane gibi anılan, büyülü bir iksirdir. 12. yüzyıla doğru Araplar sayesinde tekrar tanıştılar; adını da (azucar, zucchero, sucre, sugar, Zucker, cukor vb.) Arapçadan aldılar.
İslam medeniyetinin insanlığa katkıları başlığı altında başkaca pek bir şey gelmiyor aklıma. Vardır elbette ufak tefek bir şeyler, belki nama yazılı senet, belki mandolin ve gitar, belki satranç ve dama, ama çığır açıcı, çağ atlatıcı, ufuk sarsıcı bir yenilik ararsanız boşuna. Sanat alanında İslam kültürü diğer kültürlere ilham verebilen bir şey koymamış ortaya. Binbir Gece Masalları belki istisnadır, etkileyici bir eserdir, Batıda ve Uzakdoğuda sesi duyulmuştur, ama devamı gelmemiştir. İslam mimarisi derivatif ve kısırdır. Tac Mahal’i ikibin yıllık Hint geleneğinin bir parçası olarak görmek daha doğru olur. Osmanlı camileri Bizans’la boy ölçüşme hırsına kapılmış bir emperyal iradenin tezahürüdür. Üç başkentin dışında Osmanlı toprakları mimari açıdan çöldür. İtalya’nın vasat bir taşra kasabasında, Osmanlı diyarının topundan daha çok, daha çeşitli ve daha yaratıcı mimarlık eseri bulursun.
Her halükârda İslam uygarlığı kayda değer, iz bırakıcı, insanlığın ortak macerasına az ya da çok katkı sayılabilecek nitelikte ne yaptıysa ilk üç yüz ila beş yüz yılında yapmış. Aşağı yukarı 1200’lü yıllarda stop etmiş. O günden sonra miras yemiş. Miras – doğal olarak – tükenince, başka uygarlıkların artıklarıyla beslenmiş. Batının çöpünü eşelemiş. Aç kalınca “kahrolsun emperyalistler, beni aç susuz bıraktılar” diye isyan etmiş.

Sekiz yüz senedir değişmedi. Bundan sonra değişir mi, bilmem. Allah’ın mucizesinin sonu yok diyorlar. Belki olur.

12 yorum:

  1. "Bir yazı içinde insan kendi kendisiyle nasıl çelişir"in beyanı olmuş.
    Yanıtla
  2. Daha önce yazmaya çalıştım ama sanırım gönderemedim. İki küçük itirazım var. İlki kayısı, malum bilimsel adı prunus armeniaca, yani ermeni eriği. Romalıların Ermenistan'a kadar gidip de bu bitkiden haberdar olmaması zor. Wikipedia batı dünyasıyla tanışmasını büyük İskender'e atfediyor, Lucullus'un da Roma'ya kayısı ağaçları gönderdiği bilgisini ekliyor.
    http://en.wikipedia.org/wiki/Apricot
    İkincisi de bahsetmeye değer bir başka İslam kültürü meyvesi olarak Deniz Hukuku. Roma hukukunda olmayan pek çok kavram denizcilik hukukuna İslam hukukundan geçmiş ve pratik faydaları nedeniyle batı dünyasında kabul görmüş.
    http://en.wikipedia.org/wiki/Admiralty_law

    Bir de soru, Osmanlı ve Hint-İslam mimarisi hakkında dediklerinizi anladım da, İran mimarisi İslam mimarisinin dışında mıdır?
    Yanıtla

  3. Alkol (alcohol), kühl (kuħl), sürme kelimesinden gelmesinin sebebi ikisinin de yapında bir benzerlik bulunmasıdır. Aynı zamanda, Türkçeye rakı olarak gecen `araq kelimesi damıtılmıs veya sert icki manasında Sibirya'ya ve Cin'e ulasmıstır.

    Bilgisayar oncesi uzun bir listeyi alfabetik sırıya koymak icin verileri ufak yazı malzemelerine yazıp o parcacıkları elle dizmek lazım. Bunun icin ucuz yazı malzemesi lazım. Parşomen ve papirus pahalı, ama kagıt ucuzdur. Eski Yunanlıların ve Romalıların zamanında kagıt yoktu, Araplar kagıt imalatını Cin ordusundan gelen harp esirlerinden ogrenmislerdir. İslam'daki entelektuel cıgır kısmen de olsa kagıt sayesindedir.

    Araplar Arapca sozluk ve gramer kitaplarını esas olarak Arap olmayanlara Arapca ogretmek icin degil de Kur'an ve Cahiliye edebiyatının dili olan Fasih Arapca'yı muhafaza etmek icin yazmıslardır. İlk Hicri asırlarda bu dil bedeviler arasında muhafaza edildiginden bedevilerin dili esas alınmıstır. Arada bir Şam'da veya Irak'ta buna boyle derler diye notlar olsa da bunlar nadirdir. Sonraki konusulan, i`rabsız (yani cekim eksiz), Amme Arapcasına ragbet edilmemistir. Ancak Endulus Arapcasını İspanyolların sozluklerinden biliyoruz. Ayrıca Endulus'te halk dili bir miktar edebiyata girmistir. Teknik tabirler de sozlulklerde degil de o sanat veya ilim dalında hakkındaki kitaplarda bulunur. Mevzua girmisken Batı Avrupa

    Binbir Gece Masalları Araplar arasında hafif edebiyat addedilir. Bunun bir isareti de metinde yer yer halk diline dogru, kelime ve gramer bakımından sapmalar olmasıdır. Ancak Miracname'nin Dante'nin İlahi Komedyası icin bir ilham kaynagı teskil etmesi oldukca kabul goren bir tezdir.

    Tac Mahall'in yapımında İslami unsurlar coktur. Bahcesi Cennet'i temsil eder. Mimari olarak Timuri mimarisine yakındır. Yapımında Mimar Sinan'ın talebelerinden Mehmet İsa Efendi ve Mehmet İsmail Efendi ile yapıdaki yazıları yazan Hattat Serdar Efendi, eserin inşası için Şah Cihan tarafından İstanbul'dan davet edilmişlerdi.

    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Kağıt öyleyse neden Çin'de aynı çığırı açmamıştır?
    2. Çin'in yayılmacılığı ve dünyanın diğer bölgelerine etkisi -bugün bile- sınırlı ve dolaylı olduğundan olmasın? Çinlilerin ne Amerika'ya ya da yeni keşfedilen kıtalara, ne de Ortadoğu ve Avrupa'ya -yani daha önce bilinen uygarlık dünyasına- ciddi bir etkisi olmadı.

  4. Merhaba hocam;
    Bu gün medeni kanunda olan eşlerin boşandığı zaman malların eşit paylaşımı o zaman da kadına belli bir miktar para ,altın, verilmesi (mehir hakkı) şeklinde karşımıza çıkmakta olumsuz örnekler tabi ki olumlulardan fazla ve İslamı düzgün yaşarsak şöyle olurdu tribine hiç giremem. Bu anektodu eklemek istedim sadece. Müslüman adam herşeyden fazla çalışkan olmalı bugün gayrimüslimler Müslümanlardan daha Müslüman sanırım. Allah bilir . Bir mucize beklerlerse daha çok beklerler diyor. saygılarımı sunuyorum.
    Yanıtla
  5. Kağıdın da Çin'den dünyaya yayılmasını sağlamaları en önemli faydalarından. İlhanlılar döneminde Çin'den gelen baskı tekniği de ilerleyen dönemde matbaanın geliştirilmesini sağladı.
    Barut da var.
    Bir de kahve var. Üstelik bu parlak dönemden sonra daha geç bir tarihte.
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Evet kahveyi atlamışım. 16. Yüzyıl ürünü Yemen>Kahire >Istanbul>Avrupa. Kåğıt da doğru. 8. yy’da Çin’den Araplara, daha sonra Araplardan Avrupa’ya geçmiştir. Tşk.

  6. "Üç başkentin dışında Osmanlı toprakları mimari açıdan çöldür."
    Genel olarak doğru ama Osmanlı -ve daha sonra Cumhuriyet- döneminde Orta ve Doğu Anadolu'da imar edilen yerler de yok mu?
    Örneğin Nevşehir, Yozgat, Vezirköprü, Elazığ ve şimdiki yerine taşınan Malatya.
    Cumhuriyet döneminde de Ankara, Kırıkkale, Karabük, Batman.
    Yanıtla
  7. Yukarıdaki yorumum gittiyse aklıma gelen başka örnekleri de eklemek isterim. Ağrı İshak Paşa Sarayı, Diyarbakır'daki Osmanlı dönemi eserleri. Aşağıdaki habere göre Dicle Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Salih Erpolat şöyle diyor;
    "Osmanlı döneminin en önemli şehirleri İstanbul, Edirne ve Diyarbakır'dır. Böyle olunca devlet buraya gönderdiği paşaları iyi yetişmiş insanlardan seçiyor, iyi de vakfediyordu. Onların gelirlerinin de yüksek olması böyle yatırımlar yapmalarına vesile oldu. Burası o dönemde ekonomik olarak da çok farklı bir yerdi. Zengin bir coğrafyaydı. Günümüzdeki gibi fakirlikle anılmıyordu."
    http://www.timeturk.com/tr/2012/12/30/diyarbakir-in-pasa-eserleri.html
    Yanıtla
  8. Dayicim, İslamın neden bilime ve felsefeye olan katkılarını yazıyorsun.

    Mesela ibni heysem optik ilmini oluşturmustur, kimisi kuranin ayetinden ilham alarak kendini bilime adayıp birçok başarı getirmiştir, kimi dünyanın yarı capini hesaplamistir.hemen öyle kesip atma, yapma bunu
    Yanıtla
  9. https://eksisozluk.com/entry/39827321
    Yanıtla

Monday, March 9, 2015

Nektar ve Batı


Theba kentini kuran Fenikeli Kadmos'un hanedanıyla lisedeyken tanışmıştım. Oedipus ve Antigone, Laios ve Kreon, talihsiz kraliçe Iokaste, düşman kardeşler Polynikes ve Eteokles ile sonradan epey mesaimiz oldu. Hölderlin'in "Gemeinsamschwesterliches, o Ismenes Haupt" yahut Cocteau'nun "Divum Iocastae caput mortuum" mısraları aklıma kazındı. O süreçte kimse bana Fenikece qdm diye yazılan sözcüğün "öncü, ata" anlamına geldiğini, bizim Arapçadan bildiğimiz kıdem ve kadîm ve mukaddem ile aynı şey olduğunu söylememişti. Keşfettiğimde galiba sene 2000 veya 2001'di. Gözümden bir perde düştü.

Daha sonra antik Yunanca etimolojinin iki klasik başvuru kaynağı, Pierre Chantraine'in Dictionnaire étymologique de la langue grecque'i ile Hjalmar Frisk'in Griechisches etymologisches Wörterbuch'unu edinme imkânı buldum. İkisini de yıllar boyu epey didikledim. Şimdi de önümde açık duruyorlar. Şunu farkettim: Hocaların Sami dilleri hakkında hiçbir fikri yok. Fraenkel, Lewy ve Masson gibi Semitistlerin yazılarına vakıflar; ama Yunancanın Sami dillerinden etkileşimi hakkında bağlayıcı bir şey söylemekten feci surette ürküyorlar. Chantraine'in nektar maddesine bak mesela. Yarım sayfa yazmış, Sanskritçeden bilmem nereye kadar on tane hipotez üzerinde durmuş, hiç birini beğenmemiş, ama gözünün önünde duran kaynağı (Lewy'ye değindiği halde) görememiş. Belli ki İbraniceden haberi yok. Bu da şaşılacak bir şey değil aslında: Akademik dünyada klasikçilerle şarkiyatçılar arasında aşılmaz bir duvar vardır, bir tür profesyonel deformasyon.

İbranice ve Aramice kalın k ve kalın t ile qtr "tütsülemek, buhur tüttürmek". Arapçadan bildiğimiz kitre (bir tür ağaç sakızı, reçine) ve katran (çam sakızı, sakız kıvamında zift) oradan geliyor. Lübnan'ın simgesi olan kédros > cédre > sedir ağacı da öyle. Bilumum Kuzeybatı Sami dillerinde niphˤel sıygası, tıpkı Arapça infiˤāl sıygası gibi (inzibatinkılapintibakinfilakinkıta vb.) edilgen türevler yapıyor. O meyanda niqtār "reçinelenmiş" demek, yayin niqtār da "reçineli şarap". Olimpos tanrılarının ölümsüzlük içkisi meğer bildiğimiz retsina şarabı değil miymiş? (Galiba Homeros'tan birkaç yüzyıl önce, Miken sarayının envanter kayıtlarında da geçiyordu; ama ilgili kitaplarım yanımda değil, o yüzden kesin bir şey söyleyemiyorum.)

Fenike dili, genelde "Aramice" adı verilen Suriye yöresi dillerinin bir lehçesidir. İbranice ile Süryanice de öyledir. Fenikeceden maalesef elde çok fazla yazılı materyel yok, kelime hazinemiz de bir-iki yüzü geçmiyor. O yüzden çoğu zaman analizi, bol yazılı belge üreten Arami ve İbrani dilleri üzerinden yapmak zorundayız. Ama bildiğimiz şu var. Yunan milleti denizciliği, denizaşırı ticareti ve yazıyı Fenikelilerden öğrenmiş. MÖ 800-700'lerde Akdeniz'in her bucağında onlarla kapışmış. Sicilya'da, Libya'da ve Anadolu'nun güneyinde onlarla dip dibe kentler kurmuş. Okeanos kavramını ve Atlas kapılarını onlardan duymuş.

Europa'nın orijinal kapsamı neydi? Homeros'ta zikredildiğine göre öz-Yunanca olduğunu varsayabilir miyiz? Elde internet yok, Paulis Reallexikon yok, destekli bir şey söylemem zor. Ama, bir, Homeros'taki yer adlarının birçoğunun MÖ 6. yy ortalarında Peisistratos'un nihai redaksiyonu sırasında eklendiğini varsaymak lazım. İki, hatırladığım kadarıyla dünyayı Asia (Ege'nin doğusu) ve Europa (Ege'nin batısı) diye ikiye ilk bölen hoca Milet'li Hekataios'tu, o da MÖ 6. yy'ın ikinci yarısı. Homeros eğer "Peloponnêsos ve Europa ve dalgaların yıkadığı adalar" demişse, bundan Europa'nın spesifik bir yer olduğu sonucu çıkmaz, adalar ve (ada = nêsos sayılan) Peloponnêsos dışında kalan Yunan veya Balkan yarımadası anlaşılır bence. Akdeniz coğrafyasını Fenikelilerden öğrenen Yunanlıların, batıdaki Karanlık Kıta'nın adını da onlardan almasında bir gariplik yok.

Ayin harfiyle ˤereb Aramicede "Batı" demek. Arapça eşdeğeri ğarb ve ğurûb, zira Arapçada varolan ğayn sesi Aramca ve Akadcada mevcut değil, o dillerde daima ˤayn ile karşılanıyor. (Aslı muhtemelen Arapça olmayan ˤArab etnoniminin de "Batı" ya da "Batılı" anlamına geldiğini savunanlar var.) İmdi, Samice ˤayn sesinin Yunanca eşdeğeri o'dur. (Bakınız, Arami/Fenike alfabesindeki … k-l-m-n-ˤayn-p-q-r-ş… dizisi Yunan alfabesinde k-l-m-n-ks-o-p-r-s olur. ks sonradan eklenmiştir; q ana Yunancada düşmüş, ama Batı lehçelerinde ve oradan mehuz Latin yazısında korunmuştur.) Dolayısıyla Fenikece sözcüğün Yunanca şeklinin oereba olması gerekir. Sanırım bu kadarı yeterli olmalı – eğer Avrupa'nın adını Zeus'un kovaladığı bir mitik şahsiyetten aldığına inanmak gibi bir yola gitmeyeceksek.

Gerçi mitik şahsiyetlerin adı Samice olmaz diye bir şey de yok. Misal, Tuphôn ya da Typhôn, Poseidon'un mu, rüzgâr tanrısı Aiolos'un mu oğluydu tam hatırlayamadım, feci fırtınaların sahibi. Yahudi ve Arami mitolojisinden tanıdığımız tūfān ile adaş olması tesadüf değil herhalde.

6 yorum:

  1. Aşur yada Asur devleti asya ile alakalı olabilir helenistik yunanla çağdaşlar?
    Yanıtla
  2. Fenike dili İbranice gibi bir Ken`anî (Canaanite) dildir, Eski İbranice'ye çok yakındır, Aramice ile yakından alakası yoktur.

    Ayın bir konsondur, vokal /o/'ya dönüşmesi mevzu-ı bahis değildir. Ayın sesi Yunanca'da bulunmadığından dolayı Fenike Ayın harfi Yunanca /o/ sesini ifade etmek için serbest kalmıştır, bu sadece bir grafik alakadır. "Europa"nın `Ereb'den gelmiş olması umumi kabul edilen bir etimoloji değildir.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Sade Avrupa kelimesi değil onun karşıtı olan Asya da bir sami dili olan akatçadan türemiştir (Akatça "Asu:" = "çıkmak", "doğmak") aynı türkçedeki doğunun dğmaktan geldiği gibi. aynı zamanda yunanca O'nun sami 'ayna tekabul ettiğinin bir başka kanıtı ise, kenan alfabesinde 'aynın hattiyen (çizim olarak) yunanca O'nun tıpkısı olmasıdır http://www.omniglot.com/images/writing/phonecian.gif
  3. /Fenike alfabesindeki … k-l-m-n-ˤayn-p-q-r-ş… dizisi Yunan alfabesinde k-l-m-n-ks-o-p-r-s olur. ks sonradan eklenmiştir;

    k-l-m-n-s-ˤayn-p-S-q-r-ş olacak.

    samekh ksi icin kullanilmistir, Sadi ("tsadi") sampe harfi olup ona herhangi ses degeri verilmemis ve kullanimdan kaldirlimsitir, sadece rakam ifade eder.
    Yanıtla
  4. Merhaba. Ben ilker. Avrupa da kuzey Afrika'dan gelenleri dışlama amacıyla kullanılan magribli kelimesi Avrupa ile aynı kökenli olması çok ilginç!
    Yanıtla