Monday, July 25, 2016

Şirince: Bir muhasebe


Şirince benim hayatımdaki dönüm noktasıdır. Şirince’ye ilk 1992’de geldim, 1995’te temelli yerleştim. Ondan sonraki yirmi yıl orada bir ütopya, bir hayat projesi inşa etmekle geçti.
Köye geldiğimde 36 yaşındaydım. Ondan önceki hayatım (çocukluk ve ilk gençliği saymazsan) iki döneme ayrılır. 1974-1984 akademik kariyer hedefi ve hazırlığıyla geçti. İddialı, hatta aşırı iddialı bir  öğrenciydim. Günlerim teori ve etütle, felsefe, edebiyat, tarih ve siyasetle  geçti. Yanısıra Türkiye’deki sol-sosyalist-devrimci siyasi hareketle ilgilendim. Bir bakıma 1968 sonrası batılı üniversite hayatının tipik bir ürünüydüm; onun düşünce ve yaşam biçimlerini, değer yargılarını, özgürlük anlayışını, şımarıklığını ve fildişi kulesini paylaşıyordum. Bir yandan da o dünya bana hep küçük geldi, konferans salonu ve akademik dergiyle sınırlı bir hayatı hor gördüm. Türkiye’de veya Washington’da siyasete atılmayı, iş kurup zengin olmayı, Amazonlarda kaybolmayı, hukukçu olup büyük kavgalara girmeyi, hatta yasa dışı işlere girip kendi imparatorluğumu kurmayı düşledim. Önüme bir fırsat çıktığında akademik dünyayı hiç arkama bakmadan terk ettim.
1984-1992 bir arama ve kaybolma dönemiydi. Entelektüel kimliğimden uzaklaştım. Bir projeden diğerine savruldum. Firma kurup yönettim. Büyük bir şirkette normal bir işe girip çalışmayı denedim. Borsada büyük para kazanma hayali kurdum. Seyahat yazarlığı yaptım. İstanbul, Mainz ve New York arasında mekik dokudum. Kendimi arıyordum. Akademik dünyanın terk ettiğim konforunu, global şehir hayatının sunduğu diğer seçeneklerle kolay kolay telafi edemeyeceğimi anladım.
Yoğun sayılacak bir sosyal hayatım vardı. İstanbul’da o dönemde benim kuşağımdan olan kayda değer insanların pek çoğuyla tanıştım -- iş adamları, yayıncılar, sanatçılar, gazeteciler, yaşamına yön arayan elit okul mezunları, bar ve kafe sosyetesi. Hemen hepsi beni zeki, orijinal ve kültürlü bir adam olarak takdir ettiler ve dostluk eli uzattılar. Hemen hepsi, belli bir mesleği ve tanımlanmış bir toplumsal kimliği olmayan bir adama kuşku ve çekingenlikle yaklaştılar. Casus olduğumu ya da akıl ermez komplolar içinde olduğumu zannettiler. Tanıdıklarım çoktu; ama gerçek dostum hemen hiç olmadı.
Şirincenin Keşfi
Şirince tutkum işte tam bu ortamda doğdu. Köye ilk gittiğim gün oraya aşık oldum. Bir iki yıl sonra başka yerde yaşayamayacağımı anladım. Orada, kimsenin emrine boyun eğmeden, sadece kendi imkanlarımla ve hayal gücümle (ve tabii Müjde’ninkilerle) sınırlı bir yaşam alanı inşa etmeye giriştim. İnsanın içinde yaşadığı dünyayı şekillendirmesi büyük, zorlu, çok güzel bir mücadeledir. Şirince’nin öyle bir mücadeleye uygun bir yer olduğunu ilk günden hissettim. Mücadele etmeye değecek kadar özel, mücadeleyi kazanma şansı olacak kadar küçük, mücadele sürecinde insana mutluluk verecek kadar güzel bir yerdi. Müjde bu kararda büyük rol oynadı. Şirince’de yaşama fikrini ilk önce düşünen ve o adımı atmaya cesaret eden oydu. Cesurdu; yeni bir dünya kurmayı göze alacak enerjiye sahipti. Şirince projesi benim için Müjde ile ortak bir hayat kurma projesi oldu.
Proje derken bilinçli olarak düşünülmüş, planlanmış bir şey kastetmiyorum. Başlangıçta sadece kendi evimizi inşa ettik (1992-1997). Mimarların ve alışkanlıkların hazır kalıplarından uzak, her ayrıntısı tutkuyla, akılla ve güzellik aşkıyla düşünülmüş fantastik bir ev ve aynı derecede obsesif bir tutkuyla tasarladığımız bir bahçe yarattık. Sonra bunun gibi başka evler yapıp, büyük şehirden dostlarımızı köye getirme sevdasına düştük (1997-2001). O hayal benim 2001’de ilk kez hapse girişimle sekteye uğrayınca, otelimizi ideal bir yaşamın prototipi olarak kurgulamaya giriştik (2001-2005). O yetmeyince İlyastepe’de modern dünyanın huzursuzluk kaynaklarından mümkün mertebe arınmış bir ütopya köyünün peşinden koştuk (2006-2007). Turizme konsantre olmanın ruhumuzu daralttığını hissedince eğitim düşüncesi öne geçti; özgür ve özerk -- yani kendi yasalarını kendi oluşturan -- bir eğitim komünü hayal ettim. Hayalimi Ali Nesin’le paylaştım. Onun tecrübesi ve imkanlarıyla matematik köyü kuruldu (2007-2008). Benim açımdan Matematik Köyü, daha büyük bir fikrin sadece ilk basamağıydı. O merdiveni çıkmaya Tiyatro Medresesi ile devam ettim (2010-2011). Arada bir siyasi meydan okumayı (Hodri Meydan Kulesi) ve belki daha büyük bir metafizik başkaldırıyı (Kaya Mezarı) temsil eden anıtlar yaptım. 2013’te tamamlanan Nişanyan Kütüphanesi de üniversite hayali ile ölümsüzlük düşüncesini bir araya getiren bir projedir.
Hüsran
Şimdi geriye baktığımda bu büyük ve soylu projenin kendi açımdan büyük ölçüde başarısızlıkla sonuçlandığını görüyorum. Matematik Köyü şüphesiz başarılı bir şekilde sürüyor ve umarım daha sürecek. Fakat Matematik Köyü bugün Ali Nesin’in yönetiminde farklı bir yöne evrilmiştir; benimle fazlaca bir manevi bağı kalmamıştır.
Benim açımdan dönüm noktası sanırım 2008’de Müjde’den ayrılmamdı. Belki ikimizin tempoları birbirine uymadı. Ben çok hızlandım. Belki o yapmaya çalıştığımız işin büyüklüğünü kavrayamadı, ya da bedelini ödemek istemedi. Sonuçta on altı yıldan beri ruhumla ve emeğimle yaratılmasına katkıda bulunduğum evimizden ayrılmak zorunda kaldım. Köyde uyduruk bir gecekonduya taşındığım gün, krallığımızı taşıyan direklerden biri kırıldı; on altı yıldan beri bizi aralıksız ileriye iten dinamik sarsıldı. Ondan sonra ben sık sık yanlışlar yaptım. Megalomaniye kapıldım; ya da hep var olan megalomanimi açık etmeye başladım. İnsanlardan uzaklaşıp içime kapandım. O eğilim de eskiden beri vardı bende; ama Müjde’nin abartılı sosyalliğiyle dengeleniyordu. Müjde gidince insanlarla aramdaki arayüz zayıfladı. Çevremdeki insanlar beni uzak ve yalnız biri olarak görmeye başladılar; bir lidere duyulması gereken sevgi ve güveni yitirdiler. En kötüsü, tek başıma benim üzerime kalan otelin işletmesine olan ilgim azaldı. Otel yıpranmaya, cilasını kaybetmeye başladı. Gelirimiz düştü. Gelir düştükçe hayallerimin enginliği ile imkânlarımın kıtlığı arasındaki makas açıldı, göze batmaya başladı.
O süreçte kısacık bir an için Aynur’u bir kurtuluş umudu olarak görmüş olabilirim. Feci bir saçmalıktı. Kötüye gidişi hızlandırmaktan başka bir sonucu olmadı. Mamafih şimdi o sıkıntılı konulara girmesek daha iyi olur.
Özgürlük Hülyası
Neydi Şirince hayaline yön veren düşünceler? Hiçbir zaman bunları sistemli bir şekilde formüle etmeye, bir şablon, bir manifesto çıkarmaya teşebbüs etmedim. Her şey doğaçlama gelişti; gerektikçe ve gerektiği ölçüde kavramsallaştırıldı. Belki şimdi biraz düşünüp anlamaya çalışmanın zamanıdır.
Temel motivasyon şüphesiz özgürlüktü. Başkalarına bağımlılığı mümkün ölçüde sıfırlayıp, kendi dünyamızı, kendi aklımızla, kendi değer yargılarımızla, kendi estetik duyarlığımızla kurma hayaliydi. Fiziksel mekana şekil verme özgürlüğü bunun bir boyutuydu. Diğer boyut, ilkinin zorunlu koşulu olan ekonomik bağımsızlıktı. Başlangıçta turist rehberliği ve gezi kitabı yazarlığıyla yetinebileceğimizi düşündük. Sonra Küçük Oteller Kitabı ve Nişanyan Evleri ile az veya çok ekonomik bağımsızlığa kavuşur gibi olduk.
Düşünürsen her ikisi de kendi yıkımını içinde taşıyan paradoksal başarılardı. Mekânımıza şekil verdikçe, dar anlamda kendi evimizle yetinemeyeceğimizi idrak ettik. Evi korumak için bahçeyi, onu finanse etmek için oteli, oteli ayakta tutmak için köyü, köyü dengelemek için Matematik okulunu, onu tamamlamak için eğitim vadisini düşünmek zorunda kaldık. Gördük ki gerçek anlamda bağımsız olabilmek için dünya imparatorluğu kurmaktan başka çare yok. İskender’i Hindistan’ın kenarına, Napolyon’u Moskova’ya süren şey hırs değildi düşünürsen; mecburiyetti.
Aynı şekilde KOK ve NE’yi ilk başta bir özgürleşme olarak yaşadık. Kendimizi nasıl boğucu bir zorunluluk ve sorumluluk ağına mahkum ettiğimizi ancak zamanla fark ettik. Yılın 365 günü üç yüz küsur küçük otelin sorunlarıyla uğraşmaktan boğulduğumu hissettiğim gün Küçük Oteller Kitabı’nı başımdan attım (2008). Otelden de belki o gün kurtulmalıydım. Yapamadım. Her şeyimle otele bağımlı hale gelmiştim. Her Allahın günü, günde 24 saat otelin görünümüyle, müşterinin memnuniyetiyle, hukuki sorunlarla, personel krizleriyle, elektrik faturasıyla, artezyenle, hidroforla, kaloriferle, web sitesiyle, bankalarla, belediyeyle, şarap stoklarıyla, yoldaki çukurlarla, bahçıvanla, acentelerle, komşuyla, köylüyle, jandarmayla uğraşmaktan başka çarem olmadığını dehşetle fark ettim. 2013’te biraz da bu yüzden, bir ateş topunu elimden atar gibi oteli Müjde’ye devrettim. Çözüm değildi. Çözüm olmadığı hemen anlaşıldı. Halâ otele bağımlıyız. Halâ ondan kurtulma hayalleri kuruyoruz. Muhtemelen kurtulamayacağız. Belki amansız bir bela gibi çocuklarımıza aktaracağız.
Güzellik Peşinde
Temel motivasyon özgürlüktü dedik. Peki o özgürlüğün içini neyle doldurmalı? İpini kopartıp çayıra çıktın, hangi otu yemeli?
Benim açımdan belirleyici unsur güzellikti. Akılla terbiye edilmiş, bağırmaktan ziyade fısıldayarak konuşan bir güzellik hayalini el yordamıyla tanımlamaya ve yakalamaya çalıştım. Şirince-öncesi dönemde o kadar bunalmamın bir sebebi, belki de, okuduklarımla, gezip gördüklerimle ve aldığım eğitimle kazanmış olduğum estetik duyarlığın, içinde yaşadığım dünyada, bana neredeyse fiziksel acı verecek ölçüde hırpalanmasıydı. Şirince’de içinde yaşadığım mekana şekil verme özgürlüğü kazanınca, ruhuma ve aklıma merhem olacak güzel şeyleri yaratma sevdasına kapıldım -- ya da çirkinlikleri ayıklama diyelim, belki daha doğru olur.
Müjde’nin vurguları biraz farklı olsa da genel perspektifte çoğu zaman mutabıktık. Obsesif bir tutkuyla her ayrıntıyı inceden inceye düşünüp saatlerce ve günlerce tartıştık. Mutfak dolabının alınlığının oranları ne olmalı? Pencere doğramasını dört bölme mi altı bölme mi yapmalı? Bahçeye dikilecek ağaçların dizilişinde ne kadar katı bir geometri uygulanmalı? Taşd uvarı yamarken Beylikiçi’nin sarı taşı mı yoksa vadinin beji mi daha uyumlu olur? Günde bunun gibi yirmi, otuz, kırk karar, adeta bir ölüm kalım meselesi gibi saatlerce tartışıldı; acımasız bir estetik ve işlev (ve fiyat) süzgecinden geçirilerek sonuca bağlandı.
O tartışmalarda dile getirilen temalardan birkaçını hatırlamaya çalışayım.
Bir, estetiği asla işleve, işlevi asla estetiğe feda etme. İkisini birden tatmin eden çözümü buluncaya kadar kafa patlat. Fiyat ikinci plandadır; göz ardı edilebilir.
İki, kalabalığın rağbet ettiği şablonlardan uzak dur. Alışılmış ve klişeleşmiş olandan kaçın. Yarattığın her detaya orijinalliğin ve kişiselliğin damgasını vur.
Üç (ikinin devamı), avam tabakasının şablonlarına boyun eğmediğin gibi, şehirli yeni zengin zümresinin şablonlarını da reddet. “Marka” kullanma: Marka dediğin şey bir toplumsal sınıfın koyunluk belgesidir. Gücü ve zenginliği veya bir toplumsal zümreye aidiyeti sergilemek için yapılan jestlerden, gösteriş ve israftan kaçın.
Dört, imkanın varsa doğal malzeme kullan. Beş bin yıldan beri kullanılan malzeme yüz yıldan beri kullanılandan, yüz yıldan beri kullanılan malzeme dün piyasaya çıkandan daha iyidir. Denenmiş ve sınavı geçmiştir.
Beş, klasik orantılara dikkat et. Altın oranı ve basit aritmetik oranları (1/2, 2/3, 2/5 gibi) kullan. İlham için antik mimariye, İtalyan Rönesansına, ya da (Türk ve Yunan) eski vernaküler mimarinin geleneklerine danış. Yaptığın her şey sakin ve kalıcı olsun. Yüzlerce yıldan beri hep oradaymış ve yüzlerce yıl hep aynı şekilde kalacakmış hissini versin.
Altı, kendini göster ama bağırmadan göster. Özgünlüğünü ve kişiliğini espriyle, göz kırparak, alçak sesle bildir. Çoğunluk bunu tevazu sanacaktır, daha derini görenler tevazu olmadığını bilecek fakat takdir edecektir.
Yedi, İnsan bedeninin boyutlarını gözet. Tüm detaylarda ayak, bel, göz, kafa hizalarını vurgula. Dev tasarımlar da yapsan, insan bedeniyle orantılı birimlere bölmeyi ihmal etme. Modern mimari brutaldir. İnsanı ezer. Sen, her köşe ve bucağında insanın evinde ve güvende hissedeceği mekânlar yarat.
Sekiz, sadece ön yüzünü düşünme. Yaptığın iş poposu çıplak bir manken olmasın; hangi açıdan bakılırsa bakılsın farklı bir güzelliğe, monotonlaşmayan bir kişiliğe sahip olsun. En saklı ve işlevsel alanlara da güzellik ve özen kat. Kalorifer dairesinin kemeri de ön cepheninki kadar insan kalbine heyecan versin.
Dokuz, renk kullan. Renklerle oynarken cesur ol. Renk insana sevinç verir. Ama çiğ endüstriyel renkten kaçın; doğanın kırık renklerinden uzaklaşma. Emin olamazsan Monet’ye danış.
On, Monotonluktan kork. Tekrarlanan motifleri bir süre sonra boz. Egemen kuralı bir süre sonra sorgula. Yaramazlık yap, insanlarla oyun oyna; sıkılmalarına izin verme. Gerçek dehaya sahipsen yaptığın oyunlar Bach’ın müziği gibi, organik bir mantıkla, genel kuralın içinden türer. O kadarını başaramıyorsan da kapristir der geçersin; sevimli ve ölçülü olması için dua edersin.
Geleneğe Saygı
Müjde’nin hareket noktasındaki benden farkı Şirince’nin mimari geleneğine önem vermesiydi. Müjde köye benden birkaç yıl önce gelmişti; Şirince’ye gönül vermişti. Ben ise, daha çok bir özgürlük idealine tutkuluydum. Köyün vernaküler diline saygı göstermeyi Müjde’den öğrendim. Köyün eski mimarisine ayak uydurmak, pusulasız yola çıktığımız estetik denizinde işimizi kolaylaştıran bir rehberdi: karar veremiyorsan geleneğe uy. Yaptığımız işin boyutları büyüyüp köy sathına yayıldığında, ister istemez daha çok köy ölçeğinde düşünmeye başladık. Kendi sübjektif tercihlerimizden öte, köyün bütünsel uyumu önem kazandı, özellikle 1996-2005 döneminde Şirince’nin mimari geleneği üzerinde kafa yordum. Eski evleri inceledim; restorasyon ustaları için bir el kitabı yazdım. Yaptığımız her işin “yüz yıl önce Şirince’li ustaların yapabileceği bir iş” olmasına dikkat ettim.
Bu çerçeve bana (2005 dolaylarından sonra “biz” demeyeceğim, bana) dar gelmeye başlayınca, köyden görülmeyen bir arka vadinin yamacında, Şirince’nin  klasik köy mimarisinden farklı bir tarzda, ama yine Şirincelilerin köy dışındaki bağ evlerinde kullanmış oldukları usullerle İlyastepe yerleşkesini inşa etmeye başladım. İlyastepe yeni bir adımdı. Şirince’nin seküler geleneğinin sınırlarını aşıp, her türlü kültürel konvansiyondan uzaklaşıp, sadece doğal coğrafyanın ve iklimin koşullarını veri alarak, mutlak anlamda güzel ve konforlu mekanlar yaratılabilir mi? Üç beş yıl bu problemle cebelleştim. Önceleri İlyastepe’yi elektriksiz (fakat internet bağlantılı) ve tarımsal anlamda kendine yeterli bir mezra olarak düşündüm. Matematik Köyü’nün 2007-2008’deki ilk dönem yapılarında aynı arayışı daha iddialı, işlevsel anlamda daha cüretkâr bir düzleme taşıdım. 21ci yüzyıla ait bir eğitim kampüsü, çağdaş teknolojiden ve yakın çağların kültürel şablonlarından mümkün mertebe kendini arındırıp bir mezra mantığıyla inşa edilebilir mi? Ali Nesin’le sonsuz didişmeler pahasına, bir iki yıl bu hayalin peşinden koştum.
Matematik Köyünde işler büyüyünce referans çerçevemizi genişletmek zorunda kaldık. Mezra yapmak iyi güzel de, mezrada 250 kişilik amfi olmaz; balçıkla ve taşla yaptığın binaya seksen bin kitaplık kütüphane sığmaz. Mezrayı bırak, Şirince köyünün geleneksel dokusunda da bunlar için emsal bulamazsın. Sonuçta deneyerek, yanılarak, vicdanımızla çarpışarak, ikna ve diyalektik yeteneklerimizi sonuna kadar zorlayarak, şöyle bir formülasyona vardık: “Yirminci yüzyıldan önceki iki bin yılda Ege havzasında yapılmış ve yapılabilecek olan her şey referanstır.” Bir dizi cüretkâr anıt bu anlayışla yapıldı; ya da, dürüst olmak gerekirse, bu anlayışla savunuldu ve ibra edildi. Hamam (14. yüzyıl Batı Anadolu beylikleri), kaya mezarı (M.Ö. 5. yüzyıl Likya’dan daha geniş bir alan), Hodri Meydan Kulesi (Gürcü ve Yunan ortaçağı?), Tiyatro Medresesi (emperyal Roma - Osmanlı sentezi), kütüphane (romanesk bazilika? ağa konağı?). Risk belirgindi, buna rağmen Disneyland yahut temalı Rixos otelleri tuzağından kaçınabildik sanıyorum. Ölçekte tevazudan, dokuda doğallıktan çok uzaklaşmadık. Yaptığımız her şeye biraz harabe tadı kattık, bin yıldır o çevreye ait olmuş, onunla beraber eskimiş yapıların lezzetini yakalayabildik. Ege ve Akdeniz’in ıssız bir dağında dolaşırken karşılaşıldığında insanı yadırgatmayacak görüntüler oluşturmaya özen gösterdik.
[Son paragraf genel istek üzerine kesildi.]


14 yorum:

  1. sevan nişanyan : iç döküş,mizah,politik tavır,öz eleştiri,edebiyat,felsefe,ruhsal çalkantı...ve daha bir çok şey.. teşekkürler sevan...ve selamlar...
    Yanıtla
  2. Özgün ve Özgür insan, bu Dünya'ya fazla gelir. Yermemi, beğenmemi anlamam.
    Yanıtla
  3. Alt ve ust bilinc her zaman vasata hizmet edegelmistir.
    Yanıtla
  4. Başarısız olduğunuz kesinlikle doğru değil, belki biraz hızlı olduğunuz söylenebilir bu anlamda Müjde Hanımın doğal bir öngörüyle hissettiği ama dile getiremediği itirazları ciddi ye almalıymışsınız.Fakat bazen yenilmenin de hayata dair olduğunu unutuyoruz. gelecekte buralarda yaşayacak mimarlar ve sosyal bilimciler sizi çok ciddiye alacak bundan emin olun.
    Yanıtla
  5. Sevan,
    I did not read your blog about Sirince, (I don't mean disrespect but it is more of a self preservation, I get depressed deeply). I don't get people like you (my comments are not about us Armenians or any other ethnicity), when odds are so overwhelmingly stacked up against you why would you waste your life in a place you basically know having no chance? I knew this fact before I was a teenager. Growing up in Istanbul, visiting Germany when I was 13..I knew I was living in land as a foreigner....I did not know (then) 10% of my history, except Mayrik's tales of Kesim (butchery, the word she used)..even then it sounded like a bad dream...
    Anyway, I won't keep it long....I made it to US,(long ago) left the personal anguish, mental carnage behind...Never looked back... I know the places you are talking about, therein lies places beyond beauty...But at what cost....
    I for one never, ever wanted to have anything to do with the land of my ancestors......
    Those Lands, encompassing Ani, are not as important as a single Armenian (like Hrant).....
    And yet you chose to stay, I feel for you.

    Yanıtla
  6. Yazınızı başından sonuna kadar büyük bir keyifle okudum. Şirince'ye ilk gittiğimde yaşadığım hayal kırıklığını anlatamam. Evlerin mimari dokusunun güzelliği ne yazık ki yaşayanların sığ sularda boğulan hırslarıyla görünmez olmuş. Para hırsı bilginin önüne geçmiş. Kaçarak uzaklaşırken Matematik Köyü'ne gittim. Aynı coğrafi konumda birbirine neredeyse sırt sırta yapışık duran bu iki bölgenin ruhunun farklılığı çok keskindi. Matematik Köyü aynı Hayao Miyazaki'nin çizgi filmlerindeki tapınakları ve ruhu çağrıştırdı bana. Sonsuza kadar yaşayacak bir ruh orada doğmuş ve büyün taşları tülden bir sırla kaplamış gibiydi sanki. Sessizlikte sözleri, karanlıkta ışığı görebilmeniz için tasarlanmıştı her şey. Durmak sadece durmak istedim. Aynı hissi Tiyatro Medresesi'nde de yaşadım. Nişanyan Oteli ise hepsinin tam üstünde tatlı bir tevazu ve muziplikle gülümsüyordu. Teşekkürler bu ruhu görebilmemi sağladığınız ve yaşattığınız için...
    Yanıtla
  7. Abi böyle biyografi işlerine girşmişken.. Böyle bi yazı yazılmış vaktiyle, ne diyorsun?

    http://annschauen.blogspot.com/2014/10/aslanl-yolda-ozgurlugu-ararken.html
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. ben de merak ettim kitabı

  8. şirince gercekten huzurlu yer.
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Hadi canım sen de. Nişanyan Evleri huzurlu, Şirince değil.

  9. Sizi içeride tutan zihniyete lanet olsun. Bu ülkeye kendimi bildim bileli aidiyet hissetmedim ve sanırım ölene kadar da hissetmiyeceğim. Ölünce toprağına karışmaktan başka. Bulunduğunuz çukurdan dahi ışık saçıyorsunuz. Bu zift karası zihniyetin gözleri kamaşıyor ışığınızdan. Sizin için ve bizler için iyi şeyler olmayacak galiba bu coğrafyada. Bir an önce aramıza dönmeniz dileği ile.. Sevgiler saygılar hocam..
    Yanıtla
  10. Güzel ve içten bir iç hesaplaşma olmuş. Zevkle okudum.
    Yanıtla
  11. Toplum olmayan yerde birey olmaya kalkmak en büyük suçtur, Sevanyan'a çektirilen kefaretin asıl nedeni maalesef budur.
    Yanıtla

Saturday, July 2, 2016

Grönland'ın buzu


Son yıllarda Grönland'ın buzu da eridi diyorlar, şimdi ne kalmıştır bilmem. 90'lı yıllarda kalınlığı üç bin küsur metreymiş. Biri Amerikalı biri Avrupalı iki ekip adanın tam ortasında iki mil arayla iki kamp kurmuşlar,  kapılara kilit deliği açmak için kullandığımız dairesel matkapla buza girip üç biner metrelik iki kesit çıkarmışlar. Richard Alley, The Two-Mile Time Machine ("İki Millik Zaman Makinası" Princeton U. Press, 2000 ve 2014)  mütevazi ve esprili bir dille, o macerayı anlatıyor. Menemen cezaevindeki tecrit hücresinde bir iki gün onunla geçti.

Grönland'ın buzu yüz bin yıllıkmış. Daha önce havalar bir müddet sıcak olduğundan kar yağmamış, yahut erimiş. Yazın yağan kar kışa oranla daha pürtüklü ve bulanık olduğundan, tıpkı ağaç gövdesinin halkaları gibi, her yılın buz tabakası net bir şekilde ayırt edilebiliyor. Arkadaşlar üşenmeden beş sezon çalışıp, yüz bin tabakayı teker teker kayda geçirmişler. Her tabakanın elektrik iletkenliğini ölçüp buzdaki asit oranını -dolayısı ile asitliğe yol açan volkan püskürmelerini, dünyanın öbür ucundaki orman yangınlarını- tespit etmişler. Buzun içinde kalmış tozları polen kalıntılarını analiz etmişler. Sudaki izotop oranından her yılın ortalama sıcaklığını hesaplamışlar. Buzun içindeki hava kabarcıklarını inceleyip, atmosferdeki karbondioksit, metan vb. oranını ölçmüşler. Çıkardıkları buz kolonu erimesin diye eksi otuz derecede çalışmışlar. Sonra kolonu parça parça paketleyip, daha fazla inceleme için, ABD'deki araştırma enstitüsüne yollamışlar.

Ölçtükleri şeylerin sınırı yok. Mesela buzdaki kurşun oranı normalde sıfır iken, bundan 2000 yıl önce başlayıp 1700 yıl önce biten aralıkta gramda bir iki pikograma (gramın trilyonda birine) yükseliyor. Bunu Roma İmparatorluğu döneminde kentlere kurşundan su boruları döşenmesiyle açıklıyorlar. Sonra düşmüş; sanayi devriminden sonra 50 pikogram dolaylarına çıkmış, 1960'larda 300 pikogramı aşmış. Kurşunlu benzinin kullanımdan kalkmasıyla son yıllarda ciddi bir düşüş görülüyormuş. Burası Grönland'ın dağı , en yakın trafik sıkışıklığı birkaç bin kilometre ötede.

Tarihlendirmeyi test etmek için İzlanda'da 1783'deki devasa volkan püskürmesini esas almışlar. Kül katmanını hemen bulmuşlar, ama ilk bakışta olması gerekenden üç yıl geç çıkınca kafalar karışmış. Bir süre çözememişler. Sonra anlaşılmış ki kayıt hatası var, arada bir yerde üç tabaka deftere aktarırken atlanmış. O duyguyu bilirsiniz: Dükkan hesabı eksik çıkar. Sabaha kadar saçını yolar, açığı bulamazsın. Oysa çözüm gözünün önündedir. Keşfettiğin an elindeki iş gün gibi ışır. Aha, evreka, işte hakikat!

Üstteki tabakaların alttakini ezmesi ölçümleri nasıl etkiler diye geliyor akla. Problem değilmiş; basit bir matematiksel modelle ezilme oranı hesaplanıyormuş. Aynı şekilde, buzun yanlara "akması" ile oluşan kayıp da modellenebiliyormuş. En yeni tabakalar yıllık yaklaşık altmış santim; en diptekiler bir santimden ince. O ince katmanın gençken kaç santim olduğunu kolayca hesaplayabiliyorsun.

Peki ne bulmuşlar?

Birincisi, son onbir bin beş yüz yılda dünya iklimi daha önce görülmemiş ölçüde istikrarlı bir ılık dönem yaşamış. Maksimum yıllık ortalama ile minimum yıllık ortalama arasında sıcaklık en çok beş-altı derece oynamış. İlginçtir ki bu 11.500 yıllık süre, insanoğlunun tarımla uğraştığı döneme tam olarak denk geliyor. Yani medeniyet dediğin çok dişli canavar belki de hava durumunun bir ürünü.

11.500 yıldan öncesi yalnızca daha soğuk değil, ayrıca feci derecede istikrarsız. Bir yüzyıldan ötekine korkunç soğumalar ve korkunç ısınmalar görülmüş. Yıllık ortalama bazen otuz kırk derece oynamış. Mesela Yeni Drayas denilen 1300 yıllık buzul dönemi iki üç yıl içinde pat diye sona ermiş. O koşullarda kolaysa bahçende marul yetiştir bakalım.

Daha ilginç bir ayrıntı göze çarpıyor, ki kitabın asıl üzerinde durduğu konu da bu. Yüz bin yılda altı-yedi kez ısınma dönemlerini, çok kısa süre sonra aynı derecede ani ve şiddetli soğumalar izlemiş. Bunu açıklayan en inandırıcı tez şimdilik şu: Ani ısınma sonucu kuzey buzları eriyince okyanuslar soğuk ve tatlı suyla doluyor. Bunun sonucunda, dünyanın en önemli ısı dağıtım mekanizması olan Kuzey Atlantik akıntısı "batıyor".  Yani Ekvator'dan gelip Norveç kıyılarına uzanan ılık tuzlu su akımı soğuk tatlı suyun altına iniyor.  Bir daha kendini toparlaması yüzlerce yıl sürermiş. Ekvator bölgesi aşırı ısınırken Kuzey yarımküre anormal bir kış dönemine girmiş olmalı.

Gene olur mu? Kitap bu konuda kesin bir tavır almaktan kaçınıyor.  Atmosferdeki karbondioksit oranının, daha önceki normallerin iki-üç katına çıkmasının sonucu ne olur? Buna da sadece parmak ucuyla değiniyor. Çıkardığı sonuç kısaca şu: İklime güvenme. 11.500 senedir iyi gitmesi, hep öyle gidecek anlamına gelmez. Biraz geniş açıdan bakarsan, normal olan iklimin düzgün gitmesi değil, gitmemesi. Hesabını ona göre yap.

Neydi o filmin adı? Day After Tomorrow, hani buz çağı bastırınca New York Şehir Kütüphanesine sığınıyorlar. Galiba ilhamını bu kitaptan, ya da akıntı batması tezinin asıl sahibi olan Columbia Üniversitesinden Wally Broeker'den almışlar.

3 yorum:

  1. Hocam daha kaç sene içeridesin? 12-13 yıl ceza aldığını okudum ama o kadar yatmazsın herhalde. sen aslında akıllı adamsın ama biraz kendine hakim olamıyorsun ya da çok sivri görünüp popüler olma yolundasın. Yani bu kadar müslüman bir iktidarın seni rahat bırakacağını düşünmen biraz saflık. Ben olsam kapağı yurtdışına atardım. Belki senin gibi okuyup yazmayı seven birisi için hapishane o kadar da kötü değildir. Çünkü okuyan ve yazan çok insan zaten 4 duvar arasında yaşıyor. Yani görüşlerin benim gibi agnostik biri için çok orjinal değil ama senin adına üzgünüm. He burada senden hoşlanıyor değilim fikirlerinin bazıları bence takıntı düzeyinde olsada düşüncen nedeni ile içeride olman beni üzüyor. Yazılarını takip edicem. Şu son dönem işid olayları hakkında neler düşünüyorsun? Benim düşüncem bunların amerikan seçimleri öncesi çoğalacağı yönünde. Tekrar geçmiş olsun üstad. umarım tez zamanda çıkarsın. (sence hapishane terbiye edici bir deneyim mi? )
    Yanıtla
  2. eminim ki,tecritte bulunduğunuz günlerde sizin için umut ve direniş kaynagı olmuştur bu okuduklarınız...az da olsa ,insanlık için umut var...az sayıdaki aydınlık insanlar sayesinde...selamlar...
    Yanıtla
  3. Harika bir yazı olmuş. Iyi ki bilim insanları varlar ki anlaşılmaz dünyayı anlaşılır kılıyorlar diyesi geliyor insanın.
    Yanıtla

Saturday, June 25, 2016

Menemen Öyküleri

Pirzola
Disiplinden 15 gün hücre cezası yattım. Yan hücredeki 12 yıldan beri tecritteymiş. Yetiştirme yurtlarında büyümüş. 12 yaşındayken uzun mesafe koşusunda kurum birincisi olmuş; hayatının ilk ve galiba son güzel olayı bu. Sonra il seçmelerinde bir kıza yenilmiş. Bunun üzerine kendisi de kız olmaya karar vermiş. Ameliyat olmak istiyormuş ama izin vermemişler. Kurumdan çıkınca suç işlemeye başlamış. Şimdi ancak otuz yaşında olduğuna göre çok fazla fırsatı olmamış.

“Canım pirzola çekti” dedim. Bozuntuya vermedi. Kendi de pirzola çok severmiş. Kemiksiz et, oh! Öbür yandaki hücreden laf attılar, “sen pirzolayı nereden biliyon yavşak!” Biraz kıvırdı, sonra itiraf etti. Pirzola hiç yememiş. Televizyondan duymuş. Ne olduğuna dair net bir fikri yoktu.

Şimdi harıl harıl Peygamber Efendisinin hayatını çalışıyor. Sınavda iyi puan alırsa ödül varmış.


Medya Türkü Evi
Şivan'ın ailesi Lice'den gelmiş; babası siyasi davadan dokuz yıl yatmış. Onun öfkesiyle, ya da onun getirdiği bir yalnızlık duygusuyla, serseriliğe meyletmiş. Hırsızlıktan beş yıl yatmış. Oğlunun utancından babası bir daha kahveye gidememiş: bunu anlatırken ağlamaklı oluyor.

Çıktıktan birkaç ay sonra bir arkadaşının ısrarıyla Medya Türkü Evi adlı yere bira içmeye gitmiş. Oradayken arbede çıkmış, arkadaş silahını çekip ateş etmiş, yanlışlıkla oradan geçen biri ölmüş, ama o hengâmede birinin vurulduğunu fark edememişler. Bizimki arkadaşı yaka paça bir taksiye tıkıp olay yerinden uzaklaştırmış. Taksici mahalleden tanıdık biriymiş. Yardım yataklıktan başı derde girer diye korkmuş, poliste verdiği ifadede şahısları tanımadığını, arabasına silah zoruyla bindiklerini, para ödemediklerini söylemiş: aklınca bunları korumaya çalışmış. Sonradan pişman olup, yok öyle bir şey, bu çocukları tanırım, tehdit etmediler, ücreti de ödediler diye düzeltmiş, ama mahkeme bu ifadeyi kaale almamış. Sonuç: Şivan cinayete iştirakten 18 ay tutuklı kaldıktan sonra beraat etmiş; sorguda ve duruşmada hiç mevzu edilmediği halde, taksiciyi rehin almaktan altı sene yemiş.

Anayasa mahkemesine dilekçe yazalım, bana yardım et dedi. Kuşku belirttim, sonuç alman zor dedim. “Moralimi bozdun” diye bana küstü, birkaç gün konuşmadı.

Tas
Kaan'ın kayınpederi kızını geri almaya çalışmış, iki üç defa sülalecek ev basıp kadını tutup götürmüşler, bir daha alırsan öldürürüz diye gözdağı vermişler. Arada iki yaşında çocuk var, üstelik kadın dokuz aylık hamile. Sonunda bunun sabrı taşmış, pompalı tüfeği kaptığı gibi kayınpederi, iki baldızı, bir bacanağı öldürmüş, karısıyla çocuğunu alıp götürmüş. Yakalanacağını pek düşünmemiş, ama aynı gün almışlar.

Okuma yazması yok ama iyi bir anlatıcı, olayı Homerik destanlar gibi ballandırarak anlatıyor. Domuz kurşunu kayınpederinin yüzünün ortasına gelmiş. Adamın kafatası uçup küt diye tavana çarpmış, yere düştükten sonra fırıl fırıl dönmeye devam etmiş.

Bana okuma öğret diye tutturdu. Yarım ağızla bir-iki denedim, sonra vaz geçtim.

Thursday, June 23, 2016

Felsefe sınavı

Sevgili Aydın Engin geçen günkü yazısında bir lise sınavında sorulan felsefe sorularını aktarmış. Sınav cevaplamaya kendimi bildim bileli bayılırım. Hemen aldım kalemi elime.


1. Teknolojinin görevi sadece doğaya hakim olmak mıdır?
Şüphesiz evet. Başka türlü olabilir mi? Taştan ilk baltayı yonttuğu günden beri insan evladı teknik becerilerini a) doğanın amansız saldırılarına karşı hayatta kalmak ve b) kendi sınırlı doğal yeteneklerini artırmak için kullanmış. Çakmak taşını kullanmayı ilk akıl edenle yer altındaki kaya gazını patlatan, yahut genetik mühendisliği yapan arasında prensipte bir fark görmüyorum. Hepsinin de yaptığı ölümü geciktirmeye çalışmaktır.
Arada tek bir şey değişti. Eskiden doğa tartışmasız bir şekilde üstün ve kahrediciydi. 20. yüzyılın savaşlarında, ya da belki 19. yüzyılın sanayi çöllerinde insanoğlunun doğaya ölümcül darbeler vurabildiği görüldü. Organize insanlığın kahredici darbeleri karşısında doğa sendeledi ve yer yer ölmeye yüz tuttu. Yüz binlerce yıllık amansız düşmanımıza acımayı işte o zaman öğrendik. Sanırım dönüm noktası 1970'ler ya da 80'lerdi. Acımakla kalmayıp düşmana yardım eli uzatmayı önerenler oldu.
İnsan tabiatının değişeceğini sanmıyorum, insan varoluşunun temel koşullarının bugün, bin veya yüz bin yıl öncesinden çok farklı olduğunu düşündüren bir şey yok. Doğa dostu olmakla övünenlerin sevdiği gerçekte çiğ vahşetiyle doğa değildir: iğdiş edilmiş bir ev kedisidir, kralın kibrine hizmet etmeyi öğrenmiş bir tasmalı soytarıdır.
Milli Park “doğa” değildir, insan egemenliğinin zafer narasıdır.
2. Tarih geleceği aydınlatabilir mi?
Bir yere kadar, evet. Tarih bize insan topluluklarının davranış kalıplarını öğretir. Nasıl kavga etmişler, kimlerin peşinden gitmişler, hangi topa çıkmışlar, hangi yalanlara inanmışlar, hangi yanılmaz görülen projeler çökmüş, hangi absürt maceralar zaferle taçlanmış? İnsan tabiatı değişmediğine, daha doğrusu değiştiğine dair inandırıcı bir belirti görülmediğine göre, aynı davranış kalıplarının gelecekte de tekrar edeceğini var saymak makuldür. En azından ihtimallerin çerçevesini bu kalıplarla çizebiliriz; geleceği öngöremesek bile, geleceğe dair rasyonel bir olasılık hesabının terimlerini tarihten türetebiliriz.
Geleceği belki bilemeyiz. Fakat bu, geleceğe dair rasyonel bir ihtimaller hesabı yapamayacağımız anlamına gelmez. Rasyonel gibi görünen ihtimal hesaplarıyla kendimizi avutmanın zevkli bir uğraş olduğu gerçeğini de değiştirmez.
Tarih, işte o ihtimaller hesabının ampirik veri tabanıdır. Geleceği aydınlatmasa bile, en azından idare lambasıdır, büsbütün karanlıkta kalıp korkmamızı önler.
3. Politika herkesi ilgilendiren birşey midir?
Tarihimizin çok uzun bir döneminde öyle olmadığı kabul edildi. Toplum yönetimi akıl ve tecrübe gerektiren bir iş ise, akıl ve tecrübeden yoksun olanlara neden söz düşsün?
Son 250 yılda bu kabulden adım adım uzaklaştık. 18. yy'ın son çeyreğinden itibaren politikayla ilgilenmesi uygun sayılanların dairesi peyderpey genişledi; 1918 veya 1945 gibi bir tarihte prensipte sınırsız  görünen bir demokratizm norm haline geldi. (Prensipte sınırsız ilan edilse de gerçekte sınırsız değildi. “Herkes” zümresine sadece 18 veya 21 yaş üstü yetişkinler, akli dengesi ve kriminal sicili yerinde olanlar, ve tabii sadece o ülke vatandaşı olanlar dahil edildi. Bu sınırlar belki demokrasi teorisinin ölümcül Aşil topuğuydu. Çocuklar dışlanıyorsa çocuk akıllılar neden dışlanmasın? Yabancılar oy veremiyorsa bölgesel kimliğin dışında kalanlar, ya da başka dinden veya etnik kökenden olanlar neden kayırılsın?)
Bugün demokratik konsensusun yeniden sorgulanmaya başladığına tanık oluyoruz. Çağdaş devletin devasa boyutlara varmış kompleks sorunları üzerine ahkâm kesmek neden cühelanın hakkı olsun? Dünya görüşü mahallesindeki kahvehane ile televizyonda gördüğü iki cahil demagogun hezeyanları ile sınırlı olan biri, toplumun ölüm kalım sorunlarıyla ilgili hangi faydalı düşünceyi üretebilir? Cühelaya siyasette söz hakkı vermek, ya da verir gibi yapmak, onların zihin dünyasını şekillendiren popüler medyaya haksız bir iktidar bağışlamak değil midir?
Buna karşılık denebilir ki,
a) Cahiller akılsız da cahil olmayanlar çok mu akıllı?
b) Cühelayı dışlamak için kuracağın mekanizma, kaçınılmaz olarak bir zulüm ve zorbalık mekanizmasına dönüşmez mi?
c) Kapıları açınca bin tane akılsızla beraber bir tane akıllı içeri girebilir; kapıları kapatırsan onu dışlamış olmaz mısın?
d) Bir kere söz hakkı vermişsin, geri alamazsın; almaya kalksan Trump olurlar, seni parçalarlar.
Kabul edelim ki bunlar da haklı itirazlardır.
4. Özgür olmak hiçbir engelle karşılaşmamak mıdır?
Hayır, engellerin üstesinden gelmektir. Ayrıca a) engellerin üstesinden gelebileceğine inanmak, ve b) karşılaştığın engellerin üstesinden gelmiş olduğuna kendini inandırmaktır. Ilkine psikodinamik, ikincisine mitopoeik (mythopoeic) boyut diye isim takarsak bilimsel bir görüntü elde ederiz.
Stasis insanın ruhunu çürütür. Arap mitolojisindeki cennetten daha kötü bir kabus düşünemiyorum: her Allah'ın günü aynı şırıldayan dereler, aynı istabrak kaplı oturma birimleri, aynı plastik cariyeler,  milyonlarca yıl, sonsuza kadar, tüyler ürpertici bir engelsizlik hayali.
5. Gerçek algılarımızla mı sınırlıdır?
Değildir. Grönland'ı hiç görmedim mesela, ama gerçek olduğundan eminim. Grönland hakkında sayfalarca yazı yazabilirim. Hatta tarafsız gözlemcilerin ampirik olarak test edeceği bir gezi rehberi yazabilirim. Bunun için Grönland'ı görmüş olmam gerekmez. Okumak ya da bilenlere sormak yeter.
Hume ile Kant'ın üzerinde durmadığı, Hegel'in belki dolaylı ve yetersiz olarak farkına vardığı mesele şu: Gerçek sübjektif değildir, intersübjektiftir. Öznelerarası alemde yaşar. Başkalarını ikna ettiği ya da ikna etme potansiyeli taşıdığı ölçüde gerçektir. Başkalarıyla paylaşmadığım algı, gerçekliği tesis etmez: sadece yanıldığımı gösterir. Algı -- Descartes'ın dediği gibi -- güçlü ve net olsa da gerçeklik payı artmaz: aksine, başkalarıyla paylaşamıyorsam, kafayı yediğime hükmedilir.
Belki de şöyle desek daha doğru. Gerçeğin alt kademeleri (bu taş sert, annem gülüyor, sağda dere var) genetik kodumuza yazılı bir altyapıya dayanır. Gerçeğin üst kademeleri (Sokrates ölümlüdür, Allah bilir, Grönland'da buzullar var) toplumsal bir network üzerinde yükselir. O ağı tanıdığımız ve ona güvendiğimiz ölçüde var olur.
6. Sanattan vazgeçebilir miyiz?
a) Şarkı söyleyip oynamak,
b) masal anlatmak; ben'e ve biz'e ilişkin anlatılar kurmak,
c) söz oyunlarıyla duygusal bir atmosfer üretmek,
d) göze hoş gelen şekiller yapmak,
e) doğadaki nesneleri taklit etmek, iki veya üç boyutlu olarak modellemek.
Bunların her birinin insan biyolojisinde derin kökleri olan birer içgüdü olduğu anlaşılıyor. Homo Sapiens'in dil kadar belirleyici davranış biçimleridir. İleride farklı olacağına dair en ufak bir belirti yoktur.
7. Bütün inançlar birbiriyle eşit değerde midir?

Değildir. Bazı inançlar akıl ve tecrübeyle sınanmışlardır. Daha doğrusu: Bazı inançlar diğerlerinden daha geniş, daha çok-yönlü, daha kapsamlı bir akıl ve tecrübe süzgecinden geçmiştir. Daha geniş bir toplumsal danışma ağına hükmeden daha tecrübeli insanlar tarafından, daha etraflıca ve daha serbestçe tartışılmış, daha büyük cesaretle test edilmiş, en azından istatistiki bir tercih olarak daha doğru veya daha öngörülebilir sonuçlar verdikleri görülmüştür. Bunları diğerleriyle eşit değerde saymak ancak cahillikle –- bazı inançları diğerlerinden daha değerli kılan akıl ve tecrübe altyapısından haberdar olmamakla -- açıklanabilir.

  1. müthişsiniz üstadım. bu tarz felsefi içerikli yazıları ve genel olarak da yazılarınızı daha sık periyotlarla yayınlamanız dileğiyle..
  2. insan okuduklarinda o kadar ilham almakta ki, acaba ben de mi memlekete geri donup delige girme seciminde Savan Nisanyanla ayni deligin kogusunda bu gibi enfes muhabetin zevkini mi yasasam mi diye dusunmekten kendini alamiyor.

    Basin one eyilmesin sevgili Sevan Nisanyan.
    Bir an once de su delikten cikman temenilerinde, hic deyilse benim de senle muhabet etme dusuncemde delige girme secenegininde ortadan kalkmasinda bu ozgurlugu bir diyerleri ile yasamak dilekleri ile, kendine iyi bak.
    Sevgiler.
  3. Gayet hoş cevaplar:) Yalnız üçüncü soruya verilen cevaba küçük bir itirazım var. Politik kararlar bir toplumda yaşayan herkesin kaderini, hayatını bir şekilde etkiler. Her insanın kendi hayatını belirleyecek olan kararların alınma sürecine katılma, o süreci etkilemeye çalışma, alınacak kararda belirleyici olma hakkı vardır. Bunun için herbirimizin bir Murat Belge, bir Sevan Nişanyan olmamız gerekmiyor. Düpedüz cahil ve kalın kafalı birinin de politikada söz hakkının olması, Murat Belge ile eşit oy hakkının olması gerekir. Bence bizim ülkemizdeki problem bir bilgi/bilgisizlik problemi değil, bir ahlak problemidir.
    Yanıtla

    Yanıtlar




    1. Herkesin kendi hayatını belirleyecek kararlarda belirleyici olma hakkı ne demek? İdam kararlarını sanığa mı sormak lazım yani?
  4. özgür olmak.. şahane bir yorum.

Monday, May 2, 2016

Saklı canlılar, elektrikli balıklar, doğuran bakireler

Saklı canlılar
Tüm dinlerin en temel katmanı, başlangıç noktası: Saklı canlılar teorisi. Doğada kendinden hareket eden ya da değişen her şeyin ardında bilinç ve irade sahibi birtakım canlı varlıklar olduğu düşüncesi.
Muhtemelen insanın fabrika ayarları ile ilgili bir yanılsama olmalı. İnsan beyni canlı ile cansızı ayırır; canlılık belirtilerini teşhis etmekte olağanüstü hızlı ve hassastır. Kıpırdayan şeyler canlıdır: Kasıtla hareket ederler. Ne yapacaklarını bazen tahmin edebilirsin, ama asla emin olamazsın. Kategorik bir varsayımdır, sonradan öğrenilen bir şey değil. Bebekler bu bilgiyle doğarlar. Kendiliğinden hareket eden şeylerin mesela taşlardan ya da ağaçlardan farklı bir mantığa göre işlediği bilgisi DNA'mıza kazılmış olmasa muhtemelen hayatta kalamazdık. (Bu konuda bkz.  Steven Pinker, How the Mind Works, ufuk açıcı bir kitap.)
Doğada kendiliğinden hareket eder gibi görünen, ya da öngörülmesi güç bir şekilde değişen sayısız şey var. En kolay – ya da en güvenli – varsayım, bunların da ardında görünür ya da görünmez canlılar olduğunu düşünmektir. Güneş neden doğup batar? Sürücüsü olmalı, ya da belki kendisi canlıdır. O ses nereden geldi? Orman cinidir, ya da orada saklanan eskilerin ruhları. Karnım neden ağrıyor? İblis girmiş olabilir, ya da birisi büyü yaptı. Basit ve şahane bir bilim metodudur. Açıklayamayacağı olgu yoktur.  Rakip teorilere ve uzmanlaşmaya müsaittir. Tezler biriktirilebilir, test edilebilir, kuşaktan kuşağa aktarılabilir, çürütülebilir. Ateş başında sabahlara dek tartışılabilir.
Cinler, ruhlar, iblisler – ve onların daha gelişkin modeli olan tanrılar, tanrılar tanrısı Zeus ve Yahve – şüphesiz birer canlı türüdür. Canlıların temel iki özelliğini taşırlar. Bir, algılarlar. İki, kasıtla hareket ederler. Canlıların diğer özelliklerini – beslenme, çiftleşme, doğum ve ölüm gibi – taşırlar mı? Orası senin teorik cüretine ve kültürel tercihlerine kalmış. Tevrat tanrısı, tıpkı Homeros'un tanrıları gibi, kebap kokusu sever, o yüzden Habil'i kayırır. Hıristiyanların tanrısı, tıpkı Zeus gibi, bakire kızları gebe bırakır. Kimilerine göre ise, tövbe, Allah'ın eli olur, gözü olur ama pipisi asla.
Doğadaki hareketi/değişimi canlı bir varlığa atfetmeden de tarif edebileceğini görmek için Eski Yunan'ı beklemek gerekti. Homo Sapiens'in 200.000 yıllık serüveninin son 2.500 yılıdır, yüzde bir küsur eder.
Dönüm noktası Milet'li Thales olabilir; güneş tutulmasını matematik hesabına bağlayan ilk kişi olduğu söylenir.  Matematik demek, arkasında canlı kasıt olamaz, olsa da bizi ilgilendirmez demektir. Canlı olsa bizi şaşırtabilir: güneş tanrısı bir gün uyanmayı unutabilir, ya da Tevrat tanrısı bir gün Kızıldeniz'i yarar, belli olmaz. Oysa matematik o ihtimali yok eder. Matematik, canlı yaşatmaz.
Asıl dönüşüm tabii iki bin küsur yıl sonra, 17. yy'ın bilim devrimiyle geldi. Galileo ve Newton saklı canlılar teorisini, kendinden en emin gördüğü zeminlerde yerle yeksan ettiler. Descartes ve Spinoza teorinin mezar taşını yazdılar. Eskiden açıklanmaz sanılan bazı değişimlerin ardında gerçekten saklı canlılar – mikroplar – keşfedildi. Diğerlerinin matematik formülleriyle tarif edilebileceği anlaşıldı. Dönüşümün en simgesel alanı belki de modern biyoloji idi. Linnaeus 1730'larda canlıların taksonomisini sistematik bir temele oturttuğunda, bilinen ve tarif edilebilen canlıların listesinde yer almayan canlıların – cinler, ruhlar, tanrılar – ayakta duracak yeri kalmamıştı.
Dinler buna rağmen ayakta kaldı. Asıl şaşırtıcı olan ve açıklama gerektiren olgu budur. Eğer din, temel varsayımı yıkıldığı ve toplumun en cahil tabakaları dışında herkes bunu az çok idrak ettiği halde ayakta kalabiliyorsa, demek ki başka dayanakları da olmalı, ilk hareket noktasından farklı işlevler kazanmış, farklı bir temele ya da temellere oturmuş olmalı.

Elektrikli balıklar nasıl evrildi
Jared Diamond'ın kabile toplumlarına dair muhteşem kitabını (The World Until Yesterday, Penguin Books, 2012) iki ay önce Söke Cezaevindeyken okumuştum. Esas konusu din değil, antropoloji. Ama küçük toplumların davranış kalıplarını incelerken ister istemez homo sapiens'i daha kıllı atalarından ayıran temel davranış biçimlerinden biri olan dine de sıra gelmiş.
Diamond toplumsal evrim sürecinde dinin yedi farklı işlevine değiniyor. Demin sözünü ettiğimiz açıklayıcı işlevin dışında teselli edici, otoriteyi meşrulaştırıcı, aidiyet kurucu ve güven inşa edici, kabile dışı insanlarla etkileşimi düzenleyici, öldürmeyi meşrulaştırıcı işlevler üzerinde duruyor. En ilginci aidiyet ve güven maddesi, ona birazdan döneceğim. Ama önce "işlev" kavramı üzerine birkaç söz.
İşlev dönüşümü ya da adaptasyonu, biyolojik evrimin kilit kavramlarından biri. Asıl mesleği biyoloji olan Diamond'ın öncelikle anlatmaya çalıştığı konu bu. Dine ilişkin bölümünün başlığı da "Elektrikli Yılan Balıkları Bize Din Hakkında Ne Öğretir."
Bu balıklar 600 voltla çarpıp bir atı öldürebiliyorlar. Evrim olgusunu reddeden Yaratılışçılara göre, 600 voltluk akım doğal evrimle açıklanamayacak bir mucizedir. Evrim kuramına göre bu kapasite sıfır volttan peyderpey evrilmiş olmalıdır. Oysa mesela on veya elli volt kimseyi öldürmeye yetmez, dolayısıyla işlevsizdir, dolayısıyla 600 voltla at devirme yeteneği doğal seçilimle evrilmiş olamaz, Allah vergisi olmalıdır.
Diamond doktorasını elektrikli balıklar üzerine yapmış. Çeşit çeşit elektrik var diyor. Elektrik alanı algılayıcı (pasif) organlar derin deniz balıklarının pek çoğunda vardır; karanlık sularda yön bulmaya ve civardaki mahlukları algılamaya yarar. Bunun daha gelişmiş modellerinde balık, var olan elektrik alanını algılamakla yetinmez, düşük voltajlı elektrikli sinyalleri üretip ortamı "pingler",  yönü daha iyi bulur, etrafı daha iyi kolaçan eder, hatta çok ufak mahlukları sersemletip yakalamayı başarır. Voltaj arttıkça bu son işlev öne geçer. 600 voltluk yılan balıklarına gelince artık elektriğin yol bulma ve radar işlevleri kadük olur, sadece öldürücü silah görevi geriye kalır. Din gibi çeşitli kurumların evriminde de orijinal işlev arka plana düşmüş, hatta kör bağırsak ve kuyruk kemiği gibi tamamen işlevsiz, arkaik bir kalıntıya düşmüş olabilir. Din, binlerce yıllık evrimsel geçmişini bir bohça gibi sırtında taşıyor olabilir.
Algılayan ve eyleyen bir canlı tanrı kavramı, mesela dinin güncel işlevleri açısından da bu tür bir arkaik kalıntı olabilir.

Din ve israf
Kaliforniya'da bir ara Göklerdeki Spagetti Canavarına inanan Pazartesi Gecesi Futbolu dini türemişti, duymuş olmalısınız. Bu din neden din değildir, ya da yıldız falı inancı ve Fenerbahçe inancı neden din sayılmaz?
Çünkü insanların bu inançlar uğruna yapabilecekleri fedakârlık – ödemeye razı oldukları bedel – sıfırdır ya da çok sınırlıdır. Oysa din uğruna insanlar en değerli varlıklarını, hatta hayatlarını ve evlatlarını feda edebilirler, ya da en azından bunları feda edebileceklerine başkalarını ikna etmeye büyük önem verirler. Kilit unsur bu sonuncusudur: Yalnız feda değil, feda etme iradesinin topluma kanıtlanması. Yani göstere göstere feda.
İlkel kabile düzeyini aşan toplumlarda dinlerin en belirgin tezahür biçimi bireysel ve kitlesel fedakârlık gösterileridir. İnsanlar mal ve mülklerini, emeklerini, vakitlerini din uğruna feda ederler. En eski Hint destanlarında dindarlığın temel göstergesi, on binlerce davarın kurban edildiği devasa şölenlerdir. Tanrıların kutsadığı kahramanlar, ekonomik yıkım pahasına, birbirleriyle şölen yarıştırırlar. Şölende fakirler de doyurulur gerçi. Ama asıl amaç o değildir, israf gösterisidir; dünya servetini gözünü kırpmadan yok etme raconudur. Homeros'un dünyasında kızartılmış etin en lezzetli parçası ve şarabın en seçkini her törende tanrılar adına toprağa dökülür – zebil edilir.
Bu tavrın bir sonraki adımı piramitlerdir; ekonomik faydası olmayan bir iş uğruna toplumsal emeğin ve kaynakların devasa bir parçası israf edilir. Piramitlerin yerine Ortaçağ katedrallerini, Osmanlı camilerini koyabilirsiniz: aynı şey. Faydası değil faydasızlığıdır bunları cazip kılan.
Her dinde, öyle ya da böyle, kurban vardır. Değerli bir mal varlığı feda edilir. Tevrat dininin merkezî miti İbrahim'in oğlunu kurban etmesidir. Hıristiyan dininin merkezî miti İsa'nın kendini kurban etmesidir. Tesadüf olmasa gerek.
Hemen her dinde bedene zarar verme ritüelleri bulunur – büluğ çağına erenlerin ön dişleri kırılır, veya bir parmak kesilir, penise şiş sokulur, köz üzerinde yürünür. Dindar insanlar birçok toplumda dünya nimetlerinden geçici veya kalıcı olarak el çekerler, manastıra kapanırlar, derviş olurlar, oruç tutarlar, en azından Şabat günü nefislerini terbiye etme uğruna her türlü faydalı işten sakınırlar. Yıllarca çalışıp uzun ve zor metinleri – özellikle anlaşılmaz bir dilde yazılmış metinleri – ezberlerler; günlük yaşamlarının bir kısmını belli sözleri defalarca tekrarlamaya ayırırlar. Bu davranışların her birinin mesajı aynıdır: Bak, ortak değerler uğruna ne çok şeyi feda etmeye hazırım. Bana güven! Benim aidiyetim ucuz ve fırsatçı bir aidiyet değil, hayat boyu beni bağlayan, yaşamımı ve bedenimi şekillendiren, samimiyetinden kuşku duyamayacağın bir aidiyettir. Beni aranıza alın, sizi yarı yolda bırakmam. Ödediğim bedeller ödeyeceklerimin güvencesidir.
Oysa Fenerbahçeli olmak ya da Spagetti Canavarı "dinine" mensup olmak için ara sıra bazı etkinliklere katılmak ve uygun ortamda birtakım kalıp sözleri söylemek yeterlidir. İnancı terk etmenin bedeli cüzidir. O yüzden bu inançlar din sayılmaz.
Tarihteki büyük dinî nefret hadiselerinin birçoğu yabancı dinden olanlara değil, aidiyet ve samimiyetleri kuşkulu olan dindaşlara yöneltilmiştir. İspanyol engizisyonun hedefi kâfirler değildi, 1492'den sonra zorla ya da fırsat saikiyle Hıristiyan olan Yahudi ve Müslüman dönmeler idi. Alman Yahudileri gettodan çıkıp kitlesel olarak asimile olmaya başladıklarında yok edildiler. Tekfirci mücahitler asıl misyonlarını, Batılıları bırakıp içerideki şirk ve bidat ehline yöneldiklerinde buldular. "Biz bu din uğruna bunca bedel ödedik, ödüyoruz, bunların bedavadan faydalanmasına izin vermeyiz" – mantık budur.
Fedakârlık fikrinin izini sürdükçe daha ilginç yerlere de varmak mümkün. Evladını feda etmekten ötesi nedir? Aklını feda etmek! Dini inanç denilen şey de sonuçta bu değil midir? Rasyonel düzlemde savunamayacağın, aynı inancı paylaşmayanların gülünç bulup alay edeceği tezleri insan neden benimser? Bakire kızın çocuk doğurmayacağını, İsa'nın öldükten sonra kendini diriltemeyeceğini herkes bilir. Bunların aksini savunmak tıpkı penisine şiş sokmak, kebabın lezzetli kısmını toprağa dökmek gibi bir tür radikal fedakârlık değil midir? "Öylesine sadığım ki ortak davaya, al, beynimi de atıyorum toprağa."
Milyarlarca insanın akıl dışı şeylere inanmasını ya da inanıyor görünmesini böyle açıklayınca nasıl aydınlanıyor her şey!

28 Haziran 2016’da eklenen not
Bu yazıya gelen yorumları okuyunca acaba meramımı anlatamadım mı duygusuna kapıldım. Ekrandan uzak olunca zaten perspektifin şaşıyor, okurun tam olarak ne gördüğünü kestiremiyorsun. İletişim de üçüncü, beşinci elden yürüyünce diyalog duygusu büsbütün kayboluyor. El yordamıyla bir şeyler anlatmaya çalışıyorsun.
Yazının amacı "insanlar neden dine inanır" sorusuna eksiksiz bir cevap vermek değil, burası açık değil mi? Amaç Diamond'ın kitabında gördüğüm ilgi çekici iki gözlemi aktarmak.
Bir, öyle anlaşılıyor ki insanın genetik donanımında çok kuvvetli bir "dikkat! canlı varlık!" dürtüsü var. Kendiliğinden kıpraşan her şeyin arkasında bir canlı irade aramak son derece baskın bir içgüdü. Yüz bin küsur sene boyunca bu temel insani – hatta hayvani – dürtü, her türlü doğa teorisinin hareket noktasını oluşturmuş. Halen de modern bilimsel düşüncenin sırrına tam varamamış eğitimsiz insanların  çoğu dünyayı öyle algılamayı daha kolay ve daha doğal buluyor. Kamyon neden devrildi? Allah yahut Hz. İsa yahut iblis, belki de Parvati! Radyal vektörler ve olasılık hesapları değil.
İki, insanlar neden din uğruna kendini keser, ya da günde birkaç saat aç kalınca Evrenin Yaratıcısı'nı memnun edeceğine inanır, ya da aklı başında birinin gülüp geçeceği saçmalıklara inanmış görünür – bu sorulara şık ve makul bir cevap veriyor Diamond. Bir tür ilan-ı aşktır. "Ümmetimi seviyorum, ben ona aitim, onun uğruna her türlü fedakarlığı yapmaya hazırım" diyor adamlar. "Al bak, erkek evladımın pipisini bile kestim senin için! Domuz pirzolası gibi şahane bir şeyden senin için vazgeçtim!"

Dinin irrasyonel olduğunu söylemek için yazılmadı bu yazı. Onu elbette biliyoruz. Burada yapmaya çalıştığımız, aklı başında insanlar irrasyonelliği neden benimser, bunu (rasyonel bir zeminde) anlamaya çalışmak. Küçük bir zafer değil hedefimiz, daha büyük bir şey. Tartışmanın zeminini başka yere çekmek.


43 yorum:

  1. İki sorum olacak umarım vaktiniz olur;
    (1) Komünizm , kapitalizm gibi bazı izm ler, din sayılabilir mi sizce?
    (2) Dünya malından kurtularak tüm mal varlığını bağışlama ve yurt dışına çıkma/kaçma ihtimali varken, dönüp hapishaneye girme gibi bedelleri ödemeyi göze alan Sevan Nişanyanın dini ne tam olarak?
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Bende şunları merak ediyorum. Düşünce nedir nasıl oluşuyor. Çıkış noktası neresidir. Daha önceden örneklenmeyen bir beyinden düşünce okunabilir mi. Daha önce örneklenen beyinden hangi doğrulukta düşünce okunabilir. dil düşünceyi dile getirmenin bir yolu mu. dil olmadan düşünce olmaz mı. en temel düşünceler nedir. insanların olmazsa olmaz din dil ırk çevre farketmeksizin düşündükleri şeyler nelerdir. bunlar nasıl oluşmuştur. düşünebileceğimiz şeyler sınırlımıdır. öyleyse sınır nedir. insanoğlu bütün kainatı anlayabilicek düşünme kapasitesine sahip olduğuna nasıl neye göre inanır. düşünme şekli çok farklı düzeyde evrilmiş bir insan var mıdır. bizi anlayan ama bizim kendisini anlayamadığımız. bi türlü kendini bize anlatamayan bir insan var mıdır. İddia edildiği gibi insan hayvandan evrilmiş idiyse düşünce nasıl neden sadece insanlarda bu denli yüksek düzeyde evrilebildi. Belki de yanılıyoruz. düşünce düzeyi bizden daha yüksek hayvanlar var da biz bilmiyoruz yada anlayamıyoruz. Düşünce nedir. Fiziksel hali nasıldır. Nasıl bu kadar dallanıp budaklanabilmektedir. herkes sürekli bir konu üzerine nasıl farklı farklı yorumlar yapabilmektedir.
      Daha kendini anlamaktan aciz olan insanoğlu niye varolmadığını ispatlayamadığı bir şeyi şiddetle inkar eder. Daha ancak kendi gezegenin etrafında dolaşabilerek hiçliğini anlamaya çalışan insanoğlu konu yaratıcının varlığına geldiğinde nasıl bu kadar emin olabilir. Düşünmek ile istemenin arasında bir ilişki var mıdır. kişi bir şeyi isterde mi düşünür. düşündükten sonra mı ister. yoksa sadece tarafısız olarak herhangi bir heyacan yada duygu olmadan öylece düşünebilir mi insan.
    2. (1) Komünizm evet, kapitalizm hayır. Kapitalizm sadece muhaliflerinin hayal dünyasında yaşayan bir şey.
      (2) Liberal hümanizm sanırım. Bireyin en yüksek değer olduğunu savunan irrasyonel bir inanç.

  2. bir başka neden de inanmanın konforu olamaz mı?
    bilmek ise emek ister.kuşku duyacaksın,sorgulayacaksın,araştıracaksın.
    üstadın bu konuyu da irdelemesini bekliyorum.saygılar
    Yanıtla
  3. bir başka neden de inanmanın konforu olamaz mı?
    bilmek ise emek ister.kuşku duyacaksın,sorgulayacaksın,araştıracaksın.
    üstadın bu konuyu da irdelemesini bekliyorum.saygılar
    Yanıtla
  4. Akıl dışı olmadan olmaz zaten, mantıklı olsaydı inanca imana yer kalmazdı
    Yanıtla
  5. İnsanoğlunun hayatını sürdürebilmek için mutlaka karşılamak zorunda olduğu çeşitli ihtiyaçları var. Beslenmek ve uyumak bunların en olmazsa olmazı ama diğerleri de önemli ve yokluğu sorun yaratıyor. Barınma gibi... cinsellik gibi... Sanırım, insanlarda inanma/tapma ihtiyacı da var... Bu durumda; Din bu ihtiyacı karşılayan bir işlev görüyor. Bu o kadar güçlü bir ihtiyaç ki; Din'i devreden çıkarırsanız, bu sefer gidip, secret mecret gibi zırvalıklara sarıyor insanoğlu... Tabii, her insanın bu ihtiyacı taşıdığı söylenemez. İnanma/tapınma ihtiyacı duymayan insanlar da var ama ezici çoğunluk bu ihtiyacı duyuyor ve bir şekilde bu ihtiyacını gideriyor. Bu konuda yapabilecek birşey olduğunu sanmıyorum. Üstelik adil olduğunu da düşünmüyorum. Bu ihtiyacı hisseden, bırakın istediği gibi tatmin etsin kendini...
    Hep şu örnek aklıma gelir: Hindistanda yemek ihtiyacı hissetmeyen ve güneş ışığıyla beslenen bir adam var. Bu adamın, bizlere dönüp, "salaklara bak. yemek yiyorlar" demesiyle, bizlerin dindarlara dönüp " salaklara bak, zırvaya inanıyorlar" demesi aynı şey... bizim ihtiyaç duymuyor olmamız herkesinin ihtiyaç duymayacağı anlamına gelmez. bırakalım herkes ihtiyacını tatmin etsin. Tabii, başkalarını dizayn etmeye kalkışmadan...
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. neden tapma ihtiyacı duyuyorsunuz da bilme ihtiyacı duymuyorsunuz..öyle bir ihtiyacı olmayan milyonlarca insanı nereye koyuyorsunuz...verdiğiniz örnekte de mantık hatası var...yemek yemek sıra dışı, akılsız ve mantıksız bir eylem değildir oysa ki melekler, cinler ve görebildiğimiz evrende rastlanmayan ve 6000 yıl önce dünyayı yarattığına inanılan bir tanrı fikri bilimsel gelişmeler ışığında sıra dışı ve "salakça" bir fikre dönüşmüştür...dolayasıyla bu iddiayı sürdürmekte ısrar edenlerin din kaynaklı argümanları artık bütünüyle hurafe olarak tanımlanabilir..yemek yemeyen adam ne kadar sıra dışı ise dini kaynaklı yaratıcı kavramı da günümüz dünyasında sıra dışı bir fikir haline dönüşmektedir...secret mecret dediğiniz şeyin dinlerden daha kötü olduğuna dair de herhangi bir veri yok...allah yolunda öldürünce cennete gideceğine inanan bir ruh hastası secretcıdan daha çok tehlikeli...
    2. Okuduğunuzu anlayamamak, hatta, tam tersini anlamak konusunda ciddi bir zaafınız olduğu görünüyor.

  6. Anlatılmak istenenlerin eller tutulur bir kısmına denk gelebilirim düşüncesi içinde maalesef yazıyı sonuna kadar okumak zorunda kaldım.Saklı canlılardan kast edilenin aslında bunların varlığının dinde olmadığını ve dolasıyla bunların dinde olmamasının o dini geçersiz kılmak için yeterli bir sebebi teşkil edeceği düşüncesiyle çok sığ bir yazı ele alınmış.Dini felsefesi içinde düşünme zahmetine katlanılmadığı vakit "bu neden yok,şu neden var" gibi cümleler kullanılır.Örneğin; mikrop teorisi o dönemin şartları içinde ele alınsaydı acaba bu o dönemdeki kişilere nasıl kanıtlanırdı ve bunu öne süren kişiye dönemin insanları nasıl bakardı.Günümüzde ise yaratılış sebebinin insanın"imtihan edilme" iddiasıyla yola çıkan bir kitapta eğer saklı canlılar hakkında bilgi tespit edilseydi imtihan edilme iddiası geçersiz kılındığı gibi günümüz insanın inanması için onlara kıyak geçildiği anlamıda ortaya çıkmış olurdu.Velhasıl şu yazıyı okuma zahmetinde bulunmanızı isterim.
    http://venom1461.blogspot.com.tr/2015/09/tanrnn-istegi-ve-islam.html
    Yanıtla
  7. Ağzına sağlık sevan abi orada keyfinin yeeinde olduğunu biliyorum ama yakında cikacaksin biliyorum belki bu yaz sirinceye gelisimizde orada olursan icecegimiz saraplardan biraz yerede dökeriz :)
    Yanıtla
  8. Sevan bey birde biz gençlerin kendini geliştirmeleri için hangi okumaları tavsiye edersiniz. siz içerdeyken anlamsız gibi görünen bu yazı aslında çok anlamlı. bununla ilgili bir yazı yazarsanız çok sevinirim. Aramıza en kısa sürede dönmen dileğiyle.
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Nisanyan'in okunacak kitaplar konusunda bir yazisi var. Biraz arasirirsaniz, bu sitede bulabilirsiniz.
    2. Abdurrahman aradığın okuma listesini şu linkte bulabilirsin http://nisanyan1.blogspot.com.tr/2013/01/oku.html

  9. güzel bir yazı ama fenerbahçeli olmanın gereklilikleri biraz küçümsenmiş gibi:)
    Yanıtla
  10. Okuması biraz zor oldu ama çok güzel bir yazı emeğinize sağlık :)
    Yanıtla
  11. altı aylık bir suskunluktan sonra,geri geldiniz...durumunuz nedir?cezaevi maceralarınızdan bahsedecek misiniz?içeride kama süreniz netleşti mi?vs ...selamlar...
    Yanıtla
  12. Yani sizin teoriye göre insanı kamil akıl yoluylamı bu medeniyet seviyesine erşmiş? Mesela günümzden geriye 12 bin yıllık tarihi süreci ele alsak:ferdiyetten kabileye oradan kavme-yerleşik hayata geçiş; tarım,ticaret sanayi... tarihi delilleri okursak, göreceksiniz aklıl bir aracıdir ruh şahının veziri dir. Dinsiz akıl seviyesi bence cehalete canavarlığa daha çok kapı aralar.
    Yanıtla
  13. Sevan Bey,Kuran ve Tevrat'taki insana benzeyen,duyguları olan,keyfi kararlar alan tanrılar veya Stuart Mill'in sorduğu 'O zaman Tanrı'yı kim yarattı' sorusu yaratılış mitini yıkmaya yetebilir.
    Fakat,varlığı var eden böyle doğaüstü bir bilinç yoksa o zaman 'varlık neden var?'
    Materyalist görüş,Tanrı'nın yerine doğanın içindeki yasaları ve matematiksel düzeni koyuyor.Böylece 'nasıl' sorusuna cevap vermiş oluyor.Oysa bir yaratılışçı 'Tanrı yarattı' derken 'neden' sorusuna cevap verir.Bu yönüyle Materyalist görüş ve bilim insan zihnindeki en temel soruya cevap vermemiş oluyor.
    Öte yandan tabiatın kimsenin müdahale etmediği kanunlarla işlemesi sadece tevrat ve kuran tanrılarını çürütebilir.Ya deist Tanrı,evreni bir mühendis gibi üretip,proglamlayıp çekip gittiyse :)
    Big Bang'in sonrasındaki saniyenin milyarda birindeki olaylar,canlılığın var olabilmesi için karbon atomunun sonsuz enerji seviyeleri arasından tam da gerekli düzeyde olması veya DNA'nın kopyalanması sırasında her biri farklı göreve sahip onlarca proteinin yaptığı iş size ne düşündürüyor üstad? Saygılarımla.
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Yanlış sorular sorarak doğruyu bulamazsınız.'Tanrı nedir? ve anlamı nedir? e hak cevabı verdiğinizde aslında ''Peki Tanrı'yı kim yarattı?'' sorusunun ne kadar saçma ve ve ne kadar süslü olduğunu görebilirsiniz.Mantıklı gibi görünen her önerme doğru ya da HAK olduğu anlamına gelmez.İnsanların büyük bir çoğunluğu bunun farkında bile değildir.Örneğin elimde sakladığım meyve nedir diye sorsam onlarca/yüzlerce meyve ismi söyleyerek mantıklı cevaplar verebilirsin ama HAK olan bir tane ve o da elimde sakladığımdır.
      HAK bir tanedir,batıllar bir tane olmak zorunda değildir çoğu mantıklı olsa bile!!

  14. Sizin de dediğiniz gibi, aydınlatıcı ve çok hoş bir yazı olmuş ama benim yıllardır üzerinde düşündüğüm tam da bu konu üzerine size sormak istediğim ciddi sorularım var. Ortada kırmızı kalın bir çizgiyle çizilmiş çember var ve bu çemberi ya birileri bilinçli bir şekilde oluşturmuş ya da zaman içerisinde birikerek kendiliğinden oluşmuş. Çemberin dışına çıkan, içeridekiler için bir tehdit unsuru oluyor. Dolayısıyla kimin riskli kimin güvenilir olduğunu gösterecek, turnusol kağıdı gibi bir şey gerekli. Şarabını, kebabını dökecek mi toprağa ya da orucunu tutuyor mu ramazanda diye merakla bakıp bekleyecek çemberin içindekiler, kuşkulandıkları kimseler için. Peki, biz sorunu tespit ettikten sonra, bir çare üretemediğimiz müddetçe çemberin dışına çıkmak isteyen ama buna cüret edemeyenlere yol gösterip, cesaret verebilecek miyiz? Kendisini çürütebilecek bu kadar çok tezin ve bilginin ortalık yerde olduğu bir dönemde dahi dinin bu denli güçlü olmasının sebebi bu olamaz mı? Düşünsenize Sultanbeyli'de bir nalburun çocuğu olarak doğduğunuzu. Okuyup araştırmaya meraklısınız ve internet aracılığıyla evrim teorisi hakkında çok ciddi bilgiler edindiniz. Ne olacak peki şimdi? Annenizi, dilini hiç anlamadığı bir kitabı sabahtan akşama kadar ağlayarak okumaktan kurtarabilecek misiniz? Babanızın çok daha mantıklı harcanıp verimli sonuçlara araç olabilecek parasının kurbanlık koyun satın almaya gitmesinin önüne geçebilecek misiniz? Peki bütün bunları yapmaya kalktığınızda, etrafınızdaki kimselerin tam ortasında tavırlarınız ve duruşunuzla sırıtmayacak mısınız? Toplumdan tecrit edildiğinizde size sahip çıkacak olan kimdir ya da çemberin dışı hayatta kalabilmek için yeterince olanaklı mıdır? Oysa her cuma, namaz çıkışı cemaatle selamlaşmak, ayakkabısının önce sağ tekini giymek, her işe besmeleyle başlarken görülmek, hayatta kalabilmek için daha avantajlıdır. İşsiz kaldığında iş bulurlar, evlenmesine yardımcı olurlar, sıkıştığında destek verirler, yeter ki çemberin içinde kalsın ve diğerlerini de orada tutmaya yardım etsin. Demek istediğim, çemberin dışında, hoşgörülü ve akıntıya kapılmayacak kadar kökü sağlam ve entegre olması, hazmedilmesi çok zor olmayan bir topluluk/ideoloji/yaşam biçimi olsa, zaman içerisinde çemberden kaçmak isteyenler onun eteklerinde toplanmaz mıydı? ve böylece, dinin gücü zamanla kendiliğinden kırılmaz mıydı? Oysa şimdi tıpkı düz bir ovaya dikilmiş gökdelen gibi alenen ortada duran bir otorite var. Prangalarını kırmaya hevesli ama cesareti düşük köleler, bu işi yapmaya daha yatkın köleleri ne de güzel yaftalarlar, "kafir" diye, "hain" diye. Halbuki toplu kurban törenleri yapan Hintli de içten içe bilmiyor muydu yaptıklarının ne kadar ahmakça olduğunu, tıpkı şeyhinin ayakkabısından su içen Sultanbeylili nalburun, kendi bilinçaltında aptallığının farkında olması gibi. Ama kim arkalarında duracak, onlar kendileri için yazılan bu senaryoyu oynamayı reddettiklerinde? Yine bir başlarına kalacaklar ve çemberin içindekiler için, hazımsızlık yapan taş misali, hedef olup yok edilecekler. Susturulmaya, aç bırakılmaya çalışılacak, şanslıysa dayak yiyecek değilse belki recmedilecek. Dünya dönmüyor desin diye köşeye sıkıştırılacak vs. Aydınlığın ne olduğunu anlayabilmek için, karanlığın meye benzediğini bilmek gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden de, din gerekli bir şeydir, düşüncesindeyim. Din olmalı ama giriş çıkışları da açık olmalı. Değilse, biz dini yok etmeye değil, onu ehlileştirmeye ve esnekleştirmeye çalışmalıyız, bence. Aksi takdirde, o, ağlayarak anlamadığı kitabı okuyan kadının elindeki kitabı yok edince, ileride karşımıza, daha da öfkeli bir şekilde, stalinizm, maoculuk, khmer rouge vs. gibi bir zihniyetle çıkması yüksek olasılıklı değil midir? Kaş yapalım derken, göz çıkarmış olmaz mıyız? Sevgi ve saygılarımla, Hakan.
    Yanıtla
  15. http://demirden-kapilar.blogspot.com.tr/2013/05/din-nedir.html
    Yanıtla
  16. İnsan sırf akıldan ibaret, sırf akıl ile ilerleyen bir varlık değildir. İnsan aklın da ötesinde bir histir, bir duygudur. Akıl ve vicdanın ahlaki düzeyde harmanlanmasıdır. Sırf rasyonel düşünceye dayanan insan zamanla çıkarcı olur, dünyevi gücü elde ettikçe de zalimleşir, aynen bahsettiğiniz dini yobazca yaşayanlar gibi... İnsana bu denli yüzeysel bakmanız çok gülünç.
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Pardon, insan sırf akıldan ibaret diye iddia eden kim?

  17. Müslüman olaydın ve olaydım dua etmiştim biliyor musun Sevan Hoca. Allaha şükür agnostiğim de naatla geçiştiriyorum.
    Yanıtla
  18. Ele aldığınız fedakarlık bağlamında bugün memlekette Müslümanlık ve Fenerbahçelilik'ten hangisi daha fazla din, bilemedim. Sanki ikincisi de az ağır basmıyor artık.

    Mesela, Türkiye'de Müslümanların çoğu kendinden pek bir şey feda etmiyor dini adına: 5 vakit namaz kılmadığı için vaktini feda etmiyor; din üzerine okuyup, düşünüp, tartışmadığı için aklını feda etmiyor; oruç tutmadığı için bedenini feda etmiyor vs vs. Dinleri hayatlarının içinde değil zira, en iyi olasılıkla duvarlarında asılı bir kitapta saklı duruyor.

    Fakat Fenerbahçelilerin çoğu düzenli maç izleyerek vaktini feda ediyor; sonuçlar üzerine okuyup, düşünüp, tartışarak aklını feda ediyor; spor kanalı ya da maç bileti alarak parasını feda ediyor; derbilerde eşlerini, dostlarını, hatta çocuklarını feda ediyor vs vs.

    Tamam, IŞİD gibi eli kanlı bir holigan grubu yok ortalıkta. Ya da hiçbir Fenerbahçeli baba Galatasaraylı oğlunu kesmeye kalkmıyor. O kadar şiddetli fedakarlık ortaya çıkmıyor taraftarlıkta. Fakat gündelik hayatın içinde daha yoğun bir fedakarlık gerektiriyor futbol artık. İnsanlar din değiştiriyor, hatta dinden vazgeçiyor ama tuttuğu takımı hiçbir şekilde değiştirmiyor.

    Bence yaklaşımınız oldukça makul. Fedakarlık birçok şeyi açıklıyor din adına. Hatta din kavramımızı futbol taraftarlığı gibi bir dolu başka etkinliği de içerecek şekilde genişletmemiz gerektiğini söylüyor.
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Vay anasını! Neredeyse yazıyı gölgede bırakacak ufuk açıcı bir yorum. Galatasaraylı oğlunu kesmeyen baba örneği bomba:))

  19. Genelde inançlı birine "Bir dine nasıl olur da inanıyorsun?" diye sorulur. Sorulması yerinde olan belki de neden olmalıdır; "Bir dine neden inanırsın?"

    Son damlasını alana kadar cevabın bunu sormaya devam edebilirim.
    Yanıtla
  20. Güzel bir yazı olmuş. Dinin, aidiyetin samimiyetini belli etme yöntemi olarak kullanıldığını belirtmişsiniz. Bir gruba ait olmanın neden bu kadar önemli olduğu üzerinde durmak isterim ben de kısaca.

    Bir gruba ait olmak eski çağlarda, şimdi olduğundan çok daha fazla öneme sahipti büyük ihtimalle. Bu çağda herhangi bir gruba ait olmazsanız çok çok entelektüel ya da fiziki açıdan yalnız kalırsınız. Fakat erken çağlarda bir grubun üyesi olmazsanız büyük ihtimalle öldürülürdünüz.

    Buradan yola çıkarsak bir gruba ait olmanın evrimsel açıdan nesilden nesile aktarılan, olmazsa olmaz bir özellik olduğunu iddia etmemiz yanlış olmaz. Tabii sadece grup niteliği taşımak önemli midir? Elbette hayır. Grubun diğer gruplarla olan rekabetinden sağ çıkması için grup üyelerinin birbirlerine ve davalarına olan bağlılıklarının en üst seviyede olması gerekir. Bu bağlılığı en üst seviyeye taşıyacak olan araç da dindir. Dinden başka (ve belki de hakikat arayışı haricinde) hemen hemen hiçbir olgu canınızdan vazgeçmenizi sağlayamaz.

    Okuyucular günümüz dünyasına bakarak yazdıklarımın abartı olduğunu, dünyanın toz pembe bir yer olduğunu düşünebilirler. Fakat, her ne kadar geçen yüzyılda iki dünya savaşı geçirsek de toplumsal hayat, şuanda eskiden olduğundan çok daha barışçıl bir noktadadır. Tarih öncesi çağların vahşiliğini ve bu çağların insan tarihi açısından ne kadar büyük bir zamana tekabül ettiğini düşünürsek, kendini bir dine ait hissetmenin insanların genlerine neden böylesine kazınmış olduğunu anlayabiliriz diye düşünüyorum. Bu açıdan düşünürsek dinlerin oluşması ve hayatta kalması evrimsel açıdan bir zorunluluktur.

    P.S. I can only hope that you are having a pleasant jail time. Don't forget that there are those who wish to see you free. But again, you have all the tools you need to make yourself useful.
    Yanıtla
  21. Hem Ehli Mushafların, “Semâvi dinLER – İlkel dinLER”, hem de rakipleri olan Ateist’lerin “insanlar yerleşik
    düzene geçtikten sonra sosyal ilişkileri, korkuları ve iktidardakilerin dizaynı ile Tanrı ve Din kavramlarını yarattılar”
    önermesi yanlıştır. Çünkü insanın kavram koyma prosesinin: “algı-modelleme-tasavvur-isimlendirme”
    sisteminde çalıştığını biliyoruz. Yani insan herhangi bir duyusu ile algılayamadığı bir şeyi tasavvur
    edemez, tasavvur edemediğini modelleyemez, modelleyemediğini de kavramlaştıramaz yani isim koyamaz.
    Bu HAKİKAT, insanların kendi kendilerine bir TANRI ve AHİRET HAYATI tasavvuru oluşturup modellemelerini ve
    bu isimlendirmeyi yapmalarını imkansız kılmaktadır.. Bütün disiplinlerce kabul edilen ve ispat edilmiş “İNSAN
    AKLININ” bu çalışma prensibine göre, akıl bir duyu ya da duygusu ile algıladığı bir şeyi önce tasavvur eder, sonra
    modeller ve ona bir isim koyar. Algı yoksa isim koyamaz.
    Bu nedenle, tüm insanlık için şu soru elzemdir: onbinlerce yıl önceki Adem formundaki el-İNSAN toplulukları,
    “HERŞEYİ YOKTAN YARATIP YÖNETEN, GÖZLE GÖRÜLEMEYEN AMA KENDİSİ HERŞEYİ GÖRÜP İŞİTEN,
    HERŞEYE GÜCÜ YETEN, YOKTAN YARATAN, ASLA ÖLMEYEN” bir modellemeye hangi tasavvurlar ile ulaşmıştır?
    Bu tasavvurları hangi örnekleme ve algıları ile yapmıştır? Çünkü yaşadığı fizik evrende yukarıda sayılan
    özellikleri asla hiç bir varlıkta GÖRMEMİŞTİR. Ve Bütün bunlara rağmen nasıl olurda “TANRI” DİYE BİR KAVRAM
    KOYABİLMİŞTİR!!!
    Aynı şekilde, YOKTAN YARATMAK, YENİDEN DİRİLİŞ ve EBEDİ HAYAT, CENNET CEHENNEM, KADER gibi kavramları
    da hiç bir algısı ile tasavvur edemez ve modelleyemez. Bu nedenle insan bu kavramlara kendi kendine İSİM koyamaz.
    Şu anda bu yazıyı okuyan sizlerin «JÖMBRİCAK» isminde, ne insan, ne bitki, ne de hayvan olan canlı türünü
    bilmemeniz ve böyle bir isim koymamış olmanız bunun örneğidir. Ben size böyle bir canlı türü var dediğim anda
    bana onlarca soru sorarak onu tasavvur etmeye ve modellemeye başlayacaktır aklınız ve sonra ona bu ismi kendi
    dilinizde koyabileceksiniz yani tanımlamış olabileceksinizdir. Ben de size bu ismi söyleyebilmem ve sorularınıza
    doğru cevaplar verebilmem için onu daha önce mutlaka duyularımdan en az biri ile algılamış tasavvur etmiş
    modellemiş ve isimlendirmiş olmam gerekmektedir.
    Kavram koyma prensibinin bir diğer örneği de “DOĞUŞTAN KÖRLERİN ADASI” örneğidir. İçinde yaşayanların
    tamamının doğuştan körler olduğu bir ada düşünün. Bu adada yaşayan körlerin “RENK” diye bir kavramlarının
    olması imkansızdır. Daha önce hiçbir duyu ya da duyguları ile algılayamadıkları için tasavvur edememiş, tasavvur
    edemedikleri için modelleyememiş ve modelleyemedikleri için de RENK diye bir kavram koyamamışlardır ve adaya
    en azından bir gözü gören birisi gelerek onlara “RENK” diye bir kavramdan bahsedene, onu tarif edene kadar da
    koyamazlar. Böyle birisi gelip RENK diye bir kavramı onların İŞİTME duyularına algılatarak tarif etmesi ve bu kavram
    ile birlikte “BEYAZ, SİYAH, PEMBE, MOR, YEŞİL” v.b. renk isimlerini anlatması sonucunda, o RENK denilen “şeyi”
    GÖREMESELER” de, yeşil, mavi, beyaz nasıl bir şey algılayamasalar da artık o kavram ve isimleri DUYMUŞLAR ve
    kullanabilecek, iletebilecek hale gelmişlerdir. 
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Algı yoksa isim koyamaz? Yani Örümcek Adam ve Göklerdeki Spagetti Canavarı gerçektir diyorsunuz.

  22. Ateist – Deist ve bilimci önermenin: “İnsanlar Neolitik dönemde avcı toplayıcı olarak yaşarken TANRI ve DİN
    kavramları yoktu, tarım toplumuna yani yerleşik düzene geçtikten sonra (MÖ 5000’ lerden sonra), sosyal ortam
    ilişkileri, çıkar ve kayıpları, korkuları yüzünden Tanrı ve Din kavramlarını kendileri uydurdular, işte zaten elimizdeki
    somut arkeolojik deliller de bunu göstermektedir, en eskisi 5-6 bin yıllıktır” cümlesi gene kendilerinin kabul ettikleri
    ve hayatla birebir gerçekliği bilinen yukarıdaki postülat nedeni ile çelişkili ve batıldır. Zaten bunun somut bilimsel
    kanıtı da Urfa Göbeklitepe’de ortaya çıkarılan ve yaklaşık MÖ 10.000’lere tarihlenen muhteşem Tapınak Sitesi ile
    önlerine gelmiştir. Aynı şekilde, Amazon ormanlarında keşfedilen, o güne kadar dış dünya ile “sıfır iletişim” ile
    yaşamış kabile üyelerine bir kaç ay sonra “sizin Tanrı’nız ya da tanrılarınız kim, Dininiz ne?” şeklinde yöneltilen
    sorulara “Tanrı mı? o ne demek, Din mi o ne demek?” şeklinde verdikleri cevaplar ve “ölüleriniz nereye gidiyor?”
    sorusuna “nereye mi, hiç bir yere gömüyoruz ve toprağa karışıp yok oluyorlar” şeklinde verdikleri cevap da bu
    Hakkı apaçık teyit eden diğer ayetlerdir.
    Charles Darwin, İnsan’ın Türeyişi isimli eserinin, “TANRI İNANCI ve DİN” bölümünün ilk paragrafında, bu gerçeği
    şu cümleler ile yazmıştır: “Herşeye gücü yeten bir Tanrı’nın varlığına olan yüceltici inanca insanın ta başlangıçta
    eriştirildiğini gösteren hiç bir kanıt yoktur. Tersine, öyle gelip geçici gezginlerden değil, yabanıl insanlar arasında
    uzun süre kalmış kimselerden sağlanan ayrıntılı kanıtlar, bir ya da birden çok Tanrı üzerine hiç bir düşüncesi
    olmayan, dillerinde böyle bir düşünceyi anlatmak için hiç bir sözcük bulunmayan sayısız ırkların yaşamış
    ve yaşamakta olduğunu göstermektedir. Sorun evrenin bir yaratıcısı ve yöneticisi olup olmadığı sorunundan, o
    yüksek sorundan elbette tümü ile başkadır; bu güne kadar gelip geçmiş en yüksek zekalardan kimisi, bu soruya
    olumlu yanıt vermiştir....”
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Neolitik dönem orta doğuda MÖ 5000'de değil MÖ 9500 dolayında başlatılır. Göbeklitepe, herkesçe bilindiği gibi, Neolitik döneme aittir.

  23. Dinin ne olduğunu anlamak için önce sürü ile toplum arasındaki farkın farkına varmak gerek. Sürü biyolojik yasalar dolayımında bir araya gelen canlı kümesidir. Toplum ise esas olarak toplumsal yasalar dolayımında bir araya gelmiş canlı kümesidir. Elbette biyolojik temeli vardır bu yasaların ama toplumda topluluğun çıkarları bireyin çıkarlarından önce gelir. İlk doğduğu günden beri bir topluluk üyesine bu içselleştirilir. Sürüde ise bireyler zorda kaldıkları zaman sürüyü terkeder. Bireyin hayatta kalması sürünün hayatta kalmasından çok daha önemlidir. Tabii bu tanımlalara uymayan ara durumlar var ama şimdilik bunu geçelim.Sürü ile toplum arasında bu farkı meydana getirenö biyolojik olmayanö sonradan öğretilen bu toplumsal kuralların hepsine birden DİN adı verilir. Dinin toplumsal anlamı budur. İnanmakla, öteki dünyaylaö tanrının varlığı ya da yokluğuyla bir alakası yoktur soyolojik olarak dinin. DİN, bir topluluğun sınırlarını çizer, bu sınırlar içinde yaşayan insanların arasındaki ilişki kurallarını belirler, bu krallara uymayanları cezalandırır. Bütün dinlerin temel görevi budur. Dinin bunun için vardır. Dinsiz topluluk yoktur. Sürü yaşamından kurtulup toplum yaşamaına ulaşmış Homo Sapiens denen canlı türünün Anaerkil ilkel komünal topluluklarındanö antik uygarlıklara oradan bu günkü modern toplumlara kadar hepsinde DİNİN görevi budur. Adları ister Ön Animizim, Animizm, totemizin olsun, ister Budizm, İster Hinduizm olsun, ister çok tannrılı ister tektanrılı Dinler, olsun, adı ister Musevilik,Hristiyanlık ya da İslam olsun hepsinin temel işlevi yukarda kısaca değibilen üç şeydir. Topluluğun hayatta kalabilmesi içinö o topluluğun sınırlarını çizmek, bu sınırlar içinde yaşayan bireylerin arasındaki ilişki kurallarını yaptırım uygulamak. Modern toplumlarda da durum aynıdır. Laik modern devrimler aslında dini politikadan uzaklaştırmamıştır, Hıristiyanlığı , islamı vb. antik dinleri iktidardan uzaklaştırıp onların yerine yeni bir DİN getirmiştir. Bu dinin adı ULUS tur. Eskiden bütün tooplumsal yaşam islam adı verilen ya da hıristiyanlık adıl verilen Dinler tarafından belirlenirken, şimdi bu görevi, üç temel görevi Ulus ve onun Kutsal Kitabı Anayasa üslenmiştir.

    J. Diamon sosyoloik olguları biyolojijk kavramlarla açıklamaya çalıştığı için çuvallamaktadır. kendi alanındaki derin bilgisine saygısızlık etmiyorum. Aynı şeyi. R. Dawkins de yapıyor. Toplumu biyolojinin ya da arkeolojinin ya da epistemolojinin kavramlarıyla anlamaya çaşışınca sonuç böyle kafa karışıklığı oluyor.
    Yanıtla
  24. Merak ettiğim bir şey hristiyanlıkta tanrı'nın kendi parçasını kurban ettiği düşüncesi ve özellikle protestanlıkta bu jestin sonucunda inananların artık hiçbir şeyi 'kurban' etmesi gerekmediği yani ibadet etmeleri gerekmediğini nasıl açıklarsınız? (hristiyan değilim, sadece merak ediyorum)

    ikincisi bu ibadetleri (veya sizin deyiminizle kurbanları) gizli bir biçimde gerçekleştiren insanları ve psikolojiyi nasıl açıklarsınız?
    Yanıtla
  25. üçüncü sorum da acaba dine inanmayan insanların da aynen dine inananlar gibi aidiyet üzerine bir çıkarları olabilir mi? yani daha entellektüel veya elit görünen bir zümreye dahil olduklarını ispatlamak adına dini terketmiş olabilirler mi?
    Yanıtla
  26. Bkz. "Nasıl boş spekülasyon yapılır?"

    Dinle Spaghetti Canavarı'nı ayıran şey dinin gerçek, Spaghetti Canavarı'nın yalan olmasıdır. Bu kadar basit. Zeus, Allah, Krişna ve Dagda vardır. Spaghetti Canavarı yoktur. Ayrıca dinin öldürmeyi meşrulaştırmaktan önce öldürmeyi yasaklamak gibi bir işlevi vardır; ufak bir düşünce egzersiziyle görüleceği gibi, öldürmek tabiatta ZATEN meşrudur, din bunu yasaklar. Öldürmeyi genel olarak yasakladıktan sonra da elbette bazı durumlar için öldürmeyi meşrulaştırması gerekir, aksi takdirde öz savunma prensibi yerle bir olur.

    "Herkes bir bakirenin doğuramayacağını bilir."

    Eh, herkes gücü her şeye yeten bir şahsın isterse bakireye doğum yaptırabileceğini de bilir. Dini ancak kendi konsepti içinden eleştirebilirsiniz. Bir bakirenin hiçbir neden olmaksızın doğum yapması mantıksızdır. Ancak bir bakirenin kadir-i mutlak bir şahıs tarafından hamile bırakılması oldukça mantıklıdır. Bunda anlaşılmayacak ne var?

    Elde hiçbir mantıki dayanak olmaksızın dindar kimselerin insanların güvenini kazanmak için dinsel faaliyetlerle meşgul oldukları öne sürülmüş. Açıkçası bu iddianın bir cevap dahi hak etmediği kanaatindeyim, zira safi spekülasyon ve bunu yalanlayacak sayısız örnek verilebilir.

    Ayrıca Zeus, Yahweh'den, yani Allah'tan veya Krişna'dan farklı bir türe mensuptur. Okuyucular açısından kafa karışıklığı yaratmaması için söylüyorum: Zeus her şeyi bilmez, gücü her şeye yetmez ve ahlaki açıdan tamamen iyi değildir. Ezeli ve ebedi de değildir. Herhangi bir tanrıdır, Tanrı değildir.

    Dinin doğrudan israfla ilişkilendirilmesi de çok mantıksız. Yazı aslında kendi içinde bile bunun böyle olmak zorunda olmadığını gösteriyor. Tanrılar adına düzenlenen şölenler örnek verilmiş burada. Tanrılar adına düzenlenen şölenlerin ulvi bir amacı yoktur. Ruhani bir amaca hizmet etmez. Savaşlarda zafer elde etmek, geleceğin bilgisine sahip olmak, para kazanmak gibi maddesel çıkarlara hizmet eder. Bu, maddesel kazanç peşinde koşan insanlar için bir yoldur, dinin maddesel yönüdür. Eğer yaşamınız madde odaklıysa, ister dindar olun ister dinsiz, sizi temin ediyorum, müsrif olacaksınız.

    Oysa ruhani din, maddesel bağlardan azade olmak ve Tanrı'ya geri dönmek içindir. Bu yolu seçen kişi için israf söz konusu değildir. Bu kişi israfın yakınından bile geçmez. Yazıda da belirtildiği üzere, kendi duyularını kontrol altında tutar ve nefsine hakim olur. Bu şekilde diğer kimselerden daha az tüketir.

    Yani burada iki tip farklı insandan söz ediliyor: maddesel ve ruhani. Bunun doğrudan dinle alakası yok.

    Ve belirtmeden geçemeyeceğim, "öldürmeyi meşru kılar" dediğiniz dinlerin pek çoğu hayvanları öldürmeyi ve yemeyi yasaklıyor. Oysa dine inanmayanlar arasından bir takım zırtopoz, evrime dayalı bir takım ahmakça argümanlarla hayvan katliamını aklamaya çalışabiliyor. Dolayısıyla lütfen bu "din öldürmeyi meşrulaştırır" vb. bayat ve genellemeye dayalı argümanlardan artık vazgeçin. İnsanlar öldürmeyi meşrulaştırabilirler. Bunun için dini veya herhangi bir ideolojiyi kullanabilirler. Bu konunun da doğrudan dinle bir alakası yok. "Dinlerin amacı budur." gibi bir söylem ancak boşboğazlık olabilir.
    Yanıtla
  27. 'Din insandaki hangi ihtiyaca cevap verir'e mütevazı bir katkı:Her şeyin aydınlanıp, açıklanabildiği bir dünya dayanılmaz bir şey.Bunu bizzat ve sürekli yapmak daha da dayanılmaz."Gerisini Babam düşünsün deyip yatıp uyumak ne rahatlatıcı...
    Yanıtla
  28. Dinin metafizik yönünü attığınızda geriye milliyetçilik gibi bişey mi kalır, ben bunu anladım açıkçası. Milliyetçi olup da dinler saçmadır diyenlerin çok da farklı düşünceleri savunmadığını farkettim biraz.
    Yanıtla
  29. Ağzına sağlık sevan abi'
    Yanıtla