Sunday, April 24, 2011

Tazminat ama nasıl?

24 Nisan Soykırımı Anma Günü vesilesiyle Ankara’da yapılan Soykırım panelinde yaptığım konuşma
Esas konuya geçmeden önce şunu söylemek istiyorum. Türkiye Cumhuriyetinde vergi ödeyen bir vatandaş olarak olarak, bu vergilerle Ermenilere, bireysel bazda, tazminat ödenmesini reddetmek eğilimindeyim. Yanlış bir şey olacağını düşünüyorum bunun. Ahlaken bir temeli olacağını düşünmüyorum, siyaseten yanlış olacağını düşünüyorum ve hem Türkiye hem Ermeniler açısından daha büyük felaketlere yol açabileceğini düşünüyorum. Bir başka deyimle deminki konuşmacının görüşlerine muhalif olduğumu baştan deklare etmeyi faydalı buluyorum. Bu bir parantezdi. Şimdi konuya geçeyim.
1915 olaylarını Türkiye’de daha çok duygusallık ya da insani ya da vicdani açıdan ele almak eğilimindeyiz. Bunun nasıl büyük bir felaket olduğu, vicdani yönden, ahlaki yönden nasıl korkunç sonuçlara yol açtığı vesaire vesaire. Bunların hepsi doğrudur, gereklidir. Bunları tartışmanın gereğine tamamıyla katılıyorum. Fakat bu muhabbet esnasında çoğu zaman gözden kaçırılan bir başka boyut var. O da işin ekonomik boyutu.
Yağma üzerine kurulu cumhuriyet
1913 ile 1923 yılları arasında, yani sadece 1915’ten söz etmiyoruz, ilk Rum tehcirinin başladığı 1913’ten, ikinci temizlik dalgasının yaşandığı 1919-20’den, nüfus mübadelesinin yapıldığı 1923’e dek, Türkiye nüfusundan yaklaşık olarak toplam nüfusun %25’i eksiltildi, öldürülmek suretiyle veya yurt dışına gönderilmek suretiyle. Bunlar çıplak insanlar değildi. Sadece bir insan olarak da eksilmediler. Bunların malı, mülkü, tarlası, eşyası, bankadaki mevduatı, okulu, kilisesi vardı. Basit bir hesapla şu sonuca varabiliriz ki, Türkiye’nin toplam menkul ve gayrimenkul malvarlığının belki üçte biri, yüzde %30’u gibi bir oranı 1913 ile 23 yılları arasındaki on yılda zorla ve gasp yoluyla el değiştirdi.
Dehşet verici rakamlardan söz ediyoruz. Memleketin ekonomik yapısının kökünden değiştiği durumdan söz ediyoruz. Yani bugünkü rakamlarla şöyle kabaca ne ifade eder bu, Türkiye’nin şu anki toplam menkul ve gayrimenkul mal varlığının parasal değeri nedir, bunun üçte biri nedir hesaplamaya çalıştığınız zaman trilyon dolar gibi rakamlardan söz etmeye başlarsınız. Devasa boyutlarda bir servet transferinden söz ediyoruz. Bunlar birilerinden çıktı, birilerine girdi ve olaya bu açıdan baktığınız zaman şunu görürsünüz ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun temel taşı, yani Türkiye Cumhuriyeti denilen fenomenin en temel unsuru bir servet transferinden ibarettir.
Son zamanlarda özel sermaye bazında, ne bileyim Koç’lar, Sabancı’lar bazında, Türk kapitalizminin bu servet transferi üzerine kurulu olduğuna dair genel bir kabul oluşmaya başladı. Teker teker ele aldığınız zaman, özellikle 1940’larda palazlanıp büyüyen Türk kapitalizminin sermaye oluşturması sürecinin başında, hemen hemen her örnekte ya Rum ya Ermeni mülkü görürsünüz. Bir şekilde 1913-23 olaylarında edinilmiş birtakım servetler görürsünüz.
Fakat bunlar itiraf edilirken, daha önemli bir unsur çoğu zaman gözden kaçırılır. Tek parti döneminde Büyük Millet Meclisinde bulunan veya Halk Partisi üst düzey yönetiminde bulunan kişileri teker teker ele aldığınız zaman görürsünüz ki, hemen hemen istisnasız olarak hepsi soykırım zenginleridir. Atatürk de bunun istisnası değildir. Düşünün ki Cumhurbaşkanlığı Köşkü olan Çankaya, Kasapyan Köşküdür aslında. Başka bir şey söylemeye gerek yok; Türkiye Cumhuriyetini kısaca özetleyin dediğiniz zaman bu bir cümle yeter: Çankaya Köşkü Kasapyan Köşküdür.
Memleketin her tarafında Atatürk konakları ve Atatürk evleri vardır, ben 20-25 tane kadar sayabiliyorum. İşte efendim Trabzon’da, Bursa’da, Adana’da, Tarsus’ta, her tarafta. Yani tesadüf olamayacak bir durumdur, bunların hepsi, ama istisnasız hepsi, gayrimüslim katliamından veya gayrimüslim tehcirinden elde edilmiş mülklerdir.
Son zamanlarda özellikle sosyolog ve siyaset bilimcisi genç arkadaşlar çok ilginç mikro araştırmalar yapıyorlar. Adana Bölgesinde siyasi iktidarın oluşumundan, eşrafın kökenlerinden haberim var biraz. Demin Sibel Hanım bana Datça Bölgesinde buna benzer bir araştırmadan söz etti. Aynı şeyi, ne bileyim Eskişehir’de, aynı şey Kütahya için, aynı şey Bingöl için, aynı şeyi Van için yapabilirsiniz. Cumhuriyet döneminde burada palazlanan, yerel siyasi iktidara kavuşan, parti yöneticisi olan, ağa olan, bey olan, sinema sahibi olan, Arçelik bayii olan, Ülkü Ocakları başkanı olan kişilerin geçmişine baktığımız zaman, şaşmaz bir düzenlilikle, bir şekilde 1915’de, 1916’da, 1922’de elde edilmiş mülklerle ve bu sayede aniden sosyal hiyerarşide üste tırmanmış kişilerle karşılaşırsınız.
Tahmin ettiğinizden çok daha derin ve radikal bir şekilde Türkiye Cumhuriyetinin sosyal tarihi 1915 olaylarıyla, 1913 olaylarıyla ve 1922 olaylarıyla iç içedir. Bunu net olarak görmek lazım. Soykırım inkârı hadisesini de bu gerçeği anlamadan, bu gerçeği göz önüne almadan takdir etmek mümkün değildir. Çünkü insanların soyut bir inanç nedeniyle yahut cehalet nedeniyle yahut fanatizm nedeniyle reddettiği bir geçmişten söz etmiyoruz. İnsanların bizzat şahıslarında, ailelerinin geçmişinde önemli bir rol oynamış olan, kendi sosyal itibarlarının temelini oluşturan bir geçmişle yüzleşme konusundaki sıkıntısından söz ediyoruz.
Yani siz “soykırımı kabul et kardeşim,” dediğiniz zaman, şunu söylüyorsunuz: “Senin dedelerinin oturduğu, o senin çok sevdiğin ev var ya, o ev aslında senin değil.” Bunu kabul etmeye zorluyorsunuz insanları. Bu da kabul etmek gerekir ki zor bir iştir. Onların yerine ben olsaydım, bu olgunluğu gösterebilir miydim kuşkuluyum doğrusu. İnsan ne olursa olsun, ne kadar kabahatli olursa olsun kendi dedesini kolay kolay reddedemez, reddetse bile kendi sosyal konumunun, toplumdaki itibarının temeli olan unsurları dinamitleyemez.
Dolayısıyla kalkıp da siz Türkiye’ye, Türk toplumuna, “Soykırımı kabul et kardeşim, bir de tazminat öde kardeşim,” dediğiniz zaman çıkmaz sokakta avlanıyorsunuz, başka bir şey yapmıyorsunuz. Olmaz bu iş, olmayacak duaya amin diyorsunuz. Yani yurtdışından böyle taleplerle gelmek kolaydır, çünkü kaybedecek bir şeyiniz yoktur. Ama Türkiye içinde işi daha ciddi, daha esaslı ve felsefi bir yönden incelememiz gerekir.
Tazminat talebinin ahlaken de yanlış olduğunu düşünüyorum. Prensip olarak suç şahsidir, ceza da şahsi olmak zorundadır. Soykırım müsebbiplerini yakalayabiliyorsanız, mala el koymuş olanları, hırsızlık malına el koymuş olanları yakalayabiliyorsanız eyvallah, alın malı elinden. Ama onun çocuğunu, onun torununu hatta şu anda artık dördüncü kuşaktayız torununun çocuğunu bundan ötürü cezalandırmaya kalktığınız zaman, “Efendim Ermeniler isyan etti, o yüzden biz de tabi çoluk çocuk onları kestik,” diyen insanlarla aynı ahlaki pozisyona düşmüş olursunuz.
Suç işleyen cezalandırılır, şöyle ya da böyle bunun üzerine kurulmuş olan dört kuşaklık hayatı geçmişteki işlenmiş suçtan ötürü cezalandırmaya kalktığınız zaman ben şahsen bu cezalandırılacak tarafta olsaydım buna direnirdim. Direnmeyi de hak kabul ederdim. Yani empati yapacaksak yapalım. Olay bu.
Olayı biraz daha geniş bir çerçevede değerlendirmemiz gerekiyor. Türkiye’nin bu geçmişten kendini artık arındırmasının zamanı gelmiştir. Bunun sosyal imkânları da ortaya çıkmıştır. Yani Türkiye’de bir dönem yönetici sınıf 1910’larda, 1920’lerde katliam ve ganimet üzerinden iktidara gelen bir yönetici sınıf oldu, bu kadar. Bunların ikinci, üçüncü, dördüncü kuşağı artık 1980 sonrası Türkiye’sinde başka yerlerde duruyorlar. Onların torunu bugün karşınıza ne bileyim daha demokrat akademikler olarak çıkıyor, solcu olarak çıkıyor, yazar olarak çıkıyor, bin türlü insan olarak çıkıyor. Yani artık dedelerinin hayat tarzından uzaklaşmaya başlamış, farklı sosyal kaynaklardan beslenen, gerçek anlamda bir kapitalizme doğru adım atabilmiş bir toplumla yaşıyoruz.
Dolayısıyla geçmişin hassasiyetini artık yavaş yavaş terk etmenin maddi imkânları Türkiye’de bugün mevcuttur. Yani insanlar şunu artık kabul edebilecek duruma gelmişlerdir. “Yahu bizim dede de çok pis işler yapmış, hakikaten ayıp etmiş, buna bir çare bulalım, buna bir çözüm bulalım. Artık ben dedemin Tarsus’ta yaşadığı eve mahkûm değilim. Toplumsal statümün, itibarımın temeli artık o değil. Kendi ayaklarım üzerinde durabiliyorum, dolayısıyla bir şeyler çözmek zamanı gelmiştir.”
Özür dilemek
Türkiye’nin bu işten ötürü özür dilemesi gerekiyor. Türkiye’nin bu işte her şeyden önce sembolik düzeyde, ahlaki düzeyde özür dilemesi gerekiyor. Bu Türkiye’nin medeni bir ülke olması için vazgeçilmez ön adımdır. Yani Türkler için de asıl olan iş budur. Türklerin geçmişin korkunç lekesinden ve onun getirdiği psikolojik eziklikten, onun getirdiği savunma zihniyetinden çıkabilmesi için, etrafındaki duvarları kırabilmesi için öncelikle özür dilemeleri gerekiyor. Ve bu özür de böyle yarım ağızla filan olacak bir iş değil.
Özür dilemek sembolik bir şeydir başka bir şey değildir. Sembol olarak benim düşündüğüm bir tane örnek sanıyorum yeterlidir. Halaskârgazi Caddesinin adını Hrant Dink Caddesi olarak değiştirilmesi gerekiyor. Ergenekon Caddesinin değil, Ergenekon Caddesinin adını değiştirmek çok ucuzdur. Halaskârgazi’yi değiştirebiliyor musunuz? Onu yaptığınız zaman, ha işte bu jeton düştü Türk kamuoyunun vicdanına deme noktasına geliriz. Onun dışında müze mi kurulur, anıt mı yapılır, şu mu yapılır, bu mu yapılır onlar ayrı mesele. Fakat evet gerçekten Türkiye değişti diyebileceğimiz nokta Halaskârgazi Caddesinin, cinayetin işlendiği caddenin adının Hrant Dink Caddesi olarak düzeltilmesidir.
O gün Türkiye için bir milat günü olacak, o gün Türkiye’nin hakikaten medeni ülkeler camiasında yerini aldığı gün olacaktır. Bunun ötesinde Türkiye’nin bu geçmişle yüzleşmesi demek, seksen seneden beri, yetmiş seneden beri Türk Ulusal Kimliğinin temeli haline gelmiş olan saldırgan ırkçılığın sorgulanması demektir. Yani bu ülkede “biz Türkleriz onlar Ermenilerdir. Kapışıyoruz, onlar bir tane çaktı, biz iki tane çaktık hepsinin mallarını aldık, burası artık bizimdir” diye özetlenebilecek olan ilkel ve çağdışı siyaset anlayışı ve kimlik anlayışının aşıldığı noktada Türkiye benim çocuklarım için daha medeni, daha yaşanır, daha sağlıklı ve daha güçlü bir ülke olacaktır.
Türkiye Cumhuriyetinin yapması gereken, bu transformasyonun, bu zihniyet değişikliğinin zorunlu bir sonucu olarak, bir şekilde bu ülke hepimizindir mesajını verebilecek, bu ülke burada yaşayan ve yaşamış olan herkesin ortak eseridir, müşterek malıdır mesajını iletebilecek olan adımları atmak ve kararları almaktır.
İnsani bir çözüm
Gitgide hiç ummadığım yerlerde kulağıma çalınan bir opsiyondan söz etmek istiyorum. Diaspora Ermenilerine Türk vatandaşlığı verilmesi meselesi. Bu gerçekten yapılabilecek bir şey midir, hayal midir kestiremiyorum açık söylemek gerekirse. Fakat bu düzeyde bir jesttir önemli olan, bu boyutta, bu derece ilginç ufka sahip bir önlemdir bu işi çözebilecek olan. Buyurun gelin, burası sizin ülkeniz! Kaç kişidir bunlar sonuç olarak, bunlardan kaç tanesi böyle bir opsiyondan faydalanmak isteyecektir, bilemiyorum. Dişe gelir rakamlara ulaşılacağını hiç zannetmiyorum. Fakat Türkiye’nin tek taraflı olarak böyle bir jestte bulunması – yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı veriyoruz, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı vermekle de yetinmiyoruz, şayet Türkiye’ye gelmeyi arzu ederseniz size Hükümet olarak şu şu şu şu kolaylıkları göstereceğiz, ne bileyim Van’da otel mi kurmak istiyorsunuz, bunun için her türlü kolaylığı göstereceğiz, öncelik de tanıyacağız, kredi de vereceğiz gibi bir yaklaşım –doksan seneden beri hem Türklerin hem Ermenilerin başına bela olmuş bu korkunç geçmişten kurtuluşun en basit, en yapılabilir, en gerçekçi ve aynı zamanda ahlaken en doğru olan yöntemidir gibi geliyor bana.
Benim vergilerimle beslenen Türkiye Cumhuriyeti’nin kalkıp doksan beş sene önceki bir hadiseden dolayı, konuyla alakası olmayan üçüncü, dördüncü kuşak insanlara tazminat ödemesine ben sıcak bakamıyorum. Prensip olarak taraftar değilim. Soykırım kurbanlarının dördüncü kuşak torunlarının dedelerinin mülkü üzerinde herhangi bir hakları olduğuna da inanmıyorum, nokta. Gençliğimde sosyalisttim, belki o zamandan kalma bir şeydir, miras hakkının mutlak bir hak olduğuna inanmıyorum. Buradaki sosyalist arkadaşların elalemin mal mülk mirası için böyle canhıraş bir gayret içinde olmasını da anlamıyorum.
Buna karşılık Türkiye Cumhuriyetinin bu toplumun ruhunu kanser gibi kemiren bu geçmişten kurtulması gerektiğine inanıyorum, bunun yalnız Türkiye için değil, insanlık için de önemli bir şey olduğuna inanıyorum.
Bir tazminat fonu yaratılabilir elbette. Bu parayla yapılan her şeyin, birtakım Kaliforniyalı kişilerin çıkarını değil, TC vatandaşlarının gerçek çıkarını, maddi ve manevi refahını gözeten şeyler olması lazım. Ancak bu takdirde meşrudur, ancak bu şekilde Türk kamuoyunda meşruluk kazanabilir. Siz o tazminat fonuyla anıt mı dikersiniz, müze mi açarsınız, araştırma fonu mu kurarsınız, üniversitelerde Ermeni kültürü enstitüleri mi kurarsınız, yahut Bitlis’te ayakkabı fabrikası kuracak, Kütahya’da otel yapacak diaspora üyelerine kredi fonu mu açarsınız, ayrıntısını bilemem. Ama dikkat ederseniz bu dediklerimin hepsi, öncelikle Türkiye’nin maddi ve manevi kalkınmasına hizmet eden şeylerdir. Yani Ermenilerle ve Rumlarla barışmak ve geçmişi aşmak suretiyle aslında Türkiye’nin daha sağlıklı ve güzel bir yer olmasına hizmet edilmektedir. Vergi ödeyen TC vatandaşlarının can u gönülden kabul edebileceği tek çözüm de budur.
Türkiye’nin milliyetçi içgüdülerini aşarak cömertçe barışmasında, bu ülke için büyük bir fayda görüyorum. Dolayısıyla bu uğurda eğer hükümet bizim ödediğimiz vergileri böyle bir ulusal barış ve düşünsel reform politikasına yönlendirebiliyorsa, o zaman o paraya helal olsun diyebilirim. Öbür türlü diyemem.

Saturday, March 12, 2011

Eski yeradlarının iadesi için ne yapılmalı

TESEV için hazırladığım Türkiye Yeradları Araştırması’nın sonuç bölümü.

A. Kürtçe adlar sorunu
Değiştirilmiş yeradlarının iadesi meselesi Türkiye gündemine son yıllarda Kürt kültürel hakları tartışması çerçevesinde taşınmıştır.
“Kürt realitesini tanımak” deyimiyle ifade edilen süreç sonuçta Kürt dilinin kamusal alanda tanınması ve kabul edilmesi olayıdır. Bu ise, en azından, a) Kürt dilinin bir yazılı iletişim aracı olarak geliştirilmesini, b) Kürtçe eğitimin yaygınlaştırılmasını, c) resmi işlemlerde (Türkçenin yanısıra veya tek başına) Kürtçenin kullanılabilmesini, ve d) Kürt coğrafyasına ilişkin Kürtçe ad repertuvarının kamu söylemine dahil edilmesini içerir.
Türkçenin yanı sıra ikinci bir ulusal – veya bölgesel – kamu dilinin kabulü, Türkiye Cumhuriyeti tarihi açısından bir devrim niteliğindedir. Şüphesiz her devrim gibi siyasi bir mücadelenin ve güç dengelerindeki bir değişimin sonucudur. Kanımızca, bugün varılan noktada kaçınılmaz bir gelişmedir. Detayları nasıl olursa olsun sonuçta Kürt dili kamusal alanda yerini alacaktır; onunla birlikte “Kürtçe” kabul edilen yeradları da Türkiye coğrafyasının doğal bir unsuru olarak haritalarda, yazışmalarda, resmi belgelerde, trafik levhalarında ve haberlerde boy gösterecektir.
Burada ilgi çekici bulduğumuz, fakat üzerinde henüz yeterince durulmamış olan husus şudur.
Kürtçe, ülkenin kamusal yaşamında İKİNCİ dil olarak kabul görecektir. Bunun adeta zorunlu bir yansıması olarak Kürtçe sayılan yeradlarının da İKİNCİ ad olarak benimsenmesi beklenir. Türkçe VE Kürtçenin kamu dilleri olarak tanındığı bir ortamda, kaçınılmaz görünen bir refleksle, mevcut (bürokratik) yeradları bu yerlerin “Türkçe” adları olarak kabul görecek ve onların YANISIRA Kürtçe sayılan adların kullanımı gündeme gelecektir.
Abdullah Gül’ün ziyaretiyle ünlenen kasabanın “Kürtçe” sayılan adı Norşên ise, “Türkçe” sayılan adı Norşin değil Güroymak’tır – Güroymak bir İçişleri Bakanlığı memurunun masa başında ürettiği ad da olsa. Keza o ilin “Kürtçe” kabul edilen adı Dersîm ise, geniş kesimlerce “Türkçe” olarak değerlendirilen adı da Tunceli’dir.
Dolayısıyla kamuoyunun çok geniş bir kesimi için Türkçe ve Kürtçe adların – tıpkı İsviçre’de, Katalonya’da, Galler ülkesi ve İskoçya’da, Belçika’da, Lüksemburg’da, Alto Adige/Südtirol bölgesinde, eski Çekoslovakya’da ve İsrail’de olduğu gibi – YANYANA kullanılması en doğal çözüm olarak görülecektir.
Bugünün koşullarında kanımca makul olan budur; bundan farklı bir çözüm siyasi açıdan gerçekçi değildir.
Oysa dikkat edilirse, bundan elli veya yetmiş yıl önceki durum bu değildi. Bugün Kürtçe sayılan yeradlarının ezici çoğunluğu 1960 reformu öncesinde Türkçe kayıtlarda kullanılan ve yüzlerce yıldan beri kullanılmış olan adlardı. O kasabanın Türkçe adı Norşên olmasa bile Norşin idi. O ilin Türkçe adı da tartışılmaz bir şekilde Dersim idi.
Elli veya yetmiş yıllık siyasi uygulama bölgede yeni bir realite yaratmıştır. Daha önce bölgede var olan Kürtçe (veya Ermenice, Arapça, Süryanice…) isimler ORTAK kamu söyleminin bir parçası olarak kabul görürken, Cumhuriyet dönemi uygulamalarının bir sonucu olarak bugün Türkçenin (ve Türklerin) isim hazinesi ile Kürtçeninki ayrışmıştır. İki ayrı ulusal vokabüler ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla bugün bölgede Cumhuriyet döneminde verilmiş olan yeradlarının kaldırılarak eski adlara geri dönülmesi kamuoyunda “Türkçenin” yenilgiye uğraması ve “Türkçe adların” bölge coğrafyasından silinmesi olarak algılanacak ve buna uygun duygusal tepkilerle karşılaşacaktır.
Bunun tercih edilecek bir yol olmadığı kanısındayım.
*
Kürt coğrafyasında izlenmesi gereken yol bence son derece nettir.
a.  Her şeyden önce bölgedeki coğrafi birimlerin Kürtçede cari olan adlarının tespiti ve yazımının standartlaştırılması gereklidir.
b.  Bu amaçla bölgede kullanılan belli başlı eski dilleri (Kurmanci, Zazaki, Ermenice, Arapça, Süryanice) bilen ve tarihî araştırma metodlarına vakıf kişilerden oluşan bir uzmanlık heyeti kurulmalıdır.
c.   Kürtçe adlar var olan resmi (“Türkçe”) adların yanı sıra genel dolaşıma sokulmalı; iki dilli haritalar yayımlanmalı; iki dilli trafik levhaları yapılmalı; okullarda Kürtçe adların öğretilmesi teşvik edilmelidir.
d.  Farklı dil ve lehçelerin konuşulduğu yerlerde yerel adın Kurmanci biçiminin yanı sıra diğer dil ve lehçelerdeki (Zazaki, Arapça, Süryanice vb.) biçimleri de tespit edilmeli ve yayımlanmalıdır.
Kısıtlı dolaşıma sahip olan mezra, mahalle, mevki, dere vb. birimlerde yerel adın muhtemelen çok kısa süre içinde tek ad olarak benimseneceğine kesin gözüyle bakılabilir. Tek yerel dilin egemen olduğu bölgelerde Türkçe köy adlarının da bir süre sonra kendiliğinden kullanımdan düşmesi beklenir.
Buna karşılık belediye ve ilçe adları gibi daha geniş sirkülasyona sahip olan ve bir ölçüde kamuoyuna mal olmuş olan Türkçe adların, görünür gelecekte yerel adlarla bir arada yaşamaya devam edeceği kabul edilmelidir.

B. Kültürel mirasın korunması
Türkçeden başka anadillerin konuşulmadığı bölgelerde yeradlarının iadesi meselesi daha karmaşıktır.
Bu yerlerin birçoğunda eski yeradları, toplumun en azından büyükçe bir bölümü tarafından unutulması tercih edilen “yabancı” bir kültüre aittir. 95 yıldan veya daha uzun süreden beri Ermenilerin yaşamadığı bir köyde “Ermenice” olarak algılanan eski ada dönüş, haklı veya haksız tepkilere yol açacaktır.
Bunun yanı sıra, yukarıda belirttiğim gibi birçok yerin Türkçe olan adı dahi nahoş çağrışımlara sahip olduğu veya unutulması istenen gerçeklere işaret ettiği için yerel halkın isteği veya rızasıyla değiştirilmiştir. Bunların iadesini önermek şiddetli tepkilere yol açabilir.
“Referandum yapalım, çoğunluk karar versin” yaklaşımı çözüm değildir. Çünkü yerel düzeyde görüş birliğinin bulunduğu çok nadir örnekler dışında, önemli azınlıkların dışlanmasına ve belki duygusal tepkiler göstermesine neden olacaktır.
Türkçenin anadil olduğu bölgelerde, Cumhuriyetin yeradı değiştirme projesinin önemli oranda kalıcı olduğunu kabul etmek zorundayız.
Kaybedilmiş olan kültürel geçmişin bu bölgelerde bir ölçüde de olsa canlı tutulması belki Türkiye’nin 2006 yılından beri taraf olduğu UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirası Koruma Sözleşmesi çerçevesinde mümkün olabilir.
Hemen belirtelim ki Sözleşmenin ismen sayarak koruma altına aldığı kültürel pratikler arasında geleneksel yeradları mevcut değildir. Ancak yeradlarının temsil ettiği kültür mirası, sözleşmenin genel amacına ve tanımlarına tam olarak uyar.
2003’te kabul edilen Sözleşmenin gerekçe bölümünde “küreselleşen dünyanın bir olgusu olarak ortaya çıkan kitle kültürü[nün], insanlığın binlerce yıllık sözel kültürel belleğinde korunan büyük bir kültürel birikimi yok etmesi” olgusu esas alınmıştır. Somut olmayan kültürel miras (intangible cultural heritage) “kültürel çeşitliliğin potası ve sürdürülebilir kalkınmanın güvencesi”dir. Sözleşme “İnsanlığın somut olmayan kültürel mirasının korunması konusunda evrensel bir irade ve ortak kaygının” varlığını vurgular.
Sözleşmenin 2.3 maddesi “koruma” (safeguarding) başlığı altında, somut olmayan kültürel mirasın “tespiti, belgelenmesi, araştırılması, muhafazası, olumsuz etkenlere karşı korunması, canlandırılması, formel ve informel eğitim yoluyla aktarılması, değişik yönleriyle yeniden hayata geçirilmesi”ni hedef olarak tespit eder.[1]
Taraf devletler 12. madde uyarınca kendi ülkelerindeki somut olmayan kültürel mirasın envanterlerini çıkarmakla mükelleftir. 14. maddeye göre devletler, “somut olmayan kültürel mirasın tanınması, saygı kazanması ve canlanması amacıyla, i) genel kamuoyuna ve özellikle gençlere yönelik eğitici, farkındalığı artırıcı ve bilgilendirici programlar düzenlemek … iii) idari düzenlemeler ve bilimsel araştırmalar yoluyla mirası korumaya yönelik becerileri geliştirmek, iv) informel bilgi aktarım yöntemlerini kullanmak; b) kamuoyunu mirasa yönelik tehditler konusunda aydınlatmak” görevini üstlenir.[2]
21. maddeye göre UNESCO’nun ilgili komitesi somut olmayan mirasın korunması amacıyla taraf devletlere “korumanın çeşitli yönleriyle ilgili araştırmalar yapmak, uzman ve uygulayıcı personel sağlamak, personel eğitimi vermek, standart belirlemek, altyapı oluşturmak ve işletmek, ekipman ve beceri sağlamak” gibi yardımları taahhüt etmektedir.
Eski yeradlarının korunması ve canlandırılması konusunda bu aşamada yapılabilecek olan ve belki de yapılması gereken, resmi bir iade sürecinden ziyade, bu tür araştırma, belgeleme ve bilinçlendirme programıdır.
*
Daha somut olarak,
a. Yerel adlarla birlikte yerel tarihin, akademik ve popüler çerçevelerde araştırılması, belgelenmesi ve yayımlanması teşvik edilebilir;
b. Popüler yayınlarda ve eğitim müfredatında eski adların yaşatılması sağlanabilir;
c. Karayolu levhalarında – ya da en azından turistik bilgilendirme tabelalarında – eski adlar anımsatılabilir;
d. Eski ve yeni adları birlikte gösteren haritaların yayımı kolaylaştırılabilir.
Cüzi bütçelerle ve siyasi açıdan risksiz kararlarla hayata geçirilebilecek olan bu uygulamaların, kendi geçmişiyle ve kimliğiyle daha barışık, daha çoğulcu, daha özgüven sahibi bir Türkiye hedefine – biraz da olsa – hizmet edeceği muhakkaktır.



[1] “… ensuring the viability of the intangible cultural heritage, including the identification, documentation, research, preservation, protection, promotion, enhancement, transmission, particularly through formal and non-formal education, as well as the revitalization of the various aspects of such heritage.” Sözleşmenin resmi Türkçe metni anlaşılmaz bir dille yazıldığı için yeniden Türkçeye çevirildi.
[2] (a) ensure recognition of, respect for, and enhancement of the intangible cultural heritage in society, in particular through: (i) educational, awareness-raising and information programmes, aimed at the general public, in particular young people; (ii) specific educational and training programmes within the communities and groups concerned; (iii) capacity-building activities for the safeguarding of the intangible cultural heritage, in particular management and scientific research; and (iv)non-formal means of transmitting knowledge; (b) keep the public informed of the dangers threatening such heritage, and of the activities carried out in pursuance of this Convention; (c) promote education for the protection of natural spaces and places of memory whose existence is necessary for expressing the intangible cultural heritage.

Wednesday, March 2, 2011

Madem ki Ermeniyim istemeden vermeliyim

Agos gazetesinde çıkan röportajım.

• Mal varlığınızı Nesin Vakfı’na bağışlama kararınız nasıl gelişti? Nasıl karar verdiniz buna?
“Madem ki Ermeniyim, istemeden vermeliyim” diye düşündüm, verdim.

Fikir yaklaşık ikibuçuk yıldan beri gündemdeydi. Ali’yle birkaç kez konuştuk. Birincisi, çocuklarımın alınteriyle çalışıp kazanmadıkları bir servete konması fikri beni rahatsız ediyordu. Ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti koşullarında bir Ermeniye ait mülkün, hele bu kadar tartışma konusu olduktan ve düşmanlığa hedef olduktan sonra uzun süre korunmasının mümkün olamayacağını gördüm. Bugün olmazsa yarın, öyle olmazsa böyle, mutlaka yamyamlara yem olacaktı. O ihtimali minimize etmek istedim. Sağlam, kalıcı, itibarlı ve üstelik insanlık adına yüz ağartıcı işler yapan bir vakfın en uygun çözüm olacağına karar verdim.

• Bu bağış neleri kapsıyor?
Toplam beş tapu üzerinde iki katlı bir tarihî ev, “Köşk” adını verdiğimiz beş odalı otel, inşaatı yeni biten beş odalı konak, bir hamam, imar izinli bir arsa, yedi bağ evi, kendi evim, bir personel evi, 20 dönüm meyve bahçesi ve bostan, taş sarnıç, kuşhane, mermer yüzme havuzu, Hodri Meydan Kulesi. Tapuların bir kısmı eski eşim Müjde ile hisselidir. Bana ait olan kısmını bağışladım.

• Neden Nesin Vakfını tercih ettiniz?
Ali Nesin yakın arkadaşımdır. Zaten (yukarıda sayılanlardan başka) iki evimiz Nesin Vakfı’nın mülkü idi. Ayrıca Nesin Vakfı’nın özgür ve sağlıklı çocuklar yetiştirme konusunda gerçekten göz yaşartıcı güzellikte işler yaptığına inanıyorum.

• Duyulmasının ardından başka vakıflardan da talep geldi mi?
Neden Ermeni vakıflarını düşünmedin diye sitem edenler oldu. Güldüm. Sevan’dan alıp Agop’a vermek çok akıllıca bir hareket olmazdı herhalde.

• Şirince’den ayrılacak mısınız?
Ne münasebet! Tesisi ben yönetmeye devam ediyorum. Şirince’de daha çok işim var. Önümüzdeki aylarda Tiyatro Medresesi/Okulu projesine yoğunlaşacağım inşallah. Ayrıca kaya mezarım da bitmedi, en az iki yıllık işi var daha.

• Bir gazeteye verdiğiniz demeçte “mülkiyet özgürlüğü kısıtlar; özgürlüğüme daha düşkünüm, o yüzden mallarımı devrettim,” demişsiniz. Şimdi özgür müsünüz?
Kuşlar kadar. Mülkiyet sorumluluktur. Hele hukukun henüz ilkelliği aşamamış olduğu bir ülkede sonsuz sıkıntı kaynağıdır. Kıskançlığı, düşmanlığı, kem gözleri, çirkefi mıknatıs gibi çeker. Maşallah o işlerden epey nasibimi aldım. Yetsin bu kadarı.

• Etnik kimliginiz ve siyasi görüslerinizin başınıza gelenlerde ne kadar payı var sizce?
Tokatlıyan Otel’in başına gelenleri biliyorsunuz. Dinmeyen bir kinle batırdılar, mühürlediler, yıktılar, peşkeş çektiler, lanetlediler. Van’daki Vartan Otel’i de hatırlarsınız. Bence daha trajik olanı İskenderun’daki Ayvazyan Otel’dir; geçenlerde hikâyesini blogumda paylaştım. Adam otuz yıl uğraştı, didindi, Soğukoluk’u dünyanın cenneti haline getirdi. Şantaj yaptılar, kerhaneye çevirdiler, karaladılar, halk düşmanı ilan ettiler, mühürlediler, sonunda da yıktılar. Tesadüf mü bunlar zannediyorsunuz?

• Somut olarak şahsınıza yönelik bir kötü niyet mi var, yoksa normal sayılabilecek bir bürokratik tıkanma mı?
Köyde parasız, zararsız bir genç çift olduğumuz sürece pek sorun yoktu. 13-14 yıl oldu biraz parlayıp ortaya çıkmam. O günden beri zift gibi, balçık gibi yapış yapış bir düşmanlık halesiyle boğuşuyorum. Melek olsan, ağzınla kuş tutsan o düşmanlık çemberini yaramıyorsun. Yüzüne gülüp arkandan vuruyorlar. 15 yıldan beri herkesin güle oynaya “kaçak” inşaat yaptığı köyde ilk önce gelip benim evlerime yıkım kararı çıkardılar. Sırf benim evlerin yıkım kararları ortadan kalkmasın diye senelerce imar planını acımasızca sabote ettiler, geciktirdiler. Sonunda çıkardıkları imar planı neredeyse bütün köyü legalize ederken benim yerlerimin tümünün yıkılmasını öngördü.

Ön planda görünen bir sürü korkak, içten pazarlıklı bürokrat. Kimdir bunlara fikir veren, teşvik eden diye bakıyorsunuz. Arkadan mutlaka askeriye bağlantılı, Atatürkçü Düşünce Derneği bağlantılı karanlık tipler çıkıyor.

Buyurun, Balyozcu generaller 2003’te ölümüme ferman çıkarmışlar, plan program yapmışlar. Onların derneğinin İzmir şube başkanları da burada “azınlık azgınlığı” içinde olduğumu ilan ediyor, linç kampanyaları düzenliyor, Nişanyandavasını usulca çözmeye çalışan hükümet yetkililerine karşı meclis önergesi verdiriyor, hukuk yoluyla şantaj yapıyor. Buyurun, Cumhuriyet gazetesinin attığı linç çığlıklarına bakın. Daha ne olup bittiğini anlamamak için kör olmak lazım.

• Geçtiğimiz hafta yayımlanan yazımızda Mete Tapan sürecin işleyişinin sabır gerektirdiğini söyluyordu. Siz bu sabrı fazlasıyla göstermiş biri olarak cevaben bir şeyler söylemek ister misiniz?

Koruma bürokrasisi Türkiye’de çürümüş, amacından sapmış, bir iktidar ve menfaat tezgâhına dönüşmüştür. Belli bir zümrenin çıkarından başka makul bir amaca hizmet etmemektedir. Dar bir sözde “aydın” zümre dışında bütün toplumun nefretini kazanmıştır.

Mete Bey şüphesiz birey olarak değerli bir insan, ama sonuçta o teşkilatın demirbaş isimlerinden biri ve teorisyenidir. Doğal olarak teşkilatının itibarını ve yasallığını savunacak. Söylediklerinde cevap vermeye değer bir şey görmedim. “Yasalara uymalı, yoksa cezalandırılır” demekle “bize boyun eğmeli yoksa ezeriz” arasındaki fark kıl kadardır.

• Şu an oradaki durum nedir? İdareyle bir uzlaşma mümkün mü?
Gelişmeleri facebook sayfamda günü gününe paylaşıyorum. Oradan izleyebilirsiniz. Uzlaşma önerilerimiz de orada var. Sonucu zaman gösterecek.

Tuesday, March 1, 2011

Türkiye Cumhuriyeti Tarihi - I

Ankara'nın Doğusundaki Türkiye adlı gezi kitabım 2005'te çıkmıştı. Bu yazı oradan. İskenderun Soğukoluk maddesi altında:



Hotel Ayvazyan
1930'larda Fransız yönetimi zamanında Jozef Ayvazyan adlı vatandaş Soğukoluk'ta Ayvazyan Oteli yapmış. Suriye'nin ve Ortadoğu'nun en güzel otel ve restoranı olarak ün kazanmış.

1938'de Ermeniler Hatay’dan gittiğinde Ayvazyan – beş-on aile ile beraber – vatanında kalmayı tercih etmiş. Yıldırmak için ellerinden geleni yapmışlar. Savaş sırasında "Alman casusu" suçlamasıyla hapis yatmış. Bir süre Hatay iline girmesi yasaklanmış. Yılmamış. Yollar yaptırmış, ağaçlar dikmiş. Halep ve İskenderun'un seçkinlerini köye getirmiş. Sekiz dil bilirmiş. 1969'da vefat etmiş.

Arada Ayvazyan'a rakip 10-15 otel, "motel," vb. açılmış. 1960'larda Soğukoluk Ortadoğu'nun önde gelen fuhuş merkezi olarak üne kavuşmuş. 70'lerde işin içine kumar ve mafya girmiş; silahlar patlamış.

12 Eylül'den sonra Uğur Dündar'la Kenan Evren elele verip bu gidişe dur demeye karar vermişler. Tesislerin hepsi kapatılmış; fuhşun kökü kurutulmuş. Boşaltılan binalara filanca bakanlığın dinlenme tesisleri, falanca kurumun miskinler yurdu yerleşmiş. Bahçeleri ot, sokakları çöp bürümüş. Ayvazyan Otel birkaç kez el değiştirdikten sonra kapatılıp mühürlenmiş. Kapısı penceresi kırık, duruyor.

Köyün adını da değiştirip Güzelyayla etmişler. Şimdi kahvede pinekleyen yaşlılara sorunca, "Ayvazyan çok kıymetli adamdı, Soğukoluk'u Soğukoluk yapan odur" diye anlatıyorlar.

2 yorum:

  1. Sirincenin "Guzelyayla" olmamasi dilegiyle...
    Yanıtla
  2. Ver gel gör ki şimdi o tepede üç hilal ve şaşkınca bakan kocaman bir kurt resmli bayrak dalgalanıyor. Belen'i aşıp Antakya'ya doğru inerken de Türkiye Türklerindir yazıyor otoyola bakan tepelerde...ve ardından bütün köylerin adlarının her yıl değiştiği...Türkleştirildiği.
    Yanıtla

Thursday, January 20, 2011

Paris Nutku

Hrant Dink cinayetini anma etkinliği çerçevesinde Paris’te Tıbrevank’tan Yetişenler Derneği’nin davetlisi olarak yaptığım konuşma.
HRANT’IN DÖRDÜNCÜ YILINDA TÜRKİYE’DE NELER OLUYOR
Büyük siyasi değişiklikleri tetikleyen bazen insani duygulardır. İsterseniz toplum psikolojisi diyelim, kulağa daha bilimsel gelir.
Bir toplumun duygu atmosferi değiştiğinde, eskiden imkânsız görünen siyasi değişiklikler birdenbire kolay, doğal, basit hale gelebilir.
Hrant’ın öldürülmesi bizim için olduğu kadar, hatta bizden daha fazla, Türkiye için bir dönüm noktasıydı.
23 Ocak 2007’de yüz bini aşkın insan cenaze törenine katıldı. Modern Türkiye tarihinde manipüle edilmemiş bu çapta bir siyasi gösteri hatırlamıyorum. Yüz binlerce insan Hrant’ın acısını vicdanında hissetti. “Artık yeter” deme ihtiyacını duydu. “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” diyen pankartlar taşıdı.
Aradan çıkan önemsiz parazitlere aldanmayın. Türk toplumunun geniş kısmı için Hrant bugün bir ikondur. Ortak bir pişmanlığın simgesidir. Buna bildiğimiz sol liberaller kadar, onlardan da fazla, İslamcılar, Kürtler, hatta nasyonalizmden henüz geri adım atamamış orta sınıf mensupları dahildir. Sürüden ayırıp baş başa konuştuğunda, MHP sempatizanı faşistler bile dahildir.
Dün Facebook’ta akıl almaz sayıda kişi profil resimlerine Hrant’ı koymuştu. Hepimiz Hrant’ız diye bir kere daha tekrarladılar.
Düşünün, belki tarihte ilk kez biz Ermenilerle Türklerin ortak bir martir’i var!
*
Cahit Koytak’ı belki tanırsınız. İslami kesimde popüler olan bir şairdir. Dindar bir Müslüman’dır. Etkili bir fikir önderidir. Ayrıca hükümet çevrelerinde çok seveni olduğunu biliyorum.
Onun bir şiirini okumak istiyorum. Biraz uzun olabilir, ama Hrant cinayetinin o cephede nasıl bir etki yarattığını anlamak için anahtar olacağını düşünüyorum.
CAHİT KOYTAK
Hepimiz Hrant’ız’ bence ne demektir?
Sevgili eşine yazdığı o, yürekleri dağlayan mektubuyla bu şiire esin veren Rakel Dink Hanımefendi’ye…


seni tanımıyordum, Hrant,
yeterince tanımıyordum, evet,
fakat gördükten sonra o gün
küskün bir çocuk gibi orada,
kaldırımda,
yüzükoyun uzanmış, öyle büyük,
destansı,
öylesine tıpatıp kendine, özgürlüğe,
hak edilmiş onura benzeyen bir
erinçle
uyurkenki resmini,
hani, yalnız kendine değil, hayır,
ölecekse, ölümü, iyi, güzel ve doğru
bir şeyler uğruna olsun isteyecek
herkese,
yani her ölümlüye benzeyen
güzellikte…
ve kuşkusuz, en çok da, mahallenin
bıçkınlarıyla, efeleriyle
baş edemediği için
hırsından gizli gizli ağlayan,
kendi yüreğini kemiren,
gün günden budandığını,
yontulduğunu
ve lokma lokma yutulduğunu
hisseden
mahallenin sessiz çocuklarına
güç veren dirilikte uyurkenki resmini
gördükten sonra o gün,
artık diyorum ki, kendime:
vursalardı beni de, Hrant gibi,
ben şahsen, zaptiyenin
örtbas muşambasıyla değil, hayır,
Agos gazetesiyle
örtsünler isterdim cesedimi;
Agos gazetesiyle örtsünler, ne fark
eder,
yalnızca, senin gibi, perçemim,
potinlerim,
bir de – biraz iş çıksın diye
yoksul şairciklere,
çömez muhabirlere -
benim de potinlerimdeki
iki romanesk delik
görünecek biçimde…
ki, böylece, resmin geri kalan kısmını
güvercinler doldursun!
senin o, İsa Peygamber’inkini andıran
yakışıklı alnını
kanatıncaya kadar duvara vura vura
sonunda kalbimizde açmayı
başardığın
mucizevi gedikten
gökyüzüne saçılan güvercinler...
hani şu, sen susunca, senin o
koskocaman,
o, Tanrının eliyle okşanmışçasına
sıcak
olduğu anlaşılan yüreğinin sesini,
‘sessizliğin sesi’ni, sonsuzluğun sesini
açıkça işitilir kılan,
daha gür, daha beyaz,
daha cesur kanat vuruşlarıyla
gökleri çatırdatan
‘tedirgin güvercinler’...
seni tanımıyordum, fazlaca
tanımıyordum, fakat
vursalardı beni de, Hrant Dink,
senin gibi,
her şeyi göze alıp, cenaze namazımı
Tanrı’nın ‘Meryem Ana’ evinde
o evin avlusunda
kılsınlar isterdim, ‘bizimkiler’!
kılsınlar, ne fark eder?
kılsınlar ki, böylece, Tanrı’yı
bir mülk gibi
çitlerle çevirmeye kalkışan ferisiler
bütün mülklerin, mabetlerin
O’na ait olduğunu bilsinler!
seni tanımıyordum evet,
tanımıyordum, fakat
seni, öyle haksız, öyle mızıkçılıkla
oyundan çıkarılmış bir çocuk
gibi gördükten sonra, dostum,
büyük kalkış gününde
aynı oyuna çağırılan iki kafadar gibi
kalkıp da koşabilmek için
sana komşu mezardan,
belki daha cesur, daha kanatlı şeyler,
delice mizansenler hayal etmeli
ve diyebilmeliyim ki,
vursalardı beni de, senin gibi,
bu yaşlı şakağımdan,
benim de, o güvey uykusunun
tadından,
o gençlik, güzellik uykusunun
tadından
adını, kimliğini unutan cesedimi
bir ‘karambol’ eseri
Balıklı Mezarlığı’na defnetsinler
isterdim;
üstümü de, meselâ, Lavtacı
Nazaret’in,
Hamparsum’un, Nikolaki Ağa’nın
iyi cins bir vatan toprağı gibi demli
ve bir rast semai gibi ağır, kederli
‘ermeni’ toprağıyla örtsünler!
evet, evet örtsünler, ne fark eder?
örtsünler ki, böylece, efeliğin şanını,
kanın ve kanla karılmış gücün
verdiği sarhoşluğu burada
kurtlara, çakallara, şahinlere bırakıp
büyük göç katarına katılmasını bilen,
yani senin gibi, Hrant Dink,
şakaklarında ve potinlerinde delik,
ama boyunlarında
ne haç, ne ay yıldız,
ne süleymanın mührü,
simurgunu arayan bütün kanatlıların,
bütün ‘tedirgin’ sakaların,
bülbüllerin, çayırkuşlarının
ve güvercinlerin
orada, ‘eskilerin’ sözüyle,
‘sınıfsız ve devletsiz’,
çitsiz ve çepersiz çayırlarında,
ebediyetin,
kendi soylarına soplarına boş verip,
sabah akşam yalnızca
Tanrının adını yücelttiklerini
öğrensin zeolotlar!
ve simurgun gökçe diriliğini,
gökçe doğurganlığını,
ölülere yaşama, taşlara kanatlanma
tadını veren bir neşide olarak
eklediklerini
sabah akşam ötüşlerin




Dikkat ediniz. Buradaki ses, bizim alışık olduğumuz bir ses değildir. Lavtacı Nazaret’le Hamparsum’dan söz ederken bir an için o tanıdık dolma-topik kardeşliğine düşecek gibi olsa da, söylediği şey o değildir, başka bir şeydir.
Ortak bir öfke ve ortak bir inancın sesidir. “Ben Türk sen Ermeni, gel kardeş olalım” demiyor bakın. Sen insan, ben insan, gel Farisilere yuh çekelim, gel “kanın ve kanla karılmış gücün verdiği sarhoşluğu burada kurtlara, çakallara, şahinlere bırakalım” diyor. Gel kıyamet gününe beraber koşalım diyor. Cesedime Agos gazetesi örtsünler, Meryemana kilisesinde cenazemi kılsın bizimkiler, Balıklı’ya gömüleyim, ne fark eder diyor.
Bunu söyleyen dindar bir Müslüman’dır, unutmayın. Ve sözü dinlenen bir fikir önderidir.
*
Hayal kurmuyorum, hayır. Önyargı ve düşmanlık hala canlıdır. İkiyüzlülük kolay ölmeyen bir alışkanlıktır. Türklerin çok büyük bir kısmı Ermeni meselesinin gerçek boyutlarından ve gerçek konularından habersizdir. Resmi yapı hala aynı yerdedir, çok basit adımları bile atmaya niyeti veya cesareti yoktur.
Bir an için açılmış olan fırsat penceresi zamanla kapanabilir. Duygular küllenir, insanlar eski alışkanlıklarına geri dönerler.
Bunlar var. Ama bir pencerenin aralandığını kimse inkâr edemez. O aralığı büyütmek bizim görevimizdir.
İsterseniz bardağın boş olan yarısını görürüz. Omuz silkeriz. “Soğanın reçeli olmaz” deriz, samimiyetlerini sorgularız. Önce adım atsınlar bakalım deriz. Bekleriz. Bu, kolay olan yoldur.
İstersek bardağın dolu yarısını görürüz. El veririz. Onları – Türkleri yani – yüz yıldır içine düşmüş oldukları çukurdan çıkarmak için yardım ederiz. Şu atmosferi kalıcı hale getirmenin yollarını ararız.
Bu, zor olan yoldur. Belki imkânsızdır. Olmayacak duaya amin demektir, bilmem. Ama başarılı olursa ödülü büyüktür.
*
Şüphesiz Hrant cinayeti tek başına havayı değiştirmedi. Koşullar hazırdı. Cinayet sadece insanların kalbine dokunarak, zaten çürümüş olan duvarda bir gedik açtı.
Dört faktör sayacağım.
1. Türk toplumu çok değişti. Kalkındı. Özgüven kazandı. Devleti kendine destek değil köstek gören geniş bir girişimci sınıf ortaya çıktı. Köylülük kaybolmaya yüz tuttu. Yüzden fazla yeni üniversite açıldı. Yeni fikirlere ve yeni deneylere aç bir gençlik ortaya çıktı.
En önemlisi özgüvendir. Özgüveni olan insan korkularını aşabilir, daha cömert, daha açık yürekli olur.
2. Yeni İslami liberalizmin ortaya çıkması önemli bir etkendir. Bunu Batı basınında okuduğunuz İslami fondamentalizmle karıştırmayın lütfen, ayrı bir hadisedir. Bu yeni düşünce ikliminde Türklerin önemli bir kısmı kendini ilk kez milliyetçi fanatizmden (bir ölçüde) kurtarmayı başardı. İlk kez devletin kendilerine sürekli yalan konuştuğu gerçeğiyle yüzleşti.
3. Ordu ciddi ölçüde itibar kaybetti. Tartışılmaz otorite olmaktan çıktı. Akıl almaz kepazelikte suçlarla itham edilirken cevap bile vermekten aciz kaldı.
2007’de iktidarı elden kaçırmamak için son büyük hamleyi yaptılar. Hrant cinayeti tam o günlere denk geldiği için toplumda büyük bir tepki doğurdu. Türk ordusu kamuoyunda ilk kez korkuyla değil, öfke ve lanetle anıldı.
4. Nihayet Türkiye’nin Batılı müttefikleri de bir süreden beri işlerin artık eskisi gibi yürümeyeceğini anladılar. Türkiye’yi çeşitli şekillerde reform için teşvik ettiler.
Bunların hepsi iyi göstergelerdir. Hrant cinayetinin doğurduğu vicdani tepkinin izole bir olay olmadığını, genel gidişin bir parçası olduğunu gösterirler.
Akıntı iyi yöndedir. Bu akıntıdan istifade edebiliriz. Yön verebiliriz. Daha iyi yerlere akmasına yardımcı olabiliriz.
Ya da omuz silkip söylenebiliriz. Kime yarar, neye yarar bilemem.
*
Ne yapılmalı? Somut önerilere isterseniz sorular kısmında gireyim. Şimdi iki temel ilkeye değineceğim.
Bir, muhatabının korkularını anlamadan bir yere varamazsın.
İki, muhatabının onurunu kırarak bir yere varamazsın.
Birincisi korku. Evet korku. Türklerin ezici çoğunluğu Ermeniler ve Ermeni meselesi konusunda feci ölçüde bilgisizdir. Bilmedikleri için abartılı korkularla doludurlar. Ermenilerin çok zengin ve güçlü olduğuna, müthiş uluslararası bağlantıları olduğuna inanırlar. Ermenilerin “Avrupalı” olduğunu sanırlar, Avrupa’nın ezeli küstahlığını paylaştığına inanırlar. Türkleri hor gördüklerini, ikinci sınıf insan saydıklarını düşünürler. Soykırımı kabul edince büyük tazminatlar ödeneceğinden, Türkiye’nin bilinmez şekillerde ceza göreceğinden korkarlar.
Biliyor musunuz, Hrant’ı bir anda Türklerin gönlünde ikon haline getiren neydi? Ayakkabısındaki delikti. Bir de Malatya ağzına kaçan aksanı. Bir de sandalla balığa çıkması. Bir anda bütün bir önyargı duvarı yıkılıverdi. Demek ki zengin değilmiş. Demek ki bizden biriymiş. Demek ki bizi aşağılayan Batılılardan biri değilmiş! Bu kadar basit.
*
İkincisi onur. Bir insanın veya bir toplumun onurunu kırmakla zafer kazanmazsın, ancak düşman kazanırsın. Ola ki bir punduna getirip diz çöktürdün. Yarın bunun acısının nasıl çıkacağı, ektiğin kin tohumunun nerede yeşereceği belli olmaz.
Kaldı ki yüz yıldan sonra nihayet özgüvenini kazanmaya başlayan Türk toplumuna diz çöktürebileceğini sanmak pek de gerçekçi bir yaklaşım sayılmaz.
Bence Türkiye’nin Ermeni meselesiyle yüzleşme saati gelmiştir. Bunun koşullarının artık hazır olduğuna inanıyorum. 2005’teki Ermeni Konferansından bu yana alınan mesafe nefes kesicidir. Bu tempoyla gidilirse bir-iki sene içinde çok şaşırtıcı noktalara varabiliriz.
Resmi propaganda makinesinin soluğu yaklaşık bir yıldan beri kesilmiştir. Daha dün “sözde ermeni soykırımı” sahtekârlığı bütün okullarda milli ritüel iken, bugün neredeyse her gün Türkiye’nin her yanındaki ortaokul ve liselerde “Türk-Ermeni kardeşliği” ya da “Ermenilerin kültürümüze katkıları” üstüne ödev hazırlayan çocuklardan imdat mailleri alıyorum.
Değişimin önündeki en büyük potansiyel engel nedir biliyor musunuz? Onurlarının kırılmasından korkuyorlar. Hakarete uğramaktan çekiniyorlar. “Geçmişte işlenmiş suçları lanetlemeye varım, yeter ki bana iyi bir insan olduğumu söyle” diyorlar.
Buna hakları var mı, tartışabilirsiniz belki. Onlar bizim onurumuzu düşündüler mi? Bunca sene akılları neredeydi? Ama bu soruları sormanın faydası nedir, bilemem.
Öbür türlüsünün de mümkün olduğuna inanıyorum. Bunun ipuçları az önce anlattıklarımda vardır.
Karşınızda Hrant’ın ölümüne içten gözyaşı döken bir kitle var. Devletin kendilerine yalan söylediğine uyanan bir toplum var. Irkçılığın ve nasyonalizmin kötü olduğuna inanan, bu yüzden Osmanlı atalarının asla ırkçılık yapmış olamayacağına kendini inandırmaya çalışan insanlar var. Kendi namlarına işlenmiş olan cinayetleri lanetlemek isterken samimidirler.
Bizim yapabileceğimiz en doğru şey, cinayetlerle dolu bir geçmişle kendi aralarına koydukları mesafeyi büyütmelerine yardım etmektir.
“Sen canisin, kabul et” yaklaşımından sonuç alma ihtimali sıfırdır. Ama “sen cani değilsin, canileri gel beraberce lanetleyelim” yaklaşımı sonuç verir.
“Ben mağdurum, sen suçlusun” değil, “ben ve sen mağduruz, suçlu olan ortak düşmanımızdır” mesajı, Türkiye’nin bugünkü ruh halinde ciddi yankı bulabilir.
Sizi bilmem, ben Türkiye’de yaşıyorum. Orada yaşamaya devam edecek dört çocuğum var.
İtiraf edeyim ki ben, suçu tescil edilmiş, sırtına ceza bindirilmiş, bundan dolayı bana ve dünyaya diş bileyen bir devletin vatandaşı olmak istemem. “O suçu işleyen ben değilim başkasıdır, o alçakların suçuna ortak olmayı reddediyorum” diyen bir ülkede yaşamayı yeğlerim.
Yeter ki samimi olsun, sonuçlarıyla yüzleşsin.