20 Ocak 2011 Perşembe

Paris Nutku

Hrant Dink cinayetini anma etkinliği çerçevesinde Paris’te Tıbrevank’tan Yetişenler Derneği’nin davetlisi olarak yaptığım konuşma.
HRANT’IN DÖRDÜNCÜ YILINDA TÜRKİYE’DE NELER OLUYOR
Büyük siyasi değişiklikleri tetikleyen bazen insani duygulardır. İsterseniz toplum psikolojisi diyelim, kulağa daha bilimsel gelir.
Bir toplumun duygu atmosferi değiştiğinde, eskiden imkânsız görünen siyasi değişiklikler birdenbire kolay, doğal, basit hale gelebilir.
Hrant’ın öldürülmesi bizim için olduğu kadar, hatta bizden daha fazla, Türkiye için bir dönüm noktasıydı.
23 Ocak 2007’de yüz bini aşkın insan cenaze törenine katıldı. Modern Türkiye tarihinde manipüle edilmemiş bu çapta bir siyasi gösteri hatırlamıyorum. Yüz binlerce insan Hrant’ın acısını vicdanında hissetti. “Artık yeter” deme ihtiyacını duydu. “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” diyen pankartlar taşıdı.
Aradan çıkan önemsiz parazitlere aldanmayın. Türk toplumunun geniş kısmı için Hrant bugün bir ikondur. Ortak bir pişmanlığın simgesidir. Buna bildiğimiz sol liberaller kadar, onlardan da fazla, İslamcılar, Kürtler, hatta nasyonalizmden henüz geri adım atamamış orta sınıf mensupları dahildir. Sürüden ayırıp baş başa konuştuğunda, MHP sempatizanı faşistler bile dahildir.
Dün Facebook’ta akıl almaz sayıda kişi profil resimlerine Hrant’ı koymuştu. Hepimiz Hrant’ız diye bir kere daha tekrarladılar.
Düşünün, belki tarihte ilk kez biz Ermenilerle Türklerin ortak bir martir’i var!
*
Cahit Koytak’ı belki tanırsınız. İslami kesimde popüler olan bir şairdir. Dindar bir Müslüman’dır. Etkili bir fikir önderidir. Ayrıca hükümet çevrelerinde çok seveni olduğunu biliyorum.
Onun bir şiirini okumak istiyorum. Biraz uzun olabilir, ama Hrant cinayetinin o cephede nasıl bir etki yarattığını anlamak için anahtar olacağını düşünüyorum.
CAHİT KOYTAK
Hepimiz Hrant’ız’ bence ne demektir?
Sevgili eşine yazdığı o, yürekleri dağlayan mektubuyla bu şiire esin veren Rakel Dink Hanımefendi’ye…


seni tanımıyordum, Hrant,
yeterince tanımıyordum, evet,
fakat gördükten sonra o gün
küskün bir çocuk gibi orada,
kaldırımda,
yüzükoyun uzanmış, öyle büyük,
destansı,
öylesine tıpatıp kendine, özgürlüğe,
hak edilmiş onura benzeyen bir
erinçle
uyurkenki resmini,
hani, yalnız kendine değil, hayır,
ölecekse, ölümü, iyi, güzel ve doğru
bir şeyler uğruna olsun isteyecek
herkese,
yani her ölümlüye benzeyen
güzellikte…
ve kuşkusuz, en çok da, mahallenin
bıçkınlarıyla, efeleriyle
baş edemediği için
hırsından gizli gizli ağlayan,
kendi yüreğini kemiren,
gün günden budandığını,
yontulduğunu
ve lokma lokma yutulduğunu
hisseden
mahallenin sessiz çocuklarına
güç veren dirilikte uyurkenki resmini
gördükten sonra o gün,
artık diyorum ki, kendime:
vursalardı beni de, Hrant gibi,
ben şahsen, zaptiyenin
örtbas muşambasıyla değil, hayır,
Agos gazetesiyle
örtsünler isterdim cesedimi;
Agos gazetesiyle örtsünler, ne fark
eder,
yalnızca, senin gibi, perçemim,
potinlerim,
bir de – biraz iş çıksın diye
yoksul şairciklere,
çömez muhabirlere -
benim de potinlerimdeki
iki romanesk delik
görünecek biçimde…
ki, böylece, resmin geri kalan kısmını
güvercinler doldursun!
senin o, İsa Peygamber’inkini andıran
yakışıklı alnını
kanatıncaya kadar duvara vura vura
sonunda kalbimizde açmayı
başardığın
mucizevi gedikten
gökyüzüne saçılan güvercinler...
hani şu, sen susunca, senin o
koskocaman,
o, Tanrının eliyle okşanmışçasına
sıcak
olduğu anlaşılan yüreğinin sesini,
‘sessizliğin sesi’ni, sonsuzluğun sesini
açıkça işitilir kılan,
daha gür, daha beyaz,
daha cesur kanat vuruşlarıyla
gökleri çatırdatan
‘tedirgin güvercinler’...
seni tanımıyordum, fazlaca
tanımıyordum, fakat
vursalardı beni de, Hrant Dink,
senin gibi,
her şeyi göze alıp, cenaze namazımı
Tanrı’nın ‘Meryem Ana’ evinde
o evin avlusunda
kılsınlar isterdim, ‘bizimkiler’!
kılsınlar, ne fark eder?
kılsınlar ki, böylece, Tanrı’yı
bir mülk gibi
çitlerle çevirmeye kalkışan ferisiler
bütün mülklerin, mabetlerin
O’na ait olduğunu bilsinler!
seni tanımıyordum evet,
tanımıyordum, fakat
seni, öyle haksız, öyle mızıkçılıkla
oyundan çıkarılmış bir çocuk
gibi gördükten sonra, dostum,
büyük kalkış gününde
aynı oyuna çağırılan iki kafadar gibi
kalkıp da koşabilmek için
sana komşu mezardan,
belki daha cesur, daha kanatlı şeyler,
delice mizansenler hayal etmeli
ve diyebilmeliyim ki,
vursalardı beni de, senin gibi,
bu yaşlı şakağımdan,
benim de, o güvey uykusunun
tadından,
o gençlik, güzellik uykusunun
tadından
adını, kimliğini unutan cesedimi
bir ‘karambol’ eseri
Balıklı Mezarlığı’na defnetsinler
isterdim;
üstümü de, meselâ, Lavtacı
Nazaret’in,
Hamparsum’un, Nikolaki Ağa’nın
iyi cins bir vatan toprağı gibi demli
ve bir rast semai gibi ağır, kederli
‘ermeni’ toprağıyla örtsünler!
evet, evet örtsünler, ne fark eder?
örtsünler ki, böylece, efeliğin şanını,
kanın ve kanla karılmış gücün
verdiği sarhoşluğu burada
kurtlara, çakallara, şahinlere bırakıp
büyük göç katarına katılmasını bilen,
yani senin gibi, Hrant Dink,
şakaklarında ve potinlerinde delik,
ama boyunlarında
ne haç, ne ay yıldız,
ne süleymanın mührü,
simurgunu arayan bütün kanatlıların,
bütün ‘tedirgin’ sakaların,
bülbüllerin, çayırkuşlarının
ve güvercinlerin
orada, ‘eskilerin’ sözüyle,
‘sınıfsız ve devletsiz’,
çitsiz ve çepersiz çayırlarında,
ebediyetin,
kendi soylarına soplarına boş verip,
sabah akşam yalnızca
Tanrının adını yücelttiklerini
öğrensin zeolotlar!
ve simurgun gökçe diriliğini,
gökçe doğurganlığını,
ölülere yaşama, taşlara kanatlanma
tadını veren bir neşide olarak
eklediklerini
sabah akşam ötüşlerin




Dikkat ediniz. Buradaki ses, bizim alışık olduğumuz bir ses değildir. Lavtacı Nazaret’le Hamparsum’dan söz ederken bir an için o tanıdık dolma-topik kardeşliğine düşecek gibi olsa da, söylediği şey o değildir, başka bir şeydir.
Ortak bir öfke ve ortak bir inancın sesidir. “Ben Türk sen Ermeni, gel kardeş olalım” demiyor bakın. Sen insan, ben insan, gel Farisilere yuh çekelim, gel “kanın ve kanla karılmış gücün verdiği sarhoşluğu burada kurtlara, çakallara, şahinlere bırakalım” diyor. Gel kıyamet gününe beraber koşalım diyor. Cesedime Agos gazetesi örtsünler, Meryemana kilisesinde cenazemi kılsın bizimkiler, Balıklı’ya gömüleyim, ne fark eder diyor.
Bunu söyleyen dindar bir Müslüman’dır, unutmayın. Ve sözü dinlenen bir fikir önderidir.
*
Hayal kurmuyorum, hayır. Önyargı ve düşmanlık hala canlıdır. İkiyüzlülük kolay ölmeyen bir alışkanlıktır. Türklerin çok büyük bir kısmı Ermeni meselesinin gerçek boyutlarından ve gerçek konularından habersizdir. Resmi yapı hala aynı yerdedir, çok basit adımları bile atmaya niyeti veya cesareti yoktur.
Bir an için açılmış olan fırsat penceresi zamanla kapanabilir. Duygular küllenir, insanlar eski alışkanlıklarına geri dönerler.
Bunlar var. Ama bir pencerenin aralandığını kimse inkâr edemez. O aralığı büyütmek bizim görevimizdir.
İsterseniz bardağın boş olan yarısını görürüz. Omuz silkeriz. “Soğanın reçeli olmaz” deriz, samimiyetlerini sorgularız. Önce adım atsınlar bakalım deriz. Bekleriz. Bu, kolay olan yoldur.
İstersek bardağın dolu yarısını görürüz. El veririz. Onları – Türkleri yani – yüz yıldır içine düşmüş oldukları çukurdan çıkarmak için yardım ederiz. Şu atmosferi kalıcı hale getirmenin yollarını ararız.
Bu, zor olan yoldur. Belki imkânsızdır. Olmayacak duaya amin demektir, bilmem. Ama başarılı olursa ödülü büyüktür.
*
Şüphesiz Hrant cinayeti tek başına havayı değiştirmedi. Koşullar hazırdı. Cinayet sadece insanların kalbine dokunarak, zaten çürümüş olan duvarda bir gedik açtı.
Dört faktör sayacağım.
1. Türk toplumu çok değişti. Kalkındı. Özgüven kazandı. Devleti kendine destek değil köstek gören geniş bir girişimci sınıf ortaya çıktı. Köylülük kaybolmaya yüz tuttu. Yüzden fazla yeni üniversite açıldı. Yeni fikirlere ve yeni deneylere aç bir gençlik ortaya çıktı.
En önemlisi özgüvendir. Özgüveni olan insan korkularını aşabilir, daha cömert, daha açık yürekli olur.
2. Yeni İslami liberalizmin ortaya çıkması önemli bir etkendir. Bunu Batı basınında okuduğunuz İslami fondamentalizmle karıştırmayın lütfen, ayrı bir hadisedir. Bu yeni düşünce ikliminde Türklerin önemli bir kısmı kendini ilk kez milliyetçi fanatizmden (bir ölçüde) kurtarmayı başardı. İlk kez devletin kendilerine sürekli yalan konuştuğu gerçeğiyle yüzleşti.
3. Ordu ciddi ölçüde itibar kaybetti. Tartışılmaz otorite olmaktan çıktı. Akıl almaz kepazelikte suçlarla itham edilirken cevap bile vermekten aciz kaldı.
2007’de iktidarı elden kaçırmamak için son büyük hamleyi yaptılar. Hrant cinayeti tam o günlere denk geldiği için toplumda büyük bir tepki doğurdu. Türk ordusu kamuoyunda ilk kez korkuyla değil, öfke ve lanetle anıldı.
4. Nihayet Türkiye’nin Batılı müttefikleri de bir süreden beri işlerin artık eskisi gibi yürümeyeceğini anladılar. Türkiye’yi çeşitli şekillerde reform için teşvik ettiler.
Bunların hepsi iyi göstergelerdir. Hrant cinayetinin doğurduğu vicdani tepkinin izole bir olay olmadığını, genel gidişin bir parçası olduğunu gösterirler.
Akıntı iyi yöndedir. Bu akıntıdan istifade edebiliriz. Yön verebiliriz. Daha iyi yerlere akmasına yardımcı olabiliriz.
Ya da omuz silkip söylenebiliriz. Kime yarar, neye yarar bilemem.
*
Ne yapılmalı? Somut önerilere isterseniz sorular kısmında gireyim. Şimdi iki temel ilkeye değineceğim.
Bir, muhatabının korkularını anlamadan bir yere varamazsın.
İki, muhatabının onurunu kırarak bir yere varamazsın.
Birincisi korku. Evet korku. Türklerin ezici çoğunluğu Ermeniler ve Ermeni meselesi konusunda feci ölçüde bilgisizdir. Bilmedikleri için abartılı korkularla doludurlar. Ermenilerin çok zengin ve güçlü olduğuna, müthiş uluslararası bağlantıları olduğuna inanırlar. Ermenilerin “Avrupalı” olduğunu sanırlar, Avrupa’nın ezeli küstahlığını paylaştığına inanırlar. Türkleri hor gördüklerini, ikinci sınıf insan saydıklarını düşünürler. Soykırımı kabul edince büyük tazminatlar ödeneceğinden, Türkiye’nin bilinmez şekillerde ceza göreceğinden korkarlar.
Biliyor musunuz, Hrant’ı bir anda Türklerin gönlünde ikon haline getiren neydi? Ayakkabısındaki delikti. Bir de Malatya ağzına kaçan aksanı. Bir de sandalla balığa çıkması. Bir anda bütün bir önyargı duvarı yıkılıverdi. Demek ki zengin değilmiş. Demek ki bizden biriymiş. Demek ki bizi aşağılayan Batılılardan biri değilmiş! Bu kadar basit.
*
İkincisi onur. Bir insanın veya bir toplumun onurunu kırmakla zafer kazanmazsın, ancak düşman kazanırsın. Ola ki bir punduna getirip diz çöktürdün. Yarın bunun acısının nasıl çıkacağı, ektiğin kin tohumunun nerede yeşereceği belli olmaz.
Kaldı ki yüz yıldan sonra nihayet özgüvenini kazanmaya başlayan Türk toplumuna diz çöktürebileceğini sanmak pek de gerçekçi bir yaklaşım sayılmaz.
Bence Türkiye’nin Ermeni meselesiyle yüzleşme saati gelmiştir. Bunun koşullarının artık hazır olduğuna inanıyorum. 2005’teki Ermeni Konferansından bu yana alınan mesafe nefes kesicidir. Bu tempoyla gidilirse bir-iki sene içinde çok şaşırtıcı noktalara varabiliriz.
Resmi propaganda makinesinin soluğu yaklaşık bir yıldan beri kesilmiştir. Daha dün “sözde ermeni soykırımı” sahtekârlığı bütün okullarda milli ritüel iken, bugün neredeyse her gün Türkiye’nin her yanındaki ortaokul ve liselerde “Türk-Ermeni kardeşliği” ya da “Ermenilerin kültürümüze katkıları” üstüne ödev hazırlayan çocuklardan imdat mailleri alıyorum.
Değişimin önündeki en büyük potansiyel engel nedir biliyor musunuz? Onurlarının kırılmasından korkuyorlar. Hakarete uğramaktan çekiniyorlar. “Geçmişte işlenmiş suçları lanetlemeye varım, yeter ki bana iyi bir insan olduğumu söyle” diyorlar.
Buna hakları var mı, tartışabilirsiniz belki. Onlar bizim onurumuzu düşündüler mi? Bunca sene akılları neredeydi? Ama bu soruları sormanın faydası nedir, bilemem.
Öbür türlüsünün de mümkün olduğuna inanıyorum. Bunun ipuçları az önce anlattıklarımda vardır.
Karşınızda Hrant’ın ölümüne içten gözyaşı döken bir kitle var. Devletin kendilerine yalan söylediğine uyanan bir toplum var. Irkçılığın ve nasyonalizmin kötü olduğuna inanan, bu yüzden Osmanlı atalarının asla ırkçılık yapmış olamayacağına kendini inandırmaya çalışan insanlar var. Kendi namlarına işlenmiş olan cinayetleri lanetlemek isterken samimidirler.
Bizim yapabileceğimiz en doğru şey, cinayetlerle dolu bir geçmişle kendi aralarına koydukları mesafeyi büyütmelerine yardım etmektir.
“Sen canisin, kabul et” yaklaşımından sonuç alma ihtimali sıfırdır. Ama “sen cani değilsin, canileri gel beraberce lanetleyelim” yaklaşımı sonuç verir.
“Ben mağdurum, sen suçlusun” değil, “ben ve sen mağduruz, suçlu olan ortak düşmanımızdır” mesajı, Türkiye’nin bugünkü ruh halinde ciddi yankı bulabilir.
Sizi bilmem, ben Türkiye’de yaşıyorum. Orada yaşamaya devam edecek dört çocuğum var.
İtiraf edeyim ki ben, suçu tescil edilmiş, sırtına ceza bindirilmiş, bundan dolayı bana ve dünyaya diş bileyen bir devletin vatandaşı olmak istemem. “O suçu işleyen ben değilim başkasıdır, o alçakların suçuna ortak olmayı reddediyorum” diyen bir ülkede yaşamayı yeğlerim.
Yeter ki samimi olsun, sonuçlarıyla yüzleşsin.



17 Ocak 2011 Pazartesi

Ölmüş Diller Enstitüsü

(Eski dosyaları karıştırınca bak neler çıkıyor! Ektekini bir devlet büyüğümüzün isteği üzerine rapor olarak yazmıştım, dört-beş ay önce. Doktora tezi konusu arayanlara bedava hizmet.

"Geçmişte uygulanan devlet politikaları" lafı ne kadar kibar olmuş ama, dikkatinizi çekerim.)

ÖLMEKTE OLAN TÜRKİYE DİLLERİNE İLİŞKİN FİKİR JİMNASTİĞİ

1) UNESCO politikaları
UNESCO’nun “endangered languages” başlığı altında marjinal dilleri araştırma, belgeleme, koruma ve geliştirmeye yönelik aktif bir yaklaşımı olduğu anlaşılıyor. http://www.unesco.org/culture/ich/index.php?lg=en&pg=00146 sayfasında bir dizi örnek projenin raporları, http://www.unesco.org/culture/ich/index.php?lg=en&pg=00143 sayfasında fon sağlayan kurum ve programlara ilişkin bilgi mevcuttur.

2) Ne yapılabilir?
Her şeyden önce BELGELEME alanında büyük boşluk vardır. Geçmişte uygulanan devlet politikaları nedeniyle sanırım Türkiye, dünya ülkeleri arasında, yerel dillerin belgelenmesi açısından en geri kalmış ülkelerden biridir.  

Şu aşamada aktif bir eğitim/geliştirme çalışmasından ziyade, akademik nitelikte bir araştırma/belgeleme çalışmasına yoğunlaşmak daha doğru ve belki daha gerçekçi olur.

3) Hangi diller
Yayınlanmış ciddi araştırmalar mevcut olmadığı için, benim bilgilerim de kısmen anekdot  mahiyetindedir. Kaba bir ufuk turu olarak değerlendirilmelidir.

a)      Türkiye’de konuşulan Arap lehçeleri hakkında bildiğim kadarıyla yayımlanmış kitap, tez, makale, hatta gazete haberi bile mevcut değildir. Siirt/Sason, Mardin, Harran, Hatay ve Adana/Tarsus lehçeleri, anlatıldığına göre, kısmen karşılıklı anlaşmaya imkân vermeyecek ölçüde farklılaşmıştır. Mardin Süryanileri ve Hatay/Altınözü Hıristiyanları tarafından kullanılan Arapça lehçeleri hakkında yazılı hiçbir bilgi yoktur. Bunların acilen belgelenmesi gerekir.

b)     Hopa ve Borçka’nın 23 köyünde konuşulan Hemşince/Homşetsi adlı Ermenice lehçesi üzerinde, amatör bir-iki makale dışında akademik çalışma yapılmamıştır.  Hatay’ın Vakıfköy Ermenilerinin standart Batı Ermenicesine ek olarak kullandığı Kesap lehçesi üzerinde de, bildiğim kadarıyla yazılı malzeme yoktur. (Belki Suriye’de Arapça yayınlar mevcut olabilir.) Standart Batı Ermenicesi ile bu iki lehçenin karşılıklı anlaşması imkânsızdır.

c)      Amasya’dan Artvin’e uzanan bölgede göçebe olarak yaşayan ve “Çingene” olarak nitelendirilen Poşa’ların, standart Ermeniceden çok farklı bir Ermenice lehçesi konuştuklarını bizzat müşahade ettim. Bu konuda da literatür mevcut değildir.

d)     “Çingenece” olarak adlandırılan Rom dilinin Türkiye’de halen yaşayıp yaşamadığı konusunda sağlıklı bilgi yoktur.

e)     Trabzon’un Of-Çaykara, Maçka ve Tonya ilçelerinde halen konuşulan Pont Rumcası hakkında Yunanistan’da son yıllarda bazı çalışmalar yapıldığını duydum; ancak bunlara ulaşamadım. Türkçede Ömer Asan’ın Pontus Kültürü başlıklı değerli çalışması dışında, bunlar hakkında da ciddi bir dilbilimsel araştırma yapılmamıştır. Of, Maçka ve Tonya lehçeleri arasındaki farklar bilinmemektedir.

f)       Darende’de konuşulduğu rivayet edilen Hazeyn/Hazain dili (?) hakkında güvenilir bilgi bulunamamıştır.

g)      Adana’da mevcut olan birkaç Nogay yerleşiminde Nogaycanın halen konuşulup konuşulmadığı meçhuldür.

h)     Artvin’in üç bölgesinde (İmerhev, Maçahel ve Maradit-Borçka) konuşulan Gürcüce lehçesi üzerine yayınlanmış araştırma yoktur. Her üç lehçenin modern standart Gürcüce ile çok kısıtlı ölçüde anlaşmaya izin verdiği söylenmektedir.

i)       “Zazaca” veya Kırmançki veya Dimili adı verilen dil veya lehçeler grubu üzerinde, çoğu polemik niteliğinde olan bir kavram kargaşası bulunmaktadır. Alman üniversitelerinde Zazaca üzerine ciddi sayılacak çalışmalar yapılmakta ise de bunların sonuçları henüz Türkçeye yansımamıştır.  

j)       Midyat ve Nusyabin yöresinde konuşulan Turoyo dili (“Süryanice”) üzerinde İsveç merkezli çalışmalar mevcuttur. Ancak bunlar Türkçeye çevirilmemiştir.

k)      Eskiden Pervari’nin Hertvin köyünde konuşulan Doğu Arami lehçesinin 1999 itibariyle tümü diasporada (yanılmıyorsam İsveç’te) yaşayan 1000 kişi arasında halâ konuşulduğu ifade edilmektedir. Ölmek üzere olan bu dil henüz ciddi anlamda belgelenmemiştir.

l)       Benim çocukluğumda İstanbul ve İzmir Yahudilerinin yaygın bir şekilde konuştuğu Yahudi İspanyolcası (Ladino) bugün hemen hemen ölü bir dildir. Konuya dair bir hayli yayın ve düzgünce bir sözlük vardır. Ancak akademik nitelikte bir dokümantasyon – her halükârda Türkçede – yoktur.

m)   Türkiye’de konuşulan Kuzey Kafkas dillerinin (Çerkezce, Abhazca, Abzehçe, Keberdey, Çeçence, Lezgice vb.) durumu hakkında derli toplu bir çalışma yoktur.

4) Hangileri DEĞİL
Türkçenin lehçe ve ağızları başlı başına derya gibi bir konudur. Keza Türkiye Kürtçesi hakkında da derlenmesi gereken sonsuz malzeme vardır.

Ancak diğerlerine imkân tanımak açısından bu iki dilin proje kapsamı dışında tutulması daha doğru olur. Aksi halde Türkçe ve Kürtçenin marjinal versiyonlarına gösterilecek olan ilginin diğer dilleri gölgede bırakması beklenir.

5) Kurumsal çerçeve
Yazılı literatürü olmayan dillerin tasviri Batıda 150 yıldan beri karşılaştırmalı dilbilimin ana uğraş alanıdır. Amerika ve Avustralya yerli dilleri, Hint dilleri, Afrika dilleri vb. üzerinde bu nitelikte çok geniş bir literatür mevcuttur.

Yukarıda sayılan dil ve lehçelerin her birinin sistematik tasviri, bir veya birden fazla doktora tezi konusu teşkil eder.

Yapılması gereken şey muhtemelen üniversiteler arası bir ortak program çerçevesinde bu nitelikte doktora tezlerinin yazılmasını teşvik etmektir. Belki ortaya çıkacak olan tezler, standart formatta bir kitap dizisi olarak yayımlanabilir.

Geçen Nisanda Türk Dil Kurumu’nda yaptığım konuşmada Kurumun Türkçe dışındaki Türkiye dillerine de eğilmesi gerektiği fikrini ortaya attım. Gelen tepkilerden, Kurumun şimdilik böyle bir fikre hazır olmadığı izlenimini edindim.

6) Mümkün mü?
Türk üniversitelerinde bu nitelikte çalışma yapabilecek dilbilim bölümleri mevcut değildir. “Dilbilim” adı verilen bölümlerin tek ilgi alanı en dar anlamda Türk dili ve dilleridir. Yazılı edebiyatı bulunmayan bir dil hakkında saha çalışması yapma bilgisine ve tecrübesine sahip kimse (bildiğim kadarıyla) yoktur.

Bu durumda proje gerçekçi midir? Kim koordine edebilir ve yürütebilir? Bilmiyorum.

Belki yabancı üniversitelerde dilbilim üzerine çalışan az sayıdaki Türk akademisyenden istifade etme yoluna gidilebilir. Veya içte Türkoloji bölümlerinde nisbeten geniş kapsamlı dilbilim formasyonu olan birkaç hoca tesbit edilip bu konuya yoğunlaşmaları teşvik edilebilir. Belki yön gösterme  amacıyla bir-iki yabancı öğretim üyesi davet edilebilir.