Friday, November 29, 2019

Perişan ve eziyetçi kadınlar

Sude için Türk Dil Kurumu’nun İsimler Sözlüğü “1. Sürülmüş, 2. Boyanmış, sürmeli” tanımlarını vermiş. Prof. Dr. Cem Dilçin’in TDK’ya oranla biraz daha derli toplu, ama son tahlilde yine çok amatör olan sözlüğü “sürülmüş, ezilmiş” diye yorumlamış. Belli ki Farsça sözlüğe bakmışlar, bir mana çıkaramamışlar.
Biz de bakıyoruz. Burhan-ı Katı “ezilmiş, sıvanmış”, Lehce-i Osmani “sürtülmüş, sürülmüş”, Steingass “rubbed, worn, triturated, melted, effaced”. Fersude var bildiğimiz, “cılkı çıkmış, eskimiş, perişan” anlamında. “Sürmeli” diye bir anlam hiçbir yerde görülmüyor, onu belli ki ‘olsa olsa’ metoduyla TDK uydurmuş. Olur mu böyle kadın ismi?
Nitekim yok. İnternette bulduğumuz nâmhâ-e farsî sitelerinde böyle bir isim çıkmıyor. Antika Farsça isimlerin asıl diyarı Hindistan ile Pakistan’dır, Maneka Gandhi ile Uzeyir Hüseyin’in Muslim & Parsi Names’i de eksiksize yakın bir derleme. Orada da yok. Türkiye’ye özgü bir isim olsa gerek. Tahminen nispeten yeni olmalı. 2009 nüfusu 485 kişi, yerleşik köklü isimler genellikle bu kadar az olmaz.
Peki nereden çıkmış?
Birinci olasılık, Asûde “dingin, sakin”, Farsça. Asude, Asüde, Asuda ve Aysuda cinsinden nüfusu 1522. Mümkün.
İkinci olasılık Sûdâbe, eski kraliçelerden, Keykâvus’un eşi, Siyavuş’un annesi. Kötü kadındır, seks delisidir, Rüstem tarafından kılıçla ikiye kesilerek cezasını bulmuştur. Gene de 37 kişi var Türkiye’de bu adı taşıyan, üstelik bir kısmı Sudave olmuş. Ama yok, bu zayıf olasılık.
Üçüncü ve en güçlü olasılık Sûdiye, 3939 kişi, Arapça “kara kız” anlamında. Tıpkı Dürre-Dürriye, Bedre-Bedriye, Hamide-Hamdiye, Hasibe-Hasbiye, Kübra-Kibriye gibi varyasyon yapılmış olmalı.
Peki Sûdeluyun’a ne dersiniz? İnanmayacaksınız ama Türkiye’de bu adı taşıyan 23 kadın var. سودالعيون yani “gözlerin karası”. TDK sözlüğünde ara ki bulasın.
*
Cevriye. Türk Dil Kurumu’na göre “eziyet, sıkıntıyla ilgili olan”, Prof. Dr. Cem Dilçin’in sözlüğüne göre “eziyet eden, sıkan, üzen” imiş. Var tabii öyle kadınlar, hepimize denk gelmiştir, ama hakikaten aklınız alır mı, en öküzünden de olsa ana babanın evlatlarına bu anlamda bir isim vereceğini?
Nitekim Türkçe isimlerin değişim kalıplarına dair en ufak bilgisi olan biri derhal bilir, ismin aslı Cevheriye’dir, ya da Cevahiriye. Farsçadan Arapçalaşmış cevher, çoğulu cevahir: “kıymetli taş, mücevher”. Elmas, zümrüt, yeşim, inci, öyle şeyler. 

Wednesday, November 27, 2019

Alevilere dair bir not

Alevilik/Bektaşilik hadisesiyle ilk tanışmam 1977’dir. Yaş 21, daha önce kulağıma çalınmış elbette, ama kanlı canlı görmek başka.
Sevgili bir dostumuz Hacıbektaş’ın ileri gelen ailelerinden birinin kızıydı. Festival münasebetiyle gittik, birkaç gün evlerinde konuk olduk, sohbet ettik, çok şey öğrendik. Osman Kavala ve Yıldırım Türker’le üçümüz. Aynı yıl ve ertesi yıl yolumuz Dersim’e düştü. Mazgirt ve Ovacık’ta vakit geçirdik, Munzur gözelerini ziyaret ettik. Eğitildik.
78’de Osman’la beraber Hatay Samandağ. Sahildeki Hızır Makamı’nı tavaf ettik, antik doğa dinlerini tartıştık. 1989’da gene yolum düştü, Hızır Makamı’nın ak sakallı dedesiyle sohbet ettim, bana ısrarla Nusayri inancının İslam’la bağdaştığını kanıtlamak için çabaladı. Sonra bilgili bir arkadaş eşliğinde dağda Arabi adını verdikleri dergaha yürüdük, epey öykü dinledim. (Şimdi yolu asfaltlamışlar, o zaman yeni dozer girmişti.) 2000 olmalı, yine Hatay’da arabaya bir otostopçu aldım. Genç bir adam, hayli bilinçli Alevi militanı çıktı, bir saatten fazla ben sordum o anlattı. Sonra 2011, Paris’teki Ulusal Kütüphane’de Suriye Alevilerine ilişkin Fransız idaresi zamanında yazılmış birkaç rapor ve makale buldum, okudum.
91’de Budapeşte’de Gül Baba türbesini, 93’te Eskişehir Seyitgazi’deki dergahı, 99 olsa gerek Darende’de Somuncu Baba dergahı ile çilehaneyi ziyaret ettim. Her seferinde bulabildiğimi okuyup cehaletimi hafifletmeye gayret ettim.
2004-2005’te bir şey için gerekti, Erdebil Dergahı, Haydar, Cüneyd, Şah İsmail hakkında üstüste birkaç kitap okudum. Tarihi süreç ilk o zaman kafamda netleşti sanırım. 2014’te hapisteyken Hatayi Divan’ını baştan sona gözden geçirdim. Asıl amacım kelime avlamaktı tabii, ama içerik de iyi kötü kafamda yer etti.
Yani uzman filan değilim ama büsbütün bilgisiz de sayılmam.
*
Anladığım şu.
Alevilik, memlekette çeşitli zamanlarda ve çeşitli gerekçelerle İslami egemen kültüre boyun eğmeyi reddeden grupların en önemli ortak platformlarından biri olmuş.
1. Başlıca unsurlarından biri Türkmenler. İslami öğretinin cenderesine girmeyince, doğal olarak, eski Animist mit ve törelerinin bir kısmını korumuşlar. Sadece “Animist” demek de doğru değil sanırım, çünkü bildiğiniz gibi Türkler 750 ile 1250 arasındaki yarım binyılda Budizmle, Maniheizmle ve Nasturi Hıristiyanlıkla da epey haşır neşir olmuşlardı. Alevi masal ve destanlarında bu dinlerin de izini okumak mümkün.
Şöyle de bakabiliriz: şehirlerde ve trafiği yoğun olan yerlerde İslami otoritenin baskısına direnmek güç. O yüzden taşranın en kuş uçmaz yerlerinde, formel medeniyetten en uzak yaşayan unsurlar, dini non-konformizmi koruma şansını elde etmişler.
2. Alevi nüfusun yaklaşık yarısı, en azından %40’ı Kürt ve Zaza. Orta Asya ile bir alakaları yok. Bir dizi Zerdüşti veya Hıristiyan-Ermeni geleneğini korumuşlar. 
3. Arap Alevileri belirgin bir şekilde Ortadoğu Hıristiyanlığının izlerini taşıyor, 1500 yıl öncenin Hıristiyan simge ve polemiklerini tartışmaya devam ediyorlar. Keza Arnavut Bektaşileri Rum Ortodoks geleneğinin izlerini üzerlerinden atmış değiller.
4. Tahtacılar, Çepniler ve Abdallar gibi marjinal grupların Aleviliği belki etnik bir kökenden ziyade toplumsal işlevle ilgili bir dışlanmanın sonucu. Toplumsal düzenin dışında yaşıyorsan, toplumun resmi ideolojisine de pek kulak asmazsın.
İslam’dan çıkmanın cezası, biliyorsunuz, ölümdür. Ehlibeyt yandaşlığı, dinden çıkma suçunu işlemeden İslam’a uzak durmanın tek legal yolu olmuş. Daha doğrusu yarı-legal: çünkü 16. yy’ın kriz günlerinde İslam fakihleri Kızılbaşların katline fetva vermişler; sonraki zamanlarda da dönem dönem o fetvaları hatırlamışlar. Beş benzemezi bir araya getiren ortak zemin bu tehdittir sanırım. Açıkça Muhammed’i terk edemiyorsan, Ali’ye sarılırsın.
1470-80’lerden itibaren tüm Osmanlı toprakları Erdebil’den esen ihtilal rüzgarının etkisiyle dev bir ayaklanmaya tanık olmuş. Bugün bildiğimiz şekliyle Ali inancı üzerine kurulan Alevilik o ayaklanmanın potasında şekillenmiş. Sultan II. Bayezid ayaklanma ile düz yoldan baş edemeyeceğini hissedince Alevi itikadına yakın fakat Osmanlı’ya sadık bir versiyonunu örgütlemeyi akletmiş. Bektaşilik de öyle doğmuş. Bir tür Ortanın Solu diyelim.
*
Luwi diye bir halk ve Luwice adlı dilden MÖ 1300ler ile 1100’ler arasında Hitit kraliyet arşivleri söz ediyor. Dilin bir versiyonu Adana-Antep taraflarında MÖ 800’lere dek kullanılmış görünüyor. Ancak isme MÖ 1190’lardan sonra MS 20. yy’a dek hiçbir yerde tesadüf etmiyoruz. Roma ve Bizans kayıtlarında böyle bir halkın en ufak izi yok (ki Rom ile Rum’un yazı geleneği hayli kuvvetlidir; günümüze kalan kayıtları da, Batılı ulema sağ olsun, didik didik edilmiştir.) Ermeni ve Süryani tarihçilerinde yok. Araplarda yok. Osmanlı kitabetinde de yok. Hitit arşivleri kapandıktan sonra bu ismi ilk telaffuz eden yanılmıyorsam 1919’da Emil Forrer yahut ertesi yıl Bedrich Hrozny olmalı.
Arada geçen üç bin küsur yılda ismin hiç kimseye sezdirmeden yer altında yaşadığına inanmak için çok geniş bir hayal gücü gerekiyor – ya da çok kısıtlı tarih bilgisi. Kaldı ki l ve w gibi son derece problemli iki fonem içeren bir adın, velev ki yaşasa nasıl bozulmalara uğrayacağını kestirmek de kolay değil. Mesela MÖ 1. binyılda Antalya yöresinde yaşayan Lukwa/Lykia adı ile Konya yöresinde anılan Lukawania/Lykaonia adı Luwi’nin post-Hitit versiyonları mıdır? Bilemiyoruz.
Alevi adı, en ufak kuşku yok ki Arapça, “Ali’ci, Ali yandaşı” anlamında ˁAlawî. Ayn harfiyle  علوى yazılır. Mevla’dan Mevlevi, Musa’dan Musevi, sema’dan semavi, Basra’dan Basravi gibi telaffuz edilir.
Osmanlı zamanında bugün Alevi adını verdiğimiz zümreler genellikle bu isimle anılmamış. Kızılbaş tercih edilen isim. Aliyar, Alidost, Alikulu, Şahkulu, Şahseven gibi adlar kullanılmış. Alevi, tıpkı Musevi ve İsevi veya Nasrani gibi “kibar” sayılan bir hüsnütabir.
Sözcüğün aniden ön plana çıkması, şimdi sıkı durun, Fransızların işi. Fransızlar 1919’da Suriye yönetimine gelir gelmez ilk iş olarak Lazkiye’de bir Alevi Özerk Bölgesi (Territoire des Alaouites) kurmuşlar, 1930’larda burayı Lübnan gibi ayrı bir devlet yapmayı düşünmüşler. Hatay’ın Türkiye’ye mi mutasavver Alevistan’a mı verileceği o esnada tartışma konusu olmuş. Antakya ve Samandağ’da “Aleviler” Lazkiye lehine birtakım çabalara girmişler. Türk gazetelerinde Alevi adının patlarcasına boy göstermesi tam olarak 1937’nin ilk günlerine rastlıyor. “Ermeni ve Alevilerin” hain planlarına ilişkin o günlerde güzide Türk basınında bugünkü yandaş basına rahmet okutan hamasetnameler gırla gitmiş. Oysa 1937’den önceki yeni yazı gazetelerde Alevi adı bir kez bile geçmiyor. Eski yazıda da geçtiğini pek sanmam, ama eski yazı gazetelerin sorgulanabilir arşivleri henüz bulunmadığı için kesin bir şey söyleyemiyorum.
*

Alevi yerleşimleri haritasını daha önce de bir iki kez paylaşmıştım. Çok ilgi çektiğinden, gene buraya iliştireyim. Eski versiyona birkaç nokta eklendi, birkaçı düzeltildi. Mesela Kofçaz’ı bilmiyordum, Kırklareli’nin tepesindeki noktalar onlar.


Thursday, November 21, 2019

Kadınların gülü

Fennez (1), Günnez (23), Minnez (13), Şennez (10), Vennez (4), Zennez (6) Türkiye’den kadın isimleri. Parantez içindeki rakamlar 2009 itibariyle Nüfus İdaresinde kayıtlı kişi sayısı. İki gün uğraştırdı ama çözdüm sanıyorum.
Baştan alalım.
Biliyorsunuz Naz ekli kadın isimleri son yıllarda hayli pop, Sevginaz, Ecenaz, Mervenaz vs.. Toplam 1372 adet Naz’lı isim sayıyoruz, toplam nüfus 241.032 kişi.
Bir şey dikkatimizi çekiyor. Nüfus bakımından Naz’lı isimlerin yüzde 95’ü  aslında on-on iki isim grubuyla sınırlı, üstelik bunlar pop filan değil hayli antika isimler.
Gülnaz, Gülbinaz, Gülminaz
51299
Selvinaz, Servinaz, Zülfinaz, Sehernaz
43290
Binnaz, Behinaz
40023
Şehnaz, Şahinaz, Şehrinaz, Şekernaz, Şükrinaz
35722
Safinaz
17007
Mihrinaz, Mülkinaz, Meleknaz
9784
Fahrinaz, Ferahnaz, Feleknaz
9187
İsminaz
6679
Çeşminaz
4683
Hayrinaz, Hurinaz, Harbinaz
4492
Şerefnaz
2774
Müşkinaz
2204
Durdunaz, Dudunaz
1576
TOPLAM
228720

Bunların ardından Bedirnaz, Çilnaz, Ehlinaz, Firdinaz, Nurinaz, Perinaz, Ruhinaz, Şemsinaz, Şevkinaz, birkaç yüzerden. Daha sonra, beşer onarlar seviyesinde içinden çıkılmaz bir dizi feci surette arkaik isim. Bir fikir vermesi için S ve Ş ile başlayanların TAMAMINI listeliyorum. Belli ki çoğu yukarıda andığımız  Selvinaz, Servinaz, Zülfinaz, Sehernaz ile Şehnaz, Şahinaz, Şehrinaz, Şekernaz, Şükrinaz, Şerefnaz gruplarının varyantları, ama çöz çözebilirsen:
Sahernaz, Şahfinaz, Şahsinaz, Şahvenaz, Şahzinaz, Sainaz, Salinaz, Saminaz, Sardinaz, Şarfinaz, Sarinaz, Sarınaz, Şarkinaz, Sarnaz, Satinaz, Saydanaz, Saydinaz, Saydınaz, Sayınnaz, Saynaz, Sazinaz, Sebbinaz, Sebinaz, Şebinaz, Sebunaz, Seçimnaz, Seçkinaz, Seçminaz, Sedanaz, Sedefnaz, Sedirinaz, Sedirnaz, Şefinaz, Şefinnaz, Sefnaz, Şefnaz, Şefrinaz, Şeftinaz, Şefyinaz, Seharnaz, Sehelnaz, Şehfinaz, Sehilnaz, Sehinaz, Sehlinaz, Şehminaz, Şehninaz, Sehunaz, Sehvinaz, Şehvinaz, Şehynaz, Sekbinnaz, Sekinaz, Sekirnaz, Seknaz, Şeknaz, Seleknaz, Selenaz, Selginaz, Selgünaz, Selnaz, Semennaz, Semihanaz, Seminaz, Şeminaz, Senaz, Senfinaz, Şenginaz, Şenkinaz, Şenonaz, Senvinaz, Şerafnaz, Serahnaz, Serenaz, Serennaz, Serginaz, Şeriknaz, Serinnaz, Serkinaz, Şerkinaz, Serknaz, Serlünaz, Sertinaz, Seşgünaz, Şeşminaz, Şeşmünaz, Sevcinaz, Sevilnaz, Sevimnaz, Seydinaz, Şeyhinaz, Seyidenaz, Seytinaz, Şifanaz, Şifenaz, Sıharnaz, Sihrinaz, Şikarnaz, Sılanaz, Şişminaz, Sitihnaz, Sitilnaz, Sitirknaz, Sittinaz, Şivenaz, Şiynaz, Şiyvenaz, Şöfernaz, Şöhretnaz, Sorunaz, Söygunaz, Sözgünaz, Sudenaz, Süfenaz, Şufenaz, Şüfenaz, Suhnaz, Sührinaz, Şüknaz, Sulhinaz, Sunaz, Şunaz, Suphinaz, Süphinaz, Sütfinaz.
Geriye kalan Tuğçenaz, Mervenaz, Ecenaz, Edanaz vs. grubu devede kulak bile değil. Hepsi iki yüze yakın isim, nüfus toplamı bini bulmaz.
Demek ki pop filan şöyle dursun, son derece antika bir kültür katmanı ile karşı karşıyayız. Belli ki bu isimlerin anlamı yaşayan dilde çoktan unutulmuş, gelenek yaşlı bir ağaç gibi dallanıp budaklanmış, her çağda ve yörede çeşitli bozulmalara uğrayıp yüzlerce varyasyon üretmiş. Genel kural: Bir isim ne kadar çok yazım ve telaffuz biçiminlere sahipse o kadar eskidir.
Kaynağı ne bu adların?
Şunu fark ediyoruz. Naz’la biten tüm adların nas’lı varyantları var. Binnas, Hayrinas, Şehrinas, Bedrinas vb. Bu normal bir şey değil. Bildiğimiz naz sözcüğünün nas diye telaffuzuna hiçbir yerde tanık olmadım. Sakın inas (“kadın”) olmasın?
Sonra jeton düşüveriyor. Tabii ya!
Bedrinaz =     Bedrünnisa                  “kadınların dolunayı”
Durdunaz =   Dürrinisa                      “kadınların incisi”
Fahrinaz =     Fahrünnisa                   “kadınların övüncü”
Ferdinaz =     Verdünnisa                  “kadınların gülü”
Gülnaz =        Gülinisa                        “kadınların gülü”?
Hayrinaz =     Hayrunnisa                  “kadınların hayırlısı”
Mihrinaz =     Mihrünnisa                  “kadınların güneşi”?
Nurinaz =       Nurinisa                       “kadınların ışığı”
Sadinaz =       Sa’dünnisa                    “kadınların mutluluğu”
Selvinaz =      Servinisa?
Şehrinaz =     Şehrünnisa                   “kadınların şahı”?
Şemsinaz =    Şemsünnisa                 “kadınların güneşi”
Tacinaz =       Tacünnisa                    “kadınların tacı”

Soru işareti koyduklarımın yorumundan hala tam emin değilim. Gül ve serv/selvi Farsça, mihr ve şah/şehr de Farsça gibi görünüyor, oysa diğerleri has Arapça isim tamlamaları. Acaba o Farsça olanların altında saklı başka bir katman daha mı var? Mesela Gülnaz adının neden Gülbinaz, Gülminaz, Gülvinaz şeklinde sayısız varyantı kullanılıyor. Aslı başka bir şey iken güle mi uydurulmuş?
İki isim beni şimdilik aşıyor. Biri Safinaz. “Pek nazlı kızımız” gibi bana bir anlamı olmadığı şüphesiz. Acaba Selvinaz’ın bir varyantı mıdır? Diğeri Binnaz. Bu da Türkçe 1000 olamaz,  çıkarın aklınızdan. Bir kere Türkçe isim değil, Araplarda ve Kürtlerde de var. Ayrıca adın Behinaz, Bihnaz, Beynaz gibi varyantları hayli yaygın. Altta yatan sözcük nedir acaba?
Sonra, 324 örneği olan Beşbinnaz adını ne yapacağız? Kızcağız doğar doğmaz pazarlığı beş binden açmışlar mı diyeceğiz? Yoksa Arapça ve Farsça sözlüklerden gün yüzü görmemiş sözcükler mi arayacağız?

Wednesday, November 20, 2019

Görgü mörgü

Kültür, egemen sınıfların egemenlikleri etrafına ördükleri kozadır. Olağanüstü karmaşık, öğrenmesi son derece zor davranış kodlarından oluşur. O kültür içinde yetişmeyenler – yani egemenlerin evlatları ve küçük yaşta koruma altına aldıkları haricindekiler – o kodları kolay kolay öğrenemez ve taklit edemez.
Kültür, yani görgü. Mesela Bourgogne şarabı ne zaman içilir? Gri takım elbise altına hangi renk çorap giyilir? Büyükelçiye ve konta hangi unvanla hitap edilir? Hangi filozofları duymuş olmak, hangilerini duymamış olmak gerekir? Neden Beethoven 7 Beethoven 4'e tercih edilmelidir? Neden falana haiz değil filanı haiz demek gerekir? Neden virgülden önce boşluk brakılmaz? Vs.
Kültürün temel işlevi kültürsüzleri egemenlik kalelerinin dışında tutmaktır. Kültürsüz olanı en ufak davranış nüansından derhal tanır ve kapıyı tutarsın: Hop kardeşim, damsız girilmez! Pöh, ayak takımı!
Kültür iyi bir şeydir. Öbür türlü manasız bir kör döğüşünden ibaret olan insan hayatına bir anlam – veya anlamımsı – katar. Evlatlarına bırakacak değerli bir şeyin olduğuna kendini inandırıp avunursun. Yalancı dünya. Kültür yoksa neye yaşayasın?
*
Zaman zaman toplumlar altüst olur. Dışlanmış olanlar bir gedik bulup içeri sızarlar. Eski seçkinlere omuz atıp ikbal ve iktidar mevkilerini ele geçirirler, yağmadan pay alırlar, zenginleşirler. Marksistlerin sözlüğünde “devrim” denilen olaydır.
Yeni zenginler her toplumda ve her çağda görgüsüzdür. Tanım icabı öyledir. Kültür demek eski zengin demek, yahut eski zenginin sofrasında adap görmüş kişi.
Kapıdan zorla girip sofraya oturanın önünde iki seçenek vardır. Bir, eski seçkinlerin kültürünü taklit etmek. Yokuş yukarı bir mücadeledir. Çocukluktan o kültür içinde yetişmemişse, ne kadar uğraşırsa uğraşsın kıvamı tutturamaz, falso verir. Eskilerin istihzasından kurtulamaz. Şekerim, çok banal!
İkinci seçenek, eski kültürü topyekün reddetmektir. Yeterince güçlenmişse ve yoldaşlarının egemenliğinden eminse bu yolu seçecektir: Burgonya şarabı mı, lanet olsun gavur icadına! Kalenin eski sakinleri mırıldanırlar: Vandalizm! Barbarlık! Varsın mırıldansınlar, gerekirse kan dökülür. Tarihte uzun vadede hep barbarlar kazanmıştır.
Kazanır da ne olur? İki kuşak sürmez, egemenlikleri etrafına bir kültür kozası örmeye başlarlar. Dışarıda kalanları hor görmeye alışırlar. “Ay şekerim, ne kadar zarifiz” diyerek kendi kendilerini alkışlamayı öğrenirler. Kendilerince değerli ve sofistike kültür ürünleri üretmeyi başarırlar.
1913-1923’te ülkede idareyi ele geçirenler bile öğrenmedi mi, kültür ürünü üretmeye sıra gelmese de, görgü mörgü?

https://pbs.twimg.com/media/EJpty-1XUAEM2EW?format=jpg&name=small

Saturday, November 16, 2019

Saatlerinizi geri aldınız mı?

Saatgeri diye bir isim var, üstelik sekiz kişi, yazım hatası olamaz. Temel kuralımız şu: bir isim saçma duruyorsa mutlaka arka planda başka bir anlamı vardır. Kimse çocuğuna manasız veya aşağılayıcı bir ismi bilerek vermez.
Bir kalıp yakalıyoruz: Arslangeri (22 kişi), Hangeri (16), Devletgeri (12), Şahingeri (4), Mehmetgeri (4), Benligeri (3), Alimgeri (1). İnternet sağolsun, Arslangeri Çerkes ismiymiş diye öğreniyoruz. Çerkesçe bir takı mıdır, bilen birine mi sorsak?
Biraz tarih bilmek böyle durumlarda işe yarayabiliyor. Nitekim uyanıyoruz! Kırım Hanlarının isimleri neydi? Arslan Giray, Devlet Giray, Şahin Giray, Saadet Giray, (H)alim Giray, Mengli Giray... Otuz sene önce bir Kafkasya tarihi yazmaya niyet etmiştim, oradan aklımda kalmış, Kırım Hanları ile Çerkes klanlarının bir tür simbiyoz yaşadığını, Kırım beylerinin küçük yaşta bir süre Çerkeslerin yanına gidip simgesel kardeşlik kurduğunu, öyle bir şeyler.
Giray’ın anlamını bilmiyorum. Cengiz ve Batu soyundan bir sülale adı, Moğolca veya Tatarca olmalı. Çerkesçede ‘Geri’ şeklini almış.
*
Nuray ne demek? Düşündükçe elimizden kayan bir isim. Ay ışığı? Aynur olsa neyse, ama nur-ı ay gibi bir tamlama kulağa doğal gelmiyor.
Varyant biçimleri dikkatimizi çekiyor: Nurayan oldukça sık, Nuryan, Nuriyen, Nurayın, Nurayi, Nuruyan, Nurhayan, Nurayhan  toplam 400 kişi kadar. Mesele aydınlanıyor: Nûr-i ˁayn, yani “göz nuru”. Nurhayan örneğinin bulunması burada şaşmaz kanıttır, çünkü Arapça ayn sesi Anadolu ağızlarının bazılarında ve özellikle Kürtçede h’ye dönüşür.
Nurcan tabii ki Nûr-i cihan “evrenin ışığı”. Nurisa kolay, Nûr-i nisa “kadınların ışığı”. Nursen biraz uğraştırıyor. Önce Nursenin, Nursenan, Nursemin, Nursemen, Nurseren, Nurselen gibi üç heceli varyantlara çok yatkın olduğunu fark ediyoruz. Anlaşılan bir hece yutulmuş olmalı. Sonra Nurzen biçimi üzerinde durunca, Nurzaman ve Nurzanan değişkenleri ile karşılaşıyoruz. Elbette! Nûr-i zenan, yine “kadınların ışığı”, Nurinnisa’nın Farsçası.
Nurben adındaki ipucumuz Nurbent, Nuriband ve Nuribet değişkenleri. Aslı Nûr-i benat olmalı, bu kez “kızların ışığı”. Nurşen ise şüphesiz Nûr-efşan “nur saçan”. Nurevşen, Nurfişen ve Nurişen gibi kırka yakın varyantı var.
Nasıl dönüşmüşler? Anlamak zor değil. Unutmayın ki Türkiye’de 19. yüzyıl sonuna dek kadınların nüfus kayıtları yoktu. Doğumunda tumturaklı bir ad edinen büyükannenin ismi, okuryazarlık geleneği olmayan bir ailede kolayca Türkçenin – veya yerel dil hangisiyse onun – ses alışkanlıklarına uyduruldu. Hacıdede’nin Gözünün Nuru torunların ağzında Nuray oldu. Yeni doğan kuşaklara nenenin (bilinen) adı aktarıldı.