20 Aralık 2017 Çarşamba

Ruhlu yazı

1975 miydi, 76 veya 77 miydi hatırlamıyorum, Leszek Kolakowski bir dönemliğine (ikinci kez) Yale’e geldiğinde Hıristiyan Mistiklerinde Varoluş Kavramı konulu dersine dinleyici olarak katılmıştım. O vesileyle Plotinus’un Ennead’larıyla tanıştım; bir miktar okuduktan sonra pes ettim. Felsefe tarihinin en esoterik, en ulaşılmaz eserlerinden biridir. Yıllar sonra (1995?) Proklos’un Elementler’ini de okumaya yeltendim; bir iki haftam onunla geçti. Ne kadarını anladım? İnsan şu kısacık hayatta neyi ne kadar anlayabilir? Bunlar öyle yemek arasında çerez niyetine okunacak işler değil, insan aklının ürettiği en acayip (ve muhtemelen en anlamsız) labirentlerden bir kısım; inceliklerine tam vakıf olmaya bir hayat yetmeyebilir. İslami tasavvuf edebiyatının bunların suyunun suyu olduğu kanısına kapılmıştım, cezaevinde arkadaşların ısrarıyla İbn Arabi’nin Füsusu’l-Hikem’ini (maalesef Türkçe çeviriden) okuduğumda.
Kolakowski 20. yy’ın bence en önemli düşünürlerinden biridir. Ne Marksistlere, ne anti-Marksistlere yaranmaya teşebbüs etmediği için unutturulmuş ya da unutturulmaya çalışılmıştır. Üç ciltlik The Main Currents of Marxism (Marksizm’in Ana Akımları) herhalde o konuda okumaya değer tek eserdir. İngilizceye The Key to Heaven and Conversations with the Devil adıyla çevrilen nispeten önemsiz bir başka kitabı benim zihinsel gelişimimde tetikleyici rol oynadı. Okuduğumda galiba 19 yaşındaydım. Her ahlaki önermenin mantıki sonucuna götürüldüğünde çelişkiye düştüğünü, dolayısıyla tutarlı bir ahlaki sistem kurmanın imkansız olduğunu ilk o zaman fark ettim. Zehirli bir keşiftir. İyiliği vasatlıkta arayan kahir çoğunlukla arana hayat boyu kurtulamayacağın bir kara kedi sokar. Dikkat buyurun: siyasi ve normatif konulara dair yazdığım her yazının asıl konusun, hatta belki tek konusunun bu olduğunu görürsünüz. Kaç kişiye derdimi anlatabildim? Üç? Beş?
*
Bir arkadaşımız demiourgos kimdir, logos nedir, nous ne demektir diye sormuş. Neoplatonik filozoflarda yahut Gnostiklerde neydi diye hatırlamakla hiç uğraşamam, kusura bakmayın, ama düz anlamları neydi diye Liddell & Scott sözlüğüne bakıp size söyleyebilirim.
Dēmiourgos “sanatkâr” demek, ya da “imal eden”. Yani craftsman, producer, maker. Eflatun hazretleri evreni yarattığı varsayılan iradeye bu adı vermiş. O zamanlar henüz insanların aklı Tektanrılı dinlerin absürditeleriyle bulanmamış olduğu için, aklı selim sahibi herkes bunun bir yanda bir hammadde (materia), öbür yanda bir şekil verici irade gerektirdiğini, dolayısıyla aşılmaz bir ikilik var saydığını anlamış. Oysa Neoplatoniklerin ve Tektanrıcıların tanrısı evreni yoktan yarattığına göre demiourgos olamaz, bir şeyi bir şey etmez, kendi biricik ve tekil varlığından evreni türetir. Demek ki kendi mutlak Varlığı, aynı zamanda Yok’tur. Buyur, üzerinde bin yıl kafa patlatacak, milyonlarca sayfalık risaleler yazılacak bir mevzu.
Logos, legein fiilinden basit fiil adı. Fiilin birincil anlamı “seçmek, ayırmak, toplamak”, to choose ve gather. İkinci anlamı “anlatmak, söylemek” to say, speak ve recount. Dolayısıyla ad vermek, anlam vermek, kast etmek, yazılmış olanı okumak. Bunun türevi olan logos, ilk önce “ayırma”, sonra “söz” (word, speech), sonra “oran” (ratio, relation), sonra “hesap” (account, reckoning), ve saire. Bir kelime bu kadar çok anlamı nasıl yüklenir diye sormayın, Türkçe ayırmak, ayıklamak, ayıtmak (eski Anadolu Türkçesinde söz söylemek) ve ad (< ayıt?) sözcüklerini düşünün, sonra da aŋmak ve aŋlatmak fiillerindeki aŋ- unsuru bu fiilin dönüşlü, yani refleksif, hali olabilir mi diye kendinize sorun – aydım, ayıttım, ayındım “fark ettim, söyledim, kendime söyledim” gibi. (Bana sormayın ben bilmiyorum.)
Noos veya nous “akıl” demek, yani kafayı çalıştırma ve sonuç çıkarma yeteneği. İngilizcesi mind, veya sense, veya reason, fakat aynı zamanda meaning yani “anlam”.  Akılda özne ile nesneyi, yani anlayan “ben” ile anladığı anlamı ayırt edebilir misin? Buyur, bir tane daha bin sayfalık risale konusu.
Pneuma her türlü hava akımıdır – yel, veya yellenme yani osuruk, veya nefes. Dolayısıyla hayat belirtisi olan nefes, dolayısıyla “ruh”, ve dolayısıyla her türlü gayri-maddi varlık, melek, cin vb. Ayrıca kilise musikisinde bir tür ilahi, Bektaşi nefesleri gibi. Modern Yunancada alkol kelimesi pek kullanılmıyor, onun yerine oinopneuma deniyor. Yani “şarap ruhu”. Şahane bir sözcük değil mi? (Osurukla meleğin aynı kelimeyle ifade edildiği de gözünüzden kaçmadı umarım.)
Psykhe de bana sorarsanız aynı şey, yani nefes veya nefs veya “ruh”. Ama felsefede daha ince ayrımlar varsa onu bilemem.

*
Bir arkadaş, pneuma'nın Teslisin üçüncü kişisi olan Kutsal Ruh'un (da) adı olduğunu belirterek osuruk dememe şiddetli bir dille itiraz etti. Kendimi aklama ihtiyacı hissettim:

Liddell & Scott, A Greek-English Lexicon (Oxford 1996) s. 1424, πνεῦμα:... II.3 flatulence, in pl. Eub. [Eubulus Comicus]107.9, Arist. Pr. [Problemata] 948b25, Dsc. [Dioscorides Medicus De Materia Medica] 2.112, D.L. [Diogenes Laertius Clarorum Philosophorum] 6.94

Ne olur ne olmaz, Liddell & Scott sözlüğü bile yanılabilir diye düşünerek verdiği referansları teker teker çek ettim.

Euboulos Attika Yeni Komedi'sinin temsilcisi olan bir antik yazar. Eseri günümüze sadece ufak tefek fragmanlar halinde gelmiş, Theodor Kock (ed.) Leipzig 1884 basımı Comicorum Atticorum Fragmenta'da bunları derlemiş. İlgili pasajı cilt 2 sf. 201'de buluyoruz:

No automatic alt text available.

Aristoteles'in Problemata'sı doğa bilimlerine ilişkin yüzlerce problemi derleyen bir metindir. Standart metin sf. 948b25'te korkuya kapılanların neden aşağıdan yellendiğine dair şu açıklamayı buluyoruz.

No automatic alt text available.

MS 1. yy'da yaşayan Dioscorides antik çağın Galen'den sonra en ünlü hekimidir. De Materia Medica'nın Wellmann edisyonu (Berlin 1907) sf. 186'da şunu okuyoruz:

No automatic alt text available.
Diogenes Laertius, ünlü filozofların yaşamını anlattığı Liber Clarorum Philosophorum'da (Hicks edisyonu 1972) şöyle demiş: μαθὼν δὴ ὁ Κράτης εἰσῆλθε πρὸς αὐτὸν παρακληθεὶς καὶ θέρμους ἐπίτηδες βεβρωκὼς ἔπειθε μὲν αὐτὸν καὶ διὰ τῶν λόγων μηδὲν φαῦλον πεποιηκέναι: τέρας γὰρ ἂν γεγονέναι εἰ μὴ καὶ τὰ πνεύματα κατὰ φύσιν. 

Meali: Metrokles ulu orta gaz çıkarmış, çok utanıp evine saklanmış. Dostu Krates bunu duyup, yapma etme, kötü bir şey yapmadın, o gazı çıkarmasaydın esas o zaman kıyamet kopardı demiş.

Bu sonuncusunu ben arayıp bulmaya üşendim, iki dakika sonra büyük oğlum Arsen eklemiş.

13 Aralık 2017 Çarşamba

Samos'tan görünen Türkiye

Müjgan Halis'e verdiğim röportaj. gazetekarinca.com 'da yayınlandı

1- Samos'tan nasıl görünüyor Türkiye?

Sisler içinde.

2- İzleyebildiğim kadarıyla, hem yazma telaşınız hem de turizm meşgaleleriniz sürüyor. Bir şirket kurduğunuzu okudum. Neler yapıyorsunuz orada?

Güzel bir köyde yüz küsur yıllık bir ev buldum, onun onarımına hazırlanıyorum. Çok sık misafirlerim geliyor; onları barındırmak için bir altyapı kurmak istiyorum. Zamanla belki burada birtakım akademik ya da yarı-akademik sohbet toplantıları düzenlemek mümkün olur. Türkiye’de herhangi bir kalifikasyonu olan herkes kapağı yurt dışına atma derdinde. Onların birkaçına dahi olsa güzel bir barınak ve bir sohbet ortamı sunabilsek kendimi mutlu sayacağım.

3- Hükümlüydünüz. Bir fırsatını bulup gittiniz. Sizden sonra, aralarında arkadaşlarınızın da olduğunu tahmin ettiğim epey kişi gözaltına alındı, tutuklandı. Birçok kişi sizin rotanızı takip etmek istediğini açıklıkla beyan ediyor, yani memleketten gitmeyi. Tarih bilginize güvenerek sormak istiyorum: Türkiyeliler, Avrupa banliyölerini dolduran sömürge ülkelerinin halklarına mı benzemeye başladı?

Şu aşamada daha çok Türklerin nitelikli kesimi göçüyor. O açıdan, sözünü ettiğiniz banliyö halkından farklı bir durum var şimdilik. Fakat Türkiye bugünkü rotasında devam eder ve bu rotanın kaçınılmaz akıbetiyle karşılaşırsa göçün çapı da niteliği de değişecektir. O zaman Suriyeli göçü, Afgan göçü çocuk oyuncağı gibi kalacak diye korkuyor herkes.

Siz bir ülkede adaleti kişisel kaprislerin ve mahiyeti belirsiz çete savaşlarının oyuncağı haline getirirseniz, konsensus arayışını terk edip ülkeyi terör ve tehditle hizaya getirme sevdasına düşerseniz, her gün televizyonlardan topluma nefret saçarsanız, sonuçta o ülke yönetilemez hale gelir. İki kere iki dört gibi bir şey bu. Yönetilemeyen ülkelere ne olduğunu Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Sudan’da, Yemen’de, Afganistan’da gördük. Türkiye’de görmeyiz demek aşırı iyimserlik olur.

4- Siz Türkiye solundan önemli bir ayrımla, memleketteki esas meselenin Erdoğan iktidarı değil, TC'nin kanserleşmiş yapısı olduğunu söylüyorsunuz. Bu tezinizi nasıl ayrıntılandırıyorsunuz?

TC devleti öteden beri kamu yönetimini ilgilendiren her ciddi sorunu vahşetle, zorbalıkla, yalanla ve tehditle bastırmayı gelenek edinmiş bir devlettir. Devleti temsil eden bürokratik yapı bundan başka dil bilmez. Kürt meselesindeki performansını görüyorsunuz. Geçmişte mesela gayrimüslim unsurlara ya da sol muhalefete tepkisi de farklı değil.

O yapı büyüdükçe büyüdü, toplumda kendinden başka hiçbir şeyi yaşatmayacak bir güce ulaştı. Ekonomik ve kültürel açıdan ülkeyi boğdu. İdeolojik dokunulmazlık kazandı. Cumhuriyetin kurucusu o yapının bir tür ikonu ya da kutsal simgesidir. O ikonu arkana aldığın zaman “devlet” adına her türlü puştluğu yapmakta, her türlü yalanı söylemekte mazursun.

2000’i izleyen yıllarda o yapı kısa bir an için sarsılır gibi oldu. Hepimiz ümitlendik. Sonra Erdoğan ve yoldaşlarını yuttu. Kendi bünyesi içinde eritti. Olay bundan ibaret.

5- Bir başka düşünceniz, yaşadığımız Türkiye'nin bu hale gelmesinin miladı olarak 2010 referandumunu görmeniz. Hatta ‘Erdoğan’ın ölüm uçuşu’ diyorsunuz. Ne değişti o referandumla?

Değişimi tetikleyen neydi emin değilim. Belki Erdoğan’ın müttefikleriyle arasının bozulmasıydı, ya da kendi iktidarına ve kişisel geleceğine ilişkin duyduğu kaygılardı. Fakat 2010 Eylülünü izleyen aylarda Erdoğan’ın söyleminde radikal bir değişiklik gözlendi. Erdoğan’ın geleneksel Türk devlet üslubuna ve söylemine teslim oluş süreci o günlerde başladı. 

“Ölüm uçuşu” dedim çünkü attığı her adımla biraz daha yalnızlaşıyor, kazandığı her başarıyla felakete biraz daha yaklaşıyor.

6- Yeni Türkiye diyenler ile eski Türkiye aklının bu kadar çabucak yan yana gelmesinde, iktidarın 'yenilik' kastından samimiyeti artık daha çok sorgulanır oldu. Aslında pek de samimi olmadıkları yani. Siz ne dersiniz?

Belki baştan beri gerçek bir değişime niyeti yoktu diyorsunuz. Ya da belki donanımı yetersizdi. Ya da kadrosu beş para etmez kasaba politikacılarından ve üçkâğıtçı çakallardan ibaretti. Olabilir. Mümkündür. Belki de iyimserlik bize iyi geldiğinden inanmak istedik.

Öte yandan siyasetçinin “samimiyeti” çok da önemli bir kriter değil bence. Siyasetçi, verili şartlarda en iyi oyun neyse onu oynayan veya oynamaya çalışan bir aktördür. 2002 ile 2010 arasında, Kürt meselesi, Kıbrıs meselesi, AB ilişkileri, yargı reformu, yerel yönetim reformu, askeri hegemonyanın bertaraf edilmesi gibi bir dizi hayati konuda bir açılım iradesi ortaya kondu mu? Kondu. Bazı ciddi veya ciddimsi adımlar atıldı. Yeterli sonuç alınamadıysa da bir beklenti ve bunun sonucu olan bir toplumsal dinamik yaratıldı. Şimdi bunların hepsi çöpe atıldıysa, bundan, samimi değillerdi, ya da niyet yoktu, ya da takiye yaptılar sonucuna atlamak şart değil, bir faydası da yok. Niyeti değil yapılanları tartışmak daha anlamlı.

Kaldı ki, tersi çıkarım da mantıken pekala mümkün. Ben mesela İslamcı olsam, öncekinin değil esas şimdiki durumun takiye olduğu kanısına da pekala varabilirdim. 

7- Şimdi manzara şu: Eskiden onurlu yalnızlık diye tabir edilen şey, içeride ve dışarıda somut bir yalnızlık oldu. ABD, Avrupa Birliği ile ilişkiler çerçevesinde baktığımızda, nasıl okuyorsunuz Türkiye'nin hamlelerini? Artık bir Avrupa Birliği ülkesinde yaşadığınızı anımsayarak yanıtlarsanız sevinirim.

Diplomaside onurlu yalnızlık diye bir şey bilmiyorum. Onurlu olan, saygı ve dostluk ile çevrelenmektir. Devletler masasında sözünü dinletebilmektir, vebalı muamelesi görmek değil. Türkiye’nin şu anki hali bu açıdan içler acısı görünüyor. Blöf ve şantajla, ve muhtemelen birtakım yasadışı işlerle saygınlık satın alabileceğini sanan bir külhanbeyi görüntüsü çiziyor Türkiye. Sanırım 1912 veya 1876’dan bu yana hiç bu kadar yalnızlaşmamış ve aşağılanmamıştı.

8- Yazılarınızı okuduğumda, esas mücadele edilmesi gerekenin Kemalizm olduğunu hatta sizin tabirinizle 'Kemalist hegemonya' olduğunu söylüyorsunuz. Ve siyasal İslam'ın buna bir tepki olarak doğup, büyüdüğünü savunuyorsunuz. Şimdi her şeyin tekçiliğe indirgendiği bir iktidarda hâlâ aynı fikirde misiniz? Buna tek millet de dâhil, dikkatinizi çekerim.

Biraz daha nüanslı bir şey söylemiştim sanırım. Türkiye’de medeniyeti ve özgürlükleri savunan insanların, Kemal Atatürk simgesinden kurtulmadıkça etkili olamayacaklarını, marjinallikten kurtulamayacaklarını söylemiştim. 1994’te Yanlış Cumhuriyet’i yazarken bunu söyledim, 2008’de Taraf’ta yazarken bunu söyledim, hala da bu görüşümü değiştirmek için bir sebep görmüyorum. 1930’ların bir diktatörü yirmi birinci yüzyılda çağdaşlığın ve özgürlüklerin bayrağı olamaz. Absürt bir düşüncedir. TC devletinin en zalim ve ahmak yüzüyle özdeşleşmiş bir simge, ülkenin bugün ihtiyacı olan taze nefesi sağlayamaz. Hatta o taze nefesin önünde büyük bir engeldir.

Siyasal İslam’ın kaynakları hakkında çeşitli şeyler söylenebilir. Ancak makul ve samimi olduğundan şüphe duymadığım pek çok genç insanın, Devlet ve Atatürk söylemine duydukları tepkiden ötürü o tarafa meylettiklerini bir olgu olarak biliyorum. O tarafta olan herkesin vahşi bir canavar olduğunu düşünmek hoşunuza gidiyorsa yapacak bir şey yok. Ama onları insan olarak görebiliyorsanız ve neden size o denli yanlış gelen bir çizgiye savrulduklarını merak ediyorsanız, belki önce kendi çizginizi sorgulamakla başlamanız faydalı olur.

9- Geçtiğimiz günlerde sorularımızı yanıtlayan Psikiyatr Cemal Dindar, insanların yıkım korkusu yaşadığından bahsetmişti, ölüm değil. Siz de Enver Paşa, Köprülüler, Üçüncü Napolyon örnekleriyle ülkelerini yıkan adamları hatırlatıyorsunuz. Durum onların fillerine bu kadar benziyor mu sahiden?

Son derece. Hatta Saddam Hüseyin’i, Kaddafi’yi, Nasır’ı da burada zikretmek doğru olur. Mussolini’yi de unutmayalım.

10- Suriye savaşı, bütün bölge ülkeleri arasında en çok Türkiye'nin tabiri caizse alaka gösterdiği bir gelişmeydi. Şimdi ise eskiden ağız dolu küfürle anılan Rusya'ya dönüp dönüp bakıyoruz, adeta büyük ağabey gibi. Bu kadar kısa sürede dış politika hattının değişip durması, size neleri düşündürüyor?

İşin iç yüzünü tam bilemediğimiz sürece her düşündüğümüzü ihtiyat payıyla düşünmek gerekir. Türkiye Amerikan ittifakından ve AB’den uzağa savrulunca, can havliyle Rusya’ya yaklaşma gayretine girdi. Bu politikanın akılcı temelleri var mıdır ve varsa nedir, tam anlamıyla bilmek henüz mümkün değil. Rusya Batı ittifakının alternatifi olabilir mi? Yoksa tek hedefi, eski Çarlık politikası gibi, potansiyel düşman olarak gördüğü güney komşusunu yalıtıp zayıflatmak mıdır? Zaman gösterecek.  

11- Malumunuz siz hapishanedeyken, birkaç seçim, bir referandum, çokça da katliam yaşadık. Şimdi önümüze 2019 diye bir takvim konuldu. Yeni bir 1923 ile mi karşı karşıyayız? Tabii o 1923’ün bir 1915’i olduğunu unutmadan soruyorum bu soruyu.

2019’da önemli bir değişiklik olacağını düşünmüyorum. Bu iktidar barışçıl yollardan değişmez. Kendi bünyesinde bir atılım yapabilecek takati kaldığına da inanmıyorum. Debelenmeye devam edecek, televizyonda her Allah'ın günü birilerine küfredecek, belki tam anlamıyla çıkmaza girdiğini hissederse Suriye’de veya başka bir yerde ufak bir savaş çıkarıp dikkatleri başka yere çekmeyi deneyecek.

12- Son sorum aslında başlarda sorduğum sorunun tekrarı olmasa da, çağrışımı olacak. Belki de bir sürü insanın kendi kendine sorduğu ve yanıtını bulamadığı bir sorunun yanıtını istiyorum sizden. Daha fazla hapis kalmamak için memleketi terk eden biri olarak, kalanlara ne diyorsunuz?

Akıl ve vicdandan nasibi olanlar için Türkiye dayanılmaz bir yer oldu. O tımarhaneden uzaklaştığım günden beri kendimi iyi hissediyorum. Türkiye haberleri izlemiyorum. Köşe yazarı da okumuyorum. Medeni ve güler yüzlü insanların arasında olmak bana iyi geliyor. Bazı toplumların mantıkla ve iyi niyetle de yürüyebileceğine olan inancım geri geldi.

Başkasının deneyimi ne olur bilemem. Sonuçta yabancı bir yerde, diline hakim olmadığın bir ülkede sıfırdan hayat kurmak kolay değil. Dünyanın hiçbir yerinde ekonomik koşullar çok parlak görünmüyor. Ben burada kalır, mücadelenin sertleşeceği günü beklerim diyenlere de saygım sonsuz.

12 Aralık 2017 Salı

Tufan, tayfun



Yunanca Tūfōn yahut Typhōn Τῡϕῶν, mitolojide insanların başına bela olan bir dev, ya da bir afet veya ejderha. İlk kez Hesiodos MÖ 7. yy’da sözünü etmiş, Yeryüzü ile Yeraltı’nın gayrimeşru çocuğu olduğunu, Titan’ların intikamı için çalıştığını, omuzlarından ateş saçan yüz yılan başı çıktığını, dehşet verici bir sesle gürlediğini anlatmış. Ayrıca deniz fırtınalarının ve depremlerin sahibiymiş. Pindaros’a göre gökler tanrısı Zeus onu bir yıldırımla vurup öldürdükten sonra Sicilya’da Etna yanardağının altına gömmüşler. Kimi anlatılara göre Kilikya’da Korykos mağarasında otururmuş, yani Silifke Narlıkuyu’da Cennet Cehennem denilen yer. Strabon’a göre Typhon ile Zeus arasındaki epik karşılaşma Suriye’deki Kasios dağında, yani şimdi Hatay Yayladağ ilçesine adını veren Keldağ’da vuku bulmuş.
Tüm belirtiler bir Orta Doğu kaynağına işaret ediyor, muhtemelen Fenikeliler vasıtasıyla aktarılmış olmalı. Unutmayın ki Yunanlılar Batı Akdeniz’i 8. yy’dan önce Fenikelilerden öğrendiler; Sicilya’yı Yunanlardan önce Fenikeliler kolonize etti. Toros Dağlarının güney yüzündeki Antik Çağ öncesi yer adlarının çoğu bir Kuzeybatı Sami dilindedir. Titan sözcüğünün de Aramice/Fenikece “kilden yapma idol, sanem” anlamına geldiğini üç dört sene önce Walter Burkert’in kitaplarında okumuştum yanılmıyorsam.
*
Aramice ṭūfānā טוּפָנָא ya da ṭofānā טוֹפָנָא, Süryani telaffuzuyla ṭūfōnō, en erken MS 100 dolayında Onkelos Targum’unda, yani Tevrat’ın Aramice tefsirinde kayda geçmiş. Yaratılış kitabı 6.17 ve devamında Nuh Tufanı anlatılırken İbranice mabbuwl מַבּול karşılığı olarak bu sözcük kullanılmış, ki bire bir çeviridir: İbranice sözcük “akmak, to flow” anlamına gelen BWL kökünden “akıntı, sel, su baskını, flood”, Aramice sözcük yine “akmak” anlamında ṬWP kökünden “akıntı, sel, su baskını, flood”.
İbranice fiili kardeş dil Arapçada “su akıtmak, idrar” anlamına gelen bawl/bevl sözcüğünden tanıyoruz. Türkçede bevliye üroloji demektir, akıttırmaca anlamında. Aramice kalın ט sesi İbranicede daima kalın Ṣ צ (sad veya tsade) ile karşılandığından, Aramice ṬWP fiili İbranice ṢWP şeklini almış ve anlam kaymasıyla “su üstünde yüzmek, to float” anlamı kazanmış. O da Tevrat'ta sık sık geçer, ama burada değil.
Kuran’da ṭūfān طوفان , Nuh’un başına gelen su baskını afetinin adıdır. Yahudi mitolojisinden Kuran’a aktarılmış terimlerin neredeyse hepsi gibi bu da Aramiceden alıntıdır. Nitekim çift uzun ünlü içeren sözcüklerin öz-Arapça olması ihtimali düşüktür.
*
“Hint Okyanusu ve Çin Denizinde bir tür kasırga, hortum” anlamına gelen sözcük Batı dillerinde ilk kez 1500 yılı dolayında Portekizli denizci Pedro Álvares Cabral’ın el yazmalarında ve bilahare 1540’ta F. Mendes Pinto’nun Peregrinação adlı denizcilik klasiğinde tufão [okunuşu /tufaŋ/] şeklinde aktarılmış ve Arapça bir sözcük olduğu özellikle belirtilmiş. Fransızca J. ve P. Parmentier de Dieppe’in 1526 tarihli Sumatra Yolculuğu’nda tiffon, A. Mizauld’un 1548 tarihli Le Mirouir de l’air’inde typhon geçiyor. İmlanın bu şekilde değiştirilmesi muhtemelen Eski Yunanca typhōn sözcüğüyle bağ kurma çabasının eseri. İngilizcede Thomas Hickock’un 1588’de İtalyancadan çevirdiği Hindistan Seyahatnamesinde touffon “a cruel storme” olarak geçiyor. 1614’te modern edebiyatın ilk gezi bestselleri olan eserinde Samuel Purchas “The winde, which they call Tufan is so violent, that it driueth ships on the land, ouerthroweth men and houses” diye yazmış.
Yani öyle görünüyor ki Arapçadan alınma bu kelime belli başlı Avrupa dillerinde 17. yy’dan önce gayet güzel yerleşmiş ve yaygınlık kazanmış. Dolayısıyla Oxford English Dict.’nin 1699’a tarihlendirdiği (fakat ancak 1771’e belgelediği) ikincil etimolojinin nereden geldiğini anlamak zor. Buna göre sözcük Güney Çin Denizinde (Kanton civarında) yaygınmış. İsveçli seyyah ve doğabilimci Pehr Osbeck’in 1757 tarihli ifadesine göre Kanton lisanında büyük fırtınalara Tay-fun adı verilirmiş. Yerel lehçede tái fung diye telaffuz edilen deyim standart dilde dà feng  風, yani “büyük yel” karşılığıymış. Japoncada taifū şeklinde geçermiş. Osbeck’in İngilizce çevirisi sayesinde bu görüş yerleşmiş. Öyle ki 1800’lerin başından itibaren denizcilik dergilerinde İngilizce tai foong yazımı standart hale gelmiş. 1819 tarihli Prometheus Unbound’da Shelley taiphoon biçimini kullanmış.
Doğrusunu isterseniz Çince etimoloji konusunda hüküm verebilecek durumda değilim. Ama tesadüfün bu kadarı bana fazla geliyor. Çince denizci lisanına yabancı dilden kelime girmez diye bir kural var mı bilmiyorum. Hint Okyanusunda adı Arapça tufan olan hadisenin, köşeyi dönünce Çin Denizinde telaffuzu aynı olan bir Çince isim kazanması pek olası görünmüyor. Arap etkisi ta Japonya’ya ulaşmış olabilir mi bilmem. Önce Japonca sözcüğün ilk ne zaman ve hangi koşullarda belirdiğini araştırmak lazım, o da artık beni aşar.
*
Kuran’da Kalem suresi 19’da geçen ṭayf طَيْف ayrı bir kelime. Bunlarla ilişkisi var mı kestiremiyorum, ama eğer varsa cidden kafa karıştırıcı bir şey olduğu kesin.
Tüm Arapça sözlüklerde bu kelime “gece gelen hayal, karabasan” olarak tanımlanmış. Lane sözlüğü cilt 1 sf 1905’te İbn Dureyd, Ubāb ve Kāmūs’a istinaden “an apparition, a spectre, a phantom, an imaginary form coming in sleep” demiş. Genel kabule göre ṬYF kökünden gelirmiş, ancak bazı gramerciler ṬWF yani “etrafında yürümek, dolanmak, tavaf etmek” kökünden gelen ṭāˀif طائف  sözcüğünün aynı anlama geldiğine işaret etmişler. İngilizcesi acaba Leonardo di Caprio’nun filmindeki gibi revenant olabilir mi? “The Thing that comes back to haunt you.”
Ancak Kuran’daki anlatımı bu anlamla bağdaştırmak çok kolay değil. Fa āfa ˁalayhā ṭāifun min rabbika wa hum nāimūn “onlara Rabbleri katından bir taif uğradı ve onlar uykudaydılar”. Kâbus anlamına gelebilir pekala, ama hemen ardından gelenler bunun rüya değil, tarlaları yakıp toprağı kapkara eden reel bir afet olduğunu düşündürüyor. Nitekim Diyanet İşleri “afet” diye çevirmiş, parantez içinde “ateş” diye eklemiş. Diğer meallerin çoğu “bela” ya da “felaket” demişler. Seyyid Kutb ve Bekir Sadak dahil birkaçı “salgın” olarak yorumlamışlar. Elmalılı orijinal versiyonu āfa ile ṭāifun arasında iştikak bağı kurup “bir dolaşan dolaşıyordu” yorumunu getirmiş. Elmalılı’yı sadeleştirenler, belki halk anlamaz diye düşünüp, “bir dolaşan (afet) onun üzerinden dolaşıverdi”, ya da “dolaşıcı bir bela onu sardı” diye şerh etmişler. Edip Yüksel “Rabbin tarafından gönderilen bir ziyaretçi (fırtına) bahçelerini ziyaret etti” diyerek “dolaşım” kavramını anlamlandırmaya çalışmış.
ṬWF kökünden gelen ṭūfān sözcüğünün bilemediğimiz bir türevi ya da kültürel akrabası olabilir mi ister istemez insan düşünüyor.
Türkçede ṭayf 19. yy’a dek sadece “gece gelen kâbus, karabasan” anlamında geçerdi. Fakat Newton optiği bu taraflara uğrayıp ışığı yedi renkli gökkuşağına çeviren prizmalar okul laboratuvarlarında görülmeye başlayınca, sözcüğün yeni bir anlamı belirdi. Latince spectrum, Fransızca spèctre, malum, öncelikle “hayalet, karabasan”, ikincil olarak Newton’ın verdiği anlamla “beyaz ışığın kırılmasından oluşan renk dizisi” demek. Tayf neden aynı ikili yükü taşımasın? 1900 tarihli Kamus-ı Türki’ye göre ṭayf-ı şems “zıyanın inkısar kuvvetiyle hall edilmesiyle eczasının alınan resmi” demekmiş. Yani “ışığın kırılmasıyla birimlerine ayrışmasının meydana getirdiği görüntü.” Halen de bu anlamı tek tük de olsa görürsünüz.
[O kelime de ayrıca ziyaın değil zıyanın.] 

11 Aralık 2017 Pazartesi

Ah Kudüs vah Kudüs

Müslümanların Kudüs adını verdiği Yeruşalayim kentini efsaneye göre kral David kurdu. Kuran müellifi, Davud adını verdiği bu zatın “peygamber” olduğu ve “Zebur” adlı bir kitap indirdiği kanısındadır. Kenti Yahudi dininin manevi merkezi ve deyim yerindeyse Mekke’si haline getiren Tapınağı, yine efsaneye göre Davut’un oğlu kral Süleyman (fakat gerçekte muhtemelen MÖ 8. ve 7. yy’da Yehud kralları Hizkiya ve Yoşiya) inşa ettirdi.
Aralıklarla sekiz yüz yıl Yehud diyarının başkenti olan şehir, Milat dolayında Roma İmparatorluğunun egemenliğine girdi. MS 4. yy’da İmparator Konstantin’in annesi Hazreti Helena’nın burada Öz Hakiki Haç’ı keşfetmesinden sonra Hıristiyan düşüncesinde olağanüstü bir sembolik değer kazandı. Kıyamet dramının büyük ölçüde Kudüs’te sahneleneceği inancı Hıristiyan dünyasını sardı, 7. yy’da bir çeşit kitlesel isteriye dönüştü. O dönemde doğan İslam inancının bu heyecandan etkilendiği, ya da belki ilk aşamada bir tür Yahudi revivalizmi olarak ortaya çıktığı için Kudüs-merkezli bir dünya görüşünü benimsediği anlaşılıyor. Hz. Ömer zamanında kent İslam’a boyun eğdiğinde ilk iş Romalıların yıktığı Süleyman Tapınağının yerine yeni (yeni?) dinin ana tapınağı olarak tasarlanan Beytül Makdis’in inşa edilmesi bunun göstergesidir. Bu tapınak antik kent akropolü içinde halen Kubbetü’s-Sahra ve Mescidü’l-Aksa’nın bulunduğu yerdir. İsrail devletinin egemenliği altında fakat Müslümanların kontrolündedir. Gayrimüslimlerin buraya girmesine (teorik olarak) izin verilmez.
1073’te Türk kumandanı Atsız kenti fethetti. Kısmen bu olaya tepki olarak örgütlenen Haçlılar, 1099’da Türkleri kovup Kudüs’ü ele geçirdiler. Kurdukları Haçlı Devleti bir bakıma Avrupa medeniyetinin ilk büyük çaplı denizaşırı prodüksiyonuydu. Yaklaşık doksan yıl sürdü, Kürt kökenli bir profesyonel asker olan Selahaddin’e yenik düştü. Daha sonra Türk ve Çerkes kökenli bir askeri aristokrasi olan Memluklar kente hakim oldular. 1517’de Osmanlı geldi. Tam dört yüz yıl sonra, 9 Aralık 1917’de Allenby komutasındaki İngiliz ordusu kenti fethetti; önceki gün bunun yüzüncü yıldönümüydü. Eski şehir bugün hala Osmanlı karakterini korur. Hemen kenarındaki Batı Kudüs’ün çekirdeği daha çok İngiliz (ya da Geç-emperyal Avrupa) havasındadır.
İngilizler Birinci Dünya Savaşında Yahudi sermayesinin desteğine (ya da Almanya’yı desteklemekten vazgeçmesine) karşılık kenti savaştan sonra Yahudilere vermeye söz verdiler. Sonra sözlerinden cayıp Yahudilerle “Filistinli” adını taktıkları yerli Arapları karşı karşıya getirmeyi denediler. 1948’de “ne haliniz varsa görün” deyip çekildiler. Şehir ikiye bölündü. 1967’de Filistinliler Mısır, Suriye, Irak ve Ürdün ordularının desteğiyle Yahudileri denize dökmeye teşebbüs ettiler. Hezimete uğradılar. O zamandan beri şehrin tümü İsrail’in denetimindedir. Ancak İsrail, ülkenin geri kalan bölümünde 1948’den sonra giriştiği etnik arındırma politikasını burada uygulamamış veya uygulayamamıştır. O yüzden, kent sınırlarını nasıl çizdiğine bağlı olarak nüfusun yüzde 30 ila 40’ı halen Filistinli Arap ve Müslümandır. Eskiden nüfusun önemli bir oranını temsil eden Hıristiyan Araplar hemen hemen tükenmiştir.
İsrail devleti ilk günden bu yana kenti İsrail’in “ebedi” ve “kutsal” başkenti sayar. İsrail meclisi, cumhurbaşkanı, başbakan, bir-ikisi hariç tüm bakanlıklar, Yüksek Mahkeme ve diğer devlet organları buradadır. Eskiden başkent sadece Batı Kudüs iken 1980’de çıkarılan yasayla kentin iki yarısı resmen birleştirilmiştir.
Yabancı devletler, belki Müslümanların milli önyargılarına saygılı oldukları, ya da, daha güçlü olasılıkla, Arap şantajına boyun eğdikleri için, altmış küsur yıldan beri var olan fiili ve hukuki durumu resmen telaffuz etmekten çekinirler. O yüzden mesela Dışişleri Bakanlığı Kudüs’tedir ama yabancı elçiler Tel Aviv’de oturur, işe limuzinle gider gelirler. Bu saçmalığın tutarlı bir hukuki dayanağı yoktur. Geçmiş eğer belirleyiciyse kentin kurucusu ve ilk sahibi olan milletin mantıken önceliği olması gerekir. Milli duygulara önem verilecekse, iki bin seneden beri “ah Kudüs, vah Kudüs” diye ağlayanların duygularını “ah dedemin zeytinleri” diye caz yapanınkinden daha önemsiz saymak için sebep yoktur. Demografi önemliyse nüfus çoğunluğu Yahudidir. Fiili durum hesaba katılacaksa fiili durum belli.
Yok eğer diyorsanız ki geçmiş zulümler cezasız bırakılmasın, o zaman eski bir Rus-Ermeni-Yahudi kenti olan Bakü’nün statüsünü sorgulamakla başlayalım veya Çankaya Köşkü’nün adını Kasapyan Köşkü olarak düzeltelim derim. Konstantin kentini asli sahiplerine iade etmeye ne dersiniz?
“Kudüs başkent olmasın” tezinin altında dehşet verici bir iki yüzlülük yatar. Temel mesele, jenerik “öteki” rolünde olan Yahudi’yi insan olarak algılayamamak, dolayısıyla onun haklarını, duygularını, geçmişini, geleceğini hesaba katamamaktır. Bundaki kepazeliğin farkına vardığınız gün daha vicdanlı ve daha iyi biri olma yönünde ufak da olsa bir adım atmış olacaksınız, şüpheniz olmasın.

Trump budala olabilir.  Ama belki nesneleri adlı adıyla anmak için bazen budala olmak iyidir.

7 Aralık 2017 Perşembe

Şiir konusuna devam

Foça Cezaevinden uçmadan önce son okuduğum kitap Hermann Hesse’nin Magister Ludi’siydi, Türkçeye Boncuk Oyunu diye çevrilmiş. İnsanı sarsan bir kitaptır. Şiir hakkındadır. Ama manzum edebiyattan söz etmez; şiirin en yüksek örnekleri olarak Budist düşünce disiplinini, 18. yüzyıl Avrupa müziğini ve matematiği anar. Sanırım bunlar Hesse’nin kişisel tutkuları olduğu için ön plana çıkmıştır. Yoksa bana sorarsanız eşsiz güzellikte bir köy inşa etmeye çalışmak da şiirdir, sözlük yazmak da şiirdir, dağa kaya mezarı oymak da şiirdir, hakikat aşkından başka hiçbir amaç gütmeksizin bin yıl önce yaşamış filozofların metinlerini şerh etmek de şiirdir. Güzelliği ve kusursuzluğu aramaktan ve o arayışı hayatın biricik amacı mertebesine yükseltmekten söz ediyoruz.
Hesse için o uğraş bir oyundur – göz alıcı bir kristal boncuk oyunu. Bunu aşkın (transcendent) bir temele, mesela toplumsal bir faydaya, bir halas umuduna, tanrısal bir emre ya da ahlaki imperatife dayandırmanın onu ucuzlatmak olduğunu bilir. Kendi kendinin amacı olan şey, tanımı icabı oyundur. Hafif ve kırılgan bir şeydir. Romanın anlattığı dünyada, tüm yaşamını boncuk oyununa adamış seçkin bir zümre, sonsuz emek ve disiplinle, oyunu kusursuzlaştırmaya çalışır. Yirminci yüzyılın felaketlerine yol açan amaç ve anlam kaybının ancak bu yolla aşılacağı kanısındadır Hesse. Roman 1943’te yazılmıştır, yani 20. yy karanlığının en koyu anında.
Tabii Hesse kolay tutulacak bir balık değil, Buddha düşüncesine vukufu da öyle basit bir düzeyde değil. Romanın kahramanı olan Knecht (“Yoldaş” mı desek?) oyunda en yüksek seviyeye ulaşıp Büyük Usta olduktan sonra, duyulmamış bir şey yapıp görevinden istifa eder. Romanın kilit pasajı Knecht’in istifa mektubudur. Bir bakıma boncuk oynunun nihai zirvesidir, Nirvana, yani Yokoluş anıdır. Nedenini nasılını anlatmaya kalksam ben şimdi beceremem. Siz en iyisi romanı okuyun.
*
Önceki yazının başlığı bazı okurları yanılttı sanırım, benim kusurum. Bireysel bir tercihten söz etmek değildi niyetim. Bugünün dünyasında bir baltaya sap mı olmalı şair mi olmalı sorusu nispeten banal bir soru. Tabii ki doğrusu bir baltaya sap olmak. Şair olmak bugünün dünyasında bir tür vazgeçiştir, omuz silkip dünyaya sırtını dönmektir. Yapabilen yapar; Apollon yolunu açık etsin. Ama ciddi ciddi bunu kimseye tavsiye edemezsin. Yazık olur çocuğa.
Soru o değildi. Soru, toplum neden şiire öncelik vermiyor sorusuydu. Mesela bir toplum tıbba yılda şu kadar trilyon dolar harcıyor, buna karşılık şiirin her çeşidine bunun binde birinden daha az bir bütçe ayırıyorsa, demek ki o toplum sağlığın çok önemli şiirin ise önemsiz olduğuna karar vermiştir. Bu karar doğru mudur? Neye göre doğrudur? Sağlık önemli evet, kimse aksini iddia etmedi. Ama O KADAR önemli olduğundan emin miyiz? Şiirden DAHA önemli olduğundan emin miyiz? Yarın ölüp gidecek insanların bugün ölmesi mi daha kötüdür, hayat boyu şiirin herhangi bir türüyle tanışamadan ölmesi mi daha kötüdür? Her taşra kasabasına beş hastane, yirmi ambülans, kırk eczane, yüz doktor koyduk. Onlar kadar, hatta onlardan fazla, elli şiir atölyesi, on barok müzik kulübü, on tane Şark Dinleri ve Felsefe Tarihi Enstitüsü, hatta bir matematik köyü gerekmediğini söyleyebiliyor musun? Bu bir tercihtir. Bu tercihin makul bir gerekçesi var mı? Leş bedenleri kaşıntıdan ve prostat şişmesinden korumak neden Devlet’in görevleri arasındadır da, insanların en temel ihtiyacı olan güzellik ihtiyacını karşılamak değildir? Kim yaptı bu tercihi? Koskoca toplumlar böyle bir kepazeliğe nasıl kuzu gibi boyun eğdiler?
O tercih tarihin belli bir noktasında, belli ülkelerde yapıldı. Sanırım başlangıç noktası Fransa’ydı. 19. yy’ın ilk yıllarında tohumları atıldı; 1880’lerde kamu eğitimi bu zihniyete göre şekillendirildi. ABD belki ayrı bir yoldan aynı yere geldi. Fransa’yı Almanya, daha sonra İngilizler izledi. Tarihin karşı konulmaz akışı mıydı sorumlusu, yoksa kapris, moda ve kısır görüşlülük mü baş rolü oynadılar? Bilmiyorum. Tartışmak lazım.
*
Mantıklı gerekçe ne olabilir, düşünelim.
Kimileri diyor ki modern devirde insana eskisine oranla çok daha büyük yatırım yapılıyor, dolayısıyla o kadar pahalıya mal olmuş insanı ful randıman alıncaya kadar canlı ve sağlıklı tutmak mantıklıdır. Bu bir kere doğru değil, çünkü sağlık bütçelerinin büyük bölümü işgücüne katkı potansiyeli en yüksek olan çalışanlara değil, emeklilere ve arızalılara harcanıyor. Maksat kâr maksimizasyonu olsa daha mantıklı yol arızalıları ve emeklileri çayıra salmak olurdu. Ama doğru olsa durum daha kötü, çünkü kamu politikalarının insanı köle ve mal olarak gördüğünü itiraf etmiş oluyoruz. Davar sahibi de hayvanın ruh sağlığıyla ilgilenmez, ful randıman alacak ölçüde canlı ve sağlıklı kalmasını önemser.
Denebilir ki şiirin üretime katkısı yok, bu devirde mühim olan üretim. Bu hiç doğru değil. Bir kere tıbbın (yahut bankacılığın, yahut iletişim tasarımı danışmanlığının, kamu idaresinin, hukukun, televizyon yapımcılığının) nesi üretim ki şiir değil, bunu anlamakta zorluk çekeriz. İkincisi, üretim denilen şey, temel fizyolojik ihtiyaçlara cevap veren kısmın, yani yiyecek ve içeceğin ötesinde, sosyal simge üretimidir. İnsanın kendini bir grupla eşitleme (“komşunun var benim niye yok”) ya da grupta öne çıkma (“bir Gucci’si bile yok şekerim”) ihtiyacına cevap verir. Böyle ihtiyaçlar var, inkâr etmek aklımızdan geçmez, peki. Fakat şiirden daha mükemmel sosyal simge sistemi var mı? Şiirde ustalaşacak kadar eğitime ve emeğe yatırım yapanın, ya da kendi yeteneği yoksa en yetenekli şairleri parasıyla tutup sofrasına oturtabilenin sosyal itibarı, kıytırık bir Gucci ile hava atanla kıyaslanır mı?
Kapitalizmin kâr hırsıdır, şiire izin vermez diyebilirler. Saçmadır. Millet neyi tüketiyorsa kapitalist onu üretir, millet neye para veriyorsa ondan para kazanır. Şiirin muteber olduğu bir toplumda, hiç şüphen olmasın, kapitalist şiire yatırım yapar. Şiir yerine matematik, yahut barok müzik veya Budist disiplini koy, aynı şey.
Seçkinlerin eğlencesi, halka faydası yok diyebilirsin. Deme. Güzelliği yüceltip ödüllendiren bir kültürü, şiir disipliniyle yetişmiş kuşakları, insanların yaşam boyu şiirle haşır neşir olmasını teşvik eden kurumlarla donatılmış bir sosyal çevreyi düşün. O toplumda apartmanlar bu kadar çirkin olur mu? Trafik bu kadar sıkışır mı? Kudurmuş ideologların sesi bu kadar yüksek çıkar mı?
*
Tıraşla vakit geçiriyorsun Sevan, bunların hepsi hayal diyen de olacaktır mutlaka. Belki de öyledir, canları sağ olsun. Ama belirtmiş olayım ki bu fikirler aklıma öyle aylak aylak otururken gelmedi, son derece pratik bir iş tartışması çerçevesinde şekillendi. Konu şu: Gerçek anlamda devrimci bir eğitim modeli sunmak istiyorsan müfredata ne koyacaksın? Genç çocukları TC eğitiminin boğucu cenderesinden bir nebze olsun kurtarmak istiyorsan onlara neyi sunman lazım? Neyi sunsan hem cazip olur, oluşturduğun model otlak yangını gibi büyüyüp yayılır, hem o çocukların hayatında kalıcı bir iz bırakır, onları bir adım da olsa hakikate, yahut edebe, yaklaştırır?

Ali matematik diyor, başka şey demiyor. Ben şiir derim. Kavga çıkmasın diye matematiği de şiirin içine sokarım, olur biter.

1 Aralık 2017 Cuma

Evladım şair mi olsun doktor mu

Batı dünyasında şiir son yüz yılda çöktü. Türkçede daha önce (mesela 1850’lerde) mi çökmüştü, 1920’lerde mi çöktü tartışırız. Ama çöktü. Batıda mesela Rimbaud’dan veya Rilke’den veya Yeats’ten sonrasını şiir mi sayacağız, yoksa dilini kaybetmiş bir kültürün ümitsiz hırıltıları mı diyeceğiz emin değilim. Türkçenin ufkundan en son bir beklenmedik kuyruklu yıldız gibi Nazım Hikmet geçti. Ondan sonrası ya ucuz klişeler yığınıdır, ya da dilini bulamamış acemilerin el yordamıyla yol araması.
Şiir derken mesela şöyle bir şey kastediyoruz.
Kime kim derdimi ızhār kıldım isteyib dermān
Özümden bin beter derd ü belāye mübtelā gördüm
Mükedder hātırımdan kılmadı bir kimse gam defˁin
Safādan dem uran hemdemleri ehl-i riyā gördüm
Ayak bastım reh-i ümmīde, sergerdānlık el virdi
Emel serriştesin tuttum elimde ejdehā gördüm
Fuzūlī ˁayb kılma yüz çevirsem ehl-i ˁālemden
Neden kim her kime yüz tuttum andan yüz belā gördüm

Yahut şöyle:
...
Verlasst mich hier, getreue Weggenossen!
Lasst mich allein am Fels, in Moor und Moos;
Nur immer zu! euch ist die Welt erschlossen,
Die Erde weit, der Himmel hehr und groß;
Betrachtet, forscht, die Einzelheiten sammelt,
Naturgeheimnis werde nachgestammelt.
Mir ist das All, ich bin mir selbst verloren,
Der ich noch erst den Göttern Liebling war;
Sie prüften mich, verliehen mir Pandoren,
So reich an Gütern, reicher an Gefahr;
Sie drängten mich zum gabeseligen Munde,
Sie trennen mich — und richten mich zugrunde.

Aynı şeyi Batıda resim sanatı için söyleyebilirsin. Türkiye’de o sanat zaten yoktu, hala yok. Aynı şeyi – popüler müzik için değil ama – “klasik” adını verdikleri kültive müzik için söyleyebilirsin, hem Batıda, hem ondan biraz sonra Türkiye’de. Hatta Hindistan’da.
İnsanlığın büyük kazanımlarından olan “yüksek” sanatlar sanki 1890 ile 1920 arasındaki bir tarihte bir Karanlık Çağ’a girmişler. Hala oradalar. Yakında havanın aydınlanacağına dair bir belirti yok.
*
Neden böyle diye kırk senedir ara ara düşünmüşlüğüm var. Benden çok daha akıllı birçok insan da düşünmüş. Kimi Modernizm demiş, kimi Kapitalizm demiş, kimi Birinci Dünya Savaşını sorumlu tutmuş. Ama en basit cevabı galiba kimse düşünememiş.
Eğitim bozuk.
Ne zaman ki “modern” dedikleri kitlesel eğitim sistemi Fransa’dan, İngiltere’den, ABD’den başlayıp dünyaya yayılmış, o zaman şiir ölmüş. Resimle müzik ve hatta mimari de onun peşinden ölmüş.
Milyarlarca pırıl pırıl genç insanın kafasını saçma sapan şeylerle dolduruyorlar, hayatta gerçekten önemli olan şeylerin – mesela şiirin – eğitimini vermiyorlar, ondan olabilir mi?
*
Geçenlerde süper-modern bir hastanede bir gece geçirdim, sözünü etmiştim, o zaman üşüştü bu fikirler aklıma. Etrafımda gördüğüm akıl almaz bir sermaye yatırımı, fantastik makineler, hayret verici teknikler, yüzlerce süper-kalifiye genç doktor, belli ki yüz binler arasından seçilip o mevkie gelmişler, yıllarca ve yıllarca emek vermişler. Ne için? Bir sene sonra değilse beş sene sonra ölecek bir sürü sefil moruğu biraz daha ayakta tutmak için.
Ne müthiş bir emek ve yetenek israfı değil mi? Yalnız israf değil, radikal bir anlamda yanlış. Aldatma üzerine kurulu bir meslek modern tıp. Adım adım ölmekte olan insanları ölümden kurtuluş ihtimaliyle kandırıyorlar. Biraz daha yavaş ölünce sanki bir şey değişecekmiş hayalini satıyorlar. Peki hayal sat, zararı yok. Ama sattıkları hayal güzel bir hayal değil ki? İnsan hayatına anlam ve değer katan bir hayal değil. Dünyayı güzelleştiren bir hayal değil. İnsan soyunu daha iyi bir yere taşıyan bir hayal değil. Çirkin, yarı yarıya ölmüş, pis kokulu bir bedene her ne pahasına olursa olsun yapışma hırsı.
Tamam, tıp olmasın diyen yok. Basit ve pratik müdahalelerle insanların yaşam kalitesini artırabiliyorsan ne ala. Ebeveyni çocuklarının ölümünden koruyabiliyorsan ne ala. Ama altmışını aşmış adamı iki üç vizitede iyileştiremiyorsan sal gitsin, ne faydası var?
*
Sorumuz şu: Topluma daha çok şair mi lazım, daha çok doktor mu lazım?
“Şairlik boş iş, avare dolaşma sanatı” diye cevap vermeyin lütfen. Halen toplum hangisine daha çok değer veriyor diye sormuyorum. Hangisine daha çok değer vermeli diye soruyorum. Sen eğitimde tıbbı öne çıkarır, en yetenekli çocukları oraya özendirirsen elbette toplum da tıbbı ödüllendirir. Günün ve avamın önyargılarını at aklından, Mutlak’ı referans almaya çalış. Sor: Leş bedenleri canlı tutmak mı daha önemli, yoksa dilde – ve mekanda, tınılarda, görsel imgelerde, günlük hayatın detaylarında – güzelliği aramak ve sunmak mı daha önemli? Hangisi insan hayatına daha çok şey katar? Hangisi insan soyunun geleceğini daha çok ilgilendirir?
Güzelliğin kaynakları kurusa dünya yaşanmaz olur. Herkes on sene erken ölse dünyadan bir şey eksilir mi?
Aynı sorular mühendislik eğitimi için geçerlidir. Teknisyen ve mühendis lazım elbette. Ama bu kadar lazım mı? Daha önemlisi, teknolojiyi kendi içinde bir amaç ve bir değer haline getiren anlayış insan yaşamının kalitesine ne eklemiştir? Güzelliği yaşamın amacı mertebesine yükseltebilen insan için mühendis faydalı bir araçtır, hizmetkârdır, danışacak kişidir. Ama bir toplumun en yetenekli gençlerini teknolojiye, ve onun altyapısı olan fen bilimlerine yönlendirirsen o gençler mesleklerini araç değil amaç olarak görmeye başlarlar. Hizmetkâr olmayı gururlarına yediremezler. Danışmanlık yerine amirlik yapmaya özenirler. Sonucu görüyorsun. Dünyayı otoparklar ve elektrik santralleri kaplar, kutsal ikonların yerini Çin malı oyuncaklar alır.
İktisat ve finans da öyle. İstatistik bilimleri de öyle. Modern eğitimin ana damarı olan bürokratlık = ofis memurluğu eğitimi büsbütün öyle.
*
Modern kitle eğitimi 19. yüzyılın ikinci yarısının icadıdır. Okul mimarisi, sınıf düzeni, öğretmenlik mesleğinin yapısı o dönemin ürünüdür. Eğitimin temel kabulleri de sanırım o dönemden bu yana pek değişmedi. Pozitivizmin zirve yaptığı çağdı. Doğa bilimleri tek gerçek bilim sayılıyordu. Eski hurafeleri terk edip pozitif bilimlerin ve matematiğin ipine sarılan toplumların, ahirette olmasa dahi dünyada halas bulacağına inanılıyordu. Müfredat ona göre oluşturuldu. En yetenekli gençlerin mühendis, bilim adamı, doktor, matematikçi olması hedeflendi. Bugün hala aynı kafadan gidiyoruz. Sanırım gerçekten önemli olanı gözden kaçırıyoruz.
Eski toplumların birçoğunda eğitimin en üst seviyesi şiir eğitimidir. Çin’de iki bin yıl boyunca ancak kusursuz şiir yazabilenler (ve klasik metinleri kusursuzca şerh edenler) devlet yönetmeğe layık görüldü. İslam dünyasının henüz medeniyet sayıldığı devirde egemen sınıfa mensubiyetin ölçütü ‘edeb’ dedikleri şeydi – zarif söyleme ve güzel eyleme sanatı diyelim, Frenkçesi belki élégance olabilir. Mesela Sa’di’nin Gülistan ile Bostan’ını, kasaba imamının düşünce ufkuna kapılmadan okumaya çalış, ne kadar muhteşem bir insan idealinden söz ettiğini belki algılarsın. İtalyan Rönesansının egemen kültürel disiplini bilim değildir, din de değildir. Şiirdir. Ve yanısıra resim ve mimaridir. İyi şiir söyleyenin isterse iyi bir bilim adamı da olacağını var saymışlar. Ya da iyi bir kumandan, veya yargıç, veya banker.
Çünkü şiir, bugün ucuzlatıldığı seviyede görüldüğü gibi, çiçekle böcek meselesi değildir. Ciğerden gelen şekilsiz bir feryat da değildir. Her şeyden önce disiplindir, konvansiyondur. Ciğerden gelenin, kuşaktan kuşağa aktarılmış tecrübeyle terbiye edilmiş halidir. İyi şiir, yüzlerce yıllık bir edebi geçmişin titreşimlerini içinde taşır. Geçmiş ustaların dehasıyla aydınlanır.
En basit çoban türküsünde de güzellik bulabilirsin, ona şüphe yok. Ama akılla ve bin bir emekle inşa edilmiş bir kültürün yankılarını barındıran bir sanat eserindeki duygu zenginliğini bulamazsın. Unut.
*
Ama diyeceksin, o dediğin elit eğitimi. Eski zaman elitleri yok artık bu çağda. Kitle eğitimi kitleler içindir. Hem şiir karın doyurmaz ki? Eğitim dediğin üretime hizmet etmeli. Bu devirde üretim şart.
Olur. Onun da cevabı vardır elbet. Ama saat geç oldu, yarına misafirlerim var. Bu günlük bu kadarı yetsin.