28 Haziran 2018 Perşembe

Onlar kazandı


Mızık denemelerini bir yana bırakıp teslim edelim ki bileklerinin hakkıyla zafer kazandılar. Hile yapıldığına dair – bir iki marjinal vaka dışında – inandırıcı en ufak delil yok. AA’nın 180.000 sandık sonucunu iki saat içinde derleyip doğru olarak ilan etmesi ise, kim ne isterse desin, büyük başarıdır; organizasyon gösterisidir. Kolay mı yüz bin küsur farklı yerden gelen üç dört milyon datayı iki saatte hatasız sisteme girmek?
İlk 2014 cb seçimlerinde fark ettik,  AA önce yanıltıcı örneklem sonuçları gösterip sonra peyderpey reel sayıya yaklaşmayı seviyor. Şüphesiz bilinçli bir tercih bu, ama gerekçesi meçhul – çocukça bir avuntu mudur, kamu güvenliğiyle ilgili kaygılar mı vardır, başka bir şey mi? Kamuoyunun bir kısmında “manipülasyon” kuşkusu uyandıran en önemli veri bu. Oysa her sandık tutanağının cep telefonuyla görüntülenip sayısız defa paylaşıldığı bir sistemde bu yöntemle hile yapılamayacağı açık. En çok iki saat kandırırlar, o kadar. Niye iki saat kandırmayı seçiyorlar? Bilen varsa anlatsın lütfen.
“Torbalar ilçe seçim kurullarına ulaşmadan sonucu ilan ettiler” tezi cahilanedir: oylar seçim kurulunda değil sandık başında sayılır ve tutanağa bağlanır. Torbalar merkeze belgeleme ve arşiv için gider. “Filan kuruluş oyların dörtte birini girmeden AA sonucu açıklayıverdi” tezi ise, sadece filan kuruluşun yavaş olduğunu gösterir.
*
Gene kazandılar. Açık ve net kazandılar. Okumuş kesimin tüylerini diken diken eden bunca kepazeliğe rağmen, ülkenin uluslararası itibarını yerle bir eden yönetim üslubuna rağmen, oyları 2007’den beri milim düşmedi. Bu sefer vatan-millet-kan-şehit edebiyatına ağırlık verince MHP doğal olarak biraz güçlendi, ama onu da çatılarının altına alıp daha bir iki puan öne geçtiler. Buyur: 2007: 46,6. 2011: 49,8. 2014: 51,8. 2015: 49,5. 2017: 50,0. 2018: 52,5. İstikrar müthiş.
Muhalefet açısından sonuç rezalettir. Bunca uğraşmaya rağmen karşı tarafın duvarından bir tane tuğla koparmayı başaramadılar. Demek ki bu partilerle, bu kadrolarla, bu söylemlerle bu iş olmuyormuş. Olmayacağını anlamak için daha kaç defa denemek lazım? Kılıçdaroğlu dokuz defa denedi olmadı, bir dokuz defa da bunu deneyelim mi diyeceğiz?
Okumuş kesimin tüyleri ve ülkenin dış itibarı dedik. Demek ki ahalinin en az yarısı, tahminen epey daha fazlası, bunları umursamıyor, başka şeylere öncelik veriyor. Bundan ahalinin “aptal” olduğu sonucu çıkmaz. Gavuru sevmediği, kendini gavurun değer yargılarıyla bağlı hissetmediği, içte gavurun acentesi olan ya da öyle görünenden de katiyen hazzetmediği sonucu çıkar. Erdoğan bunu anlıyor, öbürü anlamıyor. “Aptal” olan kim?
Hele o öbürü, eli sopalı başöğretmen paşa marifetiyle kendi değerlerini empoze edebileceğine hala inanıyor ve bunca hezimete rağmen inanmaya devam ediyorsa?
*
Ben şahsen gavurum. Bizimkileri geç, daha batıdaki beter gavurların değerler sistemine gönülden bağlıyım. Bu saatten sonra değişmeye de niyetim yok. Geldiğimiz noktada Türkiye’de bana ve benim gibilere hayat alanı kaldığını sanmıyorum.
Türkiye halkı gavuru hiçbir zaman sevmedi, onunla ortak değerlere ve ortak bir insanlığa sahip olduğuna asla inanmadı. Gavuru düşman, hain, pis, ırz yoksunu, haçlı, misyoner olarak gördü. Bir dönem, belki mecburiyetten, ya da çaresizlikten, ya da sopa korkusundan, gavura ve temsilcilerine toplumsal hayatın belli alanlarında ayrıcalık tanımayı kabul etti. Şimdi özgüveni geldiğinden, artık etmiyor. Küba’yı da zaten Müslüman ecdadımız keşfetti. Gavur tersini söylese inanma, yalandır.
Bu felaketin sorumlusunu arıyorsan uzağa bakmana gerek yok, Laik Cumhuriyetimizin “Milli” Eğitim sistemine bak yeter. Yüz sene boyunca memleketi vatan millet sakarya, al bayrak, denize dökülen düşman, Ulubatlı Hasan, Viyana kapıları, Haçlılar, misyonerler, kahrolsun emperyalizm bokuyla beslesen sonucun başka nasıl olmasını bekliyordun ki?
*
O halde “Go West young man” mi?
Vallahi kafanızı karıştırmak gibi olmasın ama, itiraf edeyim, artık onu da gönül rahatlığıyla söyleyemiyorum. Batı, geleceğe ilişkin bana güven vermiyor. Batı Avrupa dehşet verici bir dejenerasyon sürecinde, iyileşeceğine dair belirti yok. Amerika’nın hali de iç açıcı görünmüyor. “Müsterih olun, Türkiye bu manyakların elinde elbette kayaya toslayacaktır” diye ümit beslemenin bu koşullarda anlamı var mı? Toslayacaksa Çin, Rusya, Hindistan, Macaristan, Endonezya, Myanmar ve diğer yüz tane ile birlikte toslayacaktır, öyle tosa kaya mı dayanır?
Vallahi bilmiyorum. En iyisi gene Ege adaları galiba. Ne Şarkın nefret dolu bağnazlığı, ne Garbın ideolojik saplantıları: binlerce yıllık bir görgüyle hayatı güzel yaşamaya çalışan mütevazı insanların diyarı. Hava da güzel. Daha ne?

22 Haziran 2018 Cuma

Dil notu: Irk, soy


Arapça ˁırk عِرْق, birinci anlamı “damar, sinir”, mesela ˁırku’n-nesā “siyatik siniri”. Eski dillerde damar-sinir ayrımı yok. İkinci olarak bitki kökü, özellikle dallanıp budaklanan çeşidi. Kök boya elde edilen çeşitli köklere de ˁırk adı veriliyor, mesela zerdeçal (curcuma), kızıl boya kökü (rubia tinctoris) vs.. Mecazi anlamda “sülale, nesep, soy” için öteden beri kullanılmış. Mesela İslamöncesi şairlerden İmru’l-Kays “ırkım topraktır benim, tüm ecdadımı bilirim” gibi bir cümle sarfediyor.[1] Türkçe tam eşdeğeri sanırım soy olsa gerek.
Osmanlıca sözlüklerde 19. yy sonlarına dek sadece damar ve bitki kökü anlamları görülüyor. Ancak Şemseddin Sami Bey 1901’de basılan Kamus-ı Türki’de üçüncü anlam olarak “nesil, sülale, zürriyet, neseb”, dördüncü anlam olarak “cins, nev’i, şube” vermiş. Örnek: Nev’i beşerin ırk-ı ebyazı, ırk-ı asfarı [beyaz ırkı, sarı ırkı]. Fransızca race sözcüğünün modern anlamından direkt çeviri.
İtalyanca razzo (ilk 1300 civarı), Fransızca race (1480 dolayı), İngilizce race (16. yy sonları), kökeni belirsiz kelime. Orijinal anlamı “birinin soyundan gelenler, zürriyet, soy”. Mesela Joachim du Bellay: “Ou me guidez vous, Pucelles, Race du Pere des Dieux?” [ey tatlı kızlar, baba Zeus’un soyu].[2] Laurence Sterne: “The Bourbon is by no means a cruel race.” [Bourbon hanedanı zalim bir soy değildir]. 17. yy’da safkan İngiliz atlarının şeceresi ilgi konusu olunca, “at soyu” anlamında race yaygınlaşmış. “Belirli kalıtsal özelliklere sahip insan grubu” anlamı hem Fransızca hem İngilizce 18. yy’da yaygınlık kazanıyor: race de Pigmées (1733); la race Lappone et la race Tartare (1749).
“Bir ırkın üstünlüğünü savunma ya da başka ırklara düşmanca tavır alma” anlamında Fransızca racisme 1902’de, İngilizce racialism 1907’de dolaşıma girmiş. Türkçede ırkçı sıfatını Mülkiye dergisinin 1933 tarihli bir sayısında, ırkçılık adını yine 1933’te Cumhuriyet gazetesinin bir başyazısında buluyoruz. Daha önce ırkiyat var mıdır? Aramaya üşendim, ama tahmin et derseniz 1910-12 dolayında mutlaka belirmiş olmalı derim.
Avrupa’nın emperyal yayılımının belli bir aşamasının ürünü olan bir kavramdır. İlk aşamada Avrupalının Amerika’larda, Asya’da, Okyanusya’da keşfettiği yerlilere karşı taşıdığı üstünlük duygusunun ideolojik zemini din idi. Biz Hakikati biliyoruz, onlar cahil! 18. yy ortalarına doğru o zemin ciddi surette sarsıldı; Hıristiyan dininin evrensel hakikat iddiası, kolonileri bırak, anavatanda çöküntüye uğradı. Bunu izleyen birkaç kuşak, Avrupalının egzotik kültürlere karşı muazzam bir merak, hayranlık, ve hatta birçok örnekte saygı duyduğu çağdır. Montesquieu diyelim, Sir William Jones diyelim, Silvestre de Sacy diyelim, Abel Rémusat diyelim yetsin. 19. yy ortalarından itibaren rüzgâr gene ters döner. Din ayrımının artık önem taşımadığı bir çağda Biz ve Onlar’ı yeni bir temelde tanımlamak gerekir. Belki kolonilerde sayıları çok artan orta ve alt tabaka beyazları karışık evliliklerden koruma kaygısı da ırk teorilerinin oluşumunda rol oynar. Falan ırkın filan ırktan “üstün” veya “aşağı” olduğuna ilişkin bilimsel kisveli görüşler 1870’lerden itibaren dünyayı sarar, 1930’larda Hitler’le beraber absürt zirvesine ulaşır, 1945’te çöker. O günden bu yana ırkçı eğilimler büsbütün tasfiye edilmese de, açıkça dile getirilmeleri – Türkiye gibi bazı az gelişmiş ülkeler dışında – edep sınırları dışında sayılmaktadır.
İnsanın “kökünü” merak etmesi, ya da kimliğini “soyu” ile tanımlaması sanırım evrensel bir güdü. Her çağ ve her kültürde örneği vardır. Ama gözden ırak tutulmaması gereken gerçek şu ki, “soy” dediğiniz şey bir mittir. İnşa edilmiş gerçekliktir. Destandır. İçinden çıkılamayacak kadar karmaşık bir biyolojik gerçeği basit ve kısa bir öyküye sığdırarak kendini yüceltme çalışmasıdır. “Teknoloji gelişti, buyur, ecdadımın şeceresini çıkarıyor devlet” demeyin bana. Dört kuşak yeterince kafa karıştırıyor. Şimdi yirmi kuşağı hesaplamayı deneyin: 500 ila 600 yıl öncesinde 1.048.576 ata eder. Ya da Malazgirt’le çağdaş yaklaşık (mükerrerlerle beraber) 300 milyar ata. Kolaysa say.
Yahut kaç tanesi Horasan’dan geldi, hesapla.




[1] Le Diwan d’Amrolkais, ed. de Slane (Paris 1837), Arapça metin s. 33, çeviri s. 50. Arapça serey ثرى (“toprak”) sözcüğünün İbranice adam (Adem, “toprak”) sözcüğünün eşdeğeri olduğuna çevirmen işaret etmiş.  
[2] Ode IX. Œuvres poétiques III, ed. Chamard, 1983 [1912], s. 120.

20 Haziran 2018 Çarşamba

Entel diye hor görme garibi, onun da bir kalbi var


Seyahat alışkanlığı bana babamdan sirayet etti. Daha ilkokuldayken “hadi gidiyoruz” deyip kendimizi Antakya’da, Konya’da, Kars’ta, Bafra’da, Amasra’da bulmuşluğumuz vardır. Sonra o iş bir tutkuya, daha sonra (gezi yazarlığı nedeniyle) bir tür mesleğe dönüştü. 81 vilayetin 81’inde, 890 küsur ilçenin galiba 750 kadarında, kırk bin köyün yarıdan fazlasında bulundum. Gittiğim yerde pasif bir seyirci olmadım. Köylü evlerine misafir oldum, oto sanayilerde geceledim, gözaltına alındığım karakollarda polisle can ciğer sohbeti yaptım, kaymakamlara misafir oldum, öğretmenevlerinde okey masasına dördüncü yazıldım. Şirince’de köy kurduğumu bilirsiniz; Van Gevaş’ta da kurmaya kalktım, aylarca o işin peşinden koştum. Şavşat’ta ve Urfa’da ve sayısız başka yerde otel danışmanlığı yaptım; Bursa ve Adana’da elektronik eşya bayiliği kuruluşuna yardım ettim; İzmir’de gece kulübü işlettim. Bakanlarla ve seri katillerle sohbet ettim. Ardeşen’de Laz yurtseverleriyle, Harran’da Arap aşiret erkânıyla aynı sofralarda bulundum. Bilen bilir, hepsinden bir şeyler öğrenmeye önem verdim.
36 yaşımdayken Anadolu’nun bir ücra dağ köyüne yerleştim. Yirmi küsur yıl orada yaşadım; maalesef artık ücra bir yer olmayışında emeğim vardır. 1986’da üç ay, 2001’da bir yıl, 2014’ten sonra üç buçuk yıl Türkiye’nin hapishaneleriyle tanışma fırsatını buldum. Bilmeyenin tahayyül edemeyeceği kültür ve kişilik düzeylerine sahip insanlarla soframı ve yatak odamı paylaştım.
Yani kalkıp da bana sen entelsin bu ülkeyi tanımıyorsun, bu halk şöyledir böyledir diye ders vermeye kalkmayın gözünüzü seveyim.
İyi kötü tanırım memleketi; tahminim hepinizin toplamından fazla tanırım. Ama ulusal kültürden yakınmak bana yeterli gelmediğinden, o kültürün sebepleri ve kurumsal altyapısı üzerinde de düşünmeye çalıştım. Belki yanılıyorum, ama asıl problemin yönetilenlerde değil yönetenlerde olduğu kanısına vardım. Çok cahil, temel ahlaki normlardan habersiz, kalbi nefret ve önyargıyla büzüşmüş bir zümredir. Resmi eğitim sistemi tamamiyle bu zümreyi üretmeye odaklanmıştır. Kendileri dışında kimseyi yönetime ortak etmemeye azimlidirler. Ülkede hepimizin az ya da çok algılayabildiği problemlerin kısaca TC adını verdiğimiz bu yönetim yapısından ve kadrosundan kaynaklandığını düşünüyorum.
Çok gençken “devrim” derdim. Sonra daha makul çözüm yolları üzerinde kafa patlattım; siyasi ittifakları, kurumsal değişimleri, ideolojik eleştirinin kümülatif etkilerini tartıştım; adımı yetmezamaevetçiye çıkardılar. Altmış senenin sonunda, sanırım bu ülkeyle uzun süre haşır neşir olan herkesin sonunda ulaştığı sinizm mertebesine ulaşıp “sikeceksin pezevenkleri, başka çare yok” diyorum. Bu sefer de vay şiddeti övüyor! diye millet ayaklanıyor.
Vallahi yaranamazsın.

19 Haziran 2018 Salı

Ama Sevan Bey, onlar törerist


Türkiye’nin en acımasız, en kanlı, en alçak terör örgütü şüphesiz TC adı verilen şer odağıdır. Milyonlarca masum sivilin ocağını söndürmüş, milyonlarcasını soyup soğana çevirip yurdundan kovmuştur. Yakın yıllarda bini aşkın köyü yakıp yok etmiş, halkını sefalet içinde sokağa dökmüştür. Koca kentleri tank ve uçaklarla yerle bir etmiş, çoluk çocuk ayırt etmeden binlerce silahsız insanı katletmiş, bir evin bodrumuna sığınmış aydın insanları lav silahıyla diri diri yakmıştır. Sırf bazı konularda farklı düşündüğü için, aralarında kendi Örgüt üyelerinin de bulunduğu yüz binlerce insanı zindanlarda çürütmüş, işkenceden geçirmiş, sokak köşelerinde öldürmüştür. Memleketin kültür ve vicdan sahibi insanlarını marjinalleştirmiş, en cahil, en zalim, en ahmak olanın her toplumsal düzeydeki iktidarını teşvik etmiştir. Elinde tuttuğu eğitim tekelini vatanmillet, şehit ve Viyana kapılarında çapulcu ecdadımız propagandası için kullanmış, mutlak cehaletle malul bir toplum üretmek için yüz yıl boyu insanüstü bir gayret sarf etmiştir. Bu terör örgütünü lanetliyoruz. Lanetlemeyene iyi gözle bakmıyoruz. Örgüte biat eden, onu öven, liderlerinin heykelini diken, gizlice veya alenen o örgütten emir ve talimat alan siyasi partilerin kapatılması ve yöneticilerinin yargılanması gerektiğine inanıyoruz. Üçü beşi asılsa ben şahsen sevinirim.
Zalime silahla karşı koymak tarihin her döneminde, her toplum ve her medeniyette meşru kabul edilir. Şiddete karşı şiddet meşrudur. Bu uğurda canını ortaya koyanlar, bazen tasvip edilmeseler de, her zaman saygıyla anılırlar. Daha önce yazdım: İnsanlık tarihinde meydanlara heykeli dikilen ilk sivil kişiler, devlet töreninin orta yerinde diktatöre suikast düzenleyen Harmodios ve Aristogeiton idi. Vakit geçip günün polemikleri unutulduğunda, Devleti elinde tutanların kahredici gücüne karşı kırık dökük silahıyla dağa çıkanlar daima kahraman olarak hatırlanacaktır. PKK’nin elbette hataları olmuştur, tartışılır. Ama Mandela’nın ANC’si hiç mi masum öldürmedi? Kuvayi Milliye çeteleri hiç mi köy yakmadı? TC’nin yüz yıldan beri dinmeyen katliamcı şiddetine göz yumup PKK’nin öldürdüğü birkaç sivili diline dolayanların dürüst olduğunu kimse söylemesin bana.
Liderinin heykeli elbette dikilecektir. Uzun vadede her zaman egemenin değil devrimcinin, güçlünün değil güçlüye kafa tutanın, Calut’un değil Davut’un heykeli dikilir. Çürümüş bir devleti yalanla, rüşvetle, zulümle, polis gücüyle, atalet gücüyle yirmi yıl ya da yüz yıl daha sürdürdü diye sonraki kuşakların hayırla andığı kaç kişi sayabilirsiniz tarihte?
HDP’nin “Türkiyelileşmesini” önerenleri asla tasvip etmedim. Üstü örtülü bir teslimiyet çağrısıdır. TC’nin sefil normlarına, söz düzeyinde dahi olsa, ayak uydurma davetidir. Tuzaktır. Varsın HDP “Kürt” kalsın, “yabancı” olsun. Türkiye koşullarında TC devletinin iğrenç söylemine boyun eğmeden de ayakta kalınabileceğini göstermek bu ülkeye yapılabilecek yeterince büyük bir hizmettir. Anlayan anlar; “Türkiyeliliğe” olmasa da Türkiye’ye ve Türkiye halkına sunduğu bu muhteşem ödülden ötürü HDP’ye teşekkür eder. Anlamayan da varsın nefretinde boğulsun.
HDP’nin “Kürtlüğünden” seçmenin bir bölüğü rahatsız diyorsun. Yüzde doksanı alelade ırkçı ahmaklıktır, tedavisi yok. Yüzde onunda diyelim ki bir haklılık payı olsun. Kürt dostlarımızın bazı kültürel eğilimleri – mesela aşiretçi dayanışma, ahlaki ve ailevi tutuculuk, öfkeye yatkınlık – kimilerini haklı olarak kaygılandırıyor olsun. [Başka yerleri bilmem, Ege bölgesinde lafını sakınmadan konuşan kime sorarsanız ilk duyacağınız şeyler bunlardır.] Peki, kabul...
Ama düşün: Türk siyasi tarihinde aşiret amigoluğundan, dar ufuklu kasaba yobazlığından son yılların HDP grubu kadar uzak bir zümre görüldü mü? Sırrı Süreyya gibi, Demirtaş gibi, Meral Danış Beştaş gibi, Pervin Buldan gibi, Osman Baydemir gibi, Garo Paylan gibi, Mithat Sancar ve Ertuğrul Kürkçü gibi, Figen Yüksekdağ gibi, Feleknas Uca, Leyla Zana gibi gibi dört dörtlük kişilik sahibi, cesur, esprili, “birey” olabilmiş, kelimenin gerçek anlamıyla “modern” olabilmiş şahsiyetleri öbür partilerin herhangi birinde – mostralık bir veya iki istisnayla – düşünebiliyor musun? Eskilerde, mesela AP veya ANAP’ta, yahut Atanızın meclisinde düşünebiliyor musun?
Demek ki mesele Kürt olmak veya olmamak değilmiş. TC ideolojisinin ve kurumlarının alçaklaştırıcı cenderesinden kurtulunca insanların ruhu ferahlıyormuş. Oturup beş dakika konuşunca “hah, işte insan gibi bir insan” diyeceğin insanlar kalabalığın içinden sıyrılıp öne çıkabiliyormuş. Siyasi kariyer, kasaba bezirganının en cahil ve en yüzsüzünün tekelinden kurtulabiliyormuş.
Düşün ki Kürtlerle onların dostlarından bu kadar kaliteli bir kadro çıkabiliyorsa, yarın öbür gün Türkler TC’nin ideolojik ve kurumsal kafesinden paçalarını kurtarıp HDP’ye eşdeğer bir parti kursalar neler olmaz.

9 Haziran 2018 Cumartesi

Anadolu'da gezintiler: Kalıpköy, Adıyalan


Yunusemre
Mesela Karadeniz dağlarında Yunusemre gibi buram buram ideoloji ve sahtelik kokan bir yer adı gördük. “Mutlaka eski adı kötüydü, unutmak istediler” diye hükmedeceğiz. Belli ki kaymakam beyi ya da ilkokul müdürünü çağırmışlar, bize bir ad bul demişler. O muhteremin de beyni Çağdaş Türk Milli Eğitim Sistemi ile şekillendiğinden bunu bulmuş.
Resmi kayıtlara bakacağız, eski adı Madenköy imiş. “Allahallah, bir sıkıntı yok bunda, neden değiştirdiler” diye hayret edip konuyu unutacağız. Sonra fark edeceğiz ki Karadeniz dağlarında maden işletmesi olan her yerde mutlaka Gümüşhaneli yahut Trabzonlu Rumlar çalışmış. Maden ocağı açma ve maden işleme konusunda yüzlerce, yatta belki binlerce yıldan beri mesleki tekel sahibiymişler. Yunusemre’de eskiden Rum var mıymış? Bilmiyoruz. Kaynaklar bir şey söylemiyor, gidip yerinde sormak lazım.
Kiepert haritasına bakacağız. Aha, o yerde Madenköy filan değil Kuzera köyü görünüyor. Az yan tarafa da farklı fontla Guzerin yazmış, belli ki aynı şeyin diğer telaffuzu, emin olamamış. Ne demek? Bilmiyorum. Ama işte bir Kusera (Maçka Ormanüstü), bir Kucera (Sürmene Gültepe), bir de Kizera (Maçka Bakırcılar) var. Ayrıca bir Zizera yahut Cicera, bir Zivera/Civera, bir Zavera, iki Sesera, iki Visera köyü görüyoruz. Hepsi Trabzon ve Giresun dağlarında, hepsi hayli yüksek ve içerlek yerlerde, en az dördünde Rumluk gölgesi var.
Keşke biri olsa da çözse.

Yeşilbelde
Modern Türk toponimisinin vazgeçilmez rengi: yeşil. Köy ve kasaba gibi bağımsız birimlerde tam 87 adet Yeşilköy, 82 adet Yeşilyurt sayıyoruz – sayamadığımız mahalle, semt, mevki, site adları cabası. Bunları 46 Yeşilova/Yeşiloba, 33 Yeşildere, 30 Yeşiltepe, 18 Yeşilyayla izliyor. Yeşilada, Yeşilalan, Yeşilbağ, Yeşilbayır, Yeşilbelde, Yeşilbük, Yeşilçam, Yeşilçat, Yeşilçay, Yeşilçayır, Yeşilçiftlik, Yeşilçimen, Yeşilçukur, Yeşildiyar, Yeşilhisar, Yeşilhöyük, Yeşilkavak, Yeşilkaya, Yeşilkent, Yeşilören, Yeşilöz, Yeşiltaş, Yeşilvadi, Yeşilyaka, Yeşilyazı, Yeşilyuva’ları ekleyince toplam 474 yer. Ayrıca eski adını yeşillendirip reklam spotuna döndüren yerler: Yeşilçele, Yeşilçomlu, Yeşilkaraman, Yeşilüzümlü, Yeşiltömek...
“Çağdaş Türkiye”nin buram buram kokan sahteliği burnunuza geldi mi? O yerlerin yaklaşık yüzde doksan sekizi son elli altmış yılda adlandırılmış. Ecdattan kalma yer adlarında ise yeşil yok gibi. 1914 öncesinden Kırşehir’de bir Yeşilli, Karabük’te bir Yeşiller, Kangal’da bir Yeşilkale, Eğin’de bir Yeşilekrek tespit edebildim: bütün Türkiye’de dört tane.
Neyi boyamışlar, neyi örtmeye çalışmışlar diye bakıyoruz. Yaklaşık üçte birinin değiştirilmiş olan eski adında çağdaş Türkiye’nin en büyük travmasının izini buluyoruz: Bifera Goga, Fırnaz, Langaz, Falkoz, Ayastefanos, Kaskanoz mahallesi, Samaruksa, Ayanoz, Muncusun, Çırmıxdi, Manastır, Manastır, Manastırırum, Gâvurköy, Vank, Kilise, Sarıkilise... Birkaçında müslim azınlıkların unutulmak istenen anıları: Büyükçepni, Çeçenşıholar, Yenikürtler...
Daha büyük kısmında, ezik bir geçmişi kamufle ederek itibar kazanma çabası: Acıköy, Ahırköy, Aygırlar, Azapköy, Atkafası, Büyükköpekli, Çaparlıpatlak, Deliler, Mağaraköy, Karasakal, Sinek, Çomarköy, Şapşal, Gebeciler, Cıpcıp, Lahana, Uyanık, Kazlıgömedi, Kuşu, Harami, Yalak, Kıllıgeriş, Burunsuz, Çirkinoba, Kötüoba, Domalan, Yamukören, Katilköy, Büyükamuk, Yalınayak, İnekli, Çürük...
Düşün: ecdadının adı Çürüklü Mıho yahut Delilerin Durmuş ise, kurtuluşu Yeşilbelde’de aramaz mısın?
Yahut Atatürk’te veya İslam’da, çünkü onlar da sonuçta aynı sahtelik aşkının başka tezahürleri.

4 Haziran 2018 Pazartesi

Filmin sonu göründü mü?


25 Aralık 2013’te Tayyip Erdoğan’ın saltanatı sona ermişti. Demokrasiyi bir yana bırak, hiçbir rejimde o çapta darbe yiyen bir lider ayakta kalamaz. Oğluyla paraları sıfırlama konuşmasını dikkatle dinle. Beni o kayıtta çarpan şey hırsızlık değil (o da var elbette); yenilmiş ve yalnız kalmış bir adamın yorgun mırıltısı.
Ancak masif silahlı güç kullanarak ayakta kalabilirdi. Besbelli öyle bir gücü yoktu. Ordu sadık değildi; hiçbir zaman olmadı. Askere ve polise “ateş” emri verse, Ekim 1989’da Erich Honecker’in başına gelenle karşılaşması kaçınılmazdı.[1]
Bıraksalar düşerdi. Bırakmak işlerine gelmedi. İşlerine yarayacak bir araçtı. O aşamada düşse memleketin başına olmadık belalar açılabilirdi. Irak, Suriye, Libya örnekleri tazeydi.
Tahminimce masaya üç şart koydular. Bir, Ergenekon soruşturmalarına son verilecek ve mahkumlar salınacak. İki, Kürt açılımına son verilecek. Üç, orduda Cemaatçi yapılanmanın tasfiyesine yol verilecek. Karşılığında yumuşak iniş vadettiler.
Kabul etmek lazım ki üstüne düşen görevi hakkıyla yerine getirdi. Ergenekoncu şefler derhal serbest bırakıldı. Kürt barışı 2014 yerel seçiminin ardından rölantiye alındı, Şubat 2015’te noktalandı, Haziran 2015 seçimlerinden hemen sonra saldırıya geçip Kürt hareketinin o güne kadarki stratejik kazanımlarını yerle bir ettiler. Cemaat yapılanması Temmuz 2016’da şık bir operasyonla temizlendi. O operasyondan önceki günlerde Erdoğan’ın nerede ve kimlerin elinde olduğu elbet bir gün anlatılacaktır.
Tahminimce şimdi sıra pazarlığın öbür yanına gelmiştir. Somut bilgim yok; haftalar sonrasını tahmin etmek de çok büyük risk. Ama elli senedir Türk siyaseti izleyen biri olarak hissiyatım o yönde. Yanılırsam “bilemedin” dersiniz. Omuz silker gülerim.
Yumuşak inişin adı Nixon Formülü’dür. Richard Nixon’ı hatırlar mısınız? Pis dövüşçüydü. Watergate skandalında köşeye sıkıştıkça potu artırdı; gerekirse memleketi yakmaktan çekinmeyeceğini belli etti. Sonra kayıtsız şartsız af teklif ettiler. Ertesi gün arkasına bile bakmadan uçağa binip gitti.[2]
Bu sefer de makul ve gerçekçi tek çözüm, korkarım ki budur. Aksi halde iktidarı bırakması imkansızdır. Milyarların ve daha kim bilir nelerin hesabının senden ve ailenden ve yakınındaki herkesten sorulacağını bilsen sen olsan ne yapardın? Hayatını bir lağım kanalında bitirmek cazip bir seçenek olmasa gerek.
Bu son genel af muhabbetini şimdi bu açıdan değerlendirin derim. Dikkat buyurun, konuyu ortaya Devlet Bahçeli atmadı, ondan on gün önce Yiğit Bulut attı. Hükümet elbette “istemem, bilmem, yan cebime koy” demek zorundaydı. Çünkü, yaşayan görecek, affın muhatabı birtakım çağı geçmiş mafya babaları değil; “kader kurbanı” denilen hırsız uğursuz takımı da değil. Tayyip Erdoğan ve adamlarıdır. Elbette teklif onlardan gelmeyecek; millet kuşa bakarken onlar kaşla göz arası aradan sıyrılacaklar.
Adalet duygumuzu zedeler mi? Zedeler. Ama memlekette neyin adalet duygusu kaldı ki bunda adalet bekleyelim?
Umalım ki haksız yere esir tutulan herkes, başta Ahmet Altan, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala ve emsalleri gibi özgürlüğü en çok hak edenler, fırsattan yararlanarak özgürlüklerine kavuşurlar. Fetöcü diye zindana atılan on binlerce şapşal fırsatçı için de iki sene eziyet yeter.
Seçimden sonraya kalır mı? Tahmin etmem. O riski alamazlar. 25 Haziranda kimin başta olacağı belli değil ki?





[1] Doğu Almanya lideri Honecker 2 ve 9 Ekimdeki gösterilerde kalabalığa ateş açılması emrini verdi. Emir yerine getirilmedi veya gönülsüzce getirildi. 17 Ekimde en yakın adamı Egon Krenz’in inisyatifiyle görevden alındı. 9 Kasımda rejim yıkıldı.
[2] Oliver Stone’un Nixon filmini görmediyseniz görün: https://720p-izle.com/izle/altyazi/nixon.html

2 Haziran 2018 Cumartesi

Kime oy verelim


Arkadaşlarla tartıştıktan, görüşleri tarttıktan ve İnce'yi ekranda izledikten sonra vardığım yer:
İlk turda doğal olarak Demirtaş. İkincide RTE'nin karşısına kim çıkarsa o. (RTE'nin ilk turda elenmesi gerçekçi görünmüyor.)
CHP'ye günahım kadar güvenmem. İyi P. kadrosundan da Allah muhafaza. Ama iki olgu var ki önemsiz değil:
1) Ötekilerin kemikleşmiş gücünü kırmak lazım. Bunların o kadar güçlenmesi daha on sene sürer. Güçlü bir tekadam/lider olmadıkça on sene de yetmez.
2) İktidara gelmek ve iktidarda kalmak için muhtemelen HDP'ye muhtaç olacaklar. Dolayısıyla taviz verecekler. Açıkça olmasa da zımnen koalisyona alacaklar.
İnce düzgün şeyler söylüyor, akıllı birine benziyor. Gerçi politikacının işlevi halk ne duymak istiyorsa onu söylemektir, fazla kulak asmamak lazım. Ama evet, kabul, okey, "Kılıçdaroğlu veya onun atadığı biri seçenekse benim oyum Tayyip'e" pozisyonundan çark ediyor kulunuz.

1 Haziran 2018 Cuma

Anadolu'da gezintiler: Acayip adlara devam


+nis ve +nıs ekli yer adları
Haritada eski adı +nıs veya +nis ile sonuçlanan toplam 182 adet yerin tümünü görüyorsunuz. Hiç biri – bir ihtimal Nizip’teki Munis hariç – Türkçe değil, çünkü Türkçede penis, tenis ve mütecanis dışında, öyle biten veya bitebilen başka sözcük veya kişi adı yok. Kürtçe de değil sanırım: Benim Kürtçe bilgim kesin bir şey söylemeye yetmez, ama danıştığım arkadaşlar da makul bir öneri getiremediler. Aydın ve Denizli’deki iki adet Gerenis/Girenis ile Muğla’daki Mersenis ve Rize’deki Hanis hakkında fikrim yok; Yunancadan alıntı muhtemel, ama orijinalini bilmiyorum. Eğridir’deki Nis veya Niş Yunanca “ada” demek. Geriye kalan 176 taneyi aşağıda listeledim.
İki not. 1930 ve 1946 tarihli Dahiliye Vekaleti listeleri bu yerlerin çoğunu +nis olarak yazmış. Ancak bildiğim kadarıyla yerel telaffuz birçoğunda +nıs, hatta Hakkari ve Hizan’da kulağıma gelen sertleştirilmiş s ile +nıss gibi. Burada ayırt etmeye kalkmadım, hepsini +nis yazdım. Nişanyanmap’te karışık, çoğu +nıs.
İkincisi, yazımda büyük problemler var. İsimler acayip, eski yazıdan yeni yazıya aktarım problemleri daha da acayip. Çoğu yerde yerel telaffuza ilişkin en güvenilir kaynak Kiepert haritalarıdır; onun da Van-Hakkari-Bitlis paftaları yok, yayınlanmamış. Her halükârda mesela Arkanis-Arkinis-Arkunis-Erkinis, Koçanis-Koçvanis-Kocganis, Mirkanis-Mirvanis-Miryanis aynı adın varyantları olsa gerek.
Çatak
Van
Ağvanis
Gölova
Sivas
Akinis
Başkale
Van
Akpinis
Korkut
Muş
Akunis
Hizan
Bitlis
Arçganis
Pervari
Siirt
Arkanis
Çatak
Van
Arkinis
Gevaş
Van
Arkunis
Olur
Erzurum
Arnis
Korkut
Muş
Arnis
Yedisu
Bingöl
Avanis
Eruh
Siirt
Avanis
Merkez
van
Avranis
Merkez
Hakkari
Axçanis
Gürpınar
Van
Ayanis
Merkez
Van
Babanis
Gürpınar
Van
Barbunis
Midyat
Mardin
Bavanis
Yüksekova
Hakkari
Bedrevanis
Horasan
Erzurum
Behanis
Gürpınar
Van
Bilvanis
Baykan
Siirt
Bovanis
Yüksekova
Hakkari
Çağirnis
Tortum
Erzurum
Çiçkanis
Çatak
Van
Cifenis
Koyulhisar
Sivas
Cinis
Aşkale
Erzurum
Çıpxınis
Merkez
Bayburt
Çoravanis
Merkez
Van
Derbedanis
Gürpınar
Van
Didanis
Gürpınar
Van
Dımnis
Bahçesaray
Van
Endiyanis
Hizan
Bitlis
Engüştanis
Gürpınar
Van
Erdanis
Merkez
Hakkari
Erkinis
Aydıntepe
Bayburt
Erkinis
Yakutiye
Erzurum
Erkinis
Yusufeli
Artvin
Ermanis
Merkez
Van
Ermenis
Doğanşar
Sivas
Ernis
Muradiye
Van
Ferhinis
Çatak
Van
Fopercanis
Pervari
Siirt
Gaxanis
İspir
Erzurum
Gercanis
Refahiye
Erzincan
Goranis
Merkez
Hakkari
Gornis
Narman
Erzurum
Govanis
Beytüşşebap
Şırnak
Govenis
Merkez
Malatya
Hareganis
Edremit
Van
Havinis
Merkez
Bitlis
İninis
Çatak
Van
İşkimanis
Çatak
Van
Kaçikonis
İspir
Erzurum
Kafkanis
Hizan
Bitlis
Kalanis
Yüksekova
Hakkari
Kalgonis
İspir
Erzurum
Kanis
İspir
Erzurum
Kânis
Hizan
Bitlis
Karonis
İspir
Erzurum
Kerevanis
Edremit
Van
Kertinis
Yüksekova
Hakkari
Kimyanis
Pervari
Siirt
Kinanis
Eruh
Siirt
Kinyanis
Yüksekova
Hakkari
Kıpanis
Pazaryolu
Erzurum
Kirvanis
Başkale
Van
Kirvanis
Yusufeli
Artvin
Kobanis
Merkez
Van
Koçanis
Merkez
Hakkari
Koçkanis
Narman
Erzurum
Kocvanis
Mazgirt
Tunceli
Koğanis
Tortum
Erzurum
Kolanis
Mutki
Bitlis
Kornis
Narman
Erzurum
Kotranis
Merkez
Hakkari
Manis
Yüksekova
Hakkari
Martenis
Çatak
Van
Marunis
Merkez
Hakkari
Matmanis
Gevaş
Van
Mekanis
Yüksekova
Hakkari
Merinis
Şenkaya
Erzurum
Metolanis
Yüksekova
Hakkari
Miçkanis
Gevaş
Van
Mirkanis
Pazaryolu
Erzurum
Mirvanis
Tercan
Erzincan
Miryanis
Merkez
Bitlis
Mışeknis
Suşehri
Sivas
Mocgonis
Merkez
Bitlis
Momkanis
İspir
Erzurum
Mûnis
Hazro
Diyarbakır
Müşkünis
Merkez
Bitlis
Nanis
Bahçesaray
Van
Nazırvanis
Şenkaya
Erzurum
Nernis
Hizan
Bitlis
Noravanis
Merkez
Van
Norevanis
Bahçesaray
Van
Oğvanis
Tatvan
Bitlis
Oranis
Tatvan
Bitlis
Pahvanis
Gevaş
Van
Palanis
Merkez
Hakkari
Panganis
Hizan
Bitlis
Paranis
Bahçesaray
Van
Paxnis
Pazaryolu
Erzurum
Peltanis
Merkez
Hakkari
Pendekanis
Gevaş
Van
Pendivanis
Tatvan
Bitlis
Penganis
Tatvan
Bitlis
Peranis
Başkale
Van
Perçanis
Tuzluca
ığdır
Pevanis
Yüksekova
Hakkari
Piltanis
Gevaş
Van
Piranis
Yüksekova
Hakkari
Pirkanis
Merkez
Hakkari
Piyanis
Merkez
Hakkari
Poğanis
Merkez
Van
Poğonis
Gevaş
Van
Posanis
Refahiye
Erzincan
Qûrânis
Merkez
Hakkari
Resulanis
Başkale
Van
Sağnis
Karlıova
Bingöl
Şahmanis
Gürpınar
Van
Şahmanis
Tatvan
Bitlis
Şahmunis
Çatak
Van
Sanis
Merkez
Bitlis
Sarnis
Lice
Diyarbakır
Şarunis
Başkale
Van
Şertinis
Merkez
Hakkari
Setmanis
Saray
Van
Şêxcanis
Çatak
Van
Sikânis
Başkale
Van
Şikranis
Tatvan
Bitlis
Şimanis
Başkale
Van
Şimûnis
Merkez
Hakkari
Şirinis
Hizan
Bitlis
Sirûnis
Şemdinli
Hakkari
Siyanis
Baykan
Siirt
Sozvanis
Çatak
Van
Şuşanis
Merkez
Van
Tahmanis
Gevaş
Van
Tahmanis
Gürpınar
Van
Tığnis
Almus
Tokat
Tiknis
Akyaka
Kars
Tunis
Ahlat
Bitlis
Varekanis
Baykan
Siirt
Varenis
Gevaş
Van
Varginis
Göle
Ardahan
Varnis
Hizan
Bitlis
Vartinis
Korkut
Muş
Vartinis
Tatvan
Bitlis
Verindanis
Gevaş
Van
Verkanis
Merkez
Hakkari
Verkonis
Gevaş
Van
Voçxaranis
Gürpınar
Van
Xaçanis
Çatak
Van
Xanânis
Merkez
Hakkari
Xaragonis
Merkez
Van
Xaynis
Olur
Erzurum
Xerdelanis
Merkez
Hakkari
Xındinis
Hizan
Bitlis
Xınis
Hınıs
Erzurum
Xınis
Silopi
Şırnak
Xırindanis
Patnos
Ağrı
Xırkanis
Gürpınar
Van
Xoranis
Adilcevaz
Bitlis
Xozevanis
Erzurum
Xozunis
Merkez
Erzincan
Xubanis
Hizan
Bitlis
Zeranis
Merkez
Van
Zerdenis
Oltu
Erzurum
Zeynis
Gürpınar
Van
Zirvandanis
Merkez
Van
Zuvanis
Aziziye
Erzurum

İtiraf edeyim, ilk farkına vardığımda bu formasyon uzunca bir süre kafamda muamma olarak kaldı. Hatta 2009-2010’da bir iki yazımda kısaca sözünü ettiğimi hatırlıyorum, böyle bir acayiplik var, nedir bilemedim diye. Sonra Eprigyan’ın Coğrafya Sözlüğü (1902), peşinden Yerevan Üniversitesinin Yer Adları Sözlüğü (1988) imdadıma yetiştiler. Martenıs < Mardents Մարդենց, Miçkanıs < Miçgents Միջկենց, Bedrevanıs < Bedroyents Պետրոյենց, Zirvandanıs < Zırvandents Զրուանտենց, Voçxaranıs < Voçxarents Ոչխարենց. Yani: Mardlar, Miçikler, Bedrolar, Zırvandlar, Koyunlar. Türkçe (ve Kürtçe) telaffuzu dert olan /ts/ sesi, öne gelen ı/i ünlüsüyle beslenmiş.
Şimdi iki ufak açıklama. Bir, tıpkı Türkçede – ve Yunancada ve sanırım diğer dillerde – olduğu gibi Ermenice çoğul yer adları çoğu zaman bir aile, sülale, aşiret veya cemaate işaret eder. Emirler = Emir soyundan gelenler, Hacallar = Hacıali sülalesi, Süller = Süleymanoğulları. Burada sayılanların da sanırım yüzde seksenden fazlası öyle.
İki, Ermenice yer adları çoğu zaman ismin genitif halinde söylenir ve öyle kaydedilir. Yani Bedrolar(ın) köyü, Hacallar(ın) yeri, Koyuncular(ın) yaylası. Türkçe isim tamlamasında belirteç, tamlanana eklenir: Karapürçek köy-ü. Ermenicede ise tersidir: Karapürçek-in köy. Yunancada da öyle değil mi? Adamın adı Syngros, ama Atina’nın ana caddesi Singrou, yani Singros-un.
Eski Ermenicede standart çoğul eki yalın halde +k’dir. Ancak zümre belirten adlarda +enk ve +ank biçimini alır: Mard > Mardenk “Kürtler”, Bedro > Bedroyenk “Bedrolar”. Bunun genitif hali +ents ve +ants olur. Buyurun, Mardents, Bedroyents.[1]
Bu durumun sonucu olan bir hoş detayı gözden kaçırmayalım. Bir düzineye yakın yerde yerleşim adı hem +enk hen +ents > +enıs biçimlerinde kaydedilmiş. Mesela Merdenik/Merdenis/Merdinis, Nazirvank/Nazirvanis (Şenkaya Yazılı k.), Bedrevank/Bedrevanıs (Horasan Yörükatlı k.), Gercanik/Gercanis (Erzincan Refahiye), Dünk/Tunıs (Ahlat Tunus mah.), Vartinik/Vartinis (Kemaliye Başpınar, Muş Korkut Altınova, Çemişgezek Demirbük, Elazığ Kuşhane, İspir Mescitli, Tatvan Nohutlu). Kendini liste yazan İçişleri Bakanlığı memurunun yerine köy, içinden çıkabilirsen çık bakalım.
Dönelim listeye. O isimlerin yapısı az çok açık, ama üçte ikisinin gövdesini çözebilmiş değilim. Meşeli, Kavaklı, Armutlu gibi adlar kolay da, aile ve cemaat adlarıyla şahıs lakaplarını çözmek her babayiğidin harcı değil. Bedrolarla Babolar kim, Bilvanis’te anılan Bilolar tanıdığımız Sefil Bilo ile akraba mı, hele Resuller ile Şêxcan’ların burada ne işi var, her yerde karşımıza çıkan Garciganlarla Kurdikanlar kimler? Özellikle Tatvan, Hizan, Norduz, Hakkari gibi ulaşımı zor ve anlatanı az yerlerde bu tür isimlerin yoğunlaşmasının sebebi nedir? O yerlerde Kürtçe ile Ermenice arasındaki dengeler neydi, bin sene önce neydi, daha önce neydi?
Bunları çözeydik zaten oraların sosyal tarihini baştan yazmış olurduk. Yapılabilir mi bu saatten sonra? Sanmam.



[1] Modern Ermenice çoğul eki +er ve +ner yer adlarında çok ender kullanılmış. Üç tane Komer (“hayvan damları”, bir Keder (“dereler”), iki Agner (“pınarlar”) sayabiliyorum, o kadar. Buna karşılık çok sayıda Komk (Türkçesi Komık), Kedk (Kedik/Gedik) ve Agunk (Eğnik, Eğnük) var. Demek ki Türkiye’deki Ermenice yer adlarının büyük kısmı  16.-17. yy’dan eski; çoğu tahminimce 11. yy’dan eski.