16 Şubat 2019 Cumartesi

Osmanlı'da matbaa neden gecikti?

Avrupa’da matbaa 1455’te icat edildi. Osmanlı diyarında ilk matbaayı Yahudiler 1490’larda kurdular. Bunu izleyen seksen yılda İstanbul'da en az üç Yahudi matbaası kurulmuştu. İlk Ermeni matbaasını Tokat’lı Abgar Tbir 1567’de Kumkapı’da kurdu. İlk Rum matbaası 1620’lerde Fener’de açıldı. Arap hurufatıyla ilk matbaayı Macar asıllı İbrahim Müteferrika 1727’de İstanbul’un Çarşamba semtinde hayata geçirdi.
Üç çeşit tepki düşünebiliyorum.
1. Bu Türkler geri mirim. Yobazlık. Ne medeniyet gördülerse gayrimüslimlerden gördüler.
2. Yalandır, gavur yalakalığıdır. Matbaayı atalarımız olan Uygur Türkleri keşfetti.
3. Enteresan. Neden en düşük sosyal statüde olan Yahudiler ilk, onların bir kademe üstü sayılan Ermeniler ikinci olmuş? Gayrimüslimlerin en itibarlısı sayılan Rumlar neden o kadar beklemiş?
16. yy’da Türkler İtalya’nın her şehrinde (ve diğer Avrupa şehirlerinin birçoğunda) aktif olarak varlar, Venedik’te hanları da var, binlerce Avrupalı dönme Osmanlı devletinin her kademesinde görev almış, paşa ve sadrazam olmuş, aralarında her iki kültüre ciddi ölçüde vakıf olanlar var, matbaanın Avrupa’da yarattığı devrim sır değil, en geç 1470-1480’lerde ayan beyan bilinen bir gerçek. Farkına varmamaları mümkün mü?
Nihayet adım atmaya karar verince işi neden Latince bilen ve İstanbul’un Frenk çevreleriyle ilişkileri olan bir Macar dönmesine yıktılar? “Yürürse iyi, yürümezse ‘biz tanımayız, vay gavur’ deyip asarız” düşüncesi olabilir mi*
Daha düşün. İmparatorluk yönetmek gibi bir derdi olanların dünyaya bakış açısı ile Kumkapı’da matbaa kurup İncil satmak yahut soydaşlarını irşad etmek olan birinin bakışı farklı olmaz mı?
Avrupa’da da devlet vardı, peki, onlar matbaaya direnmedi. Acaba oradaki devletle buradaki devlet aynı cins devlet miydi? Ufak bir azınlığın 72 benzemez milleti yönetmesi ve vergilendirmesi için neler gerekir? Hem unutma. Gutenberg’in matbaayı icat ettiği Mainz ile, matbaanın asıl geliştiği yer olan Venedik devlet bile değil, haritada birer delik.

Buradan devam edersen derya gibi konulara açılmak zorunda kalırsın: İslam dininin tarihsel işlevi, Osmanlı devletinin sınıfsal ve ideolojik yapısı vs. Yorucudur. O yüzden ilk iki açıklama insanlara daha sempatik gelir.

11 Şubat 2019 Pazartesi

Anadolu'da gezintiler: Şiran

Şiran'la ilgili verdiğim bir bilgiye bir arkadaşımızın aklı yatmamış, o yüzden açıklama gereği duydum. Yoksa bu Ermeni, Rum meseleleri beni sıkıyor. Az çok bilgim olduğundan bazen paylaşmaya mecbur kalıyorum.
Gümüşhane'ye bağlı Şiran ilçesinin kuzey kısmında Yukarı ve Aşağı Tersun, Sefkar ve Kalur benim bildiğim 20. yy başında Rum yerleşimi imiş. Ayrıca İslamlaşmış olan köylerden Limniş ("gölcük") ve Civrişon (kyparisson yani "selvili") kesinlikle, Giriftin, Zimena ve Zarabot güçlü olasılıkla Rumca görünüyor. Şiran'ın kuzeyindeki Torul ilçesi silme Rumluktu, onun serpintisi gibi düşünelim.
Buna karşılık çoğu ilçenin güney kısmında olan köylerden Norşun (yeniköy), Miyadun (tek ev), Gersud (kirazlı), Gorzav (yıkıntı), Tırnik (geçit), Pağnik (ılıca), Şenik (köycük), Haydürk (İslamermeni yani "dönmeler") ve Hormonos (Rumluk)  kesin Ermenicedir; Aksipert ve Xırtanos muhtemelen Ermenicedir. Hepsi 20. yy başında İslam köyü.
20. yy başında Ermeni yerleşimi görünen iki köyün ikisinin de adı Türkçe: Sarıca ve Karaca.
*
Şiran tarihi hakkında bildiklerimiz şöyle. Bölgenin en eski halkı hakkında bilgimiz kıt. Rum ve Ermeni olduklarına dair bir belirti yok. Belki Rumların Tzan adını verdiği Laz veya Laz’a benzer bir kavimdir.
7. yy başlarında, muhtemelen o devrin büyük İran savaşları bağlamında, burada Haldiya (Gümüşhane) iline bağlı bir Rum/Bizans idari teşkilatlanması ilk kez görülüyor. Piskoposluk (Osmanlı’daki “kaza” eşdeğeri diyelim) ilk 640 yılında listelere girmiş. Muhtemeldir ki ciddi anlamda bir Hıristiyanlaşma da ilk bu devirdedir. Bundan kısa süre sonra, güneydeki İslam istilasından kaçan Ermeniler de yüksekçe sayılarla bölgeye yerleşiyor. Yukarıda saydığım bir düzine kadar Ermenice yer adı bu nispeten geç tarihin ürünü olmalı. En eski Ermenice yer adları (yani 1700 yıl ve daha eski olanlar) bunlar kadar şeffaf değildir; pek çoğu Ermenice-öncesi dillerden mirastır.
Genel kural: Bir bölgede X diline ait yer adlarının hepsi şeffaf ve kolay anlaşılır nitelikteyse o yerde X halkının yerleşimi nispeten yenidir. Bkz. İngiltere ile ABD, Fransa ile Quebec, Batı ve Doğu Almanya.
19. yy başlarında Şiran’da Ermeniler tamamen asimile olmuş görünürken, ilçenin daha dağlık olan kuzey kısmında, belki komşu Torul ilçesinin maddi-manevi desteğiyle, tek tük Rum köyü kalmış. Unutmayın ki sizden olanlarla kız alıp verme şansınız yoksa, papaz yahut hoca gönderecek teşkilat da yoksa, bir iki kuşak içinde dilinizi de unuturunuz, dininizi de.

Sarıca ve Karaca köyündeki Ermeni cemaatleri 20. yy’a daha yakın bir tarihte, belki Erzincan’dan, ikincil göç ürünü olmalı.

7 Şubat 2019 Perşembe

Dil çorbası nasıl yapılır

Annemle oldukça temiz bir Ermenice konuşurum. Resmi dünyaya dair bir şey anlatmak gerekirse zorlanırım, Türkçe söylerim. Annem eski İstanbul Ermeni aksanını hiç esirgemeden, herkesi hayran eden kıvrak ve renkli bir Türkçe konuşur, ama benle asla Türkçe kullanmaz. Rahmetli babamın iyi eğitimli Ermenicesi vardı, benim hala dilime takılan bazı alışkanlıklar (mesela suya çur yerine eski usul ‘cur’ demek) ondan kalmadır. Son yıllarında belki “kamusal” ya da felsefi konuları onunla daha sık konuştuğumuzdan, daha sık Türkçe konuşurduk diye hatırlıyorum. Büyükanneler, teyzeler, eniştelerle dilimiz tabii Ermeniceydi. Ama teyzemin oğullarıyla Türkçe konuşmak daha havalıydı. Sonra göçtüler, Türkçeyi bütünüyle unutmayı tercih ettiler. Şimdi kırk yılda bir Ara ile karşılaşsak İngilizce selamlaşıyoruz.
Kızkardeşim Boğaziçi mezunudur. Onunla Ermenice-Türkçe karışık komik bir sokak dili konuşur, eğleniriz. Kırk yıldan beri Kanada’da olduğundan şimdi araya İngilizce kattığımız da oluyor. Kızı Lusin Ermenice biliyor, ama Ermenice bir diyalog tutturamadık, İngilizce konuşuyoruz.
İlk eşimle İngilizce konuşurdum. O zaman ne çok konuşurduk, aman Allahım, yedi senede konuştuklarımız buradan yıldızlara yol olur. Kendi annesiyle konuştuğu dil Fransızcaydı. Ben de o ortamlarda bazen mecburen Fransızca konuştum.
İkinci ve üçüncü eşlerimle Türkçe konuştuk. Büyük çocuklarım sadece Türkçe ile yetiştiler, Ermenice öğrenmediler. İki oğlan şimdi Britanya ülkelerinde eğitim gördüklerinden onlarla yarı yarıya Türkçe İngilizce harmanı bir dille konuşuyor ve yazışıyoruz, daha kolayımıza geliyor. Büyük kızım İris’le dilimiz Türkçe.
Küçük çocuklarıma anneleri Almanca öğretti, orada okula başladılar. Anahit’in ilk dili Türkçe idi, şimdi anlıyor ama kesinlikle konuşmuyor. Ufak oğlan küldür paldır Türkçe konuşmayı seviyor. Onlarla konuştuğum zaman Almanca ile Türkçeyi harmanlıyoruz.
Şimdiki sevgilim İstanbul doğumlu, Ermeni, Atinalı, Yunan milli eğitiminde (yarın son) tarih hocası. Türkçe konuşuyoruz, araya Ermenice sözler kattığımız da oluyor. İki oğlu bu dilleri bilmediğinden, ben de Yunancada tembellik ettiğimden, onlarla konuşurken İngilizce ile yetiniyoruz.

Şimdi hocam, anadilde eğitim hakkımı ben nasıl kullanacağım?

5 Şubat 2019 Salı

Nişanyan'ın feministlerle derdi neymiş

Kadını ücretsiz ev kölesine ve kocanın cinsel hizmetkarına dönüştüren kurumun adı evliliktir. Tarihin her çağında problemli bir kurum olmuştur; faydalarıyla sakıncaları başa baş gitmiştir. Bireysel tatmin talebinin ve olanaklarının çok geliştiği günümüz dünyasında tahammülü zor bir cendereye dönüşmüştür.
“Kadına yönelik şiddet” diye genellenen hadisenin kaynağı tamamen ve sadece bu kurumdur. Evinde köle besleyeceksen ara sıra dövmen gerekir, yoksa baş kaldırır, ya da kaçar. Kızını ileride köle olarak satmayı düşünüyorsan şimdiden eğitmeye başlamanda yarar vardır.[1]  Evli kadınların – ve dolaylı olarak evli olmayan kadınların – kâbusunun nedenlerini, o halde, evlilik kurumunda aramak gerekiyor. Çözümü de eğer varsa oradadır, psikolog muayenehanesinde yahut karakolda değil.
Türkiye gibi ülkeler özelinde, bir yanda geleneksel evlilik (= kölelik)[2] kurumunun ön kabulleriyle, diğer yanda bireysel tatmini öne çıkaran çevresel baskılar arasındaki gerilim had safhaya varmıştır. Son yıllarda kadınlara karşı sayıca artan ve nitelikçe ağırlaşan şiddet olaylarının altındaki neden de sanırım budur. Söke Cezaevindeyken eşe şiddet/tehdit/yaralama nedeniyle hapse düşen çok sayıda insanla tanışma olanağı buldum. Şiddetin tipik tetikleyicileriyle ilgili epey gözlemim oldu, ama şimdi ayrıntıya girmenin sırası değil.
Feminizmin tarihî hareket noktası bu net ve korkunç gerçektir. Mary Wollstonecraft ve Flora Tristan’dan başlayıp 1968 kuşağının feminist öncülerine dek tümünün eleştirilerinin odağında evlilik kurumu bulunur. Köleliğe ve proleterliğe karşı mücadelenin doğal, mantıki uzantısıdır. Başlıca tartışma ekseni evlilik kurumunu toptan reddedenlerle ıslahını önerenler arasındadır. Batıya oranla çok ürkek bir dille de olsa, 1910’larda Türkiye’de başlayan feminist hareketin odağı da evlilik meselesi olmuştur.
Bu saydıklarım benim gözümde mübarek insanlardır. Büyük bir toplumsal yaraya cesaretle parmak basmışlar, toplumun bir bölümünün kendi hastalıklarına uyanmasına yardımcı olmuşlardır. Özgürlük mücadelesinin ufkunu büyütmüşlerdir. Eğer feminizm buysa ben feminizmden yanayım. Tüm benliğimle desteklerim. Kendimi bildim bileli de öyleydim. Bu bana o kadar bariz bir gerçek geliyor ki, belirtmeye bile çoğu zaman gerek duymadım. Yani büsbütün şuursuz değilsen, toplumsal yaşamın her alanında özgürlüklerden yana olup toplumun yüzde ellisini ilgilendiren bir kölelik kurumuna nasıl göz yumabilirsin? O kurumu eleştirenleri nasıl gönlüne yakın bulmazsın? W. Godwin’in anarşizmine ve Shelley’in devrimci coşkusuna sempati duyuyorsan, ilkinin eşi ve ikincinin ruh anası olan Wollstonecraft’ın öfkesine nasıl kör olabilirsin? Bu kadar basit.
O yüzden son günlerde “aslan hocam, karılara haddini bildirdin” gibi mesajlarla beni desteklediğini sananlar beni üzüyor. “Kadının yeri evidir, kırsın başını otursun” diyenlerle işim olmaz. “Saçı uzun aklı kısa” sananların süzme aptal olduğunu düşünürüm. Ha, kadın aklını anlamakta bazen (her erkek gibi) zorluk çekerim. Ama on vakanın dokuzunda “herhalde benim aklım kısa” sonucuna varmışımdır.
*
Çağdaş feminizmin yön değiştirmesi kanımca 1980’lerdir. Evlilik kurumunun eleştirisi o yıllardan itibaren gündemden düşer. Sebebi nedir? Aklıma çeşitli nedenler geliyor, ilki şu: Batı toplumlarında 1960’lardan itibaren evlilik kurumunun çöküşünden kaynaklanan sorunlar birikti. O yüzden evlilik kurumunun kendisine yönelik eleştiriler insanlara eskisi kadar cazip görünmemeye başladı. Hollywood sinemasını o yıllarda bir salgın gibi saran “aile” güzellemelerini hatırlayın. “Kölelik kötü diyorsun, boşanma daha mı iyi, evladım babasız mı büyüsün?”
Fakat asıl önemli neden bu değil bence, sosyolojik bir dönüşüm. 1980-sonrası fikir öncülerinin hemen hepsi, 1968 kuşağının son derece açık, liberal, “uygar” aile yapılarının ürünüdür. Eski usul cinsel köleliği tanımazlar. Toplumun geniş kesimlerinde kölelik koşulları sürse de, o kesimlere ilişkin gerçek bir tecrübeleri ve duygudaşlıkları yoktur. Devrimciliğin modası geçmiştir. “Sosyal gerçekçilik” adı verilen fakir edebiyatı banal ilan edilmiştir. Toplumun temel yapılarını sorgulamak eski çağın modasıdır; yeni kuşak gençlere yorucu gelir.
Hedef değişir. "Saçını süpürge etmek", zorla satılmak, "kötü kadın" damgası yemek, ekonomik çaresizliğe mahkum edilmek gibi sıkıntılar unutulur. Seçkin kesimin kadınlarına – özellikle üniversiteli kadınlara, en çok da seçkin üniversitelerin kadınlarına – yönelik sözel densizlikler daha çok ilgi çekmeye başlar. “Vay sen kadınları nasıl aşağılarsın!”
Cinsel kölelik unutulur; cinsel ilginin kendisi analiz ve eleştiri konusu olur. Cinsel ilginin ifadesi, gün geçtikçe katılaşan yasaklarla çerçevelenir. Öpemezsin! Hesabı ben ödeyim diyemezsin! Erkek filozoflardan söz edip kadınları anmazsan benle yatamazsın! “Yavrucuğum” dedin, öl. Feminizm bir isyan ve özgürlük çağrısı olmaktan çıkıp tatsız bir şakaya dönüşür.
2000’lere doğru önce üniversite kampüslerinde, sonra o kampüslerin ürünü olan seçkin çevrelerde feminizm artık egemen normdur. Her egemen norm gibi kendi iktidar yapılarını yaratır. Normdan sapanlar kınanır; sonra lanetlenir, demonize edilir; en ağır şekilde cezalandırılmaları gündeme gelir. Norm muhafızlığı, erktir. Her erk sahibi elindeki gücü kendi iktidarını pekiştirmek için kullanır. “Bize yan baktı, yürüyün aslanlarım kahredin melunu.”
Bugün geldiğimiz noktada feminizm – Batıda ve Türkiye’de –  tatsız şaka olmaktan çıkmış, ciddi bir siyasi problem haline gelmiştir. Bir özgürlük çağrısı değildir. Özgürlüklere yönelik bir tehdittir.
*
Türkiye’de mesele Batıdakine benzer dinamiklere sahiptir, ama vurguları farklıdır.
Basit gözlem. Türkiye’de cinsel kölelik hala milyonlarca kadını etkileyen bir gerçektir. Ama Türkiye’de feminizmi son moda bir giysi gibi üstlerinden taşıyanların hiç biri kölelikten mustarip olan sosyal sınıflardan gelmez. Hemen hepsi, cinsel özgürlükler ve kariyer olanaklarına erişim açısından Türkiye’de ilk yüzde birden daha küçük bir kümenin mensubudur; pek çoğu eşit ölçüde seçkin ailelerin çocuğudur. Kocasından ya da abisinden dayak yemeyi, hatta kocasının donunu ütülemeyi ağza alınamayacak bir avamlık olarak görürler. Motto: “Biz onlardan değiliz şekerim.”
Net söyleyelim. “Feminist” olmak Türkiye’de bugün sınıfsal bir tavırdır. Burjuva sınıfına mensupluğun – Cihangir’de ev donatmaktan daha ucuz, Kemalcilikten daha seçkin – bir alameti, bandrolüdür. Sosyal medya profillerinde tasarım kokan evler, Tayland tatilleri, Batılı pop kültürü simgeleri, iyi cins kediler, kalpaklı paşalar ve – şıklığın son zirvesi – birtakım zararsız devrim sloganları ile bir nefeste anılır.
O yüzden Türkiye’de cinsel eziyetin asıl mağduru olan kadınlar arasında “feminizme” ilgi ya da sempati duyan hemen hiç kimse çıkmaz.
*
Cinsel içerikli aşağılamadan ve cinsel tacizden şikayetçiler. Haklıdır. Üçten beşten bir şey olmaz gerçi, ama hayatın bununla geçince bıkkınlık verir, nefret edersin, kafalarında odunu paralamak istersin. Amenna. Tanırım o duyguyu. Kim tanımaz?
Hakikaten kim tanımaz? Kürtler mi tanımaz? Çingeneler mi tanımaz? Başörtülü kızlar mı tanımaz? Suriyeli mülteciler, Kastamonulu apartman kapıcıları, şehre inmiş köylüler, evde kalmış kızlar, sivilceli ergenler, eşcinseller, şaşılar ve pepemeler, Sivaslı hamam tellakları, tamirci çırakları, gariban devlet memurları, ortaokul terkler, omuzu kalabalıklardan mustarip assubaylar, şişmanlar, beş parasızlar, hapisten çıkmış sabıkalılar mı tanımaz? Hayat zorluklarla dolu. Orası acımasız bir memleket, zaafı olanı zayıf yerinden vurmak adettir.
Evet cinsel içerikli aşağılama ve tacizle mücadele etmek lazım. Eğitim ve sabır gerekir. Belki herkes kendi evinin önünü süpürmekle başlasa bir süre sonra az da olsa bir başarı elde edilir. Ben şahsen bu konularda tanıdığım herkesten daha duyarlı olduğumu sanıyorum. Saydığım kategorilerden hiç birini, belki devlet memurları hariç, mecbur kalmadıkça ve acıtıcı bir darbe yiyip afallamadıkça, aşağılamamaya özen gösteririm. Özellikle kadınlara yönelik kategorik aşağılamayı iğrenç ve aptalca bulurum. Cinsel tacize de, en azından bilerek, tevessül etmediğimden eminim. Çükümün peşinden çokça koştuğum doğrudur. Ama korkarım yeterince koşmadığımdan şikayet edenler, çok koştuğumu söyleyenlerden hep daha fazla.
Cinsel aşağılama ve tacizi dünyanın en önemli problemi sananlara sempatim yok. Şımarıklıktır. Daha beteri, demin anlattığım sınıfsal tavrın berbat bir tezahürüdür. “Hassas duygularım incindi, Mehmet Efendi koş bana sigara getir.”
*
Daha var söyleyecek şeyler. Tacize ilişkin saplantının sınıfsal niteliğine ilişkin daha söyleyecek şeyler var. O saplantının, geleneksel "iffet" anlayışını pekiştirmeye nasıl hizmet ettiği meselesi var. Feminizm üzerinden inşa edilen kontrolsüz erkin Türkiye’de hangi siyasi amaçlara alet olduğuna ve olabileceğine dair söyleyecekler var. Onları da başka zaman söyleyelim.
*
Evlilik kurumundan şikayetçi olmak sana mı düştü diyecekler, onu da kısaca şey edeyim.
Evlilikle köleliği birbirine karıştırmamayı Türkiye şartlarında olabileceği kadar iyi başarmış bir toplum kesiminden geliyorum. Kendi yaşamımda evliliği önemsedim; cinsel istikrarı zaman zaman özledim; soyu sürdürmeyi ve düzgün çocuk yetiştirmeyi ahlaki bir görev saydım. İyi bir evliliğin, her iki taraf için işkenceye dönüşmeden ve köleleşme/köleleştirme dinamiklerine teslim olmadan nasıl sürdürülebileceğine dair hayat boyu kafa yordum.
İlk eşim Amerikalıydı, alabildiğine elit bir tabakanın ürünüydü, kolay mı köleleştirmek? Her cahil genç gibi aşkla ve çok konuşarak her sorunun üstesinden gelinebileceğini sandık. Altı sene sürdü. Olmadı.
İkinci eşimle başka bir yol denedik. Tam eşitliği gözeterek birlikte işler kurduk, kamuoyunun gözü önünde ideal bir yaşam modeli inşa etmeye çalıştık, fiziksel mekanımızı büyütüp güzelleştirerek kendimize (ve etrafımızdakilere) nefes alanı yaratmayı denedik. Benim dinmek bilmez tutkularımın etrafımdaki herkesi köleleştirdiği suçlaması, evet, yapılmıştır. Ama cinsel roller üzerinden kimseyi köleleştirdiğimi söyleyen iftira eder.
Milletin diline sakız olan şiddet eyleminin evlilik kurumuyla da, cinsel rollerle de bir alakası yoktu. Dehşet verici, anlaşılması ve affedilmesi imkansız bir aymazlığa karşı kapıldığım çaresizliğin bir çığlığıydı. Kadın olmasa, ya da eşim olmasa farklı olur muydu? Hımm. Olurdu sanırım. Bir insana göbeğinden bağlı değilsen yapılan şeyi unutabilirsin, intikam alabilirsin, başka türlü canını yakabilirsin, dava edebilirsin. Bağlıysan ne yaparsın?
Üçüncü eşim yaşça ve konumca benden çok küçüktü; köleleşme/köleleştirme riski büyüktü. Başka bir model önerdim. Yerimiz büyük, hareket alanımız geniş; ayrı evlerde oturalım, birbirimizi bunaltmayalım. Çocukları beraber kollayalım. Arzu ediyorsan sana kendi işimizde geniş otonomi alanı veren bir görev tanımlayalım; istersen köyde veya İzmir’de senin için başka bir iş kuralım. O da yürümedi. Korkarım feminist önyargılar ve telkinler de yürümeyişinde pay sahibidir.
Bakalım, şimdi ufukta dördüncüsü görünüyor. Allah encamımızı hayır eyler inşallah.




[1] Art arda iki adet ŞARTLI cümle. If ... then. Manşet lazımsa yardımcı olayım: “Nişanyan kadınları dövmek gerekir dedi.” Spot: “Kadınları dövmeyi savunan Nişanyan, kızları da erkenden köleliğe hazırlamak  lazım dedi.”
[2] Manşet: “Evlilik köleliktir diyen Nişanyan gene evleniyor.”

İsa'nın adı

İsa’nın yaşadığı çevredeki adının Yeşûˁ (יְשֻׁוע) olduğu kabul edilir. Adın bu şekli öldüğü rivayet edilen tarihten yaklaşık 200 yıl sonra Peşitta’da kaydedilmiştir. Çağının avam dili olan Aramicede yaygın bir erkek adıdır. Üst kültür dili olan İbranicede Yehoşuˁa (יְהוֹשֻׁעַ) eşdeğeri olduğu söylenir. Fakat 2. yy tarihçisi Josephus’un Latince metninde diğer iki ayrı İbranice ismin (I Samuel 14:49’da anılan Yişwi ile Genesis 46:17’da adı geçen Yişwah) Iesus olarak aktarılmış olması, adın nihai kaynağına ilişkin tereddütler uyandırmıştır.
Yunanca Iêsûs Ἰησοῦς Aramice adın tam karşılığıdır. Yunan dilinde /ş/ sesi bulunmadığı için daima /s/ ve daha ender /ss/ ile karşılanır. Yunan dilinde eşdeğeri olmayan ayın sesi yutulur. Yunanca tüm erkek adlarında bulunan (Yoannes, Yiorgos, Andreas, Aleksandros vb.) nominatif eki –s eklenir. Dolayısıyla Yeşûˁ > İêsûs. İlk hecedeki eta (uzun e, η) imparatorluk çağının standart dilinde /i/ olarak söylenir, dolayısıyla önsesteki i ile arasındaki kontrast kalkar, /isus/ telaffuz edilir. Yunanca ad İsa’nın geleneksel ölümünden yaklaşık 60 yıl sonra yazılı kaynaklarda görülür.
Latinceye Iesus olarak alınmıştır, zira eta harfi Yunanca /i/ olarak söylense de Latinceye daima e olarak aktarılır. Sözcük başındaki konsonant i tüm roman dillerinde mutat değişikliklerden geçer. Fransızcada Ortaçağlardan itibaren bu harf kuyruk eklenerek j şeklinde yazılır, frikatif olarak telaffuz edilir. /u/ sesi modern çağda /ü/ye dönüşür, intervokalik /s/ ötümlüleşir, son sesteki /s/ telaffuz edilmez. Dolayısıyla Fransızca isim Jesus yazılır, /jezü/ söylenir.
Aynı yazım İngilizcede (Fransızcadan kopyalanarak) benimsenmiştir. Ancak İngilizcede /j/ sesi kaybolmuş ve her vakada /c/ye dönüşmüştür. 15. yy’daki Büyük Ünlü Kayması (great vocalic shift) sonucu  kısa /e/ i olmuş, vurgusuz /u/ nötralize edilmiştir. Sonses kaybı İngilizcede görülmez. Dolayısıyla Fransızcadaki gibi yazılan isim İngilizcede /cizıs/ okunur.
Önsesteki konsonant /y/ İspanyolcada art damak sızıcısına, İtalyancada ötümlü öndamak lateral (yanal) durağına dönüşür. İspanyolcada sonses korunur, İtalyancada ise hiçbir ad /n/ dışında bir ünsüzle sonlanamaz. Dolayısıyla Hıristiyanlığın kurucusunun adı ilkinde sert bir /h/ ile /hesus/, ikincisinde /cesu/ olarak söylenir. Portekizcesi /jesuış/ şeklindedir.
Ermenice isim Yunancadan aktarılmıştır; Ermenicede bir işlevi olmayan final /s/ korunur, eta harfi Yunanca teamüle uygun olarak /i/ okunur. Önseste /y/ sesini belirten harf klasik-sonrası dönemde /h/ sesini hazanmıştır. Dolayısıyla isim Յիսռւս yazılır, klasik dilde /yisus/, modern dilin her iki lehçesinde /hisus/ olarak söylenir.
Modern Süryanicede ilk hecenin ünlüsü önsese asimile edilir, /u/ sesi yuvarlaklaşır, Îşoˁ ܝܫܘܥ elde edilir.
Eski Habeşçe ve Arapça ˁîsâ biçiminde, sanırım Latince –us eril ekinin ya da eril eki olarak yorumlanan Yunanca –ûs hecesinin karşılığı olarak Süryanice –ây tamlanan eki getirilmiştir. Arapça sözcük, yazılı Arapçanın ilk günlerinden kalma bir arkaizmle daima ˁîsî عيسى yazılır, fakat ˁîsâ okunur. Bu dönüşümlerin tatmin edici bir açıklamasını hiçbir yerde bulamadım. Sondaki aynın kaybedilmesi ve başa ayn eklenmesi tuhaftır. Acaba Habeşçenin, ya da Habeşçe ile yakın akraba olan Eski Güney Arapçanın katkısı olabilir mi sorusu geliyor akla.        

3 Şubat 2019 Pazar

Anadoli

Anadolu’nun Bizans’ta bir eyalet adı olduğunu elbette biliyorduk. Ama anlamını, daha doğrusu mantığını tam kavramamıştık. Neden “doğu”? Neyin doğusu? Meğer ilginçmiş.
Diocletianus’un 285 yılındaki idare reformuyla Roma imparatorluğunda dioecesis (İng. diocese) adı verilen süper-valilikler kurulur – beylerbeyilik diyelim. Bunlardan biri Oriens’tir, yani Doğu. Palaestina (Filistin), Phoenice (Lübnan), Arabia Euphratensis (Rakka), Syria (Şam), Osrhoene (Urfa) ve Mesopotamia (Musul) vilayetlerini kapsar. Oriens, ekli hali orient-, bildiğiniz bir sözcük: güneşin doğduğu taraf. Yunancası Anatolí’dir, sıfat hali Anatolikon thema, aynı anlamda. Roma imparatorluğunun resmi evrakı daima bu iki dildedir. Mesela elimizde 5. yy başına ait notitia dignitatum var, vali-kaymakam kararnamesi gibi düşünün, bütün eyaletlerdeki önemli makam ve unvanların listesi, orada detayı var. 
634 gibi İslam istilası başlar. Anatoli süper-vilayeti on yıldan kısa sürede elden çıkar. Roma ordularından arta kalanlar apar topar ricat ederler. Yenilmiş ordular tehlikelidir, nereye sataşacakları belli olmaz. Anatolikon ordusu belki bu yüzden yeniden düzenlenir, Amorion kentinde yeni karargah kurulur. Başta muhtemelen geçici diye düşünülmüştür. İlk kez 669 yılında resmi kaydı görülür. Amorion Afyon’un Emirdağı ilçesidir. Daha doğrusu, şimdi adı Hisarköy olan eski Emirdağ hisarıdır. Sonraki birkaç yüzyıl boyunca Anatolikon askeri eyaletinin merkezi orası kalır. Zira bürokratik kurumlar bir kere kuruldu mu bir daha kolay kolay gitmez.
Osmanlı’nın Anadoli eyaleti Bizans’ınkinden biraz daha kapsamlıdır. Merkez bu sefer Kütahya’dır, yani Emirdağ’ın yan komşusu. Ankara-Çankırı-Kastamonu ile birlikte Ege bölgesinin tamamı Anadoli’dir. Bu alan, Osmanlı Beyliğinin Yıldırım Bayezit devrinde Asya yakasındaki topraklarıdır. Yani Osmanlı’nın bakış açısından “Boğazların doğusundaki her şey” Anadoli’dir. Sonradan o arazi çok genişlese de, mesela Konya-Karaman, Kayseri, Sivas, Adana vs. asla Anadoli eyaletinin kapsamına girmez.
En az 18. yy’a dek sözcüğün İstanbul ağzındaki telaffuzu Anadoli’dir. Bunu net olarak biliyoruz. 20. yy başına kadar da egemen telaffuzun bu olduğunu sanıyorum, ama bundan emin değilim. Çünkü eski yazıda daima Anadoli yazılsa da nasıl okunduğunu kestirmek güçtür. Ermeni, Rum ve Latin harfli Türkçe metinlerde her zaman Anadoli yazılır. Reel telaffuz yazılı şekilden ne zaman uzaklaştı? Emin olmak zor.