30 Eylül 2018 Pazar

Şiddete övgü


Fiziksel şiddetin her türlüsünün her koşulda kötü olduğunu savunanlarla aram iyi değil. Muhallebi çocuğu ideolojisidir, hayata cepheden bakmaya cesaret edenlere yakışmaz. 2012’de bu konuda iki üç kez kelam etmeye kalkmışım (http://nisanyan1.blogspot.com/2012/09/siddete-dair.html, http://nisanyan1.blogspot.com/2012/09/siddete-kars-myz-sahiden.html), daha sonra da yeri geldikçe değindim, ama işin can damarını yakalayamadım galiba. Bir daha deneyeyim.
İnsanın diğer insana kötülük etmesinin binbir yolu var, illa kan akıtmak ya da kemik kırmak şart değil. Sayalım: iftira atarsın, ihbar edersin, tehditle sindirirsin, alçaltırsın, emeğini sömürürsün, işinden attırırsın, işini batırırsın, onurunu kırarsın, umudunu kırarsın, sevincini tüketirsin, kandırırsın, çaresizken sırtını dönersin, köleleştirirsin, sevgilisini elinden alırsın, evini yıktırırsın, ailesini dağıtırsın, askere alırsın, ölmesini emredersin, adaleti önlersin, özgürlüğünü çalarsın, intihara sürüklersin, kendisine dokunmadan sevdiklerini harcarsın... Pisliğin sonu yok. Peki neden fiziksel şiddet bunların herhangi birinden daha kötü olsun? Neden hepsine eyvallah ama sıra yumruğa ya da silaha geldi mi orada dur?
Fiziksel şiddet çoğu zaman efektif bir mücadele yöntemi değildir, peki, sabredip endirekt vuruşla topu yuvaya koymak genellikle daha etkili bir yol. Ama neden a priori o silahı elimizden bırakalım?
Muhallebi çocuğu olarak yetiştirildiğimiz için kavgadan ödümüz kopuyor, belki odur. Küçük burjuva değer yargılarının sefil ufkundan ötesini tahayyül edemiyoruz, belki de o. O ufkun sınırlarını Devlet ve Polis bekler. Biz uslu olalım, Polis amca gereğini yapsın... Zulme uğrayan sakın güç kullanmayı aklından geçirmesin...
Şiddet karşıtlığının şiarı polis şiarıdır: “Sakin ol dostum ve elindekini yavaşça yere bırak!”    
*
Toplumların düzeni, insan yaşamının vazgeçilmez bir ögesi olan şiddeti kontrol altına alma esasına dayanır. O yüzden, düzenden yana olan her ahlak öğretisi şiddeti ayıplar, şiddeti azaltmanın yollarını arar. Kabul. Peki. Tamam. Ama bu önermeden, şiddetin her koşulda reddedileceği sonucu çıkmaz. Tam tersi de çıkabilir.
Mesela, bir. Şiddet eğer kötüyse, daha büyük şiddeti önleyen şiddet meşrudur. Adam kalabalık barda arbede çıkarmaya kararlı görünüyorsa bir uyarırsın, sonra yumruğu çakarsın. Çekmiş silahı kalabalığı taramaya başlamışsa düşünmez vurursun. Mantıken kaçınılmaz bir çıkarımdır: Eğer şiddete karşıysan, büyük şiddete karşı küçük şiddeti savunmalısın. Yoksa büyük şiddeti savunmuş olursun.
Ufak bir pürüz gibi görünür, ama devamını düşünürsen senin anti-şiddetçi teorini tuzla buz etmeye yeter. Nerede duracaksın? Adamın uçakları Vietnam’ı – ya da Nusaybin’i – bombalayacaksa karargahını havaya uçurmak meşru değil midir? Diktatörleri halka daha fazla zarar vermeden bertaraf etmek gerekmez mi? Diktatörü bertaraf etmek yetmez, onun hizmetkarlarını, maşalarını da kırman gerekebilir. Rusya’nın saldırmasını bekliyorsan önce senin saldırman hak değil midir? Haktan öte, ahlaki ödev değil midir?
Devam et, durma. Mesela komşu ülkenin hükümdarı kâfirse ve bundan dolayı bütün halkının ahiretini sonsuza dek berbat ediyorsa, ona karşı cihat etmeden ahlaken salih olabilir misin? Daha: Savaştan sonra Ermeniler senin halkını Erzurum ve Van’dan sürecekse önce davranıp onları zararsız hale getirmek vicdani görevin değil midir? Ha?
*
Bu yetmediyse, iki. Kendini şiddetten korumak için şiddet meşrudur. Adı üstünde, meşru müdafaa. Bunu önceki maddenin özel hali olarak da görebiliriz. Büyük şiddete karşı önleyici şiddet dedik. Şahsıma yönelik şiddet ister istemez bu kapsama girer, çünkü ahlaki ödevin öznesine – yani bana – zarar verme riski taşır. Ahlaken doğru olanı yapacaksam önce var olmam gerekir. Dolayısıyla varlığıma yönelik tehlikeyi bertaraf etmek sadece hak değil ödevdir.
Burada da gene işler beklediğimizden daha hızlı çapraşıklaşır. Meşru müdafaayı sadece bireyin kendisine yönelik şiddetle sınırlayamazsın. Çünkü bireyin dokunulmazlığı bedeni ile sınırlı değildir. En azından ailesini, çoluk çocuğunu pakete dahil etmek zorundasın. Adam göstere göstere senin çocuğunun kemiklerini kırıyorsa, bana dokunan yok, öyleyse meşru müdafaa yok, aman fiske vurmayayım der misin? Peki çocuğun değil en yakın arkadaşınsa? En yakın arkadaşının yengesiyse? Devam edelim: Ya ciğerinin yarısı olan takım arkadaşlarınsa? Kimliğinin ve kişiliğinin altyapısını oluşturan değerli yoldaşlarınsa?
Ya vatanının evlatlarıysa? Ya herif senin canından aziz bildiğin Mehmetçiğe kurşun sıkmışsa? Ya hain Ziyonistler gibi senin din kardeşlerinin evlerini başına yıkıp hı diyeni kurşunluyorsa?
Zanneder misin ki sembolik aidiyetler insan yaşamında hiç değerindedir? Ait olduğu zümreye yönelik şiddeti kendine yapılmış gibi hissetmeyen insan ahlaklı sayılamaz. Şiddeti a priori reddeden muhallebi filozofu, o halde, insanlara ahlaksız olmayı önermektedir.
*
Üçüncü önerme ilk ikisi kadar güçlü değil, ama yine de göz ardı edilmemeli. Şiddete karşı şiddet meşrudur. İkinci maddede bize yapılacak şiddeti önlemekten söz ettik. Bu sefer şiddet gerçekleşmiş, biz karşılık veriyoruz. Elbette kınanası bir şeydir. Elbette kindir, intikamdır. Tabii biliyoruz, şiddete şiddet nereye kadar, sonsuz sarmaldır, sen vurursan o da vurur, sonu gelmez. O yüzden hemen her ahlak hocası her zaman affediciliği över, rövanşizmi ayıplar. Doğru. Haklıdır. Karşındaki Devlet terörü bir milyon kişinin evini başına yıkmış olabilir, ama karşı terörle ne elde edebilirsin ki, kanı sonsuza dek sürdürmekten başka?
Peki elinde zulme karşı başka çare kalmamışsa ne yapacaksın? Akıl yolunu tüketmişsin, hukuk düşmanın elinde esir, iç dünyana çekilip kalender hayatı yaşamana da müsaade yok. O zaman “şiddete hayır” öğüdü ne anlama gelir? “Şiddete boyun eğ, zulme razı ol, çaresizliğini kabul et”ten öte bir içeriği var mıdır? Zulme suskunlukla cevap vermek, zulmü ödüllendirmek değil midir? Dünkü şiddete hak ettiği cevabı vermeyen – veremeyen – yarınki şiddeti teşvik etmiş olmaz mı?
Muhallebi çocukluğu sadece bir kişilik zaafı değildir, ahlaki bir tercihtir derken işte bunları kastediyoruz.
*
Bilmem belirtmeye gerek var mı, şiddete yatkın bir adam değilim. Ortaokuldan beri yumruklu kavgaya girdiğimi hatırlamıyorum, girsem de herhalde dayak yerdim. Isparta Er Eğitim Alayında talim atışları dışında silaha elim pek değmemiştir. Kendimi savunmaya yarayan başka yeteneklerim var şükür.
Lakin küçük burjuva yaşamının cenderesinden dışarı çıkıp dünyayı tanıdıkça çok net görüyorsun ki şiddet insan yaşamının kaçınılmaz unsurlarından biridir. Yalnız kaçınılmaz değildir, bazı koşullarda doğrudur, meşrudur, ahlaki zorunluluktur. Hatta bazen güzeldir.
“Iyy, falancaya şiddet uygulamış, lanet! lanet!” diye haykıran cüceler de sadece feci surette cahil değildir. Polis devletinin – bilinçli ya da bilinçsiz – ajanıdır.

25 Eylül 2018 Salı

Eğitim konusuna devam


Okullarda mutlaka marangozluk kursu olmalı. Hayatta herkese lazım olacak sanatlardandır, ayrıca terapi işlevi vardır.
Esnaflık ve dükkancılık kursu şart. Çağdaş kölelikten bir gün kurtulmak istersen işe yarar. Basit muhasebeyi de buna katalım.
Startup girişimcilik kursu hayırlı olur. Yüz kişide biri ikisi faydalansa memleket çiçek olur.
Kodlama kursu olmazsa olmaz. Altın bileziktir, mutlaka bir gün işe yarar. Yaramasa da berrak ve sistemli düşünmeyi öğretir.
Yemek pişirme kursu mutlaka gerekir. Hayat boyu kendine ve etrafındakilere mutluluk verebilmeni sağlar. Bence kadınların ve hatta erkeklerin ve diğer cinslerin bu kursu görmeden evlenmeleri yasak olmalı.
Teorik matematik lazım. Soyutlama yeteneği olanların o yeteneği geliştirmesi için faydalı. Ayrıca zevkli diyorlar.
Hukuk kursu orta 1’den itibaren olmazsa olmazlardan biri. Yalnız mahkemeyle avukatla işi olacaklar için değil, insan bilimlerinin temelidir. Medeni toplumda kavga nasıl yapılır ve nasıl çözülür sanatını bilmeden hayat yaşamaya değer mi?
Oto tamirciliği kursu önemli. Özgüven kazandırır. Elini yağa bulamaktan korkmamayı öğretir.
Sanat tarihi kursu kesin şart. Güzeli çirkinden ayırabilmekten daha önemli beceri var mı? Olmadı fotoğrafçılık kursu verirsin, bakmayı ve görmeyi öğrenir.
Kuran kursu da olsun. O taraklarda bezin olmasa dahi bilmek ve tanımaktan zarar gelmez.
Temel tarım ve hayvancılık eğitimi herkese lazım. Yarın sistem çöküp millet aç kalırsa hayata tutunman buna bağlı olacak.
Herkes bir enstrüman öğrense iyi olur. Her türlü insan ilişkisini güzelleştirir, sevgili bulmaya bire birdir.
Ayrıca futbol, satranç, inşaat, kimya laboratuvarı, hitabet, münazara, gazetecilik, basit tıp ve sağlık bilgisi. Bunlar herkese lazım olan sanatlardan, kursları olmalı.
Ayrıca borsa. Ayıca ülkeler coğrafyası. Ayrıca bebek bakımı. Ayrıca dağcılık ve doğa yürüyüşü. Peki, tamam, ayrıca yüzme.
Bunlar olsun. Mümkünse her okulda olsun, ya da okul sistemi bunları az çok herkese temin edebilecek şekilde genişletilsin. Kurs vericilerin bakanlık memuru olmasına hiç gerek yok, belki basit bir ön sınav dışında sertifikasyona da gerek yok. Yerel yönetim ya da okul yönetimi ya da okul aile birliği, yetkili hangisiyse, civarda bulabildiği kadarını bulur, bulamazsa bütçe yaratıp büyük şehirden ya da Yeni Zelanda’dan insan getirtir. Belki öğrencinin her dönem bir veya birkaç kurs alıp tamamlaması şart koşulur. Günün yarısı bunlara ayrılır.
*
Lakin kamu eğitiminin asıl işi bunların hiç biri değildir. Zorunlu genel eğitimin TEK konusu okuma yazma eğitimi olmalıdır. İlkokul birden üniversite lisans eğitiminin son yılına dek eğitimin vageçilmez olan tek unsuru ve ana ekseni okuryazarlık üzerine kurulmalıdır. Olsa olsa temel aritmetik ve geometri ile İngilizce buna eklenebilir. Başka zorunlu ders olmamalıdır. Eğitimde bir merkezi kamu idaresi ve “öğretmenlik” diye bir profesyonel meslek olacaksa bundan başka bir şeyle ilgilenmemelidir. Geçende yazdım, tekrar edeyim. “Okul” ya da eski deyimle “mektep” adı verilen kurum, insanlığın evriminde yazı ile birlikte icat edilmiş bir olgudur; ancak yazı ortadan kalkarsa onunla birlikte ortadan kalkacaktır. Vazgeçilemez olan tek görevi okuma ve yazma öğretmektir. Öğrenciler kısa ve uzun metinleri okumayı, okuduğunu anlamayı, anladığını sözlü ve yazılı olarak ifade etmeyi, eleştirmeyi ve eleştirilmeyi, karşıt görüşleri tartmayı öğrenmeye mecbur edilmelidir. Bundan başkası ekstradır, olmasa da olur.
Akla gelebilecek her konu okuma yazma dersinde işlenebilir. Önemli olan konunun içeriği değildir. İnsanın evde ve mahallede öğrendiği sözlü dilin ötesindeki bir düzeyde, ya da level diyelim anlaşılsın, büyük kamu ile iletişim kurmasına imkan veren simgeler sistemini yorumlamayı ve kullanmayı öğrenmesidir. Okulun işi budur. Adı üstünde “oku lan”dan, okul. Bu işi yapmıyor veya yapamıyorsa olmasın daha iyi.
İnsanlığın eski çağlarında okuma ve yazma küçük bir yönetici elite mahsus sanatlardı. Dolayısıyla okul eğitimi de sadece elitler içindi. 19. yy’da genel ve zorunlu kamu eğitiminin norm haline gelmesiyle okuryazarlık bir ayrıcalık olmaktan çıktı, toplumun tümünü kapsaması hedeflenen bir ideal haline geldi. Toplumsal organizasyon bu ideale göre yeniden yapılandı. Sonradan, geç-19. yy’ın saplantıları olan fizik, kimya, biyoloji, genel coğrafya gibi konuların öne çıkması işi yolundan saptırmıştır gibi geliyor bana. Mühendisliği yeni din olarak algılayan bir çağın eseridir. Okulu global bir vatandaş/toplumdaş yetiştirme aracı olmaktan çıkarıp, esas işi küçük bir mühendis zümresini eğitmekle sınırlı bir meslek okuluna dönüştürmüştür. O zümreye dahil olamayanlar “yeteneksiz” sayılıp proleterliğe terk edilmiştir. Müfredat ta 1890-1900 sıfırlarda buna göre tasarlanmıştır. Yüz yıldan fazla zaman geçti, eskidiğini artık görmek lazım.
*
Önceki yazıda bunlardan söz ettim, ne faşistliğim kaldı sövülmedik ne elitçiliğim. Meğer neymiş? Eğitim özgür olmalıymış. Merkezleşmemeliymiş. Ben kim oluyormuşum elalemin çocuğuna ne öğretileceğini belirleyecek. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.
Net söyleyeyim. Eğitimde özgürlük diye birşey yoktur, hiçbir zaman da olmamıştır. Boş propaganda sloganlarına kapılıp kendinizi gülünç etmeyiniz.
İnsan evladı hayvan doğar. Sonra yontulur. Mensup olduğu “medeniyetin” normları beynine işlenir. Toplum içinde hem zararsız hem faydalı bir birey olarak yaşamanın usul ve adabına alıştırılır. Terbiye edilir. Evcilleştirilir. Bunu yaparken de çocuğa “ah yavrucuğum ister misin evcil olmak, istemiyorsan söyle, aman özgürlüğüne halel gelmesin” diye sormak kimsenin aklına gelmez, tarihin hiçbir çağında gelmemiştir ve bundan sonra da gelmeyecektir. Gelse zaten hepimiz ölürüz, dağdaki çakallardan farkımız kalmaz.
Eğitimde özgürlükten dem vuranların söylemek istediği şey başkadır. Sanırım üç ayrı başlık altında toplamak mümkün.
Bir, politik. Devletin eğitim politikasının çizdiği medeniyet çerçevesi ile toplumdaki çeşitli zümre ve sınıfların çocuklarına aşılamak istedikleri medeniyet anlayışı farklılaşabilir. Nitekim Türkiye’de şiddetle farklılaşmıştır. Bu durumda birileri, çocuğun eğitiminde devletten “özgürlük” talep edecektir. Ancak kastettikleri şey, çocuğun herhangi bir anlaşılabilir manada daha özgür olması değildir. Devletin tercihlerine karşı ailenin veya mahallenin normlarının belirleyici olmasıdır. Belli ölçüler içerisinde kalmak şartıyla haklı bir taleptir. Bence de Milli Eğitim politikası yerel ve zümresel taleplere karşı daha esnek olmalı, çeşide yer vermeli. Mesela imam hatip okullarına talep varsa imam hatip okulları da açmalı.[1]
İki, pedagojik. İyi bir eğitici öğrencinin zorlandığı noktalara duyarlıdır. Nereye kadar zorlayacağını, nerede rahat bırakacağını bilir. Kötü eğitici dangır dungur girişir, sıklıkla çocuğu evcilleştiremeden kırıp döker. Bu anlamda iyi eğitimin öğrenciye bir çeşit “söz hakkı” tanıdığını söyleyebilirsiniz. Bu hak eğitimin içeriğine ilişkin değildir; olsa olsa temposuna ve üslubuna dairdir. “Eğitici” unvanlı yüz binlerce cahil hayvan barındıran Türk milli eğitimine yönelik özgürlük taleplerinin bir kısmı, işin işte bu yönüyle ilgilidir. Maksat “çocuğum istediği eğitimi seçsin, istediğini öğrensin, istemediğini öğrenmesin” değil. “Çocuğum devletin değil benim istediğimi öğrensin” de değil. “Kırma, öküz, çocuğuma insanca konuş!”
Üç, ne diyelim, aksiyolojik diyelim, yani öğretilen değerlerin niteliğine ilişkin. Bunu yeni yeni kavrıyorum, dur bakalım iyi ifade edebilecek miyim.
Biliyorsunuz liberal eğitim denen bir şey var. Öteden beri İngiliz ve Amerikan kolej sisteminin özüdür, 20. yy’ın son çeyreğinde bütün dünyada giderek artan revaç buldu. Liberal demek normalde “özgür” demektir, ama buradaki hadise o değil başka şey. Kökü 18. yy aristokrasisine dayanan bir elit eğitimi metodudur. Öğrenciye doğrudan bir “doğru doktrin” empoze edilmez. Belirli konularda dikkatle seçilmiş alternatif öğretileri inceleyerek tartışması istenir. Seçenekler asla sınırsız değildir. Çünkü aklı başında herkes bilir ki tüm görüşler eşit değerde değildir; kimi cehalet ürünüdür, kimi mantıksızdır, kimi ahlak yoksunudur, kimi elde edilmeye çalışılan medeniyet çerçevesinin temel değerlerine aykırıdır. Tartışmaya değer olan görüşler önceden tartışılmış ve makul insanlarca savunulmuş olan görüşlerdir: Eflatun mu Aristo mu? Realizm mi nominalizm mi? Kapitalizm mi sosyalizm mi? Allah var mı yok mu?
Şimdi hiç kalkıp da bana böyle özgürlük mü olur, işte kandırıyorlar çocukları filan demeyin. Enfes bir eğitim yöntemidir. Farklı ve zıt görüşleri kavramayı, tartışmayı, rasyonel argümanlar üretmeyi, rakibi akıl zemininde alt etmeye çalışmayı öğretir. Çok seslilikten korkmamaya alıştırır. Muazzam bir disiplindir. O tezgahtan geçmiş olanlar, yarın hiç bilmedikleri görüş ve olgularla karşılaştıklarında da nispeten açık yüreklilikle onlarla yüzleşme becerisi kazanırlar. Azgelişmiş eğitim sistemlerinin mezunları gibi zoru görünce topu taca atmak, yahut eskimiş doktrinlerde ahmakça ısrar etmek, ya da farklı söyleyenlerden ödü kopup kafalarını kesmek gibi davranış bozuklukları sergilemezler.
Ama daha mı özgürdür? Sanmıyorum. Özgürlük işin daha ziyade reklam faslı gibi geliyor bana. Kelimenin tam anlamıyla elit eğitimidir. İyi karar verici yetiştirir. Ama sınırları özenle çizilmiştir. Ancak sınırları özenle çizilmiş bir tartışma çerçevesi varsa başarılı sonuç verir. Yoksa ipini koparmış deli dana gibi boş laf çayırlarında koşuşup kaybolur. “Özgürlük” sloganını fazla ciddiye alan yeni yetmeler – ve onların popülerlik sevdalısı korkak hocaları – yok efendim toplumsal cinsiyetmiş, victim studiesmiş, Derrida’ymış, safe space’miş gibi deli saçmalarını hakikat zannetmeye başlarlar. Sonuçta kendilerini toplumdan tasfiye etmekle kalmazlar, eğitim kurumunu, bilhassa üniversiteyi, toptan marjinalleşmenin eşiğine getirirler.




[1] Doğal olarak Cihangir semtinde, misal, hayvan okşama yahut yoga dersi de talep edebilirler. Diyarbakır’da Kürtçe eğitim de isteyebilirler. En doğal haklarıdır. Tıpkı imam hatip gibi. 

18 Eylül 2018 Salı

Armaş


İzmit’in Armaş köyündeki Çarkhapan Surp Asdvadzadzin (“Şer-savar Hz. Meryem”) manastırıyla ilgili ilk kesin kayıt 1661’de Köprülü Mehmet Paşa devrine ait, ancak 1611 tarihli Lehistanlı Simeon vekayinamesinde isim verilmeden anılan köy ve manastırın da burası olması muhtemel görünüyor. Köyün Ermeni nüfusu 17. yy ilk yıllarında Doğu illerinden Marmara bölgesine yönelen büyük Ermeni göçünün, ya da İzmit ve Adapazarı cemaatleri gibi, 15. yy’da Memluk egemenliğindeki Adana-Maraş yöresinden gelen göçlerin ürünü olabilir.
19. yy’ın başlarında harap olan manastır, Ermenilerin “sadık millet” unvanını kazandığı II. Mahmut devrinde (1825’ten sonra) imar görmüş ve kısa zamanda Batı Anadolu’daki en önemli Ermeni kültür kurumu niteliğini kazanmıştır. Manastır kütüphanesinin şimdi kayıp olan elyazması eserler koleksiyonu ünlüdür. 1864’te matbaa açılır ve izleyen elli yılda bir dizi önemli dergi ve kitap yayınlar. 1872’de (Robert Kolej’den 9, Galatasaray’dan 4 yıl sonra) manastır bünyesinde kurulan sivil lise bir süre sonra kapanır; ancak 1889’da açılan ruhban okulu, modern anlamda “eğitimli” ruhban sınıfı yetiştime alanında 25 yıl boyunca öncü rol oynar.
1872-1888’de Armaş’ta yönetici olduktan sonra İstanbul patriği seçilen Der Khoren Aşıkyan’ın hayali, kurumu “Osmanlı Ermenilerinin Venedik’ine” dönüştürmektir. Venedik’te Katolik Ermenilerin 18. yy’dan beri sürdürdükleri yoğun yayın ve eğitim faaliyeti göz önüne alındığında, kastedilen şey şüphesiz günümüzde “yerli ve milli” deyimiyle anlatılan bir bakış açısı olmalıdır. Osmanlı Tanzimat’ının ideolojik hedefleriyle uyumludur.
Armaş adının “İran’daki bir kasaba veya manastırdan geldiği” rivayetinin çeşitli kaynaklarda tekrarlandığını görüyoruz. Öyle bir kasaba veya manastır bulamadım. Ermenistan’ın Ararat ilindeki Armaş kasabası İzmit Armaş’a atfen adlandırılmış. Kuzey Irak’ta Erbil yakınındaki Keldani-Hıristiyan köyü Armaş’ın geçmişi hakkında bilgi bulamadım.
Armaş Manastırının tarihine ilişkin bir kitap yazan İzmit Piskoposu Der Partoğomeos “Gabudig” (1787-1809), 17. yüzyılda yerli Türklerin köye Armağan Şah adını verdiklerini yazıyor. Ki tahminimce doğru etimoloji budur. [P. Muradyan & A. Muşeğyan, Armaşi Dprevankı, Yerevan 1998.]

1921’deki ikinci Ermeni tehciri kayıtlarında köy adı Ermeşe olarak geçiyor. Eski yazıda elifin üzerindeki meddi kaldırıp arkaya bir he ekleyerek yapılan bilinçli veya yarı-bilinçli bir çarpıtmadır; Anadolu’daki gayrimüslim köylerinin hemen hepsinde o yıllarda buna benzer deformasyonlar tipiktir. 1928 Dahiliye Vekaleti listesinde resmen Akmeşe olmuş. 

17 Eylül 2018 Pazartesi

Nasıl Ermenileştim


Çocukluğumuzda anneannem bazen ciddi yüzünü takınır, Türklerin zulümlerinden söz ederdi. Kullandığı kelime ‘kırım’dı, yani çart ջարթ. Kardeşim ve kuzenlerimle beraber doğal olanı yapıp taklide başlardık. Çart çurt, hi ho ho. Annem babam bu mevzudan hiç söz etmediler.
ABD’ye ilk gittiğim yıl bütün arkadaşların az çok girdiği psikolojiye girip, inanmayacaksınız, Türkiye savunucusu bile oldum. Kıbrıs’ın işgalini protesto eden Yunanlılara karşı New Haven sokaklarında Türk pankartı taşımışlığım vardır.
Toronto ve Montreal’de akraba taallukat ziyaretleri o tepkiyi pekiştirmekten başka işe yaramadı. “Eee evlat Türkiye’de hayat nasıl?” “Hiç fena değil, buradan iyidir.” “Yazıklarrr olsun sana, biz de seni akıllı kültürlü bir genç sandık, tüh.” Bağnazlık kadar beni ifrit eden şey yok. Aman, dedim, Sevan bunlardan uzak dur.
Üçüncü yılımda nihayet merak ettim. Sterling Kütüphanesinde Ermeni tarihine ve soykırıma ilişkin raflar dolusu kitap buldum. Çoğunu okudum. Yetmedi, dönemin başlıca Amerikan, İngiliz ve Fransız gazetelerinde Türkiye ile ilgili ne çıkmışsa hepsini taradım.
Şimdi belirtmeme gerek var mı bilmiyorum, ama okuduğumu eleştirel bir gözle okumayı bilirim. O zaman da bilirdim. Argümanda hata ve gedik bulmaya bayılırım. Gençken sanırım daha da keskindi gözüm. İyi okudum. Olayları kavradığıma dair içimde kuşku kalmadı.
İki tane net sonuca vardım:
Bir. Rum ve Ermenilerin tasfiyesi bilinçli, planlı ve kapsamlı bir kararın ürünüdür. Türkiye’nin yönetici çevrelerinde ta 1890’lardan itibaren bu konuda bir kararlılık oluşmuştur. 1908-1909’da kısa bir yalpalamadan sonra İttihat ve Terakki yöneticileri de bu mutabakata katılmıştır. Gayrimüslim anasır meselesini kökünden çözmeden Türk milletinin – geleneksel yapısı ve zihniyetiyle – devam edemeyeceği fikri, Türkiye’nin egemen çevrelerinde başat görüş haline gelmiştir. Dünya Savaşı bu kararlılığı uygulama alanına sokmak için fırsat sayılmıştır. Toplu öldürme planlanmış mıdır, bilmiyorum. Ama 1895 ve 1909 olayları ortadayken, bunun en azından bir ihtimal ya da opsiyon olarak hesaba katılmamış olması mümkün görünmüyor.
İki. “Milli Mücadele” ya da “Kurtuluş Savaşı” adı verilen şey Rum ve Ermeni savaşıdır. Amacı Dünya Savaşı sırasında başlatılmış olan tasfiyeyi sonuca bağlamak ve tehcirde gitmiş olanların geri gelmesini kesin olarak önlemektir. Başarısı tam olarak bundan ibarettir, ne fazla ne eksik. “Emperyalizm” konusu masaldır. Dünya Savaşının galibi olan devletlerin etnik tasfiye konusunda en azından orta yolcu bir çözüm dayatmaları, geri dönüş ve tazminat konusunda ısrar etmeleri, savaş sonrası dönemde azınlık hakları için birtakım garantiler talep etmeleri beklenmekteydi. Bu anlamda, dolaylı olarak, İtilaf Devletlerinin siyasi gölgesine karşı da bir mücadele verildi. Ama onlarla (Suriye sınırındaki kısa süreli Fransız savaşı dışında) çatışılmadı. Zaten onlar da konuyu fazla uzatmaya gönüllü değildi. Rum ve Ermenileri satıp gittiler.
Kırk küsur yıl oldu, bu iki yargıyı sorgulamak için bir sebep bulamadım. Her okuduğum kanaatimi biraz daha pekiştirdi – ki, tahmin ediyorum, her iki cihetten okumaya değer hemen her şeyi okumuş olmalıyım. Bu iki noktada karşı görüş beyan edenleri ciddiye almakta zorlanıyorum. Üç beş cümlede belli oluyor hiçbir şeyden haberleri olmadığı, boşa salladıkları. Aralarında iyi niyetliler var mıdır? Mutlaka vardır. Ama cahillikleri öyle derin ki, çoğu zaman tartışmaya değmez.
*
O yıllarda sosyalist hareketin içinde (daha doğrusu kenarında) idim, ABD’de Demokratik Türkiyeli Öğrenciler Derneği yönetimindeydim, bu mevzulardan söz etmek devrimci edebe aykırı sayılırdı. Buna rağmen 1980’de Birikim’de çıkan uzun bir yazımda Milli Mücadele analizine girdim, bu tezleri kısaca da olsa dile getirdim. En yakın arkadaşlarımda dahi bunların nasıl bir duygusal rahatsızlık yarattığını gözlemleme fırsatı buldum. 1980’den sonra askeri cunta mücadelesi gündemdeydi, o zaman da sırası değil diye düşündüm. 1984-85’te Türkiye’ye döndükten sonra, adeta içgüdüsel bir refleksle, beni “Ermeni” diye damgalayacak, “Ermeni” kimliğine kilitleyecek her türlü tavır ve eylemden yıllar boyu özenle kaçındım. “Ermeni” köşesine oturtulacağım makale, panel, şov, konferans, demeç önerilerini – çoğu zaman sertçe – reddettim. 1995’te yazdığım Yanlış Cumhuriyet’te de, dikkat ederseniz Ermeni meselesi çok düşük profildedir. Birkaç cümlede, kibarca geçilir.
Daha önce de birkaç kez söyledim, benim için dönüm noktası Hrant cinayetiydi: yıl 2007. O olaydan sonra idrak ettim ki ben ne kadar kaçsam da heyula arkamdan gelecek. Dönüp yüzleşmekten başka çare yok.
Ondan sonra sık sık yazdım. Fikrim soruldukça çeşitli forumlarda görüş bildirdim, hatta Alperen Ocakları üst yöneticilerinin katıldığı bir toplantıda “Ermeni sorunu” konferansı verdim. Ama daha çok okudum. Coşkun Kırca’lardan Gündüz Aktan’lara dek Türk görevlilerinin tezlerini etüt ettim. Eski tarihçileri ve 19. yy Ermeni entelektüellerini okuyup Ermeni “zihniyetini” daha iyi kavramaya çalıştım. 2009’dan sonra, bugüne dek kimsenin doğru dürüst girişmediği bir işe girişip, Anadolu’nun mikro-tarihini, aylar ve yıllar boyunca, her gece, köy köy, nahiye nahiye didikledim. Sanırım Türkiye’de son yıllarda çok az insana nasip olan bir yerel tarih dağarcığı biriktirdim.
Eski yargılarıma iki üç yeni boyut eklendi.
Üç. Soykırım olayını 1915’e, hatta 1895 sonrasına odaklanarak anlamak mümkün değildir. Arkadaki yüzlerce yıllık aşağılama, zulüm, talan ve katliam geçmişini bilmeden ne olayları, ne de tarafların psikolojisini anlayabilirsin. Soykırımı anlamak için önce fetih olgusunu iyice kavraman gerekir.
Dört. İşin ekonomik boyutu daha önce dikkatimi çok çekmemişti. Kısmen sevgili Sait Çetinoğlu’nun teşvikiyle o konuya aydım. 1913-1923 yılları arasında gerçekleşen servet transferinin nefes kesici boyutları hakkında fikir edindim. O günden bu güne Türkiye’nin sosyal ve ekonomik yapısının neredeyse tümüyle o servet transferi üzerine inşa edilmiş olduğunu idrak ettim. Tasfiyeyi planlayanların başlangıç noktası belki bu değildi, devletin ve milletin beka kaygısıydı. Fakat öyle görünüyor ki sürecin daha ilk başından itibaren soygun hırsı ön plana geçti, ilk başta belki sadece bir nüfus hareketi olarak tasarlanan temizliği geri dönüşü olmayan bir kan banyosuna çevirdi.
İtiraf edeyim, çok duygusal bir insan değilim, vah insancıklar öldü, ah kanlar aktı söylemi beni çok fazla heyecanlandırmıyor. İnsan dediğin ölür. Savaşlarda çok ölür, kötü ölür. Aynı yıllarda Somme’da, Marne’da, Verdun’de öldürülen Fransız ve Alman gençlerinin trajedisi Ermenilerinkinden daha az değildir; sayıları da bir hayli daha fazladır. Stalin’in katliam niteliğindeki kıtlığında telef olan 20 milyon Rus köylüsünün yaşamı soykırımda yok edilen Ermenilerden daha az değerli değildir. 1898 harbinde Amerikalıların Filipinlerde yaptığı katliamı, ya da 1947’de Hindistan’ın bölünmesi sırasında öldürülen bir milyonu aşkın Müslüman ve Hindu’yu bilir miydiniz? Bence olayları perspektif dahilinde görmek için bunları akılda tutmak gerekir.
Etnik tasfiyeye karar veren Türk ve Osmanlı erkanının mantığını anlayamayacak kadar kalın kafalı da değilim çok şükür. Hepsinin hatıratını okudum. Sevinçlerini ve korkularını biliyorum. Babaannemin dostu ve komşusu olan Halide Edip’in neden o kadar pervasızca bazı şeyleri görmezden geldiğini, Samet Ağaoğlu gibi son derece hassas ruhlu birinin neden Keçiören’deki çocukluk evinin gasp edilmiş Ermeni mülkü olduğunu hatırlamak istemediğini, İbnülemin gibi Türkiye’nin 20. yüzyıldaki belki tek gerçek aristokratı olan birinin neden Ermenilerden hep antipatiyle söz ettiğini hiç düşünmedim mi sanıyorsunuz? Eşek miyiz biz?
Cehaletin ve yalanın boyutlarıdır beni hasta eden şey. Bir toplum bu denli patolojik bir inkar batağına nasıl saplanır? Gözünün önündeki gerçeği nasıl bu kadar fütursuzca yok sayabilir? Kimliğini ve varlığını bu kadar aptalca bir yalan üzerine nasıl kurabilir? Bu kadar riyayı, bu kadar aymazlığı, bu kadar derin bir ahlaki körlüğü nasıl taşıyabilir? Zaman zaman adeta nefes alamayacak kadar beni sıkan şey bu. Bu kadar cahil insanlarla bir arada nasıl yaşarsın?
Yoksa ölen ölmüş, giden gitmiş. Ölenle ölünmez. Onu biliyorum.  
*
Sık sık yazdım dedim. İşte iyilerinden bir demet. Ekopolitik’te Alperencilere verdiğim konferansın transkriptini de ilk kez yayınlıyorum, haberiniz olsun. Beşincisi.  

16 Eylül 2018 Pazar

Türkçe yer adları sözlüğü


Listede Türkçe yer adlarında belli bir sıklıkla geçen ve güncel Türkçede anlamı herkes için açık olmayan sözcüklerden bir seçme verilmiştir. Birkaç çok yaygın istisna dışında yabancı dillerden alıntı olan adlara yer verilmemiştir.
Geleneksel Türkçe yer adlarının ezici çoğunluğu şu iki kategoriden birine girer: 1) yerin belirgin, kalıcı ve ayırt edici bir özelliğini belirten adlar (Karapınar, Yukarıyayla, Kızılkilise, Yanıkcuma), 2) kurucu kişi, aile, soy veya topluluğu belirten adlar (Hacısüleymanlı, Fakıoğlu, Muhacirler). Az sayıda yer adı idari statü ile ilgilidir (Derbent, Kadışehri, Ovadivanı). 
Kurucu topluluk adlarında sözlü tarih daima "aşiret, Oğuz boyu, Türkmen oymağı" gibi etnik ifadeleri tercih etse de, topluluk adlarının analizi genellikle yerleşik halkın algısını yansıtan "çapulcular, gezginler, mülteciler" gibi işlevsel tanımlamaları düşündürür.
24 efsanevi Oğuz "boyunun" adları özellikle Batı ve Orta Anadolu coğrafyasında çok yaygındır. Sözkonusu boyların gerçekten var olduğuna ve adı geçen yerlerin o boylarla ilgili olduğuna dair inandırıcı hiçbir tarihi delil yoktur. İsimlerin çoğunun Osmanlı döneminde idari kararla verilmiş olması muhtemeldir.
*
Abdal/Aptal: Gayri-Sünni bir cemaat adı.
Ağın/Ağin: Ak in, “beyaz mağara” anlamında.
Ahi/Ahı/Aha: “Birader”, belki 13.-14. yy’da Ahi cemaati önderi kişi unvanı.
Amarat: “İmaret”. Genellikle her türü hayrat ve vakıf yapı anlamında.
Argıt: “Geçit”. Arkamak/argamak fiilinden.
Atik: Geç Osmanlı bürokratik dilinde “eski”.
Aul/Avul: Türkçe “ağıl”. Kafkas dillerinde “köy” anlamında kullanılır.
Avşar/Afşar: Oğuz boyu. Bir bölümü Kürt veya Kürt kökenlidir.
Badıllı/Beğdilli/Beydilli/Bedil: Oğuz boyu. Bir bölümü Kürt veya Kürt kökenlidir.
Bahşayiş: “İhsan, ödül”. Bir üst makam tarafından karşılıksız verilmiş araziye denir.
Balâ: Geç Osmanlı bürokrasi dilinde “yüksek, yukarı”, Farsça. Bazı yer adlarında yanlış telaffuzla Ballı şeklini alır.
Balaban: “Bir tür iri doğan, iri kişi”. Çoğu örnekte muhtemelen cemaat adı.
Barak: Halep vilayeti kökenli aşiret/cemaat.
Bayat: Oğuz boyu. Muhtemelen “at zengini” anlamında.
Bayındır: Oğuz boyu.
Becene/Becenek/Peçenek: Oğuzlara katılmış bir boy.
Belen: Türkçe “dağ”.
Bolu: Yunanca pólis (“şehir”) sözcüğünden. Eski yazıda daima Boli yazılır.
Buğur: “Deve”.
Bulak: “Pınar”.
Burgaz/Bergos/Birgi: Yunanca pyrgos “kule, burç” adından.
Büget/Büvet: Türkçe bük sözcüğünden, “ırmakta su birikintisi, gölet”.
Büğdüz: Oğuz boyu.
Caber: Halep vilayeti kökenli Türkmen aşireti/cemaati.
Camuş/Camuz/Kömüş/Kömeş: “Su sığırı”. Arapçada ilk harfte c, Farsça ve Ermenicede g/k kullanılır.
Cankara/Conkara/Çongar: Aşiret/cemaat adı. Cenger maddesine bakınız.
Cebel: Arapça “dağ”.
Cedid: Geç Osmanlı bürokratik dilinde “yeni”, Arapça.
Cenger/Cingel/Çengel/Zengi/Zengan/Zengen/Zenger: Hemen her zaman Çingân/Çingen sözcüğünden bozulmuştur.
Cerit: Aşiret/cemaat adı.
Cırık/Cirik: “küçük akarsu”. Birkaç örnekte Ermenice çırik (“küçük su”) adından, fakat daha çok Türkçe çığrık “küçük akarsu”. Karş. Cırlayık/Çığrık.
Cırlayık/Çığrık: “Şakırtılı akan su”. Bkz. Gürleyik.
Cuma: “Cami, cuma namazı kılınan ibadethane” (Cumayanı, Cumalı, Eskicuma...)
Çakal/Çakallı/Çakallar: Aşiret/cemaat adı. Bir bölümünün Kürt kökenli olduğu söylenir.
Çal/Çaltı: “Seyrek çalılık, maki”
Çandır/Çandar/Çavdar/Çavundur: Oğuz boyu.
Çat/Çatak: “Kavşak, iki derenin birleştiği yer”
Çeltik/Çeltek: “Pirinç tarlası”
Çepni/Çetmi: Oğuz boyu. Aşiret adı muhtemelen “çapulcu, vurguncu” anlamındadır. Çöplü, Çaplı gibi deformasyonlar yaygındır.
Çermik/Çermük: Ermenice “ılıca”.
Çevlik: Türkçe “etrafı çevrili yer, bostan”. Ancak Bingöl kentinin yerel adı olan Colik/Cevlik Türkçe değildir.
Çıtak/Çitak: “Kavgacı, belalı” anlamında cemaat adı. Özellikle Balkan göçmeni bir zümre.
Çokran/Çokrak/Çokak/Çokratan: “Gürültüyle akan veya fışkıran su”. Çokramak fiilinden.
Çor/Şor: “Tuz birikintisi, tarıma elverişsiz toprak”.
Çöğür/Çekür: “Aşısız bitki, delice”. Muhtemelen cemaat adı.
Çörten: “Su kanalı”
Danişment/Danışman/Tanışman: “Bilgin kişi, molla” anlamında kişi unvanı.
Deliler/Deller: Genellikle “isyancılar” ya da “Abdallar” anlamında.
Denek/Dinek: “Maden ocağı”
Der/Deyr: Kürtçe ve Arapça yer adlarında “manastır”. Derik: “küçük manastır”.
Derbent/Dervent: Aslen “geçit”. Osmanlı’da karayollarını ve dağ geçitlerini koruyan küçük hisar, karakol.
Din/Diğin: Türkçe tekin/tigin “soylu kişi, hanedan mensubu”. Karadin = Kara Prens.
Divan: Birkaç köy veya mahalleden oluşan idari birim, böyle bir birimin idari merkezi.
Dodurga/Todurga/Tödürge: Oğuz boyu.
Döngel: Trabzon hurması veya Ege’de muşmula adı verilen ağaçtır. Ayrıca aşiret/cemaat adı.
Dumlu: “Dumanlı, sisli”
Eğlence: “Konak, durak”
Elemin/Elemli: Genellikle il emini (“bölge yöneticisi”) deyiminden bozmadır. Ancak Ege Bölgesinde Elemen: Rumca “zeytinlik”.
Ellez: Genellikle İlyas.
Emiralem/Miralem: “Sancak beyi”
Esb/Hesp: Farsça veya Kürtçe “at”.
Eseli/Selli: Genellikle İsa’lı.
Eşme: “Su çukuru, kuyu”. Aşiret/cemaat adı olduğu rivayet edilir.
Eymir/Eymür/İymir/İmir: Oğuz boyu.
Eyne/İne/İğne ve Ezine: “Cuma hutbesi okunan cami”. Cuma gününün Farsça adıdır.
Fakı/Fakih: “Din alimi, medreseli” anlamında unvan.
Fındık/Funduk: Çoğu yer adında Arapça “yol konağı, han”. Bitki adı olan fındık enderdir.
Geren: “Killi veya verimsiz toprak”
Geriş: “Dağ sırtı”
Gir/Gır: Kürtçe “tepe”. Girik = Tepecik.
Göden: “Su kaynağı”. Ancak Antalya Gödene kasabası antik Kotenná biçiminden bozmadır.
Gökçe/Göğce/Göce: “Yeşil” veya “güzel” anlamına gelebilir. Modern dilde tercih edilen yeşil sıfatı, eski yer adlarında hemen hiç görülmez.
Göynük/Göynücek: “Yanık yer, yangın yeri”.
Gülabi: "Kudurmuş deli", bir cemaat/aşiret adı.
Gümele: “Bağ evi”
Gürleyik/Gürlevik/Gürlek: “Şelale”
Halı/Hali: “Boş, metruk”. Yer yaygısı anlamında halı, yer adlarında görülmez.
Harmandalı/Harbendeli: “Katırcı”, muhtemelen aşiret/cemaat adı.
Havas/Havsa: “Haslar, hanedana veya üst vezirlere tahsis edilmiş kamu arazisi”.
Hobyar/Hubyar: “Can dost” anlamında, Alevi ocaklarından biri.
Horzum: “Horezm’li”, cemaat/aşiret adı.
Iğdır/İğdir: Oğuz boyu. Ancak Antalya Kumluca yöresinin adı olan İğdir, Rumca akrotír (“burun”) sözcüğünden uyarlanmış olmalıdır.
Işık/Işıklı/Işıklar: Eskiden “gezici derviş, tarikat mensubu”. Muhtemelen Arapça şeyx’ten evrilmiştir. Cumhuriyet döneminde Şeyh içeren bazı yer adları Işıklı/Işıklar olarak değiştirildi.
İregür/Üregil/Üregül/Yüregil/Yüregir: Oğuz boyu.
Kaçak: “Sığınma yeri, melce” anlamında. Ermenikaçağı = Ermeniler sığınağı.
Kantara: “Taş köprü”, Arapça.
Kargın: Oğuz boyu.
Kayı: Oğuz boyu. Sözcük anlamı “dönme” demektir.
Keçi/Kiçi: Çoğu yer adında keçi sözcüğü kiçi biçiminden evrilmiştir. “Küçük” demektir. Tersi ulu’dur. Bkz. Keçiborlu - Uluborlu, Isparta.
Kent/kend: Türkçe yer adlarında daima “köy” anlamında kullanılır. İrani bir dilden alıntı olup Kürtçe gund (“köy”) sözcüğüyle eş kökenlidir.
Kese/Kise: Kilise sözcüğünden uyarlanmıştır (Akçakese, Akkise, Kızılkese, Belkese vb.). Ses değişimi çoğu örnekte 20. yüzyıldan daha eskidir.
Kestel: Rumca kastéllos “hisar” adından.
Keşlik: Keşişlik. “Manastır” anlamında.
Kınık: Oğuz boyu.
Kıpti/Kıbti: Geç Osmanlı bürokratik dilinde “Çingene”.
Kıran: “Kenar”, özellikle sarp kaya kenarı.
Kızık/Kısık: Oğuz boyu.
Kom: Ermenice “hayvan damı, hayvancılık yapılan mezra”, Doğu illerinde yaygın.
Köristan/Köyistan/Göristan: Farsça guristan “mezarlık, özellikle gayrimüslim mezarlığı”.
Kuz: “Gölge, dağın gölge tarafı”. Kayıtlarda sıklıkla Koz (“ceviz”) ile karıştırılır.
Küre: Arapça “maden ocağı”.
Mahmudiye/Mecidiye/Aziziye/Hamidiye/Reşadiye: Padişah adı taşıyan yerleşimler 1828-1918 aralığında tipiktir. Daha önceki dönemde görülmez.
Mamure/Mamuriye: “Kasaba”
Maşat/Maşatlık: “Gayrimüslim mezarlığı, nekropol”
Memlaha: “Tuzla”
Meşe: Eski yer adlarında genellikle “koruluk, sık çalılık” anlamında. Malum ağacın adı olarak kullanımı yenidir.
Mezit/Mezgit: “Mescit, cuma namazı kılınmayan ibadethane”
Mirza/Mirze/İmirze: Farsça ve Kürtçe “bey oğlu, prens”.
Muhacir/Macır/Macar: 19. yy ikinci yarısında Balkanlardan veya Kafkasya’dan gelen göçmenlerin iskan edildiği yerleşimlerin birçoğu bu adı taşır. Cumhuriyetten sonra isim değiştirilmiştir.
Muslu: Musullu (Türkmen veya Kürt), cemaat adı.
Mutaf: “Kaba dikici, çuvalcı”
Müsellim: “Vali vekili, yerel askeri birlik kumandanı”. Özellikle Trakya’da.
Nacar: “marangoz”, Arapçadan.
Oba: “Göçebe bir topluluğun geçici veya kalıcı yerleşim alanı”
Okçular: Eski kayıtlarda çoğunlukla Akçiler. Olasılıkla başka bir addan uyarlanmıştır.
Ören/Viran/Veran: “Harabe”. Eski yazıda her üçü benzer şekilde yazıldığı için telaffuz tayini güçtür. Farsça olan viran biçimine karşılık, Cumhuriyet döneminde ‘Türkçe’ olduğu var sayılan ören tercih edilmiştir. Kürtçe yer adlarında aynı anlamda Xirbe görülür.
Öz: “Sulu düzlük”
Palanduz/Balandız: “Palan diken, semerci”
Palanga: “İstihkam, bir tür savunma amaçlı kale”
Payam: Farsça kökenli badem sözcüğünün alternatif yazımıdır.
Pelit: “Meşe ağacı, meşe palamudu”
Perakende: “Yerleşik olmayan aşiret” anlamında idari terim.
Pir: “Dede”
Rabat: Arapça “han, kervansaray” fakat Ermenice “manastır” (belki “menzil” anlamında). Tümü Ermenice olan on iki kadar yer adında görülür.
Sal: “Alüvyonlu düzlük, kumluk”
Salur: Oğuz boyu.
Samut/Şeyhsamut: Bir Bektaşi azizi.
Saray: Türkçe yer adlarında sözcüğün özgün Farsça anlamı olan “in, büyük oyuk” görülür. Sarayönü = “mağara önü”. Almanca Halle aynı anlam evrimini gösterir.
Sarpun/Sarpın: “Ambar”
Seki/Sökü: “Dağ eşiğindeki düzlük, basamak”. Eski yazıda sekü tercih edilir.
Selimiye/Orhaniye/Ertuğrul: Sultan II Abdülhamid’in şehzadelerinin adları 19. yy son çeyreğinde çeşitli yerleşimlere verilmiştir.
Senir/Sinir: “Dağ burnu”. Eski dilde geniz n’siyle söylenir ve kef harfiyle yazılır. Bir iki örnekte yanlışlıkla siğir ve sığır biçimine dönüşmüştür.
Sığla/Suğla: “Sulu alan, bataklık”
Sorgun: “Yaban söğüdü”, muhtemelen aşiret/cemaat adı.
Suvat: “Hayvan sulama yeri”. “Sulamak” anlamına gelen suvamak/suvarmak fiilinden. Yarsuvat: “Dik suvat”.
Şadı/Şadılı/Şadiyan: Aşiret/cemaat adı.
Şahkulu: “Şii” veya “Alevi” anlamında.
Şam/Şami: “Şam (Güney Suriye) göçmeni”. Bazı örneklerde Türkmen cemaat adı.
Şar: Farsçadan alıntı olan şehir sözcüğünün alternatif yazımı. Akşar, Şarköyü vb.
Şen: Ermenice ve Gürcücede ortak olan kelime “yerleşim, köy” anlamına gelir. Umumiyetle bu dillerden aktarılmış olan yer adlarında görülür. Türkçede “yeni yerleşim, koloni” anlamında Şenlik daha geç döneme aittir.
Tabaklar: Daima debbağlar (“deri sepiciler”) anlamında.
Tat/Tatlar/Tatlı: “Yabancı” ve özellikle “İranlı, Acem”.
Tecer: Aşiret/cemaat adı.
Tekfur: Ermenice takavor (“kral”) sözcüğünden, “gayrimüslim derebeyi veya hükümdar”. Çoğu yer adında Tekir, bir yerde Tayfur biçimine evrilmiştir: Tekirdağ = Tekfurdağı.
Tekkeşin/Tekkeşen: Tekkenişin “tekke şeyhi”
Til/Tel: Süryanice, Arapça ve Kürtçe “höyük”. Büyük olasılıkla arkaik bir Yakındoğu dilinden mirastır.
Tirkeş/Türkeş: “Okçu”. Bazı yerlerde bu isimli bir cemaat/aşiret adı. Orta Asya tarihinde anılan Türgeş kavmiyle ilgi kurulamaz.
Tol: Konya-Ankara köylerinde “ağıl, hayvan barınağı”.
Uşak: Yer adlarında daima “oğlu” anlamında, aile ve soy adı: Çavdaruşağı, Deliuşağı, Fatmauşağı vb. Ancak Uşak il adı muhtemelen Helence bir addan evrilmiştir. Kürtçe eşdeğeri, adın önüne gelen Kur veya Kurik sözcüğüdür: Kurinevroz, Kurikçeto...
Varsak: Aşiret/cemaat adı.
Yağıbasan/Yağısıyan/Yağıkesen: “Düşman basan/öldüren” anlamında kişi adı veya unvanı.
Yavı/Yavu: “Yabani, yabancı” anlamında cemaat adı.
Yazı: “Düzlük, ova”
Yazır: Oğuz boyu.
Yortan: “akıncı, göçebe”, muhtemelen “saldırgan Yörük topluluğu”. Farsça Tazî ile eş anlamlıdır.
Yunak: “Çamaşır yıkama yeri”
Yunt: “At”
Zaim: “Zeamet sahibi”. Zeamet bir tür tımarlıktır.
Zeyve/Zîve: Zaviye (“derviş konağı”) sözcüğüdür.
Zimmi/Zimmiyan: “Gâvur” anlamında idari terim.
Zir: Farsça “aşağı”. Bazı yer adlarında yanlış telaffuzla Zil şeklini almıştır: Zilkale = Aşağıkale.

14 Eylül 2018 Cuma

Liboşlar çeşit çeşit - 2

Geçen gün basit bir şey söyledim, arkadaşlar hayretlere gark oldu, vay ne demek, sen nasıl sosyalizm tüketimdir dersin, vs..
“Sosyalizm demek daha az yatırım, daha çok tüketim demek. Eldeki parayı sermayeye yatırmak yerine işçine ücret olarak dağıtmak demek, ki işçin gitsin eğitime, sağlığa, çamaşır makinesine, gazoza harcasın.”
Basit, temel bir gerçek. Elinde, misal, bir milyon liran var. İki şeyden birini yapabilirsin. Ya tüketime harcarsın: çocuğunu daha iyi okula gönderirsin, burnuna botoks yaptırırsın, Paris’te konsere gidersin, daha güzel bir hayat yaşarsın. Ya da bir kısmını saklayıp yatırım yaparsın, tohumluk stok alırsın, atölye kurarsın, şimdi dişini sıkıp yarına gelir kaynağı yaratırsın. Bu ikincisini yapana kapitalist adını veriyoruz, isterse şahıs olsun, isterse devlet yahut kamu kurumu. Umumiyetle bencil, cimri adamlardır. Ama onlar olmasa aç kalırdık.
Bütün paranı tüketsen ya da tüketmesi için işçine pay etsen ne olur? Bir süre güzel yaşarsın, sonra nefesin kesilir ölürsün. Aksine bütün paranı yatırıma ayırsan ne olur? Gene aç kalır ölürsün, ya da aç kalan işçin ayaklanır, seni yer. Demek ki mesele bir denge meselesidir. Çok tasarruf edip kemer mi sıkacağız, az tasarruf edip işçiyi mi memnun edeceğiz? O ikinciye işte “sosyalizm” adı veriliyor.
Hayatta gerçek bir iş yapmamış olan şair ruhlu arkadaşlar “hani nerede bütçe” sorusunu sormayı bilmezler. O yüzden zannederler ki sosyalizm gelince çölde güller bitecek, işçiler elele kardaşlık türküleri söyleyerek üret babam üretecekler; sabahları vida sıkıp akşam Bach konserine gidecekler. Benim bildiğim, yatırım olmadan bir kıl üretemezsin. Yatırım için sermaye gerekir, yani kapital. Gökten bedava para yağmıyorsa nereden gelecek o para?
Sosyalistlerin bu soruya iki tip cevabı var. Bir, Venezuela modeli. Babadan kalma sermayeyi halka dağıtırsın, bedava konut, bedava petrol, bedava sağlık, bedava gıda ikram edersin. Bedavayı kim sevmez, ilk seçimi açık ara kazanırsın. Sonra memleket batar, herkes aç kalır. İktidarını sürdürebilmek için mecburen meydanlara mitralyöz kurup kalabalığa ateş açman gerekir. Üçüncü dünya ülkelerinin hepsinin yönetim stratejisi aşağı yukarı budur, adlarında “sosyalist” olsun olmasın.
İki, Stalin modeli. Sermaye mi lazım? Çökersin işçinin, köylünün boğazına, öldüresiye sömürürsün, tasarruf ettiğin parayla yirmi senede dünyanın iki numaralı sanayi gücü haline gelir Almanya’ya kafa tutarsın. Batılı tüy sıklet kapitalistin rüyalarında görse inanmayacağı bir kapitalist başarı öyküsüdür. Tek problemi vardır: sürdürülebilir değildir. İnsanlar çıplak sömürüye bir yere kadar tahammül eder. Sonra çalışmayı bırakırlar. Daha zorlasan kazan patlar.
*
Eski çağdan bir öyküyle örnekleyelim.
MS 5. yüzyıl sonlarında Roma İmparatorluğunun gelir kaynakları kurumaya başladı. Asker maaşları zamanında ödenemediği için isyan üzerine isyan çıktı, askeri darbeler oldu. 491’de tahta geçen Anastasius yaşlı ve huysuz bir maliyeciydi. Kemerleri sıktı. Kamu harcamalarını kıstı. Devlet hazinesini artıya geçirdi. Asker maaşlarını zamanında ödemesiyle ünlendi. Halefi Justinus aynı politikaları sürdürdü.
527’de başa geçen Jüstinyen ilk başta benzer bir yola gideceği izlenimini verdi. Dört yıl sonra kazan patladı. İstanbul’da eşi benzeri görülmemiş bir halk ayaklanması çıktı. İmparator canını zor kurtardı. Hipodrom’da kırk bin kişiyi kılıçtan geçirip isyanı ancak bastırabildiler. (Kırk bin kişinin kemikleri hala orada, Sultanahmet Meydanı’nın altındadır derler.)
İsyanı izleyen aylarda Jüstinyen kamu fonlarıyla devasa boyutlarda bir bayındırlık seferberliğine girdi. İsyanın bastırılmasından beş hafta sonra temeli atılan Ayasofya o kampanyanın ürünüdür. İmparatorluğun her kentinde aynı günlerde benzer anıtsal yapılar inşa edildi: Efes’teki Sen Jan basilikası ile Antakya’da şimdi Habib Neccar Camii olan Vaftizci Yahya kilisesi onlardandır. Doğu Anadolu’da Rize ve Sivas’tan Diyarbakır ve Halep’e uzanan hattaki düzinelerce görkemli kale aynı yılların eseridir. 540’larda yazan Prokopius ayrıca bir sürü köprü, kaplıca, liman ve saire sayar. Özetle: para saçıldı, istihdam yaratıldı, tüketim canlandırıldı. Sosyalist bir projeydi.
Yirmi senede imparatorluk battı. 540’lardan sonra asker maaşlarının ödenemediği, en geç 570’lerde, altı yüz seneden beri imparatorluğun göz bebeği olan maaşlı profesyonel ordunun dağılıp gittiği anlaşılıyor. Yerine, orduyu bedavaya mal etme yöntemi olan pronoia (Osmanlıcası ikta) sistemini getirdiler; lazım olduğunda belli sayıda asker temin etme karşılığında ilçe ve bucakların tahsilat işlerini yerel beylere ihale ettiler. Nakit dolaşım hacmi iki üç kuşak içinde ellide bire düştü. Kaliteli ürün imalatı bıçakla kesilmiş gibi kesildi. Okuryazar zümre sıfırlandı. Paralı ordunun geliriyle yaşayan büyük taşra kentlerinin hepsi iflas etti. Anadolu ve Balkanlardaki büyük kentlerin çoğu terk edildi. Kent yaşamını yitiren Balkanları ilkel Slav kabileleri istila etti, doğuda Arapların biti kanlandı, Müslümanlık zuhur etti, vs.
Sonuç? Sizi bilmem, benim çıkardığım sonuç şu. Sosyalizm demek ki bazen lazımmış. Ama ölçüyü kaçırsan öyle bir yıkım getirirmiş ki, aradan bin beş yüz yıl da geçse iflah olmazmışın.  


12 Eylül 2018 Çarşamba

Liboşlar çeşit çeşit


Siyasi ve ahlaki bir ideal olarak Liberalizmi tartışmayacağız. Bireyin akıl ve vicdanının özgürlüğünden daha önemli bir dava ben tanımıyorum; o davayı bilmeyen ve benimsemeyenle hangi zeminde ne tartışılabilir, onu da bilmiyorum.
Kolektif kimlik, aidiyet, sadakat, dayanışma, vatan, ecdat ve saire de lazım, inkar etmem. Ama bunları kanının son damlasına kadar savunacak milyonlar her zaman bulunur. Fikir ve eylemiyle insanlığa örnek olmayı önemseyenlerin yeri orası değildir, Sokrates’le beraber baldıran zehiri içenlerin yanıdır.
*
Neoliberalizm veya kısaca Liberalizm adı verilen ekonomik teoriler manzumesi 1970’lerde Şikago Üniversitesinde Milton Friedman çevresinde şekillendi, 1980’lerde Reagan ve Thatcher önderliğinde dünyaya egemen oldu. Gerekli ve neredeyse kaçınılmaz bir şeydi. Dünya Harbinden sonraki 30 yılda Batı ülkelerinin izlediği sınırsız sosyal dayanışma politikaları devleti aşırı derecede büyütmüş, girişimciliği kösteklemiş, Batı dünyasını topyekün iflasın eşiğine getirmişti. 74’te başlayan petrol krizi o yolun çıkmaz yol olduğunu gösterdi. Çözüm arandı, burada bulundu. Devleti küçült. Sermaye üzerindeki vergi yükünü hafiflet ki yatırıma yönelsin. İçte aşırı yükselmiş ücretleri indiremiyorsan, yatırımı daha ucuza işçi çalıştırabileceğin üçüncü dünya ülkelerine aktar.
Dara girmiş tüccar siyasetiydi. Gerçekçi bir alternatifi var mıydı bilmiyorum. Sakın sosyalizm demeyin bana: zaten problem sosyalizmdi, çözüm değil. Sosyalizm demek – şairlere kulak asmayın siz – daha az yatırım, daha çok tüketim demek. Eldeki parayı sermayeye yatırmak yerine işçine ücret olarak dağıtmak demek, ki işçin gitsin eğitime, sağlığa, çamaşır makinesine, gazoza harcasın. Peki paran bittiyse ne yapacaksın?
Diğer sorun aç dünyanın uyanmasıydı. Düne kadar taş devrinde yaşamış ülkeler “kalkınma” hırsına kapılmıştı; Batı’ya yığılmış kaynakların bir kısmı oraya aktarılmazsa, Soğuk Savaş şartlarında nerelere sapacakları belli olmazdı. Aktarıldı. Bir kısmı astronomik olarak artan petrol fiyatları yoluyla petrolcü ülkelere aktı. Bir kısmı sermaye yatırımı yoluyla Doğu Asya’ya, sonra Türkiye dahil öbür orta karar ülkelere transfer edildi. O işin olması için uluslararası ticaretin ve sermaye hareketlerinin liberalleşmesi, yani serbest bırakılması gerekliydi. Bırakıldı. Dünya tarihinde görülmemiş “kalkınma” son kırk yılda bu sayede yaşandı. Dubai’sinden Kuala Lumpur ve Şanghay’ına kadar, yüzlerce yeni metropol, binlerce hava alanı, on binlerce gökdelenle dünyamız şenlendi.
Sermaye aç ülkelere akıtılmasa ne olurdu? İki şey. Ya aynı sermaye, dünyanın dört bucağında tutuşacak ihtilal ateşlerini söndürmek için beslemeye mecbur olacakları ordulara akardı, eninde sonunda ateşin sorumlusu işte bunlardır denip Sovyetler ve Çin’le papaz olunurdu. Ya da sermaye o yerlere gitmese o yerler Batı’ya giderdi, hiçbir sınır güvenlik tedbiri de o insan selini durdurmaya yetmezdi. Nitekim şimdi sermaye akımı zayıflayınca aynen öyle oluyor.   
Sonuç: Batı battı. Bir tek Almanya, Doğu Avrupa’yı sömürgeleştirerek kendine nefes payı açabildi. Fransa, İngiltere tükendi. ABD, nüfusunun küçük bir dilimi Karun kadar zengin, geri kalanı ecel paniğine kapılmış bir sanayi çölüne döndü.
Friedman’cıların öngörüsünün aksine, vergileri kısınca sermaye sahipleri yatırıma yönelmedi, ranta ve tüketime yöneldi. Yatırım yapıldıysa, bürokratik ve ideolojik engeller batağına batmış Batı’da değil, çok daha büyük kar fırsatları sunan aç ülkelerde yapıldı.
Devleti küçültmek için alınan tedbirler işe yaramadı. Aksine tüm dünyada kamu bürokrasileri tarihte eşi görülmemiş ölçüde devleşti, kontrolsüz bir kanser gibi toplumsal bünyeyi yutma noktasına vardı. Adım adım fark edildi ki, ekonomik özgürlük ve “kalkınma” uğruna geleneksel toplum dokularını tahrip edersen devlete olan gereksinim azalmaz, artar. Kontrolden çıkan anomi (kuraltanımazlık) eğilimlerini bastırmak için devasa polis ve cezaevi teşkilatları beslemen gerekir; sağlık ve emeklilik bürokrasileri hiçbir toplumun makul yollarla altından kalkamayacağı ölçüde büyür; yalnız ve çaresiz kalan insanlar kendilerini dinî cinnet hareketlerine kaptırdıkça, her yıl başka bir meczuplar cemaatini terörist ilan edip kılıçtan geçirmeye mecbur kalırsın.
Aç ülkeler olağanüstü bir hızla “kalkındı”. Kalkındıkça daha fazla elektrik, daha fazla petrol, daha fazla yol, otopark, uçak, metro, tatil, süpermarket, ayfon, gazoz isterisine kapıldı. Dünya yaşanmaz bir yer haline geldi. İç dengeleri iyi kurulmamış toplumlarda dehşet verici adaletsizlikler ortaya çıktı. Dün köyünde aç ve onurlu olan insanlar, dün tamah ettikleri ücretlerle şimdi elektrik faturasını ödeyemedikleri için köleden beter rezilliğe düştüler.
Bugün Batı dünyasında Neoliberal söylem iflasın eşiğinde görünüyor. Uygulamada neoliberal politikalara ciddi bir alternatif hala yok. Ama dün meydanlara çıkıp bunu göğsünü gere gere söyleyenler, şimdi saklanacak delik arayışındalar. Macron’un mumu da yansa yansa iki sene daha yanar.
Bizim gibi ülkelerin Neoliberalizmle derdi nedir, anlamak daha güç. Büyük ölçüde global (yani Batıdan esen) rüzgarın etkisidir diye düşünüyorum; moda yani. Ya da belki, bir ölçüde, “kalkınma” denilen hadisenin az önce değindiğim ahlaki ve toplumsal sonuçlarına duyulan haklı bir tepki vardır, mümkün. Yoksa Türkiye finans ve ticaret serbestliğinden Batı ülkeleri gibi zarar görmedi. Aksine, o sayede yirmi otuz yılda deliler gibi zenginleşti, “kalkındı”, bilmem kaç yüz milyar dolar bedava para gördü. Şimdi o serbestlik kalkınca başına neler gelecek ucundan gördük, devamı nasıl gelir göreceğiz.  
*
Bugünlük bu yetsin. Devam edersem eğer, Neoliberalcilerin çıkardığı gaddar savaşlara, Brezilya’daki yakışıklıyla komünist kızdan neden hoşlandığıma, Venezuela’nın neden battığına, sosyalizmin neden çözüm olmadığına değinirim.
Ya da başka konuya dalar unuturum.

11 Eylül 2018 Salı

Restoran analizleri

Adamızda 400 küsur taverna var, bir o kadar da kafe, bar ve saire. Taverna dediğim, bildiğiniz lokanta. İstisnasız hepsi, insana “olmaz bu kadar” dedirtecek kadar sevimli yerlerdir. Renkler, bahçe, saksı, tabela, çevre, neşe, içtenlik, özen, edep, temizlik, alçak gönüllülük vs.. Lezzetsiz olanına rastlamadım. Fiyatlar makul ve her yerde aynıdır, tıka basa yiyip içsen 20 euroyu aşmaz. Tek problem: hepsinin menüsü birbirinin tıpatıp eşidir. Bin sene önce biz iyi yaşamın sırrını çözdük diyorlar, yeni şeyler denemeye ne gerek var?
Ağustos ayında ada Türklerle dolup taştı. Gözlemledik. Grup lokantaya girer, düzgün güzel insanlar. Biri yüksek perdeden selam verir, yüzünde “ben kül yutmam ona göre” ifadesi. Oturulur. Olası şikayet konuları sırayla test edilir: neden bardak yok, kızartılmış ekmek isteriz, bu sandalye olmaz, ama çocuk yemeği... Mastor aldırmaz, gülümseyerek işini yapar. Üç beş defa masaya çağrılır: ara sıcak ne var, bir porsiyon daha alalım, hardal da, tabakları alır mısınız... Burada alışılmış usul değildir oysa, siparişler bir defadan verilir, sonra garson rahat bırakılır. O sayede tek kişi – çoğu zaman mekan sahibi ya da karısı – bir başına beş on masayı idare edebilir. Eleman sabırla ve güleryüzle cevap verir. Ortam peyderpey yumuşar. Herkes mutlu olur. Öpüşe koklaşa ayrılınır.
Serde Marksistlik var, ister istemez iz bırakmış, sınıfsal analize gireriz. Türkiye’de sınıf ayrımları keskindir, en keskin hissedildiği yerlerden biri (içkili) restoran kültürüdür. Müşteri, kapıdan girer girmez sınıfsal konumunun sinyallerini gönderir. Karşıki proleterdir. Hizmetkara özgü davranışları sergilemesi beklenir: sahte hürmet, içten pazarlık, acımasız çıkarcılık. Dolayısıyla gardını alman gerekir. O vurmadan sen vurmalısın, ya da gerekirse vuracağını belli etmelisin. Bu sandalye neden burada? Neden lüfer yok? Olur mu yaa, burası da bozuldu artık. Uşak yaltaklanır veya salağa yatarsa denge oluşur, ortam sakinleşir. Yoksa sınıf savaşı çıkar. Kaçınılmaz bir ritüeldir, edeple terbiyeyle ilgisi yok.
Anakarayı bilmiyorum, ama bu adada sınıf ayrımı hemen hemen yok. Göze batar zenginlik yok. Farkına varılabilecek fakirlik yok. Herkesin evi, alışkanlıkları, kültürü, çocuğunun eğitimi aşağı yukarı aynı. Öğlen yemek yediğin restoranın ustası akşam barda yan masana oturabilir, kızı senin dişçin çıkabilir. Dolayısıyla restoran adabı farklıdır. Dostunun evine yemeğe gitmiş gibi gidersin. İyi niyetine güvenirsin. İşini kolaylaştırmaya çalışırsın. Çoluk çocuğun hatrını sorarsın. Bir şey aksarsa gülüp şaka yaparsın, beraber çözüm yolu düşünürsün.
Türkiye’de iyi lokanta nerededir? Bir, esnaf lokantalarının çoğu iyidir. Çünkü mekan sahibi ve personeliyle müşteri akrabadır, aralarında sınıf farkı yoktur. İki, yeni tip entel dantel yerleri genellikle (en azından ilk açıldığında) güzeldir. Sebep aynı. Binde bir kaldı, meraklı bir akşamcının bizzat işletip servis ettiği meyhaneler güzeldir. Sebep aynı. Son zamanlarda pıtrak gibi artan Meliha Hanımın Ev Mantısı türü yerler de enfes oluyor. Sebep aynı. Alanla satan aynı ortamların insanı olunca aynı dili konuşuyorsun, sonuç güzel oluyor.
Düşün: Türkiye’de her mekanda garson sayısı arttıkça neden servis kalitesi düşer? Neden biri sandalyeni çekip öbürü arkanda kazık gibi dikilirken kalbine hınç dolar? Sınıf kavgasıdır. Memleketteki tüm problemlerin ana damarı. Yapısal mesele.
Bir ara hatırlatın da Kemalizmin sınıfsal analizini de yapayım size.


10 Eylül 2018 Pazartesi

Canlanan dinler, ölen diller (Brezilya notları)


Protestanlığın önlenemez yükselişi
Brezilya’da gözümüze batanlardan biri: Katolik kilisesinin çöküşü. Bir zamanlar devletin ve milletin resmi diniyken şimdi kağıt üstünde %64’e düşmüş. Ama bu, resmen görünen tarafı. Gerçekte her kasabada, her mahallede, her köyde süpermarket açar gibi Protestan ibadethanesi açılmış. Çeşit çeşit gecekondu mezhepler, Assembleia de Deus, Congregação Cristã, Igreja Universal do Reino de Deus, Igreja do Evangelho Quadrangular (!), İsa ile Yeniden Doğuş Apostolikleri, Can Veren Pınar Apostolikleri, Mesih’in Gücü Apostolikleri, Halkların Işığı kilisesi, Seventh-Day Adventistler, Metodistler ve Serbest Metodistler, beş ayrı mezhebe bölünmüş Baptistler, Fundamentalist Presbiteryenlerle Muhafazakar Presbiteryenler, rakip gazoz markaları gibi, her köşeyi tutmuşlar. Vaaz saatinde kapılar açık, içeride iğne atsan yere düşmez, insanlar sokağa taşmış, coşku had safhada. Dükkanlarda, lokantalarda, otellerde, otobüs işletmelerinde Protestan propagandasının açık veya örtülü izleri. En şık mahallelerde Protestan sloganlarıyla bezeli yeni yapı okullar, imam hatip estetiğinde.
Buna karşılık Katolik kilisesinin üstüne sanki ölü toprağı serilmiş: dinle pek işi olmayanların dini. Düğün ve cenaze dini. Rio’daki Ulusal Katedral’e gittik, neo-emperyal bir Devlet tapınağı: içeride birkaç turist, demir parmaklıkla ayrılmış bir şapelde ilahi dinleyen birkaç yaşlı karı koca, papazla düğün pazarlığı yapan genç bir aile...
1970-80’lerdeki askeri diktatörlük zamanında Brezilya Katoliklerinin Liberation Theology hareketi meşhurdu. Her yerde fakirlerden ve ezilenlerden yana tavır almış, yer yer silahlı devrimi savunacak kadar radikalleşmişlerdi. Dom Helder Câmara gibi, fakirlerin azizi mertebesine ulaşmış bir öncü din adamı çıkarmışlardı. Şimdi o akımdan geriye ne kaldı bilmiyorum. Ama belli ki fakir halkın yüreğinde yer tutmayı başaramadılar. Umuttan başka sermayesi olmayan kesimler, umudu başka yerde aramaya yöneldiler.
Türkiye’deki cemaat ve tarikat salgınını ister istemez hatırlatıyor. Ayrı bir mezhep – hatta ayrı bir din – sayılabilirler mi? Sayılmalarında fayda var mıdır?

Brezilya yer adları
Rio’dan güneye yer adları: Itaguaí, Muriqui, Mangaratiba, Jacareí, Jaquecanga, Zungu, Itanema, Cunhambebe, Rio Mambucaba, Perequê, Tarituba, Taquari, Picinguaba, Ubatuba... Oğlumla düşündük: Uzun süre kızılderili kültürüyle iç içe yaşamış olmalılar, öbür türlü köy, kasaba, dere, tepe, ada, plaj vs. bunca adı yerli dilden nasıl alabilirler?
İçeri tarafa doğru girince, mesela Minas Gerais eyaletinde, bu sefer coğrafyaya ezici çoğunlukla Portekizce adlar hakim. Gayet sıradan, Karadere, Yeşiltepe, Aşağı Kızılca, Soğukpınar, Ak-altın... Hımm, diyoruz. Siyasi bir hadise olmalı. Ya da adlandırma dönemi farklı. Arada herhangi bir gözlemlenebilir etnik fark yok çünkü.
São Paulo eyaletinde Tabatinga adlı bir kasaba görüyoruz. Bir daha hımm, yıllar önce Brezilya’nın ta öteki ucunda, Kolombiya sınırında, Tabatinga adlı bir şehre uğramıştım. Yerli dili olsa bu kadar geniş bir alana yayılmış olamaz. Dört bin kilometreye kol atan yerli dili nerede görülmüş? Ancak emperyal diller o kadar uzar.
Google yetmeyince, ilk gördüğümüz kitabevine dalıp bir Brezilya tarihi kitabı ediniyoruz: Mary del Priore ve Renato Venancio, Uma Breve Historia do Brazil. İspanyolca ve Fransızca biliyorsan Portekizce kolay, acayip imlaya biraz alışınca Tavit’le beraber yüzde doksanını söküyoruz. Meğer neymiş? Beyaz adamın gelişinden sonra, 16. yüzyıldan 18. yüzyıl ortasına kadar, Güney Brezilya’da sahil yöresinin yerli dili olan Tupi dilini bütün Brezilya’nın ortak dili olarak benimsemişler. Cizvit rahipleri önayak olmuş, 1540’larda Tupi dilinin gramerini yazmışlar, İncil’i o dile çevirmişler, misyon okullarında o dili öğretmişler. Tupi’likle alakası olmayan Amazon ormanlarına ve kuzeyin bozkırlarına dek o dili yaymışlar. O devirde adlandırılan her coğrafi birime Tupice isim vermişler. Ta ki 1750’lerde Portekiz kolonyal yönetimi Cizvit tarikatını yasaklayıp, Portekizceyi tek ve yasal resmi dil ilan edinceye dek.
Başka bir kitabevine girip Tupice öğreten kitabınız var mı diye sorduk. Kız önce anlamadı, sonra hayatında böyle bir şey soran kimseye rastlamadığını söyledi. Üniversite kütüphanesine gidin belki orada bulursunuz diye akıl verdi.
Tabatinga da Tupi dilinde Akköy demekmiş.

8 Eylül 2018 Cumartesi

Cami sever misiniz


Beni cidden etkilemiş olan cami Delhi'deki Cuma Mescidi'dir (Red Mosque ya da Cihan-numâ da deniyor). Belki dışarıdaki hengameden sonra avluların sükuneti hoşuma gitti; belki her köşede toplaşmış sohbet eden kınalı sakallı mollalar sevimli geldi. Saatlerce aralarında oturdum, tek başına oturanları, kitap okuyanları, üçer beşer müzakere edenleri, ders gören çocukları izledim, birkaç sohbete bulaştım. Bir şehrin kamusal "oturma odası" fikri hoşuma gidiyor; bir tür "agora" da diyebilirsiniz. Orada antik kentin agorasını çok net algıladım. Yozlaşmış bir ideolojinin cenderesinde de olsa, işlevi güzel. Ve önemli.
Türkiye'de sanatsal açıdan en çarpıcı cami şüphesiz Divriği'deki Ulucami'dir. Çılgın bir eser. O dönemin İslam dekoratif sanatıyla ilgisi yok; bölgenin İslam-öncesi gelenekleriyle de pek ilgili görünmüyor. Hintli usta getirmiş olabilirler mi sorusu hep aklımdadır.
13.-14. yüzyılların Ulucami modeli bana klasik devir Osmanlı camilerinden daha etkileyici gelir. En görkemlisi sanırım Bursa Ulucamii ile Edirne'deki Eski Cami'dir. Ama Sivrihisar yahut Beyşehir Ulucamileri gibi, daha mütevazı ahşap kolonlu örneklerde (şimdi yere serdikleri iğrenç halılara rağmen) daha kucaklayıcı olan bir şey var sanki.
Gerçekten sevdiğin, burada olsam ara sıra uğrardım dediğin oldu mu diye soracak olursan, Doğu Karadeniz'deki ahşap camiler gelir aklıma. Sonradan vernikleyip rezil ettiler gerçi, ama Rize Şimşirli ile Güneyce'dekiler bildiklerimin en güzelidir. Samsun Tekkeköy ile Bekdemir köyünde varmış daha iyileri ama onları görmedim.
Klasik Osmanlı camileri pek açmıyor beni, Kütahya Seramik showroom havası alıyorum.

6 Eylül 2018 Perşembe

عربى و عثمانى حروفله سرگذشتم


Benim kuşağımın gençliğinde eski yazı öğrenmek, hele Arapçaya ilgi göstermek, havsalaya sığmayacak işlerdendi. Babalarımızın kuşağında – 1920’den sonra doğanlarda – eski yazı bilen kimse yoktu. Daha doğrusu belki Kuran kursu görenler vardı, ama onlar başka gezegende yaşayan tuhaf canlılardı, bizden rastlayan olmamıştı. Zaten 1928’den sonra kırk yılı aşkın bir süre devlet onaylı Kuran kursları haricinde eski yazı öğretmek kanunen yasaktı. Uygulanır mıydı bilmiyorum, ama kanunda açıkça yazılı hapis cezası vardı. DTCF’deki Arap ve Fars Edebiyatı kürsülerine de kaç öğrenci girebiliyordu Allah bilir.
1974’te üniversite öğrenimim için ABD’ye gittim. Latince biliyordum, Eski Yunancaya başladım, Beowulf’u aslından okuyabilmek için bir iki Eski Anglosaksonca grameri karıştırdım. O aşamada birden kafama dank etti, bunca şeye meraklı olup dedemin Türkçe makalelerini okuyamamanın absürtlüğü. O yılın Aralık başında iki hafta kapanıp eski yazı öğrendim. Hatta Osman Kavala’ya eski yazıyla kargacık burgacık bir mektup yazdım diye hatırlıyorum, hava atmak için.
Noelde birkaç arkadaş New York’ta buluştuk. Aa, ne görelim, liseden kankam Ahmet Karamustafa da eski yazı kursuna niyetlenmiş. Bizden bir yıl büyük olan Cemal Kafadar biliyormuş, onu teşvik etmiş. Sınıfın “temiz çocuğu” olan Hasan Kayalı tepki gösterdi, üçümüzü fena halde haşladı. Bu çağda böyle şeyler yanlışmış, gericilikmiş, Atatürk ülküsüne ihanetmiş, ancak yobazlar Osmanlıca öğrenirmiş... Kaderin cilvesi: adı geçenlerin ben haricindeki üçü de şimdi ABD’nin önde gelen üniversitelerinde Osmanlı tarihi profesörüdür. Hasan Jön Türkler devrinde Arap milliyetçiliği konusunda uzmanlaştı. Cemal Osmanlı dönemi alt tabaka kültürleri konusunda bir numaradır. Ahmet ne yapıyor bilmiyorum.
Eski yazıyı sökünce Arapçanın elzem olduğunu fark ettim. Sophomore yılımda (yani ikinci sınıfta) Fred Donner adlı şahane bir genç hocadan bir yıl Klasik Arapçaya Giriş aldım. Sağlam bir gramer temeli edindim. Fred şimdi Şikago Üniversitesinde profesör, İslam dininin orijinleri, ilk Arap fetihleri, Taberi Tarihi konularında dünyanın önde gelen isimlerinden biri. Sonraki yıl hocam dünyaca ünlü karşılaştırmalı Sami dilleri uzmanı, İbn Haldun mütercimi Franz Rosenthal idi. Doğruca Mukaddime metnini aslından okuyarak başladık. Ancak Rosenthal çok yaşlıydı ve feci Alman aksanlı İngilizcesini takip etmek ömür törpüsüydü. Yılbaşına doğru bir rahatsızlık geçirdi veya gitti, hatırlamıyorum. Yerine can dostum, İstanbullu, Robert Kolejli Dimitri Gutas geldi. Daha kolay diye Binbir Gece Masalları’na döndük. Ama iş tavsadı, sınıfta tek öğrenci ben kaldım. Sonuçta Arapçam fazla gelişemeden kaldı. Şimdi kelime hazinem ve teorik gramer bilgim iyidir, cümleleri bulmaca çözer gibi çözümleyebilirim. Ama bir metni baştan sona oturup oku desen okuyamam. Dimitri Yale’de Arap ve İslam Bilimleri profesörü olmuş. Ortaçağda Yunanca ile Arapça ilişkileri konusunda dünyada bir numara.
Farsça içimde ukdeydi. Ta o yıllarda üç beş tane Hafız ve Sadi beyti ezberleyip yerli yersiz kullandığım vakidir; Mevlana’nın naatını da (Itri’nin Neva Kâr’ı kisvesinde) ezbere bilirim. Nihayet 2004 veya 2005 olmalı, Sözlük çalışmasının ikinci raundunda oturup bir Farsça gramer kitabı okumayı akıl edebildim. Burhan-ı Katı, Steingass, Paul Horn’un Yeni Farsça Etimolojisi, daha sonra Bartholomae’nin Eski İranca Sözlüğü ile MacKenzie’nin Pehlevice Leksikonu günlük yaşamımın parçası haline geldiler; ister istemez büyükçe parçaları ezberimde yer etti. Farsça bildiğimi hala söyleyemem. Ama klasik Fars edebiyatından herhangi bir beyit verin, bir iki sözlüğe bakıp çözerim. Değme İranlının aklına gelmeyecek acayip kelimeleri bazen pırt diye hafızanın torbasından çıkardığım olur.
 *
1988 sonu - 89 başı olmalı, bir iş için Hürriyet gazetesine yolum düştü. Beş on kişilik bir grupla muhabbet ederken eski yazı bir pusula çıkardılar. Okuyamamışlar. Verin bir bakayım dedim; kötü bir el yazısıydı, çözemedim. Murat çözer dediler. O vesileyle tanıştık. Özgüven fakirlerine özgü aşırı kibirden mustarip, kasıntı bir tip. Verin dedi, yalan yanlış da olsa okudu. Bilmediği konularda atıp tutması sinirime dokundu. Birkaç hatasını özenle düzelttim; hatta sırıtmış da olabilirim. (Kötü bir huy biliyorum, ama ne yapayım.)
Murat Bardakçı’nın bana karşı o zamandan beri dinmeyen nefretinin sebebi sanırım budur. Yüz yüze geldiğimizde hep yaltaklanır, alttan alır. Sırtımı dönersem vay halime!
El yazısı pek okuyamam, alışkanlığım yok. (Ali Nesin’i 1986’da askerdeyken eski yazı öğrenmeye ben teşvik etmiştim. Sonradan yıllarca babasının arşivleriyle uğraştı, el yazısını benden daha iyi çözer.) Ama matbaa yazısında sıkıntı çekmem. Kilometrelerce eski gazete arşivi taradım. 2002’de hapisteyken mahkumlara eski yazı dersi verdim. Bu seferki hapiste bir-iki kısa roman, bir de Tanin gazetesinin Türk basınında ilk kez 1909’da Anadolu’ya gönderdiği muhabirinin yazılarından derleme kitabı okudum. İtiraf edeyim, yavaş okuyorum. Yer yer ilkokul ikinci sınıf öğrencisi gibi heceliyorum. 44 yıl sonra hala öyle olması utanç verici, ama elden ne gelir?
İyisi mi yata kalka Atatürk’e dua edelim. Latin alfabesi gibisi yok.