Sunday, September 15, 2019

Oyun sonu öyküleri

Ferdinand Marcos
1965-1986 arası 21 yıl Filipinler başkanı. İlk başkanlık döneminde büyük çaplı kamu yatırımları, karayolu yapımı ve pirinç destekleriyle popülerlik kazandı. 1969’da ikinci kez seçildikten sonra tırmanan muhalefete karşı gitgide sertleşen politikalar izledi. 1972’de sıkıyönetim ilan ederek anayasayı askıya aldı. Sıkıyönetim referandumu %90 küsur oyla onaylandı. Yolsuzluk ve kayırıcılık ayyuka çıktı. “Terörle mücadele” kisvesi altında hukuk ayaklar altına alındı.
1981’de (muhtemelen Amerikalıların baskısıyla) yeniden seçim yapıldı. Muhalefetin boykot ettiği seçimi Marcos açık farkla aldı.
1983’te muhalefet lideri Aquino’nun ülkeye döndüğü gün havaalanında katledilmesi önemli bir dönüm noktasıydı. Rejimin dayanaklarından ABD ve Katolik kilisesi Marcos’la aralarına mesafe koymaya başladılar. Marcos’un 2. Dünya Savaşında aldığı iddia edilen cesaret madalyalarının sahte olduğu ortaya çıktı. Eşiyle ilgili skandallar meydana döküldü. Çiftin yurt dışındaki servetiyle ilgili akıllara durgunluk veren listeler yayınlandı.
7 Şubat 1986’da Marcos baskın erken seçime gitti. Öldürülen Aquino’nun eşi Corazon Aquino muhalefetin adayı idi. Seçimler yoğun baskı ortamında gerçekleşti. Aquino açık farkla önde görünürken geç saatte gelen sonuçlarla Marcos galip ilan edildi. 9 Şubatta Yüksek Seçim Kurulu’nun 35 bilgisayar teknisyeni sayımda büyük sahtecilik yapıldığını bildirerek istifa ettikten sonra bir kiliseye sığındılar. Katolik kilisesi, teknisyenleri güvenlik güçlerine teslim etmeyi reddetti.
15 Şubattan sonra kitlesel sokak gösterileri ülkeyi felç etti. Marcos’u devirmeye yönelik bir darbe teşebbüsü ortaya çıkarıldı. Darbe teşebbüsünün arkasında olmakla  suçlanan rejimin temel direklerinden ikisi, Savunma Bakanı Enrile ile Jandarma genel Komutanı Ramos, 22 Şubatta bir basın bildirisiyle Marcos aleyhine döndüklerini açıkladılar. Aynı gün Manila başpiskoposu Kardinal Jaime Sin halkı diktatöre direnmeye davet etti. 23 Şubatta göstericileri dağıtmak üzere gönderilen askeri birlikler kalabalığa ateş açmayı göze alamayıp geri çekildi. 24 Şubatta bir helikopter birliği göstericilere katıldı.
25 Şubatta Marcos törenle başkanlık yemini etti. Bir saat sonra Aquino da çok daha büyük bir kalabalık huzurunda  başkanlık yemini etti. Öğleden sonra Marcos ve eşi birkaç milyon dolarlık nakit ve değerli eşya ile birlikte ülkeden kaçtı.
25 Şubat günü 2002’den bu yana Filipinler’de milli bayram olarak kutlanıyor.
Suharto
1967-1998 arası 31 yıl Endonezya başkanı. 1960’ların kaos ve iç savaş ortamından sonra ülkede asayişi sağladığı için ilk yıllarında halk desteği gördü. Kurduğu parti beş kez açık farklı seçim kazandı. Ancak güvenlik güçlerinin kontrolsüz terörü ülkede zamanla bezginlik yarattı. 1980’lerden itibaren yolsuzluk iddiaları ayyuka çıktı.
1997’de Asya finans krizi ülke ekonomisini sarstı. Başkanın sağlığıyla ilgili kaygılar gündeme geldi. Krizden çıkmak için Aralık 1997’de uygulamaya konan reform paketinin başkanın ailesine ve yakınlarına uygulanmaması veya uygulanamaması genel tepkiye yol açtı.
Mart 1998’de Suharto altıncı kez başkan seçildi. Ancak güvendiği isimlerin birçoğu “arazi oldukları” için yeni hükümetin kilit pozisyonlarına başkanın aile üyeleri ve iş ortakları getirildi. Mayısta sokak gösterileri başkenti felç etti. Öğrenciler parlamento binasını işgal ederek başkanın istifasını istediler. Suharto bakanlar kurulunu değiştirmeyi ve 2003’te çekilmeyi önerdi, ancak göstericiler bunu kabul etmediler. Göstericilere karşı güç kullanma emrine Silahlı Kuvvetler Genel Komutanı Wiranto uymadı. 21 Mayısta Suharto istifa ederek çiftliğine çekildi. Yardımcısı Habibie başkanlığı devraldı.
İzleyen dönemde, Suharto ailesinin 15 ila 35 milyar dolara olarak tahmin edilen serveti tartışma konusu oldu. Eski başkanın kendisini suçlayan bir gazete aleyhine açtığı tazminat davasını Endonezya Yüksek Mahkemesi reddetti. 2000’de Suharto ev hapsine alındı. Oğlu 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Kardeşi devleti dolandırmak ve rüşvet suçlamalarıyla tutuklandı. Kurduğu vakıflara ağır para cezaları verildi. 2006’da Suharto’nun kendisi aleyhine bir dizi tazminat ve ağır ceza davası açıldı, ancak sağlık durumundan ötürü mahkeme ertelendi. 2008’de öldü. Ölümünden sonra büyük bir ulusal lider olarak onurlandırıldı.
Park Chung-hee
1961-1979 arası 18 yıl Güney Kore başkanı. Askeri darbeyle başa geçti. 1963’te yeni anayasa ile otoriter, merkeziyetçi bir başkanlık sistemi getirdi. Beş kez başkan seçildi. Modern tarihin en çarpıcı ekonomik kalkınma hamlelerinden birine öncülük ederek Güney Kore’yi dünyanın önde gelen ekonomilerinden birine dönüştürdü.
1970’lerin başından itibaren özellikle üniversite öğrencileri arasında, güvenlik güçlerinin kontrolsüz şiddetine ve kişisel hakların ihlaline karşı protesto hareketleri yaygınlaştı. 1972’de rejim protestolara ülke çapında sıkıyönetim ilan ederek karşılık verdi. Ulusal istihbarat örgütü KCIA öğrencilere karşı bir dehşet kampanyası başlattı. Medya tümüyle hükümetin kontrolüne girdi.
16 Ekim 1979’da öğrenci gösterileri ülkenin önemli kentlerinden Busan ve Masan’da kontrolden çıktı. Göstericiler devlet binalarını ele geçirdiler. Sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
26 Ekimde KCIA başkanı Kim Jae-gyu bir resepsiyonda başkan Park’ı ve yakın güvenlik görevlilerini vurarak öldürdü.  Kim cinayeti vatani hislerle işlediğini söylese de gerçek maksadı hiçbir zaman açıklığa kavuşmadı. Busan-Masan olaylarındaki rolünden ötürü suçlandığı veya görevden uzaklaştırılması gündeme geldiği için yaptığını söyleyenler olduğu kadar, Park yerine başkan olan General Chun Doo-hwan tarafından kullanıldığından kuşkulananlar da oldu. Kim 1980’de idam edildi.
Park’ın kızı Park Geun-hye 2013’te Güney Kore başkanı seçildi. Ancak dört yıl sonra yolsuzluk suçlamasıyla görevden alınarak 24+1 yıl hapse mahkum edildi.
Yunan Cuntası
Askeri cunta Yunanistan’ı 1967-1974 arası yedi yıl yönetti. 1960’ların siyasi kaosunu giderdiği ve hissedilir oranda ekonomik kalkınma sağladığı için toplumun büyük bir bölümünce desteklendi. 19 Temmuz 1973 anayasa referandumunda cunta lideri Papadopulos %78.6 oyla kendini cumhurbaşkanı seçtirdi. Demokrasiye dönüş planını açıkladı. Ancak “açılım” planı üniversite öğrencileri ve sol kesim tarafından reddedildi. 14 Kasımda Atina Politeknik’te başlayan öğrenci ayaklanması üç gün sonra, 17 Kasımda, kanlı bir şekilde bastırıldı. Politeknik baskınının mimarı olan Jandarma Genel Komutanı General Yoanidis 25 Kasımda “kararsızlık , çıkarcılık ve yolsuzluk”la suçladığı Papadopulos’u devirerek yönetime el koydu. Sertlik yanlısı generallerden Gizikis cumhurbaşkanı ilan edildi.
Yoanidis-Gizikis cuntası ülke içinde ve dışında tepki ile karşılandı. İç ve dış kamuoyunda köşeye sıkışan rejim, askeri bir başarıyla otoritesini pekiştirmeyi denedi. 15 Temmuz 1974’te cunta yanlısı bir kadro Kıbrıs’ta bir darbe ile yönetimi ele aldı. Ancak cuntanın hesabı Türkiye’nin askeri müdahalesi ile tersine döndü. 20 Temmuzda Türkiye Kıbrıs’a asker çıkararak adanın bir bölümünü işgal etti. 23 Temmuzda Türkiye ile Yunanistan savaşın eşiğine geldi. Aynı gün cumhurbaşkanı Gizikis ordu üst kademesiyle temaslardan sonra, yedi yıldan beri devre dışı olan kıdemli sivil siyasetçilerle toplandı. Yoannidis görevden alındı. 11 yıldan beri Paris’te sürgün olan eski başbakanlardan Karamanlis yönetimi ele almak üzere Atina’ya davet edildi. Siyasi partilere ilişkin yasaklar kaldırıldı. Kısa bir süre sonra yapılan seçimlerle demokratik yaşama dönüldü.
Papadopulos ve Yoanidis tutuklanarak müebbet hapse mahkum edildiler. Her ikisi yıllar sonra cezaevinde öldüler. Gizikis hakkında vatana ihanet ve askeri ayaklanma suçuyla açılan dava beraatle sonuçlandı.
Porfírio Díaz
1876-1911 arası 35 yıl Meksika başkanı. Cientificos adı verilen ilerici/modernleşmeci akımın lideri idi. Muazzam bir ekonomik ve toplumsal kalkınma hamlesine öncülük etti. Meksika’yı modern çağa taşıdı. Kilisenin gücünü kırdı. Köylülerin ve Kızılderililerin refahını gözetti. 35 yıl boyunca girdiği her seçimden zaferle çıktı. Hızlı kalkınma ile birlikte oluşan büyük servetler, rejimin yakın çevresinde halkın nefretine hedef olan bir oligarşinin meydana çıkmasına yol açtı. General Reyes komutasındaki silahlı kuvvetler ülkenin birçok bölgesinde bir baskı ve terör rejimi kurdular.
Seksen yaşına gelen Diaz 1910 seçimine katılmayacağını ilan etti. Bunun üzerine rejimin iki ana dayanağı olan General Reyes ile Maliye Bakanı Limantour arasında kıyasıya bir güç mücadelesi başladı. Diaz fikrini değiştirerek seçime girmeye karar verdi. Başkanın emeklilik vaktinin geldiğine inanan rejim seçkinlerinin birçoğu bunun üzerine reformcu Madero’nun adaylığını destekleme kararı aldılar. Seçim kampanyası esnasında Madero tutuklandı. Diaz, ağır baskı ortamında geçen seçimin galibi ilan edildi. Ancak birçok eyalette seçimde hile yapıldığı ortaya çıktı. Seçim ertesinde serbest bırakılan Madero bir bildiri yayınlayarak Meksika halkını ihtilale davet etti. 20 Kasım 1910’da başlayan ayaklanma kuzey eyaletlerinde tutunmayı başardı. İhtilalcilerin başkente yaklaşması üzerine eski rejimin güçlü adamı General Reyes de ihtilale katılarak Madero’yu desteklediğini bildirdi. Mayıs 1911’de Diaz istifa ederek yurt dışına kaçtı.
Genel gözlemler
1. Tüm örneklerde belirleyici olay, kilit mevkideki kişilerin taraf değiştirmesidir.  Beş örneğin tümünde askerin (silah), birinde kilise liderliğinin (din), birinde belki askerin örtülü desteğiyle istihbarat örgütünün, birkaçında sivil politikacıların attığı taklalar baş rolü oynamıştır.
2. Liderin yaş/sağlık veya siyasi zaaf veya ekonomik kriz nedeniyle “gidici” olduğu inancının belirmesi, siyasi dengelerde çok hızlı değişimlere yol açar.
3. Seçim hilesi örtü altında tutulabildiği sürece rejimin sürmesine hizmet edebilir, ancak ortaya saçılırsa rejimin meşruiyetine ölümcül darbe vurur.
4. Kitlesel sokak gösterileri etkili bir silahtır, ancak tek başına rejimi devirmek için yeterli değildir. Güç odaklarının taraf değiştirmesi belirleyicidir.
5. Diktatörün geçmişte popüler ve/veya başarılı olması, düşme anında hiçbir şey ifade etmez.
6. İyi başlayan rejimler, fazla uzarsa kötü biter.

Friday, September 6, 2019

Mutmain

Arapça itminân “dinmek, dingin olmak, sükun bulmak”, faili mutmâin “dingin, sakin, huzur bulmuş”. Son derece nadir olan rübai ifˁilāl vezninde bir türev. Kuran’da fiil dokuz kez, fail adı dört kez geçiyor. بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُۜ “kalpler Allahı anmakla huzur bulur”, مُطْمَئِنٌّۢ بِٱلْإِيمَٰنِ “iman ile sükunet bulmuş”.
Eski sözlüklerde kabul gören görüşe göre kalın t ile ṭmn طمن kökünden geliyor.[1] Fakat bu kökün düzenli basit türevleri yok, sadece taṭâ’mana, ṭumâ’nîna gibi dörtlü türevleri bulunuyor. Neden böyle olduğuna dair bellibaşlı Arap gramercileri tartışmışlar, doyurucu bir sonuca varamamışlar. Kamus muṭmain sözcüğü ṭamn ile eş anlamlıdır demiş, fakat bu ikincisi düzgün dilde kullanılmaz diye eklemiş. Aramicede “teselli etmek, consolation” anlamına gelen bir ṭamâ טָםָא fiili var, ṭmA kökünden. İlgili olmalı, ancak tam ilişkiyi anlamak güç.
Osmanlıcada mutmain ve itminan çok sık olmasa da kullanılan sözcükler. 1930’larda bir ara moda olmuş görünüyor. 1950’lere doğru azalmış, Adnan Menderes birkaç kez demeçlerinde kullanmış. 1960’ların ortalarından itibaren mainstream dilden kaybolmuş. 2000’lerin başında neo-İslamist çevrelerde yeniden duyulmaya başlandı; belki Nur risalelerinin etkisidir, bilemiyorum. 2014’te Alev Alatlı bir röportajda “teselliyi, rejimle mutmain olan daha büyük kitlelerde bulurum” demiş, sosyetik neo-popülizmin temel bir akidesini dile getirmiş. Sanırım mutmain sözcüğünün ana akım medyada uzun bir aradan sonra ilk belirişi olmalı. Kitleler, demek ki, rejimden “memnun” yahut “razı” veya “hoşnut” değil, dini yankıları olan daha derin ve mistik bir ruhsal algılanım içindeymiş. Rejimle sükun bulmuşlar. İç huzura ermişler.
Yahut Bayan Alatlı sadece lugat paralamış.
*
Tatmin تطمين Arapça değil, ne klasik ne modern Arapça sözlüklerde bulabiliyoruz. Osmanlıca eski metinlerde de yok. Bulabildiğim en erken örnek 1900 tarihli Şemseddin Sami Bey sözlüğü, o da katiyen tasvip etmemiş: “taṭmīn: Mutmain etme ve te’min manasıyla kullanılmaktaysa da doğru değildir. İtminān rübaidir, tefˁil babından gelmez.” Son cümlenin anlamı şu: iṭminan fiili ṭmn değil ṭm’an dörtlü kökünden gelir, geçişli/ettirgen türevi öyle yapılmaz.
Sami Beyin itirazlarına aldırış edilmemiş, sözcük hızlıca tutulmuş, hatta 1910’ların başında tatminkâr gibi türevleri peyda olmuş. Neden tutmuş? Belli ki bir ihtiyaca cevap vermiş, yoksa yeni (ve yanlış yapılı) kelimeler tutmaz.
Hangi ihtiyaç? Bianchi’nin, bir devir Osmanlı aydınının el kitabı olan[2] 1843 basımı Fransızca-Türkçe sözlüğüne bakıyoruz. Satisfaction ve contentement karşılığı hoşnudluk, mahzuziyet, rıza, safa-i hatır demiş. Satisfaire: hoşnud etmek, razı etmek, irza etmek, ikna etmek. Bir şey dikkatimizi çekiyor. KİŞİYİ satisfaire etmek anlamında bu karşılıklar yeterli. Fakat bir İSTEĞİ veya İHTİYACI satisfaire etmek anlamında hiç biri uygun değil. Nitekim maddenin devamında zorlanmaya başlıyoruz. Satisfaire ses passions: heva vü hevesine tabi olmak, istifai hazz etmek. Satisfaire ses désirs: istedüğüni yapmak. Satisfaire l’espoir: tasdikı me’mul etmek. Satisfaire l’attente publique: me’muli nası tasdik etmek. Hayır, hiç biri oturmuyor. Tatmin edici değil.
Eksikmiş, giderilmiş.
*
Tatminsizlik Fransızca mécontentement, İngilizce dissatisfaction çevirisi. 1940’larda piyasaya çıkmış görünüyor. 1950’de Milliyet’teki bir yazısında Tarık Buğra “mide ve cinsiyet arzularının tatminsizliği” ifadesini rahatça kullanmış. İlginç olan, 1960’ların ortalarına dek tatminsiz sözcüğü “tatmin edilmeyen” anlamının yanında, “tatmin etmeyen” anlamında da görülüyor. Mesela 1965 tarihli bir haberde Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nden profesör filanca, bakanlığın hazırladığı yasa tasarısının tatminsiz yönlerinden söz ediyor. Nitekim tatmin etmek geçişli yapıda bir fiil olduğundan tatminsiz’in de geçişli olması akla daha yatkın.
“Tatmin edilmeyen” anlamında mutmainsiz dense belki daha yakışıklı dururdu.



[1] Modern sözlüklerde genellikle ṭmAn dörtlü kökü altında gösteriliyor.
[2] Bkz. Recaizade Ekrem, Araba Sevdası. Romanın kurgusu, Bihruz Bey’in siyeh-çerde deyimini Bianchi sözlüğünde bulamayıp yanlış yorumlamasından yola çıkar. 

Wednesday, September 4, 2019

Mandalina

Narenciye türü olan mandarin’in Batı dillerinde ilk belirişi Pehr Osbeck’in 1757’de İsveççe yayımlanan Uzakdoğu Seyahati Güncesi (Dagbok öfwer en Ostindisk resa åren 1750, 1751, 1752), özgün basımda sf. 192, kopyası aşağıda.


Ne diyor? Çin’de portakalın iki çeşidi vardır, daha makbul olanına Mandarin-portakalı denir, kabuğu gevşek olur, Çinliler buna kamm der. Kim bu meyveye mandarin adı verir, belirtmemiş; muhtemelen Gwangdong civarındaki Portekizli veya Hollandalı tüccar kolonisi olsa gerek. Neden öyle dendiğini de açıklamamış. Mandarin bu tarihte Çin’in alim ve yönetici sınıfına Avrupalıların verdiği ad; yerleşik ve bilinen bir sözcük. “Mandarin cübbesi sarı renk olduğundan” deniyor, ama bu inandırıcı değil; sonuçta portakal ve öbür turunçgiller de aynı renk. Tahminimce “hocaefendi portakalı” ya da “paşa portakalı” gibi bir şey kastedilmiş olmalı.
Osbeck modern biyolojinin babası sayılan Linnaeus’un talebesi, Çin Denizi balıkları üzerine çalışması çığır açıcı, kitabı tüm Avrupa’da ses getirmiş. J. Gottlieb Georgi’nin Almanca çevirisi 1765’te Rostock’ta basılmış. Reinhold Forster’ın Almancadan yaptığı İngilizce çeviri 1771’de Londra’da çıkmış. Wikipedia 1768 tarihli Fransızca bir çeviriden de söz etmiş, ama Bnf kataloğunda böyle bir eser görünmüyor. Fransızca ikincil literatürde de genellikle İngilizce çeviriye atıf yaptıklarına göre Fransızcası yok ya da yaygınlaşamamış diyeceğiz.
Fransızcada teyit edilebilen ilk örnek Bernardin de Saint-Pierre’in 1773’te Amsterdam’da basılan Voyage à L’isle de France etc. adlı klasik seyahatnamesi. Mauritius adasında mandarine adlı bir tür portakal yetiştirilir diyor, başka ayrıntı vermiyor. Hint Okyanusuna kadar ulaştığına göre o coğrafyalarda bir süreden beri bilinen bir ürün olmalı. Avrupa’ya ulaşması zaman almış.
*
Bianchi’nin Fransızca-Türkçe Sözlüğü 1846 tarihli ikinci basımında mandarin karşılığı “Çinde mansıb sahibi” tanımını vermiş, narenciyeye değinmemiş. Demek ki o tarihte henüz Türkiye’de duyulmuş bir şey değil. Vefik Paşa’nın 1876 basımı Lehce-i Osmani’sinde mandarin için ayrı madde yok, ancak portakal maddesi altında “Çin portakalı: narengî, mandarin” diye bilgi verilmiş. TDK’nın bir cehalet ve özensizlik abidesi olan yeni yazı basımı bunu ‘mandalin’ diye çevirmiş, ama orijinal baskıda r ile مندارين .
Tıngır ve Sinapyan’ın 1892 tarihli Istılahat Lugati’nde Fransızca mandarine “Yusuf efendi ve mandarin denilen yemiş” olarak tanımlanmış. Yusuf efendi’yi duymamıştım, böylece öğrendim.
Cumhuriyet gazetesinde mandarin ve mandalina yazımları aşağı yukarı 1950’ye dek başa baş gitmiş. 1950’den sonra mandarin sadece “Çincenin egemen lehçesi” ve çok nadiren “Çin’de eski yönetici sınıfı” anlamında görülüyor. Meyvenin adı mandalina olarak yerleşmiş.

Sunday, September 1, 2019

Suikast işe yarar mı?

Caesar, MÖ 44. Diktatördü, senatoda büyük temizliğe hazırlanıyordu, ya da hazırlandığı sanılıyordu, canlarını kurtarmak için vurdular. Bir şeye yaradı mı? İki bin yıldır tartışılan konu, doğru cevap belli değil. Cumhuriyetin ömrü 14 yıl uzadı, sonuçta bir şey değişmedi.
Tiberius, Caligula, Neron, Domitianus, Commodus, Caracalla, Elagabalus vb. Roma imparatorları. İktidarda gözü dönmüş birer kanlı manyağa dönüştüler; öldürülmekten korkanlarca öldürüldüler. Fena oldu diyeni hiç duymadım, eden bulur dünyası. Lakin örneklerin tümünde katiller, doğrudan ya da dolaylı olarak iktidara oynayanlardı. Motivasyonun ne kadarı adalet sevdasıydı, ne kadarı iktidar hırsı, belli olmaz.
Dublin, Kanlı Pazar, 1920. Bir günde İngiliz emniyet ve istihbaratının önde gelen 14 elemanını indirdiler. İngiliz polisi darmadağın oldu, istihbarat çöktü. Bir buçuk yıl sonra İrlanda’nın bağımsızlığına giden yolda kilit olaydı derler.
31 Temmuz 1914 Jean Jaurés suikasti. Fransa’nın Dünya Harbi’ne girişini önleyebilecek olan tek kişiydi, o da gidince başka umut kalmadı. Felakettir, evet. Ama etkili mi? Etkili.
Temmuz 1908’de İttihat ve Terakki komitesi Makedonya’da Şemsi Paşa’yı sokak ortasında kurşunlattı. Arnavut isyanını bastırmakla görevli ordu komutanıydı. Birkaç gün sonra olayı soruşturmak için İstanbul’dan gönderilen komutan da (adı neydi?) trenden iner inmez vuruldu. Meşrutiyetin ilanı bu sayede gerçekleşti. Yapmasalar hepsi herhalde tutuklanırdı. Bugün ne Talat’ı ne Mustafa Kemal’i duymuş kimse olmazdı.
Sonradan aziz mertebesine çıkarılmasına bakmayın, Abraham Lincoln tarihin en kanlı ve korkunç katliamlarından birinde başkumandandı. Öldürülmesi bir işe yaramadı, aksine belki Güney’e yönelik baskının artmasına yol açtı. Ama düşün: çağın en ünlü aktörlerinden biri, tiyatronun ortasında çekip başkanı vuruyor, sonra sahneye çıkıp Latince “Sic semper tyrannis” (zalimin sonu hep böyledir) diye replik geçiyor. Var mı bundan daha şık bir hareket?
Eichmann’ın Arjantin’den kaçırılıp İsrail’de yargılanması açıkça yasadışı bir intikam organizasyonuydu. Ona bakarsan Nürnberg yargılamalarının da pek hukuka gelir yanı yoktur: Güçlüydüler, gerekeni yaptılar. Peki, elinde İsrail gibi bir devletin ya da galip orduların yoksa, dünyanın galipleri haklı davana kıçını dönüp kendi dertlerine düşmüşse, Nürnberg’de ve Eichmann davasında onların sağladığı adaleti sen nasıl sağlayabilirsin?
Burada da Nürnberg mahkemesi kurulmadı değil, kuruldu. Savaş suçlularını yargılamak için Aralık 1918’de İstanbul’da kurulan Divan-ı Harb-i Örfi’de idam edileceklerin başında Talat, Enver, Cemal, Sait Halim ve Bahattin Şakir vardı. Beceremediler. Ellerinden kaçırdılar, Almanya’ya söz geçiremediler ya da geçirmek istemediler, Türkiye içinde kontrolü kaybettiler. Mahkemenin yapması gereken işi yapmak, muhtemelen devletlerin de göz yummasıyla, bir avuç fedaiye düştü.
Mahkeme yoluyla assalar daha iyi olurdu sanırım. Sonrası için daha iyi bir emsal oluştururdu. Uğraşmadılar. Fedaiye yaptırmak hem daha ucuz, hem İngiltere ile Türkiye’nin arasını boş yere açmaya ne lüzum var?