30 Ekim 2018 Salı

Osmanlı köle sever


Her toplumda seçkinler aristokratlaşma eğilimi gösterir. Seçkin (yani elit) demek, yetenekle, beceriyle, şansla ya da zorbalıkla, çok insanın hayatını belirleyecek kararlar verme pozisyonuna gelmiş kişi demek – bakan, komutan, fikir ve moda önderi, para babası, mafya babası, halk kahramanı, alim ve saire. Bunlar mesela yalınayak köylüyken oraya gelmiş olabilir, ya da aileden servet ve itibara varis olabilir. Elit olmak için aristokrat olmak gerekmez. Mantıken gerekmez yani, uygulamada bazen gerekebilir.
Aristokratlaşmak demek seçkinlerin kendini kapalı bir zümre ya da sınıf olarak tanımlaması demek. Yani giriş bariyerlerini yükseltmek; “içeriden” olmayanlara kapıları kapatmak. Nasıl yapılır? Umumiyetle son derece sofistike, taklidi güç birtakım toplumsal normlar oluşturulur. Bunlar kırk yılda zor öğreneceğin şeylerdir; bilmeyene “hop birader damsız girilmez” denip kapılar kapatılır. Fiiliyatta bunun anlamı elit pozisyonların elit aile çocuklarına tahsis edilmesidir. Bir “seçkinler kültürü” yaratırsan, kaçınılmaz olarak “iyi aile çocukları” üretmiş olursun. Bir sonraki kuşakta elit pozisyonlara onların gelmesini eşyanın tabiatına uygun sayarsın.
Eski Avrupa’da yağma ve çapul yoluyla arazi edinmiş ya da parasıyla zengin olmuş insanların kont, lord, dük gibi unvanlarla altsoylarını güvenceye almaları tipik bir aristokratlaşma örneğidir. Eğitimi elit pozisyonları için başlıca norm haline getirdikten sonra Harvard’ın fiyatını uçuk seviyelere çıkarmak bir başka aristokratlaşma modelidir. “Haza İstanbul beyefendisi” sıfatına layık görülen kişileri övüp beğenmek tipik bir aristokratçılık vakasıdır.
İmdi, aristokratlığın fazlası zarardır. Bunu herkes bilir. Kapıları kapatınca dışarıdaki akıllı, hırslı, yetenekli insanların öne çıkmasını önlemiş olursun. Seçkin babanın evladı genellikle vasata meyleder. Mirasyediden hayır gelmez. Aristokrasinin katılaşması bu nedenle toplumlara durgunluk ve beyin ölümü getirir. Bir süre sonra kapı dışında birikenler patlar, şatoları yakıp sahiplerini boğazlarlar. Barbarlar kazanır.
Lakin bir miktar aristokrasi iyi bir şeydir. Demokrasi çağında, hele Türkiye gibi avamperverliğin ibadet sayıldığı toplumlarda bunu söyleyen dayak yer gerçi, ama gerçek budur. Birkaç sebeple öyledir.
Birincisi insan tabiatı. Onca hırs, kavga, emekle bir yerlere gelmişsin; evladına bir gelecek sağlayamayacak olduktan sonra neye yarar? Gücünün ve itibarının en azından bir kısmını özelleştiremiyorsan zaten motivasyon ortadan kalkar, sinik ve ilkesiz olursun. Günü kurtarmaktan başka derdin olmaz. İtibar, eğer kalıcıysa değer taşır. Ya da kalıcıysa daha fazla değer taşır diyelim.
İkincisi kültür. Yani sanat, zarafet, üslup, edep, gusto, öyle şeyler. Bunlar elit zümrenin kendini dışarıdakilerden korumak için tel tel ördüğü kozadır. Her çağda ve her diyarda öyledir. Medeniyet dediğin de bundan başka bir şey değil zaten. Bunlar olmasa geriye güç mücadelesinin kanlı ve yırtıcı dişlerinden başka şey kalmazdı.
Üçüncüsü ve en önemlisi özgürlük. Bakın bu konu mühim. Boşuna hayal kurmayın: bir miktar aristokrasi olmadan özgürlük olmaz. Kıçı açık insan özgür olamaz; mevzi kazanmak ve yerini korumak için her gün vahşi hayvanlarla boğuşmak zorunda olan insan da özgür olamaz. İnsan yaşamında aklın ve vicdanın özgürlüğünü ön plana çıkarabilmek için dayanacak bir yerin olması lazım; toplumsal konumundan ve itibarından az çok emin olman lazım. “Bugün güçlü olanın hoşuna gitmezsem mahvoldum, yalınayak geldim yalınayak giderim” diye düşünen insanın özgürlük gibi bir lüksü olamaz.
Eğer bir miktar aristokrasi yoksa toplumda sadece o gün güçlü olanın borusu öter. Dün ve önceki gün güçlü olanların evlatları hala oradaysa, “dur bakalım hemşo, o iş senin bildiğin gibi değil” deme ihtimali – belki, bazen – olabilir.
Demek ki neymiş? Aristokrasinin fazlası zarar, azı da zararmış. Ölçü lazımmış.
*
Osmanlı devletinin temel içgüdüsü her türlü aristokrasinin üremesini ve kök salmasını önlemektir. Sadece ulema sınıfında (yani medrese mezunu alim ve fakih zümresinde) ırsi bir aristokrasinin ortaya çıkmasına göz yummuş ya da yummak zorunda kalmıştır; fakat onların devlet yönetiminde etkili olmasına izin vermemiştir. Asıl yönetici olan askeriye sınıfında ve daha sonra güçlenen sivil kalemiyede her zaman toplumun en alt tabakalarından gelenler tercih ve teşvik edilmiştir. Paşaların büyük çoğunluğu, herhangi bir ailevi geçmişi olmayan türediler ve kariyer memurlarıdır; bir kısmı satılmış köledir, Hıristiyan reayadan devşirilmiş esirdir, ya da yabancı sığınmacıdır. Belli bir asgari eğitim düzeyi gerektiren sivil bürokrasinin 19. yy’da öne çıkmasıyla beraber şehirli alt-orta sınıflar biraz daha avantajlı konuma geçer. Ama o zaman bile devlet, hazır eğitimli adam almaktansa elemanlarını meslekte eğitme yolunu seçmiştir. Yıldırım Bayezid’den sonra padişahlar asla soylu aileden kız almamış, soyu sopu belirsiz cariyeleri tercih etmiştir. Neme lazım, saltanata rakip çıkar.
Cumhuriyet rejiminin bu kadim geleneği aynen sürdürdüğünü görüyoruz. İki kademeli 1913/1923 devriminin ana iddiası, son devir Osmanlı’nın “monşerleşmiş” elit kadrolarını tasfiye etmektir. (Ondan sonraki otuz yıl boyunca Paris, Nis, Viyana, Kahire ve Beyrut, düşkün Osmanlı zadeganıyla dolup taşar.) Tek parti döneminde yetişen nispeten iyi eğitimli ikinci kuşak kadrolar 1960 ihtilalinden sonra acımasızca biçilir. Hasbelkader devlet teşkilatında kalmış nitelikli kadroların tamamını 12 Eylül rejimi tasfiye eder. (Öyle ki, ülkenin açık farkla en iyi elit okulu olan Robert Kolej’den benimle aynı yıl mezun olan 190 kişiden sadece bir veya ikisi kamu sektöründe iş bulur.)
Bugün olup bitenler de aynı geleneğin devamıdır. 1980 sonrasında yurt dışında eğitim gören ya da yurt dışından esen rüzgarlardan etkilenen ikinci ya da üçüncü kuşak burjuva çocuklarının neredeyse tamamı kamudan ve yüksek eğitim kurumlarından atılmıştır. Gezi parkında birtakım çocukça protestolar yapmak ya da yurt dışına iltica etmekten başka seçenek bırakılmamıştır. Yerlerine, elit kökenli olmamak dışında ortak paydaları olmayan yeni kadrolar atanmıştır. Hiç merak etmeyin, otuz sene sonra onların da suyu kaynar.
Osmanlı köle sever. Eski zaman Avrupa’sı gibi perukalı soytarılara, kibarzadelere prim vermez. Osmanlı’nın simgesi, okuması yazması olmayan ama padişaha sadakati sayesinde müşir ve paşa rütbesi kazanıp imparatorluğun en güçlü adamlarından biri olan Yedi Sekiz Hasan Paşa’dır.
*
Niccolò Machiavelli tüm zamanların en parlak siyasi düşünürlerinden biridir. Titiz ve çalışkan bir tarihçidir. Devrimci Floransa cumhuriyetinde 14 yıl kadar üst düzey devlet görevlerinde bulunduktan sonra rejim değişikliğinde hapsedilmiş ve işkence görmüştür. 1513 yılında hapisten kurtulduktan hemen sonra yazdığı Hükümdar adlı eserinin 4. başlığında Fransa ile Türkiye’yi kıyaslar. Yüz yıldır girdiği her savaştan galibiyetle çıkan ve zaten uçsuz bucaksız olan imparatorluğunu iki katına çıkarmanın eşiğinde duran Osmanlı’nın, uzun vadede kaybetmeye mahkum olduğu kanısını dile getirir.
Şöyle: (Çeviriyle uğraşamayacağım, kusura bakmayın.)
“The principalities of which one has record are found to be governed in two different ways: either (1) by a prince, with a body of servants, who assist him to govern the kingdom as ministers by his favour and permission; or (2) by a prince and barons, who hold that rank by inheritance and not by appointment by the prince. Such barons have states and their own subjects, who recognize them as lords and have a natural loyalty to them. Those states that are governed by a prince and his servants respect their prince more, because in all the country there is no one who is recognized as having greater power than him. If they show respect to another, they do it as to a minister and official to whom they do not bear any particular loyalty.
The examples of these two governments in our time are the Turk and the King of France. The entire country of the Turk is governed by one lord, the others are his servants. He divides his kingdom into regions, and sends different administrators there. He shifts and changes them as he chooses. But the King of France is placed in the midst of an ancient body of lords, acknowledged by their own subjects and loved by them. They have their own rights, and the king cannot take these away except with some risk of rebellion. Therefore, there would be great difficulties in seizing the state of the Turk, but, once it is conquered, great ease in holding it. The causes of the difficulties in seizing the kingdom of the Turk are that the invader cannot be called in by the princes of the kingdom. Nor can he hope to be assisted in his designs by the rebellion of those whom the prince has around him. This arises from the reasons given above. His ministers, being all slaves and servants, cannot be easily bribed, and one can expect little advantage from them when they have been bribed, as they cannot carry the people with them. Hence, he who attacks the Turk must bear in mind that he will find him united, and he will have to rely more on his own strength than on the rebellion of others. But, once the Turk has been conquered in the field in such a way that he cannot replace his armies, there is nothing to fear but the family of this prince. Once they are killed, there remains no one to fear. The others have no credit with the people, and as the conqueror did not rely on them before his victory, so he ought not to fear them after it.
The contrary happens in kingdoms governed like that of France. One can easily enter there by gaining the cooperation of some baron of the kingdom for one always finds dissatisfied barons who desire a change. Such men, for the reasons given, can open the way into the state and make the victory easy. But if you wish to hold the kingdom afterwards, you meet with infinite difficulties, both from those who have assisted you and from those you have crushed. Nor is it enough for you to have destroyed the family of the prince, because the lords that remain make themselves the heads of fresh movements against you. Because you are unable either to satisfy or destroy them, that state is lost whenever time brings the opportunity.
Now if you will consider what was the nature of the government of Darius, you will find it similar to the kingdom of the Turk. Therefore it was only necessary for Alexander, first to conquer him in battle, and then to take the country from him. After the victory, Darius being killed, the state remained secure to Alexander for the above reasons. And if his successors had been united they would have enjoyed it securely and at their ease, for there were no rebellions raised in the kingdom except those they caused themselves.
But it is impossible to easily hold states constituted like that of France. Hence there were frequent rebellions against the Romans in Spain, France, and Greece, because of the many principalities there were in these states. As long as the memory of them lasted, the Romans always held an insecure possession. However, with the power and long continuance of the empire, the memory of them passed away, and the Romans then became secure possessors. And later when the states fought amongst themselves, each one was able to attach to himself his own parts of the country, according to the authority he had assumed there. The family of the former lord had been destroyed, and so none other than the Romans were acknowledged.
When these things are remembered no one will wonder at the ease with which Alexander held the Empire of Asia. And none will wonder at the difficulties which others have had to keep an acquisition, such as Pyrrhus and many more. This is not caused by the ability of the conqueror, but by the lack of uniformity in the subject state.”

28 Ekim 2018 Pazar

Çıkan dört bölümün özeti


I.
Türkler Anadolu’ya göçmedi, Anadolu’yu fethetti. İkisi farklı şeylerdir. Farkı ne diye sorarsanız Güney Amerika’daki İspanyolları düşünün. Onlar da göçmedi, ya da göçtüyse yüzde beş, yüzde on göçtü. Yerli halk üzerinde egemenlik kurdular. Yönetici bir zümre olarak geldiler. Sömürdüler. 11. yahut 13. yy’da birtakım göçebe “Oğuzların” güruhlar halinde gelip yerli halkın bıraktığı boşluklara iliştiğini, köyler kasabalar kurduğunu zannedenin tarihten haberi yoktur.
Ya da 17. ve 18. yüzyılların iç göçünü geçmişe projekte etmektedir.
II.
Osmanlı devleti, 1453’ten ve hatta 1410’dan itibaren son derece rasyonel, acımasız bir sömürü düzeni kurdu. Kasabalar (ve belki bazı imtiyazlı köyler) İslam hukukunun çizdiği çerçevede nispeten özgürdü. Özel mülkiyet, miras, denetimli serbest ticaret normdu. Kırsal alan ise neredeyse tümüyle kamulaştırıldı. Yerliler serf statüsüne indirgendi. Raiyet/reaya sözcüğünü “serf” olarak çevirmek doğrudur. Tıpkı Fransa serfleri, Prusya Leibeigne’leri ve Rus smerd’leri gibi, reaya toprağa zimmetliydi. Davar ve değirmenle beraber, miri mülkün üretim unsurlarından biriydi. Karın tokluğu karşılığında devlete (ve onun yerel temsilcilerine) artı değer üretmekle mükellefti. Konuştuğu dilimsi şey ve takip ettiği birtakım ilkel töreler, devletin (Müslüman) temsilcileri nazarında mutlak kayıtsızlık konusuydu. Not etmeye bile değer bulmadıkları anlaşılıyor. Hoşgörü? Bir bakıma.
Anadolu ve Trakya’da kasabaların İslam-öncesi adları büyük ölçüde korundu. Miri arazideki yerleşimlere ise, sistemli olarak, devletin resmi dilinde kod adları verildi. Fırat’ın batısındaki kırsal yerleşimlerin büyük bir çoğunluğu bu dönemde adlandırılmıştır. Bu meyanda verilen Avşar, Beğdili, Kınık, Kayı gibi sembolik Oğuz adlarının, tıpkı Elmalı’lar, Kızılcaören’ler ve Hacıahmet’ler gibi, yerel halkın kimliğiyle herhangi bir ilgisinin bulunmadığı anlaşılıyor.
III.
Osmanlı sistemi 1580-90’larda çöktü. Önce Celali isyanları ve paşa kavgaları ile başlayan çöküş, Orta ve Doğu Türkiye ile Suriye’de güvenliğin tamamen ortadan kalkması ve büyük halk kitlelerinin yurtlarını terk ederek göçebe ve mülteci olması sonucunu doğurdu. Göçebe gruplar ekonomik yaşamın nispeten canlı kaldığı Batı illerine yönelerek, bu bölgelerin de kısa zamanda çapulcu ve eşkiya yatağına dönmesine yol açtı. Kamu gelirleri radikal bir şekilde azaldı. Miri arazi yağmalandı; tıpkı Sovyet ülkelerinde 1989 sonrası gibi, mafyalaşan kamu görevlilerine peşkeş çekildi. Bir kısmı daha sonra üçüncü şahıslara veya mülteci gruplarına satıldı veya kiralandı. “Mustafabey Çiftliği” ya da “Hekimbaşı köyü” cinsinden yer adları genellikle bu sürece tanıklık eder.
Anadolu’daki yerleşimlerin yaklaşık üçte birinin bu kaotik süreçte iskan edildiği ve adlandırıldığını sanıyorum. Bu yerlerin hemen hepsi “Türkmen” veya “Yörük” olma iddiasındadır. Kanımca karışık veya belirsiz kökenden gelen çok sayıda mültecinin, kaotik koşullarda bu kimliklerden fayda umduğunu söylemek daha doğru olur.
Belirtelim ki Fırat’ın doğusundaki Kürt yayılması da aynı kaos yüzyıllarının eseridir. Ağrı, Hınıs, Bulanık, Bingöl, Van gibi yerlerde verimli arazideki Ermeni köylerinin dış çeperindeki Kürt köylerinin hemen hepsi bu dönemde ortaya çıkmış görünüyor.  
IV.
Devlet açısından bir felaket olan bu göçlere karşı ekonomik ve idari bir tedbir olarak Osmanlı devleti 18. yy’ın ikinci yarısında Anadolu’ya Rum (ve belki daha az Ermeni) iskan etme politikası gütmüştür. Bizim Şirince dahil olmak üzere Anadolu’daki Rum köylerinin pek çoğu bu dönemde ortaya çıkar. Bu hadisenin gerek Rum gerek Osmanlı söylemindeki ideolojik yansımaları, üzerinde çok az durulmuş ilginç konulardandır. Bir neo-Bizans mümkün müydü? 3. Selim devrinde bu sorunun, Rum, Rus, Ermeni ve hatta Müslim pek çoklarınca sorulduğu anlaşılıyor.
19. yy’ın ikinci yarısında gelen Tatar, Çerkes, Gürcü ve Rumelili göçleri, Rum ve Ermeni kolonizasyonuna oranla hem demografik açıdan daha bereketli, hem ideolojik açıdan daha risksiz bir alternatif sağlamıştır. Bu dönemde Devlet eliyle kurulan sayısız Aziziye’ler, Hamidiye’ler ve Reşadiye’ler, üç yüz yıllık bir kaos ve anarşi aralığından sora Anadolu’nun Devlet öncülüğünde yeniden medenileştirilmesinin simgeleridir.

25 Ekim 2018 Perşembe

Anadolu yer adları kaç çeşit? - IV


Dördüncü bölümde Rumeli ve Kafkasya muhaciri yerleşimlerini inceliyoruz. Buradaki konuları daha önce bir iki yazımda işlemiştim. Tekrara düşersem affola.
Tabaka 4
19. yy’ın son çeyreğinde imparatorluğun kaybedilen vilayetlerinden Anadolu’ya büyük bir mülteci akını yaşandı. 1877-78 savaşından hemen önce ve hemen sonra geldiği söylenen bir buçuk milyonu aşkın mülteciyi yerli nüfusa oranlarsak, bugünkü koşullarda sekiz ila on milyon dolayında Suriyeli gibi düşünmemiz gerekir.
İlk akın yanılmıyorsam 19. yy ortalarına doğru gelen Kırım Tatarları idi. 1864’ten sonra onları Rusya’dan kaçan Çerkesler ve diğer Kafkas halkları izledi. 1878 hezimetinden sonra batıdan Bulgaristan ve Dobruca Müslümanları ile bir miktar Boşnak, doğudan Batum-Artvin yöresinin Müslüman Gürcüleri ile Borçka Lazları ve “dil bilmez Gürcüler” diye adlandırılan Ahıska Türkleri Anadolu’ya akın etti. 1900’e doğru Rumca konuşan Girit Müslümanları, 1913 hezimetinden sonra ikinci dalga Bulgaristan ve Makedonya Türkleri ile Pomaklar geldi.
Önceki dönemin iç göçünden farklı olarak bu kez ortada, ağır aksak da olsa işleyen bir devlet mekanizması vardı. Gelenler bir süre mülteci kamplarında sefil koşullarda bekledikten sonra sistemli olarak ülkenin dört yanına iskan edildiler. Resmi politika göçmenleri genellikle kırk-elli hanelik gruplar halinde var olan yerleşimlere dağıtmaktı. Uygulamada yeni gelenler çoğu zaman yerleşik halkı kaçırıp veya marjinalleştirip köylere sahip çıktılar. Birçok yerde yerli mahallesi ile muhacir mahallesi ayrışıp iki ayrı yerleşim niteliğini kazandı. Genel kural olarak eski yerleşim zamanla sönerken muhacir yerleşimi gelişip cazibe merkezi haline gelmeyi başardı. 20. yy’da Türkiye’de büyüyüp belediye ve ilçe merkezi olan yerlerin kayda değer bir oranı 19. yy sonunda kurulmuş muhacir yerleşkeleridir.
Muhacir yerleşimlerin birçoğu ilk dönemde Çerkesköy, Pomakköy, Tatarlar, Muhacirler gibi jenerik adlarla anılır. İlk Aziziye’ler, tespit edebildiğim kadarıyla 1868 yılında belirir. 1881-82 gibi bir tarihten itibaren +iye takılı neo-Osmanlıca muhacir köyu/mahallesi isimleri salgını ülkeyi sarar. Halen büyük çoğunluğu Bursa, Kocaeli, Sakarya ve Düzce’de olmak üzere ülke çapında sayısı 900’ü bulan +iye takılı yer adlarının hemen hepsi, 1868 ile 1925 yılları arasında kurulmuş veya adı değiştirilmiş muhacir yerleşimidir.
[Cumhuriyetten sonra göç azalarak devam eder. 1924’te Yunanistan’dan gelen 350 bin dolayında Lozan mübadilinin büyük çoğunluğu 1915-22 sürecinde boşaltılan Rum ve Ermeni köylerine yerleştirilmiştir. Bu yerlerin çoğu, zaten Türkçe olan eski adını korumuş ya da Cumhuriyet ideolojisinin tipik vatanlı, şehitli, kahramanlı adlarından birini edinmiştir. 1951 Balkan göçü ve 1989 Bulgaristan sürgünüyle gelenler gnellikle büyük şehirlere yerleştirilir ve Anadolu toponimisinde bir iz bırakmadan erirler.]
Geç Osmanlı dönemi +iye’li yer adlarının en yaygın konusu hanedan adlarıdır: başta Aziziye, Hamidiye, Reşadiye; sonra ataları Mecidiye, Mahmudiye, Selimiye, Muradiye, Orhaniye; hanedan unvanları Osmaniye ve Sultaniye.[1] Bunları şehzade ve diğer hanedan mensuplarının adları (Burhaniye, Nazımiye, Yusufizzeddin, Ertuğrul) ile daha sonraki devrin siyasi erkan adları izler (Talatiye, Kemaliye, İsmetiye). Birçok yer adı imar eylemini vurgular (Mamuriye, Umraniye, İcadiye), padişah bağışıyla ilgili övgü ve şükran bildirir (Şükraniye, İhsaniye, Hayriye, İkramiye, Nimetiye, Şevketiye, Şefkatiye, Senaiye, Memduhiye, Kadriye, Rahmiye, Atiye, Adliye, İclaliye, Ulviye), veya umut ve dilekleri dile getirir (Feyziye, Refahiye, Tevfikiye, Mesudiye, Mesruriye, Saidiye, Maksudiye, Nüzhetiye, İkbaliye). 1913’ten sonra Fethiye’ler, Zaferiye’ler, Cihadiye’ler modadır. Araya geç Osmanlı döneminin altın varaklı mobilyalarını anımsatan Eserihamid’ler, İhsanıhamid’ler, Mamuretülaziz ve Mamuretülhamid’ler, Bahşayişihamid ve Hamidabad’lar, Umranıhamid ve Zaferihamid’ler serpiştirilir.
Genel kural olarak +iye takılı Osmanlıca yer adlarının tümü 19. yy sonu ile 20. yy başına ait muhacir yerleşimidir. İdeolojik içerikli ağdalı Osmanlıca adlarla birlikte bu zümreden toplam bin kadar yer sayabiliyorum. Eski adını koruyan, ya da Çerkes, Pomak, Boşnak gibi etiketler alanlarla beraber toplam sayı 1200 ila 1500 olsa gerekir.
Bilindiği gibi bunlardan Rumeli muhaciri olanlar büyük çoğunlukla CHP’ye, Kafkasya muhaciri olanlar ise CHP veya AKP’ye oy verirler. Neden diye sormayın, bilmiyorum.


Tükiye'de +iye takılı yer adlarının dağılımı. (İki düzeltme. Adana, Hatay, Urfa ve Mardin'deki noktaların çoğu hakiki Arapça yer adlarıdır, bu makalenin ilgi alanına girmez.  Trabzon, Rize ve Artvin'dekiler Rumca ve Gürcüceden devşirilmiş +iya'lardır. Gerisi hemen hemen tam olarak 1864-1913 muhacirlerinin demografik dağılımını yansıtır.)


[1] Aziziye’ler 1876’da bıçakla kesilmiş gibi kesilir. Hamidiye’lerin bir bölümü 1909’dan sonra Reşadiye veya Osmaniye/Sultaniye olarak değiştirilmiştir. Mecidiye ve Mahmudiye’ler son dört padişahın babası ile büyükbabasını onurlandırır.  

24 Ekim 2018 Çarşamba

Anadolu yer adları kaç çeşit? - III


Türkiye’nin “Asıl Anadolu” adını verdiğimiz batı ve orta bölümleri ile kuzeyde Giresun’a, güneyde Adana-Osmaniye’ye ulaşan alanın yer adlarını analiz etmeye devam ediyoruz. Bugün üçüncü, yarın dördüncü tabakalar.
Tabaka 3
Bölgedeki 28.000 yer adından sekiz ila on bin kadarı[1] 15. ve 16. yy’lardaki Osmanlı tahrirlerinde yer almaz. Bu yerlerin bir kısmı belki tahrirlerde başka adla boy gösterip sonraki ad değişikliğini belgeleyemediğimiz yerlerdir; ancak böylelerinin ender olduğunu tahmin ediyorum. Diğerlerinin çoğu 17.-18. yy’larda ve en geç 19. yy’ın ilk çeyreğinde ortaya çıkmış yeni yerleşimler olmalıdır. Kuruluş öykülerini takip etmek olağanüstü zordur, çünkü Anadolu’da 1600’lerin başından 1830’lara dek süren anarşi çağına ait yazılı belge çok azdır –  arşivlerde eğer varsa ben haberdar değilim.
 Bu gruptakilerle ilgili gözlemlerimiz şöyle:
1. İnternette bulabildiğim sözlü anlatımlar (kuruluş mitleri) sıklıkla “350 yıl önce atalarımız filan yerden gelmiş” kalıbını tekrarlar. Bu anlatılar yukarıda çizdiğimiz tarihi çerçeveyi teyit edicidir; bu yerlerin çoğunun iç göç sonucu oluştuğu tezini destekler.
2. Sözlü anlatıların hemen hepsi, köyün “Türkmen yerleşimi” olduğu noktasında birleşir. Karakeçili, Kızılkeçili, Tacirli, İnallı, Çakallı, Eşmeli, Savcıllı, Honamlı, Şerefli, Hotamış, Horzum, Caber, Barak, Şam Bayadı, Boynuyoğun, Cabbarlı, Cerid, Elmalı, Tekeli, Mortına/Murtuna, Terikanlı/Delikanlı, Cihanbeğlü, Atmanlı/Etmanlu, Okçiyan, Ceceli, Tahtacı, Varsak, Sarıveliler, Kıbrısi... gibi aşiret ve cemaat adları anılır. Bu adların hemen hiç birinin 17. yy öncesinde bir geçmişi yoktur. Buna rağmen, bu toplulukların efsanevi “Oğuz boyları” ile akrabalığı (herhangi bir delil ve hatta mantıklı bir öykü ileri sürme gereği duymaksızın) vurgulanır.
Yer adları sıklıkla aşiret/cemaatin veya kurucu kişinin adıdır. Birçoğunda cemaat adı tipik İkinci Tabaka adına niteleyici olarak eklenir: ŞerefliKoçhisar, ÇepniKaradere, SancaklıBozköy gibi. (Şerefli, Çepni ve Sancaklı aşiret/cemaat adıdır.)
3. Göçlerin yönü hemen her zaman güneyden ve doğudan kuzeye ve batıya doğrudur. Anadolu’daki birçok göçer cemaatinin Musul, Halep, Şam, Diyarbakır, Maraş taraflarından “koptuğu” anlatılır. Birçok sözlü efsanede “Horasan” adı geçer; ancak Horasan sözcüğünün Fars dilinde sadece “doğu” (Orient) anlamına geldiği hususu gözden kaçırılır.
4. Dönemin idari yazışmaları içeren mühimme defterlerinde Kürd/Ekrad unsuru çarpıcı bir sıklıkta anılır. Fırat batısındaki Kürt yerleşimleri bu dönemde ortaya çıkmıştır. Cihanbeyli, Kulu, Haymana, Polatlı, Çorum, Mecitözü, Kırşehir-Çiçekdağı, Aksaray gibi belli başlı Kürt göçü odakları bunlar arasında sayılabilir. Yanısıra, beklenmedik yerlere dair şöyle bilgilere rastlanır: Yıl 1706, “Simav kazası karyelerine göçen on bin kadar Kürd ve Türkmen taifelerinin ahali hudutlarına, bahçelerine ziyanları dokunduğundan...” 1739: “Biga sancağında mütemekkin göçebe taifesinden Badıllı Ekradı kendi hallerinde olmayıp enva-ı şakavet ve habaseti irtikab ettiklerine dair...” 1772: “Lekvanik Kürd aşireti perakendesinden Rumeli'de Malkara ve Keşan vesair mahallerde bulunan Kehvanlı cemaati ve tevabii...” 1809: “Elbistan civarında kain Asandere nam mahalde iskan edilen Kılıçlı Kürd Aşireti şakavette bulunduklarından Rakka dahiline nakil ve iskanları.” “Bolvadin, Teke ve Hamid livalarında azeban ve yörükan-ı Ekrad mukataaları”, “Teke sancağındaki Kürtlerden Elmalı nahiyesinde kain Mortana/Murtuna Aşireti Yörükan Cemaati.” “Kütahya sancağı dahilindeki Siroz maa Tefen kazasına tabi Karamanlı, Bedirli ve diğer köylerde adam öldüren, ırza tecavüz eden ve mal yağma eden eşkiyadan Kürd Mehmed oğlu İsmail ve avanesi...” 1899: “Gemlik civarında Karacaali karyesinde sakin sabıkalı Kürd Abdurrahman ve arkadaşları Şeyho, Süleyman ve Hüseyin'in halka zarar vermelerine ve inzibatı yok etmelerine meydan verilmemesi.” [2]
Dönemin yazışmalarında “Kürd/Ekrad” kimliği ile “Türkmen/Etrak” kimliği sık sık birbirine karışır. Karakeçili/Şexbizinli, Badıllı/Beğdilli, Çakallı gibi bazı aşiretlerin ne kadar Kürt, ne kadar Türkmen, ya da Türkleşmiş Kürt ve Kürtleşmiş Türkmen oldukları meçhuldür. Buna karşılık eski kaynaklarda Kürd/Ekrad olarak anılan cemaatlerin birçoğu günümüzde “Türkmen” olduklarını şiddetli bir tutkuyla ileri sürerler.
5. Yine aynı dönemde Sivas kökenli büyük Alevi/Kızılbaş diasporası gerçekleşir. Çorum, Maraş, Kayseri ve Malatya’da çok sayıda Alevi köyü bu dönemde ortaya çıkar.
6. 17. yy’ın ilk on yılında Doğu’dan Batı Anadolu’ya büyük mülteci kitleleri şeklinde Ermeni göçü gerçekleşir. Kastamonu, Yozgat, Adapazarı, Bursa, Bilecik, İzmit ve Tekirdağ’daki yüze yakın Ermeni yerleşimi bu dönemde kurulur. Bu yerleşimlerin istisnasız hepsinin adı Türkçedir: Büyükbeğli, Cerrah, Yoğurdukara, Suluca, Belençal, Armağanşah>Armaş, Burunkışla, Karayakup, Melikşah, Eşme... Çoğunun, önceden Türkçe adı olan önemsiz yerlerde iskan ve/veya satın alma yoluyla kurulduğu anlaşılıyor.
Yalova ve Bursa-Orhangazi dağlarında göçebe yaşam süren Ermeni eşkiya “güruhları” probleminin 18. yy ortalarına dek giderilemediği belirtilir.
7. Batı Anadolu’da Çingân, Kıbtiyan, Zengen, Zenger, Çenger, Çengel, Çengiler, Sepetçiler gibi adlar taşıyan yerleşimlerin hemen hepsi Osmanlı tahrirleri çağından sonra beliren yerler arasındadır. Anamur-Silifke yöresinde halen “Türkmen” olmakla övünen yerlerin birçoğu eski Osmanlı kayıtlarında Kıbtiyan ya da Yörükân-ı Kıbtiyan, yani “Çingene göçerleri” adıyla boy gösterir.
8. Çağdaş Türk tarihçiliğinin tercih ettiği etnik tasniflerin gerçekte ne kadar etkili olduğu soru işaretidir. Arap, Mehmet ve Gavur sıfatlarını yan yana getiren şöyle bilgilere sık sık rastlanır – 1758 “Levend eşkıyasından Gavur Hacı ve Kör Mehmed ve İnce Arab namındaki şakiler 2700 kadar levend ile Erzurum tarafından kalkıp Sivas dahilinde Kangal ile Zara arasında Karaçayır denilen mahalde ikamet eyledikleri...”
9. Bu tabakada yer alan yerleşimlerin çoğu ilçe merkezinden ve ovalardan uzak, marjinal, çorak, tepelik yerlerdedir. Pek çoğu, kaba tabirle “köpek bağlasan durmaz” denilecek nitelikte yerlerdir. İnsanlar bu yerlere neden yerleşir? Belki devlet zoruyla iskan edilmiş ya da başka çareleri kalmadığı için konmuş olduklarını düşünmek gerekir. (Belki de hayvancılıkla geçinen toplulukların ihtiyacına uygun olduğu için böyledir, emin olamadım.)
Özetlersek, 17. ve 18. yy’larda Anadolu’da batıya ve kuzeye doğru büyük bir göç yaşanmıştır. Göçenler uzun süre yurtsuz kalmış, yerleşik tarım toplumlarının gözünde “eşkiya”, “çapulcu”, “dinsiz” ve hatta “çingene” imajı taşımışlardır. Nihayet bir yere yerleştiklerinde, kurdukları köylere ya bir cemaatin ya da şefin adı verilmiş, ya da Uğursuzlar, Delibozuklar, Harami, Çepni, Dönekler, Çirkinoba, Kötüköy, Yalınayak, Bednam gibi aşağılayıcı sıfatlar tercih edilmiştir.
Bu köylerin ne kadarı ve hangi anlamda “Türkmen” köyüdür?
Bir kere belirtmek gerekir ki Osmanlı idari terminolojisinde “Türkmen”, etnik olduğu kadar siyasi bir tanımlamadır. Eski Osmanlı arazisindeki göçebe topluluklara Yörük denir; buna karşılık Osmanlı’nın aşağılayıcı bir tonla “Türkmen emirlikleri” diye nitelendirdiği eski Akkoyunlu, Dulkadriye ve Memluk ülkelerinden gelen göçerlere topluca Türkmen adı verilir. Bu anlamda anadili Türkçe olmayan bazı topluluklar da, gelmiş oldukları yerler nedeniyle “Türkmen” olabilirler. Sık sık karşımıza çıkan “Türkmen Ekradı” deyimini, bu nedenle, “Türkmen illerinden gelen Kürtler” diye yorumlamak makuldür.
İkincisi, şiddetli asayişsizlik ve hukuki belirsizlik ortamında yaşama tutunmaya çalışan toplulukların, gerçek kökenleri ne veya neler olursa olsun, kendilerini “Türkmen” olarak tanıtmaları ve güçlü birtakım aşiret birliklerinin koruyucu ismine sığınmaları için yeterli motivasyon vardır. Birlikte hareket eden karışık bir grubun içinde Türkmen unsuru varsa, diğerlerinin de Türkmenlik iddia etmesi akılcı bir tutumdur. Her halükarda, devletin zararlı ve yasadışı saydığı bir hayatı sürdüren toplulukların kendi kimliklerine ilişkin beyanına güvenilmez. 17.-18. yy koşullarında devletin ya da herhangi birinin böyle beyanları tahkik edip doğru mu yanlış mı sınayacak imkanı olduğunu da sanmıyorum.
 “Türkmenlik” iddiasının pratik ve psikolojik gerekçeleri, aradan geçen üç yüz yıla rağmen, bugün de ortadan kalkmamış görünüyor. Çeşitli nedenlerle köklerine ilişkin kuşkular taşıyan, özellikle Kürt, Çingene, Ermeni, Kızılbaş, Abdal, Poşa gibi itibar bozucu nitelemelerden en çok çekinen topluluklar, günümüzde de “Türkmenlik” savını en büyük şevkle ileri süren gruplardır. “Oğuz Türklerinin Bozok kolunun Sarıulus dalının Kızık aşiretinden Sarıhocalar sülalesinin Cigenler kabilesi” gibi tumturaklı şecere beyanlarını, bu anlamda, kuşaktan kuşağa aktarılmış derin bir korkunun ifadesi olarak değerlendirmek yanlış olmaz.
Bu olgunun sosyometrik profili çıkarılabilir mi, nasıl çıkarılabilir? Acaba bir sonraki grupta inceleyeceğimiz Rumeli muhaciri köylerinin ağırlıkla CHP’ye oy vermesi gibi, burada değindiğimiz grupların da tipik bir siyasi davranış kalıbı var mıdır? Buyurun, o halde, doktora tezi konusu: “Anadolu’da 1600-öncesi tahrirlerde adı görülmeyen fakat 1850’den eski olan yerleşimlerde MHP oylarının dağılımı”.
Bahse girerim maden çıkar.





[1] Bu ve önceki bölümdeki sayıları şöyle hesapladım. Domaniç, Bafra, Beypazarı-Nallıhan, Hınıs, Gelibolu, Çemişgezek gibi on kadar ilçenin tahrir kayıtları ile 20. yy başına ait köy listelerini dikkatle karşılaştırdım. %54, %61, %64, %76 gibi kabaca üçte ikiye denk gelen süreklilik oranları buldum. Ortalama %64 rakamını tüm yer adları sayısıyla çarptım. Vakit bulursam daha hassas bir sayım yapmam gerekecek.  
[2] Index Anatolicus sitesinde Deyar_Heyran adlı kullanıcının eklediği bu nitelikte 600 dolayında idari yazışma örneği bulabilirsiniz.

22 Ekim 2018 Pazartesi

Anadolu yer adları kaç çeşit? - II


Dünkü yazıda “asıl Anadolu” adını verdiğimiz, Giresun’dan başlayıp Tokat, Yozgat, Kayseri ve Adana-Osmaniye’yi içeren kavisin batısında kalan bölgenin yer adlarından söz ettik. Bunların beş tarihi katmandan oluştuğunu belirttik. İlk katman Rumcadan kalma adlardı. İkinci katmanla devam ediyoruz.
Katman 2
Bölgede 20. yy başında var olan yerleşim adlarının yaklaşık üçte ikisi, Osmanlı devletinin 15. yy ortası ile 16. yy son çeyreği arasında derlediği tahrir defterlerinde kayıtlıdır. Bir başka deyimle, Index Anatolicus’ta Giresun-Sivas-Adana hattı batısında kayda geçirdiğimiz 28 bin civarında yer adının 17 bini aşkın kısmı en az 450 ila 550 yıllıktır. Gerçekte bölgeye ait tahrirlerde yer alan isim envanteri 40.000’e yaklaşır; fakat bunların büyük bir bölümü bugün kaybolmuş ya da (çalışmamıza almaya imkan bulamadığımız) mahalle ve mevki adları olarak korunmuştur. Bir bölümü 550 yıldan daha eski olabilir; ancak bunu bilemeyiz, çünkü Anadolu’nun 1450’ler öncesi köy envanterine ilişkin elde dişe gelir hiçbir kaynak yoktur.
Bu adların ezici çoğunluğu Türkçedir. Bursa, Edirne, İzmir gibi batı illerinde, Rumcadan miras olan kasaba adları dışında, eski köy adlarının yüzde 97-98’i bulan bir bölümü Türkçedir. Kastamonu, Karaman, Kayseri gibi Osmanlı’ya daha geç katılan yerlerde bu oran yüzde 80’lere kadar düşer. Fırat hattının doğusu ile Trabzon-Rize’de Türkçe oranı yüzde sıfır ila 25 mertebesindedir.
Bu verilerden, 15.-16. yüzyıllarda “asıl Anadolu” taşrasının yüzde yüze varan bir oranda Türklerle meskun olduğu sonucunu çıkarabilir miyiz?
Soruyu birkaç gözlemle cevaplandırmaya çalışalım.
Birinci gözlem. İlgi alanımıza girmeyen Hınıs kazasının 1556 tarihli tahririnde yazılı bin kadar köy ve mezranın 20 ila 30 tanesi hariç tümünün adı Türkçedir. Oysa bu tarihte Hınıs nüfüsunun ezici çoğunlukla Ermeni olduğunu bilmekteyiz. Diğer yandan, komşu Erzurum’un merkez ilçelerinde Türk nüfus oranı her zaman Hınıs’tan daha yüksek olduğu halde, 20. yüzyıldan eski olan Türkçe yer adları yüzde elliyi bulmaz. Demek ki adlandırma pratiğiyle yerel nüfus arasında doğrudan bir korelasyon yoktur, veya olmayabilmektedir.
İkinci gözlem. Tahrir edilmiş adların en belirgin özelliği olağanüstü yeknesaklığıdır. Onlarca vilayetin yüzlerce kazasında, benzer isimler sonsuz monotonlukla tekrarlanır: Akçaören, Akçaşar, Akyazı, Armudalanı, Balçıklı, Bayramlu, Beğyurdu, Beşdam, Boyalıca, Dereköy, Derince, Dikmen, Durali, Durgutlu, Elmacık, Eriklü, Fakıhlar, Göğcedere, Gölköy, Hacılar, Hisarköy, İlyaslu, İmamlu, Karaaliler, Karacaören, Kızılcakilise, Kızılhisar, Kozalanı, Kozlu, Kozluca, Kuruova, Sarıkaya, Şeyhhasan, Tepecik ve benzerleri... Doğal sayılacak bir durum değildir bu. Dilde en ufak bir bölgesel varyasyon, yerel gelenek veya lehçe izi görülmez. Bölgeye has adlandırma pratikleri yoktur. Dünyanın birçok yerinde – ve Türkiye’de 2. tabaka dışındaki yer adlarında – bir köyün adından yaklaşık olarak hangi bölgede olduğunu tahmin edebiliriz; tahrirlerde yer alan yerleşim birimlerinde bunu yapamayız.
Yine dünyanın her yerinde ve Türkiye’de 3. tabaka adlarda yaygın olan alaycı, iğneleyici ve aşağılayıcı yer adları (Çapulcular, Dönmeler, Bitlimuhacirler, Piçalioğulları gibi) yoktur. “Yabancı” etnik durum belirten yer adları (Kürtköyü, Çingenbayırı, Boşnaklı, Tatlar, Acembezirgan gibi) bulunmaz.
Dünyada tipik olan yer adları ya o yerin sakinlerinin kendilerine verdiği addır, dolayısıyla güçlü bir şekilde yerel lehçeyi ve geleneği yansıtır. Ya da çevre halkının onlara taktığı addır, hemen her zaman dışlayıcı ve aşağılayıcı bir boyut taşır. Burada her ikisi de olmadığına göre, üçüncü bir olasılığı düşünmek zorundayız.
Akla ABD ordusunda kullanılan Alpha, Bravo, Charlie gibi kod adları, ya da eski Sovyetler Birliğinde sonsuza dek tekrarlanan Oktyabr, Proletarskii, Moskva, Krasnaya Zvezda gibi kolektif çiftlik adları gelmektedir. Adeta tek bir elden, renksiz, kokusuz, kişiliksiz seri adlar üretilmiştir.
Üçüncü gözlem. Oğuzların 24 boyu olduğu rivayet edilen aşiret adları, tahrir köyleri envanterinin değişmez öğelerindendir. Avşar, Bayat, Bayındır, Beğdilli, Büğdüz, Çavundur/Çandır, Çepni, Dodurga, Eymür, Halkaavlı, İğdir, Kargın, Kayı, Kınık, Kızık, Yüregir isimleri, şaşmaz bir yeknesaklıkla her kazada karşımıza çıkar. Daha önceki bir yazımda belirttiğim üzere, bu adların harita üzerindeki dağılımı random dağılımdır. Herhangi bir ad herhangi bir bölgede yoğunlaşmaz, herhangi bir bölgede seyrelmez. Oysa gerçek dünyada hiçbir tanımlı insan grubu bu şekilde dağılmaz; belli bir veya birkaç noktada yoğunlaşıp uzağa doğru seyrelir.
Bundan çıkaracağımız en makul sonuç, bu isimlerin reel bir etnik kimliğe tekabül etmedikleri, belki keyfi olarak masa başında verilmiş isimler olabilecekleridir.
Dördüncü gözlem. Bazı tahrirlerde ayrıntılı nüfus bilgileri verilmiştir. Diğerlerinde ise yerleşim birimi başına sadece iki, üç, beş nefer Müslüman yönetici ve güvenlik görevlisi gösterilir.[1] Bu kişilerin yönettiği veya güvenliğini sağladığı ahalinin kimler olduğu belli değildir. Bunları Avrupa’daki serfler, ya da Amerikan kolonilerindeki cholo’lar veya zenci kölelere benzer koşullarda çalıştırılan tarım işçileri olarak düşünmek yanlış olmaz. Ne kadarı yerleşik cemaattir, ne kadarı işletmenin ihtiyaçlarına göre transfer edilebilen menkul nüfustur? Ne kadarı dönemin sonsuz savaşlarında elde edilmiş harp esiridir?[2] Çoğunun en azından nominal olarak Hıristiyan olduğunu varsaysak, bunun anlamı ve derecesi nedir? Bu konularda ne yazık ki fazla bilgimiz yok. Osmanlı’nın gerçek sosyal tarihi, keşfedilmemiş bir kıta olarak kalmaya devam ediyor.  
Sonuç olarak Osmanlı tahrirleri soyut bir coğrafya etüdü değildir, miri arazi envanteridir. Amacı vergi tahsilatını optimize etmektir. Derleyen kurum maliye defterdarlığıdır. Tüm üretim birimlerine, günümüzdeki vergi numarası gibi, standartlaştırılmış muhasebe isimleri vermiş olmaları makul görünüyor. Bu adlar resmi işlemlerde esas kabul edildiğinde yerli halkın bunlara alışıp ayak uydurması üç beş yıldan çok sürmemiş olsa gerekir.
(devam edecek)




[1] Cahiller tarafından yazılan günümüz Türkiye’sinin yerel tarihlerinde bu köyler üç beş nüfuslu Müslüman köyleri olarak değerlendirilir.
[2] Evliye Çelebi seyahatnamesinden edindiğimiz izlenim, 17. yy harplerinde her ordu mensubunun serbest piyasada satmak veya işçi, cariye, hizmetkar olarak kullanmak üzere evine birkaç esirle döndüğü yönündedir.

21 Ekim 2018 Pazar

Anadolu yer adları kaç çeşit? - I


“Asıl Anadolu” ya da eski deyimle “Rum diyarı” derken Küçük Asya yarımadasının Fırat’ın batısında kalan kısmını kastediyorum. Bu makale kapsamında isterseniz Sivas, Malatya, Maraş, Antep’i de dışarıda bırakalım. Giresun’dan başlayıp Tokat, Yozgat, Kayseri ve Adana-Osmaniye’yi içeren bir kavis çizin. Onun batısından söz edeceğiz. Trakya’yı da dahil edeceğiz.
Bu bölgede kayıt altına aldığımız yaklaşık 28.000 yer adının kabaca dört, Cumhuriyet dönemini de sayarsak beş katmandan oluştuğunu görüyoruz. Sanırım Türkiye’nin gerçek sosyal tarihi de bu dört veya beş tabaka üzerinden anlatılabilir.
Tabaka 1
Kasaba adlarının önemli bir bölümü Rum’dan kalmadır. Bölgedeki 52 il merkezinden 31’inin adı Bizans mirasıdır: Adana, Afyon, Amasya, Ankara, Antakya, Antalya, Balıkesir, Bartın, Bilecik, Bolu, Burdur, Bursa, Çankırı, Edirne, Giresun, Isparta, İstanbul, İzmir, İzmit, Kastamonu, Mersin, Kayseri, Konya, Kütahya, Manisa, Muğla, Niğde, Samsun, Tokat, Uşak(?). Diğer 21’i Türkçedir. Bu bölgede 20. yy’da değiştirilen iki il merkezi adı olan Larende ve Rodosto’yu da eklesek sonuç 33-19 olur.
İlçeleri ele alalım. Bölgede halen var olan 660 dolayında ilçenin 250 kadarı 1987’den sonra yaratılmış köy ve mahalle kökenli yerlerdir. Eski ve köklü kasabalara tekabül eden öbür 400 ilçeyi ele alırsak 160 kadarının adının Rumcadan miras olduğunu (Abana, Ağlasun, Amasra, Anamur, Avanos, Aybastı, Bafra, Banaz, Bandırma, Bergama, Biga, Bigadiç, Bodrum, Bolvadin, Bor, Bornova, Daday, Datça, Demre, Devrek, Dinar, Edremit, Eğridir, Enez, Erdek, Ereğli, Ermenek, Fatsa, Finike, Foça, Gebze, Gediz, Gelibolu, Gerede, Hayrabolu, Honaz, İnebolu, İskenderun, İznik, Keşan, Ladik, Lapseki, Malkara, Manyas, Marmaris, Menemen, Milas, Mudurnu, Niksar, Pozantı, Silifke, Simav, Tarsus, Tavas, Terme, Tire, Tosya, Ula, Urla, Ünye, Ürgüp, Zile...), bir 40 kadarının da 20. yy başlarına dek Rumcadan miras ada sahipken Cumhuriyetten sonra Türkçe isme kavuştuğunu görürüz (Adırnas, Andifli, Ayas, Ayasluk, Balyanbolu, Eksere, Eskere, Gümenes, Irla, İstanoz, İstefan, Kirmasti, Lefke, Makri, Mergüze, Mihaliç, Nif, Siristat, Sis, Üskübü, Yarangüme...). Rumca kaynaklı adını Cumhuriyet dönemine dek koruyan diğer 350 dolayında köyün birçoğunun eskiden kayda değer birer kasaba hatta kaza/nahiye merkezi iken sonradan sönen yerler olması dikkatimizi çeker (Adala, Ağras, Apolyont, Ayaş, Bavlı, Bellibol, Birgi, Borlu, Gelegre, Hoyran, Karsantı, Kerme, Mendehor, Ravlı, Serçin, Yarangüme, Yorandı...).
Özetle, bölgede en az 20. yy’a dek korunan Rumca yerleşim adları 600 dolayındadır. Bölgede Rumca ve Türkçeden başka dilde yer adı yoktur. Bir avuç Ermenice, Kürtçe, Çerkesçe, Slavca istisna varsa, bunlar resmi bir niteliği olmayan yerel lakaplardır. [NOT 1: Trabzon ve Rize’de kaydedebildiğim 500 dolayında Rumca yer adı incelenen bölgeye dahil değildir.] [Not 2: Rumca olduğunu belirttiğim adların bir bölümü, Ankara ve İzmir gibi, Yunan-öncesi dillerden aktarılmış olabilir. Ancak burada önemli olan Türkçeye Rumca kullanımdan gelmiş olmalarıdır.]
Saydığımız yerlerin hemen hepsi en az 15. yy’dan beri nüfus ağırlığı Müslüman/Türk olan yerlerdir. Yani “Rum köyleri/kasabaları” dediğimiz yerler değildir. Bazılarında son 500 yılda belki münferit bireyler dışında Rum nüfusun izine rastlanmaz. Hatta rahatlıkla diyebiliriz ki Anadolu’da bir yerin adı Rum kökenli ise o yerin (Cumhuriyetten hemen önceki) nüfusunun Rum olmaması baskın ihtimaldir. [NOT 3: Anadolu’da eskiden kalma Rum yerleşimleri Ege ve Marmara’nın deniz kıyıları, Kapadokya-Niğde, İnebolu sahili ve Trabzon-Rize’de yoğundur. Ege ve Marmara’nın iç kesimindeki çok sayıda Rum köyü 19. yy’da göçlerle kurulmuştur. Bu sonuncuların büyük çoğunluğunun adı Türkçedir; Rumca adları varsa genellikle resmi niteliği olmayan adlardır.]
Bu gözlemlerden çıkardığımız ilk sonuç şudur: Demek ki Türklerin, fethettikleri yerleşim birimlerine mutlaka Türkçe adlar vermek gibi bir tercihi yokmuş. Eskişehir, Bursa-Yenişehir, Aksaray, Alaşehir, Safranbolu, Taşköprü gibi birkaç yerde istisnaen Türkçe adlar tercih edilmiş; fakat çoğu yerde, hatta Selçuklu ile Osmanlı’nın dört başkentinde, Rumcadan devralınan ismi Türkçenin ses düzenine uydurup benimsemek yetmiş. Özellikle şehir ve kasaba adları gibi, uyduruk birtakım köylere oranla ideolojik müdahaleye daha cazip hedef oluşturan yerlerde Türkçeleştirmeye yönelik ciddi bir çaba görülmemiş olması dikkat çekicidir.
Türkler bu yerlerde bir süre Rum yönetimi altında yaşadıkları için Rumca isimlere “alışmış” olabilirler mi? Bu sorunun cevabı olumsuzdur, çünkü fetihten önce birtakım Türkler münferit olarak bu yerlerde yaşamış olsalar dahi, fetih sürecinde Türklerin hiçbir yere muhacir ya da mülteci olarak sığınmadıkları, her zaman siyasi erk sahibi olarak geldikleri bilinmektedir. Dolayısıyla yeni dönemin adlandırmasında siyasi inisyatif her zaman Türklerin elindedir. Çoğu örnekte bu inisyatif, eski adın korunması yönünde kullanılmıştır.
Vurgulayacağımız öbür husus, adı korunan yerlerin çoğunun “şehir” ve “kasaba” niteliğinde yerler olmasıdır. Köyler yok muydu, ya da terk edilmiş miydi? Bu mümkün değildir, çünkü öyle olsa kasabalar yaşayamazdı. Kaldı ki köyler faraza terk edilmiş bile olsa kaydı, tapusu mutlaka bir yerlerde vardır. Yeni maliklerin edindikleri yerin adını arayıp bulması işten değildir. Ve nihayet en önemlisi, Fırat’ın doğusunda kalan yerlerde ve Trabzon-Rize’de köylerin, hatta mezra, mahalle, yayla, mevki, pınar, kaya ve tarlaların yerli dildeki adı hemen her zaman korunmuşken batıda bunun yapılamamış olması için makul bir sebep gösterilemez.
Benim aklıma gelen en mantıklı açıklama, Osmanlı devletinde kasabaların (ve bazı irice köylerin) hukuki statüsünün alelade köylerden farklı olması, dolayısıyla iki vakada iki ayrı adlandırma stratejisinin izlenmiş olabilmesidir.
Acaba kasaba ve şehirler sivil hukuka tabi nispeten özgür (beledi) birimler iken, geri kalan yerlerin miri arazi olması aradaki farkın asıl nedeni olabilir mi?
(devam edecek)


Sonradan eklenen: Türkiye'de Yunanca kaynaklı adların dağılımı.

9 Ekim 2018 Salı

Anadolu'da gezintiler: Muş Bulanık ilçesi


Index Anatolicus’u basılabilir hale getirmek için yoğun bir çalışma sürüyor. O vesileyle dikkatimi çeken yerleri not alıyorum. Birini paylaşayım. 
Muş’un Bulanık kazasının Yirminci yüzyıl başında 66 köyü görünüyor. Bunlardan otuzunun nüfusu tamamen veya çoğunlukla Ermeni. Ermeni köylerinin adları: Abri, Adgon, Akrag, Arıncik, Gebolan, Hamzaşêx, Harabeşehir, Hoşgeldi, Kakarlu/Kekeli, Karağul, Koğak, Kopo, Kuştiyan, Latar/Leter, Liz/Laz, Mescidlü, Mirbar, Mollakend, Odınçur, Pırkaşen, Piran, Piyonk, Plur, Rüstemgedük, Şêxveliyan, Şêxyakub, Şirvanşêx, Teğud, Yoncalu. Görüldüğü gibi köy adlarının on kadarı Ermenice (Abri, Akrag, Arınçig, Pırkaşen, Plur, Teğud...), diğerleri Kürtçe (Kuştiyan, Piran, Piyonk, Şêxveliyan...), hatta Türkçe (Hoşgeldi, Mescidlü, Mollakend, Yoncalu...).
İslami kurum ve kavramlara işaret eden adların çokluğu dikkatimizi çekiyor (Mescidlü, Hamzaşêx, Mollakend, Şêxveliyan, Şêxyakub, Şirvanşêx...). Önceden İslam köyü olup sonradan Ermenileşmiş olabilirler mi? İmkansız gibi. Tesadüf ettiğimiz bir örnek de o ihtimali bertaraf eder nitelikte. 1556 tarihli Hınıs kazası tahrir defterinde (sonradan Bulanık’a bağlanan) Mescidlü köyü “Zimmi Ermeni” karyesi olarak kayda geçmiş. Bundan çıkaracağımız en makul sonuç, Osmanlı’nın tahrir ettiği veya edebildiği alanlardaki köylere rastgele Türkçe isimler verilmiş olduğu. Bu nedenle Hınıs’ta – ve Bulanık’ın daha önce Hınıs’a bağlı olan kuzeybatı kesiminde – Türkçe adlar var, geri kalan kısmında yok.
Diğer 35 dolayında köyün tümü Kürt köyleri. Bunların bir-ikisi hariç tümünün adları Kürtçe veya Türkçe/Kürtçe, nüfusları genellikle az, konumları marjinal, dağlık ve çorak yerlerde. Hemen hepsinde yer adı kişi veya sülaleye işaret ediyor (Abdalbayezid, Alibonciyan, Hesengoran, Mamanlu, Mollamustafa, Muradibeğ, Şêxberat, Şirezler...). Bundan çıkaracağımız sonuç, Kürt yerleşimlerinin genellikle a) daha geç tarihte, b) yerleşik tarımsal alanın dış çeperlerinde, c) sülale veya cemaat yerleşmesi şeklinde ortaya çıktıkları. Bu tanımlara uymayan iki üç yer sayabiliyoruz (Xaçlu, Tırconk...). Bu yerlerde üç beş hane Ermeni nüfusun varlığı, daha önceki Ermeni nüfusun göçmüş veya Kürtleşmiş olabileceğini düşündürüyor.
19. yy’ın son çeyreğinde Osmanlı idaresi bölgeye “Türk” veya “Çerkes” sıfatıyla anılan bir miktar muhacir yerleştirmiş. Bunlar 1878’de Rus yönetimine giren yerlerden göçen Oset, Çerkes ve Karapapak’larla Kars-Ahıska Türkleri olsa gerek. Kevorkian-Pabuççiyan’ın verdiği sayılardan çıkarabildiğimize göre sayıları oldukça az. Hemen hepsi ellişer-yüzer kişilik gruplar halinde Ermeni köylerine iskan edilmiş. Sadece Simo köyü doğrudan Oset yerleşimi olarak görünüyor.
İlçenin bugünkü etnik kompozisyonuna baktığımız zaman ilginç birkaç nokta dikkatimizi çekiyor. Eski nüfusu kayda değer oranda Kürt içeren karışık Ermeni köyleri bugün yerli veya karışık Kürt nüfusa sahip (Abri, Kopo, Mollakend, Piyonk, Rüstemgedik, Harabeşehir). Saf veya safa yakın Ermeni köylerinin bugünkü sakinleri ya Erivan vilayetinden muhacir gelen Redkan Kürtleri (Akrak, Arınçik, Hamzaşêx, Hoşgeldi, Koğak, Piran ile kısmen Şêxveliyan, Şirvanşêx, Odınçur), ya Karapapaklar (Kekeli, Latar, Mescidlü, Mirbar, Pırkaşen, Plur, Şeyxyakup, Yoncalı), ya da kendilerine “Ahıska Türkü” unvanını yakıştıran Gürcistan muhaciri Türkler (Teğud, kısmen Şirvanşêx). Çerkes ve Osetler şehirlere göçüp yerlerini Kürt unsuruna bırakmışlar. Karapapak ve diğer Türklerin de demografik trendler karşısında uzun vadede nüfuslarını korumaları zor görünüyor.
Öyle görünüyor ki Cumhuriyet yönetiminin ilçedeki başlıca sonucu, bölgenin diğer illerinde olduğu gibi, yüzde yüze yaklaşan oranda bir Kürt ekseriyeti üretmek olacak.

5 Ekim 2018 Cuma

Bilme eylemine dair - 2


Dünkü yazının devamı

Latince bir başka ilgili fiil informare. Forma yani “biçim” sözcüğünden türetilmiş. Asli anlamı “biçim vermek” veya “biçim almak”. Derivatif anlamlarından biri “bir şeye dair aklında bir fikir oluşturmak”. Lewis & Short to form an idea of a thing, to represent demiş. Fiil adı informatio, "conception, idea". Bir fikrin akılda temsili.
İngilizce to inform fiili için OED dokuz ayrı anlam vermiş, ama günümüzde egemen olanı açık ara “5. To impart knowledge of some particular fact or occurrence to (a person); to tell (one) of or acquaint (one) with something; to apprise.” Veya dönüşlü to inform oneself biçiminde “6. To gain knowledge, instruction, or information; to acquaint oneself with something; to get to know, to learn.Information neymiş? “2. The action of informing; communication of the knowledge or ‘news’ of some fact or occurrence; the action of telling or fact of being told of something.” ve “3. Knowledge communicated concerning some particular fact, subject, or event; that of which one is apprised or told; intelligence, news.” Dikkat ederseniz burada önce kafamızda bir fikir, idea oluşturuyoruz. Sonra bunu birine iletiyoruz, ya da biri bize iletiyor. Enformasyon olan bilgi kafamızın içinde ham bir algı olmaktan çıkmış, anlatılır ve iletilir bir şey olmuş, insanlar arasında gidip gelebiliyor.
Bu kavramın da Arapça karşılığı mevcut. Xabara, çeşitli anlamlarının yanısıra,“bilmek, özellikle bir şeyin içyüzünü bilmek”.  Masdarı xabar “bilgi”, özellikle sözel bir çerçeveye oturmuş, anlatı haline gelmiş, dolayısıyla çoğu zaman bir başkasından aktarılmış, ya da bir başkasına aktarılacak bilgi. Bildiğimiz haber. Lane’e göre “Information; a piece of information; a notification; intelligence; an announcement; news; tidings; a piece of news; an account; a narration, or narrative; a story.” 14. yy’da yaşayan Fayum’lu Ebül Abbas’ın ünlü Misbahu’l-Münir sözlüğü “what is related from another or others, and talked of” diye bilhassa şerh düşmüş.
Information technologies deyimini Türkçeye haber teknolojileri diye çevirebilir miydik? Çeviremezdik sanırım, çünkü haber sözcüğü modern devirde yazılı (ve sonra görsel) medya ile fazlaca özdeşleşti. “Ay haberin var mı kardeş” ve “gaipten haber almak” deyimlerindeki anlamı kenarda kaldı. Bilişim iyi mi? Orijinal. Information kavramının bir yönünü - ama sadece bir yönünü - iyi vurguluyor: bilmenin işteşlik hali, karşılıklı bilme-bildirme eylemi. Lakin “kafada temsil edilen bilgi, sözel çerçeveye konmuş bilgi” kısmını pek karşılamıyor. O bağlamda, mecbur, yorgun eşeğimiz bilgi’yi işe koşmaktan başka çaremiz yok. Give me some information = biraz bilgi veriniz. Tr. bilgi = Ar. ilim, irfan, haber = İng. knowledge, information.
*
Biraz da spekülatif alana adım atalım isterseniz. İlla doğru olmasa da zevklidir.
Xabara fiilinin farklı anlamları var dedik. Neymiş bunlar? “Toprağı sürerek yumuşatmak” ya da “su birikmesiyle toprak özlenmek.” Ayrıca “yemeğe yağ eklemek”. Ayrıca “dişi deve sütlenmek.” Kel alaka, belli değil. Ayrıca xabr ve uzun a ile xabār “suyun birikerek yumuşattığı toprak” ve “bir tür yumuşak meşin su tulumu”. Xubara “yağ ve et suyuyla yumuşatılmış ekmek yemeği, papara”.
Sözlükteki bir sonraki maddeye gözümüz takılıyor: xabara خبر, ardından bir nokta farkıyla xabaza خبز. Sami dillerinde r ve z akraba seslerdir, birçok kelimede birbirine karışırlar. Türkçede de öyle değil mi? Semir-mek derken dilin ucunu bir milim arkaya çekin, semiz elde edersiniz. Gör-mek’ten göz, kudurmak’tan kuduz vs.
Xabaza ne demek? “Hamur yoğurmak, ekmek yapmak”. Xubz “(mayalanmamış) hamur topu, ekmek”. Xabbāz “hamurcu, ekmekçi”. Buradan bakarsak “yumuşak ve cıvık toprak” uyar. “Yağlı sulu ekmek bulamacı” uyar. “Yumuşak meşin tulum” uyar. Devenin az dolu memesinin kıvamı da uyar tahminimce. Ya peki haber uyar mı?
Aklımıza Latince forma ile eş anlamlı olan diğer bir sözcük, figura geliyor. Fiil kökü fingere: “eliyle şekil vermek”, “hamur yoğurmak”, “çömlekçi balçığı yoğurmak”. Eski zaman insanlarının yaptığı kilden figürleri düşünüyoruz. Ekmeğe benzemez değil. Ayrıca fiilin derivatif anlamları “To form by instruction, to instruct, teach, train; to form mentally or in speech, to represent in thought, to imagine, conceive, think, suppose”: kafasında canlandırmak, düşünmek, kavramak... İngilizce to figure out: “kavramak, kafada netleştirmek”. Asıl kök fig-, perfekt hali fixi, fixus, fiil adı figura.
Ham algıyı kafanda hamur gibi yoğuruyorsun, biçim veriyorsun. Haber oluyor, information oluyor. Anafikir bu sanırım.

3 Ekim 2018 Çarşamba

Bilme eylemine dair


Arapçada “bilmek” anlamını karşılayan iki fiilimiz var: ˁalima, masdarı ˁilm, ve ˁarafa, masdarı ˁirfān veya maˁrifat. Tanıdık kelimeler: ilim, irfan, marifet.
Klasik Arap dilcilerine göre bunların ilki beş duyuyla algıladığımız bilgiyi, ikincisi ise akıl ve kıyas yoluyla kavradığımız bilgiyi ifade ediyor. Yani ikincisinde bir eylem (irfan) ve bunun sonunda elde edilmiş bir ürün (marifet) var. Şahane bir sözlük olan Lane sözlüğü şöyle özetlemiş (tıklarsanız büyür).
El-Ragıb demiş ki, maˁrifat bir şeyi anlayarak ve sebep sonuç bağı kurarak bilmektir, bu nedenle ˁilm’den daha özel bir anlamı vardır. ˁİlm’in eksik olduğu halde akıl yoluyla bilgiye varırız. Mesela insanın Allahı “bilmesi” irfandır, oysa Allah alemi ilm yoluyla bilir. Kamus müellifi el-Basair (“Insights”) adlı eserinde demiş ki, irfan akılda eksik olan bir bilginin tamamlanmasını ve bir şeyin diğer şeylerle ilişkisinin kurulmasını ima eder. Sıhah ve Ubeyd’e göre ˁirfān ile aynı filin sekizinci türevi olan iˁtirāf eş anlamlıymış. (İtiraf burada sanırım İngilizce acknowledge ve recognize karşılığı oluyor.) Zıt anlamlısı inkār imiş. (İnkâr burada reddetmekten ziyade “tanımamak” anlamında.)  İlmin zıddı ise elbette cehl.
Ama Türkçede öyle değil şöyle diye itiraz etmeyin lütfen. Kelimeler kayar. Ama kaysalar bile kökenlerinin anısını bagaj gibi beraberinde taşırlar. Eski metinlerde, eski deyimlerde orijinal anlamın izini bulur şaşarsınız.
*
Latincede aynı ayrım mevcut. Hintavrupaca *gnō- kökünden (g)noscere beş duyu yoluyla bilmek. Türkçede bazen “tanımak” ya da “ayırt etmek, ayırdına varmak” fiilleriyle anlattığımız eylem. Eş anlamlı türevi cognoscere, fiil adı cognitiō, “aymak” diye mi çevirsek acaba. Scire aklı da işin içine katan daha soyut bir düzlemde bilmek, haberdar olmak, malumat sahibi olmak. Hep verilen kalıp örnek, kör bir insan şekilleri noscere edemez ama scire edebilir. Fiil adı scientia, Arapça/Türkçe doğru eşdeğeri irfan veya marifet olsa gerek. Fakat pratikte “ilim” karşılığı kullanılmış.
Türkçede “tanımak” dediğimiz fiille anlamı fazlaca benzeştiği için, "daha önce bilmezken şimdi bildim" fikrini vurgulamak için re+ pekiştirici edatıyla recognoscere tercih edilmiş. Fiil adı recognitiō, yani demin değindiğimiz anlamıyla itiraf.
Arkaik Latincede gnoscere kullanılmış, Klasik devirde g düşmüş, noscere yazımı standart olmuş. Sadece öne bir ünlü gelirse g sesi canlanmış. O yüzden i-gnorare “bilmemek”. Fiil köküne t ekleyerek yapılan perfekt sıfatları notus ve nota “bilme eyleminin sonucu, bilgi, malumat”. Nōbilis “tanınmış”, Türkçe tam karşılığı eşraf veya ayan olmalı, “ileri gelenler”. Notorius yine “tanınmış, meşhur” ama bu sefer kötü anlamda. Nihayet nōmen, aslı muhtemelen notamen, “isim”. Bir kişi veya nesne nesiyle bilinir? Adıyla. Bu son türev Latinceden çok önceki bir çağda, Hintavrupa anadilinde türemiş olmalı, çünkü kardeş dillerin hepsinde eşdeğeri var. Yunanca ónoma, Germence nāmo, Farsça nām ve saire.  
Türkçe ad da hayli komplike bir tarihi olan aymak “bilmek, ayırt etmek” fiilinin arkaik biçiminden türev olmalı sanırım.
Türkçede tanımak dediğimiz eylemi vurgulayan, yani “önce bilmezken şimdi ayırt ettim” hadisesini öne çıkaran fiil, re+ pekiştirici edatıyla re-cognoscere. Fiil adı recognitio. Hem “aa tanıdım” anlamında tanımak, hem demin değindiğimiz gibi “itiraf”, hakikati bilmezken akıllanıp kabul etme.
*
Üçüncü bir fiil var, evrimi ilginç. Latince sapere esasen “tatmak, koklamak”, İngilizcesi savor, “ımff, enfes” gibisinden. MÖ 2. yy’da cahil Romalılara Yunan şiirini ve felsefesini ilk tanıtan Baba Ennius, Yunanca sophós “bilge, arif” sözcüğünü Latinceye sapiens diye çevirmiş, sanırım “ağzının tadını bilen, connaisseur, ilim gurmesi” gibi bir şey kastetmiş. Bilinçli üretilmiş bir edebi deyim. Tutmuş. Özellikle Grek hayranı Scipio çevresinde ve Cicero’nun yazılarında pek popüler olmuş. MS ilk yüzyıllarda peyderpey halk kültürüne girmiş. Sapere fiili “alim olmak, derin malumat sahibi olmak” gibi bir ikinci anlam kazanmış.
Modern Roman dillerinde “haberdar olmak” için kullanılan fiil scire türevleri değil, sapere türevleri: Fransızca savoir, İspanyolca ve Portekizce saber, İtalyanca sapere. Scire fiili modern dillerde ölmüş, ancak science ve plebi-scitum gibi yüksek dile ait türevleri kullanılıyor. Noscere/cognoscere grubu ise halen son derece canlı: Fransızca connaître, İsp. conocer, Port. conheser, İt. conoscere “bilmek, tanımak, ayırt etmek”.
*
Hintavrupa anadiline ait *gnō- fiili İngilizcede know şeklinde karşımıza çıkıyor. Bir gerilim romanı kadar heyecanlı olan macerasını OED’den okuyoruz:
[A Com. Teut. and Com. Aryan vb., now retained in Eng. alone of the Teut. languages: OE. (e)cnáwan, pa. tense (e)cnéow, pa. pple. (e)cnáwen = OHG. -cnâan, -chnâan, -cnâhan, ON. pres. ind. kná, pl. knegum, Gothic type *knáian, *kaiknô, *knáians, a redupl. vb. not found in existing remains. Outside Teut., = OSlav. zna-tĭ, Russ. zna-t to know; L. *gnō-, whence the inceptive (g)nōscĕre, perf. (g)nōvi, pa. pple. (g)nōt-us; Gr. *γνω-, whence redupl. and inceptive γι-γνώ-σκειν, 2 aor. ἔ-γνω-ν; Skr. jnā- know. Generally held to be from the same root (gen-, gon-, gn-) as can v., and ken. Already in early times the simple vb. had sustained various losses; in L. and Gr. the pres. stem survived only in derived forms; in Gothic the word is not recorded; in ON. the pres. inf. was obs.; in ON. and OHG. the orig. strong pa. tense and pa. pple. were lost; in OHG. and OE. the vb. was app. known only in composition, as in OE. ecnáwan, oncnáwan, tócnáwan. The first of these may be considered as the historical ancestor of ME. and mod. know, for although it came down in southern ME. as i-knowen, y-knowe, the prefix was regularly dropped in midl. and north., giving the simple stem form cnawen, knawe(n, knowe(n, which was well-established in all the main senses by 1200 (a single instance being known a 1100). The verb has since had a vigorous life, having also occupied with its meaning the original territory of the vb. wit, Ger. wissen, and that of can, so far as this meant to ‘know’. Hence Eng. know covers the ground of Ger. wissen, kennen, erkennen, and (in part) können, of Fr. connaître and savoir, of L. nōvisse, co-gnōscĕre, and scīre, of Gr. γιγνώσκειν and εἰδέναι (οἶδα). But in Sc. the verb ken has supplanted knaw, and come to be the sense-equivalent of ‘know’ in all its extent of signification. As ecnáwan came down as late as 1400 in form iknowen yknow, the pa. pple in i-, y-, in southern ME., may belong to either form.]
Signification. From the fact that know now covers the ground formerly occupied by several verbs, and still answers to two verbs in other Teutonic and Romanic languages, there is much difficulty in arranging its senses and uses satisfactorily. However, as the word is etymologically related to Gr. γιγνώσκειν, L. (g)nōscere and (g)nōvisse, F. connaître (< L. cognōscĕre) to ‘know by the senses’, Ger. können and kennen, Eng. can, ken, it appears proper to start with the uses which answer to these words, rather than with those which belonged to the archaic vb. to wit, Ger. wissen, and are expressed by L. scīre and F. savoir, to ‘know by the mind’.
Unutmayalım ki 19. yy’da, Hintavrupa araştırmalarının emekleme aşamasında yazılmış bir metin, o yüzden Teutonic, Aryan gibi modası geçmiş tabirler kullanıyor. Ezcümle, eski İskandinavca (ON) ve Eski Yüksek Almancada (OHG) eşdeğeri olan bir fiil, şimdi Germanik dillerden sadece İngilizcede canlı kalmış. Eski İngilizce orijinali ge+ önekli geknawan (= Lat. cogno-scere) iken yknowe > know biçimine evrilmiş. Aynı arkaik kökten gelen İngilizce ken = Almance kennen fiilinin alanını istila etmiş. Latince scire ve Fransızca savoir eşdeğeri olan to wit = Alm. wissen fiilini de ezip geçmiş. Böylece bilumum Avrupa dillerinde “bilmek” anlamını karşılayan iki temel fiil varken İngilizcede bir tane kalmış. Orijinal anlamı “ayırdına varmak, aymak” iken şimdi her türlü ilim ve irfanı kapsar hale gelmiş.
Kapsama alanı o kadar geniş olunca çeviride dikkatli olmak lazım. I knew them at first sight: burada “bildim” değil “tanıdım” demek oluyor. To know good from evil: “iyiyi kötüden ayırt etmek” doğru çeviri.
“Bilmek” anlamında ken fiili İngiliz ağızlarında marjinalleşmiştir, Amerika’da pek bilinmez. Ad olarak da ancak edebi dilde karşımıza çıkar: It’s beyond my ken = “bildiğim konu değil”. Ama aynı fiil can yazımıyla hepimizin malumu, Türkçe +ebilmek karşılığı yardımcı fiil. I can do it = “yapa-bilirim”. Almancası kennen ile eş kökenli können. Shakespeare zamanında know’dan daha yaygın bir fiil olan wit ise, fiil olarak ancak bir iki deyimde kalmış. To wit = “yani”.
*
Türkçe bilmek, dilin en eski katmanına ait temel fiillerden biri. 8. yy’a ait Orhon yazıtlarında fiil olarak defalarca geçiyor (bilmedükin üçün, bilmez erti, ança biliŋ). Ayrıca türevleri: bilge “bilgili, akıllı”, bilig “bilgi, hikmet”.
Bildirmek 11. yy Orta Asya Türkçesinden beri kayıtlı. Bilgi, bilgiç ve bilmece Türkiye Türkçesinde nispeten geç dönemde (17. yy ve sonrası) belirmiş türevler. Bilgin, bilim, bilinç, bilişim, bildiri, bildirim ve bildirge Cumhuriyet döneminde ortaya atılan yeniliklerden.
Belirmek fiiliyle – dolayısıyla onun türevleri olan belirli > belli ve bellemek sözcükleriyle – yapısal bir ilişkisi var mı, varsa nedir, çözemediğim konulardan biri.

2 Ekim 2018 Salı

Ahlaklı yaşamın sırları


Dünkü yazının amacı şiddeti savunmak mıydı? Değildi. Şiddet karşıtı argümanların iç çelişkilerine işaret etmekti sadece. Bundan “aa demek ki şiddet iyiymiş” sonucu çıkmaz. Ne çıkar? Mesela “farklı argüman bul öyle gel” sonucu çıkar. “Demek ki bazen iyiymiş, ölçütü daha iyi tanımla” sonucu çıkar. “Ya şöyle derlerse ne cevap veririz düşündün mü” sorusu çıkar. “O platform yetersiz, başka zemin bulmalıyız” önerisi çıkabilir.
Yazı başlıklarını çoğu kez gıdıklayıcı olsun, okuttursun diye atıyorum. İçerikte daha ağırbaşlıyım. Sadece sondan bir önceki paragrafta “Hatta bazen güzeldir” cümleciğini dayanamadım ekledim. Soyut anlamda şiddet övgüsü içeren tek ibare odur olsa olsa.
*
Ne diyor yazı? Bir kere, “ay şekerim şiddet çok kötö, hepimiz karşıyız” söyleminin özünde düzenden yana, var olan güç ilişkilerini kutsayıcı bir ideolojik söylem olduğunu söylüyor. Bazen mi, her zaman mı? Sınırı nedir? Bilmem, tartışırız.
İki, anti-şiddet söyleminin en temel çelişkisine işaret ediyor. Farzedin şiddete karşıyız. Dünyadaki şiddeti bertaraf edecek ya da azaltacak şiddete de karşı mıyız? Karşıysak demek ki şiddete karşı değilmişiz. Bu çelişkiyi anlamadan insanlık tarihindeki feci ve tüyler ürpertici olayların hiç birini anlayamazsınız. Karınca incitmekten ürken makul insanların vakti gelince nasıl canavara dönüştüğünü kavrayamazsınız. Kavrayamayınca da “şiddet mi, ayy nefreth ederim” söylemi kokteyl gevezeliğinden ileri gitmez. Bakın, dinleyin, o cümlenin içinde kıvrılmış yılan gibi yatıyor çelişki: ... nefreth ederim, tecavüzcüleri yağlı kazığa oturtalım, dilim dilim doğrayalım!
Yazı devam ediyor. İki soru daha soruyor. Varlığına yönelik saldırıya nasıl cevap vereceksin? Cevabı kolay gibi görünür ama tuzak sorudur. Çünkü varlığın hiçbir zaman bedeninle sınırlı değildir. Kolektif varlığına saldırı olursa ne cevap vereceksin? Sevdiklerine, canından aziz bildiklerine saldırı olursa ne cevap vereceksin? Onu bırak, hiç bilmediğin birine haksız ve alçakça bir saldırı olursa ne yapacaksın?
Son olarak, daha tereddütlü bir mesele. Olmuş bitmiş şiddetin karşılığı ne olmalı. Tabii ki akıl yolu varsa akılla gitmek en doğrusudur. Hukuk varsa hukukla gitmek çoğu zaman daha etkili ve ahlaken daha temizdir. Kısasa kısas kötüdür. Peki. Lakin kısasa kısası büsbütün lağvedebilir misin? Edersen, ahlaki duyarlığı körelmiş, zombileşmiş insanlar ve zulme direnme yeteneğini yitirmiş bir toplumdan başka elinde ne kalır?.
*
“Her ahlaki önermenin mantıki sonucuna götürüldüğünde çelişkiye düştüğünü, dolayısıyla tutarlı bir ahlaki sistem kurmanın imkansız olduğunu (19 yaşındayken) fark ettim” diye yazmıştım bir tarihte. Ciddi konulara değinen hemen her yazımın içinde bu fikir bir yerlerde mutlaka saklıdır. Halim-Selim’de de epey değindim.       
Her ahlaki arınma teşebbüsünün, her dini uyanış hareketinin kaçınılmaz akıbetidir. İyiliğin sırrını keşfettiğini sanırsın. Emin olursun. Eşini, dostunu, müritlerini inandırırsın. Dünyan ışıkla dolar: Cennetin anahtarları artık sendedir. Sonra birileri seni kıskanır, cemaatine çomak sokar. O zaman delirirsin. Hakikati her ne pahasına olursa olsun savunma sevdasına düşersin. Cemaatini korumak için icabında zora ve kumpasa başvurursun. Yetmezse soygun ve cinayet dahil her şeyi yaparsın. O uğurda yaptıklarını haklı ve meşru bulmaya başlarsın. Vicdanını yitirirsin. Hakikati bulduğunu zanneden insan kadar tehlikeli mahluk yoktur dünyada.
Örnek mi dediniz? Buyur Müslümanlık. Buyur Hıristiyanlık. Buyur komünizm. Buyur Fransız ihtilali. Küçült ölçeği, kendini düşün. Şirket kurup başarıya ulaşan arkadaşlarını düşün. Örgüte katılıp “temiz” yaşamaya ant içenleri düşün. Materyalizme sırtını dönüp hippi olmaya niyet edenleri düşün. Doğru yolu bulduğunu zanneden, o gün yoldan çıkmıştır.
*
Nedir peki önerdiğin çözüm hocam?
Yok basit bir cevabım. Belki de hiç yoktur bir cevap, düşüne düşüne sonunda oraya varacağım, dur bakalım. Şimdilik birkaç tutunabilecek birkaç dal görüyorum hala. Biri ironi kavramıdır. Yani neye inanıyorsan inan, ironiyi elden bırakmadıkça, yani kendini hafiften tiye almayı başarabildiğin müddetçe çok fazla yanılmazsın. Biri özgürlük kavramıdır. Aklın ve vicdanın özgürlüğünü maksimize etmeyi şiar edinirsen, tüm tuzaklardan olmasa da sıradan insanların düştüğü tuzakların çoğundan kendini daha iyi koruyabilirsin. Biri medeniyet kavramıdır, farkındaysanız son yıllarda artan oranda dilime dolanan bir kelime. Büyük siyasi olayları değerlendirirken “medeniyete faydası ne, zararı ne” diye sormak, sanılanın aksine, birçok soruya sağlıklı cevap vermeyi sağlayabilirmiş gibi geliyor bana. Kişilere ya da gruplara faydasını/zararını sormaktan daha verimli bir yol en azından.

Ama tabii büsbütün yanılıyor da olabilirim.