30 Ekim 2018 Salı

Osmanlı köle sever


Her toplumda seçkinler aristokratlaşma eğilimi gösterir. Seçkin (yani elit) demek, yetenekle, beceriyle, şansla ya da zorbalıkla, çok insanın hayatını belirleyecek kararlar verme pozisyonuna gelmiş kişi demek – bakan, komutan, fikir ve moda önderi, para babası, mafya babası, halk kahramanı, alim ve saire. Bunlar mesela yalınayak köylüyken oraya gelmiş olabilir, ya da aileden servet ve itibara varis olabilir. Elit olmak için aristokrat olmak gerekmez. Mantıken gerekmez yani, uygulamada bazen gerekebilir.
Aristokratlaşmak demek seçkinlerin kendini kapalı bir zümre ya da sınıf olarak tanımlaması demek. Yani giriş bariyerlerini yükseltmek; “içeriden” olmayanlara kapıları kapatmak. Nasıl yapılır? Umumiyetle son derece sofistike, taklidi güç birtakım toplumsal normlar oluşturulur. Bunlar kırk yılda zor öğreneceğin şeylerdir; bilmeyene “hop birader damsız girilmez” denip kapılar kapatılır. Fiiliyatta bunun anlamı elit pozisyonların elit aile çocuklarına tahsis edilmesidir. Bir “seçkinler kültürü” yaratırsan, kaçınılmaz olarak “iyi aile çocukları” üretmiş olursun. Bir sonraki kuşakta elit pozisyonlara onların gelmesini eşyanın tabiatına uygun sayarsın.
Eski Avrupa’da yağma ve çapul yoluyla arazi edinmiş ya da parasıyla zengin olmuş insanların kont, lord, dük gibi unvanlarla altsoylarını güvenceye almaları tipik bir aristokratlaşma örneğidir. Eğitimi elit pozisyonları için başlıca norm haline getirdikten sonra Harvard’ın fiyatını uçuk seviyelere çıkarmak bir başka aristokratlaşma modelidir. “Haza İstanbul beyefendisi” sıfatına layık görülen kişileri övüp beğenmek tipik bir aristokratçılık vakasıdır.
İmdi, aristokratlığın fazlası zarardır. Bunu herkes bilir. Kapıları kapatınca dışarıdaki akıllı, hırslı, yetenekli insanların öne çıkmasını önlemiş olursun. Seçkin babanın evladı genellikle vasata meyleder. Mirasyediden hayır gelmez. Aristokrasinin katılaşması bu nedenle toplumlara durgunluk ve beyin ölümü getirir. Bir süre sonra kapı dışında birikenler patlar, şatoları yakıp sahiplerini boğazlarlar. Barbarlar kazanır.
Lakin bir miktar aristokrasi iyi bir şeydir. Demokrasi çağında, hele Türkiye gibi avamperverliğin ibadet sayıldığı toplumlarda bunu söyleyen dayak yer gerçi, ama gerçek budur. Birkaç sebeple öyledir.
Birincisi insan tabiatı. Onca hırs, kavga, emekle bir yerlere gelmişsin; evladına bir gelecek sağlayamayacak olduktan sonra neye yarar? Gücünün ve itibarının en azından bir kısmını özelleştiremiyorsan zaten motivasyon ortadan kalkar, sinik ve ilkesiz olursun. Günü kurtarmaktan başka derdin olmaz. İtibar, eğer kalıcıysa değer taşır. Ya da kalıcıysa daha fazla değer taşır diyelim.
İkincisi kültür. Yani sanat, zarafet, üslup, edep, gusto, öyle şeyler. Bunlar elit zümrenin kendini dışarıdakilerden korumak için tel tel ördüğü kozadır. Her çağda ve her diyarda öyledir. Medeniyet dediğin de bundan başka bir şey değil zaten. Bunlar olmasa geriye güç mücadelesinin kanlı ve yırtıcı dişlerinden başka şey kalmazdı.
Üçüncüsü ve en önemlisi özgürlük. Bakın bu konu mühim. Boşuna hayal kurmayın: bir miktar aristokrasi olmadan özgürlük olmaz. Kıçı açık insan özgür olamaz; mevzi kazanmak ve yerini korumak için her gün vahşi hayvanlarla boğuşmak zorunda olan insan da özgür olamaz. İnsan yaşamında aklın ve vicdanın özgürlüğünü ön plana çıkarabilmek için dayanacak bir yerin olması lazım; toplumsal konumundan ve itibarından az çok emin olman lazım. “Bugün güçlü olanın hoşuna gitmezsem mahvoldum, yalınayak geldim yalınayak giderim” diye düşünen insanın özgürlük gibi bir lüksü olamaz.
Eğer bir miktar aristokrasi yoksa toplumda sadece o gün güçlü olanın borusu öter. Dün ve önceki gün güçlü olanların evlatları hala oradaysa, “dur bakalım hemşo, o iş senin bildiğin gibi değil” deme ihtimali – belki, bazen – olabilir.
Demek ki neymiş? Aristokrasinin fazlası zarar, azı da zararmış. Ölçü lazımmış.
*
Osmanlı devletinin temel içgüdüsü her türlü aristokrasinin üremesini ve kök salmasını önlemektir. Sadece ulema sınıfında (yani medrese mezunu alim ve fakih zümresinde) ırsi bir aristokrasinin ortaya çıkmasına göz yummuş ya da yummak zorunda kalmıştır; fakat onların devlet yönetiminde etkili olmasına izin vermemiştir. Asıl yönetici olan askeriye sınıfında ve daha sonra güçlenen sivil kalemiyede her zaman toplumun en alt tabakalarından gelenler tercih ve teşvik edilmiştir. Paşaların büyük çoğunluğu, herhangi bir ailevi geçmişi olmayan türediler ve kariyer memurlarıdır; bir kısmı satılmış köledir, Hıristiyan reayadan devşirilmiş esirdir, ya da yabancı sığınmacıdır. Belli bir asgari eğitim düzeyi gerektiren sivil bürokrasinin 19. yy’da öne çıkmasıyla beraber şehirli alt-orta sınıflar biraz daha avantajlı konuma geçer. Ama o zaman bile devlet, hazır eğitimli adam almaktansa elemanlarını meslekte eğitme yolunu seçmiştir. Yıldırım Bayezid’den sonra padişahlar asla soylu aileden kız almamış, soyu sopu belirsiz cariyeleri tercih etmiştir. Neme lazım, saltanata rakip çıkar.
Cumhuriyet rejiminin bu kadim geleneği aynen sürdürdüğünü görüyoruz. İki kademeli 1913/1923 devriminin ana iddiası, son devir Osmanlı’nın “monşerleşmiş” elit kadrolarını tasfiye etmektir. (Ondan sonraki otuz yıl boyunca Paris, Nis, Viyana, Kahire ve Beyrut, düşkün Osmanlı zadeganıyla dolup taşar.) Tek parti döneminde yetişen nispeten iyi eğitimli ikinci kuşak kadrolar 1960 ihtilalinden sonra acımasızca biçilir. Hasbelkader devlet teşkilatında kalmış nitelikli kadroların tamamını 12 Eylül rejimi tasfiye eder. (Öyle ki, ülkenin açık farkla en iyi elit okulu olan Robert Kolej’den benimle aynı yıl mezun olan 190 kişiden sadece bir veya ikisi kamu sektöründe iş bulur.)
Bugün olup bitenler de aynı geleneğin devamıdır. 1980 sonrasında yurt dışında eğitim gören ya da yurt dışından esen rüzgarlardan etkilenen ikinci ya da üçüncü kuşak burjuva çocuklarının neredeyse tamamı kamudan ve yüksek eğitim kurumlarından atılmıştır. Gezi parkında birtakım çocukça protestolar yapmak ya da yurt dışına iltica etmekten başka seçenek bırakılmamıştır. Yerlerine, elit kökenli olmamak dışında ortak paydaları olmayan yeni kadrolar atanmıştır. Hiç merak etmeyin, otuz sene sonra onların da suyu kaynar.
Osmanlı köle sever. Eski zaman Avrupa’sı gibi perukalı soytarılara, kibarzadelere prim vermez. Osmanlı’nın simgesi, okuması yazması olmayan ama padişaha sadakati sayesinde müşir ve paşa rütbesi kazanıp imparatorluğun en güçlü adamlarından biri olan Yedi Sekiz Hasan Paşa’dır.
*
Niccolò Machiavelli tüm zamanların en parlak siyasi düşünürlerinden biridir. Titiz ve çalışkan bir tarihçidir. Devrimci Floransa cumhuriyetinde 14 yıl kadar üst düzey devlet görevlerinde bulunduktan sonra rejim değişikliğinde hapsedilmiş ve işkence görmüştür. 1513 yılında hapisten kurtulduktan hemen sonra yazdığı Hükümdar adlı eserinin 4. başlığında Fransa ile Türkiye’yi kıyaslar. Yüz yıldır girdiği her savaştan galibiyetle çıkan ve zaten uçsuz bucaksız olan imparatorluğunu iki katına çıkarmanın eşiğinde duran Osmanlı’nın, uzun vadede kaybetmeye mahkum olduğu kanısını dile getirir.
Şöyle: (Çeviriyle uğraşamayacağım, kusura bakmayın.)
“The principalities of which one has record are found to be governed in two different ways: either (1) by a prince, with a body of servants, who assist him to govern the kingdom as ministers by his favour and permission; or (2) by a prince and barons, who hold that rank by inheritance and not by appointment by the prince. Such barons have states and their own subjects, who recognize them as lords and have a natural loyalty to them. Those states that are governed by a prince and his servants respect their prince more, because in all the country there is no one who is recognized as having greater power than him. If they show respect to another, they do it as to a minister and official to whom they do not bear any particular loyalty.
The examples of these two governments in our time are the Turk and the King of France. The entire country of the Turk is governed by one lord, the others are his servants. He divides his kingdom into regions, and sends different administrators there. He shifts and changes them as he chooses. But the King of France is placed in the midst of an ancient body of lords, acknowledged by their own subjects and loved by them. They have their own rights, and the king cannot take these away except with some risk of rebellion. Therefore, there would be great difficulties in seizing the state of the Turk, but, once it is conquered, great ease in holding it. The causes of the difficulties in seizing the kingdom of the Turk are that the invader cannot be called in by the princes of the kingdom. Nor can he hope to be assisted in his designs by the rebellion of those whom the prince has around him. This arises from the reasons given above. His ministers, being all slaves and servants, cannot be easily bribed, and one can expect little advantage from them when they have been bribed, as they cannot carry the people with them. Hence, he who attacks the Turk must bear in mind that he will find him united, and he will have to rely more on his own strength than on the rebellion of others. But, once the Turk has been conquered in the field in such a way that he cannot replace his armies, there is nothing to fear but the family of this prince. Once they are killed, there remains no one to fear. The others have no credit with the people, and as the conqueror did not rely on them before his victory, so he ought not to fear them after it.
The contrary happens in kingdoms governed like that of France. One can easily enter there by gaining the cooperation of some baron of the kingdom for one always finds dissatisfied barons who desire a change. Such men, for the reasons given, can open the way into the state and make the victory easy. But if you wish to hold the kingdom afterwards, you meet with infinite difficulties, both from those who have assisted you and from those you have crushed. Nor is it enough for you to have destroyed the family of the prince, because the lords that remain make themselves the heads of fresh movements against you. Because you are unable either to satisfy or destroy them, that state is lost whenever time brings the opportunity.
Now if you will consider what was the nature of the government of Darius, you will find it similar to the kingdom of the Turk. Therefore it was only necessary for Alexander, first to conquer him in battle, and then to take the country from him. After the victory, Darius being killed, the state remained secure to Alexander for the above reasons. And if his successors had been united they would have enjoyed it securely and at their ease, for there were no rebellions raised in the kingdom except those they caused themselves.
But it is impossible to easily hold states constituted like that of France. Hence there were frequent rebellions against the Romans in Spain, France, and Greece, because of the many principalities there were in these states. As long as the memory of them lasted, the Romans always held an insecure possession. However, with the power and long continuance of the empire, the memory of them passed away, and the Romans then became secure possessors. And later when the states fought amongst themselves, each one was able to attach to himself his own parts of the country, according to the authority he had assumed there. The family of the former lord had been destroyed, and so none other than the Romans were acknowledged.
When these things are remembered no one will wonder at the ease with which Alexander held the Empire of Asia. And none will wonder at the difficulties which others have had to keep an acquisition, such as Pyrrhus and many more. This is not caused by the ability of the conqueror, but by the lack of uniformity in the subject state.”

38 yorum:

  1. Darius benzetmesi güzel olmuş zaten çoğu devlet kaideleri iran'dan gelmedir ama Machiavelli'ye kötü haberim var dünya Türk'ün modelini kabul etti meritokrasi ve merkeziyetçilik

    YanıtlaSil
  2. Bilmeyenler için yorumlara ekleyeyim. Yedi Sekiz Hasan Paşa okuma yazma bilmediği için imza atmak yerine kağıtlara zig zag çizen biriymiş. Bu da arap rakamlarında yan yana yazılmış yedi ve sekiz harfine benzediği için yedi sekim lakabını almış.

    YanıtlaSil
  3. aristokrasinin oluşmasına engel olunmasının sonucu olarak ta zenginimiz çok ama burjuvazimiz yok.zenginimiz de fakirimiz de 3 saat süren beyin yakıcı tv dizileri izler ve serdar ortaç,hande yener etc... dinler. neyse fazla da dert etmemek lazım :)
    of-sürmene yollari dönümlidür dönümli , ne edelim sevanım yalan dünya ölümli.

    YanıtlaSil
  4. Yedi Sekiz Hasan Paşa'ya rütbe verilmesi doğaldır çünkü Padişah'ı ölümden kurtarmıştır. Ancak Osmanlının son döneminin simge ismi kimdir denirse Mehmed Said Paşa veya bilinen adıyla Şapur Çelebi'den başkası gelmez. Cumhuriyet döneminde siyasi olarak bir benzeri Süleyman Demirel'dir. Bir şekilde vazgeçilmezdir. II. Abdülhamit'in doktorunun hatıralarında da II. Abdülhamit Şapur çelebiden hem espri ile hem kuşku ile bahseder ama zekasını ve yeteneğini de övmeyi ihmal etmez. İmparatorlukta adam yoktu sürekli sadarete onu getirdim mevzusuna konuşmasını genellikle yöneltir. O hatıralarda Yedi Sekiz Hasan Paşa'nın adı çok geçmez ama Şapur Çelebi'den çok bahsedilir. Bu hususta her Padişah'ın anlayışının kişisel olarak farklı olduğunu anlayabiliriz.

    Ayrıca öyle Paşalık yalnızca sadakat gösterenlere dağıtılmıyordu. Ancak bir imp. için sadakat önemli bir değerdir ve ödüllendirilmesi doğaldır.

    II. Abdülhamit'in bilimsel çalışma yapan insanlara madalya ve paşalık verdiğini biliyoruz. Hüseyin Tevfik Paşa bunlardan bir tanesidir.

    Benzer şekilde Abdülmecit döneminden beri önemli pozisyonlara gelen Ahmet Cevdet Paşa'da son derece yetenekli ve müstesna bir şahsiyet.

    Sayılabilecek böyle bir çok isim var.

    Niye Yedi Sekiz Hasan Paşa ?

    Bugünkü iktidar ile bir bağlantı kurmak için zorlama bir örnek.

    Neden hakikat ile değil toptantı yargılar ile hareket edelim ?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Okuma yazma dahi bilmeyen Yedi Sekiz Hasan Paşa'ya Padişahın hayatını kurtardığı için yüklü miktarda para verilmesi yahut maaş bağlatılması doğru olurdu, makam mansıp tevdi edilmesi değil. Hani geçen sene Türkiye'de AKPli prof. vardı, "-Ben cahillerin ferasetine güveniyorum, okumuşların şerrinden Allah bizi emin eylesin." demişti. Belli ki Sultan Abdülhamid de öyle düşünmüş yoksa zırcahil biri bu kadar yüksek rütbeyle taltif edilmezdi. Cahilse her istediğini kolay yaptırırsın, hem sana çok sadık olur. Çünkü geldiği yere senin iltimasınla geldiğinin, aslında o vazife için tamamen kifayetsiz olduğunun iyi kötü farkındadır.

      Sil
    2. Çırağan Baskınını önlemede etkili olmuş, Ali Suavi'yi nakavt etmiş, kalabalığın içine girme cesareti göstermiş. Yani basit yazdım ama yaptığı iş basit değil. Öyle basit para ödülü ile ödüllendirilecek bir mesele de değil. Niyeyse bu mesele sığ olarak ele alınan bir iş. Böyle sığ ele alınan meselelerde insanlar ön yargılarla hareket ediyor.

      Dünyada bugün dahi bir Başkan'a suikast girişiminde bulunulsa ve bir kişi o ülkenin Başkan'ını kurtarmada etkili yararlılık gösterirse mutlaka itibar görür.

      II. Abdülhamit dönemini algılamada bu ön yargılar sıkıcı oluyor maalesef halbuki II. Abdülhamit, bilim ile iştigal olan insanlara da paşalık vermiş, madalyalar takdim etmiş, önemli pozisyonlara getirmiştir.

      II. Abdülhamit'i yalnızca itaat isteyen korkunç bir umacı gibi gösterme eğiliminin bu yüzyılda bitmesi lazımdı ama belli ki İTC geleneğini Sevan hoca devam ettirmek istiyor. Sizde buna teşnesiniz.

      Sil
    3. Amerika'da başkanın hayatını kurtarana nişan, plaket tarzı ödüller veriyorlar sadece. Reagan'ın önünde mermilere gövdelerini siper edenlere öyle yapılmış.

      https://en.wikipedia.org/wiki/Tim_McCarthy
      https://en.wikipedia.org/wiki/Thomas_Delahanty

      Sil
    4. @Fırat
      İkinci Abdülhamit'i ulu hakan gibi gösterme eğiliminin de bitmesi lazımdı ama bitmedi maalesef. Kuruntulu, müstebit bir adamdı işte keramet aramaktan yorulmadınız adamda. Paşalar onun yanına gittiğinde sebepsiz yere başka paşaların dedikodusunu yaparlarmış ki padişah onun arkasından birlik oluyor diye kuruntu yapmasın.

      Kendisi için zararsız insanlara kıyak geçip duruyordu işte, bütün devlet ondan menfaat uman vasıfsızlarla dolmuştu ki bu tipler daha sonra çıkarları baltalandığı için 31 Mart ayaklanmasını başlattılar.

      En önemli pozisyonlara getirildiler demişsin, Tanzimat'ın en donanımlı insanı Mithat Paşa'nın başına neler geldiğini biliyoruz.

      "İTC geleneğini devam ettiren Sevan Hoca" lafı da komik bir hakaret girişimi olmuş.

      Sil
    5. @Çağatay,

      Ben NFK takipçisi değilim, o yüzden "Ulu Hakan" diye bir tabir kullanmadım, böyle bir eğilimde göstermedim.

      İkincisi II. Abdülhamit hakkında doğru düzgün herhangi bir eser okumadığın her yerinden dökülüyor. Yani en azından kızlarından birinin hatıratını, en azından İTC mensubu olan hususi doktoru Âtıf Hüseyin beyin notlarını okursan tartışma düzgün ilerler. Okuma yapmadan, etmeden yargılarla ve yalnızca yargılarla bir fikri tartışmıyor, saldırıyor, kusuyorsun.

      Mithat Paşa, bir darbecidir. Sultan Abdülaziz'in katledilmesinde ve darbede itekleyici roldedir.

      31 Mart'ın sebep ve sonuçlarını ise bu kadar tek düze ve lakayt yorumlayanı ilk defa görüyorum.

      Sil
  5. Bu durumda Osmanlı içinde Köprülü ailesini nereye koymak lazım, biraz aristokrat sayılmıyor mu onlar?

    YanıtlaSil
  6. özgürlüğe dair söylenen ne rasyonel bir ifade olmuş!

    YanıtlaSil
  7. Machiavelli'nin ongordugu gibi olmadi ama. Osmanli'nin icinden, dis gucleri Osmanli'ya saldirmaya "davet" edenler cikti. Aristokratlar degil de, bagimsizlik isteyen halklardi bunlar: Yunanlilar, Sirplar, Bulgarlar vs..vs.. Oralari Osmanli'dan alindiktan sonra yonetmesi de hic kolay olmadi. Sirbistan, Bosna, Filistin vs. de gunumuze kadar uzanan sorunlar bunun ispatidir.

    YanıtlaSil
  8. Hocam kac yazidir bu Robert Kolej hikayelerine yanasip yanasip girmiyosun, biz avamlara biraz anlat meseleyi de artik anlayalim... Uzak ara en iyi okulmus. Zengin cocugu dolu oralar be. Hem bizim de anli sanli Izmir Fen Lisemiz var.

    YanıtlaSil
  9. "Hiç merak etmeyin, otuz sene sonra onların da suyu kaynar."

    Orası kesin ama daha erken bile olabilir bence.
    Aslında iki yıl önce bile olabilirdi ama olmadı.
    İyi ki de olmadı bir bakıma. Aksi takdirde Menderes edebiyatı ve sömürüsüyle oy toplayan bu "avamperver" sağ partilerin benzerlerini bir "otuz sene" daha görürdük.
    27 Mayıs'ın en kötü sonucu da buydu zaten. Kısa vadeli kazanımları uzun vadede daha büyük kayıplar tarafından yutuldu. Bıraksalar zaten çok geçmeden iktidarı kaybedeceklerdi, yazık oldu.
    Bu sefer biraz uzun sürecek tabii. Yine de iyi ki aynı hata tekerrür etmedi demeliyiz bence.

    YanıtlaSil
  10. "Devlet Türkiye’nin feodalitesidir. Bu devletin modernizmi sanki feodalizmin tasfiyesi gibi kavranmaktadır. Aslında Türkiye’de feodalizm tamı tamına bu modern devlettir. Feodalizmin tasfiyesi bu devletin tasfiyesi olabilir. Demokratik devrim bu orduya karşı yapılmalıdır. Türkiye’nin demokratlarının anlamadığı budur. Ve maalesef bu anlayamayışın temel suçlularından biri Türkiye’nin feodalizmini, toprak ilişkilerinde arayan bayağı Marksistlerdir.
    Bu ordu Türkiye’de biricik örgütlü ve egemen güçtür. Tüm varlık nedeni ve görevi halkın örgütsüzlüğünü sağlamak; kendi gücünü ve egemenliğini korumaktır. Türkiye’de en anti demokratik ve demokrasi düşmanı kurum ordudur. Bu ordu ve devlet parçalanmadıkça, Türkiye’ye en küçük bir demokrasi gelemez.
    ...
    Fehmi Koru’sundan, Abdullah Gül’üne, Kılıçdaroğlu’ndan Kadri Gürsel’ine kadar her kim ki bu devleti savunuyor, ona akıl veriyor ve onun yanında yer alıyorsa, demokrasi düşmanıdır.
    Bu devlete düşman olunmadan demokrat olunamayacağı yargısı herkesin hücrelerine kadar işlemedikçe demokrasi mücadelesinin en küçük bir başarısı söz konusu olamaz.
    Bu devlet, bu ordu ve demokrasi bir arada bulunamaz.
    Bu devlet mekanizması parçalanmadan Türkiye’ye demokrasi gelemez ve başka “Kürt Sorunu” olmak üzere hiçbir sorun çözülemez.
    Demokratım diyen herkes bunu İslam’ın amentüsü gibi bilmeli ve benimsemelidir."

    Davut Golyat’a Karşı – Türk Ordusu Niçin Yenilecek? / Demir Küçükaydın
    https://demirden-kapilar.blogspot.com/2018/01/davut-golyata-kars-turk-ordusu-nicin.html

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şu an devlet yok artık, ordu hiç yok. Sadece Erdoğan var.

      Sil
  11. Hocam merhabalar.Adım ömer.Sizi yeni keşfettim.Yanlıs cumhuriyet kitabinizi okudum.Orda turkiyede bir zihin devrimi gerekli diyorsunuz.Bu cok hosuma gitti.Size yazmak istedim cunku bende sizin gibi turkiyeden kacmak istiyorum.Keske sizin gibi bir akil hocam olsa.Saygilar.

    YanıtlaSil
  12. Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretleri buyurdular:
    "Milletim benden sonra siyasi fırkalara ayrılacak. Bunlardan sadece biri kurtuluşa erecek."
    Sordular:
    "O fırka hangisi olacak Paşa'm?"
    Buyurdular:
    "Benim ve Cumhuriyet'imin yolundan gidenler."
    Yani o fırka "Millet ve Cumhuriyet Ehli" olan Cumhuriyet Halk Fırkası'dır demek istediler.

    YanıtlaSil
  13. sevan bey merhabalar,bence bir youtube kanalı açmalısınız ve dilediğiniz konularda videolar çekip meraklısıyla paylaşmalısınız.nacizane tavsiyemdir efendim.

    YanıtlaSil
  14. Only Apes Have "Human Nature”
    For more than two millennia we in the West have been haunted by the spectre of our own inner being : an apparition of human nature so avaricious and contentious that unless it is somehow governed it will reduce society to anarchy. I claim this is a specifically Western nightmare, for it supposes an opposition of culture and nature that is distinctive of our own folklore and our native Social Science-and contrastive to the many peoples who consider beasts are basically human rather than humans are basically beasts. Indeed it is not even true of our kinship relations which, like those of other societies the world over, involve mutualities of being and belonging that entail intersubjective commonalities of experience and interest beyond all sense of individual self concern. Kinsmen are people who live each other's lives and die each other's deaths. Recent experiments show that the roots of this symbolic capacity of mutuality already exist in infants of nine to 12 months-- but are unknown to great apes, who rather singularly concerned with their own existence.
    Sayın Nişanyan Hoca, "30 Ekim 2018 Salı, Osmanlı köle sever" yazınızda siz çok daha farklı bir şey söylemişsiniz: "Birincisi insan tabiatı. Onca hırs, kavga, emekle bir yerlere gelmişsin; evladına bir gelecek sağlayamayacak olduktan sonra neye yarar?"
    Bu söylediğiniz laf kendi kişisel inancınız mı? Yoksa bilimsel mi?
    Eğer aşağıdaki dandikler dandiği iki siteye bir göz atarsanız " hunter-gatherer" toplumlarda evlatlara bırakılacak bir şey yok.
    Önce insan tabiatı geni maymundan insana geçmemiş ve insan zamanın %90'ını tabiatsız yaşamış. Bu insan tabiatı geni son %10 zamanda birden bire insanlarda hasıl olmuş. Bir bakıma bu teoriniz neden mal mülkü olmayan "hunter-gatherer"lerin köklerinin kazıldığını da açıklar.
    1. https://en.wikipedia.org/wiki/Hunter-gatherer
    A hunter-gatherer is a human living in a society in which most or all food is obtained by foraging (collecting wild plants and pursuing wild animals). Hunter-gatherer societies stand in contrast to agricultural societies, which rely mainly on domesticated species.
    Hunting and gathering was humanity's first and most successful adaptation, occupying at least 90 percent of human history.[1]
    Following the invention of agriculture, hunter-gatherers who did not change have been displaced or conquered by farming or pastoralist groups in most parts of the world.
    2. https://www.history.com/topics/pre-history/hunter-gatherers
    Hunter gatherers were prehistoric nomadic groups that harnessed the use of fire, developed intricate knowledge of plant life and refined technology for hunting and domestic purposes as they spread from Africa to Asia, Europe and beyond. From African hominins of 2 million years ago to modern-day Homo sapiens, the evolution of humans can be traced through the remnants of the hunter gatherers. Although hunting and gathering societies largely died out with the onset of the Neolithic Revolution, hunter gatherer communities still endure in a few parts of the world.

    YanıtlaSil
  15. Sn. Nişanyan'dan bir alıntı ile muhterem ve muhteşem bir yorumcu hakkında bazı tespitler

    "Anladığım kadarıyla bu mısraların yazarı gavur icadının her türlüsüne karşı, geleneğin saf halini savunuyor, bunda ahlaki bir değer görüyor. Öyleyse ceketi, kravatı, kanapeyi, tül perdeyi, saati ve gözlüğü de atmak gerekmez mi? Çorapta ve çorap kokulu Van peynirinde stop etmenin mantığı ne?
    Tutarlı olmak istiyorsan ve cesaretin varsa sonuna kadar git bakalım. Ötekiler hiç olmazsa entelektüel anlamda daha dürüst. Ben eslafı takip edeceğim diyor, sakalının kesiminden, kılıcının kavsine kadar o yolda gitmeye gayret ediyor. O da deve yerine Toyota kullanıyor gerçi, ama mesela kafa kesme sevdasında 1400 yıl önceki rol modellerine bizim tatlı su muhafazakârlarından daha sadık.
    Biri cesur, biri korkak.
    Başka fark görüyor musunuz siz orada?"
    (Geleneksel Türkiye - 2 EKİM 2014 PERŞEMBE)

    Anladığım kadarıyla bu satırların yazarı ilerlemenin her türlüsüne karşı, ilkelliğin saf halini savunuyor, bunda ahlaki bir değer görüyor. Öyleyse taş yontmayı, mızrağı, ateşi, mağara resimlerini, binek hayvanlarını evcilleştirmeyi ve ilkel işaretleri de atmak gerekmez mi? Otomobilde ve modern alfabede stop etmenin mantığı ne?
    Tutarlı olmak istiyorsan ve cesaretin varsa sonuna kadar git bakalım. Öteki canlılar hiç olmazsa entelektüel anlamda daha dürüst. Ben önceki türleri takip edeceğim diyor, "toplumsal hayat"ın ve "ilerleme"nin olmadığı o yolda gitmeye gayret ediyor. 3.5 milyar yıl önceki rol modellerine bizim tatlı su "ilkelci"lerinden daha sadık.
    Biri cesur, biri korkak.
    Başka fark görüyor musunuz siz orada?

    YanıtlaSil
  16. Sayın Nişanyan Hocamız,
    Biz Özgür Üniversite öğrencileriyiz. Sizin derin bilgilerinizden sonsuz yararlanmaktayız. Ne var ki, arada sırada , ne demek istediğinizi anlamakta zorluk çekmekteyiz.
    BBC'de bugün çıkan bir makalenin bazı iktibaslarını aktarıp daha önce yaptığınız [bu sayfada, "Birincisi insan tabiatı." ile başlayan]bir genelleştirmyi hatırlatarak açıklamanızı rica edeceğiz.
    [An American man has been killed by an endangered tribe in India's Andaman and Nicobar islands.
    Contact with the endangered Andaman tribes living in isolation from the world is illegal because of the risks to them from outside disease.
    Contact with the endangered Andaman tribes living in isolation from the world is illegal because of the risks to them from outside disease.
    Local media have reported that Chau may have wanted to meet the tribe to preach Christianity to them.
    "Police said Chau had previously visited North Sentinel island about four or five times with the help of local fishermen," journalist Subir Bhaumik, who has been covering the islands for years, told BBC Hindi.
    "The number of people belonging to the Sentinelese tribe is so low, THEY DON'T EVEN UNDERSTAND HOW TO USE MONEY. It's in fact illegal to have any sort of contact with them."
    "It's a difficult case for the police," says Mr Bhaumik. "You can't even arrest the Sentinelese."
    I first heard of the Sentinelese in 2004 just after the devastating Indian Ocean tsunami.
    I was at the daily press briefing by the authorities a few days later when we were told that the members of the isolated tribes had survived.
    A navy helicopter on patrol had flown over the North Sentinel island of the archipelago where the Sentinelese live to check on them.
    As they descended a bit to take a closer look, members of the tribe began firing arrows at them.
    The Sentinelese are often described as the most dangerous tribe in the world. They were among the first people to successfully migrate out of Africa and scientists believe they came to the Andaman islands 60,000 years ago.
    Global organisations like London-based Survival International have been campaigning to protect the indigenous tribes living in the Andamans.
    The group's international director, Stephen Corry, called the incident a "tragedy" that "should never have been allowed to happen".
    "The Sentinelese have shown again and again that they want to be left alone, and their wishes should be respected," he said.
    "The British colonial occupation of the Andaman Islands decimated the tribes living there, wiping out thousands of tribespeople, and only a fraction of the original population now survive. So the Sentinelese fear of outsiders is very understandable."
    The two endangered aboriginal Andaman tribes - the Jarawa and the Sentinelese - are hunter-gatherers, and contact with the outside world would put them at risk of contracting disease.
    The Sentinelese are particularly vulnerable: their complete isolation means they are likely to have no immunity to even common illnesses such as flu and measles.
    "It's not impossible that the Sentinelese have just been infected by deadly pathogens to which they have no immunity, with the potential to wipe out the entire tribe," said Mr Corry.]
    Aralarında emek ve para olmayan insanların evlatlarına bırakacakları ne olabilir, sayın Nişanyan hocamız? Lütfen bizi aydınlatır mısınız?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İtibar? Şan şeref? Nam? Mal mülk ve paradan çok daha önemli şeyler.

      Sil
    2. Sayın Nişanyan Hocamız,
      "İtibar? Şan şeref? Nam? Mal mülk ve paradan çok daha önemli şeyler." yanıtınızı okuyunca uzun olmasın diye yazmadığımız ' Birincisi insan tabiatı.' ile başlayan paragrafın tümünü tekrar okuduk.
      "Birincisi insan tabiatı. Onca hırs, kavga, emekle bir yerlere gelmişsin; evladına bir gelecek sağlayamayacak olduktan sonra neye yarar? Gücünün ve itibarının en azından bir kısmını özelleştiremiyorsan zaten motivasyon ortadan kalkar, sinik ve ilkesiz olursun. Günü kurtarmaktan başka derdin olmaz. İtibar, eğer kalıcıysa değer taşır. Ya da kalıcıysa daha fazla değer taşır diyelim."
      Cevabınız aramızdaki tartışmaların bir kısmının daha iyi anlamamıza neden oldu. Teşekkür ederiz.
      Bir sorumuz daha var.
      Yazı ve hatta ateş bile olmayan bir toplumda itibar, şan, nam nasıl biriktirilir? Bunlar evlatlara nasıl aktarılır, bu miraslar evlatlara nasıl bırakılır?
      Bu toplum ve benzeri diğer toplumlarda tek itibar, nam, şan şef olmakta ama bu da babadan evlada geçmiyor. Çoğunda şef emir vermeye kalkışırsa öldürülüyor. Hatta toplum hırslı olanı bilhassa göz önünde tutmak için, diğer toplumlarla ilişkilerde kendilerini temsil etmesi için ve güzel konuşmasını bildiği için şef seçiyor. Bu sorularımıza cevapları aşağıdaki kaynaklarda aradık. Eğer merak ederseniz bir göz atabilirsiniz. Sizin fikirleriniz ne?
      https://en.wikipedia.org/wiki/Sentinelese
      http://www.bbc.com/future/story/20140804-sad-truth-of-uncontacted-tribes
      Bu konuyu daha derinden incelememizi isteyen profesörümüz çok sayıda kitaplar da tavsiye etti. Yukarıdaki ikinci makaleye ışık tutan bir kitap Michael T. Taussig'in "Shamanism, Colonialism, and the Wild Man: A Study in Terror and Healing, 1987"

      Sil
  17. "Yazı ve hatta ateş bile olmayan bir toplumda itibar, şan, nam nasıl biriktirilir? Bunlar evlatlara nasıl aktarılır, bu miraslar evlatlara nasıl bırakılır?"

    Destanlarla. Türkülerle. Tapınaklarla. Heykeller, ikonlar ve totemlerle. Namlı sülalenin çocuklarına ayrıcalıklar tanıyan sınıf sistemleriyle.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sayın Nianyan Hocamız,
      Belki yanıtlamada bir hata ettik ve size ulaşmadı diye '***'ları izleyen aşağıdaki yazımızı tekrar gönderiyoruz. Sizin birkaç satırınız aramızda hayli tarıtşma, araştırma ve yorumlar yarattığından bize çok faydalı oluyor.
      ***
      [Sevan Nişanyan 23 Kasım 2018 16:16
      "Yazı ve hatta ateş bile olmayan bir toplumda itibar, şan, nam nasıl biriktirilir? Bunlar evlatlara nasıl aktarılır, bu miraslar evlatlara nasıl bırakılır?"
      Destanlarla. Türkülerle. Tapınaklarla. Heykeller, ikonlar ve totemlerle. Namlı sülalenin çocuklarına ayrıcalıklar tanıyan sınıf sistemleriyle.]

      Tekrar teşekkürler. Bildiğiniz böyle toplumlar var mı?
      Konunun bağlamını tekrar belirlersek sorumuz daha iyi anlaşılır olabilir. Okuduğumuz antropologlara göre taş devrinde, daha doğrusu günümüzde taş devrinde yaşayan insanlar arasında sizin varsaydığınız "hırs, kavga, emek" gibi his ve sosyal davranışa rastlanmıyor. Emek kavramıda öyle ve güzel örnekler de var. Bazı avcı-devşirici toplumlarda avcı avını izlerken bazı işaretler bırakar. Diğer bir avcı işaretleri tanıyarak hayvanı avlayabilir. Ne var ki, hayvanın postu gelen beyazlarla değiş tokuş edilemeye başlayınca avclar aralarında emek ve kavga başlar. San People diğer bir güzel örnek. Bir kısım San People beyazlar tarafından yerleşik, tarımla yaşayama mecbur edilir. Arada bir yiyecek bulamayan avcı-devşirici diğer San People, genellikle 'akrabalar', yerleşiklere başvurup yiyecek istediklerinde, yerleşikler 'emek' sarfettiklerini ileri sürüp gelenleri geri çevirirler. Sanki "hırs, kavga, emek" zamanla "insan tabiatı" olmuş gibi. Belki de epigenetiğe değiniyorsunuz.
      Destanlar ve türkülerde birey değil tipler canlandırılır. Tapınaklarlar, heykeller insan tarihinde geç devirlerde rastlanır, en erken 7 bin yıl önce. Totemler tamamıyla toplumun bölünmesi ve klanlar arası ilişkileri tanımlar ve düzenler. İkonlar da, tarihte, tapınak ve heykeller gibi, çok ama çok geç yerleşik toplumlarda ortaya çıkar. Genel olarak günümüzdeki büyük ve evrensel dinlerle sahneye çıktılar. Birey veya kişi olarak bile İsa ve Meryem ve benzerleri dışında daha çok semboller. Taş devri insanları arasıda sizin dediğiniz anlama en yakını 'ancestor worship'.
      Kalıyor, "Namlı sülalenin çocuklarına ayrıcalıklar tanıyan sınıf sistemleriyle." Bu da çözümden çok sorunu daha önceye gönderiyor.
      Her halükârda, sizin tanıdığınız bu safhalardan geçmiş somut taş devri toplumlar var mı? 'İnsan tabiatı' ne zaman başladı?
      Sizce "hırs, kavga, emek" mi "insan tabiatı"nı yarattı, yoksa "insan tabiatı" mı "hırs, kavga, emek" ile kazananları miras bırakma isteğini yarattı?

      Sil
    2. Sayın Nişanyan Hocamız,
      Biz öğrencilerin son yanıtını yayınlamayaşınızın nedenini merak ediyoruz. Sitede bir arıza mı var?

      Sil
    3. Arkadaşlar, her soru soranı yanıtlama çabasına girsem günde ortalama 72 saatimi bu işe ayırmam lazım. Zor görünüyor.

      Hele sizinki soru değil, ufak çaplı bir akademik makale sipariş etmişsiniz. Eşref saatime denk gelirse onu da yazarım. Ama şimdi değil.

      Eski destanlar hakkında bilgi edinmek için Eski Yunan destanları (Homeros başta), İslamöncesi Arap şiirleri (Muallakat), eski Hint destanları (Mahabharata ve Ramayana), Tevrat'ın ilk bölümleri, Oğuz Kağan ve Dede Korkut destanları, Anglosaksonların Beowulf'u iyi bir fikir verir. Pasifik kıyısı Amerika yerlilerinin totemleri hakkında da epeyce literatür var. Hepsinin ortak konusu tektir: geçmiş zamanın namlı kahramanlarının menkıbeleri. Ve dolayısıyla, onlarla öyle ya da böyle akrabalık iddia eden bugünkü ailelerin yüceltilmesi.

      Öyle anlaşılıyor ki insanoğlunun en erken kültürel etkinliklerinin hemen hemen tek konusu vardır: ecdadın dillere destan şanlı öyküleri.

      O zamanın sermayesi de buymuş. Para değil (para henüz yok), Mersedes cip değil, taht ve taç değil, şan ü şöhret.

      Sil
    4. Sayın Nişanyan Hocamız,
      Sorumuzu kısaca yazmadığımız için yanlış anlaşıldı, özür dileriz. Aradığımız 'insan tabiatı'nın kökeni, başlangıcı. Yani, kaynak tanrı mı, doğa mı? Doğa ise maymunlardan bize geçmiş olmalı düşünüyoruz. Hatta 4 milyar yıllık genetik bir kalıtım olablilir.
      Size göre 'insan tabiatı'nı bize Allah mı yoksa doğa mı verdi?

      Sil
    5. Ben de 'ebe'nin sikildiği bağlamlardaki anlamının 'nine' olup olmadığı konusunda sormuştum, yanıtıma yanıt vermediniz Sevan Hocam. Aşk olsun :(

      Sil
    6. "Aradığımız 'insan tabiatı'nın kökeni, başlangıcı. Yani, kaynak tanrı mı, doğa mı? Doğa ise maymunlardan bize geçmiş olmalı düşünüyoruz. Hatta 4 milyar yıllık genetik bir kalıtım olablilir.
      Size göre 'insan tabiatı'nı bize Allah mı yoksa doğa mı verdi?"

      Çok önemli noktalara değinmişsiniz Sayın 21:33

      Benim de bir sorum olacak Sevan Hocamıza. Hepsini bir defada yanıtlarsa daha kısa olacağından fazla zamanını almamış oluruz hem.

      Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar hocam?

      Sanırım yukarıdaki arkadaşların sorularının yanıtı da bu sorunun yanıtının içinde gizlidir, öyle değil mi?

      Sil
    7. Sayın Rıza Ertuğrul,
      Akıl yürütme (rationalism), bilim (olumsal dünyayı anlama), kısacası bilgi teorisinde (epistemoloji) bir bilgi herşeyi anlatırsa hiçbir şeyi anlatmaz.
      Basit bir örnek:
      Bir taş bırakılınca neden düşer?
      1. 'Taş tabiatı'ndan. Taş tabi olduğu yere, duman, ateş vb. yukarı gider. Yani her şey tabiatına göre hreket eder. Bu izah 2 bin yıl tatmin ediciydi.
      Miras bırakma gibi çok daha karışık sosyal ilişkilerde benzeri bir izah veren sayın Nişanyan hocamızı bu nedenden rahatsız edip, bize yardımcı olmasını istedik.
      2. Allah öyle buyurmuş.
      3. Taş ya yukarı "düşecek" ya da aşağı. Buna mantıkta "X önerisi ya doğru ya da yanlış" denir. Yarın yağmur ya yağacak ya da yağmayacak. Boğulan birini gören ya kurtarmaya çalışacak ya da yoluna devam edecek. Nükleer savaş ya olacak ya da olmayacak.
      Bize göre "insan tabiatı" da her şeyi ve tersini izah edebilir.
      4. Daha henüz tam anlaşılmamışsa da (fizik bilmeyebilirsiniz diye ayrıntılara girmeyeceğiz) Newton'un yer çekimi doğa YASASI.
      Bu bile sorunsal olabilir. Eğer yarın taş yukarı uçar ve geri gelmezse, doğayı Newton'un YASASINA uymadığı için mahkemeye vermek biraz tuhaf olur.
      Çok sayıda diğer izahlar da ileri sürülebilir.
      Tekrar etmede yarar var: "insan tabiatı" bütün toplumsal ve kişisel olay, tutum, davranış, ilişkiler izah eder! Dolayısıyla bilimsel yararı ne?

      Sil
    8. Sayın Rıza Ertuğrul,
      Akıl yürütme (rationalism), bilim (olumsal dünyayı anlama), kısacası bilgi teorisinde (epistemoloji) bir bilgi herşeyi anlatırsa hiçbir şeyi anlatmaz.
      Basit bir örnek:
      Bir taş bırakılınca neden düşer?
      1. 'Taş tabiatı'ndan. Taş tabi olduğu yere, duman, ateş vb. yukarı gider. Yani her şey tabiatına göre hreket eder. Bu izah 2 bin yıl tatmin ediciydi.
      Miras bırakma gibi çok daha karışık sosyal ilişkilerde benzeri bir izah veren sayın Nişanyan hocamızı bu nedenden rahatsız edip, bize yardımcı olmasını istedik.
      2. Allah öyle buyurmuş.
      3. Taş ya yukarı "düşecek" ya da aşağı. Buna mantıkta "X önerisi ya doğru ya da yanlış" denir. Yarın yağmur ya yağacak ya da yağmayacak. Boğulan birini gören ya kurtarmaya çalışacak ya da yoluna devam edecek. Nükleer savaş ya olacak ya da olmayacak.
      Bize göre "insan tabiatı" da her şeyi ve tersini izah edebilir.
      4. Daha henüz tam anlaşılmamışsa da (fizik bilmeyebilirsiniz diye ayrıntılara girmeyeceğiz) Newton'un yer çekimi doğa YASASI.
      Bu bile sorunsal olabilir. Eğer yarın taş yukarı uçar ve geri gelmezse, doğayı Newton'un YASASINA uymadığı için mahkemeye vermek biraz tuhaf olur.
      Çok sayıda diğer izahlar da ileri sürülebilir.
      Tekrar etmede yarar var: "insan tabiatı" bütün toplumsal ve kişisel olay, tutum, davranış, ilişkiler izah eder! Dolayısıyla bilimsel yararı ne?

      Sil
    9. Sayın Rıza Ertuğrul,
      Size göndermek için arşivimizde "insan tabiatı" ile ilgili ilginç bir makaleyi aradık ve nihayet bulduk.
      ===makale===
      Güney Meksika'nın üçüncü cinsiyeti
      Not: MUXES üçüncü cinsiyetlerin yerel adı
      Oaxaca'nın Istmo de Tehuantepec bölgesinde, üç cinsiyetin geleneksel yerli bölümü, DOĞAL(TABİİ) bir varlık şekli olarak görülür.
      “Seninle konuştuğumda hangi formu kullanmalıyım? Kadınsı mı yoksa erkeksi mi?” Diye sordum Lukas Avendaño'ya, daha önce pantolonda gördüğüm, ama şimdi geleneksel bir siyah etek giyen, enagua denen renkli işlemeli çiçekler vardı . Cinsiyetli isimler ve zamirler ile İspanyolca konuşuyorduk. "Bana şekerim de" Avendaño kıkırdadı.
      MUXES Katolik kilisesinde her zaman önemli bir rol oynamıştır.
      “Tanrı kadını ve insanı yarattı, ama aynı zamanda INSAN TABIATINI YARATTI, ve - lütfen beni affet, Tanrım, eğer seni kızdırırsam - onun tarafından yaratılan doğanın insanların kim olduğuna karar vermesi mümkün. Ve insanlar arasında, eşcinseller var ve bu tamamen doğal, ”dedi, 'Padre Panchito'.
      Not: 'Padre Panchito' papaz rahip Arturo Francisco Herrera González'in takma adı.
      ===makale sonu====
      Bazı dinciler ve bilim adamlarına göre bu üçüncü cinsiyet, yani EŞCİNSELLER, İNSAN TABİATINA AYKIRI.
      Varlığı veya yokluğu ispat edilemez İNSAN TABİATI, ancak 'insan tabiatı' ile açıklama yapanın benimsediği ideolojik tutumunu açıklar.
      Biz öğrenciler, Nişanyan hocanın hangi ideolojiyi benimsediğini merak etmiştik. Amacımız rahatsız etmek değildi.
      Siz ne düşünüyor sunuz?

      Sil
    10. Sayın Rıza Ertuğrul Hoca,
      Biz öğrencileri yanlış yargıladığınızı düşünerek 'insan tabiatı' gibi her kapıyı açan anahtar, çok sık varsayılan ve derinlerde yatan bir kavramın kafamızı neden meşgul ettiğini tarihi bir örnekle size sunmak istedik.
      Almanlar(Germenler) Roma imparatorluğunu yıktığında, Roma mirasını Hıristiyanlık devam ettirdi. Nihayet MS 800 yılında Şarlman ile " günümüz" Avrupa'sı doğdu. Hıristiyan misyonerler 'gökyüzünde düzen var ama yeryüzünde yok' inancıyla Germenleri medenileştirmek istediler. Düzen olan yerde sıradüzen olmalı diye de Antik Yunan formülünü model aldılar. İnsanlar 'insan tabiatı'na göre altın, gümüş, tunç ve demir olurlarmış. Germenler, sözüm ona, altın olan olanların nine ve dedelerinin de pislik içinde yüzenler olduklarını hatırlayıp inanmadılar.
      Gerisini salt tamamlamak için ekleyeceğiz. Hıristiyanlık çözümü diğer bir 'insan tabiatı'nda buldu: "İLK GÜNAH!"
      Bizler sadece daha bilgili ve tecrübeli siz hocalarımızın bu konuda neler düşündüğünüzü öğrenmek istedik.

      Sil
    11. Sayın Nişanyan Hocamız,
      Sizden öğrendiğimiz üstün ve seçkin insanların 'insan tabiatı'ndan dolayı başarılarını evlatlarıana miras bırakması kavramı bize sonsuz yardımcı oldu. Aşağıdaki sizden aldığımız ilhamla hazırladığımız Osmanlı tarihi ile ilgili tezimizin özeti.
      Orta Asya'dan Orta Doğu'ya gelen Türkler geldikleri yerdeki (Rum, Ermeni, Arap, Kürt, Süryani, Asuri, Yezidi ve benzeri) halklardan üstün olduklarından hepsini boyunduruk altına aldılar ve icabında baskı ve şiddet de kullanarak - biraz Hegel'de "master slave dialectic" andırır - egemenlik mirasını nesilden nesile aktardılar. Tabii, sonunda miras sadece özbeöz Türklere kaldı. Bu salt özbeöz Türklere kalma nedenleri çok uzun ve karışık, sizi sıkmak istemiyoruz.
      Sizin bu tez hakkında fikriniz ne?

      Sil
    12. Sayın Rıza Ertuğrul Hoca,
      Not: Aşağıdaki yazıyı sayın Nişanyan hocamıza yazıp fikrini sorduk, sizin de fikrinizi öğrenmek istedik.
      Sayın Nişanyan Hocamız,
      Sizden öğrendiğimiz üstün ve seçkin insanların 'insan tabiatı'ndan dolayı başarılarını evlatlarıana miras bırakması kavramı bize sonsuz yardımcı oldu. Aşağıdaki sizden aldığımız ilhamla hazırladığımız Osmanlı tarihi ile ilgili tezimizin özeti.
      Orta Asya'dan Orta Doğu'ya gelen Türkler geldikleri yerdeki (Rum, Ermeni, Arap, Kürt, Süryani, Asuri, Yezidi ve benzeri) halklardan üstün olduklarından hepsini boyunduruk altına aldılar ve icabında baskı ve şiddet de kullanarak - biraz Hegel'de "master slave dialectic" andırır - egemenlik mirasını nesilden nesile aktardılar. Tabii, sonunda miras sadece özbeöz Türklere kaldı. Bu salt özbeöz Türklere kalma nedenleri çok uzun ve karışık, sizi sıkmak istemiyoruz.
      Sizin bu tez hakkında fikriniz ne?

      Sil
    13. Sayın 04.17
      "Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar hocam?
      04.17, tüketim ekonomisinin ürettiği cahillerin bini bir para olduğunun diğer bir kanıtı. Özgürlük düşmanları genellikle iki taktik kullanırlar: Erdoğan gibi hapise atma veya cahil 04.17 gibi fuzulileri ucuz alaylarla donayıp üstüne salma, yıldırmaya çalışmak.
      Nişanyan hocanın kullandığı "insan tabiatı" kavramı tarih boyunca " yetiş ya Hızır" (deux ex machina) olarak çeşitli amaçlarla çok kullanıldı. Biz bir açıklama istedik, hemen hoyrat işgüzar 04.17 kahraman asker karşımıza çıktı.
      Aşağıdaki 1763'de yazılmış yazıyı okuyun sayın cehalet saadettir misali 04.17 bey. Öğrenmek ayıp değil, deve kuşu kafanızı kuma sokmak kendi gülünçlüğünü görmemek bu konulardaki çaylaklığınızın ispatı.
      [Bizim Not: John Adams was one of the Founding Fathers of the United States, served as the first Vice President, and as second President of the United States. He was a notable lawyer, diplomat, and leader of American independence from Great Britain]
      In 1763, young John Adams wrote a brief essay titled, "All men would be tyrants if they could." Adams never published the essay, but he revisited it in 1807 to endorse its conclusion that all "simple" (unmixed) forms of government, including pure democracy, as well as all moral virtues, all intellectual abilities, and all powers of wealth, beauty, art and science are no proof against the selfish desires that rage in the hearts of men and issue in cruel and tyrannical government. As he explained the essay's title:

      "It means, in my opinion, no more that this plain simple observation upon human nature which every Man, who has ever read a treatise upon Morality, or conversed with the World...must have often made, vis., that the selfish Passions are stronger than the Social, and that the former would always prevail over the latter in any Man, left to the natural Emotions of his own Mind, unrestrained and unchecked by other Power extrinsic to himself."
      This sense of the human condition was a lifelong conviction of Adams', complemented by the belief that a government of balanced powers was the only way to control the beast.

      Sil