12 Aralık 2017 Salı

Tufan, tayfun

Yunanca Tūfōn yahut Typhōn Τῡϕῶν, mitolojide insanların başına bela olan bir dev, ya da bir afet veya ejderha. İlk kez Hesiodos MÖ 7. yy’da sözünü etmiş, Yeryüzü ile Yeraltı’nın gayrimeşru çocuğu olduğunu, Titan’ların intikamı için çalıştığını, omuzlarından ateş saçan yüz yılan başı çıktığını, dehşet verici bir sesle gürlediğini anlatmış. Ayrıca deniz fırtınalarının ve depremlerin sahibiymiş. Pindaros’a göre gökler tanrısı Zeus onu bir yıldırımla vurup öldürdükten sonra Sicilya’da Etna yanardağının altına gömmüşler. Kimi anlatılara göre Kilikya’da Korykos mağarasında otururmuş, yani Silifke Narlıkuyu’da Cennet Cehennem denilen yer. Strabon’a göre Typhon ile Zeus arasındaki epik karşılaşma Suriye’deki Kasios dağında, yani şimdi Hatay Yayladağ ilçesine adını veren Keldağ’da vuku bulmuş.

Tüm belirtiler bir Orta Doğu kaynağına işaret ediyor, muhtemelen Fenikeliler vasıtasıyla aktarılmış olmalı. Unutmayın ki Yunanlılar Batı Akdeniz’i 8. yy’dan önce Fenikelilerden öğrendiler; Sicilya’yı Yunanlardan önce Fenikeliler kolonize etti. Toros Dağlarının güney yüzündeki Antik Çağ öncesi yer adlarının çoğu bir Kuzeybatı Sami dilindedir. Titan sözcüğünün de Aramice/Fenikece “kilden yapma idol, sanem” anlamına geldiğini üç dört sene önce Walter Burkert’in kitaplarında okumuştum yanılmıyorsam.

*
Aramice ṭūfānā טוּפָנָא ya da ṭofānā טוֹפָנָא, Süryani telaffuzuyla ṭūfōnō, en erken MS 100 dolayında Onkelos Targum’unda, yani Tevrat’ın Aramice tefsirinde kayda geçmiş. Yaratılış kitabı 6.17 ve devamında Nuh Tufanı anlatılırken İbranice mabbuwl מַבּול karşılığı olarak bu sözcük kullanılmış, ki bire bir çeviridir: İbranice “akmak, to flow” anlamına gelen BWL kökünden “akıntı, sel, su baskını, flood”, Aramice yine “akmak” anlamında ṬWP kökünden “akıntı, sel, su baskını”. İbranice sözcüğü Arapça “su akıtmak, idrar” anlamına gelen bawl/bevl sözcüğünden tanıyoruz. Türkçede bevliye üroloji yerine kullanılır.  Aramice kalın ט sesi İbranicede daima kalın Ṣ צ (sad veya tsade) ile karşılandığından, Aramice ṬWP fiili İbranice ṢWP şeklini almış ve anlam kaymasıyla “su üstünde yüzmek, to float” anlamı kazanmış. O da Tevratta sık sık geçer, ama burada değil.

Kuran’da ṭūfān طوفان , Nuh’un başına gelen su baskını afetinin adıdır. Yahudi mitolojisinden Kuran’a aktarılmış terimlerin neredeyse hepsi gibi bu da Aramiceden alıntıdır. Nitekim çift uzun ünlü içeren sözcüklerin öz-Arapça olması ihtimali düşüktür.

*
“Hint Okyanusu ve Çin Denizinde bir tür kasırga, hortum” anlamına gelen sözcük Batı dillerinde ilk kez 1500 yılı dolayında Portekizli denizci Pedro Álvares Cabral’ın el yazmalarında ve bilahare 1540’ta F. Mendes Pinto’nun Peregrinação adlı denizcilik klasiğinde tufão [okunuşu /tufaŋ/] şeklinde aktarılmış ve Arapça bir sözcük olduğu özellikle belirtilmiş. Fransızca J. ve P. Parmentier de Dieppe’in 1526 tarihli Sumatra Yolculuğu’nda tiffon, A. Mizauld’un 1548 tarihli Le Mirouir de l’air’inde typhon geçiyor. İmlanın bu şekilde değiştirilmesi muhtemelen Eski Yunanca typhōn sözcüğüyle bağ kurma çabasının eseri. İngilizcede Thomas Hickock’un 1588’de İtalyancadan çevirdiği Hindistan Seyahatnamesinde touffon “a cruel storme” geçiyor. 1614’te modern edebiyatın ilk gezi bestselleri olan eserinde Samuel Purchas “The winde, which they call Tufan is so violent, that it driueth ships on the land, ouerthroweth men and houses” diye yazmış.

Yani öyle görünüyor ki Arapçadan alınma bu kelime belli başlı Avrupa dillerinde 17. yy’dan önce gayet güzel yerleşmiş ve yaygınlık kazanmış. Dolayısıyla Oxford English Dict.’nin 1699’a tarihlendirdiği (fakat ancak 1771’e belgelediği) ikincil etimolojinin nereden geldiğini anlamak zor. Buna göre sözcük Güney Çin Denizinde (Kanton civarında) yaygınmış. İsveçli seyyah ve doğabilimci Pehr Osbeck’in 1757 tarihli ifadesine göre Kanton lisanında büyük fırtınalara Tay-fun adı verilirmiş. Yerel lehçede tái fung diye telaffuz edilen deyim standart dilde dà feng  風, yani “büyük yel” karşılığıymış. Japoncada taifū şeklinde geçermiş. Osbeck’in İngilizce çevirisi sayesinde bu görüş yerleşmiş. Öyle ki 1800’lerin başından itibaren denizcilik dergilerinde İngilizce tai foong yazımı standart hale gelmiş. 1819 tarihli Prometheus Unbound’da Shelley taiphoon biçimini kullanmış.

Doğrusunu isterseniz Çince etimoloji konusunda hüküm verebilecek durumda değilim. Ama tesadüfün bu kadarı bana fazla geliyor. Çince denizci lisanına yabancı dilden kelime girmez diye bir kural var mı bilmiyorum. Hint Okyanusunda adı Arapça tufan olan hadisenin, köşeyi dönünce Çin Denizinde telaffuzu aynı olan bir Çince isim kazanması pek olası görünmüyor. Arap etkisi ta Japonya’ya ulaşmış olabilir mi bilmem. Önce Japonca sözcüğün ilk ne zaman ve hangi koşullarda belirdiğini araştırmak lazım, o da artık beni aşar.

*
Kuran’da Kalem suresi 19’da geçen ṭayf طَيْف ayrı bir kelime. Bunlarla ilişkisi var mı kestiremiyorum, ama eğer varsa cidden kafa karıştırıcı bir şey olduğu kesin.

Tüm Arapça sözlüklerde bu kelime “gece gelen hayal, karabasan” olarak tanımlanmış. Lane sözlüğü cilt 1 sf 1905’te İbn Dureyd, Ubāb ve Kāmūs’a istinaden “an apparition, a spectre, a phantom, an imaginary form coming in sleep” demiş. Genel kabule göre ṬYF kökünden gelirmiş, ancak bazı gramerciler ṬWF yani “etrafında yürümek, dolanmak, tavaf etmek” kökünden gelen ṭāˀif طائف  sözcüğünün aynı anlama geldiğine işaret etmişler. İngilizcesi acaba Leonardo di Caprio’nun filmindeki gibi revenant olabilir mi? “The Thing that comes back to haunt you.”

Ancak Kuran’daki anlatımı bu anlamla bağdaştırmak çok kolay değil. Fa āfa ˁalayhā ṭāifun min rabbika wa hum nāimūn “onlara Rabbleri katından bir taif uğradı ve onlar uykudaydılar”. Kâbus anlamına gelebilir pekala, ama hemen ardından gelenler bunun rüya değil, tarlaları yakıp toprağı kapkara eden reel bir afet olduğunu düşündürüyor. Nitekim Diyanet İşleri “afet” diye çevirmiş, parantez içinde “ateş” diye eklemiş. Diğer meallerin çoğu “bela” ya da “felaket” demişler. Seyyid Kutb ve Bekir Sadak dahil birkaçı “salgın” olarak yorumlamışlar. Elmalılı orijinal versiyonu āfa ile ṭāifun arasında iştikak bağı kurup “bir dolaşan dolaşıyordu” yorumunu getirmiş. Elmalılı’yı sadeleştirenler, belki halk anlamaz diye düşünüp, “bir dolaşan (afet) onun üzerinden dolaşıverdi”, ya da “dolaşıcı bir bela onu sardı” diye şerh etmişler. Edip Yüksel “Rabbin tarafından gönderilen bir ziyaretçi (fırtına) bahçelerini ziyaret etti” diyerek “dolaşım” kavramını anlamlandırmaya çalışmış.

ṬWF kökünden gelen ṭūfān sözcüğünün bilemediğimiz bir türevi ya da kültürel akrabası olabilir mi ister istemez insan düşünüyor.

Türkçede ṭayf 19. yy’a dek sadece “gece gelen kâbus, karabasan” anlamında geçerdi. Fakat Newton optiği bu taraflara uğrayıp ışığı yedi renkli gökkuşağına çeviren prizmalar okul laboratuvarlarında görülmeye başlayınca, sözcüğün yeni bir anlamı belirdi. Latince spectrum, Fransızca spèctre, malum, öncelikle “hayalet, karabasan”, ikincil olarak Newton’ın verdiği anlamla “beyaz ışığın kırılmasından oluşan renk dizisi” demek. Tayf neden aynı ikili yükü taşımasın? 1900 tarihli Kamus-ı Türki’ye göre ṭayf-ı şems “zıyanın inkısar kuvvetiyle hall edilmesiyle eczasının alınan resmi” demekmiş. Yani “ışığın kırılmasıyla birimlerine ayrışmasının meydana getirdiği görüntü.” Halen de bu anlamı tek tük de olsa görürsünüz.

[O kelime de ayrıca ziyaın değil zıyanın.] 

11 Aralık 2017 Pazartesi

Ah Kudüs vah Kudüs

Müslümanların Kudüs adını verdiği Yeruşalayim kentini efsaneye göre kral David kurdu. Kuran müellifi, Davud adını verdiği bu zatın “peygamber” olduğu ve “Zebur” adlı bir kitap indirdiği kanısındadır. Kenti Yahudi dininin manevi merkezi ve deyim yerindeyse Mekke’si haline getiren Tapınağı, yine efsaneye göre Davut’un oğlu kral Süleyman (fakat gerçekte muhtemelen MÖ 8. ve 7. yy’da Yehud kralları Hizkiya ve Yoşiya) inşa ettirdi.

Aralıklarla sekiz yüz yıl Yehud diyarının başkenti olan şehir, Milat dolayında Roma İmparatorluğunun egemenliğine girdi. MS 4. yy’da İmparator Konstantin’in annesi Hazreti Helena’nın burada Öz Hakiki Haç’ı keşfetmesinden sonra Hıristiyan düşüncesinde olağanüstü bir sembolik değer kazandı. Kıyamet dramının büyük ölçüde Kudüs’te sahneleneceği inancı Hıristiyan dünyasını sardı, 7. yy’da bir çeşit kitlesel isteriye dönüştü. O dönemde doğan İslam inancının bu heyecandan etkilendiği, ya da belki ilk aşamada bir tür Yahudi revivalizmi olarak ortaya çıktığı için Kudüs-merkezli bir dünya görüşünü benimsediği anlaşılıyor. Hz. Ömer zamanında kent İslam’a boyun eğdiğinde ilk iş Romalıların yıktığı Süleyman Tapınağının yerine yeni (yeni?) dinin ana tapınağı olarak tasarlanan Beytül Makdis’in inşa edilmesi bunun göstergesidir. Bu tapınak antik kent akropolü içinde halen Kubbetü’s-Sahra ve Mescidü’l-Aksa’nın bulunduğu yerdir. İsrail devletinin egemenliği altında fakat Müslümanların kontrolündedir. Gayrimüslimlerin buraya girmesine (teorik olarak) izin verilmez.

1073’te Türk kumandanı Atsız kenti fethetti. Kısmen bu olaya tepki olarak örgütlenen Haçlılar, 1099’da Türkleri kovup Kudüs’ü ele geçirdiler. Kurdukları Haçlı Devleti bir bakıma Avrupa medeniyetinin ilk büyük çaplı denizaşırı prodüksiyonuydu. Yaklaşık doksan yıl sürdü, Kürt kökenli bir profesyonel asker olan Selahaddin’e yenik düştü. Daha sonra Türk ve Çerkes kökenli bir askeri aristokrasi olan Memluklar kente hakim oldular. 1517’de Osmanlı geldi. Tam dört yüz yıl sonra, 9 Aralık 1917’de Allenby komutasındaki İngiliz ordusu kenti fethetti; önceki gün bunun yüzüncü yıldönümüydü. Eski şehir bugün hala Osmanlı karakterini korur. Hemen kenarındaki Batı Kudüs’ün çekirdeği daha çok İngiliz (ya da Geç-emperyal Avrupa) havasındadır.

İngilizler Birinci Dünya Savaşında Yahudi sermayesinin desteğine (ya da Almanya’yı desteklemekten vazgeçmesine) karşılık kenti savaştan sonra Yahudilere vermeye söz verdiler. Sonra sözlerinden cayıp Yahudilerle “Filistinli” adını taktıkları yerli Arapları karşı karşıya getirmeyi denediler. 1948’de “ne haliniz varsa görün” deyip çekildiler. Şehir ikiye bölündü. 1967’de Filistinliler Mısır, Suriye, Irak ve Ürdün ordularının desteğiyle Yahudileri denize dökmeye teşebbüs ettiler. Hezimete uğradılar. O zamandan beri şehrin tümü İsrail’in denetimindedir. Ancak İsrail, ülkenin geri kalan bölümünde 1948’den sonra giriştiği etnik arındırma politikasını burada uygulamamış veya uygulayamamıştır. O yüzden, kent sınırlarını nasıl çizdiğine bağlı olarak nüfusun yüzde 30 ila 40’ı halen Filistinli Arap ve Müslümandır. Eskiden nüfusun önemli bir oranını temsil eden Hıristiyan Araplar hemen hemen tükenmiştir.

İsrail devleti ilk günden bu yana kenti İsrail’in “ebedi” ve “kutsal” başkenti sayar. İsrail meclisi, cumhurbaşkanı, başbakan, bir-ikisi hariç tüm bakanlıklar, Yüksek Mahkeme ve diğer devlet organları buradadır. Eskiden başkent sadece Batı Kudüs iken 1980’de çıkarılan yasayla kentin iki yarısı resmen birleştirilmiştir.

Yabancı devletler, belki Müslümanların milli önyargılarına saygılı oldukları, ya da, daha güçlü olasılıkla, Arap şantajına boyun eğdikleri için, altmış küsur yıldan beri var olan fiili ve hukuki durumu resmen telaffuz etmekten çekinirler. O yüzden mesela Dışişleri Bakanlığı Kudüs’tedir ama yabancı elçiler Tel Aviv’de oturur, işe limuzinle gider gelirler. Bu saçmalığın tutarlı bir hukuki dayanağı yoktur. Geçmiş eğer belirleyiciyse kentin kurucusu ve ilk sahibi olan milletin mantıken önceliği olması gerekir. Milli duygulara önem verilecekse, iki bin seneden beri “ah Kudüs, vah Kudüs” diye ağlayanların duygularını “ah dedemin zeytinleri” diye caz yapanınkinden daha önemsiz saymak için sebep yoktur. Demografi önemliyse nüfus çoğunluğu Yahudidir. Fiili durum hesaba katılacaksa fiili durum belli.

Yok eğer diyorsanız ki geçmiş zulümler cezasız bırakılmasın, o zaman eski bir Rus-Ermeni-Yahudi kenti olan Bakü’nün statüsünü sorgulamakla başlayalım veya Çankaya Köşkü’nün adını Kasapyan Köşkü olarak düzeltelim derim. Konstantin kentini asli sahiplerine iade etmeye ne dersiniz?

“Kudüs başkent olmasın” tezinin altında dehşet verici bir iki yüzlülük yatar. Temel mesele, jenerik “öteki” rolünde olan Yahudi’yi insan olarak algılayamamak, dolayısıyla onun haklarını, duygularını, geçmişini, geleceğini hesaba katamamaktır. Bundaki kepazeliğin farkına vardığınız gün daha vicdanlı ve daha iyi biri olma yönünde ufak da olsa bir adım atmış olacaksınız, şüpheniz olmasın.

Trump budala olabilir.  Ama belki nesneleri adlı adıyla anmak için bazen budala olmak iyidir.

7 Aralık 2017 Perşembe

Şiir konusuna devam

Foça Cezaevinden uçmadan önce son okuduğum kitap Hermann Hesse’nin Magister Ludi’siydi, Türkçeye Boncuk Oyunu diye çevrilmiş. İnsanı sarsan bir kitaptır. Şiir hakkındadır. Ama manzum edebiyattan söz etmez; şiirin en yüksek örnekleri olarak Budist düşünce disiplinini, 18. yüzyıl Avrupa müziğini ve matematiği anar. Sanırım bunlar Hesse’nin kişisel tutkuları olduğu için ön plana çıkmıştır. Yoksa bana sorarsanız eşsiz güzellikte bir köy inşa etmeye çalışmak da şiirdir, sözlük yazmak da şiirdir, dağa kaya mezarı oymak da şiirdir, hakikat aşkından başka hiçbir amaç gütmeksizin bin yıl önce yaşamış filozofların metinlerini şerh etmek de şiirdir. Güzelliği ve kusursuzluğu aramaktan ve o arayışı hayatın biricik amacı mertebesine yükseltmekten söz ediyoruz.

Hesse için o uğraş bir oyundur – göz alıcı bir kristal boncuk oyunu. Bunu aşkın (transcendent) bir temele, mesela toplumsal bir faydaya, bir halas umuduna, tanrısal bir emre ya da ahlaki imperatife dayandırmanın onu ucuzlatmak olduğunu bilir. Kendi kendinin amacı olan şey, tanımı icabı oyundur. Hafif ve kırılgan bir şeydir. Romanın anlattığı dünyada, tüm yaşamını boncuk oyununa adamış seçkin bir zümre, sonsuz emek ve disiplinle, oyunu kusursuzlaştırmaya çalışır. Yirminci yüzyılın felaketlerine yol açan amaç ve anlam kaybının ancak bu yolla aşılacağı kanısındadır Hesse. Roman 1943’te yazılmıştır, yani 20. yy karanlığının en koyu anında.

Tabii Hesse kolay tutulacak bir balık değil, Buddha düşüncesine vukufu da öyle basit bir düzeyde değil. Romanın kahramanı olan Knecht (“Yoldaş” mı desek?) oyunda en yüksek seviyeye ulaşıp Büyük Usta olduktan sonra, duyulmamış bir şey yapıp görevinden istifa eder. Romanın kilit pasajı Knecht’in istifa mektubudur. Bir bakıma boncuk oynunun nihai zirvesidir, Nirvana, yani Yokoluş anıdır. Nedenini nasılını anlatmaya kalksam ben şimdi beceremem. Siz en iyisi romanı okuyun.

*
Önceki yazının başlığı bazı okurları yanılttı sanırım, benim kusurum. Bireysel bir tercihten söz etmek değildi niyetim. Bugünün dünyasında bir baltaya sap mı olmalı şair mi olmalı sorusu nispeten banal bir soru. Tabii ki doğrusu bir baltaya sap olmak. Şair olmak bugünün dünyasında bir tür vazgeçiştir, omuz silkip dünyaya sırtını dönmektir. Yapabilen yapar; Apollon yolunu açık etsin. Ama ciddi ciddi bunu kimseye tavsiye edemezsin. Yazık olur çocuğa.

Soru o değildi. Soru, toplum neden şiire öncelik vermiyor sorusuydu. Mesela bir toplum tıbba yılda şu kadar trilyon dolar harcıyor, buna karşılık şiirin her çeşidine bunun binde birinden daha az bir bütçe ayırıyorsa, demek ki o toplum sağlığın çok önemli şiirin ise önemsiz olduğuna karar vermiştir. Bu karar doğru mudur? Neye göre doğrudur? Sağlık önemli evet, kimse aksini iddia etmedi. Ama O KADAR önemli olduğundan emin miyiz? Şiirden DAHA önemli olduğundan emin miyiz? Yarın ölüp gidecek insanların bugün ölmesi mi daha kötüdür, hayat boyu şiirin herhangi bir türüyle tanışamadan ölmesi mi daha kötüdür? Her taşra kasabasına beş hastane, yirmi ambülans, kırk eczane, yüz doktor koyduk. Onlar kadar, hatta onlardan fazla, elli şiir atölyesi, on barok müzik kulübü, on tane Şark Dinleri ve Felsefe Tarihi Enstitüsü, hatta bir matematik köyü gerekmediğini söyleyebiliyor musun? Bu bir tercihtir. Bu tercihin makul bir gerekçesi var mı? Leş bedenleri kaşıntıdan ve prostat şişmesinden korumak neden Devlet’in görevleri arasındadır da, insanların en temel ihtiyacı olan güzellik ihtiyacını karşılamak değildir? Kim yaptı bu tercihi? Koskoca toplumlar böyle bir kepazeliğe nasıl kuzu gibi boyun eğdiler?

O tercih tarihin belli bir noktasında, belli ülkelerde yapıldı. Sanırım başlangıç noktası Fransa’ydı. 19. yy’ın ilk yıllarında tohumları atıldı; 1880’lerde kamu eğitimi bu zihniyete göre şekillendirildi. ABD belki ayrı bir yoldan aynı yere geldi. Fransa’yı Almanya, daha sonra İngilizler izledi. Tarihin karşı konulmaz akışı mıydı sorumlusu, yoksa kapris, moda ve kısır görüşlülük mü baş rolü oynadılar? Bilmiyorum. Tartışmak lazım.

*
Mantıklı gerekçe ne olabilir, düşünelim.

Kimileri diyor ki modern devirde insana eskisine oranla çok daha büyük yatırım yapılıyor, dolayısıyla o kadar pahalıya mal olmuş insanı ful randıman alıncaya kadar canlı ve sağlıklı tutmak mantıklıdır. Bu bir kere doğru değil, çünkü sağlık bütçelerinin büyük bölümü işgücüne katkı potansiyeli en yüksek olan çalışanlara değil, emeklilere ve arızalılara harcanıyor. Maksat kâr maksimizasyonu olsa daha mantıklı yol arızalıları ve emeklileri çayıra salmak olurdu. Ama doğru olsa durum daha kötü, çünkü kamu politikalarının insanı köle ve mal olarak gördüğünü itiraf etmiş oluyoruz. Davar sahibi de hayvanın ruh sağlığıyla ilgilenmez, ful randıman alacak ölçüde canlı ve sağlıklı kalmasını önemser.

Denebilir ki şiirin üretime katkısı yok, bu devirde mühim olan üretim. Bu hiç doğru değil. Bir kere tıbbın (yahut bankacılığın, yahut iletişim tasarımı danışmanlığının, kamu idaresinin, hukukun, televizyon yapımcılığının) nesi üretim ki şiir değil, bunu anlamakta zorluk çekeriz. İkincisi, üretim denilen şey, temel fizyolojik ihtiyaçlara cevap veren kısmın, yani yiyecek ve içeceğin ötesinde, sosyal simge üretimidir. İnsanın kendini bir grupla eşitleme (“komşunun var benim niye yok”) ya da grupta öne çıkma (“bir Gucci’si bile yok şekerim”) ihtiyacına cevap verir. Böyle ihtiyaçlar var, inkâr etmek aklımızdan geçmez, peki. Fakat şiirden daha mükemmel sosyal simge sistemi var mı? Şiirde ustalaşacak kadar eğitime ve emeğe yatırım yapanın, ya da kendi yeteneği yoksa en yetenekli şairleri parasıyla tutup sofrasına oturtabilenin sosyal itibarı, kıytırık bir Gucci ile hava atanla kıyaslanır mı?

Kapitalizmin kâr hırsıdır, şiire izin vermez diyebilirler. Saçmadır. Millet neyi tüketiyorsa kapitalist onu üretir, millet neye para veriyorsa ondan para kazanır. Şiirin muteber olduğu bir toplumda, hiç şüphen olmasın, kapitalist şiire yatırım yapar. Şiir yerine matematik, yahut barok müzik veya Budist disiplini koy, aynı şey.

Seçkinlerin eğlencesi, halka faydası yok diyebilirsin. Deme. Güzelliği yüceltip ödüllendiren bir kültürü, şiir disipliniyle yetişmiş kuşakları, insanların yaşam boyu şiirle haşır neşir olmasını teşvik eden kurumlarla donatılmış bir sosyal çevreyi düşün. O toplumda apartmanlar bu kadar çirkin olur mu? Trafik bu kadar sıkışır mı? Kudurmuş ideologların sesi bu kadar yüksek çıkar mı?

*
Tıraşla vakit geçiriyorsun Sevan, bunların hepsi hayal diyen de olacaktır mutlaka. Belki de öyledir, canları sağ olsun. Ama belirtmiş olayım ki bu fikirler aklıma öyle aylak aylak otururken gelmedi, son derece pratik bir iş tartışması çerçevesinde şekillendi. Konu şu: Gerçek anlamda devrimci bir eğitim modeli sunmak istiyorsan müfredata ne koyacaksın? Genç çocukları TC eğitiminin boğucu cenderesinden bir nebze olsun kurtarmak istiyorsan onlara neyi sunman lazım? Neyi sunsan hem cazip olur, oluşturduğun model otlak yangını gibi büyüyüp yayılır, hem o çocukların hayatında kalıcı bir iz bırakır, onları bir adım da olsa hakikate, yahut edebe, yaklaştırır?

Ali matematik diyor, başka şey demiyor. Ben şiir derim. Kavga çıkmasın diye matematiği de şiirin içine sokarım, olur biter.

1 Aralık 2017 Cuma

Evladım şair mi olsun doktor mu

Batı dünyasında şiir son yüz yılda çöktü. Türkçede daha önce (mesela 1850’lerde) mi çökmüştü, 1920’lerde mi çöktü tartışırız. Ama çöktü. Batıda mesela Rimbaud’dan veya Rilke’den veya Yeats’ten sonrasını şiir mi sayacağız, yoksa dilini kaybetmiş bir kültürün ümitsiz hırıltıları mı diyeceğiz emin değilim. Türkçenin ufkundan en son bir beklenmedik kuyruklu yıldız gibi Nazım Hikmet geçti. Ondan sonrası ya ucuz klişeler yığınıdır, ya da dilini bulamamış acemilerin el yordamıyla yol araması.

Şiir derken mesela şöyle bir şey kastediyoruz.

Kime kim derdimi ızhār kıldım isteyib dermān
Özümden bin beter derd ü belāye mübtelā gördüm
Mükedder hātırımdan kılmadı bir kimse gam defˁin
Safādan dem uran hemdemleri ehl-i riyā gördüm
Ayak bastım reh-i ümmīde, sergerdānlık el virdi
Emel serriştesin tuttum elimde ejdehā gördüm
Fuzūlī ˁayb kılma yüz çevirsem ehl-i ˁālemden
Neden kim her kime yüz tuttum andan yüz belā gördüm

Yahut şöyle:
...
Verlasst mich hier, getreue Weggenossen!
Lasst mich allein am Fels, in Moor und Moos;
Nur immer zu! euch ist die Welt erschlossen,
Die Erde weit, der Himmel hehr und groß;
Betrachtet, forscht, die Einzelheiten sammelt,
Naturgeheimnis werde nachgestammelt.
Mir ist das All, ich bin mir selbst verloren,
Der ich noch erst den Göttern Liebling war;
Sie prüften mich, verliehen mir Pandoren,
So reich an Gütern, reicher an Gefahr;
Sie drängten mich zum gabeseligen Munde,
Sie trennen mich — und richten mich zugrunde.

Aynı şeyi Batıda resim sanatı için söyleyebilirsin. Türkiye’de o sanat zaten yoktu, hala yok. Aynı şeyi – popüler müzik için değil ama – “klasik” adını verdikleri kültive müzik için söyleyebilirsin, hem Batıda, hem ondan biraz sonra Türkiye’de. Hatta Hindistan’da.

İnsanlığın büyük kazanımlarından olan “yüksek” sanatlar sanki 1890 ile 1920 arasındaki bir tarihte bir Karanlık Çağ’a girmişler. Hala oradalar. Yakında havanın aydınlanacağına dair bir belirti yok.

*
Neden böyle diye kırk senedir ara ara düşünmüşlüğüm var. Benden çok daha akıllı birçok insan da düşünmüş. Kimi Modernizm demiş, kimi Kapitalizm demiş, kimi Birinci Dünya Savaşını sorumlu tutmuş. Ama en basit cevabı galiba kimse düşünememiş.

Eğitim bozuk.

Ne zaman ki “modern” dedikleri kitlesel eğitim sistemi Fransa’dan, İngiltere’den, ABD’den başlayıp dünyaya yayılmış, o zaman şiir ölmüş. Resimle müzik ve hatta mimari de onun peşinden ölmüş.

Milyarlarca pırıl pırıl genç insanın kafasını saçma sapan şeylerle dolduruyorlar, hayatta gerçekten önemli olan şeylerin – mesela şiirin – eğitimini vermiyorlar, ondan olabilir mi?

*
Geçenlerde süper-modern bir hastanede bir gece geçirdim, sözünü etmiştim, o zaman üşüştü bu fikirler aklıma. Etrafımda gördüğüm akıl almaz bir sermaye yatırımı, fantastik makineler, hayret verici teknikler, yüzlerce süper-kalifiye genç doktor, belli ki yüz binler arasından seçilip o mevkie gelmişler, yıllarca ve yıllarca emek vermişler. Ne için? Bir sene sonra değilse beş sene sonra ölecek bir sürü sefil moruğu biraz daha ayakta tutmak için.

Ne müthiş bir emek ve yetenek israfı değil mi? Yalnız israf değil, radikal bir anlamda yanlış. Aldatma üzerine kurulu bir meslek modern tıp. Adım adım ölmekte olan insanları ölümden kurtuluş ihtimaliyle kandırıyorlar. Biraz daha yavaş ölünce sanki bir şey değişecekmiş hayalini satıyorlar. Peki hayal sat, zararı yok. Ama sattıkları hayal güzel bir hayal değil ki? İnsan hayatına anlam ve değer katan bir hayal değil. Dünyayı güzelleştiren bir hayal değil. İnsan soyunu daha iyi bir yere taşıyan bir hayal değil. Çirkin, yarı yarıya ölmüş, pis kokulu bir bedene her ne pahasına olursa olsun yapışma hırsı.

Tamam, tıp olmasın diyen yok. Basit ve pratik müdahalelerle insanların yaşam kalitesini artırabiliyorsan ne ala. Ebeveyni çocuklarının ölümünden koruyabiliyorsan ne ala. Ama altmışını aşmış adamı iki üç vizitede iyileştiremiyorsan sal gitsin, ne faydası var?

*
Sorumuz şu: Topluma daha çok şair mi lazım, daha çok doktor mu lazım?

“Şairlik boş iş, avare dolaşma sanatı” diye cevap vermeyin lütfen. Halen toplum hangisine daha çok değer veriyor diye sormuyorum. Hangisine daha çok değer vermeli diye soruyorum. Sen eğitimde tıbbı öne çıkarır, en yetenekli çocukları oraya özendirirsen elbette toplum da tıbbı ödüllendirir. Günün ve avamın önyargılarını at aklından, Mutlak’ı referans almaya çalış. Sor: Leş bedenleri canlı tutmak mı daha önemli, yoksa dilde – ve mekanda, tınılarda, görsel imgelerde, günlük hayatın detaylarında – güzelliği aramak ve sunmak mı daha önemli? Hangisi insan hayatına daha çok şey katar? Hangisi insan soyunun geleceğini daha çok ilgilendirir?

Güzelliğin kaynakları kurusa dünya yaşanmaz olur. Herkes on sene erken ölse dünyadan bir şey eksilir mi?

Aynı sorular mühendislik eğitimi için geçerlidir. Teknisyen ve mühendis lazım elbette. Ama bu kadar lazım mı? Daha önemlisi, teknolojiyi kendi içinde bir amaç ve bir değer haline getiren anlayış insan yaşamının kalitesine ne eklemiştir? Güzelliği yaşamın amacı mertebesine yükseltebilen insan için mühendis faydalı bir araçtır, hizmetkârdır, danışacak kişidir. Ama bir toplumun en yetenekli gençlerini teknolojiye, ve onun altyapısı olan fen bilimlerine yönlendirirsen o gençler mesleklerini araç değil amaç olarak görmeye başlarlar. Hizmetkâr olmayı gururlarına yediremezler. Danışmanlık yerine amirlik yapmaya özenirler. Sonucu görüyorsun. Dünyayı otoparklar ve elektrik santralleri kaplar, kutsal ikonların yerini Çin malı oyuncaklar alır.

İktisat ve finans da öyle. İstatistik bilimleri de öyle. Modern eğitimin ana damarı olan bürokratlık = ofis memurluğu eğitimi büsbütün öyle.

*
Modern kitle eğitimi 19. yüzyılın ikinci yarısının icadıdır. Okul mimarisi, sınıf düzeni, öğretmenlik mesleğinin yapısı o dönemin ürünüdür. Eğitimin temel kabulleri de sanırım o dönemden bu yana pek değişmedi. Pozitivizmin zirve yaptığı çağdı. Doğa bilimleri tek gerçek bilim sayılıyordu. Eski hurafeleri terk edip pozitif bilimlerin ve matematiğin ipine sarılan toplumların, ahirette olmasa dahi dünyada halas bulacağına inanılıyordu. Müfredat ona göre oluşturuldu. En yetenekli gençlerin mühendis, bilim adamı, doktor, matematikçi olması hedeflendi. Bugün hala aynı kafadan gidiyoruz. Sanırım gerçekten önemli olanı gözden kaçırıyoruz.

Eski toplumların birçoğunda eğitimin en üst seviyesi şiir eğitimidir. Çin’de iki bin yıl boyunca ancak kusursuz şiir yazabilenler (ve klasik metinleri kusursuzca şerh edenler) devlet yönetmeğe layık görüldü. İslam dünyasının henüz medeniyet sayıldığı devirde egemen sınıfa mensubiyetin ölçütü ‘edeb’ dedikleri şeydi – zarif söyleme ve güzel eyleme sanatı diyelim, Frenkçesi belki élégance olabilir. Mesela Sa’di’nin Gülistan ile Bostan’ını, kasaba imamının düşünce ufkuna kapılmadan okumaya çalış, ne kadar muhteşem bir insan idealinden söz ettiğini belki algılarsın. İtalyan Rönesansının egemen kültürel disiplini bilim değildir, din de değildir. Şiirdir. Ve yanısıra resim ve mimaridir. İyi şiir söyleyenin isterse iyi bir bilim adamı da olacağını var saymışlar. Ya da iyi bir kumandan, veya yargıç, veya banker.

Çünkü şiir, bugün ucuzlatıldığı seviyede görüldüğü gibi, çiçekle böcek meselesi değildir. Ciğerden gelen şekilsiz bir feryat da değildir. Her şeyden önce disiplindir, konvansiyondur. Ciğerden gelenin, kuşaktan kuşağa aktarılmış tecrübeyle terbiye edilmiş halidir. İyi şiir, yüzlerce yıllık bir edebi geçmişin titreşimlerini içinde taşır. Geçmiş ustaların dehasıyla aydınlanır.

En basit çoban türküsünde de güzellik bulabilirsin, ona şüphe yok. Ama akılla ve bin bir emekle inşa edilmiş bir kültürün yankılarını barındıran bir sanat eserindeki duygu zenginliğini bulamazsın. Unut.

*
Ama diyeceksin, o dediğin elit eğitimi. Eski zaman elitleri yok artık bu çağda. Kitle eğitimi kitleler içindir. Hem şiir karın doyurmaz ki? Eğitim dediğin üretime hizmet etmeli. Bu devirde üretim şart.

Olur. Onun da cevabı vardır elbet. Ama saat geç oldu, yarına misafirlerim var. Bu günlük bu kadarı yetsin.   


30 Kasım 2017 Perşembe

Şiir, şuur, şiar

Şiˁr Arapçanın köklü kavramlarından biri, Kuran öncesinden beri kullanılmış, “belli konvansiyonlara göre vezinle söz söyleme sanatı”. Genel kabule göre şaˁara  (“bilmek, anlamak”) fiilinin bir türeviymiş. O fiilden bildiğimiz diğer kelimeler şuˁūr “bilinç” ve şiˁār “karşılıklı bilme, anlaşma” ve dolayısıyla “konvansiyon, parola”. Ayrıca Arapça maşˁar ve şiˁāra(t) "belgi, anıt, yol işareti" var. Şiˁrā "yol-gösteren yıldızı” yani Sirius. Latince Sirius adı, yıldız adlarının pek çoğu gibi, bir Ortadoğu dilinden alıntı olmalı. (Muhtemelen Fenikecedir, ki o da Aramicenin bir kolu, Arapçayla akraba).

Lakin anlam bağını kurmak kolay değil. Şiir nerede, “bilmek” nerede? Derin bir şuurun ürünü müymüş? Bir tür bilgelik olarak mı görmüşler? Şairler millete yol mu göstermiş? Üretebiliriz birtakım teoriler, ama içimize siner mi bilmem.

Öte yandan bakıyoruz Tevrat İbranicesine, şīr שִׄיר neymiş? “1. Dizi, dizgi, zincir, gerdanlık, 2. manzume, şiir, şarkı”. Mesela Kutsal Kitap’ın eski çevirisinde Neşideler Neşidesi, yenisinde Ezgiler Ezgisi diye çevirdikleri kitabın özgün adı Şīr haŞīrīm, İngilizcesi Song of Songs. Açıkça daha mantıklı bir derivasyon. Şiir nedir? Boncuk gibi dizili sözler, dize, nizam’dan nazım. “Bilinç, bilgelik” vs.den çok daha sade ve makul. Lakin İbranice/Aramice /ş/ Arapçada mutlaka /s/ olur, ayrıca Arapça o kıvrık şeyle gösterdiğimiz ˁayn sesi asla İbranicede kaybolmaz yahut y’ye dönüşmez. Bunları nasıl açıklayacağız? Bir fikrim yok.  

İbranice aynı kökten diğer sözcükler şǝrar “zincirlemek, dizmek”, şarar “zincir”, şarşereth gene bir çeşit zincir. Aa, bildiğimiz silsile değil mi? Arapça silsila(t) “zincir”, teselsül “zincirlenmek, zincirleme olmak”. S/Ş seslerine bitişik konumda L ile R’nin istikrarsızlaşması bütün dillerde tipik bir hadise. Bu dillerin kırk lehçesi varsa yirmisinde SLSL öbür yirmisinde SRSR diyorlardır, eminim.


İki gün sonra
Bu yazıya gelen on yorumdan sekizi, eski kültürlerde şiirle şuurun alakası, varoluşun anlamı, kehanetin kökleri vs. derin mevzulara giriyordu. Sonunda dayanamadım, cevap yazdım.

Bunların hepsi doğru olabilir. Lakin hiçbir kuvvet, şiirin en düz, en sıradan adının böyle felsefik atraksiyonlardan türediğine beni ikna edemeyecek. Şiir demek öncelikle lafı düzgün bir şekilde art arda dizmek ve tercihan makamla söylemek demek. Yunancasi poiema yani "imalat". Arapça öbür adı nazm, yani "dizmece". Ermenice o anlama gelen iki kelimeden biri ոտանաւոր "ayaklı", öbürü բանաստեղծել "laf dizmece" demek. Araplar niye o kadar fantazi takılsın ki?


26 Kasım 2017 Pazar

Peloponnes, Karagöz Adası

Peleponnes diye bir şey yok, Peloponnes var. Πελοπόννησος, yani Pelops'un Adası.
Pelops Πέλοψ "Karagöz" demek, miyop ("kısıkgöz"), hipermetrop ("ölçüsü yüksek göz"), kiklop ("çembergöz"), otopsi ("kendi gözüyle görmek"), sinopsis ("topluca göz atma"), optik ("gözsel") ve sairedeki op'la.
Rivayete göre Anadolu'da Lidya beyinin oğluymuş. Belki de şimdiki adı Dandalaz (Tantalos) olan yöreden, yani Aydın Karacasu ilçesinden gelmiş. (Diğer rivayete göre Paflagonyalı Enet'lerdenmiş, yani Amasra ve Cideros [Cide] tarafından.) Babasıyla hayli kanlı bir vukuattan sonra bu taraflara göçmüş. Sonradan kendi adıyla anılan yarımadanın tüm aşiretlerini birleştirmiş. On iki oğlu, dört damadı ve bir gayrimeşru oğlu vasıtasıyla yarımadanın 16 veya 17 yerleşiminin atası olmuş. Onların birliğinin simgesi olan Olimpiyat oyunlarını tesis etmiş.
Geç Bronz Çağı öncesi (MÖ 2. binyıl başı? daha erken?) Anadolu'dan Yunanistan'a göçler meselesi ilginç bir konu. Yeterince çalışılmış olduğunu sanmıyorum. Oysa bilhassa Anadolu ve Balkanlardaki arkaik yer adları konusunda eminim aydınlatacağı birçok karanlık nokta vardır.

*
On iki oğul, dört kız, bir gayrimeşru oğul hikayesine dikkat edin. Dünyanın hemen her yerinde mitik şecerelerde buna benzer anlatılara rastlarsınız. On iki şehir (veya on iki aşiret) aslen akrabadır, dördü ayrı soydan olup sonradan evlilik yoluyla müttefik olmuştur, biri soysuzdur çok kavga ettik onlarla demek istiyor. Etnogenez - kavimlerin doğuşu - böyle bir şey. Kim bilir ne kadar karmaşık bir olaylar dizisi, psikolojikman herkesi tatmin eden bir ortak anlatıya bağlanmış.

24 Kasım 2017 Cuma

Kuşadası köyleri

Resmi adı Soğucak ama herkes Anya diye bilir, Kuşadası'na yakın köy. Sevimlicene bir yerdi, şimdi etrafı bir örnek sitelere boğuldu. Hatta arkadaşımız rahmetli kitapçı Haluk orada bir kooperatife girmişti, bizi de ikna etmeye çalışmıştı.
Antik çağda Anaía ve Batinêtis Samos devletinin ana karadaki ayağı imiş. Bu yüzden önceleri Milet'le, daha sonra Efes'le birkaç defa çatışmışlar. Anaía belli, Batinêtis meçhul, muhtemelen Davutlar-Güzelçamlı olmalı. [Doğanbey - Tuzburgazı yöresi olabilir mi? Sanmam.]
MÖ 430 küsurda Atinalıların desteklediği demokratik parti Samos'ta iktidarı ele geçirince, oligarşik parti taraftarları Anya'ya göçüp ayrı devlet kurmuşlar. Peloponnes Savaşlarında Sparta safında öbür Samoslulara karşı savaşmışlar. İskender fethinden sonra buralara egemen olan Perdikkas genel af çıkarmış, böylece Anya'dakiler anavatana dönebilmişler.
Yunanca hocamla Samos Tarihi kitabını okuyoruz, oradan bu bilgiler.

*
Güzelçamlı'nın bulabildiğim en eski adı Çanlı, 19. yüzyılda. İslam hukukuna göre İslam ülkesinde kilise çanı yasak olduğundan, ve Osmanlı diyarında öyle bir şeye ancak 1840 veya 50'lerde izin verildiğinden, ismin de geç döneme ait olduğunu tahmin edebiliriz. İslami kulakları tırmalayan bir isim.
1900'lerin başına ait Aydın vilayeti salnamelerinde bir Rum Çamlı, namı diğer Gâvur Çamlı, bir de Türk Çamlı görünüyor. Sanırım ilki bugünkü Güzelçamlı, ikincisi Davutlar olmalı.

23 Kasım 2017 Perşembe

Türkçe tarihi 10: Osmanlı Fransızcası

Erken dönem Franszıca alıntılarda bazı biçimsel özellikler göze çarpar. Örneğin Franszıca sağır +e ile yazılan dişil sözcükler, 19. yy sonlarına dek Türkçede +a sonsesiyle gösterilir. Bu husus, dönemin Fransızca telaffuzunu yansıtır.

batarya, diploma, entrika, forma, isteka, jandarma, kadavra, karamela, kontra, kopya, krema, kumanda, kumpanya, madalya, madama, manevra, marka, mezura, mezura, moda, natura, nota, pırlanta, plaka, politika, posta, romatizma, rondela, tabela, üniforma

Fransızca çift sessizle biten eril sözcüklere Türkçede +o sonsesi eklenir.

banko, bilardo, iskonto, kadastro, kadro, manifesto, parlamento, protesto, tiyatro ( <  banque, billard, escompte, cadastre, cadre, manifeste...)

Dişil +a ve eril +o takıları İtalyancayı andırsa da bu sözcüklerin İtalyancadan alıntı olmaları olasılığı düşüktür. Örneğin alıntı tarihinde İtalya’da parlamento kurumu mevcut değildir; kadastro İtalyancada kullanılmaz; kumanda, manevra, jandarma, üniforma, madalya 19. yy’da Osmanlı ordusunda Fransızlar eliyle girişilen reform çalışmaları çerçevesinde benimsenmiş sözcüklerdir; politika Fransızca olan uluslararası diplomasi dilinden alınmıştır; diploma, moda ve tiyatro kavramlarının Fransız modellerinden aktarım öyküsü ayrıntılı olarak bilinir.

Bu ve buna benzer biçimsel özelliklerden, bazı sözcüklerin Türkçeye aktarılma tarihi yaklaşık olarak kestirilebilir. Mesela dişil sözcüklere +a ekleme alışkanlığının en geç 1860 dolayında sona erdiği anlaşılıyor. Dolayısıyla borsa, nota, entrika, madalya gibi sözcüklerin elimizdeki örnekleri biraz daha geç tarihe de ait olsa gerçekte 1860'tan eski olduklarını kesine yakın bir şekilde söyleyebiliriz. Aynı şekilde, asfalt, kobalt, modern, şans sözcükleri 1860'lardan, hatta 70'lerden eski olamaz, aksi halde halen asfalto, kobalto, moderno ve şanso diyor olurduk. 


İngilizce ile tanışma
19. yy sonuna dek Türkçede kullanılan İngilizce kelimeler 80 dolayındadır. Bunlar arasında buharlı gemi çağının denizcilik terimleri (fayrap, gambot, istimbot, salmastra, tornistan, torpido, transatlantik, uskuna, uskur, yat), mekanik yenilikler (fonograf, kok kömürü, primüs lambası, ray, revolver, roket, şarapnel, telgraf, tren, tramvay, vagon, vinç), Anglo-Amerikan kültürüne özgü kurum ve kavramlar (jüri, miting, pijama, spor, turist) ile, ilginç bir şekilde, alkollü içki kültürüne ilişkin adlar (bar, bitter, cin, panç, rom, viski) önemli bir yer tutar.

Aşağıdaki listede doğrudan doğruya İngilizceden alınmış olup 1901 yılından eski Türkçe metinlerde ve sözlüklerde tespit edebildiğimiz sözcükler gösterilmiştir. İngilizce kökenli olduğu halde Fransızca üzerinden alınmış olması muhtemel olan, ya da İngilizce ve Fransızcada ortak olan kelimeler gösterilmemiştir.

ararot, armonika, banknot, bar, bitter, boks, buldog, bütçe, centilmen, cin “bir içki”, dinozor, dok, dolar, fanila, fayrap, fit “ölçü birimi”, fonograf, galon, gambot, islim/istim, ispiritizma, istimbot, jüri, kanguru, kaşmir, kok, kulüp, leydi, lord, makadam, makrame, maun, mildiyö, miting, panç, panorama, pantograf, pijama, primüs, ray, redingot, revolver, roket, rom, salmastra, sör “beyefendi”, spor, sterlin, stop, stor “perde”, şarapnel, şilin, tartan1, telgraf, tifo, tik “bir ağaç”, tombak, tornistan, torpido, tramvay, transatlantik, tren, tungsten, turist, turmalin, uskuna, uskur, vagon, vinç, viski, yat

22 Kasım 2017 Çarşamba

Türkçe tarihi 9: Türkiye Türkçesinin ilk şairleri

Prof. Dr. Fuad Köprülü’nün, Mevlana, Sultan Veled, Ahmed Fakih, Yunus Emre, Şeyyad Hamza ve Hoca Dehhani’yi 13. yy Türk edebiyatına örnek olarak gösterdiğini [dünkü yazıda] gördük.

Mesnevi ve Divan müellifi Mevlana’nın a) eserlerini Türkçe değil Farsça yazdığı, b) Türkçe bildiğine dair herhangi bir delil bulunmadığı, c) eserinde Türkçeye değindiği veya Türkçe birkaç ibare aktardığı noktalarda alaycı ve aşağılayıcı bir dil kullandığı bilinen hususlardandır. Dolayısıyla Mevlana’yı hangi anlamda “Türk” edebiyatına ait sayacağımız açık değildir.

Oğlu Sultan Veled’in Farsça Divan’ına dahil olan 15 adet kısmen veya tamamen Türkçe şiiri ile yine aynı yazara ait (Farsça) İbtida-name ve Rebab-name’deki Türkçe beyitler, 1925’te Kilisli Rifat Bey tarafından yayımlanmıştır. Yayına dayanak olan en eski yazma nüsha H 712 (M 1312) tarihli olduğuna ve Sultan Veled genel kabule göre 1320’de vefat ettiğine göre bu manzumeleri 14. yy’ın ilk yıllarına ait en erken TTü metinler arasında saymak yanlış olmaz.

Ahmed Fakih’in Çarhname isimli 88 beyitlik kasidesini Köprülü Eski Anadolu Türkçesinin ilk örneği olarak lanse etmiştir. Mevlana’nın Mesnevi’de sözünü ettiği Ahmet Fakih, Konya sokaklarında ağlayıp haykırarak dolaşan meczup bir derviştir; Mevlana onunla zühd ve takvanın anlamını tartışır. Demek ki Çarhname 13. yy ortalarına ait olmalıdır. Köprülü’nün öğrencisi M. Mansuroğlu eseri bu teori doğrultusunda iyice arkaize ettiği (eskittiği) bir dille yorumlayıp 1956’da yayımlar. 1963’te British Museum’da bulunan bir yazmada şairin başka bir eseri, Kitabu evsafı mesacidi'ş-şerife keşfedilir. Bu eser bir hac rehberidir. Şam, Kudüs, Mekke ve Medine’deki camileri ayrıntılı bir şekilde tarif eder, hacılar için faydalı olabilecek bilgiler verir, okura haccın zorluklarından çekinmemeyi telkin eder.

Sokaklarda yatıp kalkan ve gelip geçene haykıran bir dervişin Türkçenin ilk tüketici-dostu turist rehberini yazmış olması absürt bir düşüncedir. Çağın en popüler ad ve mesleklerinden ikisine sahip olan bir şairin 13. yy’da yaşamış olan derviş Ahmed Fakih olduğunu – elde başka herhangi bir kanıt olmadan – tahmin etmek ise cüretkâr bir hayal gücüne işaret eder.

Yunus Emre vakası, tarihlendirme konusunda hüküm süren kargaşanın mükemmel bir örneğidir.

Yunus Emre veya Aşık Yunus mahlâsıyla yazan şair veya şairlerin hangi tarihte ve nerede yaşadığına dair güvenilir herhangi bir bilgi yoktur. Eldeki yazmaların en erkeni olan Bursa nüshası 15. yy ikinci yarısına, Fatih nüshası “tahminen 15. yy’a”, Nuruosmaniye nüshası 1540 yılına aittir. Köprülü’nün “Selçuklu yazmalarıyla uygunluk arzettiğini” belirterek 13. yy’a zumladığı Karaman nüshasını inceleyen Abdülbaki Gölpınarlı, bu nüshanın 18. asra ait olduğu sonucuna varmıştır.

Anadolu evliyalarının menkıbelerini derleyen en önemli kaynak olan Taşköprülüzade’nin Şakayık-ı Numaniye zeyline göre Yunus Yıldırım Bayezid devrinde (1389-1402), Aşıkpaşazade tarihine göre ise Orhan ve I. Murat (1326-1389) zamanında yaşamıştır. Adnan Erzi tarafından Bayezid Kütüphanesinde bulunduğu iddia edilen bir belgeye göre Yunus Emre 720 = 1320 yılında vefat etmiştir. Tıpkıbasımını hiçbir yerde bulamadığımız bu belgenin niteliği ve güvenilirliği meçhuldür. Buna rağmen Türkiye’de Yunus Emre hakkında yayımlanmış yüzü aşkın akademik yayın (ve onlara istinaden binlerce okul kitabı ve on binlerce internet sayfası), nihai kaynağı sorgulamaksızın, birbirlerine atıfla, bu tarihi şairin ölüm yılı olarak aktarırlar.

Ülkede sayısız Yunus Emre derlemesi yayımlandığı halde, ciddiye alınabilecek nitelikte bir edisyon kritik henüz yoktur. Şair(ler)in bilinen iki eseri olan Divan ve Risaletü’n-Nushiye’nin farklı yazmaları arasında görülen fevkalade içerik farkları belgelenmemiştir. Üslup ve kişilik olarak apayrı iklimlerin eseri olan Divan ile Risale’nin aynı şairin eseri olup olamayacağına dair kayda değer bir tartışma eğer yapılmış ise bilgimiz yoktur.

Divan’ın çeşitli nüshalarında dört yerde anılan mevlānā sözcüğünden hareketle Yunus’un Celaleddin Rumi ile çağdaş olduğu, hatta onunla karşılaştığı ve birlikte zikr ettiği sonucu çıkarılmış, bu görüş binlerce kez tekrarlanarak tartışılmaz bir veri statüsüne kavuşmuştur. Oysa Divan’daki dört örneğin en az ikisinde, mevlānā deyimiyle Mesnevi sahibinin değil, alelumum bir “üstad” ya da “hocamız” kast edildiği açıktır. [Bilenlerden özür dileyerek hatırlatalım ki mevlānā "hocamız" demektir.] Celaleddin adının zikredildiği 396 numaralı şiirde ise bu isim Hz. İbrahim’den başlayarak yirmi küsur İslam ve tasavvuf büyüğü dizisi içinde, tarihi bir şahsiyet olarak anılmıştır. Dört şiirden her birinin Yunus Emre’ye aitliği kuşkuludur; hangi beyitlerin, bugün içyüzüne vakıf olmadığımız tarikat polemikleri gereğince eklenmiş, tahrif edilmiş ya da sözlü aktarımda yanlış hatırlanmış olduklarını bilmek mümkün değildir.

Risale’nin sondan yedinci beytine eklenen 707 (=1307) tarihi, gözü veya nazım duygusu olan herkesin kolayca göreceği üzere, sonradan yapılmış bir ekleme (interpolation) olmalıdır. Bu beytin doğru dürüst bir metin analizi yapılmamış, çeşitli yazmalardaki varyantları (eğer varsa) yayımlanmamıştır.

Özetle Yunus Emre külliyatı hakkında güvenle söyleyebileceklerimiz şundan ibarettir,
  1. Şiirlerin çoğu 15. yy’ın ilk yarısında veya daha önce, bir veya birkaç şair tarafından söylenmiştir.
  2. Risale’nin dili 14. yy’ın ilk çeyreğine ait en erken TTü metinleri andırır; 1300 ila 1330 gibi bir tarihte kaydedilmiş olması mümkündür.
  3. Gelişkin bir şiir diline sahip olan Divan’ın büyük bölümü, 14. yy’ın ortalarından sonraki bir tarihte derlenmiş olmalıdır; ancak bazı şiirler daha sonra, hatta (“Çıkdım erik dalına anda yedim üzümü” mısraıyla başlayan manzume gibi) çok sonra eklenmiş olabilir.
Şeyyad Hamza’yı keşfeden ve Türkoloji dünyasına tanıtan yine Köprülü’dür [Anatolische Dichter der Seldschukenzeit, 1: Şayyād Hamzā, KCsA I/3, 1922], 16. yy tezkirecilerinden Lamiˁī’nin aktardığı müstehcen bir fıkraya istinaden Hamza’nın Nasreddin Hoca ile çağdaş olduğu kanısına varmış, buradan hareketle ve sonsuz bir özgüvenle 13. yy şairleri, dil özellikleri, edebi ve sosyal akımları, milli duyguları, ve “kasabadan kasabaya gezen bir nevi serseri dervişler” olduklarını iddia ettiği şeyyadlar hakkında ansiklopedik denecek mahiyette bilgiler vermiştir. Dehri Dilçin [Şeyyad Hamza: Yusuf ve Zeliha, TDK 1945], Mecdut Mansuroğlu [“Anadolu’da Türk Yazı Dilinin Başlaması ve Gelişmesi”, İÜEF TDE 1951] ve sayısız diğerleri bu verilerden hareket eder ve üzerine inşa ederler.

1985’te Doerfer ve Adamoviç, ayrı ayrı makalelerde, ilk kez bu görüşleri eleştirerek Şeyyad Hamza’nın 14. veya 15. yy şairlerinden olması gerektiğini ileri sürerler. 1987’de Marmara Ü Türklük Araştırmaları dergisinde yayımlanan makalesinde Metin Akar, Şeyyad Hamza’nın H 749 (M 1348) tarihli olması kuvvetle muhtemel bir şiirine işaret eder. Bu şiirde, 1345-1353 yılları arasında dünyayı kasıp kavuran veba salgınından söz edilmektedir. Nitekim Şeyyad Hamza’nın kızına ait 749 tarihli bir mezar taşı daha 1934 yılında Akşehir’de bulunmuş fakat üzerinde yeterince durulmamıştır.

Şayyād شيّاد Arapça “sıvacı, sıvayıcı” anlamında bir meslek adıdır [Lane 1629, şyd maddesi]. Şairin adı galip ihtimalle Sıvacı Hamza anlamına gelir. Diğer yandan  “deli, divane” anlamında Farsça şeydā شيدا ve bundan alınmış olan Arapça şeyd شيد sözcüğü mevcuttur ve şairin adında belki bir sözcük oyunu, hatta bir yazım ve aktarım hatası olabileceğini düşündürür. Her halükârda Köprülü’nün iddia ettiği gibi ‘derviş’ ve hele ‘bir derviş türü’ anlamına gelen bir şeyyad tabirinin bulunduğuna dair en ufak bir belirti yoktur.

[devamı yok]

[Devamında Aziz Merhan'ın şu makalesini okumanızı öneririm: http://www.tdk.gov.tr/images/Aziz%20MERHAN.pdf]

Lakerda

Bir kere doğal dilde hiçbir kelime bir anekdottan türemez. O yüzden “bir adam varmış, tuzlanmış balığı çok severmiş, bana sevdiğim balığı getirin demiş, o yüzden adı la querida (“sevilen bayan”) olmuş” gibi bir hikâye duyarsan hemen oradan kaç. Uyduruyorlar.

Latince lacertus ve lacerta, telaffuzu /lakerta/, birinci anlamı “kertenkele”, ikinci anlamı glossalarda “σαύρα’ya benzer bir balık, τράχουρος” diye verilen mahluk. Saura Yunancada hem kertenkele, hem istavrit balığıdır. Trachouros da istavritin irice bir çeşidi, sanırım yanında fermuar gibi bir dikişi olanı. Helenistik devir yazarlarından Athenaios’un Deipnosophistai (“Sofra Alimleri”) eserinde ve tabip Galenos külliyatında tarif edilmiş. Bilimsel adı trachurus, İngilizcesi horse mackerel, Türkçesi Fishbase’te karagöz istavrit diye geçiyor.  İtalyancada halen bu balığın adı lacert veya lacierte (/laçerte/) imiş. Ayrıca scombro bastardo da denirmiş, yani piç uskumru.

Kertenkelenin İtalyancası lucertole (/luçertole/), İspanyolca ve Portekizce lagarto, Katalanca ilk hecede nazalleşmeyle llangardaix, Fransızcası lézard. Hiç biri tatmin edici bir ses dönüşümü sunmuyor. En akla yakını İspanyolcası, ama İspanyolcada tipik olan ötümlü /g/ sesinin Türkçeye veya Yunancaya /k/ olarak gelmesi için makul bir sebep göremiyorum. Yunancaya ta eski devirde direkt Latinceden alınmış desek mutlaka kaydı olur, oysa ne Antik çağda ne Ortaçağ Rumcasında böyle bir sözcük görünmüyor. Ancak 1890 küsur tarihli Kamus-ı Rumi’de buldum, Yunanca λακέρδα, karşılığı Türkçe lakerda. Açıklama yok.

Türkçede en erken Kanuni Süleyman dönemine ait bir kanunnamede bulmuşum, ama sayfa no. ve metin örneği almayı ihmal etmişim. Evliya Çelebi’de “mevsiminde uskumrī balığı ve palamida ve alakerda ve fuçida ve kefal...” şeklinde bir balık listesinde geçiyor. Demek ki 17. yy’da henüz “tuzlanmış palamut” anlamında değil, bir balık türünün adı. Başa eklenen ‘a’ o dönemin Türkçesi için tipik, ‘l’ harfiyle kelime başlatmayı sevmiyorlar. 19. yy’da Vefik Paşa لاكرده  için Rumcadır demiş, “altı parmak palamudun tuzlaması” diye tanımlamış.

Türkler Nece Konuşurdu yazısına ek notlar

Dil tarihi dizisinin yedinci yazısı "Türkler Nece Konuşur" epey ilgi doğurdu. Birkaç not ekleyeyim.

Ender olarak, belki ‘ayıp’ fıkralar ya da köylülere has gülünç deyişleri aktarmak, ya da yabancıları ilgilendirmeyen yerel konuları tartışmak için [‘aşağı’ dilde] yazıya baş vurulur.” 

Misal, İsviçre’nin Graubünden/Grisons kantonunda Romantsch dili konuşan dağ halkı. ‘Ciddi’ işler için sadece Almanca kullanıyorlar, öyle ki iç yüzünü bilmezsen İsviçre Almanından farkını anlayamazsın. Kişi adları Almanca. Ama Romançça bir ‘folk’ edebiyatı da var ve 16. yy’dan beri matbu. Anlattıklarına göre ‘çok esprili, çok komik’ imiş. Yerel, hatta aşırı derecede yerel gazete de çıkıyor. Dilin konuşulduğu beş vadide, beş ayrı lehçede çıkarmış gazeteler.

Laz dilinde de durum bunun gibi. Yıllar önce Ardeşen’de bir tanıdık söylemişti, “Lazca anlattığın fıkraların tadı başka hiçbir dilde yok” diye. Lazca yazan yok mu? Var. A) 1980’lerden bu yana değerli bir tanıklık işlevini yerine getirmeye çalışan bir avuç entelektüeldir, B) (tahmin ediyorum) mektup, bakkal pusulası, özel not vb. efemeradır.

13. yy Türkçesi de böyle olmalı diye akıl yürütmekteyim.

*
Şahsen tanık olduğum en aşırı polyglossia vakası Hatay’ın Vakıflı köyü Ermenileri. Kendi aralarında konuştukları Kesap Ermenicesini benim anlamama imkân yok, fiilen ayrı bir dil. Yanısıra “misafir dili” olarak herkes İstanbul Ermenicesi biliyor. Yörenin çarşı pazar ve genel iletişim dili Arapça, Arapçasız yaşamını sürdürmek mümkün değil. Resmi daire ve okul ve televizyon dili Türkçe. Artı, yaşlı kuşak Fransız idaresi altında okulda akıcı Fransızca öğrenmiş.

Jared Diamond’ın The World Until Yesterday’ini defalardır söylüyorum, alın okuyun diye. Orada dünyanın dört yanından örnek verir, ama özellikle Papua Yeni Gine’nin 300 küsur dil konuşan dağlık bölge halkları üzerinde durur. Aşiretler arası evlilik, savaş, müzakere, ticaret, yolculuk gibi konuları berrak ve uyanık bir gözle inceler. Birden fazla dil bilmenin ve ortak bir ticaret diline sahip olmanın önemini daha iyi kavrarsın.

*
Asya kültürlerinde Farsçanın işlevini daha iyi anlamamı sağlayan iki kitaptan söz edeyim.

Biri Zeki Velidi Togan’ın Hatıralar’ı. Zaki Velidof olduğu günlerde dedelerinin ve amcalarının geleneksel Başkırd kültürüyle tanışır, at sırtında gittiği köylerde sohbet meclislerine katılır. Daha sonra Kırgızlar arasında ve Turkestan vilayetindeki Taşkent’te benzeri ortamlarda bulunur. Bu meclislerde Farsça şiir ve gazel okunur, klasik Fars edebiyatı ve tasavvuf teorisi tartışılır, Farsça eski el yazmaları paylaşılır, Fars kültürüne vakıf alimlerin anekdotları anlatılır. 1905 ihtilali öncesi Rusya’dan söz ediyoruz.

Öbürü Vikram Seth’in A Suitable Boy adlı, Bollywood aile dizisi tadındaki romanı. 1950’li yıllarda Hindistan’ın kuzeyinde, Banares ile Patna arasındaki Brahmpur adlı hayali kentte geçer. Eski İslami elit çöküştedir. Hanende Saide Bai’nin evinde toplanıp Urduca fasıl dinlerler, orada geçen Farsça ibarelerin inceliklerini tartışırlar, eski Fars şiirinden nazireler ve mukabeleler söyleyip ölmüş güzellikleri anarlar. Hindu aydınları da bazen (ulusalcı dostlarının şiddetli eleştirisine rağmen) bu meclislere katılıp geçmiş devrin nostaljisini yaşarlar; ölümsüz aşkları, güle aşık bülbülleri, sevgilinin bir kirpiğine destan dizen şairleri, bir gazele karşılık tacını veren hükümdarları anarlar.

Gülşehri’yi ben bu referans çerçevesi içinde okudum. En makulü hiç şüphesiz günlük hayatta Türkçe, “kültürel” platformda Farsça konuştuklarını var saymak. Yüzde doksan dokuz böyle. Fakat aklımın bir köşesini ufak da olsa bir soru kemiriyor. Türkçe sahiden biliyorlar mıydı? Ne malum? Günlük hayatta dil Rumca, edebi sohbette Farsça neden olmasın?

*
Tarih okudukça fark ediyorsun ki geçmiş hakkında bildiğin ya da bildiğini zannettiğin her şey İNŞA ve İMAL edilmiştir. Bir anlatı kurulmuştur. Bazı detaylar es geçilmiş, bazı olgular hoşa gittiği veya işe yaradığı için abartılmış, hatta uydurulmuştur. Tarih anlatısı binlerce defa tekrarlandıkça vurguları değişmiş, bazı ayrıntılar kaynağı hiç sorgulanmadan ön plana çıkarılmış, tahminler yoruma, yorumlar olguya, olgular dogmaya dönüştürülmüştür. Dün akşamki yemeği anlatırken kırk türlü cambazlık yapıyorsun, bin sene önceki imparatorluğu anlatırken neler olur düşün.

Sokaktaki insan sadece anlatıyı bilir, olayların akışını tek düzlemde kavramaya çalışır. Tarih meraklısı için o anlatının inşa ve imal süreci daha ilginçtir. Kim anlatmış, neden anlatmış, neyi amaçlıyormuş? Neyi anlatmamış, neden anlatmamış? Yapılan iş bir sanattır, kimmiş bu sanatçı veya sanatçılar, hangi ekolün dilini kullanmışlar, hangi el becerilerini sergilemişler, kalite ve dürüstlük düzeyleri neymiş? Bunları sorarsan fantastik bir aleme adım atarsın. Anlatılan olayların kendisi arka planda kalır.

Yazmıştım buna benzer bir şeyler daha önce. Buyur bak: http://nisanyan1.blogspot.gr/2017/02/kara-delik-avclar.html
  

21 Kasım 2017 Salı

Türkçe tarihi 8: 13. yy'da Türkçe yazıldı mı?

[Bu yazıların cezaevi koşullarında kısıtlı kaynaklarla  yazılmış notlar olduğunu hatırlatayım. QUOTE diye yazdığım yerde, "tam alıntı elimde değil, meali şöyleydi" diye okuyun. Şimdi Samos'ta arşivim ve kitaplarımın çoğu halâ elimde değil.]

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından itibaren Türkiye’nin resmi kurumlarında muteber olan Türkologların birçoğu, kariyerlerinin bir bölümünü 13. ve hatta 12. yy Türkiye Türkçesi örnekleri aramak ve bulamadıkları zaman uydurmakla geçirdiler.

Bu yaklaşımın ilk ve en önemli temsilcisi Prof. Dr. Fuad Köprülü’dür. Köprülü’ye göre Mevlana, Sultan Veled, Ahmed Fakih, Yunus Emre, Şeyyad Hamza, Hoca Dehhani QUOTE [13. yy Türk edebiyatının kurucu figürleridir]. Mecdut Mansuroğlu, Nihad Sami Banarlı, Hasibe Mazıoğlu, Zeynep Korkmaz ve diğerleri bu görüşü eleştirisiz kabul ederek, üzerine bir akademik ve kritik aparat inşa ederler. Ders kitaplarında Köprülü’nün görüşü binlerce kez yinelenerek, tartışılması lüzumsuz ve hatta sakıncalı sayılan bir veriye dönüştürülür.

Türkiye Türkçesinin başlangıcını öne alma çabasında üç tez veya varsayım belirleyici olmuş görünüyor. Her üçü, ciddi bir eleştirel analize direnme ihtimali bulunmayan mantık ve bilgi hatalarıyla maluldür.

1. Köprülü’nün temel kaygısı, Selçuklular döneminde Türklerin yüksek kültürden nasipsiz, bir edebiyat oluşturamamış, ümmi, “cahil”, “göçebe” vb. bir topluluk olduğuna ilişkin yaygın kanıyı gidermektir. Buyurun, mesnevi yazmışlar, divan yazmışlar, demek ki “kültürlü” idiler! Köprülü’nün çeşitli alanlardaki çalışmalarının hemen hepsinde bu temel kaygı kendini hissettirir. Amaç, Türklerin Anadolu’ya özgün bir “milli” kültür getirdiklerini kanıtlamaktır. Bu çaba, yeni cumhuriyetin Emperyal Osmanlı mirasının altında ve ardında milli bir altyapı (substratum) keşfetme arzusuyla uyum içindedir.

Oysa en basit mantıkla görülebilir ki Türklerin Türkçe yazı yazmamış olması yazıyla ilgilenmediklerini, "cahil" vb. olduklarını göstermez. Sadece Türkçe yazmadıklarını gösterir. 11. ila 13. yy’lar, Türk egemenliği altındaki coğrafyada Acem edebiyatının şaşaalı bir Rönesansına tanıklık etmiştir. Üç yüz yıllık bir aradan sonra Yeni Farsça’nın muazzam bir edebi enstrüman olarak yeniden doğuşunu haber veren Firdevsi’nin Şehname’si Türk hakanı Gazneli Mahmud’a ithaf edilmiştir. Sa’di, Attar, Enveri, Genceli Nizami, Ömer Hayyam, Celaleddin Rumi Selçuklu hükümdarları altında ve onlarla dostluk, patronaj, ittifak, kavga vb. ilişkileri içinde yaşamışlardır. Klasik Arap ilim ve edebiyatının parlak eserlerinden birkaçı yine aynı dönemde, Türk siyasi egemenliği altında üretilmiştir: bkz. Gazali, Nasırüddin Tusi vb. Dönemin mimarisinden ve plastik sanatlarından arta kalan örnekler da, ‘ilkel’ ya da ‘göçebe’ sayılacak bir kültüre işaret etmez.

Etnik kökeni Türk olan kişilerin bu kültürel faaliyetten ne kadar pay aldıkları konusunda net bir fikir sahibi değiliz, çünkü dönemin yazarları genellikle etnik kökene ilişkin bilgi vermezler. Ancak, Gazne’de, Semerkand’da, Rey’de, Tebriz’de, Musul’da, Kahire’de, Konya’da, Sivas’ta, Türk egemenlerinin dünya çapında edebi eserler ısmarladıklarını ve en azından bunları okuyacak kadar okuryazar olmaları gerektiğini söyleyebiliriz.

2. Erken döneme ait bazı Türkçe metinlerin kelime dağarcığı ve imla ile sentaksta sergilediği arkaik özellikler, onların, kesin tarihleme yapabildiğimiz 14. yy ortalarına ait eserlerden ‘çok önce’ yazdıklarına delil olarak gösterilmiştir. “Olğa bolğa diyor, demek ki Moğol-öncesi” diye özetlenebilecek akıl yürütme, Ortaçağ Türk filolojisine ilişkin tez ve makalelerin vazgeçilmez repertuvar ögelerindendir.

Bu argüman, dilde değişim hızının sabit olduğunu varsayar. “On şey Kaşgarî gibiyse on sene, yüz şey Kaşgarî gibiyse yüz sene” gibi yanlış bir lineer mantığa dayanır. Oysa siyasi ve kültürel yaşamdaki ani değişimler, bildiğimiz gibi, yazı dilinde kısa sürede “devrim” sayılacak nitelikte değişimlere yol açabilir. Örneğin yazı Türkçesinin 1930 ile 1980 arasındaki evrim hızını kıstas olarak alırsak, lineer mantıkla, Atatürk’ün 1927 tarihli Nutuk’unun bu tarihten birkaç yüz yıl önce yazılmış olduğu sonucuna varmamız gerekir.

Türkçe 14. yy’ın ilk onyıllarında aniden yoğun bir edebi üretim talebiyle karşılaştığında, bazı yazarların, eldeki tek veri olan arkaik modellerden yararlanmış olması pekala mümkün ve doğaldır. Yeni yazı dilinin normları oturdukça bu “çocukluk alışkanlıklarının” bir bölümü hızla terk edilmiş olabilir.

3. Türkiye Türkçesi ile Doğu Türkçesi (“Harezm Türkçesi” ya da "Pre-Çağatay Türkçesi") ve Kuzey Türkçesi (“Kıpçakça”) arasındaki edebî alışverişin 15. yy başlarına dek aktif olarak sürdüğü anlaşılıyor. Erken devir TTü metinlerde “arkaizm” olarak değerlendirilen ve dolayısıyla metnin eskiliğine kanıt olarak sunulan unsurların bir bölümü gerçekte Kıpçak ve Harezm Türkçesi izleridir. Yazar belki doğu veya kuzey ülkelerinden Anadolu’ya göçmüş, ya da, daha güçlü olasılıkla, o ülkelerden gelen bir yazmayı kopyalamış veya kendi ihtiyaçlarına uyarlamıştır.

Mesela Atebetü’l-Hakayık gibi, yazım tarihi ve koşulları hakkında hiçbir sağlıklı bilgiye sahip olmadığımız bir eserin Kutadgu Bilig’e benzer bazı dil özelliklerine sahip olması, bu eserin KB gibi 11. yüzyılda ya da ondan “kısa süre sonra” yazılmış olduğunun kanıtı değildir. Olğa bolğa diyen herkesin Moğol öncesinden kaldığına hükmedilemez. Zira edebiyatta taklit vardır, parodi vardır, uyarlama vardır, hatta edebi sahtecilik de vardır.


20 Kasım 2017 Pazartesi

Türkçe tarihi 7: "Türkler" nece konuşurdu

İki örnek verelim. 

İlki Kırşehir’deki türbesi halen ziyaret edilen sufi şair ve şeyh Gülşehri'nin Mantıku't-Tayr çevirisi. Gülşehri Feridüddin Attar’ın Farsça klasiğini H 717 (M 1317)’de Türkçeye çevirmiştir. Türkiye Türkçesinin kesinlikle tarihlendirilebilen ilk eseri kanımca budur. [Eleştirel edisyonu: Aziz Merhan, Die 'Vogelgespräche' Gülşehrīs und die Anfänge der türkischen Literatur, Göttingen 2003]

Eserde belirttiğine göre Gülşehri namlı bir tarikat önderi ve tekke sahibidir, çok müridi vardır, evinde her gece “sema” (dinleti? raks?) düzenlenmektedir. H 701 (M 1301) tarihinde Farsça Felekname’yi yazmıştır. Bununla – kendi ifadesine göre – çok ün kazanmış, şairlikte Farsçanın büyük ismi Şirazlı Sa’di ile kıyaslanmıştır. Farsçada başarısını kanıtladıktan sonra şimdi Türk diliyle söylemeye karar verir. Farsçasından geri kalmayan bir başarıya ulaşmayı ümit eder. Bütün ilim ıstılahını (ilmi/tasavvufi terminolojiyi) Türkçede kullanmak suretiyle o güne kadar benzeri görülmemiş bir ustalık sergiler:

Çün Falaknāme düzetdük şāh-vār
Pārisīce taḫt u tācı zar-nigār
Türk dilince daḫı tāzīden latīf
Mantıku’t-Tayr eyledük aŋa harīf
Ben bu türkī defterin çün dürmeyem
Parısīsiy-ile değşürmeyem
Kimse böyle tatlu söz söylemedi
Kimse bundan yéğ kitāb eylemedi

Burada çarpıcı olan husus, yerel üne sahip Kırşehirli bir tarikat önderinin Farsça eser yazması ve bu eserle popüler olmasıdır. Emperyal Osmanlı’nın aksine, 14. yy Kırşehir’i mütevazı bir şehir devletidir. Egzotik dillere meraklı bir saray çevresinin bulunması ihtimali yoktur, ve eser zaten böyle bir çevreye hitap etmemektedir. Şair müritleri olan ve her gece evinde toplantılar düzenleyen, dolayısıyla siyasi etkinliğe sahip biridir. Bundan, 14. yy ilk yıllarında Kırşehir ahalisinin – en azından ikinci dil olarak – Farsça bildiği, Farsça popüler şiire rağbet ettiği, ve – en azından – dini ve edebi sohbette Farsçayı tercih ettiği sonucunu çıkarıyoruz.

Şairin 1317’de, ilerleyen yaşına rağmen Türkçe yazmaya girişmesi kişisel bir hevesin veya geç uyanan bir milli duygunun ürünü olabilir mi? Zayıf olasılıktır. Tekil bir vaka olsa belki olabilirdi. Ancak tam olarak aynı yıllarda, Kütahya ve Tire’den Tebriz’e, Kahire’den Musul’a, Volga boyundan Semerkand’a kadar uzanan bir coğrafyada çok sayıda yazar ve şairin aynı hevese kapılmış ve çok kısa sürede şaşılacak sayıda Türkçe eser üretmiş olmaları, olayda kişisel tercih veya tesadüften başka toplumsal veya siyasi faktörlerin de etkili olabileceğini düşündürür.
  
Codex Cumanicus

İkinci örnek, bugünkü Ukrayna’da yaşayan Kuman Türklerinin dili hakkında 1303 yılında isimsiz bir İtalyanın yazdığı el kitabıdır. Tek nüshası eskiden Venedik’te (halen Vatikan Kütüphanesinde?) bulunan eseri Macar Türkologu Géza Kun Codex Cumanicus adıyla yayınlamıştır. [Comes Géza Kun, Codex Cumanicus Bibliothecae ad Templum Divi Marci Venetiarum, Budapest 1880.]

Kitabı kaleme alan kişinin dil konularına vakıf ciddi bir araştırmacı olduğu ve muhtemelen siyasi bir misyonla Kuman ülkesinde bulunduğu anlaşılmaktadır. İmlası son derece özenli, kelime seçimleri akılcıdır. Eserini Kuman ülkesiyle ilgilenecek Avrupalı tüccar ve resmi görevlilere yardımcı olmak amacıyla yazmıştır.

Kun edisyonunda metnin 235 sayfa tutan ana gövdesi, konulara göre ayrılmış kelime listelerinden ibarettir. Açıklama kolonu yer yer Latince ile karışık sevimli bir Ortaçağ İtalyancasıyla verilmiş, karşılığında Farsça ve Türkçe eşdeğerler gösterilmiştir. Farsça ve Türkçe fiil çekimlerine ilişkin bir bölüm, Türkçe atasözleri listesi ve bir dizi Katolik duasının Türkçe çevirileri eklenmiştir. Metnin sonunda, muhtemelen Kuzey Avrupalı bir tüccar olan ve fazla eğitimli olmadığı anlaşılan biri eliyle ilave edilmiş Türkçe-Almanca kelime ve deyimler listesi vardır.

Kuman Türklerinin diline ilişkin bir kitapta neden Farsçaya yer verdiğine ilişkin yazar bir açıklama yapmamıştır. Çıkarabileceğimiz en makul sonuç, Karadeniz’in kuzeyindeki Don havzasında yaşayan Kuman Türklerinin 14. yy’ın ilk yıllarında Türkçe ve Farsça iki dilli oldukları, ya da en azından Kuman ülkesinde Fars dilinin bir misyoner-seyyahı ya da ticaret adamını ilgilendirecek denli yaygın kullanımda olduğudur.

Codex Cumanicus’un aktardığı leksikal malzeme üzerinde şu gözlemleri yapabiliyoruz:

1. Türkçe ve Farsça söz hazinesi yüzde yirmiyi bulan bir oranda ortaktır. Bu ortaklıkta, her iki dilde kullanılan Arapça kökenli kelimeler (maymun, layık, ikrar, nakş, nokta, sarraf, ḫaber, hüküm, nimet, attar…) ve Türkçeleşmiş sayılan çok sayıda Farsça kelime (cömard, çarsu, çuwaldus, ḫoros, incir, cigar [ciğer], marwimak [mercimek], rawand, şaftalu, şişa, brinç, bazar…) belirleyici roldedir. Yanısıra daha az sayıda olmak üzere Farsçada kullanılan Türkçe kaynaklı kelimeler de vardır (çerçi, ordu, göbek…).

2. Çok sayıda örnekte ‘Türkçe’ olarak verilen sözcük aslında Farsça kaynaklıdır. ‘Farsça’ başlığı altında ya bir başka Farsça deyim (Fa: hemtā = Tr: çift; Fa: ḫişt = Tr: çirkin; Fa: gulinar = Tr: kiras; Fa: mūm = Tr: çirak) ya da bir Arapça alıntı (Fa: sanaat = Tr: pīşe; Fa: sahrā = Tr: meydān; Fa: haywān = Tr: cānāvar) gösterilmiştir.

3. Bazı Farsça kelimelere karşılık olarak ‘arı Türkçe’ karşılıklar gösterilmiştir: Fa: osta = Tr bilişman; Fa: nardouan (nerdüwan, merdiven) = Tr: ağıngıç; Fa: tawa = Tr: yağlağu; Fa: ustura = Tr: yülüngüç; Fa: hawan (havan) = Tr: töğgüç (döğgüç); Fa: kīsa (kese) = Tr: yancık; Fa: ayna = Tr: gözgü; Fa: digar (diğer) = Tr: özga (özge); Fa: drust (dürüst) = Tr: köni; Fa: dastara (testere) = Tr: biçki; Fa: amrud (armut) = Tr: kertme, Fa: mīva (meyve) = Tr: yemiş. Ancak sözlüğün tümü incelendiğinde, Farsça çoğu sözcüğün aynı rahatlıkla Türkçede de kullanıldığı anlaşılmaktadır. Örneğin murator karşılığı olarak Türkçe diwar ostası verilmiştir. Benzer örneklerin çoğunda, Türkçe gündelik pratikte hangi seçeneğin (yani Farsça sözcüğün mü, arı Türkçe eşdeğerinin mi) daha sık kullanıldığı hakkında bir fikir edinmek güçtür.

*
Üçüncü örneği maalesef es geçmek zorundayız. [Yenipazar Cezaevinde kullanabildiğim kaynaklar çok kısıtlıydı; bugün Samos’ta da arşivim ve kitaplarımın çoğundan yoksunum. Aradığım kaynak yanılmıyorsam 13., belki 12. yy’a ait bir Bizans yazarı. Tarihçi değil bir tür sosyal yorumcu ya da dedikoducu diye kalmış aklımda. “İstanbul’da yetmiş iki dil konuşulur” tezini örneklemek için Latinden, Rustan, Araptan, Sırptan, Ermeniden birer kalıp cümle aktarıyor. ‘Skythia’lının (yani Don veya Volga tarafından gelenin) cümlesi Türkçe. Yanlış hatırlamıyorsam ‘Kapadokya’ gibi bir isim verdiği ülkeden geleninki – Farsça! Bilen veya bulan olursa makbule geçer.]

Diglossia mı? Türkler nece konuşur?
Saydığımız örnekler, son yıllarda sosyolinguistiğin moda kavramlarından olan diglossia’yı akla getirmektedir.

Yaygın varsayımın aksine, insanoğlunun doğal hali tek-dillilik değildir. Dünyadaki insanların sayısal çoğunluğu, işlev ve statü açısından ayrışmış iki veya daha fazla dilin bir arada kullanıldığı toplumlarda yaşarlar. Bireyler küçük yaştan itibaren bu dilleri öğrenerek büyürler; dillerden herhangi birini ‘yabancı dil’ olarak algılamazlar.

Bir dil genellikle evde ve tarlada konuşulan ‘aşağı’ dildir; kadınlarla, çocuklarla ve ailenin – hizmetkâr, evlatlık, besleme, dul kadın gibi – bağımlılarıyla iletişim ortamıdır. Diğeri kamusal alanda, okulda, dini toplantılarda ve toplu oyunlarda kullanılan ‘yüksek’ dildir. Erkekler çoğu zaman aralarında bu dili konuşmayı tercih ederler; onu iyi bilmeyi bir prestij meselesi olarak görürler. Yabancıların bulunduğu ortamlarda aşağı dilin telaffuz edilmesi ‘ayıp’ ya da ‘tuhaf’ sayılır; çoğu zaman utanma ve gülme duygusu uyandırır. Aşağı dili yüksek dilden kelime ve deyimlerle beslemek olağandır; buna karşılık yüksek dile aşağı dilden alıntılar karıştırmak ‘cahillik’ hatta ‘saygısızlık’ sayılır. Yazı faaliyeti doğal olarak yüksek dilde sürdürülür. Aşağı dilde yazı yazmak, iç çamaşırıyla sokağa çıkmak gibi, usul ve erkâna aykırı bir davranıştır; insanlar böyle bir şey yapsalar dahi sözünü etmekten hoşlanmazlar. Aşağı dilin edebiyatı sözlüdür; türkülerde ve masallarda kendini gösterir. Ender olarak, belki ‘ayıp’ fıkralar ya da köylülere has gülünç deyişleri aktarmak, ya da yabancıları ilgilendirmeyen yerel konuları tartışmak için yazıya baş vurulur.

Günümüzde Sahra-altı Afrika ile Güney ve Güneydoğu Asya halklarının ezici çoğunluğu, iki ya da daha çok dilli sistemlerde yaşamaktadır. Çin halkının yarıdan fazlası ulusal dille karşılıklı anlaşmaya izin vermeyen yerel diller konuşur. Yüzlerce yerel dilin konuşulduğu Endonezya’da, ulusal dil küçük bir başkent eliti dışında herkesin ikinci dilidir. Dünyanın en çarpıcı linguistik haritalarından birine sahip olan Dağıstan’da halk 24 civarındaki yerel dile ilaveten, çarşı dili olarak üç bölgesel dilden birini (Avarca, Darğınca ve Lezgice), üst düzey iletişim dili olarak Rusçayı, ve ayrıca bazen Kumık Türkçesini bilir. İsviçre’nin Romanş halkı eğitim ve edebiyat dili olarak Orta çağlardan beri İsviçre Almancasını kullanırlar.

İran halkının yirmi milyona yakın bölümü özel hayatta Azeri Türkçesi konuşurken, kamusal ve ticari hayatta Farsça kullanırlar, Farsça yazarlar ve Fars dilinde zengin bir edebi yaşam sürdürürler. Tebriz ve Urmiye gibi Batı İran kentlerinde Türkçe bilmeyen hemen hiç kimse olmadığı halde, yazılı Türkçenin izine tesadüf edilmez. Bu durum sadece yasal kısıtlamalarla açıklanamaz. Türkçe konuşan halk Farsçayı da kendi anadili olarak algılamakta ve yazılı iletişimi, okullarda talim edilen bu anadili üzerinden sürdürmeyi doğal saymaktadır.

1070 ile 1300 yılları arasında Anadolu’da Türkçe yazılı üretimin olmayışı böyle bir diglossia vakasının yansıması mıdır? Yani mutfaklarında ve hizmetçi odalarında Türkçe konuşan bir toplum, kültürel üretimini Farsça (ve akademik ve dini konularda Arapça) yapmayı mı tercih etmiştir?

Yoksa daha radikal bir ihtimali değerlendirmeliyiz? Anadolu’da Malazgirt’ten sonraki iki yüz yılda gerçekte hangi dilin konuşulduğunu bilmediğimizi itiraf mı etmeliyiz?

Cevabı tahmin ve hissiyatla verilebilecek sorular değildir bunlar. Edebi ve epigrafik kaynaklardaki ipuçlarını didik didik etmek gerekir; yer ve kişi adlarının derinlemesine incelenmesi gerekir; muhtemelen arkeoloji ve genetikten de yardım istemek gerekir. Burada yapabileceğimiz şey sadece doğru soruları sormaktan ibaret.

Osman Kavala ile Peru'da

Google Earth’ten Piura, Peru diye bak. Maps olmaz, dağları üç boyutlu görmek için Earth lazım. Beş yıl önce son baktığımda çözünürlük çok düşüktü, bir şey anlaşılmıyordu. Şimdi teker teker evlerin bahçesindeki çalıları sayabiliyorsun.

Şimdi kuş uçuşu 120 km doğuda Huancabamba’yı bul. 1981 Ağustos ayının ilk haftasında ilk karım Corinna-Barbara, Osman Kavala, üçümüz dağdaki Kızılderili şifacıları görmek için oraya gittik. Tek ulaşım aracı günde bir tane kalkan açık kasa kamyondu. Sabah kalkar dediler, 12’de ancak yola çıktı, 142 km yolu tam on dört saatte aldı. Sabah ikide vardık.

Yol değişmemiş, otuz yedi sene önce neyse o: iki aracın birbirini geçemeyeceği, toz toprak, çamur batak bir patika. Canchaque’den yukarı tam üç bin metre dikey. Harbi dikey: bak oradaki fotoğraflara, görürsün. Tepede  rakım 3200 metre, hava sıfır dereceydi. Aşağısı tropik ülke, üstümüzde yazlık gömlekle şort, kamyon kasasında az kalsın soğuktan geberiyorduk.

Huancabamba’da o zamanlar tek otel, Sultan Palamut’tan kalma kolonlu avlulu bir handı, Plaza de Armas’ta kilisenin çaprazında, yanılmıyorsam  5°14'18.44"G 79°27'2.62"B olabilir, şimdi kapanmış ya da değişmiş, şehirde üç tane çirkin apartman otel açılmış. Sahibinin kızı Doris Guerrero Guerrero öğretmen sendikasındaydı, sonradan Acción Popular partisinden milletvekili seçildi, iki yıl sonra Lima’da buluştuk, bana epey yol gösterdi.

Huancabamba’dan kuzeye beş altı saat yürüyüşle Guarguar köyü. Şimdi görebildiğim kadarıyla ham da olsa araç yolu açılmış. O zaman ancak yayan ya da katırla gidiliyordu. 2000 metre rakımdan 3150’ye yürümek her babayiğidin harcı değil. Ben ciddi ciddi “beni burada bırakın öleyim” dediğimi hatırlıyorum. Osman’la C-B ittiler, kaktılar, yürüttüler.

Ertesi gün bulutlar içinde üç saat daha yürüyüp Laguna Shimbe,  5° 3'3"G 79°27'44"B. Tamamen büyülü bir yer, sanırım doğal konum açısından dünyanın en çarpıcı köşelerinden biri olmalı. “Buraya ilk gelen beyaz adam biziz” duygusu da cabası.

Orada maruz kaydığımız kılıçlı, akıl bükücü müstahzaratlı ayini Aslanlı Yol’da anlatmıştım. Alın, okuyun.

Yıllar sonra, İngiliz basınında en sevdiğim yazar olan Matthew Parris’in Peru seyahatini anlattığı Inca Cola adlı kitabını okudum. Ne görelim? Aynı sene aynı koşullarda aynı köyleri dolaşmamış mı? Guarguar’da değil ona benzer bir başka köyde kalmış. Benim gözlüğümden görünenleri görmüş, benim anlatabildiğimden daha iyi anlatmış. Çok şeker bir kitap, onu da okuyun.

(Not: Resimler benim değil. http://www.zigeiner.de/?p=1194 adresinde buldum. Alman bir çocuk, benzer şeyler anlatıyor.)

19 Kasım 2017 Pazar

Türkçe tarihi 6: Yunancadan gelen

Arapça ve Farsçada (Eski) Yunanca alıntılar
Bu kategorideki sözcüklerin bir kısmı İslam-öncesi dönemde Fars ve Arami kültürlerine malolmuş, fakat daha büyük bölümü İslam uygarlığının parlak çağında (9-11. yy) Yunancadan Arapçaya ithal edilmişlerdir. Rum kültürünün tartışmasız olarak üstün sayıldığı alanlar (tıp ve botanik, mekanik, nümizmatik, felsefe), doğal olarak, daha geniş temsil alanı bulmuştur.

Şark dillerindeki Yunan etkisini burada derinlemesine ele alamayacağız, ancak Şark dillerinden Türkçeye alınan Yunan kökenli sözcükleri listelemekle yetineceğiz. Aralarında tarım ürünleri (afyon, fındık, maydanoz, tarhun), mekanik ve teknik yenilikler (defter, erganun, fanus, kapan, kilit, mancınık, usturlap), egzotik ürünler (iksir, pelesenk, safir, tavus, tiryak, topaz, yakut), bilimsel kavramlar (balgam, baytar, cins, esîr, felç, felsefe, heyula, hülya, iklim, kimya, okyanus, safsata), ölçü ve para birimleri (dirhem, kırat, okka, pul) göze çarpar. Abanoz, kefen, tavus gibi birkaç örnekte Yunan dili, eski Mısır ve Mezopotamya uygarlıkları ile İslam kültürü arasında köprü rolü oynamıştır.

Bu sözcükler Türkiye Türkçesinin ilk aşamalarında (14.-15. yy) Türkçe yazı diline kabul edilirler. Dolaysız kaynak Farsça ve Arapça olduğu için ‘yüksek kültüre’ ait sayılırlar. Doğrudan Yunanca alıntıların aksine, edebi dilde serbestçe kullanılırlar.

abanoz, afyon, badya, balgam, baytar, beled/belde, bez, bukalemun, burç, cins, coğrafya, defter, dirhem, erganun, esîr [eter], fanus, felç, felsefe/feylesof, fener, ferace, fındık, fırın, firdevs, haraç, hardal, helezon, heyula [Aristoteles felsefesinde materia], hindiba, hoyrat, hülya/malihülya, iblis, iklim, iksir, İncil, kalem, kalıp, kamus, kantar, kanun [yasa], kanun [bir çalgı], kapan [büyük tartı], karnabahar, kasır, kayser, kefen, kerrake, Kıpti, kırat, kırtas, kıstas, kilim, kilit, kimya, kulübe, küme, lağım [kuşatma tüneli], lenger [gemi demiri], mancınık, maydanoz, mendil, mercan, melhem/merhem, musiki, namus, navlun, okka, okyanus, patrik, pelesenk, piyale, pul, ruam, safir, safsata, sandal [nalın], sandık, santur, semender, sınıf, sırat, sim, simya, soytarı, sufi, süleğen, taflan, tarhun, tavla [ahır], tavus, tılsım, tiryak [uyuşturucu], tomar [kitap rulosu], topaz, ustura, usturlap, varta, yakut, zebercet, zevc/zevce, zünnar (102)

Bizans devletinden kalan
Bizans pratiğinden Türkçeye devralınan üst düzey kültür kavramları sayıca çok az olup, tümü Anadolu’nun Türkleşmesinin en erken aşamalarında, her halükârda İstanbul’un 1453’teki fethinden önce benimsenmiştir. Rumca avthéntis (hoca) deyiminden alınan Osmanlı hitap sözü efendi en dikkat çekici olandır. “Uç bölgesi, serhat” anlamına gelen synoria Türkçeye sınır, resmî devlet Latincesinden Bizans bürokrasi diline geçen komérkio (commercium) ise gümrük olarak aktarılmıştır. Yunan kültürünün tipik unsurlarından olan limên (liman) sözcüğü de burada anılabilir.

Rum = köylü, balıkçı, yapı ustası
Anılan istisnalar dışında bugünkü Türkçede yaşamını sürdüren Rumca kaynaklı 350 dolayında sözcüğün hemen hepsinin gündelik hayata, tarım ve balıkçılığa ve çeşitli sanat kollarına ait somut nesne, alet ve malzeme isimleri olması dikkati çeker. Bir tek belki sıra sözcüğü dışında, Rumcadan üst düzey soyut kavramlar alınmamıştır. Demet, kambur, loğusa, falaka ve salya gibi dört-beş sözcük dışındakilerin tümü, spesifik sanat ve meslek dallarına ve ev yaşamına ait düşük prestijli kültür kavramlarıdır.

Tarım, bu listede tahmin edileceğinden daha önemli bir yer tutar:

Tarım terimleri: anadut, dirgen, düven, evlek, fışkı [hayvan dışkısı], fidan, fide, filiz, fol/folluk, gübre, herek, hoyrat [köylü], ırgat,  kirizma, külüstür [domuz ahırı], kümes, mandal [tarla seti], mandıra, mil [alüvyon], nadas, nodul, pirina [zeytin çekirdeği], tırpan, üvendire (24)

Sayılanlar tarımsal yaşamdan genel dile az ya da çok nüfuz etmiş olan sözcüklerdir. Yerel ağızlarda bundan çok daha fazlası bulunabilir. Türk Dil Kurumu’nun Derleme Sözlüğü’nde Fırat’ın batısındaki illerden derlenen tarımsal terimlerin önemli bir bölümünün Rumca kaynaklı olduğu görülmektedir.

Tarımsal ürünler, ağaç ve kuş adları ve özellikle yaban otları alanında Rumca etkisi belirgindir:

Bitkiler, bitki ürünleri: ahlat, anason, araka, barsama, bezelye, biber, defne, domates, eğir, enginar, fasulye, fesleğen, fiğ, kenevir, kestane, funda, gebere, gerdeme, güren [kızılcık], ıhlamur, kantaron, karpuz, katran ağacı, kimyon, kiraz, kokina, kokoroz [mısır], köknar, küner, labada, lahana, mantar, marul, maydanoz, melisa, mersin [bitki], mezdeke [sakız], muşmula, mürver, ökse, palamut [meşe meyvesi], papatya, patates, pelit, pırasa, pırnal, radika, reçine, roka, terementi, tirfil

Hayvanlar: engerek, florya [kuş türü], iskete, ispinoz, kukumav, salyangoz, tahta kurusu [ < kurus].

Deniz balıkları ile diğer deniz mahsullerinin hemen hepsinin adları Rumcadan alınmıştır. Balıkçılık ve denizciliğe ait terimlerde de Rumca katkısı önemlidir.

Deniz ürünleri: ahtapot, akya, aterina, barbunya, çağanoz, çırçır, çinakop, çipura, çiroz, fangri, fok, hamsi, hani, horozbina, ıstakoz, iskorpit, ispari, istavrit, istiridye, istrongilos, izmarit, kalamar, karides, kefal, kerevit, kofana, koloridya, kolyoz, lahos, lakerda, lapin, levrek, likorinoz, lipari, lipsos, lüfer, melanurya, mırmır, mersin, midye, minakop, morina, orfoz, orkinos, palamut, papalina, pavurya, pünez [deniz kabuklusu], sardalye, sargos, sinarit, sübye [mürekkep balığı], sünger, tekir, tirsi, torik, trakonya, uskumru, vatoz,  vonoz, zargana (61)

Balıkçılık, denizcilik: anafor, babafingo, bodoslama, bucurgat, dümen, filika, halat, harita, ığrıp, ıskarmoz, kalafat, kangal [ip], kepez [denizde tek kaya], kerteriz, körfez, küpeşte, liman,  livar, lodos, lombar/lomboz, longoz, mendirek, moloz [dalgakıran], palamar, poyraz, safra [denge ağırlığı], sırtı, sütliman, şamandıra, tirhandil, voli, yakamoz, yalı, yeke, zoka (35)

Yapı tekniği ve ev mimarisi alanında Ermenice kaynaklı üç veya dört kelimeye karşılık, Rumca sözcük sayısı genel dilde yirmiyi, özel terminolojide birkaç düzineyi bulur. Ayrıca ev ve giyim eşyası, hayvan donanımı ve silah tekniği, yiyecek ve içecekler alanında Rumca önemli bir kaynaktır.

Yapı tekniği: avlu, balyoz/varyoz [büyük çekiç], düver, gönye, kiler, kiremit, küfeki taşı, mağaza, marangoz, mengene, musandıra, serander, sistre, takoz, temel, tonoz, tuğla, vernik

Ev ve giyim eşyası: anahtar, asfalya [sigorta], cımbız, çotra, fıçı, fırça, gerdel, güderi, güğüm, huni, ızgara, iskemle, karafaki, kavanoz, kavata, kelter, kerata [ayakkabı çekeceği], kerevet, kilit, kola [nişasta], kuka, kukla, kupa, kurna, kutu, leğen, mandal, oya, öreke, patik, prostela, savan [yatak örtüsü], sırma, somun, şırınga, takunya, üsküf (35)

Yiyecek ve içecek: duziko, bazlama?, fava, kokoreç?, papara, peksimet, pide, pilaki, rafadan, somun [ekmek], uzo

Hayvan donanımı, silah: gem, gönder, kundak [tüfek sapı], namlu, semer

Rum kültürüne ve yaşam tarzına ilişkin egzotik terimler özellikle dini kültür ve müzik/raks alanında yoğunlaşır. İlk grup Türkçede yüzlerce yıllık geçmişe sahip iken, ikinci gruptaki sözcüklerin (horon/hora haricinde) tümünün 20. yy’da alıntılanmış olması dikkat çekicidir.

Dini kültür terimleri: aforoz, ayazma, despot, diyakoz, drahoma, ekserhane, Hıristiyan, istavroz, kilise, manastır, metropolit, ortodoks, papaz, paskalya, piskopos, vaftiz, yortu

Müzik ve raks: buzuki, hora, horon, rebetiko, sirtaki, sirto, taverna

Nihayet İstanbul külhanbeyi argosunda, özellikle 19. yy ikinci yarısı ile 20. yy ilk yarısında Rumcanın adeta egemen konuma sahip olduğu görülür.

Argo: afili, aftos, angarya, barba, erkete, fasarya, fos çıkmak, kerata [şeytan], ketenpere, kıtıpiyos, kitakse, kodes,  kofti, kopil, madara, mandepsiye basmak, mastor, matiz, mavra, metazori, metelik, nato kafa, palikarya, pandik, paspal, saloz, zifos, zom olmak, zonta, zoraki, zula (31)