-->

23 Aralık 2011 Cuma

Kestik ama Ermeniler de kesti

Saçma sapan propaganda formüllerini tekrarlamadan önce Allah aşkına beş dakika düşün. Akla mantığa sığan bir tarafı var mı?

Bir taraf tam teşekküllü orduya ve bin yıllık muharebe geleneğine sahip. Polisiyle, jandarmasıyla, yasasıyla, mahkemesiyle koskoca devlet teşkilatı elinde. Ayrıca icabında yağma vaadiyle harekete geçirilecek mal-mülkten yoksun büyük bir başıbozuk kitlesi var. Her yerde bire beş, bire altı gibi bir oranla çoğunlukta. En kabadayısı Van vilayetinde Ermeni sayısı bilemedin yüzde otuz.

Öbür taraf büyük çoğunluğu tarımla ve esnaflıkla uğraşan bir azınlık; misillemeye karşı en ufak bir savunmaları yok; silah taşımaları bin yıldan beri kanunen yasak. 1895’te memleketin her yanında köyleri ve işyerleri basılmış, onbinlercesi öldürülmüş, gıklarını çıkartamamışlar. Sınırdan eşek sırtında sokulan silahlarla, okulun müstahdem odasında gece vakti toplanan derneklerle direniş örgütlemeye çalışıyorlar.

Manyak mı bu adamlar ki gidip sivil Türkleri kessinler?

Evet silahlanmışlar. 1895’teki gibi koyun gibi boğazlanmamak için direniş teşkilatı kurmuşlar.

Evet şiddet kullanmışlar. Devrimci örgütler dünyanın her yerinde ne yaparsa onu yapmışlar. Erzurum’da valiliğe bomba koymuşlarlar; birkaç yerde jandarma vurmuşlar; asker ve polisle işbirliği yaptığına inanılan (Türk ve Ermeni) kişileri öldürmüşler. Zeytun ve Sason’da devlet güçlerine karşı yıllarca gerilla mücadelesi vermişler. Devlet gözüyle bakarsan buna haydutluk denir. Öbür yandan bakarsan savunma denir, delikanlılık denir, onur mücadelesi denir. Ama mukatele (karşılıklı katliam) denmez.

1915’ten önce Ermenilerin Türklere toplu kıyım yaptığına dair elle tutulur bir tane iddia yoktur. Ümit Özdağ ve benzerlerinin ortaya saçtığı çarşaf çarşaf hezeyannameleri dikkatle oku. 1915 öncesine dair tek bir söyleyecekleri yoktur.

“Ama dedemi Ermeniler öldürmüş” diyenlerin kastettiği nedir, anlatayım.

Bir: 1915 Nisan’ından itibaren Ermeniler sürü sürü boğazlanmaya başladığında üç-dört yerde direniş olmuş. En meşhuru Van’dır. Nisan ortasına doğru Van’daki Ermeni toplumunun tüm ileri gelenleri valilik emriyle tutuklanıp öldürülür; köylerdeki Ermenilerin silahları toplanır; Erciş’te bütün Ermeni erkekleri köy meydanınlarına toplanıp boğazlanır. Bunun üzerine Van Ermenileri direnişe geçerler. Bağlar semti ile Varak dağını ele geçirip eski şehri topa tutarlar. Bir ayın sonunda aç kalıp yenilmek üzerelerken Rus ordusu gelir kurtarır. Şebinkarahisar’da kaleyi ele geçirip bir süre savaşırlar; sonunda hepsi ölür. Musa Dağında çoluk çocuk dağa çıkıp kırk gün direnirler. Yarısı ölür; yarısını Fransızlar kurtarır. [Franz Werfel’in Musa Dağ’da Kırk Gün romanı bunu anlatır. Muhteşem bir eserdir; ileri geri fikir beyan etmeden önce okumanda fayda vardır.]

İki: 1916’da Ruslar Van’ı ikinci kez ele geçirdiğinde, Rus ordusuna bağlı Ermeni gönüllü alayının kumandanı Antranik Paşa Ozanyan Bitlis ve Hizan’a girer. Bir sene önceki Hizan katliamlarına misilleme olarak sivil Kürtlerden onbin küsur insanı öldürtür. Bunun üzerine Rus divan-ı harbinde yargılanıp rütbeleri sökülür. Ama bir süre sonra göreve iade edilir.

Üç: Rusya’daki ihtilalden sonra Rus ordusu dağılır. Sap gibi ortada kalan Ermeniler işgal altındaki Erzurum’da Antranik Paşa liderliğinde Batı Ermenistan Geçici Hükümetini kurarlar. Mart 1918’da Türk ordusu harekete geçince panik içinde geriye çekilirler. O sırada yollarına çıkan bütün sivil Türkleri toplayıp katlederler. Erzurum, Kars ve Ağrı yöresinde yüzlerce köyü taş üstüne taş kalmamacasına tahrip ederler.

Bilhassa bu üçüncüsünün mazur görülecek tarafı yoktur. Katliamdır; savaş suçudur. Daha sonra Taşnak Partisi içindeki hesaplaşmalarda şiddetle kınanmış, Antranik ve adamları kendi partidaşları tarafından boka batırılmıştır. [Şiddetle İttihatçı düşmanı olan Ahmet Refik Altınay, İki Kıtal’de 1918 baharında Erzurum’un köylerinde gördüğü felaket manzarasını anlatır. Tüyler ürpertici bir tablodur.] [1923’te Romanya’da yapılan Taşnak Partisi Kongresindeki hesaplaşmaları Doğu Perinçek’in oğlu yayımladı. Konteksti bilince ilginç bir belgedir. Bilmeyince beyinsiz propagandadan başka şeye yaramaz.]

Ama bunları bahane edip “n’apalım karşılıklı kesiştiler” demek için cidden insaf ve vicdan yoksunu olmak gerekir.

Bosna’da Boşnaklar hiç mi Sırp öldürmedi sanıyorsun?

9 yorum:

  1. öne roni m.,sonra etyen mahçupyan sonra da bu yazınızla siz.farkında değilsiniz ama bir akıl tutulması yaşıyorsunuz.tam olarak neyi eleştiriyorsunuz neyi savunuyorsunuz anlamış değilim.bu yasayı savunuyor musunuz?savun muyorsanız bile oh oldu diyorsunuz farkında mısınız?3 yazarın da son 3 yazısında verdiği örnekler mantık hatalarıyla dolu.zulmü ezilen bile yapsa o zulümdür.yani bosnalı da masum bir sırpı öldürmüşse zulümdür ve hatta telafisi olmayan cezalandırılması gereken bir zulümdür.yazınızda bahsettiğininz birçok şey doğru ve bu ülkede yaşayanlar açısından utanç verici.ama mesela "bilhassa 3.nün mazur görülecek tarafı yok" derken 2.sini hafifleten bir neden mi var.çünkü tam da bu bakış açısıyla harekete geçiyor bu ülkenin refleksleri.sanırım türkiyenin ermeni meselesindeki rezil tavrı sizde de farkında olmadığınız bir sarhoşluk oluşturmuş
  2. ''Manyak mı bu adamlar ki gidip sivil Türkleri kessinler?''

    Güzel mantık; peki!

    Manyak mı bu devleti yönetenler, koskoca Dünya Harbi'ne bulaşmışken Ermenileri baskı altına alarak daha da kışkırtıp başlarına daha fazla bela alsınlar?

    Ne kadar tarafsız bir yazı olmasına çalışsanız da, yukarıda belirttiğim bakış açınız ''bok'' gibi olmuş.

    Saygılarımla
  3. Ermeniler manyak mi Turkleri kessinler demissiniz.
    peki Turkler manyak mi durduk yerde ermeni kessinler?

    Yanıtlar


    1. Bu adamların kürt ve türklerden kat kat daha zengin olduğunu düşünürsek bunları kesmek, malını yağmalamak için manyak değil açgözlü olmak yeterlidir.
  4. 2. maddedeli on bin kürdün katledilmesinden daha ağır olan 3. madde de kaç insan katledildi acaba 20 bin 30 bin??

    Yanıtlar


    1. 100.000 Türk vahşice ermeniler tarafından katledildi...
  5. Maalesef tarafsız davranmanız mümkün olmuyor. Tarafsız olmanızda istenmiyor ;kimliğiniz buna müsait değil. Her nekadar sıyrılmaya çalışsanız da yazılarınız içindeki tutarsızlıklarda kendinizi ele veriyorsunuz. Argo sözlerin hem yazılarınızda hem size yapılan yorumlarınızda yer vermemenizi tavsiye ederim. Sizin ciddi boyutta yaptığınız araştırmalara eğitiminize ,etkileyici üslubunuzun değerini yok ediyor. Saygılar...
  6. Ben Vanlıyım ve yıllardır en gerçek şekilde atalarımdan ,büyüklerimden ermeni zulümlerini dinleyerek büyüdüm buna karşın atalarımın iyi niyeti hep varolmuş en basitinden anneannemin anneannesi ermeni bir komşusuna savaşta yardım etmiş neden çünkü türkler herzaman olduğu gibi savaştada Ermenileri dost olarak görmekten vazgeçmemiş en azından yıllarca birlikte yaşadıkları komşularına ihanet etmeyerek bu tavırlarını sürdürmüşler .Ermenilerse refah ve bolluk içinde yaşadıkları çocuklarının en iyi eğitimi aldığı dinlerini özgürce yaşayabildikleri bir ülkeye çeşitli kışkırtmalar sonucu vahşice barbarca ihanet etmekten hiç çekinmemiş...bugün bile kimin kindar olduğunu bir türkün ermenistana gidince gördüğü muameleden açıkça anlıyoruz oysa türkiyede YÜZBİNLERCE ERMENİ belkide daha fazlası yaşamını sürdürmektedir benim bile çevremde 2 tane tanıdığım ermeni arkadaşım var Arkadaşım diyebiliyorum çünkü ben atalarımdan sevgiyi ,mertliği öğrendim

9 Eylül 2011 Cuma

Kırkbin köyün biri

Kızılkilise. Eskiden meşhur bir Ermeni köyü imiş. 1828 Rus harbinden sonra halkı topluca Rusya’ya göçmüş. (Burada kastedilen “Rusya” Rusya’nın aynı yıl İran’dan zaptettiği Erivan vilayetidir.) O devirden geriye bir aile kalmış.

Bir süre sonra Hemşin’in köylerinden göçen Ermeni ve Müslümanlar yerleşmiş. 1890 küsur senesine gelindiğinde köyde 30 hane Müslüman, 35 hane Ermeni nüfus varmış. Coğrafya ansiklopedisi yazarı Peder Eprigyan¹ “buranın Ermenilerinin Müslümanlarla akrabalık ve hısımlık ilişkisi vardır; hatta aralarında öyleleri vardır ki teyze ya da hala ve dayı oğulları Müslümandır” diye hayretini belirtmiş. O devir için çok yaygın bir hal değil; şaraptan dönme sirke keskin olur misali, dönenin kalanla dost kalması enderdir.

Köyün ortasındaki tepenin üzerine 1890’dan az bir süre önce kocaman bir cami yapmışlar. Köyün adına vesile olan kızıl kilisenin temel taşları Eprigyan'ın aktardığı bilgiye göre camiin on adım ötesinde görülmekteymiş. Maamafih Ermeni cemaati de 1865’te Kâhya Sahak’ın himmetiyle (kim olduğuna dair bilgi yok) hayli büyük ve güzel bir kilise yaptırmış. Aşağı mahallede 1828 muhacirlerinden kalma eski bir toprak kilise de varmış ama kullanılmıyormuş.

Eprigyan’dan bu kadar. 1915 tehcirine ait listelerde bu köyden 200 nüfusun sürüldüğü yazılı. Akıbetlerine dair bir şey bulamadım. 1960’ta adını Güzelyayla yapmışlar. Erzurum’un 38 km kuzeydoğusunda, Tortum yolu üzerinde, iddiasız bir yer. Son seçimde Ak Partiye 78, MHP’ye 23, BBP, Hepar ve Saadet’e birer oy çıkmış.

*
1828 muhaceretini pek bilmiyordum, son haftalarda okudukça gözümden perdeler indi. Öyle anlaşılıyor ki, Erzurum, Kars ve Ağrı vilayetlerinin Ermeni nüfusunun büyük bir kısmı, her halükârda yarıdan fazlası, 1828’de Paskieviç’in ordularıyla birlikte apar topar sınırın öbür yanına göçmüş. Hadiseden 60-70 yıl sonra bile o taraflar terkedilmiş, ya da bir zamanlar mamurken şimdi üç beş hane kalmış, ya da göçer Kürt ve Türkmen aşiretlerince işgal edilmiş ex-Ermeni köyleriyle dolu görünüyor. Bu dediğim, 1880-90’lar. Meşhur soykırımdan bir kuşak önce.

Göçün sebebi nereye kadar katliam korkusudur, nereye kadar Ruslar yeni aldıkları Erivan vilayetini iskân etmek için teşvik ettiler, emin değilim. Ama 1915’e bu kadar odaklandıkça, buzdağının esas büyük kısmı sanki gözden kaçırılıyormuş gibi geliyor bana.

--------------
DİPNOT
¹ H. S. Eprigyan, Badgerazart Pnaşxarhig Pararan [Resimli Coğrafya Sözlüğü], iki kalın cilt, Venedik 1902. Hazinedir.

1 yorum:

Bahsettiğiniz, yeni adı "Güzelyayla" olan köyün eski adı da zaten Türkçe imiş "Kızılkilise". Ermeniler kendi köylerine "burada kızıl renkli bir kilise var, o halde adını Kızılkilise koyalım" diyerek "Türkçe" koyacak değiller gibime geliyor.

Kızılkilise köyünün, "Kızılkilise"den de önce bir adı var mı? Yok ise neden Ermeniler köyün adını Türkçe koymuşlar?

Adlarında "kilise", "Rum" vb. sözcükler olan yer adları değiştirilmiş ancak bu adlar zaten Türkçe idi, meselâ Türkbükü'nün eski adı "Rumbükü"dür. Eyvah "Rum" diyor, bu adı değiştirelim diyenler bu yeradının zaten Türkçe olduğunu algılayamamışlar sanırım. Mesela bu örnekte de Rumbükü'nden önce buranın başka bir adı olmalı.

Türkleşme/Türkçeleşme zaten "Rumbükü" dendiğinde olmuş.

"Eski adların iadesi" derken kast edilen nedir? Yukarıdaki örnekler üzerinden gidersek meselâ "Güzelyayla"ya yeniden "Kızılkilise" mi denmeli, yoksa "bu ad Türkçe, bundan öncesi de olmalı" deyip eşeleyerek eski adı mı bulunmalı? Bulunamazsa da Kürtçülerin yaptığı gibi uydurarak (ezelden beri bilinen ad olan Karapınar > 'uydur' > Karepungal gibi) ille de Ermenice/Kürtçe/x'çe (aman Türkçe olmasın da) bir ad mı konmalı?

Eğer en eski adı seçeceksek Ankara < Hattuşaş, Van < Tuşpa mı olacak? Başlama çizgisini neresi olarak belirleyeceğiz? Van Ermenice olduğu için buradan mı başlanılacak yoksa amaç tarihi adlara saygı/yaşatma ise bu kente Tuşpa mı denecek? :) Sonuçta Ermeniler de Urartular Ermenileşince kentin eski adı olan Tuşpa'yı "Van" olarak "değiştirmişler". Tarih tekerrür edip durur...
Yanıtla

6 Eylül 2011 Salı

Pseudo-Avşar problemi

Problem şu: Kadim adı Avşar Köyü olan köy nasıl Rum köyü olur?

İhtimalleri sayalım.

Birinci ihtimal: Eskiden Türk köyü idi. Bilinmeyen bir tarihte Türkler gitti, Rumlar yerleşti. Bu bir kere olmaz. Eşyanın tabiatına aykırı. O köyü Rumlara yedirmezler. Uzun süreden beri (yani tapu ve miras iddiası güdecek kimse kalmamacasına) metruk ise olur belki. Ama o zaman da adı Avşar Köyü kalmaz, yeni isim verilir. Adı hatırlanıyorsa tapusunu da hatırlayan biri çıkar.

İkinci ihtimal: Avşarlar köyü Rumlara kiraladılar. Bu olabilir, mümkün. Araştırmak lazım.

Üçüncü ihtimal: Rumlar Rum değildi, Hıristiyan Türk idi. Hatta belki Avşar Türkü idi. Bence bu da olmaz, kulağa doğal gelmiyor. Avşar vs. sonuçta sırf biyolojik soy adı değil, kültürel bagajı olan bir isim. Hıristiyan Türkler kendilerine bu adı vermiş olamaz.

Dördüncü ihtimal: Rumlar kendilerini korumak maksadıyla kamuflaj yaptılar, köylerine Türkçe isim verdiler. I-ıh, bu da zayıf. Rumların korkacağı kişiler harita üzerinden araştırma yapan kütüphane fareleri değil ki, oranın komşusu olan haydutlar. Kimin Rum kimin Müslim olduğunu bilmezler mi?

Beşinci ihtimal: Aynen Güzel Cumhuriyetimizin yaptığı gibi Osmanlı döneminde de yer isimleri dalga dalga Türkçeleştirildi. Rumun köyüne birileri gelip piyango usulüyle Avşar, Kayı, Kınık, Köseveli, Satıağa, Çukurviran gibi isimler verdi. Resmi işlemlerde bu adların kullanılmasını mecbur kıldı.

Bana öyle geliyor ki doğru cevap beşincisidir. Bütün belirtiler onu gösteriyor, 1450 ile 1460 arası bir tarihte Osmanlı devletinin idaresinde olan topraklardaki bütün köy ve mezralara – Avşar, Gökçeviran, Göynücek, Kızılsaray, Elmacık, Pelitbükü, Doğanoğlu, Hamzalı… gibi – Türkçe standart isimler vermişler. Ta 1550’lere kadar da vergi tahrirleri yapıldıkça, saray haremine alınan cariyelere takma isim verilmesi gibi, bilumum müslim ve gayrımüslim köylerine böyle standartlaştırılmış “vergilendirme isimleri” takılmış.

Birkaç tane mühim belirti var bu tezi doğrulayan.

Bir, 1460 itibariyle Osmanlı devleti sınırları içinde olan yerlerde (mesela Bursa'da, İzmir'de, Edirne'de) bugün Türkçe köy adı oranı %90 civarında. Oysa bunlardan daha eski tarihte Türkleştiği halde 1460’ta Osmanlı egemenliğinde olmayan Erzurum, Malatya, Karaman gibi yerlerde Türkçe yeradı oranı çok daha düşük, Erzurum’da %40 dolayı, Karaman’da da bilemedin %65-70. [Bu oranlar 1960'taki büyük Türkçeleştirme hamlesinden öncesi için geçerli.] Yani bir yerin daha eski veya daha derinlemesine Türkleşmiş olmasıyla o yerin Türkçe yer isimleri oranı arasında örtüşme yok.

İki, Ömer Lütfi Barkan’ın yayımladığı Hüdavendigâr Vilayeti tahrir defterlerinde şöyle bir gariplik göze çarpıyor. 1487 tarihli defterde hemen hemen bütün yer adları Türkçe. 1521 ve özellikle 1573 tarihli defterde ise “Balcılar namı diğer Molivos” cinsinden çift isimler ciddi bir artış gösteriyor. Türkçe adı olan yerlere sonradan Rumca isim verilmesi pek mantıklı görünmediğine göre, 1487’de “unutturulmuş” olan bazı isimlerin sonradan hortladığını düşünmek yanlış olmasa gerek.

Üç, bundan tam emin değilim, ama tahrir defterlerindeki bütün yer adları 15.-16. yüzyıl Türkçesinin özelliklerini ve o dönemin ideolojik kaygılarının izlerini taşıyor gibi. Bunu daha araştırmak gerek, şimdilik sadece bir sezgi.

Bunlardan ne sonuç çıkarıyoruz?

Bir: Anadolu’da bir yerde Kayı, Kınık, Eymir, Avşar, Çepni, Yüreğir, İğdir gibi buram buram Ortaasya kokan isimler görürsen hemen heyecanlanma. Dur, sakin ol, araştır. Defterdarlık kaleminde 9-5 çalışan bir memurun kafadan attığı isimler olabilir bunlar. Yirminci yüzyılda kesin öyledir, ama Fatih zamanında öyle olmaz diye bir şey yok.

İki: Anadoluda insan topluluklarının kökenine dair söylenen her, ama HER sözün yalan olma ihtimali, doğru olma ihtimalinden daha yüksektir. Bunu da asla aklından çıkarma.

Ataları Ortaasyadan gelmişmiş. Güleyim bari.

11 yorum:

  1. "Ataları Ortaasyadan gelmişmiş. Güleyim bari."

    Bence gülmeyin. Başka bir yazıda da belirtmiştim ben de Türk'üm ve atalarım orta asyadan gelmedi, Kafkasyadan geldi özbeöz Kumuk Türkü'yüm. Bizler de aslen Çerkez ya da İslavdık da Hacı Hüseyin Ağalar bizi de sopayla mı Türk etti? Şu "orta asya masalı"ndan ilk uyanması gerekenler sizi gibi düşünenler bence Sevan Bey. Türklerin anayurdu orta asya falan değildir. Ortaokul kitablarından kafamızı kaldırmamız gerek.
    Yanıtla
  2. Adsız, böyle sofistike yorumlar yazınca bence anonim kalmamak, isim vermek daha doğru.

    Ayrıca buradan cevap yazmak zahmetli. Cevap isterseniz bana mail yazın daha kolay olur.

    Teşekkğrler
    Yanıtla
  3. Allah aşkına Türkiye'deki Türklerin kaçı Kumuk kökenli? Türkiye'de Kumuklar ya da Kumuk kökeni taşıyanlar küçük bir azınlıktan başka bir şey değildir. Bu Türkiye'deki Kırım Tatar azınlığından birinin "ben Orta Asya kökenli değilim, Kırım kökenliyim, öyleyse Türkiye'deki bütün Türkler Kırım kökenlidir" demesi gibidir ve tamamen absürttür. Gerçek olan şu ki, Anadolu'ya Türkçeyi getirenler 11. yüzyılda Selçuklu ailesiyle beraber bugünkü Kazakistan topraklarından çıkıp birkaç onyıl içerisinde o zamana kadar tamamen Türki olmayan halkların yaşadığı bugünkü Türkmenistan (ki o sırada tamamen İrani halkların yaşadığı bir bölgeydi), bugünkü İran, bugünkü Azeri toprakları (orada da hiç Türki halk yoktu), kuzey Arap toprakları ve Anadolu'yu (Anadolu'da da aynı şekilde Türki halk yoktu, ciddiye bile alınmayacak kadar az sayıdaki Türki paralı askerleri saymıyorum) işgal eden hakiki Oğuz/Türkmenlerdi. Yani Anadolu'ya Türki göçü doğrudan bugünkü Kazakistan topraklarından yani Orta Asya'nın kalbinden oldu. Biraz tarih okusaydın bunları bilirdin.
    Yanıtla
  4. Anadoluda insan topluluklarının kökenine dair söylenen her, ama HER sözün yalan olma ihtimali, doğru olma ihtimalinden daha yüksektir.

    Bu cümleyi neon ışıklarıyla yazsanız daha iyi olurdu.
    Yanıtla
  5. Bu arada, tarihte bir pseudo-Avarlar vardı, şimdi buna bir de pseudo-Avşarlar eklendi.
    Yanıtla
  6. Sevan Bey nasilsiniz? Son zamanlarda genetige merak sardim. En son analizleri takip ediyorum ve anladigim kadari ile:

    -Kazaklar %50 Dogu Asyali (Sibiryali)
    -Ozbekler %35 Dogu Asyali
    -Turkmenler (Turkmenistan) %15 Dogu Asyali
    -Osmanli Turkleri (biz) yaklasik %6-7 Dogu Asyaliyiz.

    Garip olan sey su: Ermeniler, Suryaniler, Rumlar % 0 Dogu Asyali. Bir sekilde biz onlara hic gen verememisiz ya da soyle demeli, damla Turk kani gecen Rum, Ermeni Turklesmis. Turklesme sadece Islamlasma ile olmamis bir genetik transfer var.

    Kavrayabildigim kadari ile Orta Asya'dan goc hikaye degil. Ama bu gocun geldigi yer Altay Daglari degil, dupeduz Iran, Horasan ve Turkmenistan. Beyaz irk ile eski Turklerin karismasi Anadolu'dan cok daha once Iran'da olmus olmali. Benim anladigim ciddi bir gocun yasandigi ama tam yuzdenin bulunmasinin zor oldugu yonunde. Eger "Turk" demek Kazak demek ise pek Turk degiliz (kaba hesap 6/50=1/8). Turk demek Selcuklu ya da Turkmen demek ise ciddi oranda Turkuz (6/15=%40).

    Bir de size ozel bir bilgi: Sizin yer adlari haritanizdaki 1480'lerde Turkce isimli olan bolgeler Dogu Asya genlerinin en cok oldugu yerler. En fazla oranlar Adana-Cukurova, Aydin, Ic Anadolu civarlarinda. Balkan Turkleri de Turkiye ortalamasinin uzerinde Dogu Asyali (ornek Selanikli iki kisinin ortalamalari). Guney Yunanistan, Kuzeydogu Anadolu taraflari Turkiye ortalamasinin ucte biri oraninda Dogu Asyali.

    Kurtler'de ve Iranlilar'da da ciddi Dogu Asyali oranlar mevcut ancak Turkiye Turklerinden cok daha az.

    Benim tarih ve genetige bakarak anladigim sudur: Fetret Devri'nden baslayarak Fatih Donemi'ne kadar Anadolu Orta Asya'dan ciddi goc almaya devam etti ve bu gocler esas itibari ile sizin haritanin Turkce isim yogunluklu bolumune oldu. Bu yuzden bu isimlerin burokrasi elinde degismis olmaktan ziyade gercek olma ihtimali yuksek. Cunki Aydin'da, Cukurova'daki Dogu Asya gen oranlari %12-13'lere neredeyse Turkmenistan'a esit oranlara cikiyor.

    Ancak Safavilerin ortaya cikmasi ile birlikte birkac sey birlikte gerceklesmis olabilir:

    1. Dogu Anadolu'da Alevi kalmis Turkler Anadolu'yu terkettiler.

    2. Bu Alevi Turkler bolgeden ayrilsa da isimlerini biraktilar

    3. Bu bolgelerin Sunni ve daha az Orta Asyali daha cok Anadolulu (Muslumanlasmis Turkce konusan) Sunni Turk sakinleri bolgede yasamaya devam ettiler

    Kilit nokta Fatih donemindeki Alevi yerlesimlerinin dokumu olur. Ege, Akdeniz, Ic Anadolu, Karadeniz ve Balkanlar'dan Safavilere cok gocen olduguna ihtimal vermiyorum. Bu bolgeler genetik olarak Turkmenistan'in yarisi veya fazlasi kadar Dogu Asyali.

    Bugunki Kurt cografyasi ile eski Ermeni cografyasindan ne kadar Alevi gitti? Kilit budur diye dusunuyorum. Avsar ismi bu sekilde kalmis olabilecek yerlerin cok oldugunu tahmin ediyorum. Yoksa sizin Fatih donemindeki Turk isimleri haritasi ile bugunki Dogu Asyali genetik rakamlari arasinda muazzam bir korrelasyon var. Turklesme sadece bir ideolojik aygit eli ile olmusa benzemiyor. Sevgi ve selamlarimla.
    Yanıtla
  7. ataların kafkasyadan gelmiş ise Türk değilsin demek zira genetiksel (bütün genetik araştırmaları bunu destekler) ve kültürel ve de ırksal olarak kafkas halkları Türk değildir bir noktada zorunlu olarak Türkçeye geçmiş olabilir (çocukken kaçırma+devşirme ya da ırza geçilme ya da köylerinin türklerce fethedilmesi) ama türk değildir aynı ki anadilleri fransızca olan Bantular fransız değildir
    Yanıtla
  8. Yukarıdaki uzun yorumu yazan Adsız'a cevap:

    En güncel genetik verilere göre, ortalama olarak Türkler (her zamanki gibi, Türk derken Osmanlı Türklerini yani bizi kastediyorum) %5, Özbekler %40, Kırgızlar neredeyse %70, Uygurlar %50, Türkmenler %18, Kazaklar ve Azeriler ise çok az araştırılmakla beraber sırasıyla %60 ve %6 civarlarında Doğu Avrasyalı (=Mongoloid) gibi gözüküyorlar. Tabii bu araştırmalar henüz çok erken bir safhada ve önümüzdeki yıllarda artan araştırmalarla birlikte bu konularda çok daha ayrıntılı ve doyurucu bilgilere ulaşmamız muhtemel gözüküyor.

    Türklerin Anadolu ve Balkanlar'daki bölgelere göre Doğu Avrasya ortalamaları henüz bilinmiyor, dolayısıyla bu konuda söylediklerin atmasyon ya da son derecede yetersiz miktarda veriye dayanan şeyler olmalı. Örneğin iki Selanik Türkünden tüm Balkan Türkleriyle ilgili genellemeye varman çok bilim dışı. Bu arada, genetik sonuçlarını gördüğüm birkaç Balkan Türkünün Doğu Avrasya miktarı Türk ortalamasının altındaydı.

    Senin Anadolu'ya Türki göçünün kaynağı olarak gösterdiğin bugünkü İran, Horasan ve Türkmenistan toprakları Selçuklu zamanına kadar Türki halkların neredeyse hiç bulunmadığı ve neredeyse sadece İrani halkların yaşadığı coğrafyalardı (bugünkü İran topraklarının güneybatısındaki Arap bölgesi önemli bir istisna). Zaten Anadolu'ya Türki göçü tarihi kaynaklardan çok iyi biliyoruz ki bugünkü Kazakistan topraklarından oldu ve bugünkü Türkmenistan ve Azeri topraklarına olan Türki göçüyle aynı zamanda, Selçuklu devrinde ve aynı göç dalgası neticesinde oldu. Dolayısıyla Selçuklu dönemindeki Anadolu'ya ulaşan Türkmenleri genetik olarak en iyi temsil eden modern halk Kazaklar olmalı. İleride yapılacak olan antik DNA testleri bu konuyu daha da aydınlatabilir. Selçuklu sonrasında Anadolu'ya Türki göçünün hala devam ettiğine dair elimizde elle tutulur tarihi bir veri yok. Selçuklu döneminde bile sürekli değil, bayağı kesikli bir göç hareketi var gibi gözüküyor.

    Sadece Doğu Avrasya komponentlerine bakarak Türki kökenini hesaplamak bilim dışıdır. Bu tür şeyler ancak tüm komponentleri hesaba katarak ve komşu halklarla da karşılaştırma yaparak yani çok boyutlu işlemlerle hesaplanabilir. Mesela, Türkler Doğu Avrasya dışındaki genetik komponentlerinde - ki Türklerin ortalama genetik komponent dağılımının %95'ini oluşturuyorlar - hep en çok komşularına yakınlar ve bulundukları coğrafyanın genetiğiyle tam bir uyum içindeler. Bu da ezici oranla, daha açık söylersem, tamamına yakınının Anadolu ve Balkanlar'ın Türki göçü öncesi yerlilerine dayandıklarına işaret ediyor.

    Anadolu'da ve daha sonra Balkanlar'da olan şey tek yönlü gen akışıdır. Müslüman ve Türki dil konuşan işgalcilere işgale uğrayan Gayrimüslim Anadolu ve Balkan yerlilerinden tek yönlü bir gen akışıdır söz konusu olan. Tersi yönde (Müslümandan Gayrimüslime doğru) gen akışı siyasi, tarihi ve kültürel/dini şartlar sonucunda neredeyse hiç olmamıştır. Sonuçta ortaya nesiller boyunca süren İslam'a geçişler ve karışmalar sonucu genetik olarak bayağı yerlileşmiş olan milyonlarca insandan müteşekkil Türkçe konuşan Müslüman bir nüfus çıkmıştır. Bütün bunlar neden bugünkü Yunan ve Ermenilerde hemen hemen hiç Türki kökeni yokken Türklerin atalarının büyük çoğunlukluğunun Rum veya Ermeni olduğunu açıklıyor.
    Yanıtla
  9. Ben biraz rumum, biraz ermeni, ..hititli, ..frig, ..urart, biraz arap, biraz iyon, biraz ...., lakin anadolu ve komşu coğrafyada ne kadar insan varsa , ben hepsinden birazım... hataları, ihtirasları, sakarlıkları, cahillikleri , erdemleri, kötülükleri, insanı insan yapan bütün özelliklere haiz bir insan..
    Yanıtla

25 Ağustos 2011 Perşembe

Ne demişim?


Milliyetçiliğin her çeşidinin boktan olduğunan inanan biriyim. Kürt milliyetçiliği dahil.

İnsanlar neden illa ki “benim dilimi konuşsun, isterse çapulcu olsun” sıfatında birilerinin yönettiği bir ülkede yaşamak ister, bundan ne zevk alır, bir gün bile anlamış değilim. Amerikan üniversitesine pekala gidiyorsun, Singapur şirketine çalışıyorsun, Japon hastanesine yatıyorsun, İngiliz kitabı okumayı seviyorsun, Arjantinli sevgili tutuyorsun. Neden yaşadığın ülkenin tarım orman ve hayvancılık bakanlığı seninle aynı dili konuşmaktan başka hayatta bir artısı olmayan öküzlerin elinde diye mutlu olasın, vallahi anlamaktan acizim. Avusturyalı daha iyi yapıyorsa ver o yapsın, sana ne?

Yani Kürtlerin bağımsızlığı fikrine en ufak bir sempatim yok. Ona bakarsan Türklerin bağımsızlığı fikrine de sempatim yok. 1919’da burasını bir müddet İngilizler yönetseydi bugün bin kat daha iyi bir yerde yaşıyor olurduk, şüpheniz olmasın.

*
Ha Kürtlere nerede sempatim var söyleyeyim.

Birileri eline sopayı almış yüz senedir memleketi sıra dayağından geçirmiş. Habire adamlara kimlik üzerinden hakaret ediyor, bizim atalarımız Ortaasyadan geldi size kodu, siz zaten adam sayılmazsınız, diliniz yok, kültürünüz yok, tarihiniz yok, ne mutlu yüce ırkımızdan olana, ya seversin ya terkedersin, sus hizaya gel eşek herif o dili konuşma diye girişiyor.

Şimdi, asgari onur sahibi olan bir insan böyle şeye tahammül edemez. Normal olarak hayatta kimlikle mimlikle işi olmayacak biri de olsa hakaret karşısında o kimliğin onurunu sonuna kadar dik tutmak ister. O lafları da Allahın izniyle o heriflere yedirir. Doğrusu budur. Bunu yapıyorsa alkışlanır. Yapmıyorsa “demek ki haketmişin” derler.

Derdimiz Kürtlere bağımsızlık yahut özerklik yahut demokratik bilmemne değil, hayır. Maksat o hakaretleri sahibine yedirmek. Kürtlere – ve Ermenilere, Japonlara, Türklere vs. – hakaret edemeyecekleri bir ambiyansı yaratmak. Yani derdimiz Türkiye meselesi, Kürtiye değil. Yoksa bana ne Kürdistandan? İki yılda bir kere Diyarbakır’a gideceksem ha pasaportla gitmişim ha pasaportsuz, ne fark eder?

*
Önceki yazıda başka şey anlatmışım ama, Allah için bir kişi anladı mı bilmem.

Bırak Kürtler haklı mı haksız mı davasını, yazı onunla ilgili değil. Bir gözlem yapıyor. Diyor ki dünyada ufak ulus milliyetçiliği azmıştır. Bir milletin öbür milleti kafasına göre yönetebildiği devir kapanmıştır. Koca Sovyetler Birliği yapamadı, Yugoslavya yapamadı, Saddam Hüseyin yapamadı, Etiyopya bile yapamadı. Hani nüfusu bir-iki milyon olur, ya da Tibetliler gibi kendi yurtlarında azınlığa düşmüş olurlar, belki. Ama on küsur milyonluk, coğrafi bütünlüğe sahip dünya yüzünde başka örnek var mı? Yok. Hepsi bu kadar. Hayal kurmanın alemi yok. Ya Türkiye aklını başına toplayıp Kürtleri memnun edecek bir çözüm bulacak. Ya da bugün olmazsa yarın, acı hakikatle yüzyüze gelecek. Başka ihtimal bulunmuyor.

Bundan 150 sene önce biri dese ki Bulgaristan, Arnavutluk yarın öbür gün kopar, herhalde saçmalıyor derlerdi. Sonuç ne oldu, sen ona bak.

Hem gaz ver, gaz ver, nereye kadar? Türkiya büyük ülkedir, çok çok çok büyük ülkedir, sıfır sorun padişahıdır, Somalinin hamisidir, peki, ama gazla bu iş bir yere kadar yürür. Sonra patlar.

*
Sonra yazı hiç tahmin etmediğiniz iki argümanla devam ediyor.

Bir, zannettiğinizin aksine vakit Türklerden değil Kürtlerden yana. Cumhuriyetin ilk devrinde oraları bugünkü kadar Kürdistan değildi. Mardin’e Kürtleri sokmazlardı. Siirt’te, Urfa’da, Adıyaman’da kimse Kürtçe konuşmazdı. Şimdi git bak ne oldu. Van’ı saymazsan Türk kalmadı. Süryani kalmadı. Araplar sindi, kayboldu. Zazalar araziye intibak etti. Kürt nüfus deli gibi arttı. Ve Batıdan göründüğü gibi hiç değil, özgüvenleri geldi, Kürtlükleri keskinleşti. İyi mi oldu kötü mü oldu demiyorum. 35 yıldır memleketi bucak bucak gezen ve bölgenin tarihini iyi bilen biri olarak, gördüğümü söylüyorum.

İki, sopa yöntemi ters tepti. Haklıydı, haksızdı, ama insancıklar yazık filan demiyorum bakın. Onlar ayrı mevzu, sırasıyla ona da geliriz. Buz gibi bir tespit: adamları vurdukça, dövdükçe, hapiste bilmem nerelerine cop soktukça tırsmadılar; daha bilendiler. İtiraf edeyim, direnmeleri hoşuma gidiyor. Bana da yapsalar inşallah ben de bilenirdim. Ama hoşuma gitse de gitmese de olgu bu. Fakt yani. 76’da, 80’de oralara giderdim, o zamanki haleti ruhiye ne, bugünkü haleti ruhiye ne. Arada uçurumlar var, ve korkma, sinme, tevekkül etme yönünde değil, zalimi hor görme yönünde. Galip geleceklerine inanmışlar. Daha bundan öte başa çıkamazsın. Yenildiğini kabul edeceksin. Bitti. Değiştir plağı. Hepsinin sorumlusu Ergenekon’du de, beş tane aptal paşayı içeri at, yeni sayfa aç.

*
Ha bundan ne sonuç çıkarmışım? Yaşasın halkların bilmemnesi mi demişim, zafer narası mı atmışım? Hayır. Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunması lazım demişim. Hatta o yetmez, Kuzey Irak’la Suriye de Türkiye’nin yörüngesine girse ne iyi olur diye üstü kapalı niyet belirtmişim. (Evet, merak ettinizse söyleyeyim, Ermenistan da girse ben şahsen sevinirim.)

Ama bunun için ne lazım? Bir dar, bir de geniş açılı lens lazım.

Dar olanı şu: Dünyada biri büyük biri küçük iki milletin başarıyla bir arada tutunabildiği örnekler nereler? Saymışız, Büyük Britanya var, İspanya var, iyi kötü Kanada var. Türkiye’nin önündeki örnekler budur. Aşağı yukarı bunlardan birine benzeyen, yahut o minval üzerine yeni bir şeyler kotaran bir model buldun buldun. Yoksa unut Hakkari’yi. Amerikayı baştan keşfedecek değiliz. Model budur, çözüm de şayet bulunacaksa orada bulunacaktır.

Geniş olanı da şu: Türklerin o allahın cezası millet-i hakime kibrini kırmadıkça çözüm mözüm olmaz. Kürt kardeşim yerine aynı rahatlıkla Kürt ağabeyim diyebildiğin gün, sünnetsiz Ermeni dölünün de bu milletin mukadderatında omzu ve ağzı kalabalık yeniçeri kadar hakkı olduğu fikrini içine sindirebildiğin gün bir önceki paragrafta sözü edilen çözümleri adam gibi masaya koyup tartışabilirsin. Yoksa konuşalım diye ağzını her açtığında karşındaki sadece hakaret duyar; açılımın da ayağına dolanır; vermeye tenezzül ettiğin haklar da, verdiğin gün solar, kurur, dökülür.

İşte buyurun, çözüm perspektifi. Bana sorarsanız gayet vatanperver, yapıcı, iyimserimsi bir perspektiftir. Ama yok öyle değil deseniz de üzülmem. Yeter ki adam ne demiş diye merak edin, kırk senelik bayat şablonlarla sayfamı doldurmayın.

Mersi.

19 Ağustos 2011 Cuma

Kürt sorunu yoktur, Türk sorunu vardır

Bu yazıyı iki yıl önce [yani 2009'da] "Kürt Sorunu" hakkındaki derleme bir kitap için yazmıştım. Basında çıkmadı. Aradan geçen sürede hiç eskimediğini sanıyorum.

Dünyada halen başka bir ulusun siyasi egemenliği altında yaşamaya devam eden en büyük homojen ulusal topluluk Türkiye Kürtleridir sanırım. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya, egemenlikleri altındaki ulusal topluluklara hükmedemeyerek dağıldılar. Çin’de Uygurlar ve Tibetliler kendi ülkelerinde küçük bir azınlık durumundalar; hiçbir coğrafi alanda homojen bir çoğunluğa sahip değiller. Başka bir ilginç örnek olan Etiyopya’da egemen Amhari ulusunun üstünlüğü 1991 devriminden sonra sona erdi, gevşek bir federal yapı benimsendi. Sudan devleti, Arap olmayan bölgeler üzerindeki hakimiyetini kaybetti. Nüfusu 10 milyonu aşan başka örnek düşünemiyorum.

Dünyadaki başarılı görünen çok uluslu devletlerde iki ayrı model göze çarpıyor. İsviçre ve Hindistan’da devlet, bir ulusal toplulukla özdeşleşmiş değildir. İsviçre’de dört, Hindistan’da ise 18 kadar etnik topluluk, ayrı ayrı egemenliğe sahip birimler olarak yaklaşık eşit haklarla bir araya gelmiş ve ortak bir devlet kurmuşlardır. Bu devletler, egemenlikleri altındaki ulusal topluluklardan herhangi biri ile özel bir bağı olmayan birer siyasi üstyapıdır. Çekoslovakya’da bu model yürümedi. Belçika’da da, ayrı iki topluma dayanan devlet modelinin çözülmeye yüz tuttuğu görülüyor.

Bu modelin Türkiye için geçerli olmadığı muhakkaktır.

Diğer model, İngiliz egemenliği altında geniş haklara, özgürlüklere ve yerel idari yapılara sahip olan ve güçlü bir ulusal kimliği koruyan İskoçya ve Galler Ülkesi modelidir. Buna benzer bir model İspanya’nın Katalan ve Bask ülkelerinde büyük mücadelelerden sonra kurulabildi. Kanada’daki yapı teorik olarak İsviçre’ye benzer bir federasyon ise de pratikte daha çok İngiltere ve İspanya modeline yakındır.

Türkiye’de eğer Kürt Sorununa barışçı bir çözüm bulunabilecekse, İngitere ve İspanya modelinden farklı bir seçenek mevcut veya mümkün görünmüyor.

Zaman Kürtlerden yana
----------------------------
Türkiye’de mevcut yapının daha fazla sürdürülemeyeceği apaçık ortadadır. Öngörü sahibi siyasi yorumcular bu gerçeği daha 1960 ve 70’lerde algılamışlardı.

Türk devletinin, sayıca bu kadar büyük ve coğrafi anlamda homojen bir topluluğu askeri kontrol ve propaganda yoluyla ilelebet elde tutmaya yetecek maddi güce ve basirete sahip olduğu şüphelidir. Kaldı ki Sovyetler örneği, öyle bir güç ve basiret olsa bile, günümüz dünyasında bunun ulusal toplulukları yönetmeye yetmediğini kanıtladı.

Zaman Kürtlerden yana işlemiştir. Türkiye’nin Doğu bölgesinde Cumhuriyet’ten önce varolan sosyal ve etnik denge Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürtler lehine radikal bir şekilde değişti. Türk yönetici, Ermeni köylü ve esnaf, Arap tüccar ve din adamı ile Kürt aşiretten oluşan eski çokuluslu yapı, Ermenilerin tasfiyesiyle dengesini kaybetti. Eskiden Diyarbakır, Van, Bitlis gibi kentlerde kent nüfusunun önemli bir unsurunu oluşturan Türk yönetici sınıfı 1925-60 yılları arasında bölgeyi terkederek yerel egemenliği Kürtlere bıraktı. Bölgede bugün devlet memurları ile aileleri dışında yerleşik Türk unsuru kalmamış gibidir.

1960-70’lerde Kürt gençliğinin lise ve üniversite eğitimine katılmasıyla birlikte eski sosyal hiyerarşi altüst oldu. Eğitilmiş kuşağın, kendi ülkesinde aşağılanan bir “ikinci sınıf” vatandaşlığa razı olmayacağı ve yönetim pozisyonlarını talep edeceği aşikârdı. Nitekim 1970’lerdeki ilk Kürt milliyetçi hareketlerinin hemen tümüyle üniversite gençliği arasında ortaya çıkmış olması anlamlıdır.¹

1990’larda boşaltılan köylerden kentlere akan nüfus, bölgede Kürt kültürel egemenliğinin pekişmesine zemin hazırladı. Bölgede önemli bir nüfus oluşturan Zazalar (Siverek gibi birkaç örnek hariç) ya Kürtlüğe asimile edildi, ya da siyasi bakımdan Kürt hareketi içinde yer aldılar. Yakın tarihe kadar Arap çoğunluğun bulunduğu Mardin ve Urfa kentleri ile kısmen Siirt’te bugün Kürtler egemen unsurdur.

Ayrıca nüfus artış hızı bakımından Kürtler, Türklere karşı bariz bir üstünlüğe sahiptir.

Bu koşullarda Türkiye’nin, “üniter ve milli devlet” retoriğine ve askeri üstünlüğe dayanarak Fırat’ın doğusunda egemenliği uzun süre elde tutabileceğini farzetmek hayaldir.

Baskı ters tepti
-------------------
Belirginleşen Kürt “tehlikesine” karşı Türk devleti, 1980 yılından bu yana sistemli bir askeri baskı ve yıldırma politikası izledi. Rasyonel görünmeyen bu politikanın ısrarla sürdürülmesi, a) ideolojik körlük, b) basiretsizlik, ve c) belki süregiden çatışmanın doğurduğu birtakım kurumsal ve ekonomik çıkarlarla izah edilebilir. Öte yandan baskı politikasının ters teptiği ve Kürt ulusal bilinçliliğini körüklemekten başka sonuç doğurmadığı ortadadır. Günümüzde Kürtler arasında 1980’ler ile kıyaslanmayacak boyutta bir ulusal irade ve kararlılık görülüyor. “Zulme uğrama” duygusu, yalnız Kürtlerde değil tüm insanlarda ve her çağda, eyleme geçme kararlılığının en önemli itici gücünü teşkil eder.

Türk devletinin görünürdeki irrasyonel baskı politikasının yanısıra, Kürt hareketini bölmek veya birtakım marjinal örgütler yoluyla asli çizgisinden saptırmak veya kamuoyu nezdinde itibarını zedelemek yolunda birtakım çalışmaları da olmuş olabilir.² Ancak böyle çalışmalar eğer varsa bunlar da ters tepmiştir. PKK hareketi, kamuoyu nezdindeki tüm sorunlarına rağmen, Kürt ulusal iradesini güçlendirmek yönünde etkili olmuştur.

Hain emeller
--------------
Yabancı devletler Kürt mücadelesinin oluşumuna katkıda bulundular mı? Bunu bilemem. Ancak 29 yıldır süregelen propaganda çabasına rağmen Türk devletinin bu yönde inandırıcı bir delil ortaya koymamış olması, sanırım yeterince anlamlı bir olgudur. Her halükârda Batılı devletlerin, önemli bir NATO müttefiki olan Türkiye’yi bölmek ya da zayıflatmak veya istikrarsızlığa düşürmekte ne gibi bir çıkarı olabileceğini anlamaktan acizim. Belki Kürt hareketini teşvik etmekten ziyade, önüne geçilmesi imkânsız görülen bir olguyu bir ölçüde denetim altında tutmaya yönelik müdahaleler olmuş olabilir.

Öte yandan Rusya’nın olaylardaki muhtemel rolü üzerinde hiç durulmamış olması ilgi çekicidir. Acaba Rusya, Türkiye’nin Ortadoğuya yönelik (ABD güdümlü) askeri potansiyelini baltalamak veya Türk hükümetlerinin Kafkasya’da giriştiği birtakım maceralara misilleme yapmak amacıyla Kürt hareketine destek sağlamış olabilir mi? Bu konuda da ele gelir bir bilgiye sahip değilim.

Her halde dış faktörlerin, eğer varsa, olaylarda marjinal bir rol oynadığı muhakkaktır. Kürt hareketinin sosyolojik nedenleri yeterince açık ve güçlüdür. Başka ülkeler hiçbir şey yapmasa da son 29 yılın olaylarının aşağı yukarı aynı şekilde gelişeceği öngörülebilirdi.

Türk sorunu çözülmeden Kürt sorunu çözülmez
--------------------------------------------------------
Türk siyasi hayatındaki esas çıkmazın Kürt Sorunu değil “Türk Sorunu” olduğunu anlamak gerekiyor. Çözüme yönelik düşünmek için bence ilk ve en önemli adım budur.

Türkiye Cumhuriyetine kuruluşundan beri egemen olan ırkçı, hakaretamiz ve hayalperest bakış açısı, salim akılla kolayca çözülebilecek en basit sorunları bile çıkmaza sokmakta eşsiz bir rol oynamıştır. “Atalarımız” eğer Ortaasyadan geldiyse, Türkiye’de yaşayan herkes eğer “Türk” olmak zorundaysa, “Türk” olmayan hiç kimsenin ve hiçbir şeyin (binlerce yıllık köy adları dahil) bu vatanda hakkı yoksa, en temel vatandaşlık hakları ulusal ideolojiye biat koşuluna bağlanmışsa, rasyonel bir çözüm doğal olarak yoktur, olamaz, ve olmayacaktır. “Türk Sorunu” çözülmediği müddetçe, Kürt Sorununun kanlı ve korkunç bir sona doğru ilerlemesi bana kaçınılmaz görünüyor.

Türkiye’nin iç barışını ve toprak bütünlüğünü koruması, hatta belki komşu bazı ülke ve bölgeleri kapsayacak şekilde etkinlik alanını genişletmesi, bu ülkede yaşayan herkesin ortak çıkarıdır. Bu hedefe varmanın ilk adımı Kürt Sorununu çözmek değildir. Bunun ilk adımı, Türk Sorununu çözmektir. Türk yönetici sınıfı ve Türk kamuoyu, bu devletin “Türklere” veya onlar adına ahkâm kesenlere değil bu ülkede yaşayan herkese ait olduğunu, herkesin insan ve vatandaş olmaktan ileri gelen doğal haklara sahip olduğunu, her vatandaşın etnik kökeninden, tercih ettiği yahut etmediği dinden ve savunduğu siyasi görüşten bağımsız olarak saygıya mazhar olduğunu kavradığı gün, Kürt sorunu dahil bu ülkeyi 80 küsur yıldan beri hasta eden pek çok sorun kendiliğinden çözülmüş olacaktır.

O zaman oturup, Kürtler hangi yasal ve idari düzenlemelerle memnun olur, hangi haklar nasıl korunur, sağduyuyla tartışmak mümkün olur. Bask modeli mi, Kanada modeli mi, başka bir şey mi, salim akılla konuşulabilir.

Dipnotlar
 (1) Bedirhan kardeşleri, Hoybun Cemiyetini, Şeyh Ubeydullah vs. yi biliyorum, merak buyurmayınız. "Kürt Hareketi 60'larda başlamadı zındık herif" diye öfke dolu mailler atmayınız.

(2) Bu cümle ilk bakışta farzettiğinizden başka bir şey söylemektedir. İki cümle sonra anlaşılıyor. Beni Pekekecilikle suçlayan saçma yorumlar yazmayınız.
  1. yazdığınız her şey baştan aşağı doğru. sorun bunu algılayacak insan kapasitemizin henüz yetersiz oluşu ve bu da bu ülkenin başlangıcından beri süren bir cendereden çıkmasını önlüyor.
    Yanıtla
  2. Sayın Sevan Nişanyan bana göre Kürt halkının homojen olarak güneydoğuda yaşadıkları tesbitiniz gerçeği yansıtmıyor. Her bölgeye yayılmış durumda bulunan Kürt halkı ekonomik açıdan da Türk girişimcileriyle rekabet edebilecek duruma gelmişlerdir. TC 90yıldır onlara baskı uygulamış bireysel haklarını gerçekleştirmelerine set çekmiş olsaydı bu duruma gelebilirllermiydi. Size objektif olmak yakışırdı;bu derece etkileyici yazılarınızı objektiflikle taçlandırmalıydınız. TC devletinin uyguladığı politikalar yüzünden Kürt halkı şiddete yönelmiştir ifadesi de gerçeği yansıtmaktan uzaktır. Bir başka yazınızla da çelişiyor. Devlete karşı silah kullanmanın karşılığı ne olmalıydı? Tabii ki savaşacaktı;bu süreçte barışın değerli olduğu birden bire mi hatırlandı biçimindeki yazınızda şiddet uygulamanın karşılığı şiddetin demiştiniz. Şiddeti Kürt halkı değil PKK başlanmıştır Kürt halkının temsilciliğine soyunmuştur. Kürt halkıyla bir tutmanız zincirleme hata yapmanıza neden olmuştur.
    Yanıtla

31 Mayıs 2011 Salı

Minnoş

SORU
merhaba hocam ben türkçe öğretmeniyim. etimoloji konusunda bir kelime kafamı karıştırdı. içinden çıkamadım. minnoş kelimesi için tdk : ünlem, teklifsiz konuşmada " Küçük ve sevimli kimselere söylenen bir seslenme sözü." şeklinde bir açıklama getirmiş. bazıları bu kelimenin fransızca minouche kökünden geldiğini söylüyor. bu kelimenin kökeni nedir acaba? bir arkadaşımla konuştum o da mine hoş birleşiminden meydana gelmiş olabileceğini söyledi. siz ne dersiniz?

CEVAP
Hepsi yanlış. Bir kere ünlem falan değil ad. Minnoşu, minnoşa, minnoşta, minnoşum vb. diye çekebilirsin.

Mini ve minimini ilk bakışta Batı dillerinden alıntı gibi dursa da değil, infantilizm dedikleri bebek dilinden türetme. Mama, meme, kaka, dede, baba, pipi, cici, atta gibi. Bebek dili evrenseldir, çok alakasız dillerde benzer kelimeler üretir.

+oş eki 20. yüzyıl başlarından itibaren İstanbul üst sınıf ağzında türemiş, zamanla genele yayılmış bir Türkçe yapım ekidir. Kokoş, liboş, cicoş, nonoş, Meloş, Niloş, Aloş gibi bir sürü örneği var.

27 Mayıs 2011 Cuma

Kadın yakmaya dair


Hindistanda dul yakma (sati) meselesi hakkında yıllar önce bir kitap okumuştum. Burada da güzel bir makale var: http://en.wikipedia.org/wiki/Sati_(practice)

Özetle. Hindu kutsal kitaplarında sati hakkında net bir söz yok. Tanrıça Sati kendini yakmış gerçi ama dul kaldığından değil başka nedenle onuru kırıldığı için yapmış bunu. Bilinen en erken kayıtlar MS 4. yüzyıla ait, yani Hinduizmin doğumundan ortalama hesap 1500 yıl sonrası. Bellibaşlı tefsir ve fıkıh kitapları birbiriyle çelişiyor. Satiyi yücelten epeyce literatür var, ama Hindu hukukunun temel referansı olan Manu Smriti kesinlikle satiye karşı çıkmış. Ünlü din alimlerinin çoğu da ayıplamış. İngilizlerin kayıt tutmaya başladığı 1810’larda tüm Hindistanda ortalama yılda 500 sati vakası kaydedilirmiş. Nüfus o tarihte 50 küsur milyon.

Sati’nin feci bir barbarizm olarak tüm dünyaya tanıtılması tabii İngilizlerin marifeti. İngilizlerin Hint kültürüne ve toplumuna karşı tavrı 18. yy sonlarına kadar saygılı ve ilgilidir. 1810-20’lerden itibaren kültürel üstünlük ideolojisi aniden tavan yapar. O noktadan itibaren Hindu kültürünü “dul kadınları yakan, ilkel, vahşi, yobaz, irrasyonel” olarak tanıtma çabasında sati baş role yerleşir.

(Ha, sati geleneğini ilk yasaklamaya kalkanlar da Hindistan’ın Müslüman egemenleri, özellikle Ekber (16. yy). Acaba yasak, Hinduların satiye inancını artırmış mıdır, başka ülkelerdeki Arapça ezan yasağı gibi?)

Soru şu: Bir insanın başkasına olan bağlılığından veya aşkından ötürü onun ölümü üzerine intihar etmesi saygıdeğer bir davranış mıdır değil midir? Cevabını bilmiyorum. Yalnız, sati yapan kadınların “sati mata” (Sati Ana) mertebesine yükseltildiği ve mezar anıtlarının yatır sayıldığını belirtmek lazım.

Hint post-kolonyalizm ve dekonstrüktivist post-modernizminin büyük gurusu ve “subaltern studies” ilminin piri (pîresi?) sayılan bayan Gayatri Spivak’ın bu konuda meşhur kitabı varmış, olayı sati yapan kadının bakış açısından kavramaya çalışmayan Batılı alçak oryantalistleri yerden yere vurmuş. Okumadım.

Peki kadının akrabaları tarafından satiye zorlanması doğru mudur? Değildir, cinayettir. Herhalde. Belki. İnsan ruhuna ve toplumsal ilişkilerin sırlarına vakıf olmak o kadar kolay değil ki?

Dört kadın almak iyi midir? Kadına mirastan az pay vermek iyi midir? Kız çocuklarını gömmek iyi midir? Cevaplamadan önce biraz düşünmekte yarar var. Yoksa kendimizi Çağdaş Yaşamcılarla aynı hücrede buluveririz birden.

*
Hindistan sanırım dünyanın en dindar toplumlarından biri. Yaşamın her anını ve fiziksel mekânın her köşesini dini referansla doldurmuşlar. Elle tutulur bir şekilde her yerde -  kapı eşiklerinde, sokak köşelerinde, yemek sofralarında, dağ dere tarla ve ormanlarda, iki insan arasındaki her çeşit temasta – sizi gözeten, her an diyaloğa girebildiğiniz tanrılar var. Üçyüzotuzüçbin adet tanrı tesbit etmişler. Sırf onların hikâyelerini öğrenmeye ömür yetmez.

Çoktanrılı dinlerin duygusal (ve entelektüel) zenginliği karşısında tek tanrılı dinler o kadar yavan, o kadar ilkel geliyor ki, inanması zor!

5 Mayıs 2011 Perşembe

Usame bin kim?


Usame bin Laden olduğu iddia edilen bir kişi 2 Mayıs 2011 sabahı Pakistan'ın Abbotabad kentinde Amerikan komandoları tarafından öldürüldü. Ya da öldürüldüğü iddia edildi.

Usame bin Ladin diye biri var mı?
1998 gibi bir tarihe kadar vardı muhtemelen. O günden bu yana yaşadığına dair bir kanıt duymadım. Yaşadığının yegâne delili bildiğim kadarıyla 2001 yılında bilinmeyen kaynaklardan dolaşıma sokulmuş olan dört veya beş tane video kasetiydi. Bu videoların Los Angeles’ta herhangi bir stüdyoda çekilmediğinden emin olamıyorum.

11 Eylül 2001 saldırılarını Usame bin Ladin mi düzenledi?
Bildiğim kadarıyla bu konudaki TEK delil UbL olduğu iddia edilen sakallı bir adamın video yoluyla suçu üstlenmesi. Saldırılara karıştığı iddia edilen kişilerin itiraflarında UbL ile şahsen karşılaştıklarına veya ondan emir aldıklarına dair bir şey yok.

Herhangi bir medeni mahkemede (hatta Türkiye’de adına “mahkeme” denilen sirk şovlarında bile) birinin video yoluyla suçu üstlenmesi delil sayılmaz. İtirafın delil değeri kazanması için mahkeme huzurunda yapılması ve çapraz sorgulamaya tabi tutulması gerekir. Yoksa herhangi bir soytarı çıkıp Karındeşen Jak’ın cinayetlerini kendisinin işlediğini iddia edebilir.

Geçen gün öldürülen kişi Usame bin Ladin miydi?
Üçüncü sınıf taşra savcısı bile bilir ki, savcı olmasa hükümet tabibi huzurunda kimlik tesbiti yapmadıkça bir kişinin ölümüne karar verilemez. Cesedi kim teşhis etti? Neden apar topar “denize attılar”? Mezarının tehlikeli olacağını düşündülerse bile (ki inandırıcı değil) denize atmadan evvel neden 24 saat bekleyip iki tane hükümet tabibine teşhis ettirmediler?

Saldırıya uğrayan ev 1 milyon dolar değerinde miydi?
Fotoğraflarda yaklaşık 170 metrekare üzerine 3 katlı bir gecekondu/apartman ve müştemilatı görülüyor. Abbotabad gayrımenkul ilanlarına baktığımızda Kakul Road üzerinde 8 yatak odalı, “exceptionally large” avlulu, “beautifully constructed” bir evin fiyatı 6 milyon rupi = 70.000 dolar civarında görünüyor. Kentte bulabildiğim en pahalı satılık ev 28 milyon rupi, yani 300.000 dolar kadar.

Haberlerde “çevresindeki evlerden 10 kat büyük” olduğu ileri sürülen evin o yöredeki tüm evlerle aşağı yukarı aynı büyüklükte olduğu GoogleEarth’te net olarak görülüyor (bkz. 34 10’ 09’’ kuzey, 73 14’ 33’’ doğu). Müştemilatları biraz daha fazla sadece.

Saldırya uğrayan ev, dünyanın en “wanted” adamının saklanabileceği bir ev mi?
Abbotabad Pakistan’ın nisbeten müreffeh ve turistik bir kenti. İlanlarda çok sayıda emekli subay, doktor, muhasebeci vb. görünüyor.

Evin bulunduğu semt 2001’den sonra imara açılmış, hali vakti yerinde, yarı-kırsal bir alan. Aynı sokakta 10-15 müstakil ev var. Birçoğu saldırıya uğrayan ev gibi takriben 1.80 yükseklikte güvenlik duvarlarıyla çevrili. 130 metre uzaklıkta çarşı olduğu anlaşılan cadde bulunuyor.

Benim fikrimce hangi bakkala sorarsanız o sokakta yaşayan bir tuhaf Arabı bilir.

*
Var bu işte bir yamuk.