23 Aralık 2011 Cuma

Biraz da Türklerin açısından bakalım


Tarihte hiçbir olay siyah beyaz değildir. Bunu bilecek kadar aklım ve yaşım var Allaha şükür.

Adamlar izan ve vicdan sahibi birinin savunabileceği  karşı argümanları bile getirmekten acizler. Haindiler o yüzden kestik! Yalandır kesmedik! Kestik ama az kestik! Zaten onlar da kesti! Emperyalistlerin oyunudur! Kahraman Türk milleti bu ibneleri susturmayı bilir! İğrenç bir terane…

İzan ve vicdan sahibi Türklerin hepsi son yıllarda uykudan geç uyanmanın şoku içinde, inkârın ve ahlaksızlığın boyutlarını tartışmakla meşgul. Araya mesafe koyup “neden oldu?” sorusunu sorabilen yok. Sorsa, karşı tarafın ekmeğine yağ sürmekten – haklı olarak – korkuyor. “Yaptık ama sebepleri vardı” demeyi ahlaken – haklı olarak – sıkıntılı buluyor. Ya da kolayına kaçıp işi İttihatçılara yıkmakla yetiniyor.

Türklere kopya vermek de, mecbur, bu acize düşüyor.

*
MADDE BİR: Korku zulmü tetikler.

1915’te Türkler topyekün panik içindeydi. 1912’de, “kahraman Türk ordusu bu korkakları beş günde kahreder” laylaylomuyla girdikleri savaşta bütün Rumeli kaybedildi. Memleketin üçüncü büyük şehri olan, nüfusunun %60 küsüru Müslüman olan, memlekete hakim siyasi akımların doğum yeri olan Selanik birkaç haftada gitti. Bir milyona yakın sersefil muhacir İstanbul’a yığıldı. Camiler, kiliseler, hastaneler, sur dışındaki bostanlar tıklım tıkış mülteci kamplarıyla doldu. Millet aylarca kolera korkusuyla yaşadı.

“Türkleri Avrupa’dan çıkarma” fikri 1895 Ermeni olaylarından beri Avrupa’da yükselen ırkçı akımın sloganıydı. 1913 Londra Konferansı sırasında bu kez “Türkleri Küçük Asya’dan çıkarma” fikri duyulmaya başlandı.

“Anadolu’da Türk yurdu” kurma düşüncesi İttihat ve Terakki çevrelerinde 1912’nin son günlerinde – ki Balkan Harbinin en felaketli günleridir – egemen olmaya başlamış görünür. Batı Anadolu Rumlarını toplu terör tehdidiyle yurt dışına sürme hamlesi bunun hemen ardından başlar, 1913 ilkbaharında çılgınlık boyutuna ulaşır. Mesela Çeşme ve Urla’nın hemen hepsi Rum olan nüfusu 1913 Mayısında iki hafta içinde tehcir edilir. [Selanik’in düşüşünden bir hafta sonra nüfusunun çoğu Rum olan Makri kasabasının adı Fethiye diye değiştirilir; bu da anlayana yeterince anlamlı bir mesajdır.]

1914’te gene savaş çıkar. Devleti yöneten zibidiler kahraman Türk ordusunun bu sefer İran’a, Turan’a dayanacağından emin görünür. Ama halkın – ve hatta yönetici sınıfın – bu hayallere kandığını hiç zannetmiyorum. 18 Mart 1915’te düşmanın Çanakkaleyi denizden geçme hamlesi sonuç vermez gerçi; ama 24 Nisan’daki kara çıkarmasından sonra İstanbul’un birkaç gün içinde düşeceği inancı hakimdir. Devlet arşivleri ile sarayı Bursa’ya taşıma planları yapılır.

Anadolu Ermenilerini topyekün imha etme kararı da aynı 24 Nisan 1915 günü yürürlüğe konur.

Akıl ve mantıkla düşünsen şunları söyleyebilmen gerekir:

A) Rumeli’de Türkler egemen bir azınlık konumundaydı. En kalabalık oldukları vilayette %40 ancak vardılar. Anadolu’da ise yüzyıllardan beri mutlak çoğunluğa sahiptiler; sosyal konumları da Rumeli’dekinden çok farklıydı. Kim sürecek? Nereye sürecek? Kolay mı koca memleketi boşaltmak?

B) Türkleri Rumeli’den süren Ermeniler değildi. Kafkasya’dan Çerkezleri süren de Ermeniler değildi. Aksine, 1913’te değil ama 1878 felaketinde Bulgaristan’dan Türklerle beraber Ermeniler de sürülmüştü. [Benim anneannemin ailesi 1878 Bulgaristan muhaciridir]. Elalemin günahının ceremesini neden gariban Ermeniler çeksin?

C) Sen fetih azgınlığı ve millet-i hakime kibiriyle adamlara dünyayı dar etmesen Ermenilerin seninle ne alıp veremediği olurdu? Gül gibi geçinip gidebilirdiniz pekala. Kendine düşman ettiysen suçu kendinde ara.

Ama panik anında aklı mantığı kim dinler, o ayrı mevzu.

Köşeye sıkıştılar. İngiliz’e, hatta Balkan ülkelerine güçleri yetmediği için acısını kendilerinden daha zayıf olandan çıkardılar. Bütün mesele bu. Ahlaksız bir çözümdü gerçi; ama anlaşılmaz değildi.

MADDE İKİ: Ermeniler sarhoştu

Ermenilerin siyasi sınıfı 1895’ten ve özellikle 1909’dan bu yana acayip bir ideolojik körlük içindeydi. Büyük ve müreffeh Ermenistan’ı kuracaklardı. Mutlak haklılığın sarhoşluğu içindeydiler. Mazlumuz, demek ki haklıyız! Peki Türkler ne olacak? Pöh, üzerinde düşünmeye değmez!

Neden bu kadar saçmaladılar? Tahmin yürüteyim.
A) Yüzlerce yıl siyasi iktidardan, yönetim tecrübesinden uzak bırakılmış bir ulusun hamlığı,
B) yenilgiye mahkûm olmayı içten içe bilmenin getirdiği, fanteziye sığınma ihtiyacı [Bugünkü Kemalistlerde de var o haleti ruhiye: akılla mantıkla başa çıkamazsın, çünkü akıl zeminine geldikleri anda maçı kaybedeceklerini bilirler.]
C) kendini Avrupalılarla – ve özellikle Avrupalının 20. yy başlarında zirve yapan üstün ırk / üstün kültür / üstün din sarhoşluğuyla – özdeşleştimenin keyif verici rehaveti. Keza bunun devamı: Anadolu’da Batılıların açtığı okullarda okuyanların o tartışılmaz üstünlük duygusu.

Abdülhamid’in, Talat’ın, Cemal’in, diğer İttihatçıların, İttihatçı bile olmayan öbür devlet ricalinin anılarını oku. Hepsinin hayatlarının bir aşamasında Ermenilerle iyi kötü yakınlığı olmuştur. Hemen hepsinin de bir noktada, samimi olduğundan şüphe duyamadığım bir çileden çıkma hissiyle “bu kadar inatçı, bu kadar bencil, bu kadar hayalperest adamlarla konuşulmaz” noktasına geldiğini görürsün.

Ha Ermeni siyasileri hamdı da İkinci Meşrutiyet kadroları çok mu olgundu? Avrupa’dan yayılan ulusçu/modernleşmeci sarhoşluktan daha mı az nasiplenmişlerdi? Biraz daha tecrübeli ve esnek adamlar olsaydı üç tane yeni yetme Ermeni politikacıyla başa çıkamazlar mıydı? Onlar ayrı soru.

Bir avuç hayalperest siyasi liderin cezasını birbuçuk milyon günahsız, mütevazı, çalışkan halk mı çekmeliydi? O da ayrı soru.

MADDE ÜÇ: Naziyle yatan İttihatçı kalkar

1915’te Türkiye Alman askeri egemenliği altındaydı. Almanlar izin vermese zor soykırarlardı.

1880’lerden Dünya Harbi arefesine kadar Osmanlı ordusunu Almanlar neredeyse sıfırdan kurdular. Birçok birimin kumandasını üstlendiler. Savaş boyunca Osmanlı erkânı harbiye-i umumiye reisleri (yani genelkurmay başkanları) Almandı. Alman yardımı olmasa Osmanlı hazinesinin savaşı kaç hafta sürdürebileceği meçhuldür. Almanların bilgisi ve onayı olmadan, savaş halindeki bir ülkeden milyonlarca insanı sürmek gibi devasa bir projenin tasarlanabileceğini ve uygulanabileceğini düşünmek akla ziyan.

Almanların Ermenilerle alıp veremediği neydi? Doğrusunu istersen bilmiyorum. Tahmin yürütebiliyorum ama emin değilim. Bana öyle geliyor ki cevabı rasyonel bir politikadan çok, Almanların 1930’larda zirveye ulaşacak olan o çılgınca özgüveninde, “ben o kadar üstünüm ki ne yapsam hakkımdır” diyen ulusal megalomanide, insan hayatını böcek seviyesinde gören ahlaki sapkınlıkta aramak daha doğru olur.

Savaş esnasında Türkiye’de görev yapan onbinlerce Alman personeli var. Birçoğunun anıları, mektupları vs. aranırsa bulunabilir herhalde. Hani nerede bunun çevirileri, analizleri, romanları, psikolojik tahlilleri?

Savaşta proto-Nazilerle müttefiktik demek ağır gelir herhalde. Ama en azından sorumluluğun yarısını onlara atar, biraz olsun vicdanını rahatlatırsın değil mi?

*
Buyur, üç tane kapı gibi argüman. Hiç biri yapılan işin fecaatini inkâr etmez. Hiç biri geçmişle yüzleşmenin ve özür dilemenin ahlaki mecburiyetini ortadan kaldırmaz. Ama en azından, olup biteni rasyonel bir çerçeveye oturtmaya yardımcı olurlar.


“Türklerin, bırak özür dilemeyi, insanlığa karşı bir cürmü algılayabilecek kapasitesi yoktur, o yüzden soykırım yaptılar” diyenlere verecek bir cevabın olur.

Kestik ama Ermeniler de kesti

Saçma sapan propaganda formüllerini tekrarlamadan önce Allah aşkına beş dakika düşün. Akla mantığa sığan bir tarafı var mı?

Bir taraf tam teşekküllü orduya ve bin yıllık muharebe geleneğine sahip. Polisiyle, jandarmasıyla, yasasıyla, mahkemesiyle koskoca devlet teşkilatı elinde. Ayrıca icabında yağma vaadiyle harekete geçirilecek mal-mülkten yoksun büyük bir başıbozuk kitlesi var. Her yerde bire beş, bire altı gibi bir oranla çoğunlukta. En kabadayısı Van vilayetinde Ermeni sayısı bilemedin yüzde otuz.

Öbür taraf büyük çoğunluğu tarımla ve esnaflıkla uğraşan bir azınlık; misillemeye karşı en ufak bir savunmaları yok; silah taşımaları bin yıldan beri kanunen yasak. 1895’te memleketin her yanında köyleri ve işyerleri basılmış, onbinlercesi öldürülmüş, gıklarını çıkartamamışlar. Sınırdan eşek sırtında sokulan silahlarla, okulun müstahdem odasında gece vakti toplanan derneklerle direniş örgütlemeye çalışıyorlar.

Manyak mı bu adamlar ki gidip sivil Türkleri kessinler?

Evet silahlanmışlar. 1895’teki gibi koyun gibi boğazlanmamak için direniş teşkilatı kurmuşlar.

Evet şiddet kullanmışlar. Devrimci örgütler dünyanın her yerinde ne yaparsa onu yapmışlar. Erzurum’da valiliğe bomba koymuşlarlar; birkaç yerde jandarma vurmuşlar; asker ve polisle işbirliği yaptığına inanılan (Türk ve Ermeni) kişileri öldürmüşler. Zeytun ve Sason’da devlet güçlerine karşı yıllarca gerilla mücadelesi vermişler. Devlet gözüyle bakarsan buna haydutluk denir. Öbür yandan bakarsan savunma denir, delikanlılık denir, onur mücadelesi denir. Ama mukatele (karşılıklı katliam) denmez.

1915’ten önce Ermenilerin Türklere toplu kıyım yaptığına dair elle tutulur bir tane iddia yoktur. Ümit Özdağ ve benzerlerinin ortaya saçtığı çarşaf çarşaf hezeyannameleri dikkatle oku. 1915 öncesine dair tek bir söyleyecekleri yoktur.

“Ama dedemi Ermeniler öldürmüş” diyenlerin kastettiği nedir, anlatayım.

Bir: 1915 Nisan’ından itibaren Ermeniler sürü sürü boğazlanmaya başladığında üç-dört yerde direniş olmuş. En meşhuru Van’dır. Nisan ortasına doğru Van’daki Ermeni toplumunun tüm ileri gelenleri valilik emriyle tutuklanıp öldürülür; köylerdeki Ermenilerin silahları toplanır; Erciş’te bütün Ermeni erkekleri köy meydanınlarına toplanıp boğazlanır. Bunun üzerine Van Ermenileri direnişe geçerler. Bağlar semti ile Varak dağını ele geçirip eski şehri topa tutarlar. Bir ayın sonunda aç kalıp yenilmek üzerelerken Rus ordusu gelir kurtarır. Şebinkarahisar’da kaleyi ele geçirip bir süre savaşırlar; sonunda hepsi ölür. Musa Dağında çoluk çocuk dağa çıkıp kırk gün direnirler. Yarısı ölür; yarısını Fransızlar kurtarır. [Franz Werfel’in Musa Dağ’da Kırk Gün romanı bunu anlatır. Muhteşem bir eserdir; ileri geri fikir beyan etmeden önce okumanda fayda vardır.]

İki: 1916’da Ruslar Van’ı ikinci kez ele geçirdiğinde, Rus ordusuna bağlı Ermeni gönüllü alayının kumandanı Antranik Paşa Ozanyan Bitlis ve Hizan’a girer. Bir sene önceki Hizan katliamlarına misilleme olarak sivil Kürtlerden onbin küsur insanı öldürtür. Bunun üzerine Rus divan-ı harbinde yargılanıp rütbeleri sökülür. Ama bir süre sonra göreve iade edilir.

Üç: Rusya’daki ihtilalden sonra Rus ordusu dağılır. Sap gibi ortada kalan Ermeniler işgal altındaki Erzurum’da Antranik Paşa liderliğinde Batı Ermenistan Geçici Hükümetini kurarlar. Mart 1918’da Türk ordusu harekete geçince panik içinde geriye çekilirler. O sırada yollarına çıkan bütün sivil Türkleri toplayıp katlederler. Erzurum, Kars ve Ağrı yöresinde yüzlerce köyü taş üstüne taş kalmamacasına tahrip ederler.

Bilhassa bu üçüncüsünün mazur görülecek tarafı yoktur. Katliamdır; savaş suçudur. Daha sonra Taşnak Partisi içindeki hesaplaşmalarda şiddetle kınanmış, Antranik ve adamları kendi partidaşları tarafından boka batırılmıştır. [Şiddetle İttihatçı düşmanı olan Ahmet Refik Altınay, İki Kıtal’de 1918 baharında Erzurum’un köylerinde gördüğü felaket manzarasını anlatır. Tüyler ürpertici bir tablodur.] [1923’te Romanya’da yapılan Taşnak Partisi Kongresindeki hesaplaşmaları Doğu Perinçek’in oğlu yayımladı. Konteksti bilince ilginç bir belgedir. Bilmeyince beyinsiz propagandadan başka şeye yaramaz.]

Ama bunları bahane edip “n’apalım karşılıklı kesiştiler” demek için cidden insaf ve vicdan yoksunu olmak gerekir.

Bosna’da Boşnaklar hiç mi Sırp öldürmedi sanıyorsun?

28 Kasım 2011 Pazartesi

Doğu cephesinde son durum


Kürt medyasından bir gazeteci arkadaşım güncel duruma ilişkin fikirlerimi merak etmiş. Sorularını şöyle cevapladım:

1-2000'li yıllara kadar net çerçevesi olan bir "Kürt inkârı" varken, bugün Kürt Sorunu'nun ülke kamuoyunda rahatlıkla konuşulabildiğini görüyoruz. Bu durumu bir reform olarak mı, zorunluluğun gereği olarak mı değerlendirmeliyiz?

Zorunluluktan doğan reform desek?

Zorunluluk kısmen PKK’nın 28 yıldan beri inatla sürdürdüğü silahlı mücadeleden doğdu. Ama bence daha önemlisi dünyadaki genel gidişin Türkiye’ye yansımasıdır. Bağımlı ulus milliyetçiliği 30-40 yıldan beri bütün dünyada yükseliştedir. Britanya’dan, İspanya’dan, Belçika’dan, Kanada’dan, Romanya’dan tutun da Etiyopya ile Sudan’a kadar her yerde bunu görüyoruz. Nüfusu çoğalan, iletişim imkânları gelişen, sosyal çeşitliliği artan Türkiye’nin bu dünyadan kendini ayrı tutması düşünülemezdi.

Başbakanın Almanya’da “asimilasyon insanlık suçudur” demek zorunda kaldığı bir çağda içeride 1930’lu yılların politikalarıyla işler yürütülemezdi. Yürütülemedi nitekim.

2-Kürt Sorunundan ne anlaşılmalıdır?

Kürtleri kim yönetecek? Sorunun özü budur. İktidar sorunudur. Gerisi – hak hukuk demokrasi vesaire – bana işin süsü gibi geliyor.

Klasik yapısıyla TC devleti Kürt illerini yönetme işinde çuvallamıştır. Aşağılamayla, hakaretle, yalanla, hot zotla bir yere kadar gidersin, sonra duvara çarparsın. İşte o duvara çarpılmıştır. Bu aşamada Türkiye’nin daha beş on sene daha Kürt illerini kontrol altında tutabilmesi bana pek zayıf ihtimal olarak görünüyor. Bölge fiilen yönetilemez haldedir. Merkezi yönetimle yerel elitler arasında duygu ve kader birliği kalmamıştır. Yerel halk nezdinde güvenlik ve yargı kurumlarının itibarı sıfırdır. Elektrik borçlarını bile tahsil edemiyorlar, var mı bundan ötesi? Toplumları biber gazı ve tazyikli su marifetiyle nereye kadar yönetebilirsin ki?

Devletin boşalttığı alanda PKK ve sivil uzantıları gitgide güçlenen bir alternatif iktidar yapısına dönüşmüş görünüyor. Bu durumda üç ihtimal var. Ya TC güçleri, bu yeni iktidar yapısını kan ve ateşle ezecek; ki bu aşamada pek mümkün görünmüyor. Ya anlaşıp iktidarı paylaşacaklar. Ya da Türkiye bölgeyi yönetemediğini kabul edip çekilecek. Başka çözüm düşünemiyorum.

3- “İktidarı paylaşmak” dediğiniz şey mümkün mü sizce?
Federal çözüm dedikleri şey sonuçta budur, değil mi? Adı federasyon olur veya olmaz. ABD veya Almanya’yı tanıyorsanız bilirsiniz, oralarda yönetim sonsuz bir pazarlık sürecidir. Vergilerin ne kadarını merkez ne kadarını bölge toplayacak? Yatırımları nasıl paylaşacaklar? İhaleleri kim alacağına kim karar verecek? Bürokraside, güvenlik güçlerinde, yargıda kimin adamları yükselecek, kimin adamları harcanacak?

Bu pazarlık makul bir düzeyde sürdürülebiliyorsa iktidar paylaşılmış olur. Olmuyorsa, taraflardan biri öbürünü silinceye kadar dövüşürler. Bu kadar basit.

4- Kürt sorununun tarafları sizce kimlerdir?
Bir yanda, doğal olarak, Tayyip Erdoğan başkanlığındaki TC hükümeti. Diğer yanda silahlı ve silahsız unsurlarıyla Kürt siyasi hareketi. Kürt hareketinin iç dengelerini yeterince tanımıyorum, asıl karar vericilerin kimler olduğunu bilmiyorum. Ama eminim hükümet biliyordur. Berikiyle konuşurum ama ötekiyle konuşmam, BDP olur ama KCK olmaz gibi tavırlar cilvedir, pazarlık taktiğidir. Genel tabloyu etkilemez.

Öte yandan Barzani bu pazarlığın neresindedir, ne derece işin içindedir, bakın onu hiç bilmiyorum.

5- Devlet bürokrasisi iktidarı paylaşmaya hazır mı?
Türkiye’nin egemen sınıflarını yüzyıllardan beri etkisi altına alan lanet olası “millet-i hakime” kibrinin işi zorlaştırdığı bir gerçektir. Türk tarafı on yılda epey yol aldı gerçi. Ama “üstün millet – üstün devlet” ideolojisinin aptallaştırıcı etkisinden kendini kurtardığı söylenemez.

Kendini dev aynasında görme, karşı tarafı küçümseme, konuşuyorum zannedip durmadan karşıdakine hakaret etme – bunlar her çeşit pazarlıkta büyük handikaptır. Türkiye vaktiyle Yunanistan’ı, Mısır’ı, Bulgaristan’ı, Rumeli’ni, Girit’i, Arabistan’ı bu sakat tavır yüzünden kaybetti. Halâ da ders aldıklarını sanmıyorum. Devletin dışındaki herhangi bir iktidar odağının da kendince bir meşruiyeti olabileceğini anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar. Ufuklarını aşıyor. Aştığı için de mücadelede esnek olamıyorlar. Güç dengelerindeki değişimi algılamakta zorluk çekiyorlar. Kırılma noktasına gelinceye dek geri adım atmayı beceremiyorlar.

6- İktidarın Kürt Sorununa bakışını ve yaklaşımını yeterli buluyor musunuz? Başbakanın BDP'ye yönelik yaklaşım, tutum ve söylemleri sorunun çözümüne katkı sağlar mı?
Başbakanın son aylardaki söylemlerinin ardındaki rasyonaliteyi – eğer varsa – anlamakta güçlük çektiğimi itiraf edeyim. Benim bildiğim, kendine güvenen insan bağırıp çağırmaz, yüksek sesle tehdit etmez, intikam tamtamları çalmaz. Bunlar acz belirtisidir. Askeri oligarşiyi bertaraf etmekte olağanüstü basiretli davranan hükümet, Kürt meselesinde sanki rotayı şaşırmış gibi duruyor. Yaklaşan yenilgiyi sezdikleri için midir bilmem, çırpınır bir halleri var.

Hatırlarsanız Başbakan Ramazan bayramından sonra Irak’a kara harekâtı yapmayı vaad etmişti. Ne oldu? Hiç. KCK tutuklamaları da bana güç gösterisinden çok çaresizlik davranışı gibi geliyor.

Bu işin bir yanı. Öbür yandan, acaba bu şaşkın görüntünün altında hesaplı bir tavır var mı diye de ara sıra düşünmek lazım. Arka planda yürütülen pazarlığı bilmeden emin olmak zor.

7-2000'li yılların ortasına kadar Kürt kelimesini telaffuz etmekten imtina eder bir duruşu olan Gülen Cemaatinin son dönemlerde Kurt Sorununa yönelmesindeki amaç ne olabilir? Kürt kelimesini telaffuz etmeyen Gülen Cemaatinin Dünya TV gibi bir televizyon kurarak Kürtçe yayına başlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Cemaatin çeşitli vesilelerle yaptığı çıkışlar neticesinde sorunun ya da çözümün taraflarından biri olduğunu deklare etmeye çalıştığı söylenebilir mi?
Gülen Cemaati uzayda yaşayan bir varlık değil, Türkiye’nin ortalamasında olan biten onları da etkiliyor. Eskiden Türk milleti Kürt meselesinde (ve daha başka pek çok meselede) kör cahildi; şimdi az da olsa bir uyanış var. Cemaatin de buna paralel olarak akıllanmasını normal görmek lazım. Olumlu bir gelişmedir. Keşki daha cesur olabilseler.

 8- Son dönemde Cemaate yakın medya kuruluşları, STK'lar ve cemaate paralellik gösteren siyasi partiler ile PKK'ye yakın siyasi oluşumlar arasında kavga sınırlarına varan bir gerginlik söz konusu. Bu tartışmayı nasıl görmeliyiz? Bu tartışmaların bir şifresi var mı?
Klasik devlet politikalarıyla bölgeyi yönetme girişimi fiyaskoyla sonuçlanmıştır. AKP dışındaki Türk siyasi partileri bölgede etkisizdir. AKP de sanırım ancak devlet fonlarının dağıtıcısı kimliğiyle ayakta durabiliyor; gerçek bir sadakat duygusuna hitap edemiyor. Bu durumda Türk tarafının tek umudu, Gülen hareketi gibi İslami inancı pragmatik bir örgütçülük anlayışıyla birleştiren bir sivil teşkilatlanma olabilir. Başarılı olur olmaz, bilmiyorum, ama en azından denemeye değer bir alternatiftir.

Türk tarafı için umut olan öbür tarafa tehdit olarak yansır tabii. PKK tarafı Kürt illerindeki iktidar mücadelesinde Gülen cemaati gibi bir siyasi oluşumun, mesela ipliği pazara çıkmış bir TSK’dan veya sefilleri oynayan CHP’den veya MHP’den daha ciddi ve etkili bir rakip olabileceğini gördüğü için mücadeleyi tırmandırıyor olabilir.

9- Kürt Sorununda Cemaat ve Kürt siyaseti arasında sorunun çözümü yönünde bir yakınlaşma olabilir mi? Böyle bir yakınlaşma olması halinde örgütlü ve disiplinli hiyerarşik bir yapıya sahip her iki oluşum, yakınlaşmanın gerekçelerini tabanlarına ve Türkiye kamuoyuna açıklayabilirler mi?
“Yakınlaşma” değil “paylaşım” veya “paslaşma” diyelim isterseniz. Neden olmasın? Bence son derece akılcı bir yaklaşım olur. Her iki tarafı da tatmin edecek sonuçlar verebilir. Kendi tabanlarını ikna etmekte zorluk çekmezler. “Örgütlü ve disiplinli hiyerarşik yapı” zaten o demek.

Türkiye kamuoyu ise kıvraktır, istedikten sonra üç günde döner, merak etmeyin.

10-Kürt Sorununun çözülmeleri halinde önümüzdeki dönemlerde halkların birbirlerine karşı toplu bir kalkışması olabilir mi?
Sanmam. Öyle bir atmosfer yok, öyle bir gereklilik de yok. Batıda son yıllarda sivil Kürtlere karşı girişilen saldırıların bir merkezden yönetildiğini, ya da yönetilmese bile yerel vakaları medyada şişirerek bir panik ortamı yaratmaya çalışıldığını sanıyorum. Bu çabaların sonuç getireceğini tahmin etmem. Halk durduk yerde kalkışmaz. Birilerinin bunu örgütlemesi lazım. Bunun da kime ne getirisi olabilir, kestiremiyorum.

Doğrusunu isterseniz ben batıdaki Kürtlere oranla doğudaki Türklerin uzun vadede daha riskli durumda olabileceğini düşünüyorum.

11-Son dönemlerde liberal aydın kesimin Başbakanın çeşitli söylemleri nedeniyle Başbakana karşı sert eleştiriler yönelttiği görülüyor. Liberal aydınların Başbakana sundukları desteği çektiklerini söyleyebilir miyiz?
“Liberal aydın” dedikleriniz sen ben bizim oğlan. Bunların eti ne budu ne ki başbakana “destek” versinler, ya da desteklerini çekip memleketi titretsinler. Çekseler ne olur? Cihangir’le Etiler’de otuz bin oy, o kadar.

12-Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu tutuklamalarını, tutuklamalar sonrası Başbakanın söylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Zulüm, aczin ikiz kardeşidir. Bence bu tutuklamalar gücün değil, panik ve çaresizliğin eseridir. Aklı başında bir hükümetin yapacağı iş değil; hükümet üyelerinin söylemleri de köşeye sıkışmış yalancı pehlivan dövünmesinden farksız. Dileyelim ki daha fazla köşeye sıkışmasınlar, hatadan dönecek güveni bulsunlar, daha beter hatalar yapmasınlar.

Büşra Hanımın da, Ragıp Ağabeyin de hapishane deneyimini bir yaşam zenginliğine dönüştüreceklerinden kuşkum yok. İkisi de son derece değerli insanlardır. Kokuşmuş bir yargı sisteminin boyun eğdirebileceği insanlar değil. Kendilerine buradan sevgilerimi iletiyorum.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Eski yeradlarının iadesi için ne yapılmalı

Aşağıdaki yazı TESEV için geçen kış yazdığım Türkiye Yeradları araştırmasının sonuç bölümüdür. Sevan Nişanyan'dan bu kadar mutedil, akil, adeta devletadamsal bir yazı bekler miydiniz?
Demin biri bir not yazdı o yüzden bu yazıyı ekleme ihtiyacı duydum. Blogdan yorum yazanlara nasıl direkt cevap yazılır bilmiyorum.

A. Kürtçe adlar sorunu
Değiştirilmiş yeradlarının iadesi meselesi Türkiye gündemine son yıllarda Kürt kültürel hakları tartışması çerçevesinde taşınmıştır.
“Kürt realitesini tanımak” deyimiyle ifade edilen süreç sonuçta Kürt dilinin kamusal alanda tanınması ve kabul edilmesi olayıdır.  Bu ise, en azından, a) Kürt dilinin bir yazılı iletişim aracı olarak geliştirilmesini, b) Kürtçe eğitimin yaygınlaştırılmasını, c) resmi işlemlerde (Türkçenin yanısıra veya tek başına) Kürtçenin kullanılabilmesini, ve d) Kürt coğrafyasına ilişkin Kürtçe ad repertuvarının kamu söylemine dahil edilmesini içerir.
Türkçenin yanısıra ikinci bir ulusal – veya bölgesel – kamu dilinin kabulü, Türkiye Cumhuriyeti tarihi açısından bir devrim niteliğindedir. Şüphesiz her devrim gibi siyasi bir mücadelenin ve güç dengelerindeki bir değişimin sonucudur. Kanımızca, bugün varılan noktada kaçınılmaz bir gelişmedir. Detayları nasıl olursa olsun sonuçta Kürt dili kamusal alanda yerini alacaktır; onunla birlikte “Kürtçe” kabul edilen yeradları da Türkiye coğrafyasının doğal bir unsuru olarak haritalarda, yazışmalarda, resmi belgelerde, trafik levhalarında ve haberlerde boy gösterecektir. 
Burada ilgi çekici bulduğumuz, fakat üzerinde henüz yeterince durulmamış olan husus şudur.
Kürtçe, ülkenin kamusal yaşamında İKİNCİ dil olarak kabul görecektir. Bunun adeta zorunlu bir yansıması olarak Kürtçe sayılan yeradlarının da İKİNCİ ad olarak benimsenmesi beklenir. Türkçe VE Kürtçenin kamu dilleri olarak tanındığı bir ortamda, kaçınılmaz görünen bir refleksle, mevcut (bürokratik) yeradları bu yerlerin “Türkçe” adları olarak kabul görecek ve onların YANISIRA Kürtçe sayılan adların kullanımı gündeme gelecektir.  
Abdullah Gül’ün ziyaretiyle ünlenen kasabanın “Kürtçe” sayılan adı Norşên ise, “Türkçe” sayılan adı Norşin değil Güroymak’tır – Güroymak bir İçişleri Bakanlığı memurunun masabaşında ürettiği ad da olsa. Keza o ilin “Kürtçe” kabul edilen adı Dersîm ise, geniş kesimlerce “Türkçe” olarak değerlendirilen adı da Tunceli’dir.
Dolayısıyla kamuoyunun çok geniş bir kesimi için Türkçe ve Kürtçe adların – tıpkı İsviçre’de, Katalonya’da, Galler ülkesi ve İskoçya’da, Belçika’da, Lüksemburg’da, Alto Adige/Südtirol bölgesinde, eski Çekoslovakya’da ve İsrail’de olduğu gibi – YANYANA kullanılması en doğal çözüm olarak görülecektir.
Bugünün koşullarında kanımca makul olan budur; bundan farklı bir çözüm siyasi açıdan gerçekçi değildir.
Oysa dikkat edilirse, bundan elli veya yetmiş yıl önceki durum bu değildi. Bugün Kürtçe sayılan yeradlarının ezici çoğunluğu 1960 reformu öncesinde Türkçe kayıtlarda kullanılan ve yüzlerce yıldan beri kullanılmış olan adlardı. O kasabanın Türkçe adı Norşên olmasa bile Norşin idi. O ilin Türkçe adı da tartışılmaz bir şekilde Dersim idi.   
Elli veya yetmiş yıllık siyasi uygulama bölgede yeni bir realite yaratmıştır. Daha önce bölgede varolan Kürtçe (veya Ermenice, Arapça, Süryanice…) isimler ORTAK kamu söyleminin bir parçası olarak kabul görürken, Cumhuriyet dönemi uygulamalarının bir sonucu olarak bugün Türkçenin (ve Türklerin) isim hazinesi ile Kürtçeninki ayrışmıştır. İki ayrı ulusal vokabüler ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla bugün bölgede Cumhuriyet döneminde verilmiş olan yeradlarının kaldırılarak eski adlara geri dönülmesi kamuoyunda “Türkçenin” yenilgiye uğraması ve “Türkçe adların” bölge coğrafyasından silinmesi olarak algılanacak ve buna uygun duygusal tepkilerle karşılaşacaktır.
Bunun tercih edilecek bir yol olmadığı kanısındayım.
*
Kürt coğrafyasında izlenmesi gereken yol bence son derece nettir.
a.    Her şeyden önce bölgedeki coğrafi birimlerin Kürtçede cari olan adlarının tesbiti ve yazımının standartlaştırılması gereklidir.
b.    Bu amaçla bölgede kullanılan bellibaşlı eski dilleri (Kurmanci, Zazaki, Ermenice, Arapça, Süryanice) bilen ve tarihî araştırma metodlarına vakıf kişilerden oluşan bir uzmanlık heyeti kurulmalıdır.
c.     Kürtçe adlar varolan resmi (“Türkçe”) adların yanısıra genel dolaşıma sokulmalı; ikidilli haritalar yayımlanmalı; ikidilli trafik levhaları yapılmalı; okullarda Kürtçe adların öğretilmesi teşvik edilmelidir.
d.    Farklı dil ve lehçelerin konuşulduğu yerlerde yerel adın Kurmanci biçiminin yanısıra diğer dil ve lehçelerdeki (Zazaki, Arapça, Süryanice vb.) biçimleri de tesbit edilmeli ve yayımlanmalıdır.
Kısıtlı dolaşıma sahip olan mezra, mahalle, mevki, dere vb. birimlerde yerel adın muhtemelen çok kısa süre içinde tek ad olarak benimseneceğine kesin gözüyle bakılabilir. Tek yerel dilin egemen olduğu bölgelerde Türkçe köy adlarının da bir süre sonra kendiliğinden kullanımdan düşmesi beklenir.
Buna karşılık belediye ve ilçe adları gibi daha geniş sirkülasyona sahip olan ve bir ölçüde kamuoyuna malolmuş olan Türkçe adların, görünür gelecekte yerel adlarla bir arada yaşamaya devam edeceği kabul edilmelidir.

B. Kültürel mirasın korunması
Türkçeden başka anadillerin konuşulmadığı bölgelerde yeradlarının iadesi meselesi daha karmaşıktır.
Bu yerlerin birçoğunda eski yeradları, toplumun en azından büyükçe bir bölümü tarafından unutulması tercih edilen “yabancı” bir kültüre aittir. 95 yıldan veya daha uzun süreden beri Ermenilerin yaşamadığı bir köyde “Ermenice” olarak algılanan eski ada dönüş, haklı veya haksız tepkilere yol açacaktır.
Bunun yanısıra, yukarıda belirttiğim gibi birçok yerin Türkçe olan adı dahi nahoş çağrışımlara sahip olduğu veya unutulması istenen gerçeklere işaret ettiği için yerel halkın isteği veya rızasıyla değiştirilmiştir. Bunların iadesini önermek şiddetli tepkilere yol açabilir.
“Referandum yapalım, çoğunluk karar versin” yaklaşımı çözüm değildir. Çünkü yerel düzeyde görüş birliğinin bulunduğu çok nadir örnekler dışında, önemli azınlıkların dışlanmasına ve belki duygusal tepkiler göstermesine neden olacaktır.
Türkçenin anadil olduğu bölgelerde, Cumhuriyetin yeradı değiştirme projesinin önemli oranda kalıcı olduğunu kabul etmek zorundayız.
Kaybedilmiş olan kültürel geçmişin bu bölgelerde bir ölçüde de olsa canlı tutulması belki Türkiye’nin 2006 yılından beri taraf olduğu UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirası Koruma Sözleşmesi çerçevesinde mümkün olabilir.
Hemen belirtelim ki Sözleşmenin ismen sayarak koruma altına aldığı kültürel pratikler arasında geleneksel yeradları mevcut değildir. Ancak yeradlarının temsil ettiği kültür mirası, sözleşmenin genel amacına ve tanımlarına tam olarak uyar.
2003’te kabul edilen Sözleşmenin gerekçe bölümünde “küreselleşen dünyanın bir olgusu olarak ortaya çıkan kitle kültürü[nün], insanlığın binlerce yıllık sözel kültürel belleğinde korunan büyük bir kültürel birikimi yok etmesi” olgusu esas alınmıştır. Somut olmayan kültürel miras (intangible cultural heritage) “kültürel çeşitliliğin potası ve sürdürülebilir kalkınmanın güvencesi”dir. Sözleşme “İnsanlığın somut olmayan kültürel mirasının korunması konusunda evrensel bir irade ve ortak kaygının” varlığını vurgular.
Sözleşmenin 2.3 maddesi “koruma” (safeguarding) başlığı altında, somut olmayan kültürel mirasın “tesbiti, belgelenmesi, araştırılması, muhafazası, olumsuz etkenlere karşı korunması, canlandırılması, formel ve informel eğitim yoluyla aktarılması, değişik yönleriyle yeniden hayata geçirilmesi”ni hedef olarak tesbit eder.[1]
Taraf devletler 12. madde uyarınca kendi ülkelerindeki somut olmayan kültürel mirasın envanterlerini çıkarmakla mükelleftir. 14. maddeye göre devletler, “somut olmayan kültürel mirasın tanınması, saygı kazanması ve canlanması amacıyla, i) genel kamuoyuna ve özellikle gençlere yönelik eğitici, farkındalığı artırıcı ve bilgilendirici programlar düzenlemek … iii) idari düzenlemeler ve bilimsel araştırmalar yoluyla mirası korumaya yönelik becerileri geliştirmek, iv) informel bilgi aktarım yöntemlerini kullanmak; b) kamuoyunu mirasa yönelik tehditler konusunda aydınlatmak” görevini üstlenir.[2]
21. maddeye göre UNESCO’nun ilgili komitesi somut olmayan mirasın korunması amacıyla taraf devletlere “korumanın çeşitli yönleriyle ilgili araştırmalar yapmak, uzman ve uygulayıcı personel sağlamak, personel eğitimi vermek, standart belirlemek, altyapı oluşturmak ve işletmek, ekipman ve beceri sağlamak” gibi yardımları taahhüt etmektedir.
Eski yeradlarının korunması ve canlandırılması konusunda bu aşamada yapılabilecek olan ve belki de yapılması gereken, resmi bir iade sürecinden ziyade, bu tür araştırma, belgeleme ve bilinçlendirme programıdır.
*
Daha somut olarak,
a.    Yerel adlarla birlikte yerel tarihin, akademik ve popüler çerçevelerde araştırılması, belgelenmesi ve yayımlanması teşvik edilebilir;
b.    Popüler yayınlarda ve eğitim müfredatında eski adların yaşatılması sağlanabilir;
c.     Karayolu levhalarında – ya da en azından turistik bilgilendirme tabelalarında – eski adlar anımsatılabilir;
d.    Eski ve yeni adları birlikte gösteren haritaların yayımı kolaylaştırılabilir.

Cüzi bütçelerle ve siyasi açıdan risksiz kararlarla hayata geçirilebilecek olan bu uygulamaların, kendi geçmişiyle ve kimliğiyle daha barışık, daha çoğulcu, daha özgüven sahibi bir Türkiye hedefine – biraz da olsa – hizmet edeceği muhakkaktır. 


[1] “… ensuring the viability of the intangible cultural heritage, including the identification, documentation, research, preservation, protection, promotion, enhancement, transmission, particularly through formal and non-formal education, as well as the revitalization of the various aspects of such heritage.” Sözleşmenin resmi Türkçe metni anlaşılmaz bir dille yazıldığı için yeniden Türkçeye çevirildi.
[2] (a) ensure recognition of, respect for, and enhancement of the intangible cultural heritage in society, in particular through: (i) educational, awareness-raising and information programmes, aimed at the general public, in particular young people; (ii) specific educational and training programmes within the communities and groups concerned; (iii) capacity-building activities for the safeguarding of the intangible cultural heritage, in particular management and scientific research; and (iv)non-formal means of transmitting knowledge; (b) keep the public informed of the dangers threatening such heritage, and of the activities carried out in pursuance of this Convention; (c) promote education for the protection of natural spaces and places of memory whose existence is necessary for expressing the intangible cultural heritage.


9 Eylül 2011 Cuma

Kırkbin köyün biri

Kızılkilise. Eskiden meşhur bir Ermeni köyü imiş. 1828 Rus harbinden sonra halkı topluca Rusya’ya göçmüş. (Burada kastedilen “Rusya” Rusya’nın aynı yıl İran’dan zaptettiği Erivan vilayetidir.) O devirden geriye bir aile kalmış.

Bir süre sonra Hemşin’in köylerinden göçen Ermeni ve Müslümanlar yerleşmiş. 1890 küsur senesine gelindiğinde köyde 30 hane Müslüman, 35 hane Ermeni nüfus varmış. Coğrafya ansiklopedisi yazarı Peder Eprigyan¹ “buranın Ermenilerinin Müslümanlarla akrabalık ve hısımlık ilişkisi vardır; hatta aralarında öyleleri vardır ki teyze ya da hala ve dayı oğulları Müslümandır” diye hayretini belirtmiş. O devir için çok yaygın bir hal değil; şaraptan dönme sirke keskin olur misali, dönenin kalanla dost kalması enderdir.

Köyün ortasındaki tepenin üzerine 1890’dan az bir süre önce kocaman bir cami yapmışlar. Köyün adına vesile olan kızıl kilisenin temel taşları Eprigyan'ın aktardığı bilgiye göre camiin on adım ötesinde görülmekteymiş. Maamafih Ermeni cemaati de 1865’te Kâhya Sahak’ın himmetiyle (kim olduğuna dair bilgi yok) hayli büyük ve güzel bir kilise yaptırmış. Aşağı mahallede 1828 muhacirlerinden kalma eski bir toprak kilise de varmış ama kullanılmıyormuş.

Eprigyan’dan bu kadar. 1915 tehcirine ait listelerde bu köyden 200 nüfusun sürüldüğü yazılı. Akıbetlerine dair bir şey bulamadım. 1960’ta adını Güzelyayla yapmışlar. Erzurum’un 38 km kuzeydoğusunda, Tortum yolu üzerinde, iddiasız bir yer. Son seçimde Ak Partiye 78, MHP’ye 23, BBP, Hepar ve Saadet’e birer oy çıkmış.

*
1828 muhaceretini pek bilmiyordum, son haftalarda okudukça gözümden perdeler indi. Öyle anlaşılıyor ki, Erzurum, Kars ve Ağrı vilayetlerinin Ermeni nüfusunun büyük bir kısmı, her halükârda yarıdan fazlası, 1828’de Paskieviç’in ordularıyla birlikte apar topar sınırın öbür yanına göçmüş. Hadiseden 60-70 yıl sonra bile o taraflar terkedilmiş, ya da bir zamanlar mamurken şimdi üç beş hane kalmış, ya da göçer Kürt ve Türkmen aşiretlerince işgal edilmiş ex-Ermeni köyleriyle dolu görünüyor. Bu dediğim, 1880-90’lar. Meşhur soykırımdan bir kuşak önce.

Göçün sebebi nereye kadar katliam korkusudur, nereye kadar Ruslar yeni aldıkları Erivan vilayetini iskân etmek için teşvik ettiler, emin değilim. Ama 1915’e bu kadar odaklandıkça, buzdağının esas büyük kısmı sanki gözden kaçırılıyormuş gibi geliyor bana.

--------------
DİPNOT
¹ H. S. Eprigyan, Badgerazart Pnaşxarhig Pararan [Resimli Coğrafya Sözlüğü], iki kalın cilt, Venedik 1902. Hazinedir.

6 Eylül 2011 Salı

Pseudo-Avşar problemi

Problem şu: Kadim adı Avşar Köyü olan köy nasıl Rum köyü olur?

İhtimalleri sayalım.

Birinci ihtimal: Eskiden Türk köyü idi. Bilinmeyen bir tarihte Türkler gitti, Rumlar yerleşti. Bu bir kere olmaz. Eşyanın tabiatına aykırı. O köyü Rumlara yedirmezler. Uzun süreden beri (yani tapu ve miras iddiası güdecek kimse kalmamacasına) metruk ise olur belki. Ama o zaman da adı Avşar Köyü kalmaz, yeni isim verilir. Adı hatırlanıyorsa tapusunu da hatırlayan biri çıkar.

İkinci ihtimal: Avşarlar köyü Rumlara kiraladılar. Bu olabilir, mümkün. Araştırmak lazım.

Üçüncü ihtimal: Rumlar Rum değildi, Hıristiyan Türk idi. Hatta belki Avşar Türkü idi. Bence bu da olmaz, kulağa doğal gelmiyor. Avşar vs. sonuçta sırf biyolojik soy adı değil, kültürel bagajı olan bir isim. Hıristiyan Türkler kendilerine bu adı vermiş olamaz.

Dördüncü ihtimal: Rumlar kendilerini korumak maksadıyla kamuflaj yaptılar, köylerine Türkçe isim verdiler. I-ıh, bu da zayıf. Rumların korkacağı kişiler harita üzerinden araştırma yapan kütüphane fareleri değil ki, oranın komşusu olan haydutlar. Kimin Rum kimin Müslim olduğunu bilmezler mi?

Beşinci ihtimal: Aynen Güzel Cumhuriyetimizin yaptığı gibi Osmanlı döneminde de yer isimleri dalga dalga Türkçeleştirildi. Rumun köyüne birileri gelip piyango usulüyle Avşar, Kayı, Kınık, Köseveli, Satıağa, Çukurviran gibi isimler verdi. Resmi işlemlerde bu adların kullanılmasını mecbur kıldı.

Bana öyle geliyor ki doğru cevap beşincisidir. Bütün belirtiler onu gösteriyor, 1450 ile 1460 arası bir tarihte Osmanlı devletinin idaresinde olan topraklardaki bütün köy ve mezralara – Avşar, Gökçeviran, Göynücek, Kızılsaray, Elmacık, Pelitbükü, Doğanoğlu, Hamzalı… gibi – Türkçe standart isimler vermişler. Ta 1550’lere kadar da vergi tahrirleri yapıldıkça, saray haremine alınan cariyelere takma isim verilmesi gibi, bilumum müslim ve gayrımüslim köylerine böyle standartlaştırılmış “vergilendirme isimleri” takılmış.

Birkaç tane mühim belirti var bu tezi doğrulayan.

Bir, 1460 itibariyle Osmanlı devleti sınırları içinde olan yerlerde (mesela Bursa'da, İzmir'de, Edirne'de) bugün Türkçe köy adı oranı %90 civarında. Oysa bunlardan daha eski tarihte Türkleştiği halde 1460’ta Osmanlı egemenliğinde olmayan Erzurum, Malatya, Karaman gibi yerlerde Türkçe yeradı oranı çok daha düşük, Erzurum’da %40 dolayı, Karaman’da da bilemedin %65-70. [Bu oranlar 1960'taki büyük Türkçeleştirme hamlesinden öncesi için geçerli.] Yani bir yerin daha eski veya daha derinlemesine Türkleşmiş olmasıyla o yerin Türkçe yer isimleri oranı arasında örtüşme yok.

İki, Ömer Lütfi Barkan’ın yayımladığı Hüdavendigâr Vilayeti tahrir defterlerinde şöyle bir gariplik göze çarpıyor. 1487 tarihli defterde hemen hemen bütün yer adları Türkçe. 1521 ve özellikle 1573 tarihli defterde ise “Balcılar namı diğer Molivos” cinsinden çift isimler ciddi bir artış gösteriyor. Türkçe adı olan yerlere sonradan Rumca isim verilmesi pek mantıklı görünmediğine göre, 1487’de “unutturulmuş” olan bazı isimlerin sonradan hortladığını düşünmek yanlış olmasa gerek.

Üç, bundan tam emin değilim, ama tahrir defterlerindeki bütün yer adları 15.-16. yüzyıl Türkçesinin özelliklerini ve o dönemin ideolojik kaygılarının izlerini taşıyor gibi. Bunu daha araştırmak gerek, şimdilik sadece bir sezgi.

Bunlardan ne sonuç çıkarıyoruz?

Bir: Anadolu’da bir yerde Kayı, Kınık, Eymir, Avşar, Çepni, Yüreğir, İğdir gibi buram buram Ortaasya kokan isimler görürsen hemen heyecanlanma. Dur, sakin ol, araştır. Defterdarlık kaleminde 9-5 çalışan bir memurun kafadan attığı isimler olabilir bunlar. Yirminci yüzyılda kesin öyledir, ama Fatih zamanında öyle olmaz diye bir şey yok.

İki: Anadoluda insan topluluklarının kökenine dair söylenen her, ama HER sözün yalan olma ihtimali, doğru olma ihtimalinden daha yüksektir. Bunu da asla aklından çıkarma.

Ataları Ortaasyadan gelmişmiş. Güleyim bari.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Kalktı göç eyledi Avşar illeri

Avşar Köyü hali vakti yerinde, büyükçe bir Rum yerleşimi imiş. 1823 yapımı Ayios Yiorgios kilisesi varmış. Yanılmıyorsam Bakırdağı’ndaki madeni işletmekle iştigal ederlermiş. Elinofon imişler, yani Yunanca konuşurlarmış diyor 1905 tarihli Rum Hayırsever Cemiyeti yıllığı, ama bu tip iddiaları ihtiyatla karşılamak lazım. Turkofon olmak pek ayıp ve cahilce bir şey sayıldığından, nezaketen de öyle yazmış olabilirler. Belki de pazar günleri kilisede temiz giysilerini giydiklerinde Rumca konuşurlardı, kim bilir.

1870 gibi bir tarihte köy dağılmış. Sebebini bilmiyorum. Ama 40 hane Kiske köyüne (şimdi Yaylaköy), 23 hane Satı köyüne, 50 hane Çukuryurt köyüne yerleşmiş. Geriye sadece 20 hane kalmış. Onların da 1905’e doğru dağıldığı anlaşılıyor. Ayrıca o yakındaki Postukaraköy ve Karacaviran nüfusu da Rummuş. Kaleköy’de de birkaç Rum aile varmış. 1919 ile 1923 arası bir tarihte hepsi birden tepelenmiş. Ya da mübadele edilmişler, bilgi bulamadım.

Neresi biliyor musunuz? Kayseri’nin Develi ilçesinin en güneyinde, Zamantı Irmağının sol tarafında kalan kısmı. O tarihte Kayseri’ye değil Adana’ya bağlı. En derin Anadolu. Köy isimleri o zamanın isimleridir, yani Cumhuriyet döneminde düzeltilenlerden değil. Kadim tarihten beri Avşar, Çukuryurt, Postukara, Karacaviran gibi haso Türkçe adlar taşımışlar.

Avşar’ın yerini bulamadım. Şıhlı kasabasına bağlı bir Avşar mezrası var görünüyor; belki orasıdır.

Şimdi oraların yerel internet sitelerine bakıyorsunuz. Maşallah hepsi daha dün olmuş gibi Horasan’ı, Alpaslan’ı, Ahmet Yesevi’yi, Avşar Türklerini, Oğuzların 24 boyunu hatırlıyorlar. Hititlerle Frigleri de bir şekilde Ortaokulda öğrenmişler, onları da görev gereği anmazlık etmiyorlar. Rumlar? İstiklal harbinde saldırmışlar, ama püskürtülmüşler Allahtan. Nereden çıktıkları belirsiz.

*
Ne zamandır Anadolu yer adlarına çalışıyorum. Her gün buna benzer en az beş tane hikaye öğreniyorum. Cehaletime her geçen gün biraz daha şaşakalıyorum. Bakar mısınız? Avşar köyü: özbeöz Rum yerleşimi!

2 Eylül 2011 Cuma

Ya İstibdat ya Ölüm!

Eski dilde istiklal iyi bir şey değil: keyfi iktidarla, hukuksuzlukla, istibdadla birlikte anılan bir kavram. Kıymete binmesi 20. yüzyıl başları gibi görünüyor.

Kelimenin esas anlamı yalnızlık. 16. yüzyılda Ahteri sözlüğü infirad (“yalınma, yalnız kalma”) demiş. Ondan 150 yıl sonra Meninski eşanlamlısını yalınğızlık diye vermiş, ama “absoluta authoritas, plenum dominium, plenipotentia” diye eklemiş. Yani mutlak ve koşulsuz iktidar, sınırsız güç. Bir sürü örnek saymış. İstiklal-i külli = her türlü sınırdan azade mutlak otorite. İstiklal bulmak = ipini koparmak. Her biri tarik-ı istiklale salik oldı, yani başlarına buyruk oldular, ama övülecek anlamda değil, derebeylikten, isyandan söz ediliyor. Bir de iyice şaşırtıcı örnek: “Min ba’ad [bundan böyle] âli Osman istiklal bulup istibdad davasına iktidar bulmayalar.” Bağlamı çözemedim, ama belli ki Osmanoğlunun iktidar azgınlığına karşı bir çare arayışı söz konusu.

20. yüzyılda İbnülemin, istiklal sözcüğünü hala bu anlamda kullanır. Sultan Abdülaziz’i deviren cuntanın sadrazamı olan Rüşdi Paşa, yazara göre “Sultan Muradın saltanatı hengâmında atabeki devlet, yahud diktatör mertebesine yükselerek istiklâl ve istibdade koyulmuş olan reviyet şiar, hud’akâr [kuşkucu ve hilebaz] bir adem”dir. Atabeki devlet, Moğollar çağında fiili iktidarı ele geçirerek derebeyliğe soyunan vezirlerden kinaye. İstiklal ve istibdad ikizliğine dikkat.

Bir üst güce hesap vermeyen iktidarın tehlikelerini gayet iyi algılamışlar belli ki. Avrupa Birliği hakkında ne düşünürlerdi bilmem, ama İbnülemin’in yazdığı tarihte İstiklal Marşı çoktan bestelenmişti, o sözcüğü masumane kullanmış olduğunu sanmam.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

De ki Bandırma vapuru yolda battı

(Yanlış Cumhuriyet'ten bir bölüm aktarıyorum. 1994'te yazıldı, 2008'de yayımlandı.)

Milli Mücadele olmasa, Türkiye bağımsızlığını kaybeder miydi?

Türk devletinin bağımsız varlığına son verilmesini öngören bir talep veya tasarıya, ne İtilaf devletlerinin Dünya Savaşı yıllarındaki gizli paylaşım anlaşmalarında, ne Mondros mütarekenamesinde, ne Sèvres antlaşmasında, ne de Batılı devletlerin resmi deklarasyonlarında veya sonradan açıklanmış belgelerinde rastlanmaz.

Dünya Savaşı galipleri, 1914-1923 döneminde Türkiye'ye ilişkin bir dizi farklı senaryoyu gündeme getirmişler, çeşitli ihtimaller üzerinde durmuşlardır. Bu tasarıların ortak noktası, Türkiye'den bazı toprakların ayrılması ve geri kalan bağımsız Türk devletinin icra kabiliyetinin çeşitli askeri, ekonomik ve hukuki kayıtlarla kısıtlanmasıdır. Farklı senaryolar arasında Türkiye açısından en kötüsünü temsil eden Sèvres antlaşması ile en iyilerinden birini temsil eden Lausanne antlaşması, sadece kaybedilen arazinin miktarı ve uygulanacak kısıtlamaların niteliği açısından farklılık arzederler.

*
Bu dönemde Türkiye'ye karşı kamuoyu önünde en katı tavrı sergileyen ülke İngiltere olmuştur; Türkiye'nin fiilen işgali veya paylaşılması kararlaştırıldığı takdirde bu kararı uygulayabilecek durumdaki tek devlet de budur. Dolayısıyla Türkiye'yi yoketme kararının İngiltere'nin onay ve desteği olmadan alınması mümkün değildir.

Oysa,

a)   İngiltere'nin ne savaş esnasında ne de savaşı izleyen dönemde, bugünkü Türkiye sınırları içinde kalan topraklar üzerinde, resmen veya örtülü olarak ifade edilmiş bir toprak talebi olmamıştır.

b)  Yarı-bağımsız bir Türkiye üzerinde kurulacak İngiliz manda veya himaye rejimi de, İngiliz hükümetince mütarekeden itibaren defalarca ve kesin bir dille reddedilmiştir. (Ancak İngiltere, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarında müttefik devletler denetiminde bir uluslararası rejim kurulmasını savunmuştur.)

c)   Zayıflamış ve küçülmüş bir Türkiye'nin uzun vadede İngiltere'nin "kucağına düşeceğine" ilişkin bir beklenti eğer bazı İngiliz çevrelerinde varolmuşsa, bunun bugüne kadar herhangi bir belgesi keşfedilmiş değildir.

Uluslararası durum ve emsaller
Emperyalist devletlerin 1918'de Türkiye'nin bağımsız varlığına son vermeyi tasarladıklarına ilişkin inanış, sanırım gerek Türkiye'nin konumuna, gerekse dönemin uluslararası dengelerine ilişkin bazı yanlış kanılardan kaynaklanmaktadır. Olaylara daha global bir bakış, Batı'nın tasarıları hakkında bize daha sağlıklı bir perspektif sağlayacaktır.

1. Birinci Dünya Savaşının sonu, 19.cu yüzyıl emperyal politikalarının tüm dünyada çözülmeye başladığı dönemdir.

Batı ülkelerinin savaş nedeniyle içine düştükleri korkunç mali, askeri ve ideolojik/manevi zaaf, koloni halklarının fırsattan yararlanarak direnişe geçmelerine zemin hazırlamıştır: 1919'un ilk yarısında Mısır, Irak, Suriye, Hindistan, Afganistan ve Güney Afrika'da anti-kolonyal hareketler görülecektir. Kolonyalizme öteden beri karşı olan ABD'nin dünya politikasında ağırlık kazanması (ve bir ölçüde, Bolşevik devriminin etkisi), bu eğilimleri hızlandırmıştır.

İngiltere ve Fransa'nın, koloni imparatorluklarını yönetme ve savunma maliyetlerini kaldıramayarak, köklü tasarruf tedbirlerine gitmeleri de bu döneme rastlar. Bütçelerdeki sıkışmayla beraber, koloni harcamalarının kısılmasını – hatta kolonilerin tümden tasfiyesini – talep eden sesler, İngiliz ve Fransız parlamentolarında ağırlık kazanır. Çekilme süreci hemen sonuca ulaşmayacaktır; ancak İkinci Dünya Savaşını izleyen günlerde kolonyal imparatorlukların yıldırım hızıyla tasfiyesinin ilk adımları bu yıllarda atılmıştır.

Kolonyal sistemin ıslahı, barış konferansının en önemli konularından birini oluşturmuştur. ABD'nin öncülüğü, İngiltere ve Fransa'nın yarı-gönüllü desteğiyle, "geri" ülkeler için Milletler Cemiyeti mandası, himaye, ortak-yönetim gibi yeni yönetim biçimleri aranmıştır. Sonuçta bu arayışlardan önemli bir sonuç çıkmamış olsa da yönelim açıktır: savaşın galibi olan devletlerin dahi, eskisi gibi keyfi bir yayılma siyaseti izlemeleri iradesi ve imkânı artık kalmamıştır.

2. Osmanlı imparatorluğunun dağılmasıyla İngiltere ve Fransa’nın, Orta Doğu'da muazzam bir yeni imparatorluğa konduğu doğrudur. Ancak imparatorluklar çağının bu son büyük yayılma hamlesi, öncekilerden çok farklı bir karaktere sahiptir.

İngiltere, ele geçirdiği ülkelerde – Irak petrolleri ve Süveyş kanalı üzerindeki denetimini güvenceye almak dışında – kalıcı bir yönetim kurmayı denememiştir. Irak, 1922'de yapılan antlaşmayla bağımsız ve hükümran bir krallık olarak tanınmış, ancak 20 yıl süreyle askeri ve mali konularda İngiliz denetimini öngören himaye rejimi kurulmuştur. Anlaşma süresinin bitmesi beklenmeden, 1932'de Irak'a tam bağımsızlık verilecektir. Mısır'ın bağımsız krallık statüsü 1922 Allenby deklarasyonuyla teyit edilmiş; ülkedeki İngiliz askeri varlığının 1936 yılına kadar peyderpey tasfiye edilmesi konusunda anlaşmaya varılmıştır. Filistin'de Musevi-Arap çatışması nedeniyle İngiliz yönetimi daha aktif bir idari rol oynamaya zorlanmıştır, fakat tatmin edici bir yönetim modeli oluşturmadan 1948'de ülkeyi terkedecektir. Hicaz'da ise, birkaç askeri danışman ve kısıtlı para yardımı dışında İngiltere'nin kayda değer bir rolü olmamıştır. Hicaz krallığı 1926'da çöktüğünde, İngiliz yönetimi kılını bile kıpırdatmayacaktır.

Sadece Suriye'de Fransızlar daha kapsamlı bir kolonyal yönetim kurma yoluna gitmişlerdir; ancak bunun da görünen nedeni, 1918-20 yıllarında oluşan Suriye milli hükümetinin, İngilizlerce körüklendiği sanılan birtakım direniş denemelerine girmesidir. 1927'de Fransız yönetimi yerel temsilcilerden oluşan bir Kurucu Meclis toplanmasına izin vermiş, 1936'da ise Suriye'ye bağımsızlık tanımayı kabul etmiştir (Daha sonra İkinci Dünya Savaşının çıkması nedeniyle bu antlaşma ancak 1946'da uygulanabilmiştir.)

Adı geçen yerler, unutmamalı ki, 400 ila 700 yıldan beri yabancı egemenliği altında ve devlet teşkilatından yoksun olarak yaşamış, devlet olmanın asgari altyapısına (örneğin orduya, donanmaya, ciddi bir polis teşkilatına, vergi toplama sistemine, tapu kayıtlarına, idareci yetiştiren yüksek okullara, bunları kuracak yetişmiş kadrolara) sahip olmayan ülkelerdir. Osmanlı'nın yoktan var edilmiş birkaç geri vilayeti üzerinde dahi doğrudan yönetim kurmaktan kaçınan İngiltere ve Fransa'nın, yüzlerce yıllık imparatorluk geleneğine, yönetim kurumlarına, az çok tecrübeli elit kadrolara, köklü bir orduya ve hükümran devlet ideolojisine sahip Türkiye gibi bir ülkeyi, halkının arzusu hilafına yönetebileceğini sanması için bir neden görünmemektedir.

3. Üstelik Suriye, Filistin, Hicaz ve Irak, Dünya Harbi sırasında savaşarak ele geçirilmiş, geleneksel tabiriyle "fethedilmiş" yerlerdir; savaş sonu itibarıyla fiilen İngiliz askeri işgali altındadır. Mısır ise 1880'lerden beri zaten İngiliz kontrolündedir. Bu ülkelerde tartışma mevzuu, yabancı yönetimin nasıl kurulacağı değil, nasıl ve hangi koşullarda çekileceğinden ibarettir.

Türkiye'de durum farklıdır: 1918 mütarekesi Misak-ı Milli sınırlarında imzalanmıştır. Ateşkesten sonra Türkiye'yi kalıcı bir şekilde ele geçirmek için İngiltere ve müttefiklerinin yeniden ciddi bir savaşı göze almaları gerekir. Oysa dört yıl boyunca tarihin en anlamsız katliamlarından birine tanık olan Avrupa kamuoyunun (ve o savaşta tükenen Avrupa ekonomilerinin) böyle bir maceraya izin vereceği çok şüphelidir. 1919 yazında İngiliz orduları hemen bütünüyle terhis edilmiştir. Savunma bütçesi 1918'de 800 milyon sterlin düzeyinden 1922'de 111 milyon sterline indirilmiştir. Savaş sırasında son sınırına kadar zorlanan İngiliz maliyesi, 1920'de ülke tarihinin en büyük krizlerinden birine girmiştir. Bu koşullarda İngiltere'nin Türkiye için yeni bir savaşı göze alacağını düşünmek, hayalperestlik olur.

4. Kaldı ki – ve işin püf noktası budur – Türkiye'nin böyle bir çabaya değecek bir stratejik mal varlığı yoktur. Emperyalist ülkelerin Türkiye'ye sahip olma hayaliyle kıvrandığını varsaymak, bu anlamda, objektif gerçeklerden ziyade milliyetçi duygu ve hayallere tekabül etmektedir.

Irak o tarihte yeryüzünün bilinen en büyük petrol rezervlerine sahiptir; üstelik İran ve Kuveyt petrollerinin denetimi için de Irak kilit konumdadır. Britanya imparatorluğu için can damarı değerindeki Süveyş Kanalı Mısır’dadır. Hicaz, Müslümanların kutsal mekânlarını barındırır. Fransızların Suriye ile ilgilenmesi de, Kerkük petrollerini ele geçirme planının bir parçası olarak gündeme gelmiştir; Kerkük'ü İngilizler "kaptıktan" sonra dahi, Suriye Kuzey Irak petrollerinin Akdeniz'e ulaşım yolu üzerindeki stratejik önemini korumuştur.

Ele geçirilip yönetilmesi birtakım yeni kurulmuş Arap ülkelerine oranla sonsuz ölçüde daha zahmetli ve pahalı olan Türkiye, bu zahmetin karşılığında istilacı güçlere nasıl bir fayda vaadedebilir?

Türkiye'nin petrolü yoktur. Kayda değer – uğruna savaşmaya değecek – başka yeraltı veya yerüstü zenginliği de yoktur. Türkiye'nin dünya dengeleri açısından en önemli stratejik avantajı Rusya'nın güneyinde aşılması güç bir tampon oluşturmasıdır. Ancak bu işlevi bağımsız ve dost bir Türkiye, parçalanmış, veya yabancı işgaline uğrayarak iç mücadelelere düşmüş, veya Batı'dan düşmanlık gördüğü için Rusya'ya sığınmak zorunda kalmış bir Türkiye'den daha iyi yerine getirebilir.

Amaç ticari pazarlar açmaksa, Türkiye zaten 1838'den 1913'e kadar İngiltere ve Fransa'ya hemen hemen tamamiyle açık bir pazar olmuştur. Ve buna rağmen bu ülkelerin ticaretinde ciddi bir yer edinmeyi başaramamıştır. Toplam yıllık cirosu en iyi ihtimalde 30-35 milyon sterlini aşmayacak bir pazarı ele geçirmek ve elde tutmak için emperyalist devletlerin katlanabileceği askeri masraf ne kadardır? Kaldı ki pazar açmak için ülkelerin fethedilmesi gerektiği fikri, Marksistlerin teorik evreni dışında pek taraftar bulabilmiş bir düşünce değildir. Örneğin siyasi bağımsızlığı bir hayli sağlam olan Fransa'nın, İngiliz mallarının dış pazarı olarak bu tarihte Türkiye'nin yaklaşık elli katı bir payı vardır. Bağımsız milletlerin seve seve satın aldıkları malları zorla satmak için Merzifon'a ve Maraş dağlarına ordular sevketmenin mantığını kavramak ise kolay değildir. Ayrıca Türkiye'de aklı başında bir bağımsız devlet olsa, Türk pazarını İngiliz mallarına kapatmak için ne gibi bir mantıklı nedeni olabileceği de meçhuldür.

Sonuç: Türkiye'yi neden zayıflatmak istediler?
İtilaf devletlerinin savaştan sonra Türkiye'ye karşı takındıkları düşmanca tavır, Türkiye'nin devlet olarak varlığına son vermekten çok, ülkeyi hırpalamaya, zayıflatmaya, yıpratmaya, cezalandırmaya, yıldırmaya yönelik bir politika olarak değerlendirilmelidir. Günümüzden örnek vermek gerekirse, Körfez savaşından sonra Irak'a, başka vesilelerle Libya'ya, İran'a, Sırbistan'a uygulanan müeyyideler akla gelecektir: uluslararası düzeni tehdit eden bir ülkenin "canının acıtılması" hedeflenmiştir. [Bu makalenin 1994’te yazıldığını hatırlatayım – SN 2011]

Bu tutumun gerekçesini anlayabilmek için, Türkiye'nin Jön Türk ihtilalinden beri içine girmiş olduğu tutumu hatırlamak gerekir.

Türkiye, 230 yıllık bir fasıladan sonra, İttihat ve Terakki yönetimi altında tekrar fetih hayallerine kapılmıştır. Enver Paşa Azerbaycan'ı ve Turan'ı istila etmeye kalkışmış; Mısır'dan Afganistan'a, Bakû'dan Bingazi'ye uzanan bir alanda Türk ajanları Batı çıkarlarına karşı terör ve sabotaj eylemlerine girişmişlerdir. Dünyaya meydan okuyan bir milliyetçilik anlayışı Türk yönetici sınıflarını etkisi altına almıştır.

Ülkede Batılıların mal varlıklarına el konmuş, alacakları dondurulmuş, sözleşmelere dayalı hakları feshedilmiştir.

Devletin Hıristiyan vatandaşlarına karşı uygarlık tarihinin az tanık olduğu bir tasfiye kampanyası açılmış, milyonlarca insan evlerinden ve yurtlarından sürülmüştür. Harp sırasında bu kampanyanın insanlık dışı boyutlar kazandığına inanılmaktadır.

İşte bu niteliklere sahip, saldırgan ve fanatik bir rejim İngiltere ve Fransa'ya karşı açtığı savaşta hezimete uğrayıp çöktükten sonra dahi, Türkler, Batı ile bir uzlaşma ve işbirliği arayışı başlatacakları yerde, yeniden bir meydan okuma havasına girmişlerdir. 1919 başlarından itibaren eski rejimin kalıntılarının siyasi ortama hakim olmaya başladığı, orduyu terhis etmeyi reddettiği, Anadolu'da bir direniş hareketi örgütlediği haberleri gelmeye başlamıştır. Karadeniz'de "kılıç artığı" Rumların düzensiz çetelerin saldırısına uğradığı, Kilikya'da tehcirden dönen Ermenilerin silahlı direnişle karşılaştıkları rapor edilmektedir. Musul'da İngiliz yönetimine karşı, Teşkilat-ı Mahsusacıların önayak olduğu sanılan bir Kürt ayaklanması patlak vermiştir. Mısır ve Hindistan'da 1919'un ilk aylarında filizlenen anti-kolonyal hareketlere İttihatçı Türklerin destek olduğundan kuşkulanılmaktadır.

İtilaf devletlerinin yardımıyla İstanbul'da örgütlenmeye çalışan muhalefet, ortama hakim olmakta tamamen başarısız kalmış, kısır siyasi çekişmelere gömülerek inisyatifi yeniden İttihatçılara terketmiştir.

Durumu İtilaf devletlerinin bakış açısından değerlendirebilmek için, Birinci Dünya Savaşı yerine İkincisini, Türkiye yerine Almanya'yı ve İttihat ve Terakki yerine Nazi Partisini koymayı deneyelim. Savaşın bitiminden altı ay sonra, acaba savaşı başlatan rejimin kalıntıları Almanya'da yeni bir liderlik altında toparlanarak işgal kuvvetlerine karşı bir direniş hareketi başlatsalardı sonuç ne olurdu? Almanya'nın taşrasında Nazi’lerce kışkırtılan kişilerin Yahudilere eziyet etmeyi sürdürdüğü duyulsa; Nazi eğilimli Alman basını Adenauer ve Brandt'ı "vatan haini" ilan eden kampanyalar açsa; eski rejime ait gizli silah depolarının ülke içlerine kaçırıldığı tesbit edilse; Alman yönetiminin gizlice Sovyetlerle anlaşıp müttefik işgaline karşı silahlı direnişe geçmeyi tasarladığı haber alınsa, acaba İkinci Dünya Savaşı galipleri nasıl bir tepki gösterirlerdi?

Almanların savaştan sonraki teslimiyet tavrına oranla, Türk tepkisinde etkileyici, hatta trajik bir kahramanlık ögesi bulunduğunu inkâr edemeyiz. Ancak sonuçta Almanya'nın mi, Türkiye'nin mi seçtiği yoldan daha kârlı çıktığı ayrı bir konudur.

26 Ağustos 2011 Cuma

Bugün sevgiline bir çiçek hediye ettin mi?


Salep orkidegiller familyasından bir bitki, ayrıca bu bitkinin kökündeki yumrularından elde edilen un, bir de bu unla yapılan içecek. Yumruların şekli evlere şenlik, resim koydum ki ayrıntısıyla tarif etmek zorunda kalmayayım.

Arapçası xusyetü’s-saˁleb olmalı diyorlar, ama benim bulabildiğim bütün sözlüklerde xusyetü’l-kelb var: tilki taşağı değil yani köpek taşağı. Türkçe halk ağızlarında ayrıca it taşağı denirmiş, affınıza sığınarak belirteyim. Xusye bildiğiniz husye, üç noktalı se ve ayın ile yazılan saˁleb ثعلب ise tilki. Türkçede husye düşmüş, tilki kalmış, normal değil aslında, tersi olmalıydı. Osmanlıca sözlüklerin bazıları sin ve elifle سالب yazıyorlar, Arapça tilkiyle ilgisini de kuşkuyla karşılıyorlar. Bana sorarsanız bağ kuvvetli, tartışacak bir şey yok. Halk ağzında salep yerine sahlep denmesi de orijinalde varolan ayın harfinin kanıtıdır.

Bilimsel adı neymiş bu meretin? Orchis mascula! Orchis, yani kh sesiyle orkhis, takılı hali orkhid-, husyenin Yunancası. Mascula da Latince eril, müzekker yani. Er taşağı diye çeviriyoruz. Anafikir aynı.

Orkidenin eski Yunancası da orkhis. 18. yüzyılda İsveçli biyolog Linnaeus bunu genelleştirip orchidaeafamilyasına ad vermiş, ki bunu da tam olarak taşakgiller diye çevirebiliriz, illa çevirmek gerekirse. Fransızcada orchidées (/orkide/) aslına bakarsan çoğuldur, yüksek ukalalık seviyesindeki insanlar öyle kullanır, ama pratikte tekili de pekala kabul ediliyor.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Ne demişim?

Milliyetçiliğin her çeşidinin boktan olduğunan inanan biriyim. Kürt milliyetçiliği dahil.

İnsanlar neden illa ki “benim dilimi konuşsun, isterse çapulcu olsun” sıfatında birilerinin yönettiği bir ülkede yaşamak ister, bundan ne zevk alır, bir gün bile anlamış değilim. Amerikan üniversitesine pekala gidiyorsun, Singapur şirketine çalışıyorsun, Japon hastanesine yatıyorsun, İngiliz kitabı okumayı seviyorsun, Arjantinli sevgili tutuyorsun. Neden yaşadığın ülkenin tarım orman ve hayvancılık bakanlığı seninle aynı dili konuşmaktan başka hayatta bir artısı olmayan öküzlerin elinde diye mutlu olasın, vallahi anlamaktan acizim. Avusturyalı daha iyi yapıyorsa ver o yapsın, sana ne?

Yani Kürtlerin bağımsızlığı fikrine en ufak bir sempatim yok. Ona bakarsan Türklerin bağımsızlığı fikrine de sempatim yok. 1919’da burasını bir müddet İngilizler yönetseydi bugün bin kat daha iyi bir yerde yaşıyor olurduk, şüpheniz olmasın.

*
Ha Kürtlere nerede sempatim var söyleyeyim.

Birileri eline sopayı almış yüz senedir memleketi sıra dayağından geçirmiş. Habire adamlara kimlik üzerinden hakaret ediyor, bizim atalarımız Ortaasyadan geldi size kodu, siz zaten adam sayılmazsınız, diliniz yok, kültürünüz yok, tarihiniz yok, ne mutlu yüce ırkımızdan olana, ya seversin ya terkedersin, sus hizaya gel eşek herif o dili konuşma diye girişiyor.

Şimdi, asgari onur sahibi olan bir insan böyle şeye tahammül edemez. Normal olarak hayatta kimlikle mimlikle işi olmayacak biri de olsa hakaret karşısında o kimliğin onurunu sonuna kadar dik tutmak ister. O lafları da Allahın izniyle o heriflere yedirir. Doğrusu budur. Bunu yapıyorsa alkışlanır. Yapmıyorsa “demek ki haketmişin” derler.

Derdimiz Kürtlere bağımsızlık yahut özerklik yahut demokratik bilmemne değil, hayır. Maksat o hakaretleri sahibine yedirmek. Kürtlere – ve Ermenilere, Japonlara, Türklere vs. – hakaret edemeyecekleri bir ambiyansı yaratmak. Yani derdimiz Türkiye meselesi, Kürtiye değil. Yoksa bana ne Kürdistandan? İki yılda bir kere Diyarbakır’a gideceksem ha pasaportla gitmişim ha pasaportsuz, ne fark eder?

*
Önceki yazıda başka şey anlatmışım ama, Allah için bir kişi anladı mı bilmem.

Bırak Kürtler haklı mı haksız mı davasını, yazı onunla ilgili değil. Bir gözlem yapıyor. Diyor ki dünyada ufak ulus milliyetçiliği azmıştır. Bir milletin öbür milleti kafasına göre yönetebildiği devir kapanmıştır. Koca Sovyetler Birliği yapamadı, Yugoslavya yapamadı, Saddam Hüseyin yapamadı, Etiyopya bile yapamadı. Hani nüfusu bir-iki milyon olur, ya da Tibetliler gibi kendi yurtlarında azınlığa düşmüş olurlar, belki. Ama on küsur milyonluk, coğrafi bütünlüğe sahip dünya yüzünde başka örnek var mı? Yok. Hepsi bu kadar. Hayal kurmanın alemi yok. Ya Türkiye aklını başına toplayıp Kürtleri memnun edecek bir çözüm bulacak. Ya da bugün olmazsa yarın, acı hakikatle yüzyüze gelecek. Başka ihtimal bulunmuyor.

Bundan 150 sene önce biri dese ki Bulgaristan, Arnavutluk yarın öbür gün kopar, herhalde saçmalıyor derlerdi. Sonuç ne oldu, sen ona bak.

Hem gaz ver, gaz ver, nereye kadar? Türkiya büyük ülkedir, çok çok çok büyük ülkedir, sıfır sorun padişahıdır, Somalinin hamisidir, peki, ama gazla bu iş bir yere kadar yürür. Sonra patlar.

*
Sonra yazı hiç tahmin etmediğiniz iki argümanla devam ediyor.

Bir, zannettiğinizin aksine vakit Türklerden değil Kürtlerden yana. Cumhuriyetin ilk devrinde oraları bugünkü kadar Kürdistan değildi. Mardin’e Kürtleri sokmazlardı. Siirt’te, Urfa’da, Adıyaman’da kimse Kürtçe konuşmazdı. Şimdi git bak ne oldu. Van’ı saymazsan Türk kalmadı. Süryani kalmadı. Araplar sindi, kayboldu. Zazalar araziye intibak etti. Kürt nüfus deli gibi arttı. Ve Batıdan göründüğü gibi hiç değil, özgüvenleri geldi, Kürtlükleri keskinleşti. İyi mi oldu kötü mü oldu demiyorum. 35 yıldır memleketi bucak bucak gezen ve bölgenin tarihini iyi bilen biri olarak, gördüğümü söylüyorum.

İki, sopa yöntemi ters tepti. Haklıydı, haksızdı, ama insancıklar yazık filan demiyorum bakın. Onlar ayrı mevzu, sırasıyla ona da geliriz. Buz gibi bir tespit: adamları vurdukça, dövdükçe, hapiste bilmem nerelerine cop soktukça tırsmadılar; daha bilendiler. İtiraf edeyim, direnmeleri hoşuma gidiyor. Bana da yapsalar inşallah ben de bilenirdim. Ama hoşuma gitse de gitmese de olgu bu. Fakt yani. 76’da, 80’de oralara giderdim, o zamanki haleti ruhiye ne, bugünkü haleti ruhiye ne. Arada uçurumlar var, ve korkma, sinme, tevekkül etme yönünde değil, zalimi hor görme yönünde. Galip geleceklerine inanmışlar. Daha bundan öte başa çıkamazsın. Yenildiğini kabul edeceksin. Bitti. Değiştir plağı. Hepsinin sorumlusu Ergenekon’du de, beş tane aptal paşayı içeri at, yeni sayfa aç.

*
Ha bundan ne sonuç çıkarmışım? Yaşasın halkların bilmemnesi mi demişim, zafer narası mı atmışım? Hayır. Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunması lazım demişim. Hatta o yetmez, Kuzey Irak’la Suriye de Türkiye’nin yörüngesine girse ne iyi olur diye üstü kapalı niyet belirtmişim. (Evet, merak ettinizse söyleyeyim, Ermenistan da girse ben şahsen sevinirim.)

Ama bunun için ne lazım? Bir dar, bir de geniş açılı lens lazım.

Dar olanı şu: Dünyada biri büyük biri küçük iki milletin başarıyla bir arada tutunabildiği örnekler nereler? Saymışız, Büyük Britanya var, İspanya var, iyi kötü Kanada var. Türkiye’nin önündeki örnekler budur. Aşağı yukarı bunlardan birine benzeyen, yahut o minval üzerine yeni bir şeyler kotaran bir model buldun buldun. Yoksa unut Hakkari’yi. Amerikayı baştan keşfedecek değiliz. Model budur, çözüm de şayet bulunacaksa orada bulunacaktır.

Geniş olanı da şu: Türklerin o allahın cezası millet-i hakime kibrini kırmadıkça çözüm mözüm olmaz. Kürt kardeşim yerine aynı rahatlıkla Kürt ağabeyim diyebildiğin gün, sünnetsiz Ermeni dölünün de bu milletin mukadderatında omzu ve ağzı kalabalık yeniçeri kadar hakkı olduğu fikrini içine sindirebildiğin gün bir önceki paragrafta sözü edilen çözümleri adam gibi masaya koyup tartışabilirsin. Yoksa konuşalım diye ağzını her açtığında karşındaki sadece hakaret duyar; açılımın da ayağına dolanır; vermeye tenezzül ettiğin haklar da, verdiğin gün solar, kurur, dökülür.

İşte buyurun, çözüm perspektifi. Bana sorarsanız gayet vatanperver, yapıcı, iyimserimsi bir perspektiftir. Ama yok öyle değil deseniz de üzülmem. Yeter ki adam ne demiş diye merak edin, kırk senelik bayat şablonlarla sayfamı doldurmayın.

Mersi.

19 Ağustos 2011 Cuma

Kürt Sorunu Yoktur, Türk Sorunu Vardır

Bu yazıyı iki yıl önce "Kürt Sorunu" hakkındaki derleme bir kitap için yazmıştım. Basında çıkmadı. Aradan geçen sürede hiç eskimediğini sanıyorum.

Dünyada halen başka bir ulusun siyasi egemenliği altında yaşamaya devam eden en büyük homojen ulusal topluluk Türkiye Kürtleridir sanırım. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya, egemenlikleri altındaki ulusal topluluklara hükmedemeyerek dağıldılar. Çin’de Uygurlar ve Tibetliler kendi ülkelerinde küçük bir azınlık durumundalar; hiçbir coğrafi alanda homojen bir çoğunluğa sahip değiller. Başka bir ilginç örnek olan Etiyopya’da egemen Amhari ulusunun üstünlüğü 1991 devriminden sonra sona erdi, gevşek bir federal yapı benimsendi. Sudan devleti, Arap olmayan bölgeler üzerindeki hakimiyetini kaybetti. Nüfusu 10 milyonu aşan başka örnek düşünemiyorum.

Dünyadaki başarılı görünen çokuluslu devletlerde iki ayrı model göze çarpıyor. İsviçre ve Hindistan’da devlet, bir ulusal toplulukla özdeşleşmiş değildir. İsviçre’de dört, Hindistan’da ise 18 kadar etnik topluluk, ayrı ayrı egemenliğe sahip birimler olarak yaklaşık eşit haklarla bir araya gelmiş ve ortak bir devlet kurmuşlardır. Bu devletler, egemenlikleri altındaki ulusal topluluklardan herhangi biri ile özel bir bağı olmayan birer siyasi üstyapıdır. Çekoslovakya’da bu model yürümedi. Belçika’da da, ayrı iki topluma dayanan devlet modelinin çözülmeye yüz tuttuğu görülüyor.

Bu modelin Türkiye için geçerli olmadığı muhakkaktır.

Diğer model, İngiliz egemenliği altında geniş haklara, özgürlüklere ve yerel idari yapılara sahip olan ve güçlü bir ulusal kimliği koruyan İskoçya ve Galler Ülkesi modelidir. Buna benzer bir model İspanya’nın Katalan ve Bask ülkelerinde büyük mücadelelerden sonra kurulabildi. Kanada’daki yapı teorik olarak İsviçre’ye benzer bir federasyon ise de pratikte daha çok İngiltere ve İspanya modeline yakındır.

Türkiye’de eğer Kürt Sorununa barışçı bir çözüm bulunabilecekse, İngitere ve İspanya modelinden farklı bir seçenek mevcut veya mümkün görünmüyor.

Zaman Kürtlerden yana
----------------------------
Türkiye’de mevcut yapının daha fazla sürdürülemeyeceği apaçık ortadadır. Öngörü sahibi siyasi yorumcular bu gerçeği daha 1960 ve 70’lerde algılamışlardı.

Türk devletinin, sayıca bu kadar büyük ve coğrafi anlamda homojen bir topluluğu askeri kontrol ve propaganda yoluyla ilelebet elde tutmaya yetecek maddi güce ve basirete sahip olduğu şüphelidir. Kaldı ki Sovyetler örneği, öyle bir güç ve basiret olsa bile, günümüz dünyasında bunun ulusal toplulukları yönetmeye yetmediğini kanıtladı.

Zaman Kürtlerden yana işlemiştir. Türkiye’nin Doğu bölgesinde Cumhuriyet’ten önce varolan sosyal ve etnik denge Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürtler lehine radikal bir şekilde değişti. Türk yönetici, Ermeni köylü ve esnaf, Arap tüccar ve din adamı ile Kürt aşiretten oluşan eski çokuluslu yapı, Ermenilerin tasfiyesiyle dengesini kaybetti. Eskiden Diyarbakır, Van, Bitlis gibi kentlerde kent nüfusunun önemli bir unsurunu oluşturan Türk yönetici sınıfı 1925-60 yılları arasında bölgeyi terkederek yerel egemenliği Kürtlere bıraktı. Bölgede bugün devlet memurları ile aileleri dışında yerleşik Türk unsuru kalmamış gibidir.

1960-70’lerde Kürt gençliğinin lise ve üniversite eğitimine katılmasıyla birlikte eski sosyal hiyerarşi altüst oldu. Eğitilmiş kuşağın, kendi ülkesinde aşağılanan bir “ikinci sınıf” vatandaşlığa razı olmayacağı ve yönetim pozisyonlarını talep edeceği aşikârdı. Nitekim 1970’lerdeki ilk Kürt milliyetçi hareketlerinin hemen tümüyle üniversite gençliği arasında ortaya çıkmış olması anlamlıdır.¹

1990’larda boşaltılan köylerden kentlere akan nüfus, bölgede Kürt kültürel egemenliğinin pekişmesine zemin hazırladı. Bölgede önemli bir nüfus oluşturan Zazalar (Siverek gibi birkaç örnek hariç) ya Kürtlüğe asimile edildi, ya da siyasi bakımdan Kürt hareketi içinde yer aldılar. Yakın tarihe kadar Arap çoğunluğun bulunduğu Mardin ve Urfa kentleri ile kısmen Siirt’te bugün Kürtler egemen unsurdur.

Ayrıca nüfus artış hızı bakımından Kürtler, Türklere karşı bariz bir üstünlüğe sahiptir.

Bu koşullarda Türkiye’nin, “üniter ve milli devlet” retoriğine ve askeri üstünlüğe dayanarak Fırat’ın doğusunda egemenliği uzun süre elde tutabileceğini farzetmek hayaldir.

Baskı ters tepti
-------------------
Belirginleşen Kürt “tehlikesine” karşı Türk devleti, 1980 yılından bu yana sistemli bir askeri baskı ve yıldırma politikası izledi. Rasyonel görünmeyen bu politikanın ısrarla sürdürülmesi, a) ideolojik körlük, b) basiretsizlik, ve c) belki süregiden çatışmanın doğurduğu birtakım kurumsal ve ekonomik çıkarlarla izah edilebilir. Öte yandan baskı politikasının ters teptiği ve Kürt ulusal bilinçliliğini körüklemekten başka sonuç doğurmadığı ortadadır. Günümüzde Kürtler arasında 1980’ler ile kıyaslanmayacak boyutta bir ulusal irade ve kararlılık görülüyor. “Zulme uğrama” duygusu, yalnız Kürtlerde değil tüm insanlarda ve her çağda, eyleme geçme kararlılığının en önemli itici gücünü teşkil eder.

Türk devletinin görünürdeki irrasyonel baskı politikasının yanısıra, Kürt hareketini bölmek veya birtakım marjinal örgütler yoluyla asli çizgisinden saptırmak veya kamuoyu nezdinde itibarını zedelemek yolunda birtakım çalışmaları da olmuş olabilir.² Ancak böyle çalışmalar eğer varsa bunlar da ters tepmiştir. PKK hareketi, kamuoyu nezdindeki tüm sorunlarına rağmen, Kürt ulusal iradesini güçlendirmek yönünde etkili olmuştur.

Hain emeller
--------------
Yabancı devletler Kürt mücadelesinin oluşumuna katkıda bulundular mı? Bunu bilemem. Ancak 29 yıldır süregelen propaganda çabasına rağmen Türk devletinin bu yönde inandırıcı bir delil ortaya koymamış olması, sanırım yeterince anlamlı bir olgudur. Her halükârda Batılı devletlerin, önemli bir NATO müttefiki olan Türkiye’yi bölmek ya da zayıflatmak veya istikrarsızlığa düşürmekte ne gibi bir çıkarı olabileceğini anlamaktan acizim. Belki Kürt hareketini teşvik etmekten ziyade, önüne geçilmesi imkânsız görülen bir olguyu bir ölçüde denetim altında tutmaya yönelik müdahaleler olmuş olabilir.

Öte yandan Rusya’nın olaylardaki muhtemel rolü üzerinde hiç durulmamış olması ilgi çekicidir. Acaba Rusya, Türkiye’nin Ortadoğuya yönelik (ABD güdümlü) askeri potansiyelini baltalamak veya Türk hükümetlerinin Kafkasya’da giriştiği birtakım maceralara misilleme yapmak amacıyla Kürt hareketine destek sağlamış olabilir mi? Bu konuda da ele gelir bir bilgiye sahip değilim.

Her halde dış faktörlerin, eğer varsa, olaylarda marjinal bir rol oynadığı muhakkaktır. Kürt hareketinin sosyolojik nedenleri yeterince açık ve güçlüdür. Başka ülkeler hiçbir şey yapmasa da son 29 yılın olaylarının aşağı yukarı aynı şekilde gelişeceği öngörülebilirdi.

Türk sorunu çözülmeden Kürt sorunu çözülmez
--------------------------------------------------------
Türk siyasi hayatındaki esas çıkmazın Kürt Sorunu değil “Türk Sorunu” olduğunu anlamak gerekiyor. Çözüme yönelik düşünmek için bence ilk ve en önemli adım budur.

Türkiye Cumhuriyetine kuruluşundan beri egemen olan ırkçı, hakaretamiz ve hayalperest bakış açısı, salim akılla kolayca çözülebilecek en basit sorunları bile çıkmaza sokmakta eşsiz bir rol oynamıştır. “Atalarımız” eğer Ortaasyadan geldiyse, Türkiye’de yaşayan herkes eğer “Türk” olmak zorundaysa, “Türk” olmayan hiç kimsenin ve hiçbir şeyin (binlerce yıllık köy adları dahil) bu vatanda hakkı yoksa, en temel vatandaşlık hakları ulusal ideolojiye biat koşuluna bağlanmışsa, rasyonel bir çözüm doğal olarak yoktur, olamaz, ve olmayacaktır. “Türk Sorunu” çözülmediği müddetçe, Kürt Sorununun kanlı ve korkunç bir sona doğru ilerlemesi bana kaçınılmaz görünüyor.

Türkiye’nin iç barışını ve toprak bütünlüğünü koruması, hatta belki komşu bazı ülke ve bölgeleri kapsayacak şekilde etkinlik alanını genişletmesi, bu ülkede yaşayan herkesin ortak çıkarıdır. Bu hedefe varmanın ilk adımı Kürt Sorununu çözmek değildir. Bunun ilk adımı, Türk Sorununu çözmektir. Türk yönetici sınıfı ve Türk kamuoyu, bu devletin “Türklere” veya onlar adına ahkâm kesenlere değil bu ülkede yaşayan herkese ait olduğunu, herkesin insan ve vatandaş olmaktan ileri gelen doğal haklara sahip olduğunu, her vatandaşın etnik kökeninden, tercih ettiği yahut etmediği dinden ve savunduğu siyasi görüşten bağımsız olarak saygıya mazhar olduğunu kavradığı gün, Kürt sorunu dahil bu ülkeyi 80 küsur yıldan beri hasta eden pek çok sorun kendiliğinden çözülmüş olacaktır.

O zaman oturup, Kürtler hangi yasal ve idari düzenlemelerle memnun olur, hangi haklar nasıl korunur, sağduyuyla tartışmak mümkün olur. Bask modeli mi, Kanada modeli mi, başka bir şey mi, salim akılla konuşulabilir.

Dipnotlar
 (1) Bedirhan kardeşleri, Hoybun Cemiyetini, Şeyh Ubeydullah vs. yi biliyorum, merak buyurmayınız. "Kürt Hareketi 60'larda başlamadı zındık herif" diye öfke dolu mailler atmayınız.

(2) Bu cümle ilk bakışta farzettiğinizden başka bir şey söylemektedir. İki cümle sonra anlaşılıyor. Beni Pekekecilikle suçlayan saçma yorumlar yazmayınız.

14 Ağustos 2011 Pazar

Yakupoğlu hamamları

Jakuzzi adı verilen pompalı hamam Türk basınında galiba ilk kez Şubat 1987’de Turgut Özal’ın damadı Asım Ekren’in evine takılan görgüsüzlük numuneleri vesilesiyle söz konusu edilmiş. Sanırım ondan bir-iki yıl önce ithalat rejiminin açılması sayesinde memlekete girmiştir. Aslında cins isim değil marka. 1948’de Amerikalı pompa imalatçısı Jacuzzi biraderlerin icadıymış.

Böyle şeyler beynimi kurcalıyor. Derhal baktım: Jacuzzi çoğul tabii, tekili Jacuzzo, Sicilya kökenli bir aile, 18. yüzyıldan beri kayıtları var. Jacuzzo Sicilya lehçesinde Jacopo özel adının sevimli haliymiş. Yakup’çuk yani. Yakup Avrupa dillerinde biraz bizim Mehmet gibi jenerik bir ad olduğundan, Memooğlu veya Memişoğlu diye tercüme edilebilir belki. “Memişoğlulu private teraslı süperlüks daireler”? Yok, olmuyor!

Orijinal Yakup, biliyorsunuz herhalde, Tevrat’ta İshak’ın oğlu ve İbrahim’in torunu olarak geçen zat, İbranicesi Yaˁkob יעקב , geç dönem telaffuzda Yaˁkov. İkiz kardeşinden biraz sonra doğduğu için İbranicede “peşinden geldi” anlamına gelen bu adı vermişler. Buna rağmen babasının mirasına tek başına konması epey tartışma doğurduğundan olacak, Tevrat bu olayın üzerinde uzun uzun durur; tefsirciler Allahın hikmetinden sual olunamayacağının misali olarak yorumlarlar. Yunancaya doğal olarak Iakobos (Ιάκοβος Iakovos) diye çevirmişler. Latincesi Iacobus veya Iacomus olmuş. Geç Antik çağda sözcük başındaki /y/ sesi /j/’ye, sonra bazı lehçelerde /c/ye evrilince bu sefer Fransızca Jacques (/jak/), İtalyanca Iacopo veya Giacomo (/cakomo/), İngilizce James (eski telaffuzda uzun a ile /câmıs/) gibi evrik şekiller türemiş. İspanyolcası Iago (/yago/), Jaime (/hayme/), hatta Sant-iago’dan türeyen Diego. Ermenicesi Յակոբ yazılır, orijinalinde /yakob/ okunur, ama bizim Türkiye ağzında hafif /h/ ile Hagop olmuştur. Türkler illa ki Agop der.

Ayın harfiyle yazılan ˁakab bütün Sami dillerinde (İbranice, Arapça, Süryanice, Asurca ve Habeşçe dahil) esasen topuk demek. Dolayısıyla bir şeyin ardı, peşi, izi. Bundan türetilen fiil de “bir şeyin ardından veya izinden gitmek”. Bir şeyin ˁakabinde olmak demek o şeyin peşinden gelmek. Taˁkib keza, peşinden veya izinden gitmek, müteˁakıb bu işi yapan. Ürdün’ün ˁAkabe limanı vardır, o da Kızıldeniz’in “topuğu” anlamında.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Kozmofaji = evrenyutum!

Bezm ne demek diye sormuş bir okurum. Hani var ya, Bezmialem Valide Sultan, Abdülmecid’in annesi, Cağaloğlu’ndaki Valide Mektebini yaptıran şahıs. Sonra bezmidil, alaturkada bir makam. Baktık sözlüklere, ziyafet imiş. Mütercim Asım Efendi “işret ve sohbet ve ziyafet meclisi” diye açmış. Bezmidil = gönül ziyafeti, güzel. Bezmialem o halde “umumi ziyafet” mi oluyor, nedir, anlayamadım.

Farsça kelime bulunca mutlaka Ermenicesine de bakmak lazım. Ermenice bazum բազում, modern telaffuzu pazum, Orta Farsçadan alıntı imiş. Eski anlamı ziyafet imiş, oysa bugün “bolluk, çokluk” anlamında kullanılır. Pazmil, esasen ziyafet vermek veya ziyafete katılmak, bugünkü kullanımı başka yöne kaymış, “baş köşeye oturmak, paşalar gibi kurulmak.” Pazmutyun, orijinali ziyafet, modern anlamı kalabalık. Şimdi buyurun, on puanlık soru: Elazığ’ın Pazmaşen (Bazmaşen) köyü vardır meşhur, şimdi iğdiş edip Sarıçubuk adını takmışlar, oranın adı acaba “kalabalıkköy” mü demek “ziyafetyeri” mi? En iyisi “Şenlikköy” diye çevirmek bence. Türkçe şenlik hem kalabalığı hem ziyafeti karşılıyor aşağı yukarı.

Bu yetmez deyip eski Hintçeye, yani Sanskritçeye devam ediyoruz. Farsça ile Hintçe akraba diller; Farsça b Sanskritçede bh olur; sondaki z de Sanskritçe eşdeğerde jandarmanın j’si veya cumburlopun c’si olur, bunlar malum. O halde Sir Monier-Williams’a soralım bhacana भजन neymiş? Bir, krallara layık demekmiş; iki, the act of sharing, paylaşım yani. Uzun a ile bhâcana भाजन da “sharing or participating in; partaker of, a recipient or receptacle.” İz üzerindeyiz, evet. [Monier-Williams bhajana demiş tabii, cumburlopun c’sini kastederek. Ben Türkçeleştirdim.]

Sözcüğün Hintavrupaca aslı *bhag-mn olmalı besbelli, *bhag- fiilinden basit fiil adı. Türevlere baktığımızda “paylaştırmak, cömert ve verici olmak, nimet ve ihsan eylemek, eli bol olmak, kısır ve cimri olmamak, ağalık etmek” anlamları gayet güzel oturuyor. Eski Hintavrupa kültürünün en belirgin törelerinden biridir: bey ziyafet verir, bin deve, onbin davar kestirir, komşu diyarın beylerini ağırlar, artanla karabudun doyurulur, kastedilen şey tastamam o. Eski Türklerdeki adı toy; Dede Korkut masallarında da geçer.

Oldu olacak on dakika ayırıp Yunancasını da görelim. Hintavrupaca önses Yunancada kural olarak sertleştiğine (yani ötümsüzleştiğine) göre Yunanca phag- beklememiz lazım. Nitekim Yunanca phageîn = yemek, eski örneklerde daha ziyade tıkınmak, oburcasına yemek. Baştaki ses en eski Yunancada aynen Türkçede yazıldığı gibi, ‘pıhtı’ vezninde söyleniyor. Klasik devir Atina ağzında Almanca pfund’daki /pf/ gibi söylenmiş; Roma imparatorluğu devrinde Latince f’ye eşitlenmiş. Bize Batıdan gelen tüm örneklerde /f/ ile söylenir. Antropofaji (anthropophagie) insan eti yeme, otofaji (autophagie) kendi kendini yeme, entomofaji (entomophagie) böcek yeme, koprofaji (coprophagie) bok yeme, bakteriyofaj (bactériophage) bekteri yiyen vs. Hatta bir de İngilizceden yarım yamalak Türkçeleştirilen özofagus var, oesophagus yani, yemek borusu.

Bak nereden nereye. Bezmialem = kosmophagma: vay canına.

[Şimdi baktım, Kürtçesi de varmış. Bezm = eğlence, ziyafet, parti.]

10 Temmuz 2011 Pazar

Anadolu nasıl Türkleşti

Anadolu’nun Ermeni tarihine dair bir kitap yazmamı istediler. Beni çok heyecanlandıran bir konu değil ama, ne yapalım, peki bari dedim. Çalakalem başladım. Başsız sonsuz yazarken arada şöyle bir parça da çıkıverdi.

Mesela İspir’in hemen hemen bütün köy ve mezra adları (ayrıca dağ, dere ve yayla adları) Ermenicedir. Ama 19. yüzyıl sonunda İspir’de üç-beş köy dışında pek Ermeni nüfus yok. Demek ki İspir’deki değişim daha eski bir tarihte, belki 16. veya 17. yüzyılda olmuş. Ama nasıl ve neden olduğuna dair bilgimiz yok. Çünkü döneme dair – Türkçe veya Ermenice – yayımlanmış malzeme yok.

Teorik olarak akla gelen sadece üç ihtimal var.

Birinci olasılık: Ermeniler bilemediğimiz nedenlerle buradan gitmişti. Türkler boş bulup yerleştiler.
İkinci olasılık: Türkler başka yerden gelip İspir’in Ermeni ahalisini topyekün kovdu veya yoketti.
Üçüncü olasılık: İspir ahalisi din değiştirip Türk oldu.

Birincisinin Anadolu’da tek tük de olsa örnekleri var. Ama İspir’de bu olmuş olamaz, çünkü öyle olsa yer adlarında süreklilik olmaz, Türkler boş buldukları yerlere kendi adlarını verirler. Adlar kaldığına göre demek ki YA yerli halk Türkleştikten sonra eski adları kullanmaya devam etti, YA DA dışarıdan gelen Türkler bir müddet – hem de buraların Ermeni yeri olduğu fikrini benimseyip alışacak kadar uzun bir müddet – yerlilerle beraber yaşadılar.

Daha iyi bilinen yerlerin çoğunda hakikat, ikinci ihtimalle üçüncüsü arası bir yerlerdedir. Aşağı yukarı her yerde karşımıza çıkan senaryoyu size şöyle özetleyeyim.

Hacı Hüseyin Ağa bir tarihte bir miktar silahlı adamıyla birlikte bölgede zuhur eder. Terör estirir. Bölgenin ileri gelenlerinden birkaçını haraca bağlar. Direnmeye kalkan Agop Ağayı öldürtür. Kirkor Ağanın kızını kaçırıp nikâhına alır.

Ermeniler bu duruma boyun eğer. Çünkü A) Hüseyin Ağanın arkasında devlet otoritesi vardır, başa çıkamazsın. Veya B) devlet otoritesi Hüseyin Ağayla başa çıkmaktan acizdir, ya da aciz olmasa bile isteksizdir. Direnmeye kalksan başına bela alırsın, kimseye güvenemezsin. Veya C) devlet otoritesini temsil eden Ali Paşaya karşı Hüseyin Ağa ehveni şerdir, en azından koruma sağlar. Veya D) Hüseyin Ağanın Agop’u öldürtmesi aslında bazılarının işine gelmiştir, iç dengeler dönmüştür. Veya E) Kirkor Ağa dünürüyle iyi geçinmeye karar vermiştir. F) Zaten Hüseyin gelmese Hasan, o gelmese Mustafa gelecektir, birinden birine razı olmak gerekir.

Hüseyin Ağa otuz sene ortalığı haraca kestikten sonra ölür. Yerine oğlu Hasan Ağa geçer. Hasan Ağa ana tarafından Ermenidir, Ermenice bilir, ama asla belli etmez. Çünkü silah taşıma ayrıcalığı Müslümanlara aittir, kuşku doğarsa iktidarı sarsılır, devletin adamlarıyla ilişkisi bozulur. Zaten babasının eski adamı olan Veli Ağa komşu nahiyede egemenlik kurmuş, bu tarafa sarkmak için fırsat kollamaktadır. Ona koz vermeye gelmez.

Hasan Ağanın eli silah tutan adama ihtiyacı vardır. Sağlam eleman için yapmayacağı fedakârlık yoktur. Bir kısmını diyelim ki komşu vilayetin Kürt aşiretinden temin etti; ama Kürtleri memnun etmek zordur, astarı yüzünden pahalıya gelir. İşte tam bu sırada, tesadüfe bak ki Hasan’ın ana tarafından akrabası olan Kirkor Ağanın sülalesi topluca Müslüman olup Hasan’ın maiyetine katılmaya karar verirler. Onları seven, veya sevmese de çıkar ve gelenek bağlarıyla onlara tabi olan komşu köyün ahalisi de Müslüman olur. Hüseyin Ağa hanedanına sadakat ve akrabalık bağıyla bağlı olan bu zümreye halk arasında Hüseyinağazadeler lakabı takılır. Yörenin en güçlü ve saygın sülalesi olurlar; buralara yerleşen ilk Müslüman aile oldukları kuşaktan kuşağa anlatılır.

Hüseyinağazadelerin nereden geldiğini kimse hatırlamaz. Cumhuriyetten sonra Orta Asya masalı devlet mitolojisi olarak okullarda öğretilmeye başladığında birden birilerinde jeton düşer. Tabii ya! Hüseyinzadeler Horasan’dan gelmiştir, Alpaslan’la beraber Anadolu’nun fethine katılmışlardır. Bundan doğal ne olabilir? Alpaslan’ın sol kol kumandanının adı da Hüseyin değil miydi?

Hüseyingiller Müslüman olup ağa safına katıldıktan sonra ilk iş eskiden beri nefret ettikleri Margos’la Mateos’un arazilerine bir punduna getirip el koyarlar. Sonra gözlerini Ohannes’in arazisine dikerler. Sıranın kendisine geldiğini gören Ohannes, çevik davranıp Müslüman olur. Vilayet merkezindeki paşa ile kadıyı birkaç hediyeyle memnun edip onların desteğini alır. Kapısına üç tane Kürt sipahi koyar. Ne olur ne olmaz diyerek bir de hoca tedarik edip medrese kurdurur. Bu yüzden Ohanzadeler günümüzde bölgedeki ilk medresenin vakfedicileri olarak büyük saygı görür. Kanıt olmasa da Kürt kökenli oldukları rivayet edilir.

Ardı çorap söküğü gibi gelir. Müslüman nüfus artar, güçlenir, servet ve kudret sahibi olur. Bir süre sonra buraların kadim Müslüman ve Türk yurdu olduğunu iddia etmeye başlarlar. Gitgide fakirleşip marjinalleşen Ermenileri hor görürler. Kiliselerde çan çalınmasını yasaklarlar. Ermenilikte ısrar edenlerin bir kısmı “burada bize hayat kalmadı” diyerek Sivas’a göçer. Nüfus daha da azalır.

Sultan İkinci Mahmud hengâmında İstanbul’da Ermenilere fırsat kapıları açıldığı duyulur. Talihini denemek için payitahta göçen on Ermeniden beşi hedefi gözünden vurur. Biri sarayın peşkircibaşısı olarak servet ve ün kazanır; biri İngiliz konsoloshanesinde tercümanlık bulur; biri kuyumcular hanının idare heyetine seçilir. Elbirliğiyle memleketteki kiliseyi onarırlar; yanına da bir okul kurdururlar.

Derken o okuldan mezun olan çocuklardan ikisini, İstanbul’da kendi aralarında topladıkları parayla Avrupa’ya okumaya göndermeye karar verirler. Gençler Cenevre’de üniversiteye gider. Sürgündeki Rus devrimcileriyle tanışır.

Olaylar gelişir.

*
“Türkiye tarihini bir sayfada anlat” diye biri bana sınav yazdırsa böyle anlatırdım herhalde.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Sözlük büyüdükçe büyüyor

Sözlerin Soyağacı'nı uzun süre ihmal etmiştim. Geçenlerde bir baktım, sitede aranıp da bulunamayan kelimeler 680.000'i bulmuş, veritabanını patlatma noktasına gelmiş. Çeri çöpü ayıkladıktan sonra 918 tanesi sözlüğe eklendi. Şimdi harıl harıl onların etimolojisini çıkarmakla meşgulüm. İki ayımı alır aşağı yukarı.

GÖZLEM 1: Dil dipsiz bir kuyu.

GÖZLEM 2: İngilizce imlalı birkaç kelimeyi ilk 2009'da utana sıkıla sözlüğe katmıştım. Şimdi utangaçlığım geçti, 60 tane kadar ekledim. Kaçınılmaz bir gidiş: e-mail, update etmek, anchorman, business class, duty-free, factoring, cheesecake, sound, scooter, trendy... İmeyl mi yazacaksın? Yoksa telgraf Türkçe ama e-mail değil mi diyeceksin?

GÖZLEM 3: Globalizasyonun yanında Osmanlizasyon da dörtnala. On sene önce "ölmüş artık" dediğimiz bir ton Osmanlıca-Arapça kelime yeniden canlanma yolunda. Bir kısmı yeniden umumi sirkülasyona giren dini tabirat (tağut, mutezile, uluhiyet, tekevvün), bir kısmı "ben de mürekkep yaladım" diyen genç arkadaşların lugat paralama gayreti. Mail içinde keenlemyekûn diyen bile çıkıyor, inanmazsınız, hem de 25 yaşında, üstelik doğru imla ile.

GÖZLEM 4: Arapça-Farsça kökenli kelimeleri son ünsüz sertleşmesi kuralına uymadan yazma eğilimi gitgide güçleniyor. Tevhit değil tevhid, tereddüt değil tereddüd, esbap değil esbab yazanlar artık çoğunlukta. Abdülhamit yerine Abdülhamid, Ahmet yerine Ahmed tercih edenler hızla artıyor. Radikal bir karar verip sözlükte ünsüz sertleşmesi kuralını toptan kaldırayım diye düşündüm. Ama kitab, sebeb, ihtiyac, kayıb yazmaya cesaret edemedim henüz. Yoksa hınzırca bir çözüm mü bulsam, TDK'nın kelime sıklığı sözlüğünde mesela 50 puanın üstüne çıkanları sertleştirsem, daha az kullanılanları sertleştirmesem?

GÖZLEM 5: 1997'den bu yana yeni çıkan kelimelerde test aletim Hürriyet gazetesinin arşivi. Orada varsa (daha doğrusu 8-10 defadan fazla varsa) Türkçeye girmiştir diyoruz. O gazete böylece tarihinde ilk kez - manav ve bakkal sektörü dışında - olumlu bir işe hizmet etmiş oluyor. Ender hallerde Ekşi Sözlüğe de bakıyorum.

SÖZLERİN SOYAĞACI'NA YENİ EKLENEN KELİMELER
aborijin, ahçik, ahrar, ajur, aklıselim, akronim, akvam, allasen, altruizm, alzheimer, amak, anchorman, anglofon, angus, anka, anşante, antite, anyon, apoje, apokalips, arak, araşit, arkad, arketip, armadillo, artikel, asbest, aseksüel, ashab, asist, asketik, asosiye, aspartam, asterisk, asteroid, ate, atebe, atu, aura, avarız, avarya, ayat, ayine, azimet

babet, bağban, bağıt, balkan, balyaj, banana, bankiz, başmak, batiskaf, bediüzzaman, bedizci, behişt, bera, bergüzar, best, beşaret, beyefendi, beyza, bezm, bibi, bikes, bilmukabele, bimarhane, bims, biyoritm, body, bonmarşe, bozlak, börü, brownie, buffer, burgaç, burka, business, bustrofedon, bülük, bürhan, büvet, büzürg

calculus, caniko, canki, cankuş, carpaccio, catering, cebin, cehd, cek-pot, cemile, center, cheesecake, cıvır, ciguli, ciksi, client, cönk, crack, cüda, çaça, çador, çaynik, çeçe, çeng, çevgen, çevlik, çırılçıplak, çıtı pıtı, çiftçi, çintar, çintemani, çolpan, çotra, çükündür

dabbe, dahl, dareyn, dart, database, dealer, debbağ, dedikodu, degustasyon, dehr, delirium, demans, demo, dendroloji, derebeyi, dermeyan, dersaadet, deskriptif, detoks, didar, diftong, dikotomi, dilara, dilemma, disko, dispeçer, dissimilasyon, distopya, diva, diyafon, dokunmatik, dokurcun, dolun[ay, domain, dombay, donat, donör, dopamin, dorse, download, dresuar, drog, dual, dublör, duduk, dun, duty-free, dümbük, dündar, dvd

ebrar, edit, edvar, efal, efelek, eflak, ejakülasyon, ekidne, ekimoz, ekrad, ekstrüzyon, eleji, elest, elhan, e-mail, emeritus, enam, enaniyet, endis, endoskopi, enfüsi, enlem, enosis, entelijans, enter, enterpretasyon, entry, epidural, epikriz, epilasyon, epitet, epsem, erbiyum, erkeç, esbab, eshab, esham, eskal, espresso, esre, essah, esved, eşcinsel, eşelek, eşhas, etnosantrizm, etvar, euro, evrenkent, evye, ey, eytam, ezofagus

factoring, fajita, falya, fantom, fariğ, fasile, fazıl, fehm, fehva, felafel, fellasyo, fenik, feromon, fetha, fevkani, feyk, fıkdan, fidayda, filbahri, fisto, flegmatik, foko, fordçu, fraktal, frame, frenk, frenoloji, fule, fundamental

gabin, gacı, gak, gangliyon, garaib, garez, gato, gavs, gayakol, gaybubet, gayrimenkul, gayur, gecekondu, geda, genom, gensoru, gerontokrasi, giran, giriftar, giryan, girye, gonore, gödelek, göğer-, gökçe, götlek, göyün-, grunge, gudik, gureba, gülzar, güman, günü, gürcü, güver

hababam, habgâh, hace, hacegân, hacip, hack, haile, halita, halükâr, hamr, hamuş, hanefi, hareke, hasenat, hasip, hastane, hattrick, hatve, havut, havva, hayy, hazakat, hazan, hazirun, hazuz, hemze, hepsi, heval, heyamola, heyhey, hicaz, hilm, hip-hop, hipoalerjenik, hipoglisemi, hirfet, hispanik, histogram, historisizm, hiş, homo, homofobi, horanta, höst, hulk, hun, husar, huşunet, hüccet

ılgıt ılgıt, ışkın, ıttıla, ice tea, idgam, idüğü, ifna, iğbirar, iğtişaş, ihtilât, ikonoklast, ikraz, ilçe, ilgeç, ilkah, illiyet, iltibas, imale, imgelem, immanent, imtizaç, infak, inhibe, inhilal, inhiraf, inisiyal, input, insert, inşirah, intifada, iskorbüt, istiare, istidlal, istiğrak, istihraç, istikşafi, istinabe, işbu, iterasyon, ittihaz, ivecen, izci, izdüşüm, jammer, jelibon, jonglör, joystick, jöntürk, jüpiter

kaht, kain, kanin, kanola, karabatak, karık, karsinojen, kartela, karting, karum, karz, kastrasyon, katalepsi, katyon, kayra, keenlemyekûn, kehf, kemankeş, kenz, keton, kevser, kındıra, kibbutz, kiç, kiosk, kiş, kit, kitchenette, kitre, klemens, klinker, koala, koca-, kohezyon, kokoş, kolbasa, kolbastı, kolhoz, kolik, kompulsif, komut, kondom, konservatif, kontaminasyon, korkuluk, koşer, kotto, kölemen, kösemen, kraniyo+, krasis, kretenizm, kriyoloji, krüdite, kuku, kulun, kumkuat, kuple, kurun, kuskun, kuvve, kuz, külbastı, külhani, küşad

labunya, lain, laktasyon, laparoskopi, latte, leasing, led, leff, lerze, lesitin, level, liberter, lied, literal, lobya, log, logos, logotip, lokasyon, lupus

mafevk, mafyöz, mağşuş, mahbes, mahbup, mahrut, maksem, management, mandarin, mandril, marakas, masala, masiva, matla, mazurka, meccanen, mecmu, medium, mehel, mekkâre, meksefe, meluf, memalik, menem, mentor, merbut, merih, meritokrasi, merkür, mestur, meşcere, meşhed, meşkûk, metretul, metrik, metroseksüel, mevali, mevaşi, mevce, mevt, meyal, meyyit, Mezopotamya, mırlan, mihaniki, mihr, milim, minnoş, miralay, mirliva, mitokondri, mitoman, miyorelaksan, mobbing, mobese, momentum, monolit, morbid, mozik, muahhar, muayede, muğber, muhtesip, muin, mukaddem, mukus, multimedya, murafaa, murg, mutantan, mutezile, muvazi, muvman, mücerrip, mücver, müennes, müeyyide, müeyyit, mülhid, mümasil, mümteni, münacat, müncer, münfail, münteha, müntehi, müntehip, müreccah, müseddes, müsellem, müsli, müstamel, müstensih, müstezat, müşarünileyh, müşevveş, mütearife, mütebahhir, müteferrika, mütehakkim, mütekebbir, mütemeddin, mütenahi, müteşair, müteveccih, müvelled, müzahir, müzekker

nabud, nadim, nahiv, nale, nalet, nano+, narkoz, narteks, nasara, nasaz, nasrani, naşi, natron, nazal, nebbaş, nebula, necat, necis, nefy, negroid, nematod, nemçe, nemesis, neo-con, neolojizm, nesih, neskafe, neşide, network, neva, nezafet, nihai, nihavent, nivo, nizamiye, nodul, nomad, nöker, nubuk, nugget, nuş

oberj, obstetrik, odisyon, ofans, offshore, ofisboy, oksimoron, oley, onanizm, onomastik, ontik, ordinasyon, ortodontist, osmoz, oşinografi, otodidakt, otogar, otokton, otostop, öngör-, ötre, özen, özürlü

palindrom, palpasyon, papak, papalina, paprika, paralaks, paranormal, parizyen, partenojenez, pasiflora, patern, paternalizm, patetik, patrimonyal, payan, pazvant, penah, pentatonik, penumbra, perfeksiyon, peripeti, petal, peyman, pışık, piar, piksel, pinhan, pitbull, play-off, polyester, port, potuk, pöhrenk, praseodim, prepozisyon, presbiteryen, profan, proforma, prognoz, promil, prompter, prompter, protagonist, pseudo+, pufla, pulsar, purpura, puzzle, rasterize, ravi, ravioli, realpolitik, rebetiko, reflü, reftar, regatta, reggae, reset, retrospektif, rezerve, ribat, riyazet, rock, router, ruberu, rüşeym

sabir, sağlıcak, sake, sakf, sallamasyon, salvia, samanyolu, sarpun, satrap, satüre, Satürn, satvet, savlet, sayha, scan [etm, scooter, script, sebt, seci, sedan, segâh, sekel, seküler, seniye, serazat, serif, sesteş, settar, shiatsu, shift, sıyanet, sıyga, simbiyoz, simulakra, simülasyon, sinaps, sinopsis, sitteisevir, situasyonist, siyanet, siyasa, skleroz, slalom, sort, sound, sökün, spektaküler, spoiler, stokastik, sulb, suş, suvat, sülfat, sümme, süperlatif, süreyya, sürklase, sütre, svastika, şabalak, şammas, şarih, şayka, şayze, şems, şetaret, şikemperver, şinik, şintoizm, şira, şorolo, şot, şömiz, şufa

taayyün, tabliye, taburcu, tadat, tağşiş, tağut, tahassüs, tahkiye, taksonomi, taliban, talmud, tamarisk, tartakla-, tatava, tatula, tayt, tebcil, tebşir, tecdit, teceddüt, tecerrüt, tecezzi, techno, tecvid, teehhür, teemmül, teessüs, tefhim, tehevvür, tekevvün, tekfir, tekvin, telezzüz, tell, telmih, temadi, temporal, tenfiz, terettüp, teritoryal, teriyaki, tersa, teshil, teshir, tesniye, tevafuk, tevfiz, tevriye, tezkiye, tezyit, tınaz, tıpatıp, tikel, tiramisu, tirkeş, titrasyon, tokuş, tokyo, topoloji, toptan, tork, torso, touchpad, tötonik, trankilizan, transfermen, trendy, turba, tuyuğ, tuzla

ubudiyet, ufo, ufunet, uğurla-, uluhiyet, ulum, upgrade, urban, utarit, uzo, üni, vakta ki, vala, vassal, vedut, vekayiname, veladet, venom, veryansın, vetire, veyl, vinyet, virtüel, vudu, vuvuzela, webmaster, yerleşke, yestehle-, yom kippur, yönetmelik, zaim, zait, zakir, zamkinos, zelot, zemm, ziggurat, zilhicce, zilkade, zir, zoomorf