29 Aralık 2011 Perşembe

Biraz da Türklerin açısından bakalım

Yazının biraz yumuşatılmış versiyonu 29 Aralık 2011 tarihli Radikal gazetesinde çıktı. Soykırım hadisesinin en önemli boyutu olan ekonomik boyutu o tarihte henüz yeterli netlikte görememişim sanırım.
Tarihte hiçbir olay siyah beyaz değildir. Bunu bilecek kadar aklım ve yaşım var Allaha şükür.
Adamlar izan ve vicdan sahibi birinin savunabileceği karşı argümanları bile getirmekten acizler. Haindiler o yüzden kestik! Yalandır kesmedik! Kestik ama az kestik! Zaten onlar da kesti! Emperyalistlerin oyunudur! Kahraman Türk milleti bu hainleri susturmayı bilir! İğrenç bir terane…
İzan ve vicdan sahibi Türklerin hepsi son yıllarda uykudan geç uyanmanın şoku içinde, inkarın ve ahlaksızlığın boyutlarını tartışmakla meşgul. Araya mesafe koyup “neden oldu?” sorusunu sorabilen yok. Sorsa, karşı tarafın ekmeğine yağ sürmekten – haklı olarak – korkuyor. “Yaptık ama sebepleri vardı” demeyi ahlaken – haklı olarak – sıkıntılı buluyor. Ya da kolayına kaçıp işi İttihatçılara yıkmakla yetiniyor.
Türklere kopya vermek de, mecbur, bu acize düşüyor.
*
MADDE BİR: Korku zulmü tetikler.
1915’te Türkler topyekün panik içindeydi. 1912’de, “kahraman Türk ordusu bu korkakları beş günde kahreder” laylaylomuyla girdikleri savaşta bütün Rumeli kaybedildi. Memleketin üçüncü büyük şehri olan, nüfusunun %60 küsuru Müslüman olan, memlekete hakim siyasi akımların doğum yeri olan Selanik birkaç haftada gitti. Bir milyona yakın sersefil muhacir İstanbul’a yığıldı. Camiler, kiliseler (evet!), hastaneler, sur dışındaki bostanlar tıklım tıkış mülteci kamplarıyla doldu. Millet aylarca kolera korkusuyla yaşadı.
“Türkleri Avrupa’dan çıkarma” fikri 1895 Ermeni olaylarından beri Avrupa’da yükselen ırkçı akımın sloganıydı. 1913 Londra Konferansı sırasında bu kez “Türkleri Küçük Asya’dan çıkarma” fikri duyulmaya başlandı.
“Anadolu’da Türk yurdu” kurma düşüncesi İttihat ve Terakki çevrelerinde 1912’nin son günlerinde – ki Balkan Harbinin en felaketli günleridir – egemen olmaya başlamış görünür. Batı Anadolu Rumlarını toplu terör tehdidiyle yurt dışına sürme hamlesi bunun hemen ardından başlar, 1913 ilkbaharında çılgınlık boyutuna ulaşır. Mesela Çeşme, Urla ve Foça’nın hemen hepsi Rum olan nüfusu 1913 Mayısında iki hafta içinde tehcir edilir. [Selanik’in düşüşünden bir hafta sonra nüfusunun çoğu Rum olan Makri kasabasının adı Fethiye olarak değiştirilir; bu da anlayana yeterince anlamlı bir mesajdır.]
1914’te gene savaş çıkar. Devleti yöneten zibidiler kahraman Türk ordusunun bu sefer İran’a, Turan’a dayanacağından emin görünür. Ama halkın – ve hatta yönetici sınıfın – bu hayallere kandığını hiç zannetmiyorum. 18 Mart 1915’te düşmanın Çanakkale’yi denizden geçme hamlesi sonuç vermez gerçi; ama 24 Nisandaki kara çıkarmasından sonra İstanbul’un birkaç gün içinde düşeceği inancı hakimdir. Devlet arşivleri ile sarayı Bursa’ya taşıma planları yapılır.
Anadolu Ermenilerini ezme kararı da aynı 24 Nisan 1915 günü yürürlüğe konur.
Akıl ve mantıkla düşünsen şunları söyleyebilmen gerekir:
A) Rumeli’de Türkler egemen bir azınlık konumundaydı. En kalabalık oldukları vilayette %40 ancak vardılar. Anadolu’da ise yüzyıllardan beri mutlak çoğunluğa sahiptiler; sosyal konumları da Rumeli’dekinden çok farklıydı. Kim sürecek? Nereye sürecek? Kolay mı koca memleketi boşaltmak?
B) Türkleri Rumeli’den süren Ermeniler değildi. Kafkasya’dan Çerkesleri süren de Ermeniler değildi. Aksine, 1913’te değil ama 1878 felaketinde Bulgaristan’dan Türklerle beraber Ermeniler de sürülmüştü. [Benim anneannemin ailesi 1878 Bulgaristan muhaciridir]. Elalemin günahının ceremesini neden gariban Ermeniler çeksin?
C) Sen fetih azgınlığı ve millet-i hakime kibiriyle adamlara dünyayı dar etmesen Ermenilerin seninle ne alıp veremediği olurdu? Gül gibi geçinip gidebilirdiniz pekala. Kendine düşman ettiysen suçu kendinde ara.
Ama panik anında aklı mantığı kim dinler, o ayrı mevzu.
Köşeye sıkıştılar. İngiliz’e, hatta Balkan ülkelerine güçleri yetmediği için acısını kendilerinden daha zayıf olandan çıkardılar. Bütün mesele bu. Ahlaksız bir çözümdü gerçi; ama anlaşılmaz değildi.
MADDE İKİ: Ermeniler sarhoştu
Ermenilerin siyasi sınıfı 1895’ten ve özellikle 1909’dan bu yana acayip bir ideolojik körlük içindeydi. Büyük ve müreffeh Ermenistan’ı kuracaklardı. Mutlak haklılığın sarhoşluğu içindeydiler. Mazlumuz, demek ki haklıyız! Peki Türkler ne olacak? Pöh, üzerinde düşünmeye değmez!
Neden bu kadar saçmaladılar? Tahmin yürüteyim.
A) Yüzlerce yıl siyasi iktidardan, yönetim tecrübesinden uzak bırakılmış bir ulusun hamlığı,
B) yenilgiye mahkum olmayı içten içe bilmenin getirdiği, fanteziye sığınma ihtiyacı [Bugünkü Kemalistlerde de var o haleti ruhiye: akılla mantıkla başa çıkamazsın, çünkü akıl zeminine geldikleri anda maçı kaybedeceklerini bilirler.]
C) kendini Avrupalılarla – ve özellikle Avrupalının 20. yüzyıl başlarında zirve yapan üstün ırk / üstün kültür / üstün din sarhoşluğuyla – özdeşleştirmenin keyif verici rehaveti. Keza bunun devamı: Anadolu’da Batılıların açtığı okullarda okuyanların o tartışılmaz üstünlük duygusu.
Abdülhamid’in, Talat’ın, Cemal’in, diğer İttihatçıların, İttihatçı bile olmayan öbür devlet ricalinin anılarını oku. Hepsinin hayatlarının bir aşamasında Ermenilerle iyi kötü yakınlığı olmuştur. Hemen hepsinin de bir noktada, samimi olduğundan şüphe duyamadığım bir çileden çıkma hissiyle “bu kadar inatçı, bu kadar bencil, bu kadar hayalperest adamlarla konuşulmaz” noktasına geldiğini görürsün.
Ha Ermeni siyasileri hamdı da İkinci Meşrutiyet kadroları çok mu olgundu? Avrupa’dan yayılan ulusçu/modernleşmeci sarhoşluktan daha mı az nasiplenmişlerdi? Biraz daha tecrübeli ve esnek adamlar olsaydı üç tane yeni yetme Ermeni politikacıyla başa çıkamazlar mıydı? Onlar ayrı soru.
Bir avuç hayalperest siyasi liderin cezasını bir buçuk milyon günahsız, mütevazı, çalışkan halk mı çekmeliydi? O da ayrı soru.
MADDE ÜÇ: Nazi’yle yatan İttihatçı kalkar
1915’te Türkiye Alman askeri egemenliği altındaydı. Almanlar izin vermese zor soykırarlardı.
1880’lerden Dünya Harbi arifesine kadar Osmanlı ordusunu Almanlar neredeyse sıfırdan kurdular. Birçok birimin kumandasını üstlendiler. Savaş boyunca Osmanlı erkânı harbiye-i umumiye reisleri (yani genelkurmay başkanları) Almandı. Alman yardımı olmasa Osmanlı hazinesinin savaşı kaç hafta sürdürebileceği meçhuldür. Almanların bilgisi ve onayı olmadan, savaş halindeki bir ülkeden milyonlarca insanı sürmek gibi devasa bir projenin tasarlanabileceğini ve uygulanabileceğini düşünmek akla ziyan.
Almanların Ermenilerle alıp veremediği neydi? Doğrusunu istersen bilmiyorum. Tahmin yürütebiliyorum ama emin değilim. Bana öyle geliyor ki cevabı rasyonel bir politikadan çok, Almanların 1930’larda zirveye ulaşacak olan o çılgınca özgüveninde, “ben o kadar üstünüm ki ne yapsam hakkımdır” diyen ulusal megalomanide, insan hayatını böcek seviyesinde gören ahlaki sapkınlıkta aramak daha doğru olur.
Savaş esnasında Türkiye’de görev yapan on binlerce Alman personeli var. Birçoğunun anıları, mektupları vs. aranırsa bulunabilir herhalde. Hani nerede bunun çevirileri, analizleri, romanları, psikolojik tahlilleri?
Savaşta proto-Nazilerle müttefiktik demek ağır gelir herhalde. Ama en azından sorumluluğun yarısını onlara atar, biraz olsun vicdanını rahatlatırsın değil mi?
*
Buyur, üç tane kapı gibi argüman. Hiç biri yapılan işin fecaatini inkar etmez. Hiç biri geçmişle yüzleşmenin ve özür dilemenin ahlaki mecburiyetini ortadan kaldırmaz. Ama en azından, olup biteni rasyonel bir çerçeveye oturtmaya yardımcı olurlar.
“Türklerin, bırak özür dilemeyi, insanlığa karşı bir cürmü algılayabilecek kapasitesi yoktur, o yüzden soykırım yaptılar” diyenlere verecek bir cevabın olur.



23 Aralık 2011 Cuma

Kestik ama Ermeniler de kesti

Saçma sapan propaganda formüllerini tekrarlamadan önce Allah aşkına beş dakika düşün. Akla mantığa sığan bir tarafı var mı?

Bir taraf tam teşekküllü orduya ve bin yıllık muharebe geleneğine sahip. Polisiyle, jandarmasıyla, yasasıyla, mahkemesiyle koskoca devlet teşkilatı elinde. Ayrıca icabında yağma vaadiyle harekete geçirilecek mal-mülkten yoksun büyük bir başıbozuk kitlesi var. Her yerde bire beş, bire altı gibi bir oranla çoğunlukta. En kabadayısı Van vilayetinde Ermeni sayısı bilemedin yüzde otuz.

Öbür taraf büyük çoğunluğu tarımla ve esnaflıkla uğraşan bir azınlık; misillemeye karşı en ufak bir savunmaları yok; silah taşımaları bin yıldan beri kanunen yasak. 1895’te memleketin her yanında köyleri ve işyerleri basılmış, onbinlercesi öldürülmüş, gıklarını çıkartamamışlar. Sınırdan eşek sırtında sokulan silahlarla, okulun müstahdem odasında gece vakti toplanan derneklerle direniş örgütlemeye çalışıyorlar.

Manyak mı bu adamlar ki gidip sivil Türkleri kessinler?

Evet silahlanmışlar. 1895’teki gibi koyun gibi boğazlanmamak için direniş teşkilatı kurmuşlar.

Evet şiddet kullanmışlar. Devrimci örgütler dünyanın her yerinde ne yaparsa onu yapmışlar. Erzurum’da valiliğe bomba koymuşlarlar; birkaç yerde jandarma vurmuşlar; asker ve polisle işbirliği yaptığına inanılan (Türk ve Ermeni) kişileri öldürmüşler. Zeytun ve Sason’da devlet güçlerine karşı yıllarca gerilla mücadelesi vermişler. Devlet gözüyle bakarsan buna haydutluk denir. Öbür yandan bakarsan savunma denir, delikanlılık denir, onur mücadelesi denir. Ama mukatele (karşılıklı katliam) denmez.

1915’ten önce Ermenilerin Türklere toplu kıyım yaptığına dair elle tutulur bir tane iddia yoktur. Ümit Özdağ ve benzerlerinin ortaya saçtığı çarşaf çarşaf hezeyannameleri dikkatle oku. 1915 öncesine dair tek bir söyleyecekleri yoktur.

“Ama dedemi Ermeniler öldürmüş” diyenlerin kastettiği nedir, anlatayım.

Bir: 1915 Nisan’ından itibaren Ermeniler sürü sürü boğazlanmaya başladığında üç-dört yerde direniş olmuş. En meşhuru Van’dır. Nisan ortasına doğru Van’daki Ermeni toplumunun tüm ileri gelenleri valilik emriyle tutuklanıp öldürülür; köylerdeki Ermenilerin silahları toplanır; Erciş’te bütün Ermeni erkekleri köy meydanınlarına toplanıp boğazlanır. Bunun üzerine Van Ermenileri direnişe geçerler. Bağlar semti ile Varak dağını ele geçirip eski şehri topa tutarlar. Bir ayın sonunda aç kalıp yenilmek üzerelerken Rus ordusu gelir kurtarır. Şebinkarahisar’da kaleyi ele geçirip bir süre savaşırlar; sonunda hepsi ölür. Musa Dağında çoluk çocuk dağa çıkıp kırk gün direnirler. Yarısı ölür; yarısını Fransızlar kurtarır. [Franz Werfel’in Musa Dağ’da Kırk Gün romanı bunu anlatır. Muhteşem bir eserdir; ileri geri fikir beyan etmeden önce okumanda fayda vardır.]

İki: 1916’da Ruslar Van’ı ikinci kez ele geçirdiğinde, Rus ordusuna bağlı Ermeni gönüllü alayının kumandanı Antranik Paşa Ozanyan Bitlis ve Hizan’a girer. Bir sene önceki Hizan katliamlarına misilleme olarak sivil Kürtlerden onbin küsur insanı öldürtür. Bunun üzerine Rus divan-ı harbinde yargılanıp rütbeleri sökülür. Ama bir süre sonra göreve iade edilir.

Üç: Rusya’daki ihtilalden sonra Rus ordusu dağılır. Sap gibi ortada kalan Ermeniler işgal altındaki Erzurum’da Antranik Paşa liderliğinde Batı Ermenistan Geçici Hükümetini kurarlar. Mart 1918’da Türk ordusu harekete geçince panik içinde geriye çekilirler. O sırada yollarına çıkan bütün sivil Türkleri toplayıp katlederler. Erzurum, Kars ve Ağrı yöresinde yüzlerce köyü taş üstüne taş kalmamacasına tahrip ederler.

Bilhassa bu üçüncüsünün mazur görülecek tarafı yoktur. Katliamdır; savaş suçudur. Daha sonra Taşnak Partisi içindeki hesaplaşmalarda şiddetle kınanmış, Antranik ve adamları kendi partidaşları tarafından boka batırılmıştır. [Şiddetle İttihatçı düşmanı olan Ahmet Refik Altınay, İki Kıtal’de 1918 baharında Erzurum’un köylerinde gördüğü felaket manzarasını anlatır. Tüyler ürpertici bir tablodur.] [1923’te Romanya’da yapılan Taşnak Partisi Kongresindeki hesaplaşmaları Doğu Perinçek’in oğlu yayımladı. Konteksti bilince ilginç bir belgedir. Bilmeyince beyinsiz propagandadan başka şeye yaramaz.]

Ama bunları bahane edip “n’apalım karşılıklı kesiştiler” demek için cidden insaf ve vicdan yoksunu olmak gerekir.

Bosna’da Boşnaklar hiç mi Sırp öldürmedi sanıyorsun?

9 yorum:

  1. öne roni m.,sonra etyen mahçupyan sonra da bu yazınızla siz.farkında değilsiniz ama bir akıl tutulması yaşıyorsunuz.tam olarak neyi eleştiriyorsunuz neyi savunuyorsunuz anlamış değilim.bu yasayı savunuyor musunuz?savun muyorsanız bile oh oldu diyorsunuz farkında mısınız?3 yazarın da son 3 yazısında verdiği örnekler mantık hatalarıyla dolu.zulmü ezilen bile yapsa o zulümdür.yani bosnalı da masum bir sırpı öldürmüşse zulümdür ve hatta telafisi olmayan cezalandırılması gereken bir zulümdür.yazınızda bahsettiğininz birçok şey doğru ve bu ülkede yaşayanlar açısından utanç verici.ama mesela "bilhassa 3.nün mazur görülecek tarafı yok" derken 2.sini hafifleten bir neden mi var.çünkü tam da bu bakış açısıyla harekete geçiyor bu ülkenin refleksleri.sanırım türkiyenin ermeni meselesindeki rezil tavrı sizde de farkında olmadığınız bir sarhoşluk oluşturmuş
  2. ''Manyak mı bu adamlar ki gidip sivil Türkleri kessinler?''

    Güzel mantık; peki!

    Manyak mı bu devleti yönetenler, koskoca Dünya Harbi'ne bulaşmışken Ermenileri baskı altına alarak daha da kışkırtıp başlarına daha fazla bela alsınlar?

    Ne kadar tarafsız bir yazı olmasına çalışsanız da, yukarıda belirttiğim bakış açınız ''bok'' gibi olmuş.

    Saygılarımla
  3. Ermeniler manyak mi Turkleri kessinler demissiniz.
    peki Turkler manyak mi durduk yerde ermeni kessinler?

    Yanıtlar


    1. Bu adamların kürt ve türklerden kat kat daha zengin olduğunu düşünürsek bunları kesmek, malını yağmalamak için manyak değil açgözlü olmak yeterlidir.
  4. 2. maddedeli on bin kürdün katledilmesinden daha ağır olan 3. madde de kaç insan katledildi acaba 20 bin 30 bin??

    Yanıtlar


    1. 100.000 Türk vahşice ermeniler tarafından katledildi...
  5. Maalesef tarafsız davranmanız mümkün olmuyor. Tarafsız olmanızda istenmiyor ;kimliğiniz buna müsait değil. Her nekadar sıyrılmaya çalışsanız da yazılarınız içindeki tutarsızlıklarda kendinizi ele veriyorsunuz. Argo sözlerin hem yazılarınızda hem size yapılan yorumlarınızda yer vermemenizi tavsiye ederim. Sizin ciddi boyutta yaptığınız araştırmalara eğitiminize ,etkileyici üslubunuzun değerini yok ediyor. Saygılar...
  6. Ben Vanlıyım ve yıllardır en gerçek şekilde atalarımdan ,büyüklerimden ermeni zulümlerini dinleyerek büyüdüm buna karşın atalarımın iyi niyeti hep varolmuş en basitinden anneannemin anneannesi ermeni bir komşusuna savaşta yardım etmiş neden çünkü türkler herzaman olduğu gibi savaştada Ermenileri dost olarak görmekten vazgeçmemiş en azından yıllarca birlikte yaşadıkları komşularına ihanet etmeyerek bu tavırlarını sürdürmüşler .Ermenilerse refah ve bolluk içinde yaşadıkları çocuklarının en iyi eğitimi aldığı dinlerini özgürce yaşayabildikleri bir ülkeye çeşitli kışkırtmalar sonucu vahşice barbarca ihanet etmekten hiç çekinmemiş...bugün bile kimin kindar olduğunu bir türkün ermenistana gidince gördüğü muameleden açıkça anlıyoruz oysa türkiyede YÜZBİNLERCE ERMENİ belkide daha fazlası yaşamını sürdürmektedir benim bile çevremde 2 tane tanıdığım ermeni arkadaşım var Arkadaşım diyebiliyorum çünkü ben atalarımdan sevgiyi ,mertliği öğrendim

9 Eylül 2011 Cuma

Kırkbin köyün biri

Kızılkilise. Eskiden meşhur bir Ermeni köyü imiş. 1828 Rus harbinden sonra halkı topluca Rusya’ya göçmüş. (Burada kastedilen “Rusya” Rusya’nın aynı yıl İran’dan zaptettiği Erivan vilayetidir.) O devirden geriye bir aile kalmış.

Bir süre sonra Hemşin’in köylerinden göçen Ermeni ve Müslümanlar yerleşmiş. 1890 küsur senesine gelindiğinde köyde 30 hane Müslüman, 35 hane Ermeni nüfus varmış. Coğrafya ansiklopedisi yazarı Peder Eprigyan¹ “buranın Ermenilerinin Müslümanlarla akrabalık ve hısımlık ilişkisi vardır; hatta aralarında öyleleri vardır ki teyze ya da hala ve dayı oğulları Müslümandır” diye hayretini belirtmiş. O devir için çok yaygın bir hal değil; şaraptan dönme sirke keskin olur misali, dönenin kalanla dost kalması enderdir.

Köyün ortasındaki tepenin üzerine 1890’dan az bir süre önce kocaman bir cami yapmışlar. Köyün adına vesile olan kızıl kilisenin temel taşları Eprigyan'ın aktardığı bilgiye göre camiin on adım ötesinde görülmekteymiş. Maamafih Ermeni cemaati de 1865’te Kâhya Sahak’ın himmetiyle (kim olduğuna dair bilgi yok) hayli büyük ve güzel bir kilise yaptırmış. Aşağı mahallede 1828 muhacirlerinden kalma eski bir toprak kilise de varmış ama kullanılmıyormuş.

Eprigyan’dan bu kadar. 1915 tehcirine ait listelerde bu köyden 200 nüfusun sürüldüğü yazılı. Akıbetlerine dair bir şey bulamadım. 1960’ta adını Güzelyayla yapmışlar. Erzurum’un 38 km kuzeydoğusunda, Tortum yolu üzerinde, iddiasız bir yer. Son seçimde Ak Partiye 78, MHP’ye 23, BBP, Hepar ve Saadet’e birer oy çıkmış.

*
1828 muhaceretini pek bilmiyordum, son haftalarda okudukça gözümden perdeler indi. Öyle anlaşılıyor ki, Erzurum, Kars ve Ağrı vilayetlerinin Ermeni nüfusunun büyük bir kısmı, her halükârda yarıdan fazlası, 1828’de Paskieviç’in ordularıyla birlikte apar topar sınırın öbür yanına göçmüş. Hadiseden 60-70 yıl sonra bile o taraflar terkedilmiş, ya da bir zamanlar mamurken şimdi üç beş hane kalmış, ya da göçer Kürt ve Türkmen aşiretlerince işgal edilmiş ex-Ermeni köyleriyle dolu görünüyor. Bu dediğim, 1880-90’lar. Meşhur soykırımdan bir kuşak önce.

Göçün sebebi nereye kadar katliam korkusudur, nereye kadar Ruslar yeni aldıkları Erivan vilayetini iskân etmek için teşvik ettiler, emin değilim. Ama 1915’e bu kadar odaklandıkça, buzdağının esas büyük kısmı sanki gözden kaçırılıyormuş gibi geliyor bana.

--------------
DİPNOT
¹ H. S. Eprigyan, Badgerazart Pnaşxarhig Pararan [Resimli Coğrafya Sözlüğü], iki kalın cilt, Venedik 1902. Hazinedir.

1 yorum:

Bahsettiğiniz, yeni adı "Güzelyayla" olan köyün eski adı da zaten Türkçe imiş "Kızılkilise". Ermeniler kendi köylerine "burada kızıl renkli bir kilise var, o halde adını Kızılkilise koyalım" diyerek "Türkçe" koyacak değiller gibime geliyor.

Kızılkilise köyünün, "Kızılkilise"den de önce bir adı var mı? Yok ise neden Ermeniler köyün adını Türkçe koymuşlar?

Adlarında "kilise", "Rum" vb. sözcükler olan yer adları değiştirilmiş ancak bu adlar zaten Türkçe idi, meselâ Türkbükü'nün eski adı "Rumbükü"dür. Eyvah "Rum" diyor, bu adı değiştirelim diyenler bu yeradının zaten Türkçe olduğunu algılayamamışlar sanırım. Mesela bu örnekte de Rumbükü'nden önce buranın başka bir adı olmalı.

Türkleşme/Türkçeleşme zaten "Rumbükü" dendiğinde olmuş.

"Eski adların iadesi" derken kast edilen nedir? Yukarıdaki örnekler üzerinden gidersek meselâ "Güzelyayla"ya yeniden "Kızılkilise" mi denmeli, yoksa "bu ad Türkçe, bundan öncesi de olmalı" deyip eşeleyerek eski adı mı bulunmalı? Bulunamazsa da Kürtçülerin yaptığı gibi uydurarak (ezelden beri bilinen ad olan Karapınar > 'uydur' > Karepungal gibi) ille de Ermenice/Kürtçe/x'çe (aman Türkçe olmasın da) bir ad mı konmalı?

Eğer en eski adı seçeceksek Ankara < Hattuşaş, Van < Tuşpa mı olacak? Başlama çizgisini neresi olarak belirleyeceğiz? Van Ermenice olduğu için buradan mı başlanılacak yoksa amaç tarihi adlara saygı/yaşatma ise bu kente Tuşpa mı denecek? :) Sonuçta Ermeniler de Urartular Ermenileşince kentin eski adı olan Tuşpa'yı "Van" olarak "değiştirmişler". Tarih tekerrür edip durur...
Yanıtla

6 Eylül 2011 Salı

Pseudo-Avşar problemi

Problem şu: Kadim adı Avşar Köyü olan köy nasıl Rum köyü olur?

İhtimalleri sayalım.

Birinci ihtimal: Eskiden Türk köyü idi. Bilinmeyen bir tarihte Türkler gitti, Rumlar yerleşti. Bu bir kere olmaz. Eşyanın tabiatına aykırı. O köyü Rumlara yedirmezler. Uzun süreden beri (yani tapu ve miras iddiası güdecek kimse kalmamacasına) metruk ise olur belki. Ama o zaman da adı Avşar Köyü kalmaz, yeni isim verilir. Adı hatırlanıyorsa tapusunu da hatırlayan biri çıkar.

İkinci ihtimal: Avşarlar köyü Rumlara kiraladılar. Bu olabilir, mümkün. Araştırmak lazım.

Üçüncü ihtimal: Rumlar Rum değildi, Hıristiyan Türk idi. Hatta belki Avşar Türkü idi. Bence bu da olmaz, kulağa doğal gelmiyor. Avşar vs. sonuçta sırf biyolojik soy adı değil, kültürel bagajı olan bir isim. Hıristiyan Türkler kendilerine bu adı vermiş olamaz.

Dördüncü ihtimal: Rumlar kendilerini korumak maksadıyla kamuflaj yaptılar, köylerine Türkçe isim verdiler. I-ıh, bu da zayıf. Rumların korkacağı kişiler harita üzerinden araştırma yapan kütüphane fareleri değil ki, oranın komşusu olan haydutlar. Kimin Rum kimin Müslim olduğunu bilmezler mi?

Beşinci ihtimal: Aynen Güzel Cumhuriyetimizin yaptığı gibi Osmanlı döneminde de yer isimleri dalga dalga Türkçeleştirildi. Rumun köyüne birileri gelip piyango usulüyle Avşar, Kayı, Kınık, Köseveli, Satıağa, Çukurviran gibi isimler verdi. Resmi işlemlerde bu adların kullanılmasını mecbur kıldı.

Bana öyle geliyor ki doğru cevap beşincisidir. Bütün belirtiler onu gösteriyor, 1450 ile 1460 arası bir tarihte Osmanlı devletinin idaresinde olan topraklardaki bütün köy ve mezralara – Avşar, Gökçeviran, Göynücek, Kızılsaray, Elmacık, Pelitbükü, Doğanoğlu, Hamzalı… gibi – Türkçe standart isimler vermişler. Ta 1550’lere kadar da vergi tahrirleri yapıldıkça, saray haremine alınan cariyelere takma isim verilmesi gibi, bilumum müslim ve gayrımüslim köylerine böyle standartlaştırılmış “vergilendirme isimleri” takılmış.

Birkaç tane mühim belirti var bu tezi doğrulayan.

Bir, 1460 itibariyle Osmanlı devleti sınırları içinde olan yerlerde (mesela Bursa'da, İzmir'de, Edirne'de) bugün Türkçe köy adı oranı %90 civarında. Oysa bunlardan daha eski tarihte Türkleştiği halde 1460’ta Osmanlı egemenliğinde olmayan Erzurum, Malatya, Karaman gibi yerlerde Türkçe yeradı oranı çok daha düşük, Erzurum’da %40 dolayı, Karaman’da da bilemedin %65-70. [Bu oranlar 1960'taki büyük Türkçeleştirme hamlesinden öncesi için geçerli.] Yani bir yerin daha eski veya daha derinlemesine Türkleşmiş olmasıyla o yerin Türkçe yer isimleri oranı arasında örtüşme yok.

İki, Ömer Lütfi Barkan’ın yayımladığı Hüdavendigâr Vilayeti tahrir defterlerinde şöyle bir gariplik göze çarpıyor. 1487 tarihli defterde hemen hemen bütün yer adları Türkçe. 1521 ve özellikle 1573 tarihli defterde ise “Balcılar namı diğer Molivos” cinsinden çift isimler ciddi bir artış gösteriyor. Türkçe adı olan yerlere sonradan Rumca isim verilmesi pek mantıklı görünmediğine göre, 1487’de “unutturulmuş” olan bazı isimlerin sonradan hortladığını düşünmek yanlış olmasa gerek.

Üç, bundan tam emin değilim, ama tahrir defterlerindeki bütün yer adları 15.-16. yüzyıl Türkçesinin özelliklerini ve o dönemin ideolojik kaygılarının izlerini taşıyor gibi. Bunu daha araştırmak gerek, şimdilik sadece bir sezgi.

Bunlardan ne sonuç çıkarıyoruz?

Bir: Anadolu’da bir yerde Kayı, Kınık, Eymir, Avşar, Çepni, Yüreğir, İğdir gibi buram buram Ortaasya kokan isimler görürsen hemen heyecanlanma. Dur, sakin ol, araştır. Defterdarlık kaleminde 9-5 çalışan bir memurun kafadan attığı isimler olabilir bunlar. Yirminci yüzyılda kesin öyledir, ama Fatih zamanında öyle olmaz diye bir şey yok.

İki: Anadoluda insan topluluklarının kökenine dair söylenen her, ama HER sözün yalan olma ihtimali, doğru olma ihtimalinden daha yüksektir. Bunu da asla aklından çıkarma.

Ataları Ortaasyadan gelmişmiş. Güleyim bari.

11 yorum:

  1. "Ataları Ortaasyadan gelmişmiş. Güleyim bari."

    Bence gülmeyin. Başka bir yazıda da belirtmiştim ben de Türk'üm ve atalarım orta asyadan gelmedi, Kafkasyadan geldi özbeöz Kumuk Türkü'yüm. Bizler de aslen Çerkez ya da İslavdık da Hacı Hüseyin Ağalar bizi de sopayla mı Türk etti? Şu "orta asya masalı"ndan ilk uyanması gerekenler sizi gibi düşünenler bence Sevan Bey. Türklerin anayurdu orta asya falan değildir. Ortaokul kitablarından kafamızı kaldırmamız gerek.
    Yanıtla
  2. Adsız, böyle sofistike yorumlar yazınca bence anonim kalmamak, isim vermek daha doğru.

    Ayrıca buradan cevap yazmak zahmetli. Cevap isterseniz bana mail yazın daha kolay olur.

    Teşekkğrler
    Yanıtla
  3. Allah aşkına Türkiye'deki Türklerin kaçı Kumuk kökenli? Türkiye'de Kumuklar ya da Kumuk kökeni taşıyanlar küçük bir azınlıktan başka bir şey değildir. Bu Türkiye'deki Kırım Tatar azınlığından birinin "ben Orta Asya kökenli değilim, Kırım kökenliyim, öyleyse Türkiye'deki bütün Türkler Kırım kökenlidir" demesi gibidir ve tamamen absürttür. Gerçek olan şu ki, Anadolu'ya Türkçeyi getirenler 11. yüzyılda Selçuklu ailesiyle beraber bugünkü Kazakistan topraklarından çıkıp birkaç onyıl içerisinde o zamana kadar tamamen Türki olmayan halkların yaşadığı bugünkü Türkmenistan (ki o sırada tamamen İrani halkların yaşadığı bir bölgeydi), bugünkü İran, bugünkü Azeri toprakları (orada da hiç Türki halk yoktu), kuzey Arap toprakları ve Anadolu'yu (Anadolu'da da aynı şekilde Türki halk yoktu, ciddiye bile alınmayacak kadar az sayıdaki Türki paralı askerleri saymıyorum) işgal eden hakiki Oğuz/Türkmenlerdi. Yani Anadolu'ya Türki göçü doğrudan bugünkü Kazakistan topraklarından yani Orta Asya'nın kalbinden oldu. Biraz tarih okusaydın bunları bilirdin.
    Yanıtla
  4. Anadoluda insan topluluklarının kökenine dair söylenen her, ama HER sözün yalan olma ihtimali, doğru olma ihtimalinden daha yüksektir.

    Bu cümleyi neon ışıklarıyla yazsanız daha iyi olurdu.
    Yanıtla
  5. Bu arada, tarihte bir pseudo-Avarlar vardı, şimdi buna bir de pseudo-Avşarlar eklendi.
    Yanıtla
  6. Sevan Bey nasilsiniz? Son zamanlarda genetige merak sardim. En son analizleri takip ediyorum ve anladigim kadari ile:

    -Kazaklar %50 Dogu Asyali (Sibiryali)
    -Ozbekler %35 Dogu Asyali
    -Turkmenler (Turkmenistan) %15 Dogu Asyali
    -Osmanli Turkleri (biz) yaklasik %6-7 Dogu Asyaliyiz.

    Garip olan sey su: Ermeniler, Suryaniler, Rumlar % 0 Dogu Asyali. Bir sekilde biz onlara hic gen verememisiz ya da soyle demeli, damla Turk kani gecen Rum, Ermeni Turklesmis. Turklesme sadece Islamlasma ile olmamis bir genetik transfer var.

    Kavrayabildigim kadari ile Orta Asya'dan goc hikaye degil. Ama bu gocun geldigi yer Altay Daglari degil, dupeduz Iran, Horasan ve Turkmenistan. Beyaz irk ile eski Turklerin karismasi Anadolu'dan cok daha once Iran'da olmus olmali. Benim anladigim ciddi bir gocun yasandigi ama tam yuzdenin bulunmasinin zor oldugu yonunde. Eger "Turk" demek Kazak demek ise pek Turk degiliz (kaba hesap 6/50=1/8). Turk demek Selcuklu ya da Turkmen demek ise ciddi oranda Turkuz (6/15=%40).

    Bir de size ozel bir bilgi: Sizin yer adlari haritanizdaki 1480'lerde Turkce isimli olan bolgeler Dogu Asya genlerinin en cok oldugu yerler. En fazla oranlar Adana-Cukurova, Aydin, Ic Anadolu civarlarinda. Balkan Turkleri de Turkiye ortalamasinin uzerinde Dogu Asyali (ornek Selanikli iki kisinin ortalamalari). Guney Yunanistan, Kuzeydogu Anadolu taraflari Turkiye ortalamasinin ucte biri oraninda Dogu Asyali.

    Kurtler'de ve Iranlilar'da da ciddi Dogu Asyali oranlar mevcut ancak Turkiye Turklerinden cok daha az.

    Benim tarih ve genetige bakarak anladigim sudur: Fetret Devri'nden baslayarak Fatih Donemi'ne kadar Anadolu Orta Asya'dan ciddi goc almaya devam etti ve bu gocler esas itibari ile sizin haritanin Turkce isim yogunluklu bolumune oldu. Bu yuzden bu isimlerin burokrasi elinde degismis olmaktan ziyade gercek olma ihtimali yuksek. Cunki Aydin'da, Cukurova'daki Dogu Asya gen oranlari %12-13'lere neredeyse Turkmenistan'a esit oranlara cikiyor.

    Ancak Safavilerin ortaya cikmasi ile birlikte birkac sey birlikte gerceklesmis olabilir:

    1. Dogu Anadolu'da Alevi kalmis Turkler Anadolu'yu terkettiler.

    2. Bu Alevi Turkler bolgeden ayrilsa da isimlerini biraktilar

    3. Bu bolgelerin Sunni ve daha az Orta Asyali daha cok Anadolulu (Muslumanlasmis Turkce konusan) Sunni Turk sakinleri bolgede yasamaya devam ettiler

    Kilit nokta Fatih donemindeki Alevi yerlesimlerinin dokumu olur. Ege, Akdeniz, Ic Anadolu, Karadeniz ve Balkanlar'dan Safavilere cok gocen olduguna ihtimal vermiyorum. Bu bolgeler genetik olarak Turkmenistan'in yarisi veya fazlasi kadar Dogu Asyali.

    Bugunki Kurt cografyasi ile eski Ermeni cografyasindan ne kadar Alevi gitti? Kilit budur diye dusunuyorum. Avsar ismi bu sekilde kalmis olabilecek yerlerin cok oldugunu tahmin ediyorum. Yoksa sizin Fatih donemindeki Turk isimleri haritasi ile bugunki Dogu Asyali genetik rakamlari arasinda muazzam bir korrelasyon var. Turklesme sadece bir ideolojik aygit eli ile olmusa benzemiyor. Sevgi ve selamlarimla.
    Yanıtla
  7. ataların kafkasyadan gelmiş ise Türk değilsin demek zira genetiksel (bütün genetik araştırmaları bunu destekler) ve kültürel ve de ırksal olarak kafkas halkları Türk değildir bir noktada zorunlu olarak Türkçeye geçmiş olabilir (çocukken kaçırma+devşirme ya da ırza geçilme ya da köylerinin türklerce fethedilmesi) ama türk değildir aynı ki anadilleri fransızca olan Bantular fransız değildir
    Yanıtla
  8. Yukarıdaki uzun yorumu yazan Adsız'a cevap:

    En güncel genetik verilere göre, ortalama olarak Türkler (her zamanki gibi, Türk derken Osmanlı Türklerini yani bizi kastediyorum) %5, Özbekler %40, Kırgızlar neredeyse %70, Uygurlar %50, Türkmenler %18, Kazaklar ve Azeriler ise çok az araştırılmakla beraber sırasıyla %60 ve %6 civarlarında Doğu Avrasyalı (=Mongoloid) gibi gözüküyorlar. Tabii bu araştırmalar henüz çok erken bir safhada ve önümüzdeki yıllarda artan araştırmalarla birlikte bu konularda çok daha ayrıntılı ve doyurucu bilgilere ulaşmamız muhtemel gözüküyor.

    Türklerin Anadolu ve Balkanlar'daki bölgelere göre Doğu Avrasya ortalamaları henüz bilinmiyor, dolayısıyla bu konuda söylediklerin atmasyon ya da son derecede yetersiz miktarda veriye dayanan şeyler olmalı. Örneğin iki Selanik Türkünden tüm Balkan Türkleriyle ilgili genellemeye varman çok bilim dışı. Bu arada, genetik sonuçlarını gördüğüm birkaç Balkan Türkünün Doğu Avrasya miktarı Türk ortalamasının altındaydı.

    Senin Anadolu'ya Türki göçünün kaynağı olarak gösterdiğin bugünkü İran, Horasan ve Türkmenistan toprakları Selçuklu zamanına kadar Türki halkların neredeyse hiç bulunmadığı ve neredeyse sadece İrani halkların yaşadığı coğrafyalardı (bugünkü İran topraklarının güneybatısındaki Arap bölgesi önemli bir istisna). Zaten Anadolu'ya Türki göçü tarihi kaynaklardan çok iyi biliyoruz ki bugünkü Kazakistan topraklarından oldu ve bugünkü Türkmenistan ve Azeri topraklarına olan Türki göçüyle aynı zamanda, Selçuklu devrinde ve aynı göç dalgası neticesinde oldu. Dolayısıyla Selçuklu dönemindeki Anadolu'ya ulaşan Türkmenleri genetik olarak en iyi temsil eden modern halk Kazaklar olmalı. İleride yapılacak olan antik DNA testleri bu konuyu daha da aydınlatabilir. Selçuklu sonrasında Anadolu'ya Türki göçünün hala devam ettiğine dair elimizde elle tutulur tarihi bir veri yok. Selçuklu döneminde bile sürekli değil, bayağı kesikli bir göç hareketi var gibi gözüküyor.

    Sadece Doğu Avrasya komponentlerine bakarak Türki kökenini hesaplamak bilim dışıdır. Bu tür şeyler ancak tüm komponentleri hesaba katarak ve komşu halklarla da karşılaştırma yaparak yani çok boyutlu işlemlerle hesaplanabilir. Mesela, Türkler Doğu Avrasya dışındaki genetik komponentlerinde - ki Türklerin ortalama genetik komponent dağılımının %95'ini oluşturuyorlar - hep en çok komşularına yakınlar ve bulundukları coğrafyanın genetiğiyle tam bir uyum içindeler. Bu da ezici oranla, daha açık söylersem, tamamına yakınının Anadolu ve Balkanlar'ın Türki göçü öncesi yerlilerine dayandıklarına işaret ediyor.

    Anadolu'da ve daha sonra Balkanlar'da olan şey tek yönlü gen akışıdır. Müslüman ve Türki dil konuşan işgalcilere işgale uğrayan Gayrimüslim Anadolu ve Balkan yerlilerinden tek yönlü bir gen akışıdır söz konusu olan. Tersi yönde (Müslümandan Gayrimüslime doğru) gen akışı siyasi, tarihi ve kültürel/dini şartlar sonucunda neredeyse hiç olmamıştır. Sonuçta ortaya nesiller boyunca süren İslam'a geçişler ve karışmalar sonucu genetik olarak bayağı yerlileşmiş olan milyonlarca insandan müteşekkil Türkçe konuşan Müslüman bir nüfus çıkmıştır. Bütün bunlar neden bugünkü Yunan ve Ermenilerde hemen hemen hiç Türki kökeni yokken Türklerin atalarının büyük çoğunlukluğunun Rum veya Ermeni olduğunu açıklıyor.
    Yanıtla
  9. Ben biraz rumum, biraz ermeni, ..hititli, ..frig, ..urart, biraz arap, biraz iyon, biraz ...., lakin anadolu ve komşu coğrafyada ne kadar insan varsa , ben hepsinden birazım... hataları, ihtirasları, sakarlıkları, cahillikleri , erdemleri, kötülükleri, insanı insan yapan bütün özelliklere haiz bir insan..
    Yanıtla

25 Ağustos 2011 Perşembe

Ne demişim?


Milliyetçiliğin her çeşidinin boktan olduğunan inanan biriyim. Kürt milliyetçiliği dahil.

İnsanlar neden illa ki “benim dilimi konuşsun, isterse çapulcu olsun” sıfatında birilerinin yönettiği bir ülkede yaşamak ister, bundan ne zevk alır, bir gün bile anlamış değilim. Amerikan üniversitesine pekala gidiyorsun, Singapur şirketine çalışıyorsun, Japon hastanesine yatıyorsun, İngiliz kitabı okumayı seviyorsun, Arjantinli sevgili tutuyorsun. Neden yaşadığın ülkenin tarım orman ve hayvancılık bakanlığı seninle aynı dili konuşmaktan başka hayatta bir artısı olmayan öküzlerin elinde diye mutlu olasın, vallahi anlamaktan acizim. Avusturyalı daha iyi yapıyorsa ver o yapsın, sana ne?

Yani Kürtlerin bağımsızlığı fikrine en ufak bir sempatim yok. Ona bakarsan Türklerin bağımsızlığı fikrine de sempatim yok. 1919’da burasını bir müddet İngilizler yönetseydi bugün bin kat daha iyi bir yerde yaşıyor olurduk, şüpheniz olmasın.

*
Ha Kürtlere nerede sempatim var söyleyeyim.

Birileri eline sopayı almış yüz senedir memleketi sıra dayağından geçirmiş. Habire adamlara kimlik üzerinden hakaret ediyor, bizim atalarımız Ortaasyadan geldi size kodu, siz zaten adam sayılmazsınız, diliniz yok, kültürünüz yok, tarihiniz yok, ne mutlu yüce ırkımızdan olana, ya seversin ya terkedersin, sus hizaya gel eşek herif o dili konuşma diye girişiyor.

Şimdi, asgari onur sahibi olan bir insan böyle şeye tahammül edemez. Normal olarak hayatta kimlikle mimlikle işi olmayacak biri de olsa hakaret karşısında o kimliğin onurunu sonuna kadar dik tutmak ister. O lafları da Allahın izniyle o heriflere yedirir. Doğrusu budur. Bunu yapıyorsa alkışlanır. Yapmıyorsa “demek ki haketmişin” derler.

Derdimiz Kürtlere bağımsızlık yahut özerklik yahut demokratik bilmemne değil, hayır. Maksat o hakaretleri sahibine yedirmek. Kürtlere – ve Ermenilere, Japonlara, Türklere vs. – hakaret edemeyecekleri bir ambiyansı yaratmak. Yani derdimiz Türkiye meselesi, Kürtiye değil. Yoksa bana ne Kürdistandan? İki yılda bir kere Diyarbakır’a gideceksem ha pasaportla gitmişim ha pasaportsuz, ne fark eder?

*
Önceki yazıda başka şey anlatmışım ama, Allah için bir kişi anladı mı bilmem.

Bırak Kürtler haklı mı haksız mı davasını, yazı onunla ilgili değil. Bir gözlem yapıyor. Diyor ki dünyada ufak ulus milliyetçiliği azmıştır. Bir milletin öbür milleti kafasına göre yönetebildiği devir kapanmıştır. Koca Sovyetler Birliği yapamadı, Yugoslavya yapamadı, Saddam Hüseyin yapamadı, Etiyopya bile yapamadı. Hani nüfusu bir-iki milyon olur, ya da Tibetliler gibi kendi yurtlarında azınlığa düşmüş olurlar, belki. Ama on küsur milyonluk, coğrafi bütünlüğe sahip dünya yüzünde başka örnek var mı? Yok. Hepsi bu kadar. Hayal kurmanın alemi yok. Ya Türkiye aklını başına toplayıp Kürtleri memnun edecek bir çözüm bulacak. Ya da bugün olmazsa yarın, acı hakikatle yüzyüze gelecek. Başka ihtimal bulunmuyor.

Bundan 150 sene önce biri dese ki Bulgaristan, Arnavutluk yarın öbür gün kopar, herhalde saçmalıyor derlerdi. Sonuç ne oldu, sen ona bak.

Hem gaz ver, gaz ver, nereye kadar? Türkiya büyük ülkedir, çok çok çok büyük ülkedir, sıfır sorun padişahıdır, Somalinin hamisidir, peki, ama gazla bu iş bir yere kadar yürür. Sonra patlar.

*
Sonra yazı hiç tahmin etmediğiniz iki argümanla devam ediyor.

Bir, zannettiğinizin aksine vakit Türklerden değil Kürtlerden yana. Cumhuriyetin ilk devrinde oraları bugünkü kadar Kürdistan değildi. Mardin’e Kürtleri sokmazlardı. Siirt’te, Urfa’da, Adıyaman’da kimse Kürtçe konuşmazdı. Şimdi git bak ne oldu. Van’ı saymazsan Türk kalmadı. Süryani kalmadı. Araplar sindi, kayboldu. Zazalar araziye intibak etti. Kürt nüfus deli gibi arttı. Ve Batıdan göründüğü gibi hiç değil, özgüvenleri geldi, Kürtlükleri keskinleşti. İyi mi oldu kötü mü oldu demiyorum. 35 yıldır memleketi bucak bucak gezen ve bölgenin tarihini iyi bilen biri olarak, gördüğümü söylüyorum.

İki, sopa yöntemi ters tepti. Haklıydı, haksızdı, ama insancıklar yazık filan demiyorum bakın. Onlar ayrı mevzu, sırasıyla ona da geliriz. Buz gibi bir tespit: adamları vurdukça, dövdükçe, hapiste bilmem nerelerine cop soktukça tırsmadılar; daha bilendiler. İtiraf edeyim, direnmeleri hoşuma gidiyor. Bana da yapsalar inşallah ben de bilenirdim. Ama hoşuma gitse de gitmese de olgu bu. Fakt yani. 76’da, 80’de oralara giderdim, o zamanki haleti ruhiye ne, bugünkü haleti ruhiye ne. Arada uçurumlar var, ve korkma, sinme, tevekkül etme yönünde değil, zalimi hor görme yönünde. Galip geleceklerine inanmışlar. Daha bundan öte başa çıkamazsın. Yenildiğini kabul edeceksin. Bitti. Değiştir plağı. Hepsinin sorumlusu Ergenekon’du de, beş tane aptal paşayı içeri at, yeni sayfa aç.

*
Ha bundan ne sonuç çıkarmışım? Yaşasın halkların bilmemnesi mi demişim, zafer narası mı atmışım? Hayır. Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunması lazım demişim. Hatta o yetmez, Kuzey Irak’la Suriye de Türkiye’nin yörüngesine girse ne iyi olur diye üstü kapalı niyet belirtmişim. (Evet, merak ettinizse söyleyeyim, Ermenistan da girse ben şahsen sevinirim.)

Ama bunun için ne lazım? Bir dar, bir de geniş açılı lens lazım.

Dar olanı şu: Dünyada biri büyük biri küçük iki milletin başarıyla bir arada tutunabildiği örnekler nereler? Saymışız, Büyük Britanya var, İspanya var, iyi kötü Kanada var. Türkiye’nin önündeki örnekler budur. Aşağı yukarı bunlardan birine benzeyen, yahut o minval üzerine yeni bir şeyler kotaran bir model buldun buldun. Yoksa unut Hakkari’yi. Amerikayı baştan keşfedecek değiliz. Model budur, çözüm de şayet bulunacaksa orada bulunacaktır.

Geniş olanı da şu: Türklerin o allahın cezası millet-i hakime kibrini kırmadıkça çözüm mözüm olmaz. Kürt kardeşim yerine aynı rahatlıkla Kürt ağabeyim diyebildiğin gün, sünnetsiz Ermeni dölünün de bu milletin mukadderatında omzu ve ağzı kalabalık yeniçeri kadar hakkı olduğu fikrini içine sindirebildiğin gün bir önceki paragrafta sözü edilen çözümleri adam gibi masaya koyup tartışabilirsin. Yoksa konuşalım diye ağzını her açtığında karşındaki sadece hakaret duyar; açılımın da ayağına dolanır; vermeye tenezzül ettiğin haklar da, verdiğin gün solar, kurur, dökülür.

İşte buyurun, çözüm perspektifi. Bana sorarsanız gayet vatanperver, yapıcı, iyimserimsi bir perspektiftir. Ama yok öyle değil deseniz de üzülmem. Yeter ki adam ne demiş diye merak edin, kırk senelik bayat şablonlarla sayfamı doldurmayın.

Mersi.

19 Ağustos 2011 Cuma

Kürt sorunu yoktur, Türk sorunu vardır

Bu yazıyı iki yıl önce [yani 2009'da] "Kürt Sorunu" hakkındaki derleme bir kitap için yazmıştım. Basında çıkmadı. Aradan geçen sürede hiç eskimediğini sanıyorum.

Dünyada halen başka bir ulusun siyasi egemenliği altında yaşamaya devam eden en büyük homojen ulusal topluluk Türkiye Kürtleridir sanırım. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya, egemenlikleri altındaki ulusal topluluklara hükmedemeyerek dağıldılar. Çin’de Uygurlar ve Tibetliler kendi ülkelerinde küçük bir azınlık durumundalar; hiçbir coğrafi alanda homojen bir çoğunluğa sahip değiller. Başka bir ilginç örnek olan Etiyopya’da egemen Amhari ulusunun üstünlüğü 1991 devriminden sonra sona erdi, gevşek bir federal yapı benimsendi. Sudan devleti, Arap olmayan bölgeler üzerindeki hakimiyetini kaybetti. Nüfusu 10 milyonu aşan başka örnek düşünemiyorum.

Dünyadaki başarılı görünen çok uluslu devletlerde iki ayrı model göze çarpıyor. İsviçre ve Hindistan’da devlet, bir ulusal toplulukla özdeşleşmiş değildir. İsviçre’de dört, Hindistan’da ise 18 kadar etnik topluluk, ayrı ayrı egemenliğe sahip birimler olarak yaklaşık eşit haklarla bir araya gelmiş ve ortak bir devlet kurmuşlardır. Bu devletler, egemenlikleri altındaki ulusal topluluklardan herhangi biri ile özel bir bağı olmayan birer siyasi üstyapıdır. Çekoslovakya’da bu model yürümedi. Belçika’da da, ayrı iki topluma dayanan devlet modelinin çözülmeye yüz tuttuğu görülüyor.

Bu modelin Türkiye için geçerli olmadığı muhakkaktır.

Diğer model, İngiliz egemenliği altında geniş haklara, özgürlüklere ve yerel idari yapılara sahip olan ve güçlü bir ulusal kimliği koruyan İskoçya ve Galler Ülkesi modelidir. Buna benzer bir model İspanya’nın Katalan ve Bask ülkelerinde büyük mücadelelerden sonra kurulabildi. Kanada’daki yapı teorik olarak İsviçre’ye benzer bir federasyon ise de pratikte daha çok İngiltere ve İspanya modeline yakındır.

Türkiye’de eğer Kürt Sorununa barışçı bir çözüm bulunabilecekse, İngitere ve İspanya modelinden farklı bir seçenek mevcut veya mümkün görünmüyor.

Zaman Kürtlerden yana
----------------------------
Türkiye’de mevcut yapının daha fazla sürdürülemeyeceği apaçık ortadadır. Öngörü sahibi siyasi yorumcular bu gerçeği daha 1960 ve 70’lerde algılamışlardı.

Türk devletinin, sayıca bu kadar büyük ve coğrafi anlamda homojen bir topluluğu askeri kontrol ve propaganda yoluyla ilelebet elde tutmaya yetecek maddi güce ve basirete sahip olduğu şüphelidir. Kaldı ki Sovyetler örneği, öyle bir güç ve basiret olsa bile, günümüz dünyasında bunun ulusal toplulukları yönetmeye yetmediğini kanıtladı.

Zaman Kürtlerden yana işlemiştir. Türkiye’nin Doğu bölgesinde Cumhuriyet’ten önce varolan sosyal ve etnik denge Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürtler lehine radikal bir şekilde değişti. Türk yönetici, Ermeni köylü ve esnaf, Arap tüccar ve din adamı ile Kürt aşiretten oluşan eski çokuluslu yapı, Ermenilerin tasfiyesiyle dengesini kaybetti. Eskiden Diyarbakır, Van, Bitlis gibi kentlerde kent nüfusunun önemli bir unsurunu oluşturan Türk yönetici sınıfı 1925-60 yılları arasında bölgeyi terkederek yerel egemenliği Kürtlere bıraktı. Bölgede bugün devlet memurları ile aileleri dışında yerleşik Türk unsuru kalmamış gibidir.

1960-70’lerde Kürt gençliğinin lise ve üniversite eğitimine katılmasıyla birlikte eski sosyal hiyerarşi altüst oldu. Eğitilmiş kuşağın, kendi ülkesinde aşağılanan bir “ikinci sınıf” vatandaşlığa razı olmayacağı ve yönetim pozisyonlarını talep edeceği aşikârdı. Nitekim 1970’lerdeki ilk Kürt milliyetçi hareketlerinin hemen tümüyle üniversite gençliği arasında ortaya çıkmış olması anlamlıdır.¹

1990’larda boşaltılan köylerden kentlere akan nüfus, bölgede Kürt kültürel egemenliğinin pekişmesine zemin hazırladı. Bölgede önemli bir nüfus oluşturan Zazalar (Siverek gibi birkaç örnek hariç) ya Kürtlüğe asimile edildi, ya da siyasi bakımdan Kürt hareketi içinde yer aldılar. Yakın tarihe kadar Arap çoğunluğun bulunduğu Mardin ve Urfa kentleri ile kısmen Siirt’te bugün Kürtler egemen unsurdur.

Ayrıca nüfus artış hızı bakımından Kürtler, Türklere karşı bariz bir üstünlüğe sahiptir.

Bu koşullarda Türkiye’nin, “üniter ve milli devlet” retoriğine ve askeri üstünlüğe dayanarak Fırat’ın doğusunda egemenliği uzun süre elde tutabileceğini farzetmek hayaldir.

Baskı ters tepti
-------------------
Belirginleşen Kürt “tehlikesine” karşı Türk devleti, 1980 yılından bu yana sistemli bir askeri baskı ve yıldırma politikası izledi. Rasyonel görünmeyen bu politikanın ısrarla sürdürülmesi, a) ideolojik körlük, b) basiretsizlik, ve c) belki süregiden çatışmanın doğurduğu birtakım kurumsal ve ekonomik çıkarlarla izah edilebilir. Öte yandan baskı politikasının ters teptiği ve Kürt ulusal bilinçliliğini körüklemekten başka sonuç doğurmadığı ortadadır. Günümüzde Kürtler arasında 1980’ler ile kıyaslanmayacak boyutta bir ulusal irade ve kararlılık görülüyor. “Zulme uğrama” duygusu, yalnız Kürtlerde değil tüm insanlarda ve her çağda, eyleme geçme kararlılığının en önemli itici gücünü teşkil eder.

Türk devletinin görünürdeki irrasyonel baskı politikasının yanısıra, Kürt hareketini bölmek veya birtakım marjinal örgütler yoluyla asli çizgisinden saptırmak veya kamuoyu nezdinde itibarını zedelemek yolunda birtakım çalışmaları da olmuş olabilir.² Ancak böyle çalışmalar eğer varsa bunlar da ters tepmiştir. PKK hareketi, kamuoyu nezdindeki tüm sorunlarına rağmen, Kürt ulusal iradesini güçlendirmek yönünde etkili olmuştur.

Hain emeller
--------------
Yabancı devletler Kürt mücadelesinin oluşumuna katkıda bulundular mı? Bunu bilemem. Ancak 29 yıldır süregelen propaganda çabasına rağmen Türk devletinin bu yönde inandırıcı bir delil ortaya koymamış olması, sanırım yeterince anlamlı bir olgudur. Her halükârda Batılı devletlerin, önemli bir NATO müttefiki olan Türkiye’yi bölmek ya da zayıflatmak veya istikrarsızlığa düşürmekte ne gibi bir çıkarı olabileceğini anlamaktan acizim. Belki Kürt hareketini teşvik etmekten ziyade, önüne geçilmesi imkânsız görülen bir olguyu bir ölçüde denetim altında tutmaya yönelik müdahaleler olmuş olabilir.

Öte yandan Rusya’nın olaylardaki muhtemel rolü üzerinde hiç durulmamış olması ilgi çekicidir. Acaba Rusya, Türkiye’nin Ortadoğuya yönelik (ABD güdümlü) askeri potansiyelini baltalamak veya Türk hükümetlerinin Kafkasya’da giriştiği birtakım maceralara misilleme yapmak amacıyla Kürt hareketine destek sağlamış olabilir mi? Bu konuda da ele gelir bir bilgiye sahip değilim.

Her halde dış faktörlerin, eğer varsa, olaylarda marjinal bir rol oynadığı muhakkaktır. Kürt hareketinin sosyolojik nedenleri yeterince açık ve güçlüdür. Başka ülkeler hiçbir şey yapmasa da son 29 yılın olaylarının aşağı yukarı aynı şekilde gelişeceği öngörülebilirdi.

Türk sorunu çözülmeden Kürt sorunu çözülmez
--------------------------------------------------------
Türk siyasi hayatındaki esas çıkmazın Kürt Sorunu değil “Türk Sorunu” olduğunu anlamak gerekiyor. Çözüme yönelik düşünmek için bence ilk ve en önemli adım budur.

Türkiye Cumhuriyetine kuruluşundan beri egemen olan ırkçı, hakaretamiz ve hayalperest bakış açısı, salim akılla kolayca çözülebilecek en basit sorunları bile çıkmaza sokmakta eşsiz bir rol oynamıştır. “Atalarımız” eğer Ortaasyadan geldiyse, Türkiye’de yaşayan herkes eğer “Türk” olmak zorundaysa, “Türk” olmayan hiç kimsenin ve hiçbir şeyin (binlerce yıllık köy adları dahil) bu vatanda hakkı yoksa, en temel vatandaşlık hakları ulusal ideolojiye biat koşuluna bağlanmışsa, rasyonel bir çözüm doğal olarak yoktur, olamaz, ve olmayacaktır. “Türk Sorunu” çözülmediği müddetçe, Kürt Sorununun kanlı ve korkunç bir sona doğru ilerlemesi bana kaçınılmaz görünüyor.

Türkiye’nin iç barışını ve toprak bütünlüğünü koruması, hatta belki komşu bazı ülke ve bölgeleri kapsayacak şekilde etkinlik alanını genişletmesi, bu ülkede yaşayan herkesin ortak çıkarıdır. Bu hedefe varmanın ilk adımı Kürt Sorununu çözmek değildir. Bunun ilk adımı, Türk Sorununu çözmektir. Türk yönetici sınıfı ve Türk kamuoyu, bu devletin “Türklere” veya onlar adına ahkâm kesenlere değil bu ülkede yaşayan herkese ait olduğunu, herkesin insan ve vatandaş olmaktan ileri gelen doğal haklara sahip olduğunu, her vatandaşın etnik kökeninden, tercih ettiği yahut etmediği dinden ve savunduğu siyasi görüşten bağımsız olarak saygıya mazhar olduğunu kavradığı gün, Kürt sorunu dahil bu ülkeyi 80 küsur yıldan beri hasta eden pek çok sorun kendiliğinden çözülmüş olacaktır.

O zaman oturup, Kürtler hangi yasal ve idari düzenlemelerle memnun olur, hangi haklar nasıl korunur, sağduyuyla tartışmak mümkün olur. Bask modeli mi, Kanada modeli mi, başka bir şey mi, salim akılla konuşulabilir.

Dipnotlar
 (1) Bedirhan kardeşleri, Hoybun Cemiyetini, Şeyh Ubeydullah vs. yi biliyorum, merak buyurmayınız. "Kürt Hareketi 60'larda başlamadı zındık herif" diye öfke dolu mailler atmayınız.

(2) Bu cümle ilk bakışta farzettiğinizden başka bir şey söylemektedir. İki cümle sonra anlaşılıyor. Beni Pekekecilikle suçlayan saçma yorumlar yazmayınız.
  1. yazdığınız her şey baştan aşağı doğru. sorun bunu algılayacak insan kapasitemizin henüz yetersiz oluşu ve bu da bu ülkenin başlangıcından beri süren bir cendereden çıkmasını önlüyor.
    Yanıtla
  2. Sayın Sevan Nişanyan bana göre Kürt halkının homojen olarak güneydoğuda yaşadıkları tesbitiniz gerçeği yansıtmıyor. Her bölgeye yayılmış durumda bulunan Kürt halkı ekonomik açıdan da Türk girişimcileriyle rekabet edebilecek duruma gelmişlerdir. TC 90yıldır onlara baskı uygulamış bireysel haklarını gerçekleştirmelerine set çekmiş olsaydı bu duruma gelebilirllermiydi. Size objektif olmak yakışırdı;bu derece etkileyici yazılarınızı objektiflikle taçlandırmalıydınız. TC devletinin uyguladığı politikalar yüzünden Kürt halkı şiddete yönelmiştir ifadesi de gerçeği yansıtmaktan uzaktır. Bir başka yazınızla da çelişiyor. Devlete karşı silah kullanmanın karşılığı ne olmalıydı? Tabii ki savaşacaktı;bu süreçte barışın değerli olduğu birden bire mi hatırlandı biçimindeki yazınızda şiddet uygulamanın karşılığı şiddetin demiştiniz. Şiddeti Kürt halkı değil PKK başlanmıştır Kürt halkının temsilciliğine soyunmuştur. Kürt halkıyla bir tutmanız zincirleme hata yapmanıza neden olmuştur.
    Yanıtla

10 Temmuz 2011 Pazar

Anadolu nasıl Türkleşti

Mesela İspir’in hemen hemen bütün köy ve mezra adları (ayrıca dağ, dere ve yayla adları) Ermenicedir. Ama 19. yüzyıl sonunda İspir’de üç-beş köy dışında pek Ermeni nüfus yok. Demek ki İspir’deki değişim daha eski bir tarihte, belki 19. yüzyıl başlarında, belki daha önce olmuş. Ama nasıl ve neden olduğuna dair yeterli bilgimiz yok. Çünkü döneme dair – Türkçe veya Ermenice – yayımlanmış malzeme yok.
Teorik olarak akla gelen sadece üç ihtimal var.
Birinci olasılık: Ermeniler bilemediğimiz nedenlerle buradan gitmişti. Türkler boş bulup yerleştiler.
İkinci olasılık: Türkler başka yerden gelip İspir’in Ermeni ahalisini topyekün kovdu veya yok etti.
Üçüncü olasılık: İspir ahalisi din değiştirip Türk oldu.
Birincisinin Anadolu’da tek tük de olsa örnekleri var. Ama İspir’de bu olmuş olamaz, çünkü öyle olsa yer adlarında süreklilik olmaz, Türkler boş buldukları yerlere kendi adlarını verirler. Adlar kaldığına göre demek ki YA yerli halk Türkleştikten sonra eski adları kullanmaya devam etti, YA DA dışarıdan gelen Türkler bir müddet – hem de buraların Ermeni yeri olduğu fikrini benimseyip alışacak kadar uzun bir müddet – yerlilerle beraber yaşadılar.
Daha iyi bilinen yerlerin çoğunda hakikat, ikinci ihtimalle üçüncüsü arası bir yerlerdedir. Aşağı yukarı her yerde karşımıza çıkan senaryoyu size şöyle özetleyeyim.
Hacı Hüseyin Ağa bir tarihte bir miktar silahlı adamıyla birlikte bölgede zuhur eder. Terör estirir. Bölgenin ileri gelenlerinden birkaçını haraca bağlar. Direnmeye kalkan Agop Ağayı öldürtür. Kirkor Ağanın kızını kaçırıp nikâhına alır.
Ermeniler bu duruma boyun eğer. Çünkü A) Hüseyin Ağanın arkasında devlet otoritesi vardır, başa çıkamazsın. Veya B) devlet otoritesi Hüseyin Ağayla başa çıkmaktan acizdir, ya da aciz olmasa bile isteksizdir. Direnmeye kalksan başına bela alırsın, kimseye güvenemezsin. Veya C) devlet otoritesini temsil eden Ali Paşaya karşı Hüseyin Ağa ehveni şerdir, en azından koruma sağlar. Veya D) Hüseyin Ağanın Agop’u öldürtmesi aslında bazılarının işine gelmiştir, iç dengeler dönmüştür. Veya E) Kirkor Ağa dünürüyle iyi geçinmeye karar vermiştir. F) Zaten Hüseyin gelmese Hasan, o gelmese Mustafa gelecektir, birinden birine razı olmak gerekir.
Hüseyin Ağa otuz sene ortalığı haraca kestikten sonra ölür. Yerine oğlu Hasan Ağa geçer. Hasan Ağa ana tarafından Ermenidir, Ermenice bilir, ama asla belli etmez. Çünkü silah taşıma ayrıcalığı Müslümanlara aittir, kuşku doğarsa iktidarı sarsılır, devletin adamlarıyla ilişkisi bozulur. Zaten babasının eski adamı olan Veli Ağa komşu nahiyede egemenlik kurmuş, bu tarafa sarkmak için fırsat kollamaktadır. Ona koz vermeye gelmez.
Hasan Ağanın eli silah tutan adama ihtiyacı vardır. Sağlam eleman için yapmayacağı fedakârlık yoktur. Bir kısmını diyelim ki komşu vilayetin Kürt aşiretinden temin etti; ama Kürtleri memnun etmek zordur, astarı yüzünden pahalıya gelir. İşte tam bu sırada, tesadüfe bak ki Hasan’ın ana tarafından akrabası olan Kirkor Ağanın sülalesi topluca Müslüman olup Hasan’ın maiyetine katılmaya karar verirler. Onları seven, veya sevmese de çıkar ve gelenek bağlarıyla onlara tabi olan komşu köyün ahalisi de Müslüman olur. Hüseyin Ağa hanedanına sadakat ve akrabalık bağıyla bağlı olan bu zümreye halk arasında Hüseyinağazadeler lakabı takılır. Yörenin en güçlü ve saygın sülalesi olurlar; buralara yerleşen ilk Müslüman aile oldukları kuşaktan kuşağa anlatılır.
Hüseyinağazadelerin nereden geldiğini kimse hatırlamaz. Cumhuriyetten sonra Orta Asya masalı devlet mitolojisi olarak okullarda öğretilmeye başladığında birden birilerinde jeton düşer. Tabii ya! Hüseyinzadeler Horasan’dan gelmiştir, Alpaslan’la beraber Anadolu’nun fethine katılmışlardır. Bundan doğal ne olabilir? Alpaslan’ın sol kol kumandanının adı da Hüseyin değil miydi?
Hüseyingiller Müslüman olup ağa safına katıldıktan sonra ilk iş eskiden beri nefret ettikleri Margos’la Mateos’un arazilerine bir punduna getirip el koyarlar. Sonra gözlerini Ohannes’in arazisine dikerler. Sıranın kendisine geldiğini gören Ohannes, çevik davranıp Müslüman olur. Vilayet merkezindeki paşa ile kadıyı birkaç hediyeyle memnun edip onların desteğini alır. Kapısına üç tane Kürt sipahi koyar. Ne olur ne olmaz diyerek bir de hoca tedarik edip medrese kurdurur. Bu yüzden Ohanzadeler günümüzde bölgedeki ilk medresenin vakfedicileri olarak büyük saygı görür. Kanıt olmasa da Kürt kökenli oldukları rivayet edilir.
Ardı çorap söküğü gibi gelir. Müslüman nüfus artar, güçlenir, servet ve kudret sahibi olur. Bir süre sonra buraların kadim Müslüman ve Türk yurdu olduğunu iddia etmeye başlarlar. Gitgide fakirleşip marjinalleşen Ermenileri hor görürler. Kiliselerde çan çalınmasını yasaklarlar. Ermenilikte ısrar edenlerin bir kısmı “burada bize hayat kalmadı” diyerek Sivas’a göçer. Nüfus daha da azalır.
Sultan İkinci Mahmud hengâmında İstanbul’da Ermenilere fırsat kapıları açıldığı duyulur. Talihini denemek için payitahta göçen on Ermeniden beşi hedefi gözünden vurur. Biri sarayın peşkircibaşısı olarak servet ve ün kazanır; biri İngiliz konsoloshanesinde tercümanlık bulur; biri kuyumcular hanının idare heyetine seçilir. Elbirliğiyle memleketteki kiliseyi onarırlar; yanına da bir okul kurdururlar.
Derken o okuldan mezun olan çocuklardan ikisini, İstanbul’da kendi aralarında topladıkları parayla Avrupa’ya okumaya göndermeye karar verirler. Gençler Cenevre’de üniversiteye gider. Sürgündeki Rus devrimcileriyle tanışır.
Olaylar gelişir.
*
“Türkiye tarihini bir sayfada anlat” diye biri bana sınav yazdırsa böyle anlatırdım herhalde.