Sunday, December 29, 2019

Sevan Bey Sevan Beey, İslamda demokrasi olmaz bilmez misin?

Gene başladılar. İslamla demokrasi bağdaşır mı hiç, biz sana dediydik, bunlar beladır, demokrasiyi otobüs zanneder. Bık bık bık, aynı bıktırıcı terane.
Peki kardeşim, çözüm var mı çözüm? Coğrafya mı değiştirelim? Hepsini kılıçtan mı geçirelim? Sanal gettomuza çekilip Devrimci Sosyalistçilik mi oynayalım? Hangisi?
Net söyleyeyim. Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı kabusun sebebinin İslam – veya İslamcılık, veya Siyasi İslamcılık – olduğunu DÜŞÜNMÜYORUM. İslam’ın “değişmeyen özü” diye bir şey yoktur. Hiçbir dinin yoktur. Dinler değişir, çağa ayak uydurur. Çağ neyi gerektiriyorsa din ona uyar. Geçmişte de uymuştur, bugün de uymaktadır.
İslami TEMALAR, İslami SÖYLEMLER, İslami EMSALLER ve MİTLER öne çıkmış olabilir. Dağarcıkta onlar varsa onlar çıkar, üsluba şekil verir. Başka şey de olabilirdi pekala. Mesela Stalinizm yahut Nasyonal-Sosyalizm de olabilirdi. Sonuç zerrece değişmezdi. Aynı tip adamlar iktidarda yükselir, aynı adamlar zindana atılır, aynı ihaleler aynı adamlara verilir, televizyonda aynı moron nutuklar dinlenirdi. Buyurun Hindistan’da aynı şeyler oluyor, müsebbibi Hinduizm görünüyor. Myanmar ile Sri Lanka’da Budizm adına hukuku ayaklar altına alıp demokrasiyi piç ediyorlar: Budizm yahu, dünyanın en felsefi, en barışçı öğretisi! Kitaplarını oku, ne şeker adamlar bunlar dersin.
Türkiye’deki facianın iki sebebi vardır. Biri siyasi korkudur, diğeri sınıfsal öfkedir. İlki dar ve lokal sebep, ikincisi bütün dünyayı etkileyen bir kasırga. Bunları anlamadan söyleyeceğin her şey boş laf.
İlki siyasi korku. Demokrasinin birinci şartı iktidarın korkusuz el değiştirebilmesidir. İktidardan düşenin onurunu, özgürlüğünü, toplumdaki mevkiini koruyabileceğine güvenmesi lazım. Kuralların şeffaf ve objektif olması lazım. Türkiye’de bunlar hiç olmadı. 2002’den sonra büsbütün azdılar, indirip yağlı kazığa oturtmayı, partisini dağıtmayı, devri sabık yaratmayı, hepsinin malına mülküne çökmeyi düşlediler. Adam ne yapsın? Sen onun yerinde olsan ne yapardın? Mantıklı olanı yaptı. Satmışım sizin hukukunuzu deyip iktidarını sonsuza dek kalıcılaştıracak tedbirleri almaya başladı. Kurumsal iktidar odaklarına karşı ahaliyi galeyana getirmeye çalıştı. Devletin ekonomik imkanlarına karşı kendi finans kaynaklarını yarattı. Siyasette kendisine rakip olabilecekleri gözünü kırpmadan harcadı. Off-road risklidir; hukuku delmek de riskli. Delik kendi kendini büyütür, sonunda bugünkü duruma varılır.
İkincisi sınıfsal. Bugün islamcılık kisvesi altında çıkan şey kitlesel bir kalkışmadır. Öfke patlamasıdır. Neye öfke? Modernitenin dayatmalarına (“ıyy şalvarın ne iyrençç, neden Dolçe&Zampara’nın son modelini giymiyorsun?”), modernite perdesi altında kapitalizmin acımasız mantığına, “kalkınma” süsü verilmiş köleleşmeye, Batı’nın gitgide köhneyip cazibesini yitiren kudretine, kendi kurumlarının sefilliğine, gerçekçi ve insanca bir çıkış vizyonu üretemeyen kendi fikir önderlerinin aczine. Son derece haklı bir öfkedir. Kurulu düzenin mantığını paramparça eden bir öfkedir. Senin aklını da tanımıyorum, bilimini de tanımıyorum, modanı da tanımıyorum, hukukunu da tanımıyorum, ekonomi kuramlarını da tanımıyorum, askeri üstünlüğün de bana vız gelir çünkü bana kurşun işlemez diyor. Haksız diyebilir misin?
“Muska yazarsa kurşun işlemez zannediyor geri zekalı” diye alay edersen, kendi geri zekalılığını sergilemiş olmaz mısın?
O öfkeye teslim olalım demiyorum, bak. Varolan medeniyetin korumaya değer çok şeyi olduğuna inanacak kadar geri kafalıyım belki. Cahilliği övmeyi kendime yediremeyecek kadar (sınıfsal) kibirden mustaribim belki. Ama şunu gayet net kavrıyorum. Medeniyeti ve bilgiyi korumak istiyorsan önce karşı tarafın sözüne kulak vermen gerekir. Kendi medeniyetinde ve sahip olduğun bilgide bir şeylerin aksak olduğunu teslim etmen ve karşı tarafın itirazında haklı olabilecek noktaları araman gerekir. Yoksa yenilirsin. Rotanı kırmazsan Titanik gibi batarsın.
Püf noktası “sen de haklısın kardeş” diyebilmektir. Onu demedikçe bu büyük öfke kabarmasından – ulusal ve global düzeyde – kurtuluş olduğunu sanmıyorum.
“Atatürk gelse hepsini sikse” türü ergen fantezilerinin ise hepten budalalık olduğundan eminim. Medeniyeti asıl çökertecek olan şey avamın öfkesi değildir. O öfke karşısında bugün düzen sahiplerinin – ulusal ve global ölçekte – kapıldığı kaskatı zihinsel durgunluktur. Beni sinirlendiren şey o.

Tuesday, December 24, 2019

Bir önceki Libya macerası

1877-78 Rus Harbinde hezimete uğrayarak dağılmanın eşiğine gelen Osmanlı Devleti, savaştan sonra toplanan Berlin Kongresi’nde İngiltere, Fransa ve Prusya’nın desteğiyle ayağa kaldırılır; savaşta kaybettiği araziler iade edilir; toprak bütünlüğü – ufak kayıplarla – korunur. Karşılığında Fransa Tunus’u, İngiltere Kıbrıs’ı (ve Rusya Kars’ı) alır. Bir süre sonra İngiltere alacaklarına mahsuben Mısır’a da el koyar. İtalya durumu protesto eder, tazminat olarak Libya’yı ister. “Sen küçüksün, bekle” deyip oyalarlar.
1911’de Agadir hadisesinden sonra Fransa Fas’ı işgal edince İtalya harekete geçmeye karar verir. Bu sırada İtalya Almanya’nın müttefikidir, yaklaşan Dünya Savaşı’nda Almanların yanında yer alması beklenmektedir. İtalya’yı Almanlardan koparmak isteyen İngiltere ve Fransa, rüşvet olarak Libya işgaline yeşil ışık yakarlar. Rusya da İstanbul’un savaştan sonra Ruslara verilmesine İtalya’nın olur demesi karşılığında Libya’ya onay verir. 29 Eylül 1911’de İtalya Osmanlı devletine bir ültimatom vererek Libya’dan çekilmesini talep eder. Ertesi günü asker çıkarır.
Osmanlı açısından Libya, ekonomik değeri olmayan, Akdeniz’de deniz hakimiyeti davası terk edildiğinden beri stratejik değeri de kalmamış bir yerdir. Trablus ve Bingazi’de bulunan dört Osmanlı taburu (yaklaşık 4000 asker), 1911 başında Libya’dan çekilip Yemen’e gönderilmiştir. Ültimatomun alındığı tarihte vali yoktur, garnizon komutanı da görevden alınmıştır.
Ültimatom üzerine İbrahim Hakkı Paşa hükümeti istifasını verir. Devletin önde gelen “akil adamları” sarayda toplanırlar. En kıdemli asker olan Erzurum kahramanı Müşir (mareşal) Ahmet Muhtar Paşa “Trablus Garbde mukavemet, bir cinayetdir” görüşünü bildirir. (İbnülemin, s. 1086) Buna karşılık görüşü sorulan Alman büyükelçisi “Almanya tarafından bir müdahaleye imkan olmadığını, fekat Türklerin tarihi şanlarına layık şekilde vatanlarının bir parçasını müdafaa edeceklerine kani” olduğunu bildirir. (İbnülemin, s. 1085). Göreve gelen Sait Paşa hükümeti İngiltere’ye başvurarak Libya’nın Osmanlı bayrağı altında İngiliz yönetimine bırakılmasını teklif eder. “Artık çok geç” cevabını alır.
Bu esnada İttihat ve Terakki cemiyetinin biti kanlanmış, silahlı kuvvetler içinde başına buyruk vatanmillet çeteleri alıp başını gitmiştir. Hükümetin müdahale etmeme kararına rağmen bu bahadırlar Libya’da milli onuru korumaya karar verirler. Berlin’de askeri ataşe olan Enver Bey (muhtemelen Almanların teşvikiyle) gizlice Libya’ya geçer; ardından Kolağası Mustafa Kemal Bey tebdili kıyafet edip İskenderiye üzerinden ona katılır. Osmanlı’ya sadık Sünusi tarikatinin desteğiyle yerel Arap aşiretlerini örgütleyip İtalya’ya karşı “Cihad” ilan ederler.
İtalyan işgali Trablus ve Bingazi’de şehir halkı tarafından coşkuyla karşılanmıştır. İtalyanlar buna kanıp tedbiri elden bırakırlar. 23 Ekim’de Trablus yakınındaki Şarülşatt köyünde 500 kişilik İtalyan garnizonu, Osmanlı subaylarının yönettiği Arap mücahitlerinin saldırısına uğrar. 200 kadarı çatışmada öldürülür, kalan 290 asker teslim olduktan sonra işkenceyle öldürülür. Olay Avrupa basınında şöyle yer alır:
“I saw (in Sciara Sciat) in one mosque seventeen Italians, crucified with their bodies reduced to the status of bloody rags and bones, but whose faces still retained traces of their hellish agony. Long rods had been passed through the necks of these wretched men and their arms rested on these rods. They were then nailed to the wall and died slowly with untold suffering. It is impossible for us to paint the picture of this hideous rotted meat hanging pitifully on the bloody wall. In a corner another body was crucified, but as an officer he was chosen to experience refined sufferings. His eyes were stitched closed. All the bodies were mutilated and castrated; so indescribable was the scene and the bodies appeared swollen as shapeless carrion. But that's not all! In the cemetery of Chui, which served as a refuge from the Turks and to whence soldiers retreated from afar, we could see another show. In front of one door near the Italian trenches five soldiers had been buried up to their shoulders, their heads emerged from the black sand stained with their blood: heads horrible to see and there you could read all the tortures of hunger and thirst (Gaston Leroux, Matin-Journal, 23.08.1917)
Şarülşatt’tan sonra işin rengi değişir. Başlangıçta Libya macerasına karşı olan İtalyan kamuoyu kana kan isterisine kapılır. Sosyalist Parti liderlerinden genç Benito Mussolini başlangıçta savaşa karşıyken bu olaydan sonra savaş yanlısı kesilir. İtalya Libya’ya 150.000 asker sürer. Ancak ülkenin iç kesimindeki Arap direnişine karşı varlık gösteremeyerek kıyı şeridine hapsolur.
22 Aralık’ta İtalyanların Tobruk’tan başlattıkları saldırı Mustafa Kemal komutasındaki küçük kuvvet tarafından başarıyla engellenir. 3 Mart 1912’de Enver komutasındaki 1500 kişilik Arap kuvvetinin Derne’ye yönelik saldırısı zorlukla püskürtülür. Bu tarihten sonra İtalyanlar yandaş Arapları silah altına alarak gönüllü birlikleri oluştururlar. “İhanet” olarak algılanan bu gelişmeye karşı Osmanlı subayları yerli halka yönelik sert tedbirlere başvururlar.
Giderek artan savaş hırsına kapılan İtalya, 5 Mayıs 1912’de Oniki Adalar vilayetinin merkezi olan Rodos’u sürpriz bir saldırıyla işgal ederek Türkiye’nin elini zorlamayı dener. Türkiye tınmayınca Haziran ayında İtalyan donanması (henüz Osmanlı toprağı olan) Samos’u ve Çanakkale’yi bombardımana tutar. Samos’un İtalyanlarca zaptı olasılığı Th. Sofulis liderliğindeki Samos’lu yurtseverleri harekete geçirir; Yunanistan’la birleşmeyi hedefleyen bir ihtilal hazırlığına başlarlar. 17 Temmuzda İkaria adası hem Samos’tan hem Osmanlı’dan bağımsızlığını ilan ederek Özgür İkaria Cumhuriyeti’ni kurar.
Osmanlı’nın batakta olduğunu gören Balkan devletleri 8 Ekim 1912’de Balkan Savaşı’nı başlatırlar. Bunun üzerine Ahmet Muhtar Paşa hükümeti İtalya’ya apar topar barış teklif eder. 18 Ekim’de imzalanan Uşi (Ouchy) Antlaşması ile Libya İtalya’ya bırakılır, buna karşılık İtalya 12 Adaları Türkiye'ye iade etmeyi kabul eder. Ancak tam bu sırada Samos ve Midilli isyan edip Yunanistan’a katıldıklarını ilan etmiştir. Rodos halkı da İtalya’yı protesto ederek iadeye direnme kararı alır. Arada Dünya Savaşı çıkınca iade konusu ertelenir.
1919’da Mattoni-Venizelos Antlaşmasıyla İtalya, adaları bu kez Yunanistan’a bırakmayı kabul eder, ancak Yunanlılar Anadolu’da yenilince bu antlaşma da kadük kalır. 1923 Lozan Antlaşmasıyla adalar İtalya’ya bırakılır. Ankara hükümeti nüfus çoğunluğu ezici bir şekilde Elen olan adaların Türkiye’ye iadesinin doğuracağı sorunların farkındadır; bu yüzden iadede ısrarcı olmaz, ancak adaların Yunanistan’a verilmemesini şart koşar. Adalar 2. Dünya Savaşı’na dek İtalyan yönetiminde kalır. İtalya o savaşta yenilince, Yunan halkının savaşta gösterdiği kahramanca direnişin ödülü olarak adalar 1947'de Yunanistan’a teslim edilir.
*
Kıssadan hisse:
1.  Vatanmillet ve hamaset savaş kazanmaya yetmez,
2.   Birinin yüzüne yumruk atsan o da senin yüzüne vuracak diye bir kural yok, zayıf olduğun başka bir yerden vurabilir.

Saturday, December 21, 2019

Aferin Ruslara

On günlük Ermenistan seferinden akılda kalan bir gözlem: en önemlisi değil belki, ama göze çarpıyor. Buralara son birkaç yüzyılda medeniyet adına ne gelmişse Ruslardan gelmiş. Düzgün şehircilik getirmişler, düzgün bina yapmışlar, eğitim getirmişler, üniversite kurmuşlar, müze ve konser salonu açmışlar, her köşe başına harikulade heykeller dikmişler, en ücra dağ köyüne kadar fabrika ve toplu konut yapmışlar, Moldova’dan Moğolistan’a dek Allahın unuttuğu kaç köy varsa hepsine iyi kötü insanca yaşanacak kutu kutu evler yapmışlar, tek düze belki ama olsun.
En mühimi ‘kultura’: insanlığa yararlı güzel işler yapmış şairlerin, sanatçıların, piyanistlerin, uçak mühendislerinin, bilim insanlarının, tarım öncülerinin, fedakar anaların öykülerini – mitlerini – anlatmayı ve emsal göstermeyi öğretmişler. İşin özü bu sanırım. O öyküler olmazsa toplumlar göz açıp kapayasıya barbarlığa rücu eder. Bkz. TC.
Sıkıntıları yok muymuş? Varmış elbette ki, Berlin’den Moğolistan’a dek sayısız millet fırsatı bulur bulmaz Sovyet boyunduruğunu sırtından atmak için yarışmış. İşin o yönünü 1989’dan beri birkaç defa yazdım. Ama öbür yönünü gözden kaçırırsak yanlış olur. Bugün Kafkasya’da, Orta Asya’da, Sibirya’nın ormanlarında az çok medeni bir düzen varsa sorumlusu – Çarlığıyla, Sovyetiyle – Rusya’dır. Boktan coğrafyalar bunlar. Ruslar olmasa Libya’dan çok farkları olmazdı.
*
1945’ten sonra iki şeyi yanlış yaptı sanırım Rusya. Birinci yanlış Avrupa’nın bir bölümünü hegemonyası altına almaktı. Almanya, Çekya, Polonya, Macaristan gibi ülkeler kültürel açıdan Ruslardan daha gelişkindi; doğal yönelimleri Batı Avrupa’ya doğruydu. Rus egemenliğini zulüm olarak yaşadılar. O ülkelerde başlayan yırtılma, bütün Rus imparatorluğunun dağılmasıyla sonuçlandı.
Diğer hata esasen Sovyetlerin kabahati değildi. Amerikalıların sistemli olarak tırmandırdığı askeri tehdit karşısında militarizme ağırlık vermek zorunda kaldılar. Ülke ekonomisinin kaldıramayacağı ölçüde silaha yatırım yaptılar. Daha önemlisi, kuşatma paranoyasıyla içte hak ve özgürlüklerin hiçe saydılar. İyileşir inşallah umuduyla millet kırk sene bekledi, sonunda patladı.
*
İmparatorlukların farklı stilleri var. Model A, Osmanlı stili. Fethet, soyup soğana çevir, onun rantıyla merkezde kısa süreli bir şaşaa yarat. Sömürecek kaynaklar tükenince hep beraber taş devrine geri git. Model B, İngiliz-Fransız ve Amerikan stili. Fethet. En gözüpek adamlarını gönder, yerli ortaklarıyla beraber kıra döke yeni gelir kaynakları yaratsınlar. Merkez servete doysun. Yerelde aracı sınıflarla onların çevresi zenginlik ve şaşaaya kavuşsun, Küçük Amerika hayalleri kursun, gerisi çürüse de kimin umurunda.
Rusya’nınki Model C, ikisine de pek benzemiyor. Kolonilerden merkeze aktardıkları kaynak epey sınırlı kalmış, o kaynağı da zaten silaha yatırıp heba etmişler. Bugün Moskova evet metropol, ama zenginlik, teknoloji, sanat, kültür, hayat standardı vesaire açılarından Yerevan’dan veya Almatı’dan çok farklı bir yer değil; 1991 öncesinde de değildi. Ekonomik sömürüden çok idari kontolü önemsemişler. Homojen bir devlet yapılanmasını en ücra köye taşımayı hedeflemişler.  
Sonuç olarak “modernleşme” ve hatta “Batılılaşma” denilen olgular ex-Sovyet cumhuriyetlerinin taşrasına, yüz yıldan beri Batı’nın hegemonyası altında yaşamış ülkelere oranla çok daha derinlemesine ve kalıcı olarak nüfuz etmiş görünüyor. Erivan’ın AVM’leri İstanbul’unkiler kadar parıltılı değil belki. Ama vitrinlerin ötesindeki Türkiye’nin – ekonomik ve kültürel – sefaletinden eser yok. En ücra köyünde Liszt’ten haberi olan insan bulmak doğal, papazla ateistin şakalaşmasını yadırgayacak kimse yok.
İngiliz’in 300 yılda [edit: 190 yılda] Hindistan’da yapamadığını Rusya 100 yılda Tacikistan’da nasıl başardı, esas soru bu.
*
Şimdi Rus ekonomisi çöktü deniyor. Ağır sanayi tükendi, teknoloji çağın gerisinde kaldı, mikroçip yapmayı bile bilmiyorlar, en yetenekli gençlerini Londra’ya ve Kaliforniya’ya kaptırıyorlar. Doğrudur. Batı’nın pervasız yaratıcılığı Rus kültüründe hiç olmadı. Çin’in kolektif başarı azmi de sanırım Ruslarda – en azından tarihin şu döneminde – pek yok. Bitti mi peki Rusya? Akıllı kumarbazlar bu devirde Amerika’ya mı oynar?
Bilmiyorum. Bildiğim, iki şeyi es geçmemek lazım. Birincisi, eski Rus imparatorluğu yabana atılacak ya da yok sayılacak bir olgu değil. Yeryüzünün – hala – en önemli emperyal yapılanmalarından biri. İkincisi, unutmamak lazım, Rusya hiç yenilmedi. 1200’lerde Moğollara teslim oldu gerçi, ama o zamandan beri her saldırganı hüsrana uğratmayı bildi. Bununla boy ölçüşecek karnesi olan tek ülke ABD’dir, belki de (eğer kaldıysa) İngiltere. Çin de, Hindistan da, Almanya da dayak yemeye alışıktır. Türkiye dersen, 350 seneden beri dayak yiye yiye dayak manyağı olmuş bir memleket.
*
Olacak şey değil belki, ama ezkaza Amerikalı dostlarımız yarın İran’da bir şeylere girişseler Türkiye o girdabın dışında kalabilir mi? Rusya ne tavır takınır? Seçmek zorunda kalırsa Türkiye hangi tarafı seçmelidir?
Güncel politikalar hakkında biraz akıl ve bolca duygu zemininde fikir beyan ederken arka planda bu soruları akılda tutmakta fayda olabilir.

Saturday, December 7, 2019

Kafa kesen Arap kızları

Ezengül, kadın adı, 84 kişi. Ayrıca Özengül (54), Zengül (46), Zengi (28), Mezengül (12), Üzengi (9). Kökenini tahmin edebilir misiniz? Deneyin bakalım, bence edemezsiniz.
Başka bir isim, Arapzengi (19), Arabizengi (18), Arabizengin (3), o da kadın. Bu sefer daha kolay, Google’a girince hemen bulunuyor. Şark masallarının meşhurlarından Şah İsmail ile Gülizar masalında bir karakter. Ama ne karakter! Masalın bazı versiyonlarında kötü bir kral, hobisi kalesinde oturup düşmanların kellelerinden kule yapmak. Şah İsmail’in kellesiyle kuleyi tamamlamak istiyor ama yeniliyor. Daha yaygın versiyona göre aslında erkek kılığına girmiş bir kadın. Şah İsmail bunu yenince müttefik oluyorlar, beraber Gülizar’ı kurtarmaya Hindistan’a gidiyorlar. Gülizar ölünce (yahut Şah İsmail’i bırakıp babasıyla evlenince) bu sefer Gülperi’nin peşine düşüyorlar. O da hayli kuşkulu koşullarda intihar edince Şah İsmail Arabizengi ile evleniyor.
İsim besbelli Farsça Arab-i Zengi yani “zenci Arap”. Hindistan motifi de hatunun esmer tenine işaret olmalı. Türkçe anlatımlarda adı genellikle Arap Üzengi veya Arap Ezengül olarak geçiyor.
Yani gelinimiz hem zenci, hem travesti, hem de kelle kesen cinsinden. Yorumunu artık siz yaparsınız.

PS: Balzac’ın Sarrasine adlı öyküsünü yapısalcılık, yapısökücülük, toplumsal cinsiyet vs. mevzularına aşina olanlarınız bilir; Roland Barthes’ın 1970’lerde pek ünlü olan S/Z başlıklı uzun makalesinin konusuydu. Öykü kadın sanılırken erkek çıkan Sarrasine adlı karakteri anlatır. İşin ilginci o ki, Sarrasine de aslında “Arap kızı” demek.

Friday, November 29, 2019

Perişan ve eziyetçi kadınlar

Sude için Türk Dil Kurumu’nun İsimler Sözlüğü “1. Sürülmüş, 2. Boyanmış, sürmeli” tanımlarını vermiş. Prof. Dr. Cem Dilçin’in TDK’ya oranla biraz daha derli toplu, ama son tahlilde yine çok amatör olan sözlüğü “sürülmüş, ezilmiş” diye yorumlamış. Belli ki Farsça sözlüğe bakmışlar, bir mana çıkaramamışlar.
Biz de bakıyoruz. Burhan-ı Katı “ezilmiş, sıvanmış”, Lehce-i Osmani “sürtülmüş, sürülmüş”, Steingass “rubbed, worn, triturated, melted, effaced”. Fersude var bildiğimiz, “cılkı çıkmış, eskimiş, perişan” anlamında. “Sürmeli” diye bir anlam hiçbir yerde görülmüyor, onu belli ki ‘olsa olsa’ metoduyla TDK uydurmuş. Olur mu böyle kadın ismi?
Nitekim yok. İnternette bulduğumuz nâmhâ-e farsî sitelerinde böyle bir isim çıkmıyor. Antika Farsça isimlerin asıl diyarı Hindistan ile Pakistan’dır, Maneka Gandhi ile Uzeyir Hüseyin’in Muslim & Parsi Names’i de eksiksize yakın bir derleme. Orada da yok. Türkiye’ye özgü bir isim olsa gerek. Tahminen nispeten yeni olmalı. 2009 nüfusu 485 kişi, yerleşik köklü isimler genellikle bu kadar az olmaz.
Peki nereden çıkmış?
Birinci olasılık, Asûde “dingin, sakin”, Farsça. Asude, Asüde, Asuda ve Aysuda cinsinden nüfusu 1522. Mümkün.
İkinci olasılık Sûdâbe, eski kraliçelerden, Keykâvus’un eşi, Siyavuş’un annesi. Kötü kadındır, seks delisidir, Rüstem tarafından kılıçla ikiye kesilerek cezasını bulmuştur. Gene de 37 kişi var Türkiye’de bu adı taşıyan, üstelik bir kısmı Sudave olmuş. Ama yok, bu zayıf olasılık.
Üçüncü ve en güçlü olasılık Sûdiye, 3939 kişi, Arapça “kara kız” anlamında. Tıpkı Dürre-Dürriye, Bedre-Bedriye, Hamide-Hamdiye, Hasibe-Hasbiye, Kübra-Kibriye gibi varyasyon yapılmış olmalı.
Peki Sûdeluyun’a ne dersiniz? İnanmayacaksınız ama Türkiye’de bu adı taşıyan 23 kadın var. سودالعيون yani “gözlerin karası”. TDK sözlüğünde ara ki bulasın.
*
Cevriye. Türk Dil Kurumu’na göre “eziyet, sıkıntıyla ilgili olan”, Prof. Dr. Cem Dilçin’in sözlüğüne göre “eziyet eden, sıkan, üzen” imiş. Var tabii öyle kadınlar, hepimize denk gelmiştir, ama hakikaten aklınız alır mı, en öküzünden de olsa ana babanın evlatlarına bu anlamda bir isim vereceğini?
Nitekim Türkçe isimlerin değişim kalıplarına dair en ufak bilgisi olan biri derhal bilir, ismin aslı Cevheriye’dir, ya da Cevahiriye. Farsçadan Arapçalaşmış cevher, çoğulu cevahir: “kıymetli taş, mücevher”. Elmas, zümrüt, yeşim, inci, öyle şeyler. 

Wednesday, November 27, 2019

Alevilere dair bir not

Alevilik/Bektaşilik hadisesiyle ilk tanışmam 1977’dir. Yaş 21, daha önce kulağıma çalınmış elbette, ama kanlı canlı görmek başka.
Sevgili bir dostumuz Hacıbektaş’ın ileri gelen ailelerinden birinin kızıydı. Festival münasebetiyle gittik, birkaç gün evlerinde konuk olduk, sohbet ettik, çok şey öğrendik. Osman Kavala ve Yıldırım Türker’le üçümüz. Aynı yıl ve ertesi yıl yolumuz Dersim’e düştü. Mazgirt ve Ovacık’ta vakit geçirdik, Munzur gözelerini ziyaret ettik. Eğitildik.
78’de Osman’la beraber Hatay Samandağ. Sahildeki Hızır Makamı’nı tavaf ettik, antik doğa dinlerini tartıştık. 1989’da gene yolum düştü, Hızır Makamı’nın ak sakallı dedesiyle sohbet ettim, bana ısrarla Nusayri inancının İslam’la bağdaştığını kanıtlamak için çabaladı. Sonra bilgili bir arkadaş eşliğinde dağda Arabi adını verdikleri dergaha yürüdük, epey öykü dinledim. (Şimdi yolu asfaltlamışlar, o zaman yeni dozer girmişti.) 2000 olmalı, yine Hatay’da arabaya bir otostopçu aldım. Genç bir adam, hayli bilinçli Alevi militanı çıktı, bir saatten fazla ben sordum o anlattı. Sonra 2011, Paris’teki Ulusal Kütüphane’de Suriye Alevilerine ilişkin Fransız idaresi zamanında yazılmış birkaç rapor ve makale buldum, okudum.
91’de Budapeşte’de Gül Baba türbesini, 93’te Eskişehir Seyitgazi’deki dergahı, 99 olsa gerek Darende’de Somuncu Baba dergahı ile çilehaneyi ziyaret ettim. Her seferinde bulabildiğimi okuyup cehaletimi hafifletmeye gayret ettim.
2004-2005’te bir şey için gerekti, Erdebil Dergahı, Haydar, Cüneyd, Şah İsmail hakkında üstüste birkaç kitap okudum. Tarihi süreç ilk o zaman kafamda netleşti sanırım. 2014’te hapisteyken Hatayi Divan’ını baştan sona gözden geçirdim. Asıl amacım kelime avlamaktı tabii, ama içerik de iyi kötü kafamda yer etti.
Yani uzman filan değilim ama büsbütün bilgisiz de sayılmam.
*
Anladığım şu.
Alevilik, memlekette çeşitli zamanlarda ve çeşitli gerekçelerle İslami egemen kültüre boyun eğmeyi reddeden grupların en önemli ortak platformlarından biri olmuş.
1. Başlıca unsurlarından biri Türkmenler. İslami öğretinin cenderesine girmeyince, doğal olarak, eski Animist mit ve törelerinin bir kısmını korumuşlar. Sadece “Animist” demek de doğru değil sanırım, çünkü bildiğiniz gibi Türkler 750 ile 1250 arasındaki yarım binyılda Budizmle, Maniheizmle ve Nasturi Hıristiyanlıkla da epey haşır neşir olmuşlardı. Alevi masal ve destanlarında bu dinlerin de izini okumak mümkün.
Şöyle de bakabiliriz: şehirlerde ve trafiği yoğun olan yerlerde İslami otoritenin baskısına direnmek güç. O yüzden taşranın en kuş uçmaz yerlerinde, formel medeniyetten en uzak yaşayan unsurlar, dini non-konformizmi koruma şansını elde etmişler.
2. Alevi nüfusun yaklaşık yarısı, en azından %40’ı Kürt ve Zaza. Orta Asya ile bir alakaları yok. Bir dizi Zerdüşti veya Hıristiyan-Ermeni geleneğini korumuşlar. 
3. Arap Alevileri belirgin bir şekilde Ortadoğu Hıristiyanlığının izlerini taşıyor, 1500 yıl öncenin Hıristiyan simge ve polemiklerini tartışmaya devam ediyorlar. Keza Arnavut Bektaşileri Rum Ortodoks geleneğinin izlerini üzerlerinden atmış değiller.
4. Tahtacılar, Çepniler ve Abdallar gibi marjinal grupların Aleviliği belki etnik bir kökenden ziyade toplumsal işlevle ilgili bir dışlanmanın sonucu. Toplumsal düzenin dışında yaşıyorsan, toplumun resmi ideolojisine de pek kulak asmazsın.
İslam’dan çıkmanın cezası, biliyorsunuz, ölümdür. Ehlibeyt yandaşlığı, dinden çıkma suçunu işlemeden İslam’a uzak durmanın tek legal yolu olmuş. Daha doğrusu yarı-legal: çünkü 16. yy’ın kriz günlerinde İslam fakihleri Kızılbaşların katline fetva vermişler; sonraki zamanlarda da dönem dönem o fetvaları hatırlamışlar. Beş benzemezi bir araya getiren ortak zemin bu tehdittir sanırım. Açıkça Muhammed’i terk edemiyorsan, Ali’ye sarılırsın.
1470-80’lerden itibaren tüm Osmanlı toprakları Erdebil’den esen ihtilal rüzgarının etkisiyle dev bir ayaklanmaya tanık olmuş. Bugün bildiğimiz şekliyle Ali inancı üzerine kurulan Alevilik o ayaklanmanın potasında şekillenmiş. Sultan II. Bayezid ayaklanma ile düz yoldan baş edemeyeceğini hissedince Alevi itikadına yakın fakat Osmanlı’ya sadık bir versiyonunu örgütlemeyi akletmiş. Bektaşilik de öyle doğmuş. Bir tür Ortanın Solu diyelim.
*
Luwi diye bir halk ve Luwice adlı dilden MÖ 1300ler ile 1100’ler arasında Hitit kraliyet arşivleri söz ediyor. Dilin bir versiyonu Adana-Antep taraflarında MÖ 800’lere dek kullanılmış görünüyor. Ancak isme MÖ 1190’lardan sonra MS 20. yy’a dek hiçbir yerde tesadüf etmiyoruz. Roma ve Bizans kayıtlarında böyle bir halkın en ufak izi yok (ki Rom ile Rum’un yazı geleneği hayli kuvvetlidir; günümüze kalan kayıtları da, Batılı ulema sağ olsun, didik didik edilmiştir.) Ermeni ve Süryani tarihçilerinde yok. Araplarda yok. Osmanlı kitabetinde de yok. Hitit arşivleri kapandıktan sonra bu ismi ilk telaffuz eden yanılmıyorsam 1919’da Emil Forrer yahut ertesi yıl Bedrich Hrozny olmalı.
Arada geçen üç bin küsur yılda ismin hiç kimseye sezdirmeden yer altında yaşadığına inanmak için çok geniş bir hayal gücü gerekiyor – ya da çok kısıtlı tarih bilgisi. Kaldı ki l ve w gibi son derece problemli iki fonem içeren bir adın, velev ki yaşasa nasıl bozulmalara uğrayacağını kestirmek de kolay değil. Mesela MÖ 1. binyılda Antalya yöresinde yaşayan Lukwa/Lykia adı ile Konya yöresinde anılan Lukawania/Lykaonia adı Luwi’nin post-Hitit versiyonları mıdır? Bilemiyoruz.
Alevi adı, en ufak kuşku yok ki Arapça, “Ali’ci, Ali yandaşı” anlamında ˁAlawî. Ayn harfiyle  علوى yazılır. Mevla’dan Mevlevi, Musa’dan Musevi, sema’dan semavi, Basra’dan Basravi gibi telaffuz edilir.
Osmanlı zamanında bugün Alevi adını verdiğimiz zümreler genellikle bu isimle anılmamış. Kızılbaş tercih edilen isim. Aliyar, Alidost, Alikulu, Şahkulu, Şahseven gibi adlar kullanılmış. Alevi, tıpkı Musevi ve İsevi veya Nasrani gibi “kibar” sayılan bir hüsnütabir.
Sözcüğün aniden ön plana çıkması, şimdi sıkı durun, Fransızların işi. Fransızlar 1919’da Suriye yönetimine gelir gelmez ilk iş olarak Lazkiye’de bir Alevi Özerk Bölgesi (Territoire des Alaouites) kurmuşlar, 1930’larda burayı Lübnan gibi ayrı bir devlet yapmayı düşünmüşler. Hatay’ın Türkiye’ye mi mutasavver Alevistan’a mı verileceği o esnada tartışma konusu olmuş. Antakya ve Samandağ’da “Aleviler” Lazkiye lehine birtakım çabalara girmişler. Türk gazetelerinde Alevi adının patlarcasına boy göstermesi tam olarak 1937’nin ilk günlerine rastlıyor. “Ermeni ve Alevilerin” hain planlarına ilişkin o günlerde güzide Türk basınında bugünkü yandaş basına rahmet okutan hamasetnameler gırla gitmiş. Oysa 1937’den önceki yeni yazı gazetelerde Alevi adı bir kez bile geçmiyor. Eski yazıda da geçtiğini pek sanmam, ama eski yazı gazetelerin sorgulanabilir arşivleri henüz bulunmadığı için kesin bir şey söyleyemiyorum.
*

Alevi yerleşimleri haritasını daha önce de bir iki kez paylaşmıştım. Çok ilgi çektiğinden, gene buraya iliştireyim. Eski versiyona birkaç nokta eklendi, birkaçı düzeltildi. Mesela Kofçaz’ı bilmiyordum, Kırklareli’nin tepesindeki noktalar onlar.


Thursday, November 21, 2019

Kadınların gülü

Fennez (1), Günnez (23), Minnez (13), Şennez (10), Vennez (4), Zennez (6) Türkiye’den kadın isimleri. Parantez içindeki rakamlar 2009 itibariyle Nüfus İdaresinde kayıtlı kişi sayısı. İki gün uğraştırdı ama çözdüm sanıyorum.
Baştan alalım.
Biliyorsunuz Naz ekli kadın isimleri son yıllarda hayli pop, Sevginaz, Ecenaz, Mervenaz vs.. Toplam 1372 adet Naz’lı isim sayıyoruz, toplam nüfus 241.032 kişi.
Bir şey dikkatimizi çekiyor. Nüfus bakımından Naz’lı isimlerin yüzde 95’ü  aslında on-on iki isim grubuyla sınırlı, üstelik bunlar pop filan değil hayli antika isimler.
Gülnaz, Gülbinaz, Gülminaz
51299
Selvinaz, Servinaz, Zülfinaz, Sehernaz
43290
Binnaz, Behinaz
40023
Şehnaz, Şahinaz, Şehrinaz, Şekernaz, Şükrinaz
35722
Safinaz
17007
Mihrinaz, Mülkinaz, Meleknaz
9784
Fahrinaz, Ferahnaz, Feleknaz
9187
İsminaz
6679
Çeşminaz
4683
Hayrinaz, Hurinaz, Harbinaz
4492
Şerefnaz
2774
Müşkinaz
2204
Durdunaz, Dudunaz
1576
TOPLAM
228720

Bunların ardından Bedirnaz, Çilnaz, Ehlinaz, Firdinaz, Nurinaz, Perinaz, Ruhinaz, Şemsinaz, Şevkinaz, birkaç yüzerden. Daha sonra, beşer onarlar seviyesinde içinden çıkılmaz bir dizi feci surette arkaik isim. Bir fikir vermesi için S ve Ş ile başlayanların TAMAMINI listeliyorum. Belli ki çoğu yukarıda andığımız  Selvinaz, Servinaz, Zülfinaz, Sehernaz ile Şehnaz, Şahinaz, Şehrinaz, Şekernaz, Şükrinaz, Şerefnaz gruplarının varyantları, ama çöz çözebilirsen:
Sahernaz, Şahfinaz, Şahsinaz, Şahvenaz, Şahzinaz, Sainaz, Salinaz, Saminaz, Sardinaz, Şarfinaz, Sarinaz, Sarınaz, Şarkinaz, Sarnaz, Satinaz, Saydanaz, Saydinaz, Saydınaz, Sayınnaz, Saynaz, Sazinaz, Sebbinaz, Sebinaz, Şebinaz, Sebunaz, Seçimnaz, Seçkinaz, Seçminaz, Sedanaz, Sedefnaz, Sedirinaz, Sedirnaz, Şefinaz, Şefinnaz, Sefnaz, Şefnaz, Şefrinaz, Şeftinaz, Şefyinaz, Seharnaz, Sehelnaz, Şehfinaz, Sehilnaz, Sehinaz, Sehlinaz, Şehminaz, Şehninaz, Sehunaz, Sehvinaz, Şehvinaz, Şehynaz, Sekbinnaz, Sekinaz, Sekirnaz, Seknaz, Şeknaz, Seleknaz, Selenaz, Selginaz, Selgünaz, Selnaz, Semennaz, Semihanaz, Seminaz, Şeminaz, Senaz, Senfinaz, Şenginaz, Şenkinaz, Şenonaz, Senvinaz, Şerafnaz, Serahnaz, Serenaz, Serennaz, Serginaz, Şeriknaz, Serinnaz, Serkinaz, Şerkinaz, Serknaz, Serlünaz, Sertinaz, Seşgünaz, Şeşminaz, Şeşmünaz, Sevcinaz, Sevilnaz, Sevimnaz, Seydinaz, Şeyhinaz, Seyidenaz, Seytinaz, Şifanaz, Şifenaz, Sıharnaz, Sihrinaz, Şikarnaz, Sılanaz, Şişminaz, Sitihnaz, Sitilnaz, Sitirknaz, Sittinaz, Şivenaz, Şiynaz, Şiyvenaz, Şöfernaz, Şöhretnaz, Sorunaz, Söygunaz, Sözgünaz, Sudenaz, Süfenaz, Şufenaz, Şüfenaz, Suhnaz, Sührinaz, Şüknaz, Sulhinaz, Sunaz, Şunaz, Suphinaz, Süphinaz, Sütfinaz.
Geriye kalan Tuğçenaz, Mervenaz, Ecenaz, Edanaz vs. grubu devede kulak bile değil. Hepsi iki yüze yakın isim, nüfus toplamı bini bulmaz.
Demek ki pop filan şöyle dursun, son derece antika bir kültür katmanı ile karşı karşıyayız. Belli ki bu isimlerin anlamı yaşayan dilde çoktan unutulmuş, gelenek yaşlı bir ağaç gibi dallanıp budaklanmış, her çağda ve yörede çeşitli bozulmalara uğrayıp yüzlerce varyasyon üretmiş. Genel kural: Bir isim ne kadar çok yazım ve telaffuz biçiminlere sahipse o kadar eskidir.
Kaynağı ne bu adların?
Şunu fark ediyoruz. Naz’la biten tüm adların nas’lı varyantları var. Binnas, Hayrinas, Şehrinas, Bedrinas vb. Bu normal bir şey değil. Bildiğimiz naz sözcüğünün nas diye telaffuzuna hiçbir yerde tanık olmadım. Sakın inas (“kadın”) olmasın?
Sonra jeton düşüveriyor. Tabii ya!
Bedrinaz =     Bedrünnisa                  “kadınların dolunayı”
Durdunaz =   Dürrinisa                      “kadınların incisi”
Fahrinaz =     Fahrünnisa                   “kadınların övüncü”
Ferdinaz =     Verdünnisa                  “kadınların gülü”
Gülnaz =        Gülinisa                        “kadınların gülü”?
Hayrinaz =     Hayrunnisa                  “kadınların hayırlısı”
Mihrinaz =     Mihrünnisa                  “kadınların güneşi”?
Nurinaz =       Nurinisa                       “kadınların ışığı”
Sadinaz =       Sa’dünnisa                    “kadınların mutluluğu”
Selvinaz =      Servinisa?
Şehrinaz =     Şehrünnisa                   “kadınların şahı”?
Şemsinaz =    Şemsünnisa                 “kadınların güneşi”
Tacinaz =       Tacünnisa                    “kadınların tacı”

Soru işareti koyduklarımın yorumundan hala tam emin değilim. Gül ve serv/selvi Farsça, mihr ve şah/şehr de Farsça gibi görünüyor, oysa diğerleri has Arapça isim tamlamaları. Acaba o Farsça olanların altında saklı başka bir katman daha mı var? Mesela Gülnaz adının neden Gülbinaz, Gülminaz, Gülvinaz şeklinde sayısız varyantı kullanılıyor. Aslı başka bir şey iken güle mi uydurulmuş?
İki isim beni şimdilik aşıyor. Biri Safinaz. “Pek nazlı kızımız” gibi bana bir anlamı olmadığı şüphesiz. Acaba Selvinaz’ın bir varyantı mıdır? Diğeri Binnaz. Bu da Türkçe 1000 olamaz,  çıkarın aklınızdan. Bir kere Türkçe isim değil, Araplarda ve Kürtlerde de var. Ayrıca adın Behinaz, Bihnaz, Beynaz gibi varyantları hayli yaygın. Altta yatan sözcük nedir acaba?
Sonra, 324 örneği olan Beşbinnaz adını ne yapacağız? Kızcağız doğar doğmaz pazarlığı beş binden açmışlar mı diyeceğiz? Yoksa Arapça ve Farsça sözlüklerden gün yüzü görmemiş sözcükler mi arayacağız?

Wednesday, November 20, 2019

Görgü mörgü

Kültür, egemen sınıfların egemenlikleri etrafına ördükleri kozadır. Olağanüstü karmaşık, öğrenmesi son derece zor davranış kodlarından oluşur. O kültür içinde yetişmeyenler – yani egemenlerin evlatları ve küçük yaşta koruma altına aldıkları haricindekiler – o kodları kolay kolay öğrenemez ve taklit edemez.
Kültür, yani görgü. Mesela Bourgogne şarabı ne zaman içilir? Gri takım elbise altına hangi renk çorap giyilir? Büyükelçiye ve konta hangi unvanla hitap edilir? Hangi filozofları duymuş olmak, hangilerini duymamış olmak gerekir? Neden Beethoven 7 Beethoven 4'e tercih edilmelidir? Neden falana haiz değil filanı haiz demek gerekir? Neden virgülden önce boşluk bırakılmaz? Vs.
Kültürün temel işlevi kültürsüzleri egemenlik kalelerinin dışında tutmaktır. Kültürsüz olanı en ufak davranış nüansından derhal tanır ve kapıyı tutarsın: Hop kardeşim, damsız girilmez! Pöh, ayak takımı!
Kültür iyi bir şeydir. Öbür türlü manasız bir kör döğüşünden ibaret olan insan hayatına bir anlam – veya anlamımsı – katar. Evlatlarına bırakacak değerli bir şeyin olduğuna kendini inandırıp avunursun. Yalancı dünya. Kültür yoksa neye yaşayasın?
*
Zaman zaman toplumlar altüst olur. Dışlanmış olanlar bir gedik bulup içeri sızarlar. Eski seçkinlere omuz atıp ikbal ve iktidar mevkilerini ele geçirirler, yağmadan pay alırlar, zenginleşirler. Marksistlerin sözlüğünde “devrim” denilen olaydır.
Yeni zenginler her toplumda ve her çağda görgüsüzdür. Tanım icabı öyledir. Kültür demek eski zengin demek, yahut eski zenginin sofrasında adap görmüş kişi.
Kapıdan zorla girip sofraya oturanın önünde iki seçenek vardır. Bir, eski seçkinlerin kültürünü taklit etmek. Yokuş yukarı bir mücadeledir. Çocukluktan o kültür içinde yetişmemişse, ne kadar uğraşırsa uğraşsın kıvamı tutturamaz, falso verir. Eskilerin istihzasından kurtulamaz. Şekerim, çok banal!
İkinci seçenek, eski kültürü topyekün reddetmektir. Yeterince güçlenmişse ve yoldaşlarının egemenliğinden eminse bu yolu seçecektir: Burgonya şarabı mı, lanet olsun gavur icadına! Kalenin eski sakinleri mırıldanırlar: Vandalizm! Barbarlık! Varsın mırıldansınlar, gerekirse kan dökülür. Tarihte uzun vadede hep barbarlar kazanmıştır.
Kazanır da ne olur? İki kuşak sürmez, egemenlikleri etrafına bir kültür kozası örmeye başlarlar. Dışarıda kalanları hor görmeye alışırlar. “Ay şekerim, ne kadar zarifiz” diyerek kendi kendilerini alkışlamayı öğrenirler. Kendilerince değerli ve sofistike kültür ürünleri üretmeyi başarırlar.
1913-1923’te ülkede idareyi ele geçirenler bile öğrenmedi mi, kültür ürünü üretmeye sıra gelmese de, görgü mörgü?

https://pbs.twimg.com/media/EJpty-1XUAEM2EW?format=jpg&name=small

Saturday, November 16, 2019

Saatlerinizi geri aldınız mı?

Saatgeri diye bir isim var, üstelik sekiz kişi, yazım hatası olamaz. Temel kuralımız şu: bir isim saçma duruyorsa mutlaka arka planda başka bir anlamı vardır. Kimse çocuğuna manasız veya aşağılayıcı bir ismi bilerek vermez.
Bir kalıp yakalıyoruz: Arslangeri (22 kişi), Hangeri (16), Devletgeri (12), Şahingeri (4), Mehmetgeri (4), Benligeri (3), Alimgeri (1). İnternet sağolsun, Arslangeri Çerkes ismiymiş diye öğreniyoruz. Çerkesçe bir takı mıdır, bilen birine mi sorsak?
Biraz tarih bilmek böyle durumlarda işe yarayabiliyor. Nitekim uyanıyoruz! Kırım Hanlarının isimleri neydi? Arslan Giray, Devlet Giray, Şahin Giray, Saadet Giray, (H)alim Giray, Mengli Giray... Otuz sene önce bir Kafkasya tarihi yazmaya niyet etmiştim, oradan aklımda kalmış, Kırım Hanları ile Çerkes klanlarının bir tür simbiyoz yaşadığını, Kırım beylerinin küçük yaşta bir süre Çerkeslerin yanına gidip simgesel kardeşlik kurduğunu, öyle bir şeyler.
Giray’ın anlamını bilmiyorum. Cengiz ve Batu soyundan bir sülale adı, Moğolca veya Tatarca olmalı. Çerkesçede ‘Geri’ şeklini almış.
*
Nuray ne demek? Düşündükçe elimizden kayan bir isim. Ay ışığı? Aynur olsa neyse, ama nur-ı ay gibi bir tamlama kulağa doğal gelmiyor.
Varyant biçimleri dikkatimizi çekiyor: Nurayan oldukça sık, Nuryan, Nuriyen, Nurayın, Nurayi, Nuruyan, Nurhayan, Nurayhan  toplam 400 kişi kadar. Mesele aydınlanıyor: Nûr-i ˁayn, yani “göz nuru”. Nurhayan örneğinin bulunması burada şaşmaz kanıttır, çünkü Arapça ayn sesi Anadolu ağızlarının bazılarında ve özellikle Kürtçede h’ye dönüşür.
Nurcan tabii ki Nûr-i cihan “evrenin ışığı”. Nurisa kolay, Nûr-i nisa “kadınların ışığı”. Nursen biraz uğraştırıyor. Önce Nursenin, Nursenan, Nursemin, Nursemen, Nurseren, Nurselen gibi üç heceli varyantlara çok yatkın olduğunu fark ediyoruz. Anlaşılan bir hece yutulmuş olmalı. Sonra Nurzen biçimi üzerinde durunca, Nurzaman ve Nurzanan değişkenleri ile karşılaşıyoruz. Elbette! Nûr-i zenan, yine “kadınların ışığı”, Nurinnisa’nın Farsçası.
Nurben adındaki ipucumuz Nurbent, Nuriband ve Nuribet değişkenleri. Aslı Nûr-i benat olmalı, bu kez “kızların ışığı”. Nurşen ise şüphesiz Nûr-efşan “nur saçan”. Nurevşen, Nurfişen ve Nurişen gibi kırka yakın varyantı var.
Nasıl dönüşmüşler? Anlamak zor değil. Unutmayın ki Türkiye’de 19. yüzyıl sonuna dek kadınların nüfus kayıtları yoktu. Doğumunda tumturaklı bir ad edinen büyükannenin ismi, okuryazarlık geleneği olmayan bir ailede kolayca Türkçenin – veya yerel dil hangisiyse onun – ses alışkanlıklarına uyduruldu. Hacıdede’nin Gözünün Nuru torunların ağzında Nuray oldu. Yeni doğan kuşaklara nenenin (bilinen) adı aktarıldı.

Sunday, October 27, 2019

Olmadık isimler dizisi, devam

Belkiya, Belkıya, Belgıya ve çeşitlemelerini taşıyan 222 kişi, erkek, çoğu veya hepsi Alevi görünüyor. Alevi mitlerinde Belkıya genellikle yılanlar padişahı Şahmaran’la karşılaşıyor. Ondan hayatın sırrını soruyor, ya da Hz. Süleyman’ın karısıyla, başka öykülerde Hz. Muhammed’le buluşmayı istiyor. Şahmaran bunu oyalıyor, akla ziyan non sequitur’larla kafasını karıştırıyor. Kolay mı hayatın sırrını keşfetmek?
İslam literatürüne baktığımızda karşımıza Asıf b. Berxiyâ çıkıyor. Tüm tefsirlerin anası sayılan İbn Kesir tefsirine göre Kuran’ın Neml suresinde anlatılan Hz. Süleyman’ın tahtı meselinin isimsiz kahramanı, Süleyman’ın kâtibi olan Asıf’tır. Bu zat Saba Melikesi Belkıs’ın tahtını Süleyman’a getirdiği gibi, aynı zamanda Allah’ın sır olan en yüce adını bilen tek kişidir. On Birinci İmam Hasan el-Askeri’ye göre ise Allah’ın 72 harften oluşan gizli adını ancak ehl-i beyt imamları bilir, Asif b. Berxiyâ 72 harfin ancak birini öğrenmiştir.
İslami masalların tümü bir şekilde oraya dayanır diyerek Tevrat’ı karıştırıyoruz. Hemen sonuç alıyoruz. Asaf b. Berexiya veya Berekiya, İkinci Tarihler kitabına göre Süleyman Tapınağının ilk açılışında ilahileri yönetmiş, Tapınak’ta neşideler söyleme görevi onun soyundan gelenlere tahsis edilmiş. “Davut” mezmurlardan on ikisi Asaf’a ait, başında yazıyor.
İbranice berexiyahu בֶּרֶכְיָ֖הוּ “Allah’ın bereketi”. Nereden nereye.
*
Efrasiyab ile Rüstem'in savaşı - Şah
Tahmasb'ın Şehname'sinden 
Elfesiya ve çeşitlemeleri 412 kişi, hepsi Doğu illerinden, erkek, sanırım hepsi Kürt. Elfesiya Seven, ODTÜ doktora; Elfesiya Hezer, HDP belediye adayı; Elfesiya Eroğlu, Balıkesir inşaat; Elfesiya Dinçer, pizzacı; Elfesiyar Duyar, Van-Saray Milli Eğitim müdürü, vs. Birkaç gün kafamı ve sözlüklerimi zorladım, çözemedim. Nihayet bilge bir dostuma sormayı akıl ettim. Kolaymış: Turan padişahı Efrasiyâb, elbette: Şehname’ye göre İran’ın baş düşmanı, kötülükler prensi, Keyhusrev’in dedesi ve ölümcül rakibi. Şehname bu açıdan tıpkı Homeros’un İlyada’sı ve Hintlilerin Ramayana’sı gibidir. En kötü düşman dahi soylu ve onurlu gösterilir; asla aşağılanmaz; yenilse de adı onurla yaşatılır. Tevrat ve Kuran’ın kaba ahlakından farklı bir stil.

Son zamanlarda çıkan birkaç masal kitabı derlemesinde Elfesya bir “Kürt prensesi” olarak geçiyor sanırım, ona aldanan İnternet ahalisi de Elfesya’nın güzel bir Kürtçe kız adı olduğuna kanaat getirmiş. Hatta Mehmet Kaya adlı yazar 2015’te çıkan Elfesya adlı şiir kitabında bu isimli bir kadın militanı güzellemiş. Oysa, en azından 2009 itibariyle Türkiye’de bu adı taşıyan kadın yok. Elfesya’ların hepsi erkek. 

Sunday, October 13, 2019

Çocuğunuza kitap okumayı nasıl sevdirirsiniz

Prof. Dr. Bengi Semerci'nin ''Çocuğunuza Kitap Okumayı Nasıl Sevdirirsiniz" konulu videosunu seyretmek zorunda kalınca aklıma üşüşenler.

https://medyascope.tv/2019/10/13/prof-bengi-semerci-anlatiyor-42-cocuklara-kitap-okumak-nasil-sevdirilir/

1. Çocuklar sahte gülücüğe, kasıntı dile, kasıntı dille kamufle edilmeye çalışılan özgüven eksikliğine olağanüstü hassastır. Prof. Dr. Bengi Hanım benzerlerini birkaç saniyede teşhis ederler. Öğütlerine asla kulak asmazlar.
2. Çocuklar saygı duydukları herhangi bir kişinin örneklediği davranışı kolayca benimser ve taklit ederler. Bu kişi ebeveyn olabilir; amca, hoca, aile dostu olabilir. Öğüte genellikle gerek yoktur. Saygın kişinin mesela kitap okuduğunu, bundan haz aldığını ve en önemlisi, bundan dolayı itibar gördüğünü çocuk derhal algılar. Hemen veya bir süre sonra kendi davranışını buna göre modeller.
3. Kendi kitap okumayan birinin çocuğa “doğru kitap” empoze etmeye kalkışması sahtekarlıktır. Çocuk bunu bilir ve hayat boyu o kitaplardan nefret eder. Buna karşılık saygı ve hayranlık duyduğu birinin okuduğu kitap, Bengi Hanımgillerin dünyasında “doğru” olsun veya olmasın, çocuğun ilgisini çeker; ufkunu genişletir.
4. Çocuğa masal kitabı okumak, normal koşullarda çocukla ilgilenmeyen anne veya babanın ona bir süre yoğun ilgi göstermesi anlamına geldiği için çocuğu mutlu eder. Ancak kitap okuma alışkanlığı üzerinde en ufak bir etkisi yoktur. Çocuğu sevindiren kitap değil, anne ve babanın ilgisidir. Bu ilginin yokluğunda çocuk kendi başına kitap okumayı sevmek şöyle dursun, nefret edebilir.
5. Hangi tür kitaplara ilgi duyacağını, model kişinin ilgi alanlarından hareketle çocuğun kendisi belirler. Bunu öğütle veya yönlendirmeyle değiştirmeye kalkışmak beyhude çabadır; çocuğu isyana ve/veya yalana teşvik etmek dışında sonuç vermez. Model kişinin okumadığı kitapların kendisine dayatılmasını çocuk ikiyüzlülük olarak algılar ve tepki gösterir.
6. “Çocuk kitabı” olarak pazarlanan resimli ürünler orta sınıf ebeveynin çocukla birkaç dakika vakit geçirmesini tevik edecek bir araç olarak tasarlanmıştır. İlgi gösterme vesilesi olarak yararlıdır. Ancak tutku ve saplantı yaratmayan herhangi bir faaliyetin çocuğun duygusal veya zihinsel gelişimine bir faydası yoktur.
7. “Kitabın dilini çocuğun gelişim dönemine uyarlamak” fikri çocuğu sahte ve aşağılayıcı bir kalıba hapsetme arzusundan ibarettir. Çocuklar çeşitli dilleri ve alt-dilleri olağanüstü hızlı öğrenirler. İstek ve heyecan olduktan sonra herhangi bir ilkokul öğrencisi hacker argosunu, Japon çizgi romanlarının dilini, Kuran ve tarikat jargonunu veya – bu satırların yazarı gibi – Ferit Namık Hansoy’un Jules Verne çevirilerindeki ağdalı Osmanlıcayı birkaç haftada sular seller gibi söker. Ebeveyninin kendisine uygun gördüğü dilden farklı bir dile veya dillere hakim olmayı büyük bir gurur vesilesi sayar.
8. “Çocuğu korkutan, sindiren” kitaplardan uzak tutmak düşüncesi, keza, çocuğu aşağılamak ve vasatlığa mahkum etmektir. Deneyimlediğim kadarıyla özellikle erkek çocukları korkutucu, tüyler ürpertici, iç gıcıklayıcı anlatılardan hoşlanırlar. Ebeveyn bunları uzak tutmaya çalışsa da arar, bulur ve bulamazsa üretirler. Bu tür anlatılar gerek hayal gücünü geliştirmede, gerek çağdaş orta sınıf kültürünün steril ufuklarının ötesini kavrayabilmekte son derece yararlıdır.
9 Çocuk doğduğu andan itibaren evin içinde kitaplar olsun, ebeveyn kitapları bilsin tanısın, onlarla iletişim kursun... doğru tavsiyelerdir, ancak Türkiye koşullarında gerçekçi değildir. Türkiyede okuma alışkanlığına sahip insanların büyük çoğunluğu bu alışkanlığı ebeveynden değil, öğretmen, din adamı veya yerel çevrede “bilge” sayılan diğer kişilerden edinmiştir. Buna karşılık çocuklarına bir program dahilinde okuma alışkanlığı kazandırmaya çabalayan orta sınıf ailelerinin büyük çoğunluğu bu konuda başarısız kalmıştır. Zira çocuk öğüte değil rol modeline kulak asar, ve rol modelinin iç yüzünü genellikle ebeveynden daha iyi teşhis eder.
10. Bu devirde kitap oku(t)manın faydası kalmış mıdır? Bence kalmıştır. Bir kere görsel ve sanal medyaya oranla soyutlama düzeyi daha yüksek bir mecradır. Daha uzun soluklu ilgi yoğunluğu gerektirir.
Fakat daha önemlisi bunlar değil başkadır. Çocuğun kendi yaş grubundaki “herkes gibi” olması marifet değildir. Kişiyi yaşam boyu sürecek vasatlığa ve alışılmışın dışındaki durumlara karşı korkaklığa mahkum eder. Kitap okumak ise, özellikle Türkiye koşullarında, çocuğun “herkesten farklı” olma azminin – ve cesaretinin – göstergesidir. “Ben diğerleri gibi değilim” diyebilen çocuk, günü geldiğinde kutunun dışında durabilecek, topluma yeni bir bakış açıları sunabilecek alışkanlığı edinebilir. Bu yüzden canla başla teşvik edilmesi gerekir.

Friday, October 11, 2019

Suriye notları

1. Suriye’nin Fırat doğusundaki kısmı Ocak 2016’dan itibaren sistemli bir şekilde YPG’nin askeri kontrolü altına alındı. ABD bu sürece aktif olarak destek verdi. Suriye ordusu fazla direnmeden çekildi. Daha ilginci, Tr hiçbir aşamada kayda değer bir itiraz dile getirmedi. Lütfen dikkat edin: Tr Kürtlerin “Fırat’ın batısında” mevzilenmesine şiddetle karşı çıktı, bunu önlemek için gerekirse savaşacağını bildirdi; Menbic’de bilfiil çatıştı da. Ancak Fırat Doğusuna ilişkin kamuoyu önünde hiçbir tarihte net bir tavır sergilemedi.
2. 50 bin km2lik bu alan Suriye yüzölçümünün yaklaşık yüzde otuzudur. Buranın yeniden Suriye’ye rücu edeceğini düşünür müsünüz? Ben doğrusu pek ihtimal veremiyorum. Suriye bu bölgeyi kaybetmiştir. Fırat’ın batısındaki Menbic-Azez-Afrin bölgesini de kaybetmiştir. Suriye bu şekilde küçülmüş, ve a) Kürt nüfusundan ve b) militan Sünni nüfusunun bir bölümünden kurtularak daha homojen bir ülke haline gelmiştir. Şimdilik mutlu olmasalar da, alışamayacakları bir durum olduğunu sanmıyorum.
3. Fırat Doğusu (“Rojava”) bağımsız veya yarı bağımsız bir ülke olarak varlığını sürdürebilir mi? Bence zordur. ABD garantisinin ilelebet süreceğini düşünmek hayalcilik olur. Denize çıkışı olmayan, doğal kaynakları kısıtlı bu ülkenin önündeki seçenekler, a) Suriye VEYA Tr’den birine eklenmek, VEYA b) Kuzey Irak ve belki Tr’nin bir bölümünü de elde ederek az çok sürdürülebilir bir devlet (“Kürdistan”) haline gelmektir. Başka çıkar yol bilmiyorum. İkinci seçenek bu aşamada mümkün görünmediğine göre, ABD gözetiminde oluşturulan quasi-devlet, iki komşusundan birinin denetimine girecektir; ya da - bir başka uzak olasılıkla - ikisi arasında pay edilecektir.
4. Türkiye’nin nihai hedefi nedir? Tahminimce Fırat'ın Doğusunu ele geçirmektir. Daha doğrusu: Suriye’de kendi kontrolü altında bir değil iki adet “KKTC” kurmaktır. İlhak lüzumsuzdur. KKTC, Karabağ, Kosova örneklerinde gördüğümüz üzere, çağımızda bu işler ilhaksız da pekala yürümektedir; fiili yönetimler kalıcı olabilmektedir.
5. Türkiye bunu neden ister? Çünkü başarılı olursa Türkiye, a) son yıllarda başka bir ülke arazisini işgal edip elde tutabilmiş – ABD ve Rusya ile birlikte – dünyadaki üç ülkeden biri olacak, b) Kürt direnişinin askeri ayağını, en azından uzunca bir süre için bertaraf etmiş olacak, c) ülkedeki Suriyeli mültecilerin bir kısmını iskan etme imkanı bulacak, d) gerek inşaat ve altyapı yatırımları, gerek KKTC’deki gibi alacakaranlık işlemleri yoluyla maddi menfaat sağlayacak, e) önemli ölçüde petrol kaynağına kavuşacaktır.
6. Tr, ilan ettiği üzere 30 km’lik koridorla yetinir mi, yoksa Fırat Doğusunun tümünü – şimdiden – zaptetmeyi dener mi? Bu konuda ABD, Rusya ve İran’la yapılmış olması muhtemel görünen mutabakatları bilmiyoruz. Her halükarda Rojava nüfusunun ve ekonomik kaynaklarının çok büyük bir bölümü 30 km koridoru içindedir. Suriye’nin Kürt nüfusu da bu koridorda yoğunlaşmıştır. Koridorun gitmesi halinde Rojava’nın tutarlı bir birim olarak varlığını sürdürmesi güç görünüyor.
Tr’nin isteyerek veya istemeden daha geniş bir askeri harekatın içine çekilmesi mümkün görünüyor. 30 km sınırının aşılması halinde a) bölge ülkelerinin, b) Suriye’nin, c) ABD’nin ne tepki vereceği konusunda bilgimiz yoktur.
7. Açıkça görülüyor ki Tr bu harekata ABD ve Rusya’nın onayıyla girmiştir. Muhtemeldir ki harekat aylar ve hatta yıllar öncesinden bu iki devletle birlikte planlanmıştır. ABD’nin YPG’ye sağladığı teçhizat Fırat Doğusunu amatör çetelerden zaptetmek için yeterlidir, fakat TSK’ya karşı ciddi bir direnişe yarar nitelikte değildir; muhtemelen TSK’nın bilgisi ve hatta onayıyla sağlanmıştır. AB ülkeleri ile İsrail’in sözlü “kınamaları”, şimdilik, ıslak paçavra kıvamındadır. Görünürdeki “sert” açıklamaların tümü, bu ülkelerin Tr’nin harekatına karşı – şimdilik – efektif herhangi bir tedbire başvurmayacaklarının teyidinden ibarettir.
8. Türkiye kazanır mı? Bire bir karşılaşmada bence kazanacağına şüphe yoktur. Askeri denge ezici bir biçimde Türkiye’den yanadır. TSK’nın son yıllarda bittiğine, tükendiğine, mahvolduğuna dair söylemleri klasik savaş propagandası teknikleri çerçevesinde değerlendirmek daha doğru olur.
Lakin tarihteki savaşların, özellikle de bir tarafın fazla güçlü olduğu eşitsiz savaşların, çok nadiren bire bir devam ettikleri göz önüne alınmalıdır. 1914’te bire bir karşılaşmada Avusturya-Macaristan Sırbistan’ı kesin yenerdi. 1939’da Almanya Polonya’yı üç haftada tank gibi ezdi. Sonra?
9. Dünya kamuoyu şu anda yüzde yüze yakın bir oranda Türkiye aleyhindedir. ABD, Rusya, Avrupa, Arap dünyası, İran ve İsrail Türkiye’nin harekatını en sert deyimlerle kınamakta söz birliği etmiştir. Böyle bir fikir birliğinin “kendiliğinden” oluştuğunu düşünmek gerçekçi olmaz. Şüphe yok ki çeşitli devletler Türkiye aleyhine böyle bir cereyanın doğmasını teşvik etmiş ya da en azından onaylamıştır.
Askeri ve diplomatik alanlarda destekledikleri bir operasyona karşı kamuoyunda bu denli güçlü bir muhalefete yeşil ışık yakmaları sizce de fevkalade ilginç değil midir?
İleride belki diplomasi tarihi derslerinde bu vaka da okutulur.
10. Sonuç ne olursa olsun Türkiye’de daha bir süre zorbalığın, hukuksuzluğun ve vahşetin egemen olacağı anlaşılıyor. Hızlı bir zaferin ardından ateşkesin sağlanması içte belki kısa bir rahatlamaya yol açabilir, fakat Erdoğan rejimini daha uzunca bir süre bertaraf edilemeyecek surette pekiştirir ve – son günlerde sinyalleri beliren – Tek Parti rejimine doğru sürüklenmeyi hızlandırır.
İş uzar ve umulmadık yönlere giderse Cenabı Hak yardımcınız olsun. Şu günlerde cesaretle konuşmaya devam eden dostlarımızı – eğer canlarını kurtarabilirlerse – adalarda barındırmanın yolunu aramamız gerekecek sanırım.

Günşiray, Şammas, Abitter ve Yedi Uyurlar

1960’ların Yeşilçam starlarından Orhan Günşiray vardı, hatırlayanınız vardır. Daha yaygın olan biçimi Gürşiray, bir erkek adı, ş’ye bitişen iki r’nin dissimilasyona uğraması normal. Erkek adlarında Gür- ve Gül- öneki hemen her zaman Kul anlamındadır: Gülali/Gürali = Kulali, Gülhasan/Gürhasan = Kulhasan, Gülhüseyin/Gürhüseyin = Kulhüseyin. Son ekte -ay sıklıkla (belki örneklerin üçte ikisinde) Ali anlamında görünüyor. Dolayısıyla ismi Kul Şirali olarak yorumlayabiliriz. “Arslan Ali kulu”, gayrisünni bir isim.
Hz. Ali’nin doğumundaki adı Haydar imiş, belki bilirsiniz. Haydar Arapça arslan demek. Şir aynı şeyin Farsçası. Şirali/Alişir = Haydarali/Alihaydar. Kimbilir neden kamufle etme ihtiyacı duymuşlar.
Şammas, Şammaz, Şemmas ve benzerlerinden yaklaşık 2100 kişi. 1900 küsuru Aksaray’lı, kalanın çoğu Konya Ereğlisi vs. komşu ilçelerden. Aksaray yakınındaki Gökçe (Mamasun) köyünde bulunan Şammas Baba türbesi erkek çocuk isteyen kadınların uğrak yeri imiş; duaları kabul görürse doğan çocuğa Şammas adı verilirmiş. Şammas ne demek? Arapça “papaz” demek. Daha doğrusu aslen Süryanice “rahip yamağı” demek, ama İslam geleneğine alelumum her çeşit Hıristiyan papazı diye yerleşmiş. Peki buradaki papaz efendi kim? Şimdi sıkı durun. Adı üstünde, Mamasun, yani Mamassós, Bizans çağında Kapadokya diyarının en muhterem azizi olan Aziz Mamas’ın memleketi. Türbesi en erken 9. yy’dan beri o köyde kayıtlara geçmiş.
İstanbul’da Halkalı yahut Kocasinan yakınında bir yerde de Rumların Ayios Mamas manastırı veya yatırı anılıyor. Oradan çıkıp Atatürk Havaalanı kenarından geçen derenin adı halen Ayamama deresidir. 2009’da bir ara taşıp sel felaketi filan olmuştu, hatırlarsınız.
Abitter, Abidder, Abütter, Abütter vs. şeklinde yazılan ad 430 küsur kişi, hemen hepsi Konya Ereğlisi’nden. Doğal olarak K. Ereğli’de Abitter Baba yatırı bulunuyor ve Aksaray’daki Şammas baba, Çorum’daki Kerep Baba, Mecitözü’ndeki Elvan Gazi ve benzerleriyle aynı işlevi görüyor. Abitter Baba türbesinde medfun olan zat peygamberin sahabesinden Ebû Derda hazretleri imiş. Biyografi ilmine meydan okuyarak Ereğli civarında rahmete kavuşmuş. İsmi aşağı yukarı Dişsiz Efendi demek.
Eshabil, Esabil, Asabil ve benzerleri 1320 kişi, çoğu Maraş ve özellikle Afşin ve Elbistan. Doğal olarak Eshabül-kehf, Türkçesi Yedi Uyurlar. İmparator Decius zamanındaki Hıristiyan kovuşturması esnasında bir mağaraya sığınıp yüzyıllar sonra Allah’ın bir mucizesiyle uyanan yedi mümin gencin hikayesi 6. yy başlarından itibaren Süryanice ve Yunanca olarak popülerlik kazanmış, hatta Tours’lu Aziz Gregorius’un (öl. 594) Latince anlatımıyla Batı dünyasına da ulaşmıştı. Kuran’da aynı öykü pek ‘mübeyyin’ sayılamayacak bir dille özetlenir.
İslam geleneğinde yedi uyurun adı Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Debernuş/Tebernuş, Şazenuş, Kefeştatayyuş olarak geçiyor. 6. yy’da Aziz Gregorius'un verdiği Malchus (= İamblichus), Maximinianus, Martinianus, Dionysius, Serapion ve Constantinius adlarını, daha doğrusu bunların Süryanice deforme biçimlerini tanımak zor değil. [Malchus Süryanice “melik” anlamında, geç Antik çağda Suriye civarında çok yaygın bir isim. İamblichus = Yemliha aynı adın fiil hali, "hükmeder" anlamında.]
Türkçe adlarda Yemliha 3900 küsur nüfusla açık ara önde. Mekselina 338, Mislina 32, Mernuş 80, Tebernuş 316, Şazenuş 100, Kefeştetayyuş ise – haklı olarak – 5 kişi. Köpekleri Kıtmir de ihmal edilmemiş. 2009 itibariyle Türkiye’de 163 kişi Kıtmir, Kutmir, Kıtmır, Kütmir, Kitmir veya Kudmir adını taşıyor. Çocuğa köpek adı neden verilir? Bilemedim.

Tuesday, October 1, 2019

Muhittin, Selahattin

Yazım tutarsızlığına yol açan birçok faktör var. Biri, bir insan ömrü olan 90 yılı aşkın süre içinde imla standartlarının değişmesi. Diğeri eski yazıdan yeni yazıya aktarımdaki problemler. Üçüncüsü bölgelere, sınıflara ve zümrelere göre farklılaşan telaffuz normları; Kürt ve Arap bölgelerinde özellikle belirgin. Dördüncüsü geniş kesimlerde okuma ve yazma alışkanlığının, dolayısıyla imlada standartlaştırma eğiliminin zayıflığı. Beşincisi belki fiziksel kayıtlardan dijital ortama aktarırken oluşan hatalar. Ayrıca sanırım tüm toplumlarda olan bir eğilim, standart isimleri küçük harf oyunlarıyla farklılaştırıp bireyselleştirme isteği.
Rekora giden isimler Alaattin, Selahattin, Muhittin ve Sebğetullah. Mesela Muhittin, 88 bin kişide en az 172 farklı yazım. En doğrusu biliyorsunuz Muhyîü’d-dîn olmalı, “dini ihya eden” anlamında.

Muhittin
64808
Muhyettin
7494
Muhiddin
5809
Mühittin
1424
Muhuttin
1392
Muhyeddin
1287
Mehdin
812
Mühyettin
494
Muhdi
439
Muhitdin
430
Meydin
237
Muhiyettin
216
Muhyiddin
198
Muhyittin
196
Muhuddin
184
Muhettin
164
Möhyettin
154
Mühiddin
139
Muhyedin
125
Meheddin
120
Mühyeddin
118
Mehettin
111
Mühüttin
102
Mihyeddin
71
Mihyettin
66
Muhidin
60
Mahyeddin
58
Muhitin
52
Mahyettin
50
Muhıttin
49
Mehyettin
43
Muhiyeddin
41
Muhuyettin
37
Mehyeddin
36
Mühüddin
35
Mühettin
32
Muhyetin
32
Mihittin
30
Muittin
30
Mühüyettin
26
Muhaddin
24
Muhidtin
24
Mühüttün
23
Muyittin
23
Mihyedin
21
Mühiyettin
21
Muhüttin
21
M.Muhdi
19
Mehiddin
19
Möhyeddin
19
Mühyedin
19
Mıhyeddin
18
Muiddin
18
Meheddin
17
Muhattin
16
Mehyedin
15
Mahaddin
13
Mühdin
13
Muheddin
13
Muhıttın
13
Muhutdin
13
Mehttin
12
Mihdin
12
Mehittin
10
Mihiddin
10
Müeddin
10
Mühüddün
10
Muhuyeddin
10
Mahattin
9
Meyhettin
9
Mihyittin
9
Möhittin
9
Müyeddin
9
Mıhıyettin
8
Mıhyettin
8
Muhdin
7
Muhıddin
7
Mühitin
7
Muhlettin
7
Mühlittin
7
Muyeddin
7
Mehyaddin
6
Mihyiddin
6
Muheldin
6
Muhhittin
6
Muhittini
6
Mühyetin
6
Möhettin
5
Muaddin
5
Müfittin
5
Müheddin
5
Mühedin
5
Muhhiddin
5
Mühıttin
5
Muhttin
5
Muyettin
5
M.Muhuddin
4
Mahieddin
4
Meheyedin
4
Mihidin
4
Mihyaddin
4
Mıhyedin
4
Mohyettin
4
Möyhettin
4
Muddin
4
Muhedin
4
Mühidin
4
Muhitttin
4
Muhiyaddin
4
Muhudin
4
Muhyıttin
4
Mühyittin
4
Muyidin
4
M.Muhittin
3
Meyettin
3
Mıheyedin
3
Muhıdin
3
Muhittın
3
Muhiyddin
3
Muhiyiddin
3
Muhlittin
3
Mühüdin
3
Muhuyyettin
3
Muhyaddin
3
Mühyiddin
3
Mahiddin
2
Mahittin
2
Mahyedin
2
Megeddin
2
Megittin
2
Meyattin
2
Mıhıttın
2
Mihyadin
2
Möheddin
2
Möhlettin
2
Möhüttin
2
Müddin
2
Muhıddın
2
Muhıtdin
2
Mühıttın
2
Muhiyittin
2
Muhuiddin
2
Muhütdin
2
Muhyeddın
2
Muyyettin
2
Mahyuddin
1
Mefyettin
1
Mehattin
1
Mehedın
1
Mıhdin
1
Mihitdin
1
Mihuttin
1
Mohittin
1
Muettin
1
Mufididdin
1
Muheyettin
1
Mühitdin
1
Muhıyıyettin
1
Muhiyyettin
1
Muhüddin
1
Muhüdin
1
Muhuttın
1
Mühüttın
1
Mühüyedin
1
Muhyattin
1
Muhyetdin
1
Muhyettın
1
Muhyıttın
1
Müyettin
1
Muyhittin
1
Müyüttün
1


İkinci örneğimiz Selahattin, yani Salâhü’d-dîn, “dinin sağlamlığı”. 2009 itibariyle Türkiye’de 206 bin kişi bu adın 253 farklı versiyonunu taşıyormuş. (Ayrıca 31 farklı yazımla 6 bin kadar Sulhattin ile birkaç türlü Islahettin de muhtemelen bu listeye eklenmeli.)
Selahattin
150311
Salahattin
17255
Selahaddin
9696
Selahittin
9015
Selahettin
4285
Salahaddin
2406
Selehattin
1601
Salahittin
1452
Selattin
1337
Selahiddin
929
Selahatdin
843
Salahettin
824
Selaattin
770
Selhattin
764
Selaheddin
428
Salahiddin
423
Selatin
371
Selaettin
212
Seladdin
195
Selahatin
167
Selaaddin
155
Salattin
149
Salahatdin
147
Selehaddin
142
Selaittin
133
Salaheddin
128
Selahadin
106
Selatdin
106
Selahitdin
98
Salhattin
97
Selhaddin
92
Sulahattin
72
Selahadtin
66
Selettin
57
Salaattin
54
Selayittin
53
Sellahattin
53
Seleddin
50
Selhatin
49
Salettin
46
Selaeddin
45
Seladin
44
Salhaddin
42
Silahattin
42
Selvettin
39
Selaiddin
37
Selhadin
37
Salahadin
36
Salahatin
35
Selahetdin
33
Saladdin
32
Salatin
31
Selaatdin
31
Salaettin
28
Salatdin
25
Salehattin
25
Selihattin
25
Sülahattin
24
Salahitdin
23
Selayettin
23
Selehatdin
23
Selahiyettin
22
Sallahattin
21
Salhadin
19
Sulahettin
19
Salahattın
18
Selfettin
18
Selahhattin
17
Selehettin
16
Salaaddin
15
Salehettin
15
Sılahattin
14
Salihiddin
13
Selahtin
13
M.Selahattin
10
Selahetin
10
Selahidin
10
Selahuddin
10
Selauddin
10
Seleattin
10
Salahadtin
8
Salahidin
8
Salahtin
8
Selaitdin
8
Seleheddin
8
Salahuddin
7
Salahüttin
7
Salaittin
7
Salattın
7
Salihittin
7
Selâaddin
7
Selaetdin
7
Selahaddın
7
Selahatttin
7
Selahit
7
Selahttin
7
Sılheddin
7
Selahattih
6
Selahuttin
6
Seleaddin
6
Selehadtin
6
Selveddin
6
Sılhittin
6
Sulehettin
6
A.Selahattin
5
Salahüddin
5
Saleddin
5
Saleheddin
5
Salhettin
5
Selaatin
5
Seladtin
5
Selahatitn
5
Selahedin
5
Selahedtin
5
Selalettin
5
Selavettin
5
Selhettin
5
Silahittin
5
Silattin
5
Silhattin
5
Sülahaddin
5
Sülaheddin
5
M.Selatdin
4
Salaatdin
4
Salaeddin
4
Salaydın
4
Salidin
4
Selaahattin
4
Selahaettin
4
Selahatiddin
4
Selahhatin
4
Selahir
4
Selahitin
4
Selayiddin
4
Seleeddin
4
Selefettin
4
Selehatin
4
Seleyettin
4
Selheddin
4
Sellahaddin
4
Sellahatin
4
Sellahettin
4
Sellattin
4
Silahettin
4
Silalettin
4
Sölhattin
4
M.Salahaddin
3
M.Salahattin
3
Salahıttın
3
Salaydin
3
Salehidin
3
Salittin
3
Salledin
3
Salmedin
3
Selaadin
3
Selafettin
3
Selahaattin
3
Selahaittin
3
Selayedin
3
Selaytin
3
Serahattin
3
Silhaddin
3
Sılhaddin
3
Silhadin
3
Sullahattin
3
Salahildin
2
Salahıttin
2
Salahiyettin
2
Salahuttin
2
Salavettin
2
Saldin
2
Saledin
2
Saleettin
2
Salehaddin
2
Şaletdin
2
Salhatin
2
Salihdin
2
Salihettin
2
Salitdin
2
Sallahaddin
2
Selaadtin
2
Selâhaddin
2
Selahaiddin
2
Selahattan
2
Selahhaddin
2
Selahhittin
2
Selahidtin
2
Selahüddin
2
Selaitin
2
Selavattin
2
Selayitdin
2
Seleaettin
2
Seleatdin
2
Seledin
2
Selehittin
2
Selihaddin
2
Sellahittin
2
Sellatin
2
Sellehattin
2
Seradin
2
Serahadin
2
Sulaleddin
2
Sülalettin
2
Sülehhettin
2
M.E.Selahattin
1
Salaahttin
1
Saladin
1
Salaedin
1
Salahaddın
1
Salahaettin
1
Salahatttin
1
Salahedin
1
Salahttin
1
Salehiddin
1
Salehittin
1
Şalettin
1
Salhayettin
1
Saliddin
1
Selaedin
1
Selaetin
1
Selafittin
1
Selahaltin
1
Selahatın
1
Selahatten
1
Selahattinh
1
Selahattiun
1
Selahattn
1
Selahddin
1
Selahdin
1
Selahıddin
1
Selâhiddin
1
Selahiddini
1
Selahittih
1
Selâhittin
1
Selahitttin
1
Selahüttin
1
Selajtın
1
Selattim
1
Selavidin
1
Selayeddin
1
Selayetdin
1
Selehedin
1
Selihatin
1
Selihettin
1
Sellahttin
1
Silahaddin
1
Sılahettin
1
Sılhattin
1
Silhettin
1
Sulahaddin
1
Sülayettin
1
Sülehettin
1
Sullahaddin
1