-->

28 Mart 2018 Çarşamba

Anadolu Rumları


1913-öncesi Rum yerleşimleri

Bu gördüğünüz Yirminci Yüzyıl başı itibariyle Türkiye'deki Rum yerleşimleri. Tabii İstanbul, İzmir gibi Rum nüfusun mutlak sayı olarak çok olduğu, ama oransal olarak azınlıkta olduğu yerler yok. Ancak nüfusunun tümü ya da büyük çoğunluğu Rum olan yerler işaretlendi.
Bellibaşlı grupları gözden geçirelim:
1.      Trakya. Fazla bilgim yok.
2.      Güney Marmara ve Ege. Çarpıcı olan bilgi şu: Bu yerleşimlerin hemen hemen hepsi 18. yüzyılın son yıllarında (1790’larda) Rum iskânına sahne olmuş. Bizim Şirince’ye, Fethiye Kayaköy’e, Söke’nin köylerine, Ayvalık, Bursa köylerine, Yalova-İznik köylerine o dönemde Yunan anakarasından ve adalardan gelen Rumlar, Adapazarı köylerine Doğu Karadeniz Rumları yerleştirilmiş. Mesela Manisa Rum köylerinin çoğu, belki hepsi, o devrin büyük toprak sahibi olan Karaosmanoğlu’nun mülklerinde amele olarak çalışmaya gelenler. Öyle anlaşılıyor ki Bizans’ın yıkımından 18. yy sonlarına dek Anadolu’nun Batı taraflarında (büyük kentler hariç) Rum yerleşimi yok. Belki Erdek, Çeşme-Karaburun, Datça, Bodrum gibi anakaradan çok ada karakteri olan yerlerde vardır. Yani haritada gördüğünüz Bursa, Balıkesir, Çanakkale-Anadolu, Manisa, İzmir, Aydın, Denizli, Muğla'daki noktaların hepsi (en sahildeki birkaç tane hariç) sonradan olma yerler.
3.      Niğde-Nevşehir-Kayseri. Eski Karaman beyliği arazisi.
4.      İnebolu-Sinop. Eski İsfendiyaroğlu beyliği arazisi. İnebolu-Ayancık sahilinde daha fazla nokta olmalı, tamamlayamadım.
5.      Trabzon-Gümüşhane. Eski Trabzon imparatorluğu arazisi.
6.      Kars + Erzurum Şenkaya. 1878-1918 arası Rus idaresindeki Kars oblast’ına iskân edilen Rumlar.
7.   Bafra ovası. Fazla bilgim yok.
2-3-4-5 numaralı maddeleri geçen dünkü Türkçe yeradları meselesiyle birlikte düşündüğümüzde hayret verici sonuçlar çıkıyor. Osmanlı’nın 1453 tarihli sınırlarının Anadolu yakasında (şehirler ve kıyıda birkaç köy hariç) Rum yok. O tarihte Osmanlı’ya ait olmayan, sonraki 30 yılda katılan yerlerde Rum var.
Oysa 1453’ten önce Batı Anadolu silme Rumluktu. Nereye gittiler dersiniz?

27 Mart 2018 Salı

Mutki'nin Huyut nahiyesi

Modern dönemin yıkımlarından önce Doğu’daki sosyal yapı nasıldı? Aşağı yukarı şöyle olmalı. Mesela Huyut, yani Xuyt Խոյթ nahiyesi, resmi adı Kavakbaşı, Bitlis-Mutki’nin iç tarafı. Yaklaşık kırk küçük köy içeren, ulaşılması güç, dağlık bir ülke. 1876’da nüfusun tamamı gibi Ermeni görünüyor. Ama bir Kürt beyliği. Gundemir köyü var, mir’lerin oturduğu yer olmalı. Ayrıca Deştemiran, Golamiran (“Beytarlası, Beygölü”) gibi yer adları mülkiyet ilişkilerine dair bir fikir veriyor. Mrdzank köyünün adı Ermenice “Mirzalar” demek, yani bey-oğulları. Bu da o bölgenin feodal yapısında tipiktir, mir’in büyük oğlu ayrı bir yerde oturur, babasının yerel işlerini yürütür. Manisa’da şehzade Selim gibi.
Köylüler serf statüsünde miydi? Bilmiyorum. Nahiyenin diğer adı Prnaşen, Türkçe Pirneşin, “Zorbaköy” demek. Acaba orada bir serzeniş mi var? Yok, sanmam, başka öykü olmalı.
İslam hukukunun zorunlu kıldığı bir düzenleme olduğu açık. Şer’i hukukta biliyorsunuz gayrimüslim kılıç taşıyamaz, beylik ve egemenlik edemez. Dolayısıyla sizi koruyup kollayacak, gerekirse daha büyük zorbaya kafa tutacak bir beye ihtiyacınız varsa Müslüman olması lazım. Huyut mirleri nereden gelmiş bilmem. Belki Selahaddin Eyyubi zamanının emirlerinden biridir, aslen Kürttür veya değildir. Her halükarda Allahın dağına her kuşakta Kürt gelin getirecek hali yok, birkaç yüz yılda yüzde 99 oranında yerliyle akraba olmuştur.
Huyut’ta nece konuşulurdu, onu da bilmiyorum. Kürtçe olması çok muhtemeldir. Belki kilise ayininde hala Ermenice söylenirdi, ama bin yıldır okulun uğramadığı bir diyarda Ermeniceyi korumak kolay değil. Ayrıca bir Müslüman Kürt nüfus var mıydı? Sanmıyorum. Kırk parça köyün üçü dördüne dair bilgi yok, diğerlerinin hepsi Ermeni olarak işaretlenmiş. Belki mir’in sadık adamlarının bir kısmı Müslümandır. Ya da asker ya da çerçi olup dış dünyaya gittikten sonra köyüne Müslüman olup dönenler vardır.
Doğu’nun coğrafyası dağlıktır. Huyut gibi dört tarafı dağla çevrili, dünyadan kopuk, müstakil beylik olmaya uygun yüz tane diyar sayabilirim. Mesela Hizan’ın üç vadisi (Spayert, Uçum, Hakif), Tatvan’ın doğusundaki Kerdigan/Garcıgan ülkesi, Van’a bağlu Müks (Bahçesaray) beyliği, Kulp’un Xiank ve Talvorik nahiyeleri, güneyde Ermeniden ziyade bir kısmı Ermenice konuşan Keldani ve Nasturilerin yaşadığı Pervari, Şemdinan, Çal (Çukurca) vadileri, Beytüşşebap’ın Faraşin tarafı vs.
1876’da bu tablonun bulanmaya başladığına dair belirtiler var. Belki de asıl dönüşüm 1830-40’larda Kürt feodal aristokrasisinin Tanzimat rejimince çökertilmesiyle başladı. Moltke’nin anılarında bunun ipuçları vardır. Doğu’nun (halen devam eden) fethi o zaman başladı.
*
1895 katliamları 1915’in gölgesinde kalmıştır. Halbuki okudukça ve mantığını kavradıkça daha iyi idrak ediyorum ki olayları anlamada asıl kilit odur. 1895’i anlayınca hem nasıl kaçınılmaz bir nedensellikle 1915’e gelindiğini anlarsın, hem her iki tarafın da neden öncekini unutmak istediğini.
O devirde Rusların uzmanlaştığı tipte klasik bir pogromdur. Devlet görevlileri kışkırtır, sivil kişiler Ermeni köy ve mahallelerine saldırır, katliam ve yağmalar olur. Öldürülenlerin sayısı hakkında güvenilir bilgi yoktur; genellikle on binlerden, bazen yüz bini aşkın sayılardan söz edilir. Ama asıl ilginç olan ölüler değildir. 1915’in aksine, bu olayda din değiştiren Ermenilere canını kurtarma fırsatı tanınmıştır. Yine sayı yok, ama pek çoğu o fırsatı kullanmış görünüyor. 1895’te topluca hidayete eren Ermeni ve Süryani köylerinin bir bölümünün listesini altı Avrupalı elçiliğin yazdırdığı komisyon raporunda ve olaylara tanık olan peder Félix Charmetant’ın kitaplarında okuyabiliyoruz – Erzurum merkezde 17 köy, Gevaş’ta bir düzine köy, Hizan’ın neredeyse tümü, Bayburt’un büyük bölümü, Bingöl Genç’te beş köy, Koyulhisar’da üç köy, Çapakçur’un bütün Ermeni köyleri, Huyut’ta 12 köy ahalisinin tümü ile diğerlerinin bir kısmı...
*
Bu olayı izleyen yirmi yılda Ermeni nüfusu hakkında bir sayılar savaşı yaşanır. Öyle olması doğaldır, çünkü Ermeniler, ölüm tehdidi altında din değiştirenleri Ermeni saymaya devam ederler. Devlet ise, aynı doğallıkla, resmi beyanlara itibar eder. Bazen bir tane avuç kadar köyün nüfusu hakkında iki tarafın taban tabana zıt bilgiler verdiğini görürüz. Daha ilginci: Doğu’nun binlerce köyünde, bu dönemde, Ermeni ve Müslüman haneler yan yana yaşıyor görünürler. Bu durum eşyanın tabiatına aykırıdır. Bit kadar mezrada üç hane Hıristiyan ile dört hane Müslüman birlikte olmaz. Sürdürülebilir bir durum değildir. O üç ile beş akrabadır. Bir kısmı 95’te boyun eğmişken, öbürleri direnmiştir: belki olaylar sırasında şehre sıvışma fırsatı olmuştur, belki direnmeye olanak veren ekonomik ve sosyal dayanakları vardır; belki o dayanakları sayesinde, bir kez boyun eğdikten sonra bir şekilde vazgeçmeyi becermiştir. Dilleri aynıdır, muhtemelen Kürtçedir. Fakat araya statü ve muhtemelen sınıf ayrımı girmiştir. İlk başta belki eski akrabalık düzenini sürdürürler. Ama kısa sürede araya kuşku, çekememezlik ve nihayet nefret girmesi kaçınılmazdır. Çünkü dönmek derin bir yaradır, ve insanlar yaralarını bilenlerle yakın olmaktan hoşlanmaz.
Yirmi sene sonra işte o gerilim patlak verecek ve 1895’te kendilerine sunulan fırsatı tepenler, hatalarının bedelini canlarıyla ödeyeceklerdir.

Günümüzde Doğu illerinde 1915-sonrasının dönmeleri genellikle bilinir ve gösterilir. Sayıca onlardan kat kat fazla olan 1895 dönmeleri ise hatırlanmaz, hatırlatanlara da iyi gözle bakılmaz.
.

Türkçe yer adları neden orada değil burada


(Cumhuriyet öncesi) Türkçe yer adları dağılımı
Bu haritada 20. yüzyıl başı itibariyle Türkiye’de Türkçe yer adlarının dağılımını görüyoruz. Açık renk olan illerde Türkçe yer adı oranı %90 ve üzeridir. İkinci grupta Türkçe yer adları %50 ile 90 arası, üçüncü grupta %10 ile 50 arasıdır. Koyu renkli olan illerde yer adlarının %90 ve daha fazlası Türkçe dışındaki dillerdedir.
Sayımda sadece Osmanlı ve Cumhuriyetin Türkçe kayıtlarında yer alan resmi adları göz önüne aldım; başka yerel dillerde o yerlere verilen gayriresmi adları (mesela Çerkesçe köy adlarını) hesaba katmadım. Türkçe veya Kürtçe/Arapça olarak yorumlanması mümkün olan kişi ve soy adlarını (Şeyhhaci, Hasankom) Türkçe saydım. Yabancı dilden bozma oldukları halde kullanımda “Türkçe” görüntüsü kazanmış yer adlarından (Heraklia > Erikli, Potami > Bademli, Basilika > Paslıkaya) fark edebildiklerimi yabancı, edemediklerimi Türkçe kabul ettim.
Üzerinde biraz düşünürseniz göreceksiniz ki şoke edici bir haritadır. Türkiye tarihi hakkında bildiğinizi zannettiğiniz birçok şeyi sorgulamaya başlamak için iyi bir yerdir.
Mesela soru: Erzurum ili 1070'lerde, hatta daha önce Türk egemenliğine girdi; Bursa ve İzmir ise ondan 200 küsur yıl sonra. O halde neden Erzurum’da Türkçe yer adları %40 dolayında iken Bursa’da %97 ve İzmir’de %91? Üstelik Erzurum’un fethedildiği devirde memlekete Asya’dan az veya çok bir Türk göçünden söz edilir; oysa Bursa ve İzmir’in fethinden sonra buralara Türklerin kitlesel iskânına dair hiçbir belirti yoktur. 20. yüzyıl başında Erzurum İzmir’den daha mı az “Türkleşmişti”, ve öyleyse neden?
Yoksa – aman yarabbi! – yer adlarının değişimi ile etnik dokunun değişimi arasında hiçbir mantıki bağ olmayabilir mi? Mesela Rumların oturduğu bir semtin adı, defterdarlıktaki memurun tek kalem darbesiyle Akçaviran yahut Kınık edilebilir mi? Yani, teorik ifade edersek, yer adları sosyolojik değil SİYASİ bir olgu mudur?
*
İkinci haritamız bize bir ipucu sağlıyor. Bu sefer en koyu renk Osmanlı devletinin İstanbul’u fethinden önceki sınırları. Sütlü kahve rengi olan Trabzon ve Karaman-İçel buna 1460-70’lerde katıldılar. Bir üçüncü yer var yine o tarihlerde katılan, Sinop ile Kastamonu’nun kuzey yarısındaki İsfendiyaroğlu beyliği, onu haritada göstermeyi unutmuşlar.
Hayret verici bir çakışma değil mi? Detaya inince daha da netleşiyor. Birinci haritaya bakın. Kastamonu ve Sinop’un sahil bölgesinde (yani eski İsfendiyaroğlu arazisinde) epeyce yabancı isimli yer var, oysa iç kısımlarda adların çoğu Türkçe. Aynı şekilde, Konya’nın güneyinde yabancı isim daha çok, Osmanlı’ya daha erken katılan kuzey kesiminde daha az.
Yani birinci haritamızı iller değil ilçeler bazında hazırlasam ikinci haritaya daha da güzel uyacak. Sanki Osmanlı Beyliğine 1453'ten önce katılan yerlerde bütün yer adları Türkçeleştirilmiş, ama 1453'ten sonra o iş tavsamış.
*
Üçüncü haritamız bize 1100 yılı dolayındaki Rum İmparatorluğunu gösteriyor. “Olmaz bu kadar” demeyin, olur.
“ 'Türkiye’ dediğin bir Bizans oyunudur” desem ne dediğim anlaşılır mı acaba?

25 Mart 2018 Pazar

Ahıska Türkleri

Gürcülerden bahis açmışken “Ahıska Türklerini” de es geçmeyelim. Türk milletinin oluşum öyküsü açısından ilginç bir konudur.
1992-93’ten sonra resmileşen öğretiye göre Artvin merkez ilçe ile Yusufeli, Ardanuç ve (Meydancık hariç) Şavşat ilçeleri ve Ardahan Posof halkı “Ahıska Türkü” sayılıyor. Adı geçen beş ilçenin özelliği, bu yerlerdeki “eski” yer adlarının yüzde 90 ila 92’sinin Gürcüce olması. Kalanlar Ermenice. Türkçe yer adı, son yüz yılda ihdas edilenler dışında, iki üç tane. Yüzde birden az.
Sınırın ötesinde kalan Ahıska (Akhaltsikhe) ile beraber bu yerler tarihte ayrı devlet olmuş. Gürcü krallığının beylerinden biri olan Sarkis Cakeli 1260’larda Moğol Hanıyla anlaşıp, başkenti Ahıska olan Meskheti diyarında hükümdarlık ilan etmiş. Soyundan gelenler 300 küsur yıl boyunca devleti sürdürmüşler. 1570’lerde Ahıska beyi 2. Menuçihr Cakeli İstanbul’da törenle Müslüman olup Mustafa Paşa adını almış. Yerine geçen kardeşi Beka da ehl-i sünnet yolunu seçip Sefer Paşa olmuş. Hıristiyan tebaalarını da aynı yola davet etmişler. Çıldır beylerbeyiliği makamını babadan oğula sürdürmüşler. Aile halen devam ediyor. Demirel ve Çiller zamanında bakan olan rahmetli Hasan Ekinci o sülaleden olduğunu bana anlatmıştı.
16. yy’dan önce de Müslümanlık eğilimleri var mıydı? Muhtemelen vardı. İlhanlıların Müslümanlığı seçtiği dönemde onlarla sıkı fıkı olmuşlar; Akkoyunlulara, Safevilere baş eğmişler. Mutlaka kültür ve personel alışverişi olmuştur.
Peki Kıpçaklık var mı? O kısım tamamiyle hayal mahsulü gibi görünüyor. Şurası gerçek: 1100 yılı civarında Gürcü kralı 4. David, Türklerin harap ettiği Gürcü askeri aristokrasisini yeniden ayağa kaldırmak için kuzeydeki Kıpçaklarla anlaşmış, beyleriyle beraber 40.000 Kıpçak askerini ülkesine davet etmiş.[1] Bunlar uzun süre Gürcü krallığında çeşitli roller oynamışlar, sonra bir kısmı Avrasya bozkırına geri dönmüş, gerisi yerleşip Gürcülere karışmış. Lakin özellikle Ahıska bölgesine yerleştiklerine dair en ufak bir belirti yok. Cakelilerin Kıpçak soylu olduklarına dair bir bilgi de yok. İşin kötüsü, “Ahıska Türklerinin” konuştuğu Türkçenin Kıpçakçayla (yani Kırım ve Volga Tatarcasıyla) bir alakası yok, bildiğimiz Türkiye (yani Oğuz) Türkçesi.
Türkiye’de bu Kıpçak meselesini meşhur eden zat, Türk-İslam sentezinin ideologlarından Fahreddin Kirzioğlu’dur. Tezleri bildiğiniz deli saçmasıdır. Fakat Devlet’in belli kademelerinde itibarı büyük olduğundan, 1960’lardan itibaren Artvin-Şavşat-Posof ahalisinin “Kıpçak Türkü” olduğu tezi adeta gerçekmiş gibi öğretilmiş, oraların halkı da sanki dünmüş gibi Kıpçak atalarını hatırlamaya başlamıştır. 1991’de Stalin’in Orta Asya’ya sürdüğü Ahıska Türkleri dünya basınına yansıyınca, bu kez bu vatandaşlarımızın da “Ahıska Türkü” olduğu keşfedilerek resmi tarih bir kez daha revize edilmiştir. Şimdi bu güzel insanlara (ciddiyim, Artvinliler şekerdir) “Gürcü” olduklarını ima edecek bir şey söylerseniz dayak yemeden nasıl kaçacağınızı önceden planlamanız gerekir.
*
Demek ki iki grubu ayırmak gerekiyor. Batum şehri ile Acara özerk bölgesi (ve Artvin’in Borçka-Hopa tarafı ile Şavşat’ın Meydancık vadisi) halkı Müslüman Gürcü, Acara lehçesi konuşurlar, 1810’lara dek asıl Gürcistan’a tabi olmuşlar, doğrudan veya dolaylı Hıristiyan egemenliği altında yaşamışlar. Ahıska (ve Şavşat-Yusufeli, Posof) halkı ise 450 yıldan beri İslam egemenliğinde yaşamış. Belki diğer Osmanlı İslam unsurlarıyla iç içe geçmiş, uzun süreden beri Türkçe konuşurlar. [Üçüncü bir unsur Gürcistan’ın doğusundan gelen İngilo Gürcüleriymiş; Şafii mezhebindenmişler. Bildiğim tek yerleşimleri Ceyhan’ın Dağistan mahallesi.]
Haritamız kendilerini “Ahıska Türkü” olarak tanımlayan 164 yerleşimi gösteriyor. (Özellikle Yusufeli ve Artvin merkezde epey eksiğim olabilir, çünkü Ahıskalılığa ilişkin net bir beyan bulmadıkça işaretlemedim.) 1877-78’de Artvin ve Ardahan Rus idaresine girince, diğer Kafkaslılar kadar olmasa da, Anadolu içine doğru bir Ahıskalı diasporası yaşanmış.


  


[1] Vakhuşt Bagration’un Gürcü Vekâyinamesi (Kartlis Tskhovreba), bölüm 18, bu konuda asli kaynaktır. İngilizcesi: http://www.attalus.org/armenian/gc6.htm

24 Mart 2018 Cumartesi

Etnik coğrafyaların gezginlerine notlar

1.      Avşarlar Türk değil dedim mi? Demedim. Belli ki kadimden beri Oğuz Türkçesi konuşan “Avşar” diye bir topluluk var. Çeşitli tarihlerde o topluluğun tanımı ve işlevi değişmiş olabilir; mesela bir tarihte siyasi bir baskı grubu, başka tarihte bir mülteci güruhu olmuş olabilirler. “Aşiret” deyince safkan bir etnik cevher beklemek de yanlış. Mesela Siverek’in Bucak aşireti Zazadır, ama içinde büyükçe bir Kurmanci kesim var; Ermeni aileler de var. Mesela bundan iki yüz yıl sonra Türkiye’de, ya da Türkiye’den geriye ne kalmışsa orada, “Suribükü” ve “Surikent” adlı yerler görürsek hepsinin (hatta ilk kurucularının) safkan Arap olduğunu varsaymak doğru olmaz. Deşsen yarısı Kürt çıkabilir. Hatta, ne bileyim, Suriyeli göçüne karışıp karambolde arazi kapmış bir Afgan grubu da olabilir.
2.      Türkiye’de halen “Avşar” diye nitelenen topluluklar 18. yy’da İran’dan göçmüş. Nispeten yakın bir tarih; belgesi, kaynağı vs. var. Dadaloğlu adlı şair bunların menkıbelerini anlatmış. Peki bu göçten önce Anadolu’da “Avşar” diye nitelenen topluluklar var mıydı? 13. yy’da veya daha sonra Rakka’dan göçenlere ne oldu? 13. ile 18. yy arasında Musul-Halep diyarından şiddetli baskı ve düşmanlık koşullarında Anadolu’ya kaçan veya göçenlerin ne kadarı ve ne anlamda “Avşar” idi; ne kadarı hangi gerekçelerle (mesela korku, izini kaybettirme güdüsü, bedava mera ve yerleşim alanı beklentisi vb.) kendilerini “Türkmen” veya falan aşiret mensubu olarak tanıttılar? Mülteci ve “eşkiya”, “asi”, “yağmacı” vb. konumunda olan ve her halukârda devletle arası açık olan toplulukların hangi sözüne ne kadar güvenebilirsin?
3.       Fırat berisinde İSMİ Avşar (ve Kınık, Kargın, Eymür, İğdir vb.) olan yerlerin çoğunun, muhtemelen hiç birinin, Avşarlık vb. ile alakasını kuramıyoruz. Bu isimler 15. yy’ın ikinci yarısından itibaren kaydedilmiş. Öncesini bilmiyoruz çünkü kayıt yok; dolayısıyla daha ne kadar geriye gider bilmiyoruz. Ama şunları biliyoruz. Bir: En az bir tanesi (Develi’nin Şıhlı köyüne bağlı Avşar mezrası) kadimden beri Rum köyü imiş. İki: İstedikleri kadar dağılsınlar, her vilayete bir köy hesabıyla yerleşmiş olamazlar; akla da aykırıdır, tarihe de, sosyolojiye de, antropolojiye de. Üç: Osmanlı’nın tahrir defterlerini,[1] bu kulunuzun yaptığı gibi, deli postekisi ayıklamacasına elden geçirirseniz görürsünüz ki o tarihteki yer isimlerinin çoğu “hakiki” olamayacak kadar monoton ve hazırloptur. Adeta haremdeki cariyelere takma ad verilmesi gibi, ya da kerhanedeki kızların hepsinin “Cansu, Hayal, Rüyam” olması gibi, ya da askeri kışla adları gibi, her sancak ve her kazada aynı kısıtlı ad repertuarı ile karşılaşırsınız: Akviran, Bozdoğan, Çandır, Demirci, Eceler... 24 Oğuz aşiretinin adları o repertuarın değişmez ögelerindendir.
4.      Latin Amerika ile kıyasla. Orası da burası gibi kolonize edilmiş bir diyardır. Çoğu yerin biri yerel kızılderili dilinde, bir de İspanyolca adı vardır. İspanyolca adlar ya a) oranın keşfedildiği ya da kurulduğu günün azizinin adıdır, ya b) İspanya’da yer adıdır, ya da c) Yeşildere, Karadağ, Aşağıılıca gibi kişiliksiz coğrafi tanımlardır. Orada (belki yerli ile kolonist aynı dine mensup oldukları için?) yerli adlarının çoğu korunmuş. Burada korunmamış. Pardon, kasaba adları korunmuş, köy adları korunmamış.
Bana enteresan gelen şu. Yerli köy adlarının korunabildiği yerler (Trabzon doğusu ve Rize, Artvin, Güneydoğu’nun büyük bölümü), Osmanlı’nın doğru dürüst tahrir yapamadığı ve tımar düzenini kuramadığı yerler.
5.      Biraz bu konulara aşina iseniz bilirsiniz ki Anadolu halkının köken ve şecere konularında anlattığı hiçbir söze güven olmaz. Sebebi nedir? Başlıcası itibar kaygısıdır: dedelerinin Çingene ya da dönme ya da Kürt olduğu, ya da Aşağıosuruklu sülalesinden geldiği bilinsin istemezsin. Daha doğrusu, çocuğun bunları bilsin istemezsin, o yüzden ona anlatmazsın. Gariban evlat acı hakikati kırk yaşına geldiğinde komşu köyün delisinden öğrenir, bunalım ve nefrete kapılır, atalarından öğrendiği tatlı hakikati perçinlemek için kırk türlü mitoloji uydurur, olmadı gider MHP’ye yazılır.
O mitolojilere inanır görünmek belki de nezaketin gereğidir; bilemiyorum. Ama gerçekten inanmak için ya çok cahil olmak, ya da gocunacak yara sahibi olmak gerekir sanırım.
Alakasız notlar
6.      İspir’de bir Hapuşgens (halen Aktaş), Bayburt Aydıntepe’de Hapuşki (halen Şalcılar) köyü var. İkisi de Ermenice, ilki /kh/ ve /ts/ sesiyle Xapşgents Խաբշկենց, ikincisi Xapşgi Խաբշկի olsa gerek. Yani Habeşler ve Habeş. Emsalleri olan bir ad. Mesela Antakya’da Tell-Habeş, Arapça; halen Açıkdere. Diyarbakır Bağlar’da Habeşî, yeni adı Oğlaklı.
Etiyopya’dan gelme gerçek Habeşler olabilir mi? Sanmıyorum. Muhtemelen “esmerler” anlamında bir isim. Tahminimce “Çingene” ya da ona benzer bir etnik statü kastetmişler. Yoksa sırf ciltleri ya da saç renkleri daha koyu diye kimseye böyle sıfat yakıştırılacağını düşünmem.
7.      Sinop Ayancık’ta Sirna 1914’ten önce Rum yerleşimi imiş. Neresi diye bakıyoruz, Kiepert haritasında ve tariflerde Aliköy’ün hemen batısı görünüyor. Google’a bakıyoruz, Aliköy’ün batısında öyle bir yer yok, izi bile yok, Dereköy olamaz. Buharlaştı mı bu köy?
İnterneti deş, deş, sonunda bir video kaydı. Meğer Sirna ile Aliköy’ü birleştirip adını Aliköy yapmışlar. Sonra isim değişmiş, Yeşilyurt olmuş. Sonra Sirna yine ayrılmış; köyümüzün eski adı Aliköy deyip Aliköy adını benimsemiş. Yani şimdiki Aliköy eski Sirna, şimdiki Yeşilyurt eski Aliköy imiş. Kolaysa git, define ara!
Kırk bin tane köy için böyle iz sürmek nasıl bir delilik, bilmem canlandırabiliyor musunuz?
Daha alakasız not
8.      Ermenilere iltimas mı geçiyorum? Daha neler! O izlenimi bazılarında doğuran şey (standart Türk ırkçılığı dışında) nedir size söyleyeyim.
A-     Ermeni tarihini, Ermeni dilini, Ermenice kaynakları, affınıza sığınarak söyleyeyim, sizden daha iyi biliyorum. O yüzden, gerektikçe ve ilginç bir şey buldukça onlara da değiniyorum. Alıştıkları zihinsel çerçeveye uymadığından sanki Ermenileri abartıyorum sanıyorlar.
B-     Devlete ve onun temsil ettiği riya ve zorbalık kültürüne hastayım. E, altmış senedir başımda Ermeni devleti yok; Japon devleti de yok. O yüzden Ermeni ve Japon milli ve hamasi ideolojisi hakkında kalbim nefretle dolu değil. Karşımızda madem Türk devleti var, onu yıkmakla başlayalım diyorum. Haklı değil miyim?
.



Hayali Oğuzların peşinde


Avşar adlı yerleşimler
Türkiye’de halen veya geçmişte Avşar/Afşar adını taşıyan 57 yerleşim yerini haritada görüyoruz. Bilirsiniz, Avşarlar Oğuzların 24 kolundan biri. Anadolu, İran ve Irak tarihinde 11. yy’dan beri çeşitli roller oynamışlar. Hatta İran’daki Avşarların kullandığı Türkçe, Türkçenin ayrı bir lehçesi sayılıyor.
İlk bakışta dağılım mantıklı görünüyor. Noktaların hepsi Anadolu’nun Türkçe konuşan kesiminde, Kürt bölgesinde yok. Sonra anormalliği fark ediyoruz. Dünyanın neresinde bir kavim/aşiret/boy/sülale böyle dağılmış? Cemaatler topluca hareket ederler; bir, yahut bilemedin üç veya beş bölgeye topluca yerleşirler. Birlikten güç alırlar; modern-öncesi çağın koşullarında ancak öyle ayakta kalabilirler. İç ilişkilerini, kız alıp verme işlerini ancak öyle yönetebilirler.
İstisnaları düşünelim. Ya (1), işlevsel ya da mesleki bir ayrışma vardır. Almanyadaki Türkler ya da tarihteki Yahudiler gibi, birey ya da küçük grup bazında her yere dağılmışlardır. Oysa Avşarlar hakkında bildiğimiz bu değil; tüm kaynaklar yağmacı ve asi aşiret olduklarına tanıklık ediyor. (İşlevsel ayrışmaya dayalı göçte, göçen grubun adı yerleşim birimlerine verilmez. “İşlevsel ayrışma” demek, var olan bir toplumsal yapının içine belli bir işlev icra etmek için katılıyorlar demek. Var olan yapı memleketin “asli” sahibidir; yer adlarını onlar belirler. Almanya’ya milyonlarca Türk göçtü, Türkçe yer adı kaç tane? ABD’de adında Jew olan kaç yer var?)
Ya da (2), devlet eliyle dağıtılmışlardır. Mesela 16. yy’dan sonra Osmanlı devletinin aşiretleri dağınık olarak iskân etme politikası olduğunu biliyoruz. Fakat burada gördüğümüz yer adlarının hemen hepsi 16. yy öncesine ait, ve o devirde Türkiye’de herhangi bir aşireti arzusu hilafına şuraya buraya dağıtacak güçte bir devlet yoktu. Olsaydı zaten o yerlerin adı “Avşar” olmazdı.
Beni aklıma bu bilmecenin iki çözümü geliyor.
Çözüm 1: Bu yerlere kolektif bir zümre olarak “Avşarlar” yerleşmedi. Belki kimliği, aidiyeti veya lakabı “Avşar” olan bir kişi köyün kurucusu veya sahibi veya yöneticisi veya müstelzimi veya (en güçlü olasılıkla) tımarlı sipahisi idi. Onun adına bu isim verildi. Anadolu’daki hakiki Türk (ve Kürt, Laz, Çerkes) köy adlarının büyük bir bölümünün adı kurucu kişi veya hanedan adıdır (Hacıibrahim, Hızırbey, Karacalar, Sarıoğlu...). Bu da o hesap olabilir.
Çözüm 2: Adlar tamamen uydurmadır. Tıpkı Cumhuriyet dönemindeki gibi, Osmanlı devleti de 1450-60’lardan itibaren köylere bürokratik saiklerle, masa başında uydurulmuş Türkçe isimler verdi. Oğuz aşiretlerinin adları da Defterdarlığın elindeki şablon isimler listesinde yer alıyordu. Onun için her sancağın her kazasında bir – ama sadece bir – Avşar, bir Kınık, bir Kayı, bir Yüregir, bir Eymür, bir İğdir, bir Kargın, bir Dodurga adı görüyoruz. Enteresandır: Haritada gördüğünüz genel şekil “Türkçe konuşan” bölgenin şekli, doğru. Ama aynı zamanda Osmanlı’nın merkezi bir vergi kayıt sistemi kurduğu (kurabildiği) bölgenin de şekli. Vergi memurunun giremediği vilayetlerde “Avşar” köyü yok!
Üçüncü bir çözüm aklınıza geliyor mu?
*
Avşar yerleşimleri
Türkiye’de halen Avşar kimliğini taşıyan bir zümre var, onu da biliyorsunuz. Bu Avşarların Selçuklular zamanında gelen ya da Rakka’dan göçen Avşarlarla tam ilgisi nedir bilmiyorum. Bildiğimiz şey, 18. yy başında İran’da bir Avşar olan Nadir Şah’ın yükseliş ve düşüşünden sonra topluca Anadolu’ya göçtükleri. Hepsi “Türkmen” olma iddiasındadır, fakat Kayseri'dekiler Türkçe, Van'dakiler Kürtçe konuşur. Çoğu Sünni fakat bir kısmı Alevi, ya da Aleviden dönmedir. Sanırım İran’dayken Şii imişler, burada adapte olmuşlar.
İkinci haritamız bize bugün “Avşar” kimliği beyan eden 64 yerleşimi gösteriyor. Eksikler olabilir çünkü sağlıklı bilgiye olaşmak zor. Ama bu sefer dağılımımız “gerçek” bir etnik dağılım haritasına benziyor. Ve işin asıl ilginci ne biliyor musunuz? Bu 64 yerin biri hariç hiç birinin adı “Avşar” değil!
*
Buyurun, belli başlı Oğuz boylarından Kayı, Kınık, Kızık, Eymir/Eymir, Yüregil/Yüreğir/Üregül, Kargın, İğdir/Iğdır ve Dodurga/Tödürge adını taşıyan yer adlarının dökümleri de burada. Öykü hepsinde aynı. İşaretlenenlerin hemen hepsi eski yer adlarıdır. Çok ender bir iki istisnayla 1960-sonrası yer adı değiştirme furyasında Oğuz aşiret adlarını kullanmamışlar.

Bayat

Beğdilli

Dodurga

Eymir

İğdir

Kargın

Kayı

Kınık

Kızık

























Yüregir











*
Bundan sekiz yıl kadar önce bir ara merak edip Avşarlar ve Avşarlıkla ilgili ne bulduysam okudum. Şimdi de tekrar internette dolaşıp bilgi tazelemeye çalıştım. Mitolojik anlatının müstesna örnekleriyle tanıştım. Maksat bilgiye ulaşmak değil, hoşa giden bir anlatıyı elden gelen her yöntemle pekiştirmek. Kaynak eleştirisi yok. (Ebülgazi Bahadır Han neden öyle demiş? Ne zaman demiş? Kime anlatmış? Nereden biliyormuş?) Kavramsal netlik yok. (Avşar ne demek? Türkmen ne demek? Oğuz ne demek? Devlet ne demek?) Çelişik bilgileri çözmek yerine üst üste bindirip daha zengin bir masal dokusu elde etmek yeğleniyor. Gerekirse hayali detaylar eklenerek mantıki tutarsızlıklar törpüleniyor.
Homeros destanları da böyle oluşmuştu. Ama o hiç olmazsa yetenekli bir şairdi.


22 Mart 2018 Perşembe

Çerkes vs. köyleri

Bu da Kafkasya muhaciri yerleşimleri. Büyük çoğunluğu Çerkes ve Abhaz (Abaza); ama Çeçen, Oset, Dağıstanlı (Kumık, Avar, Lezgi), Karaçay ve Nogay da var. Gürcüleri dahil etmedim. Karapapak ve Terekemeler de burada değiller.
827 Kafkas göçmeni yerleşimi

Tümü 1864'ü izleyen büyük Kafkas göçünün ürünüdür. Ruslar tarafından göçe zorlandılar; belki bir milyona yakın mülteci, şimdiki Suriyeli göçünü andıran zorlu koşullarda Osmanlı'ya sığındı. 1895 ve 1915 misillemelerini hazırlayan kötü emsallerin ilkidir desek yanlış olmaz.
Devlet Rumeli muhacirlerini genellikle dağıtmayı yeğlerken Kafkaslıları topluca iskân etmiş görünüyor. Belki feodal yapı (ya da silah dengesi) bunu zorunlu kılmıştır. Bellibaşlı yoğunluk alanları, batıdan doğuya: Biga-Gönen-Manyas hattı, Yalova-Karamürsel, Sapanca-Hendek-Düzce, Sinop, Bafra, Çarşamba, Kayseri Pınarbaşı, Maraş Göksun ve Maraş Andırın. 
Yerleşimlerin pek çoğuna zamanın padişahı onuruna Aziziye adı verilmiş; sonra devir değişince birçoğu sırayla Hamidiye ve Reşadiye olmuş. Dönemin popüler şehzadelerinin adıyla Selimiye, Mecidiye, Burhaniye ve Ertuğrul olanlar da var. Hayriye, İhsaniye, Naimiye, Rızaiye, Şükraniye gibi adlar mültecilerin (ya da onlar adına karar verenlerin) şükranını dillendirmiş. Cumhuriyetten sonra milli kültürümüze daha uygun isimler (Yeşildere, Yeşiltepe, Yeşilvadi, Yeşilyayla, İlkkurşun vb.) tercih edilmiş. Yerleşimlerin çoğunun 1910-1920 dolaylarında kaydedilmiş Çerkesçe veya Abhazca isimleri var; fakat bunların hiçbir zaman resmi statüsü olmamış sanırım.
Varto ve Ahlat civarında birkaç örnek dışında Doğuya hiç iskân edilmemeleri ilginç.
Haritadaki noktalar Çerkes vb. köyü olarak kurulanlar. Büyük çoğunluğu sonradan gelen göçlerle homojenliğini kaybetmiş; bazılarında Kafkas kökenli kimse kalmamış. Doğrusu bunları "20. yy başında Kafkas göçmeni yerleşimi" diye işaretlemem lazım. Teknik bir nedenle şimdilik düzeltmiyorum; düzelteceğim.
Şu haritaya bakarsanız hala Çerkesçenin yoğun olarak konuşulduğu birkaç cep varmış, başta Kayseri Pınarbaşı. Ama korkarım bu harita da epey eski, belki 1970-80'lerin durumunu belgeliyor.
 Türkiye diller haritası

.

20 Mart 2018 Salı

Alevi köyleri


Index Anatolicus sitesinin göze çarpmayan marifetlerinden biri de bu. Herhangi bir köy veya kasabanın herhangi bir özelliğine (mesela eski adına, etnik yapısına, aşiretine) tıklayıp, aynı özelliğe sahip olan tüm yerleşimleri dökebiliyorsunuz. Sonra tepedeki "Grafik harita göster"i tıklayıp aşağıdaki gibi bir döküm alabiliyorsunuz. Henüz verilerde çok eksik var. Ama tamamlandıkça, bayağı kullanışlı bir araştırma aygıtına dönüşecek sanırım.
Haritada nüfusunun tümü veya büyük çoğunluğu "Alevi" olarak işaretlenen yerleşim birimlerinin dağılımını görüyoruz. Sitede hepsi 2625 taneymiş. Bir kısmını kullanıcılar işaretlemiş; bir kısmını ben internette bulabildiğim kaynaklardan derledim. Eksikler ve yanlışlar mutlaka vardır; mesela Erzincan epeyce eksik. Ama kabaca doğru bir fikir veriyor.
Birkaç gözlem:
1- "Alevi Üçgeni"ndeki Alevi nüfus teorik olarak Zaza (Dersimli), Kürt (Kurmanci) ve Türkmen olmak üzere üçe ayrılıyor. Detaya girince görülüyor ki net ayrım neredeyse imkansız. Zazaların bir kısmı Kurmanci dilini benimsemiş; "Kürt"lerin bir kısmı kuşaklardan beri Türkçe konuşuyor; "Türkmen" olanları deştikçe altından hemen her zaman Kürtlük çıkıyor. Mesela 19. yy'da "Kürt" diye kayda geçmiş topluluklar bugün yemin billah "Türkmen" olduklarını ispatlama derdindeler. "Orta Asyadan geldiler, Şaman gelenekleri sürdürüyorlar" gibi söylemleri ciddiye almaya imkan yok.
2-  Büyük çoğunluğu 16. yy'ın başındaki büyük Alevi katliamları esnasında kendilerini Fırat'ın batısına ve kuzeyine atıp canlarını kurtarmış Kürtler. Harita bunu çok net gösteriyor. İkinci bir göç dalgasında 18.-19. yy'larda Dersim'den çıkıp çevre illere, Sivas, Tokat, Amasya, Çorum'a yayılmışlar. Hemen görülüyor, Fırat'ın doğu ve güneyinde (Diyarbakır'daki birkaç köyü saymazsanız) Alevi nüfus yok gibi.
3- Kars-Ardahan'daki yoğunlaşma da manidar. Orada gördüğünüz şekil 1878'den sonraki Osmanlı-Rus sınırıdır. Rusya'ya iltica etmişler, Osmanlı sınırının hemen dışına iskân edilmişler. 1920'de gerisin geri anavatana katılmışlar.
4- Hatay ve Adana'nın güneyindekiler Nusayrı, yani Arap Alevisi. Başka bir olgu. Adana dağlarından sahil boyu Çanakkale'ye kadar uzanan yaydaki dağınık noktalar Tahtacı yerleşimleri. Özbeöz Türk Alevileri onlar.
5-Edirne ve Kırklareli'nde bir grup Rumeli muhaciri (çoğu galiba Arnavut) Bektaşi/Alevi yerleşimi görüyorsunuz.

19 Mart 2018 Pazartesi

Bağırıyorsa bir derdi var

Mesela şunu okuyun. İnternet çöplüğünde bu tür köy “tanıtımlarının” bini bir para. Yer adlarına çalışırken mecburen çoğunu okudum, ya da göz gezdirdim. En kötüsü bu değil, vasat bir örnek.
Soralım: Ne demek istemiş? Mesela neden “Samrı Köyü Türktür Türk kalacak” diye slogan atma gereği duymuş? Demek aksini iddia eden var, ya da yazar o ihtimalden çekiniyor. Neden Cumhuriyete ve devlete hep sadık kaldıklarını vurgulamış? Neden Türkmenlerin Yörük olduğunu kanıtlamaya özen göstermiş?
Resmi tarih dekonstrüksiyonunun temel sorgusu: Neyi saklamaya çalışıyorlar?
Birkaç veri:
VERİ 1: Osmanlı kayıtlarında “Türkmen” tabiri hemen her zaman “Türkmen Ekradı” diye geçer, yani Türkmen Kürtleri. Musul, Halep ve Diyarbekir vilayetlerinden birkaç dalga halinde Anadolu’ya göçmüşlerdir. Anlaşıldığı kadarıyla çoğu Kürtleşmiş Türk ya da Türkleşmiş Kürttür. Bellibaşlı boyların hemen hepsi (başta Karakeçililier, Avşarlar, Badıllı/Beğdilliler, Caberler, Çakallılar, Teriki/Tırkiler, Atman/Atmalılar, galiba Baraklar) yarı yarıya “Türk” ve “Kürt” kimliği taşır. Yazarın da dehşetle fark ettiği üzere Karakeçililerin büyük bir kısmı (özellikle Urfa-Siverek ve Elazığdakiler), MHP eğilimli olsalar da, Kürttür; hatta Bingöl Simsor örneğindeki gibi Zaza ve Alevidir. Daha beteri, Türkiye’deki en yaygın Kürt soylarından biri olan Şexbizîn’lerin adı aslında Siyehbızîn yani “Karakeçili” demektir.
VERİ 2: Samrı köyüne kuş uçuşu 20 km ötede Gölpazarı ilçesine bağlı Türkmen adlı köy var. Coğrafya sözlüğü yazarı Eprikyan’a göre bu köy 17. yy ortalarında Sivas muhaciri Çalıkoğlu adlı bir Ermeni öncülüğünde kurulmuş. 20. yy başında 506 Ermeni ve 35 kadar Ermenice konuşan Müslüman nüfusu varmış. Köyün adı sonradan verilmemiş, ilk baştan beri “Türkmen” olduğu anlaşılıyor.
VERİ 3: Ekteki harita parçasını Kiepert’in 1906 basımından tercüme edildiği anlaşılan bir İngilizce haritadan aldım. Haritanın adını ve tarihini maalesef not almamışım, tahminimce 1910’lar veya 20’lerin başı olmalı. Samrı köyünün güneybatısındaki dağlık alanda birkaç adet isimsiz (belki terk edilmiş) “Ermeni köyleri” (Armenische Dörfer) görüyoruz. Bugün bunlardan sadece biri mevcut: Hisarcık, eski adı Asarcık, Kevorkian & Pabuççiyan’ın kitabına göre 1914'te Surp Araçavoratz Kilisesi ve Ermeni okulu varmış. Öbür köyler kayıp. Google’dan bakınca birkaç yerde köy kalıntısı olabilecek arızalar seçiliyor.

*
Ciddi bir şey var burada, “vay dümbük” deyip geçilecek bir konu değil. Samrı köyünün (ve diğer kırk bin kardeşinin) öz-tarih yazımı baştan aşağı yalan. Azıcık çarpıtmış filan değil, metindeki aşağı yukarı HER cümle deli saçması yalanlardan ibaret.
Bir toplum neden bu denli canhıraş bir ısrarla mitolojik bir fantezi alemine sığınır? Dehşetli bir korkudan başka açıklaması var mıdır? Hem Osmanlıya hem Cumhuriyete sadakatlerini kanıtlama sevdası bununla ilgili midir?
Nasıl bir yaradır ki dokunulduğunu düşünmek bile akıllarını başlarından alıyor, büyü yaparak kendilerini korumaya çalışıyorlar?
Türkiye’de kamu söyleminin her türlüsünü esir alan çılgınlığın tüm belirtilerini bu tek örnekten okuyabiliriz gibi geliyor bana. Düşünün ki bağlar ormanlar içinde güzel ve uyuşuk bir köyün tarihçesini kaç türlü yazabilirsiniz. Mesela Kör Sıtkı ile Hatice ninenin menkıbelerini anlatabilirsiniz; patates ve kivi ekiminin köye nasıl geldiğini anlatabilirsiniz; Bilecik’teki mahkeme sicillerini didikleyip atalarınızın fantastik hikayelerini keşfedebilirsiniz; köye gelen öğretmen ve imamların şeceresini araştırabilirsiniz. Medeni ve kendiyle barışık bir köyde mutlaka böyle şeyleri merak edip araştıracak üç beş kişi çıkar her kuşakta. (Yıllar önce değinmiştim, Bird diye bir kitap, Tony Parker, Kansas’ın alabildiğine vasat bir taşra köyünün insanlarıyla teker teker konuşmuş; sonra birbirlerinin dedikodusunu yapmalarını istemiş; şahane bir kitap çıkmış ortaya. Profesör Emmanuel LeRoy Ladurie’nin 16. yy Fransa taşrasının arşivlerinden çıkardığı insan öyküleri vardır, tadına doyum olmaz.)
Öyle şeylere sıra gelmiyor çünkü kamu söylemini tümüyle işgal eden dehşetli bir görev var: yalan söyleyerek ruhundaki korkuyu bastırma görevi.
*
Hazır değinmişken Bilecik Ermenilerine dair bir not.
1915 öncesinde Bilecik’te nüfusu tamamen veya tamamına yakın Ermeni olan sekiz köy var. Biri eskiden Ermenipazarı diye bilinen, şimdi Yenipazar ilçe merkezi olan kasaba. Öbürleri Merkez Yeniköy, Gölpazarı Demirhanlar, Göldağı ve Türkmen, İnhisar Hisarcık ve Muratça, Pazaryeri Alınca. İl merkezinde on bin küsur nüfusun dört bini Ermeniymiş. Balipaşa semtinde büyük bir kilise ve lise düzeyinde iki Ermeni okulu varmış.

17 Mart 2018 Cumartesi

Çapakçur, Çevlik, Bingöl

Bir vesileyle Ebulferec Tarihi’ni[1] tararken, tık, en az yirmi senedir takılı duran bir jeton düştü. Selahaddin Eyyubi’nin berbat bir adam olan kardeşi Silvan hakimi Takıyeddin Ömer 1191 yılında Ahlat’ı basmaya giderken yolda Cebel Cûr’a uğrayıp oradaki Ermeni köylüleri kılıçtan geçirmiş. Süryanice metin Cabal Cûr ܔܘܪ ܔܒܠ diyor, sözcük Arapça, Cûr veya Côr Dağı anlamında.
Bir kuralı hatırlayalım. Yabancı dillerden Ermeniceye alınan ince L sesi daima ղ  harfiyle yazılır ve Ğ (ġırtlaktan ġ yahut gh) telaffuz edilir. Mesela Diocletianus > Erm. Tiyokġetyanos, Lazarus > Erm. Ğazaros, Elisabeth > Erm. Yeġsapet. O halde o dağın Ermenice adı olur Cabaġcur Ջաբաղջուր, Batı Ermenicesinin avam telaffuzunda Çapaġçur. Cur Ermenice “su” anlamına gelen cur=çur ջուր mu emin değilim; belki öyledir; belki de doğrusu cur değil cor’dur ջոր. Çapağ nedir diye Hübschmann’dan[2] bu yana bin kişi kafa yormuştur, acaba çağlayan mı demek, soğuk mu demek, ne demek diye. İşte buyurun, bu kadar basitmiş.
Bingöl ilinin adı 1944’e dek resmen Çapakçur idi, sonra değiştirildi. Türkçede ġ yahut x sesi “kıroluk” sayıldığı için herhalde k diye düzeltmişler bir tarihte. Yoksa yerlisi daima Çapaġçur veya Çapaxçur diye söyler.
*
İl merkezi olan kasabanın yerli adı (Zazaca, galiba Kürtçe de) Colîg diye geçer. Türkçe kaynaklarda bazen Çevlik biçimine rastlanır. Çevlik biliyorsunuz öz Türkçe, “etrafı çevrili bahçe, bostan” demek, Orta ve Batı Anadolu’da sıkça rastlanan bir yer adı. Bingöl gibi Türk nüfusu (eskiden) sıfır olan bir yerde Türkçe isim ne arar? Allahın mucizesi bitmez, demek vardır bir sebebi diye düşünmüştüm. Hatta yıllar önce “orası Çevlik değil Colîg hocam” diye ısrar eden biriyle tartışmıştım, besbelli sizin Zazaca adınız Türkçeden bozmadır diyerek.
Haksızmışım. Dağın ve oradaki kalenin adı Cûr veya Cor ise, bunun Kürtçe biçimi İrani dillerdeki tipik l/r değişimiyle Cûl veya Col olur. Eski yerleşim yüksekteyken sonradan aşağıda dere kenarına taşınmış denildiğine göre, yeni yerin adının da Kürtçe küçültme ekiyle Cûlik ya da Colik (“küçük Col”) olması normal olsa gerek.




[1] Batıda bilinen adıyla Bar Hebraeus, Malatya doğumlu Süryani alim, tarihçi ve din adamı (1226-1286). Arapça eserlerinde Cemalüddin Ebu’l-Ferec el-Malatî adını kullanır. Vekayinamesi 12. ve 13. yy Ortadoğu tarihine ilişkin en önemli kaynaklardan biridir.
Şimdi Elazığ Baskil ilçesinde olan ˁEbri (güncel adı Kuşsarayı, eskiden İzolî) kasabasında doğdu. Bar ˁEbraya adı çoğu kaynakta “Yahudioğlu” olarak yorumlanırsa da, doğum yeriyle ilgili olması daha güçlü olasılıktır.
[2] Heinrich Hübschmann, Alman dilbilimci (ö. 1908). 1904’te yayımladığı Altarmenische Ortsnamen (Eski Ermenice Yeradları), keşfedilmemiş arazide yol arayan bir öncünün heyecanı (ve hataları) ile doludur.

12 Mart 2018 Pazartesi

İslam tarihinden bir yaprak


Patricia Crone ve Martin Hinds, God’s Caliph (Cambridge UP, ilk basım 1986, yenisi çıkmış). Hakiki akademizmanın ne kadar zevkli bir detektif işi olduğunu hatırlatan kitaplardan.
 Erken dönem İslam kaynaklarını didik didik etmiş. Göstermiş ki Hz. Ömer’den aşağı yukarı II. Ömer’e (717-720) dek halifelerin unvanı Halifetullah’tır, yani Allah’ın vekili, hatta Halifetullah filˁardihi, yani Allah’ın yeryüzündeki vekili. Halifetü Resulillah, yani “peygamberin halifesi” fikri ancak hicretin 80’ci yıllarında, Abdülmelik ve II. Ömer devrinde belirmiş, Abbasiler zamanında egemen olmuş.
Daha çarpıcı olan, yine hicretin 80-90’larına dek Muhammed’in hukuki ve siyasi söylemde hemen hemen hiçbir rolü olmaması. Siyasi teoride peygambere atıfta bulunma ihtiyacının ancak Emevi egemenliğine, özellikle Mervan oğulları döneminde büyüyen direniş çerçevesinde doğduğu anlaşılıyor. Emevi dönemine ait sayısız resmi ve hamasi metinde halifenin doğrudan doğruya Allah’ın iradesinin temsilcisi ve dinin temeli olduğu, dolayısıyla geçmişin peygamberlerinden üstün sayılması gerektiği vurgulanıyor. Halife imamül hudâ ve mehdîdir; yani doğru yolun kılavuzu ve sahibidir. Ona itaat etmeyen birinin namazı geçerli olamaz. Habl min hıbâlillah, yani Allah’ın ipidir; ona tutunan selamete erer.
Dördüncü bölümde hilafet hukukunun kaynaklarını inceliyoruz. Sünni fıkıh ekollerinin oluşumundan önceki devirde halifelerin nihai yargıç sıfatıyla hukuki davaları hallettikleri ve erken dönem hukuki metinlerinin daima “halife sünnetine” referans verdikleri net olarak anlaşılıyor. 750’lere dek halifeler yeni oluşturdukları sünen için övülüp yüceltiliyor. Peygamber sünnetine ilişkin ifadeler ise 680’lere dek son derece muğlak ve cılız. Peygamberin herhangi bir konuda ne deyip ne karar verdiği, ancak 680’lerde Medine’de anti-halife ibn Zübeyr’in isyanı bağlamında öne çıkmaya başlıyor. Peygamber hadislerinin derlenip etüt edilmesine ancak Emevi egemenliğinin ciddi bir şekilde sorgulanmaya başladığı 720’lerden sonra rastlıyoruz; hukuki konularda hadis alimlerine danışılmasının inandırıcı bir örneği ise 750’lerden önce yok. Resmi bir belgede peygamber hadisine değinen ilk halife olma onuru 780 küsur yılında Abbasi halifesi el-Mehdi’nin. Kuran ve hadis üzerine inşa edilmiş ve fıkıh alimleri tarafından yorumlanmış bir hukuk sistemi fikri ancak 800 dolayında, Harunürreşid iktidarında kristalize olmuşa benziyor.
Bunlardan çıkaracağımız sonuç, klasik devirde bildiğimiz şekliyle İslam dininin Emevi halifeliği döneminde spesifik siyasi ihtiyaçlara cevaben şekillenip, Abbasilerin ilk yıllarında teorik istikrara kavuşmuş olduğudur. İslam fıkhının asıl temelleri olan siret ve hadisin bu dönemde oluşturulduğu az veya çok bilinir. Kuran metninin ne kadarının o dönemde şekillendiği ise henüz yeterince çözülememiş bir konu.
Kitabın son bölümü, oluşum dönemi koşullarının İslami siyasal yapıların sonraki evrimi üzerindeki etkisine dair son derece ilginç birkaç gözlem sunuyor. En önemli soru: hukuk sisteminin siyasi otoriteden bağımsızlaşması neden bir meşruti ya da “anayasal” yapılanmaya yol açmadı? Yazarların verdiği cevap o kadar damıtık ve zengin ki özetlemeye teşebbüs etmeyeceğim. En iyisi son dört sayfayı aynen aktarayım, sf 106’da “Now from one point of view”den başlayın okumaya. (Sayfaları sağ tıklayıp büyütebilirsiniz.)



3 Mart 2018 Cumartesi

Linç uzmanı konuşuyor


Linçle ilk 1986’da tanıştım. İğrenç bir deneyimdir. İftira ve alçaklık bombardımanı altında serseme dönersin, kendini tanıyamaz olursun. Aylar önce alakasız bir yerde söylediğin sözler bağlamından koparılıp yüzüne çalınır; her ettiğin, olabilecek en alçakça yorumla çarpıtılır. Güvenip serbest bir iki lakırdı ettiğin adamlar ihbarcı çıkar; ahlak duvarını aşmanın verdiği pervasızlıkla saldırıya geçerler. Ana temalar hep aynıdır: Ermeni, gâvur, vatan haini. Bunların üstüne, sınıfsal hasedin kara gölgesi düşer: viski içmiş, mütahit, Şirincenin en güzel yeri...
TC memurları bu işi sanat haline getirmişlerdir. En düzgün görünenlerin bile, korku ve alçaklık üzerine kurulu bir kurumsal kültürde, günü geldiğinde linçe katılacaklarından emin olabilirsin. Sivil olanları hiç olmazsa korkaktır, sinebilir. Üniformalıların gözünde, profesyonel katilin soğukkanlı nefretini okursun.
1986’da Isparta’da askere gittiğim gün omzu kalabalıkların “işte şimdi düştün elimize” sırıtışını sezdim. 1980 öncesinde sol harekete katılmış, olmadık birtakım riskler almıştım; Marx’ı çevirmiştim; “TC Devleti nasıl çökertilir” konulu makalelerim Birikim’de çıkmıştı. 12 Eylül döneminde de ABD’de askeri rejime karşı epey ses vermiştim. Hesabını soracaklardı elbette. Kankam olan Ali Nesin’le beraber, ilk haftalardan başlayarak, dehşet verici bir çökertme kampanyasına maruz bırakıldık. Her gün ayrı bir provokasyon ve hakaretle karşılaştık. Üç ayın sonunda tutuklandık. Komünizm propagandası, bölücülük propagandası, Türklüğe hakaret ve askeri isyana teşvik etmekten, kırk küsur yıl hapis istemiyle yargılandık. Asıl hedef bendim, ama sanırım fırsattan istifade o sırada askeri çok rahatsız eden Aziz Nesin’i de hırpalamak istediler.
Turgut Özal’ın müdahalesiyle paçayı kurtardık. Sanırım o dönemde askerle bozuk olan MİT, ya da MİT’in Özal’a yakın olan Hiram Abas kanadı bunda bir rol oynadı. Neden korudular? Yemin ederim bir fikrim yok. Belki zararsız gördüler, ya da sadece vicdanlıydılar. Belki Aziz Bey’i kolladılar. Belki yurtdışından gelen protestolara o dönemde bugünkü kadar duyarsız değillerdi. Bilmiyorum. Bilmek isterdim.
Sonraki dönemde yurt dışına gitmem için ısrarlı telkinlerle karşılaştım. Bir kısmı belki dostaneydi, ya da dostane olduğu vehmindeydi. Bir kısmında “siktir git, bir dahaki sefere kurtulamazsın” havası vardı. Kuyruğu dik tuttum, ama elbette tereddüde düştüm, 1989-91’de uzun bir kararsızlık dönemi yaşadım. Koca TC devleti üstüne varıyor, sen olsan korkmaz mısın -- “Devlet” diye karşına çıkanlar bir sürü ahlaksız dalyarak dahi olsa?
Şirince’ye gitmem bezginlik işareti miydi? Şimdi kestiremiyorum. Belki kontrolümden çıktığını hissettiğim hayatımı daha küçük bir yerde yeniden kurmak bana daha güvenli geldi. Köye gidince TC devletinin organize çirkefinden uzaklaşacağını sanmak mantıksız tabii; ama belli bir psikolojik gerçeği yok diyemeyiz.
*
İkinci linç aşağı yukarı Nisan 2000’de başladı. Bahane Şirince idi. Fakat dil ve yöntem aynı: “Ermeni”, “vatan haini”, “Şirince’nin en güzel yeri”. Dehşet verici iftiralar (“kuru kafa ile Taşnak ayini yapıyormuş”), ayyıldızlı bayraklı provokasyonlar, Ülkü Ocaklarını bana karşı kışkırtma denemeleri. Peşinden, incir çekirdeğini doldurmaz konulardan sekiz on tane ayrı ceza davası.
Sinyalleri herhalde önceki aylarda gelmişti, ben fark etmedim. Önceki kaymakam Musa Bey’le aramız iyiydi, o söylemişti “yukarıdan her gün seni soruyorlar” diye; ben, saf, yaptığım işler beğeniliyor sanıp sevindim. Yerine gelen faşistin ilk işi, ödü kopmuş kaymakamlık memurlarından bir soruşturma komisyonu kurup, köyde yaptığımız her işi didik didik etmek oldu. Hayrına tamir ettiğimiz köy çeşmesinden bile dava açtılar; köy sokaklarına diktiğimiz ağaçları “yasadışı” deyip Ülkücü haytalara söktürdüler.
Eylül 2000’de kampanya baş döndürücü bir ivme kazandı. O sırada çıkan Karadeniz gezi rehberim vesile edilerek bir anda ülkenin bir numaralı vatan haini ilan edildim. Karadeniz bölgesinin bütün yerel gazetelerine manşet oldum. Memlekette kaç tane pis suratlı vatanmillet fedaisi varsa televizyonlara çıkıp aleyhime atıp tuttu. “Ermeni köpeği”, “tok evin aç iti”, “emperyalist uşağı”, “Asala”, vb. 
Eğer birileri TC derin devletinin operasyon teknikleri konusunda bir araştırma yapmak isterse sanırım ideal vaka çalışması olur. Gerek yöntemler, gerek kişiler ve kullanılan mecralar açısından, dört yıl sonraki Hrant Dink linçiyle şaşılacak paralelliklere sahiptir. Tahminimce aynı dairenin eseridir.
Sonuçta o kampanya bir gün bıçakla kesilmiş gibi kesildi. Kanal 6’da televizyona çıktım; affınıza sığınarak belirteyim, çok iyiydim – soğukkanlı, esprili, kendimden emin. O hafta daha üç televizyona davetliydim; üçü de telefon edip ayrı ayrı bahanelerle iptal etti. “Çok iyisin lan” deyip kendimi tebrik ettim elbette. Ama itiraf etmek gerekirse o kampanyayı kim ve neden kesti, en ufak bir fikrim yok. Birileri beni korumaya karar verdi sanırım. Beni sevdiğinden mi? Ötekileri sevmediğinden mi? Zararı faydasından fazla diye mi? Bilmiyorum. Kötü bir şey bilmemek: insan kendi tarihini yazmaktan aciz kalıyor.
2000 Eylülünden 2008’e dek Devlet cephesinden bana fazla bulaşan olmadı. Her gittiğim devlet dairesinde, zorlama bir tebessümle de olsa “Şirince’de yaptıklarını pek beğeniyoruz” söylemiyle karşılaştım. Hepsi dibine dek iki yüzlüydü. Hepsinin kalbinde “yarın bu Ermeni’yi gene linç etmek gerekirse ters ayağa düşmeyeyim, amirimden fırça yemeyeyim” diyen yılan fısıldamaktaydı.[1]
TC koşullarında “şerefli” ya da “namuslu” devlet memuru olamayacağına dair kanaatim, o dönemde kesinlik kazandı.
“Vatan”, “millet”, “bayrak”, “atam” gibi simgelerin, özünde o şerefsizliğin kod adları olduğunu ta ortaokuldan beri biliyordum. O yıllarda kafam daha netleşti.
*
Üçüncü linç Haziran 2008’de, Yanlış Cumhuriyet’in yayınlandığı hafta başladı. Bugüne dek, dalga dalga büyüyüp kısa sürelerle sakinleşerek devam ediyor.
İlk salvo, tıpkı Hrant Dink vakasındaki gibi, Hürriyet gazetesinin başındaki pislik maestrosu ile onun küçük çömezinden geldi. Taraf’ta Yanlış Cumhuriyet’e ilişkin mangallarda kül bırakmayan röportajımın yayımından iki gün sonra bok meselesini ortaya attılar. Olay haberden bir ay önce olmuş ve aynı gün ajansa düşmüştü; uygun zamanı bekleyip kullandılar. Mutat linç temalarına böylece bir yenisi eklendi.
Taraf’ta yazdığım dönemde (Ekim 2008-Aralık 2009) saldırı gene dehşet verici boyuta ulaştı. Saldırının merkez üssü İzmir Atatürkçü Düşünce Derneği idi. Temalar tanıdık: Ermeni, vatan haini, Amerikan ajanı, misyoner, kaçak inşaat, bok... Ali ile beraber inadına gidip Selçuk’taki ADD lokalinin dünya güzeli bahçesinde oturmayı adet edindik. Küçük yer, sohbetsiz olmaz: o vesileyle çok şey öğrendik. Mesela eski Jandarma Komutanı, Ergenekon elebaşlarından Şener Eruygur’un otuz küsur kez İzmir ADD’yi ziyaret edip her seferinde Sevan Nişanyan konusunu açtığını duyduk. AKP tarafından atanan kaymakamın büyük bir dostluk jesti yapıp ailesiyle beraber Nişanyan Evlerini ziyaret ettiğinin ertesi günü terfian Şırnak’a atandığını, yerine gelenin Nişanyan konusunda fena halde kulağının çekildiğini işittik.
2009 ve 2010’da, İzmir valiliğindeki ADD’ci kadronun girişimiyle hakkımda yirmiye yakın ceza davası açıldı. Eski eser korumacılığının yüz akı olması gereken yapılarımın yirmi ikisi hakkında yıkım kararı çıktı. Yıkım kararlarının mutat bürokratik yöntemlerle etkisiz hale getirilmesine karşı, İzmir’de ayyıldızlı bayraklı ve Atatürk’lü bir seferberlik ilan edildi. Devlet'in en çirkin organlarının İzmir'deki sesi konumunda olan gazete ile "Atatürkçü" İzmir'in polis kokulu sözcüsü konumundaki köşe yazarları aylar boyunca her gün Nişanyan konusunu manşete taşıdılar. 
Şubat 2011’deki yıkım teşebbüsü, son dakikada, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlü emriyle durduruldu. Ardından İzmir valiliğiyle aramı düzeltmek için, yine başbakanlık kaynaklı birkaç yarı-gönüllü girişim oldu. Arabulucu olarak, o günlerde AKP’de suyu kaynamaya başlayan Kültür Bakanı Ertuğrul Günay görevlendirildi. Bir sonuç alınamadı.
Minnet duydum mu? Belki nankörüm, ama duymadım. İyi bir insan olan Nabi Avcı, samimiyetinden kuşku duymadığım bir iyi niyetle yardımcı olmaya çalıştı; ama arayıp teşekkür etmek içimden gelmedi. Çünkü yıllardır teşhisinde uzmanlaştığım o ikircikli, içten pazarlıklı onayın sesini derhal tanıdım. Yarın yeniden linç edilmem gerekirse nerede duracaklarını hesaplamakta olduklarını bildim. Tayyip Erdoğan’ın Devlet tarafından ele geçirilmiş olduğunu da ilk o günlerde hissettim.
Sikmişim sizin dininizi de, İslamınızı da deme ihtiyacı onu izleyen günlerde içimde karşı konulmaz bir dalga gibi kabardı.




[1] “Sözlüğünü pek beğeniyoruz” diyen ikinci bir kanal da vardı. Belki yanılıyorum, ama o kanaldakiler bana daha dürüst geldi. Birçoğu eski muhafazakâr kanattan, az ya da çok dindar insanlardı.