Sunday, January 12, 2020

Duçarhi ile devr-i âlem

2012’nin ilk aylarında kaya mezarımı tamamlayıp açılışını yaptım, diğer yandan Aslanlı Yol adını verdiğim anılarımı yazdım. Bir süre beni epey meşgul eden Tiyatro Medresesi’nin yapımı (parasızlıktan) durmuştu. Üçüncü evliliğim kötü bitmiş, canım gibi sevdiğim küçük kızımı kaybetmiştim. Nişanyan Otel bir rutine oturmuştu; günde bir iki saat mesai yetiyordu. Sıkılıyordum. Şirince’deki misyonumun sonuna geldiğimi hissediyordum.
Bisikletle uzun bir yola gitmeye karar verdim. İran ne zamandır aklımdaydı. İsfahan’a kadar gider miyim? Giderim. Baktım yapabiliyorum, doğuya devam ederim. Tıkandığım yerden dönerim. Belucistan çölünü göze alırsam Pakistan’a geçerim. Sonra Hindistan? Neden olmasın.
Büyük kızım İris panikledi, “babiş senin geri gelmeye niyetin yok galiba” dedi. Belki de yoktu, bilemiyorum. En azından bir ihtimaldi. Ama İris’in endişesi etkiledi beni sanırım. Yolculuğu kısa kesip dönmeme yol açan faktörlerden biri odur. Diğer faktör daha basit: Yollara düşünce gönlüm ferahladı, sıkılmalar geçti. Daha yapacak çok iş var, şu da var, bu da var hesapları kafamda fingirdemeye başladı.
Selçuk’tan pedal bassam üç hafta Türkiye, daha İran’a varmadan tükenme riski var. O yüzden bisikleti THY’ye emanet edip Van’a uçtum. Van havaalanında baktım uçağın yanında mahzun duruyor bizimki, piste çıkıp bisiklete atladım, dingaling çekilin yoldan, bagaj kalabalığının arasından sürüp yollara düştüm.
Özalp’ta otel motel yokmuş, Saray’a git dediler. Tüm yolculuğun en şahane etabıydı galiba: 2000 metre rakım ama yol düz, enfes bahar havası, etrafta karlı dağlar, sıfır trafik. Saray’da da otel değil anca Öğretmenevi varmış. Dört kişilik bir koğuşa verdiler. Öbür arkadaşların ikisi Taraf gazetesinden beni izlermiş, acayip mutlu oldular. Sohbetler edildi, bir el satranç oynandı, sabahın birinde yatıldı.
Sabah altıda silahlı polisler geldi, Sevan Beydurus Nişanyan sen misin, karakola gideceğiz. Selçuk’taki mahkemeden zorla getirme emri varmış, mahkemenin açılması beklenecek. Karakoldaki polislerle sohbet edildi, mecbur. Taraf’ı beğenmezlermiş, çünkü Ahmet Altan kadın memesine vatanı satarım demiş. Evladım dedim, vatan emretse sen karını, kızını, kardeşini satar mısın? Hangisini seçersin? Hee dediler, Altan onu mu kastetmiş, haklıymış lan.
Mahkemeye çıktık. Hakim genç, çıtı pıtı bir hanım. “Mahkeme celbine cevap vermemişsiniz, neden?” dedi. “Kısmet” dedim, “burada sizinle tanışmak nasipmiş.”  Zabıt katibi de kadın, kıpkırmızı oldu, kendini tutmaya çalıştı, sonra “pfiyt” diye bir ses çıkarıp gülmeye başladı. İfadeyi verdim, yola devam ettim.
*
İlk dört gün Hoy, Salmas, Urmiye. Hafiften hayal kırıklığı. Otantik bir yer beklerken, Türkiye’nin doğusundan çok daha modern, sıradan, monoton yerler. Ancak Kürt şehri Mehabad’da ülkeyi ufaktan sevmeye başladım. Karakter sahibi bir yerdi. Karakter mühim. Bir ülkeyi, yahut şehri, yahut oteli, yahut kişiyi sevilir kılan o.
*
İki haftada Hemedan’a vardım. Rotayı çevirmeye orada karar verdim. Yenilgiydi bir bakıma. Bir kere iklim: Mayıs başı şahane bir havada yola çıkmışım, Mayıs sonu güneş beynimde boza pişirmeye başlamış. Her tarafımda pişikler çıkmış, bunalmışım. Hemedan’da (ilk kez) düzgünce bir otel buldum, birkaç gün kalıp dinlenmek istedim. Bir kafede üniversiteli çocuklarla tanıştım, uzun sohbetler ettik. Sohbet iyiydi iyi olmasına, ama nedense modern dünyada herkes aynı, keşfedecek bir şey yok artık, boşuna geziyorsun duygusuna kapıldım. Kuzeye dönersem en azından hava biraz serin olur deyip rotayı Hazar Denizi’ne kırdım. Belki Türkmenistan üzerinden Rusya?
Reşt’te iki üç gün kaldım. Sevimli bir şehirdi, İran’ın Antalya’sı bir çeşit. Ama kara örtülü kadın görmekten ve yemekte bir bardak bira içememekten içime fenalık geldi. Daha medeni yerdir diye Bakü’ye devam etmeye karar verdim.
Gerisini Aslanlı Yol’da anlatmıştım, oradan okursunuz.


Wednesday, January 8, 2020

İran'ı küçümsemeyin bence

Hatırlarsınız, 2012’de bisikletimle İran’ı turlamıştım. Batı yarısında kaldım gerçi, Tahran ve İsfahan’ı görmedim. (Gördüklerim: Hoy, Salmas, Urmiye, Sakkez, Sanandac, Kermanşah, Hemedan, Reşt, Astara, Erdebil, Tebriz ve Merağa ile aradaki tüm köyler.) Yüzeysel de olsa bir fikir edindim sanırım. Birkaç notumu paylaşayım.
1.
Modern kapitalizmin nimetleri açısından Türkiye’den çok geri. Otomobiller 1970 modeli ve dökülüyor; AVM’yi unutun, doğru dürüst süpermarket bile yok; kıyafetler rençber stayl.
Buna karşılık sosyal refah ve eğitim düzeyi açısından, görebildiğim kadarıyla, Türkiye’den epey ileri. Göze çarpan fakirlik hiçbir yerde yok; ortalama konut standardı Türkiye’den yüksek; şehirleşme daha düzgün ve homojen; okuryazarlık oranı yüksek. En önemlisi, sokaklarda başıboş köpek sürüsü gibi dolaşan işsiz erkek güruhlarına pek rastlanmıyor.
2.
Başka bir şey ekleyeceğim şimdi, sıkıca bir yere tutunun ve sakin olmaya çalışın. Kadınların durumu Türkiye’den daha iyi görünüyor. Bağdat Caddesi ile değil, Maraş, Elazığ, Erzurum, Bayburt gibi afet bölgeleriyle kıyaslayınca bu çok net.
Hepsinin karafatmalar gibi giyinmesi sinir bozucu elbette. Ama mesela Türkiye taşrasıyla kıyaslanmayacak kadar çok sayıda kadın araç sürücüsü var. Ücretli çalışanların açık çoğunluğu kadın. Doktorların epey yüksek bir yüzdesi kadın. Daha önemlisi: yabancı bir erkek sokakta göz teması kurunca gülümseyip kıkırdayanlar çoğunlukta. Elazığ’da deneyin isterseniz, dayak yemeden olay yerini terk edebiliyor musunuz.
Önemlidir bu detay bence. Bir ülkeyi yaşanır kılan faktörlerin başında gelir.
3.
Eski Sovyet ülkeleri gibi her yanda dini-hamasi sloganlar, posterler (“Peygamberin Şanlı Yolunda Hep İleri”, “Hazreti Ali Diyor Ki, Sigara Sağlığa Zararlıdır”). Lakin ortalama vatandaşın dini önemsediğine ya da ciddiye aldığına dair en ufak belirti görmedim. Camiler bomboş; umumi yerde namaz kılan yok; dini kıyafetle soytarılığa çıkan yok; olur olmaz yolu düşene dini önyargılarını kusan ender, ya da bana rast gelmedi. Türkiye’den gelen biri için çok şaşırtıcı bir şekilde, konuştuğum herkes İslam konusunda umursamazlıktan başlayıp radikal kuşkuculuğa uzanan bir yelpaze içindeydi. Daha önemlisi, mollakrasiden yaka silkmeyen hiç kimseye rastlamadım.
4.
Ülkeyi bir molla oligarşisi yönetiyor. 1980’lerin Sovyetler Birliği ile paralellik son derece çarpıcı. Çağı geçmiş, kimsenin artık inanmadığı bir ideolojinin simgeleri ardına sığınıp iktidarı sonsuza dek elde tutmaya çalışıyorlar. Sakal cüppe aksesuardır; altta yatan gayet modern bir diktatörlük. Tüm büyük işletmeler, medya, bankalar, devlet kurumları, güvenlik örgütleri onların kontrolünde. İdeolojik tutarlılığı yitirdikleri anda Gorbaçov (yahut Honecker yahut Çauşesku) gibi tepe taklak geleceklerini biliyorlar. O yüzden tükenmiş (ve muhtemelen tükenmişliğini kendilerinin de bildiği) rejim söylemini terk edemiyorlar.
5.
ABD 2001’den itibaren hem Afganistan hem Irak’ı işgal ederek İran’ı askeri açıdan kuşattı. Molla rejimi doğal olarak kuşatmaya direndi; şu aşamada görüldüğü kadarıyla da beklenmedik ölçüde başarılı oldu.
Amerikalılar Irak’ı tank gibi ezdiler. Sonuç: bugün ülkenin üçte ikisi İran kontrolünde; son kalan Amerikan birlikleri de kovulacak görünüyor. Afganistan’ı 18 yıl işgal ettiler. Sonuç: İran’ın ve belki Pakistan’ın el altından Taliban’a verdikleri destekle yenildiler. Suriye’de (Türkiye’deki salak profesörü de gaza getirip) üçüncü cephe açtılar; yetmiş türlü cihatçı manyağı, Suriye’deki – maalesef – tek yarı-medeni seçenek olan Esed rejiminin üstüne sürdüler; devirmeyi başaramadılar. Yemen’de İran yanlısı rejime karşı araya Suudi’yi koyup eşine az rastlanır barbarlıkta bir yıldırma savaşı açtılar; zerrece sonuç alamadılar. Lübnan’da iç savaştan sonra binbir zorlukla kurulmuş dengeyi dinamitleme pahasına rejim değiştirmeye çalıştılar; şimdilik başaramadılar.
Kasım Süleymani’nin Afganistan’da bir rolü var mıydı bilmiyorum. Diğer saydığım yerlerde tek başına İran’ın başarısının hem mimarı hem uygulayıcısı olduğu söyleniyor.
Kendine ve rejimine güveni yıpranmış bir ülkede, son yılların tek gerçek ulusal kahramanı olarak bağırlara basılmasını doğal görmek gerek.
6.
İran’ın stratejik başarılarının net sonucu nedir, onu da gözden kaçırmayalım. Sünni İslam’ın iki tarihî başkentinin ikisi de bugün Şiilerin kontrolündedir. Bağdat 1600’lerden beri ilk kez Şiilere düştü. Şam'ı Sünni Araplar adına fethetme girişimi akim kaldı. Lübnan ve Lazkiye üzerinden Akdeniz’e sağlam bir çıkış kapısı açıldı. Türkiye’nin Ortadoğu’ya yayılma emelleri ile Arabistan Yarımadası arasına şimdilik aşılması güç görünen bir duvar örüldü.
Fena oldu diyebilir miyiz? Yahut kimileri için fena da olsa, İran haksızdır diyebilir miyiz?
7.
Irak’ı kim kontrol edecek kavgasında Basra ve Bağdat İran’dan yana saf tutarken Erbil Amerikalılara güvenmeyi tercih etti, bu yüzden İran yanlısı grupların düşmanca eylemlerine maruz kaldı. Kerkük’ün düşürülmesinde baş rolü Kasım Süleymani oynadı deniyor. Dolayısıyla Kürt dostlarımızın bu kişiye karşı nefretle dolu olmalarını anlamak mümkün.
Ancak uzun vadede bunun akılcı bir yaklaşım olduğundan ben o kadar emin değilim. Kuzey Irak yönetimi hem İran hem Irak’a tek başına kafa tutabilir mi? Amerika’nın yarın Suriye’deki gibi “hadi bana baybay” demeyeceğinden emin olabilir mi? Öyle bir ihtimalin vukuunda Türkiye uslu komşu oyununu daha kaç yıl sürdürür sizce?
Adam düşman da olsa “mert düşmandı rahmetli” gibi bir mesajla cenazeye taziye göndermek daha akılcı bir tutum olurdu bence.
8.
Amerikan dış politikasında hep bir rasyonellik aradım. Öğrencilik yıllarımda o politikanın yapılış usulleri ve kadroları hakkında epey malumat biriktirdiğimden, rasyonelliği çoğu zaman buldum ya da bulduğumu zannettim.
Son yıllarda o  beyhude çabadan vazgeçtim sanıyorum. Rogue state diye bir kavram var, duymuş olanınız vardır. Aslı rogue elephant’tır, öfkelenip gözü dönmüş, önüne gelen her şeyi ezip geçen azgın fil. ABD bugün kelimenin tam anlamıyla bir rogue state görüntüsü çiziyor. Dönüm noktası belki 2001’deki İkiz Kuleler vakası idi. O günden beri sırasıyla Afganistan’ı, Irak’ı, Sudan’ı, Somali’yi, Libya’yı, Suriye’yi, Yemen’i tuzla buz ettiler. Demokrasiydi, barıştı, cihadistleri tepelemeydi, bunların komple tıraş olduğu belli. Bu yerlerin hiç biri Amerikan saldırısından sonra daha demokratik olmadı; hiç biri bir daha barış görmedi; cihadizm azalmadı, aksine katlandı.
Bu politikanın rasyonelliği varsa nedir? İnanın bilmiyorum. Girdiği savaşların hiç birini Amerika kazanmadı; hiç birini tatmin edici bir sonuca bağlayamadı; bağlamaya pek niyetli de görünmedi. Sanki durmadan esmer adamları delik deşik edecek Holivut aslanları üretmek ve bu uğurda sonsuz miktarda teknolojik hardware zayi etmek yeterliymiş gibi davrandı.
ABD silahlı kuvvetlerinin GÜNLÜK bütçesi 700 milyon dolarmış. Acaba mesele bu mudur? Bu kadar basit midir? Hiç ara vermeden Gürcistan’da, Ukrayna’da, Estonya’da, Çin Denizi’nde, Kuzey Kore’de, Venezuela’da, Küba’da, Meksika’da, Pakistan’da bela aramalarının sebebi de aynı mıdır?
9.
Kazanır mı bu savaşı ABD? Oyumu az önce belli ettim sanırım. Yirmi senedir girdiği hiçbir savaşı kazanmadı, bunu niye kazansın?
Şüphesiz ellerindeki teknik ve ekonomik imkanlar İran’ı haritadan silmeye yeter. Ancak konvansiyonel savaşın sınırlarını aşmaya yeltenmeleri Rusya ve Çin’in müdahalesini davet edecektir; müdahale edemeseler bile Rus-Çin ittifakını perçinleyecektir. Bunu göze alacaklarını sanmıyorum. Yirmi yıl önce ABD geniş bir uluslararası ittifaka öncülük edebilecek durumdaydı. Bugün yanında hemen hiç kimse kalmamıştır. Avrupa Birliği ile araları açık. Türkiye ile tepişmenin eşiğindeler. Pakistan Türkiye’den de beter anti-Amerikan havalarında.
Bu yüzden bana sorarsanız bu savaşı kazanamazlar. Kazanamayacaklarını bildikleri için çatışmaya gireceklerini de pek sanmıyorum.
Her şeye rağmen Washington’da hesap yapmayı bilen insanlar vardır, ve umalım ki tek bildikleri hesap generallere bugün kaç para bonus yazılacak hesabı değildir.

Friday, January 3, 2020

Askercilik oyunu

Farzedelim ki ABD İran’a saldırmaya karar verdi. Varsayım bu, yani faraziye. Saldırır demiyoruz, ya saldırmak istese diyoruz.
Kimlerin yandaş olacağı belli: İsrail, Suudi Arabistan, BAE, Mısır. İlki teknoloji, iki ve üçüncüsü para ve belki üs, üçüncüsü üs ve gerekirse nefer temin edebilir.
Kimden destek istense vermeyeceği de belli. Türkiye her ne bahasına olursa olsun savaşın dışında kalmak isteyecektir. Mecbur kalırsa karşı cephede savaşması olasılığı da büsbütün zait değildir.
Rusya kavgaya bulaşır mı? Hiç sanmıyorum. Her iki tarafı yıpratacak bir savaşta Rusya neden elini taşın altına koysun? Bence bekler. İran şayet çöker yahut kaosa düşerse belki “güvenliği sağlamak ve kan dökülmesini önlemek” için kuzeyden sarkabilir. 1907’de ve 1941’de öyle yaptı, gene yapması en mantıklısı.
Maksat diyelim ki a) Türkiye’yi savaşa zorlamak, ve b) en azından, olası bir savaşta ters tavırlar sergilemesini önlemek olsun. Siz Amerika olsanız ne yapardınız?
İlk yöntem ödüldür. Buyur Suriye’nin doğusu senin olsun, bak askerimi de çektim. Lakin o yöntem işlemez. Hem Rusya, hem Avrupa, hem Arap dünyası isyanlara geçince Türkiye çeşmeye gider, susuz döner. Eşantiyon mahiyetinde bir tane kasaba kalır elinde.
Diğer yöntem tehdittir: İstediğimi yap, yoksa! Yoksa ne? Mesela kredini keserim, askeri malzemeni keserim, bankerlerini tutuklatırım, Ermeni tasarısı şey ederim, daha olmadı Kürtleri ayaklandırırım.
Kredi meselesi zor, çünkü Türk bankaları batsa Avrupa da batar. Ayrıca Türkiye Batı dışında da birtakım finans kaynakları bulmuş görünüyor, o kadar kolay dize gelmez. Öyleyse Katar’ı da şey edelim? Mümkün, ama çok riskli. Türkiye gitti oraya askeri üs kurdu. Başlarında İran varken bir de Türkiye’ye savaş açmayı göze alırlar mı?
Askeri malzemeyi kesmek? Bir yere kadar evet, ama çok hırpalarsan Türkiye yarın öbür gün müttefik olarak da işe yaramaz hale gelebilir. İçeriden çöker veya kendini savunamayacak hale gelirse Rusya’nın iştahı kabarabilir, sonra ayıkla pirincin taşını. Türkiye gibi ballı müşteriyi kovup kendi savunma sanayiini küstürmek de akıl kârı değil, mazallah ceplerindeki kırk senatörü aleyhine döndürüverirler, Amerikan tarihinde hapse giren ilk başkan olursun.
Ermeni tasarısı? Türkiye omuz silker geçer, nasıl olsa o maçı çoktan kaybettiğini biliyor. Çok zorlarsan tosuncukları galeyana getirir, birkaç Ermeni boğazlatır, tasarı masarı unutmak zorunda kalırsın.
Kürt isyanı? En tehlikelisi budur. Orada çakacak bir kıvılcım bütün ülkeyi ateşe verir. O yüzden Türk rejimi birkaç senedir büyük sıkıntılar pahasına o ihtimalin tedbirini alıyor. Belediyeleri zaptetmesinin mantığı nedir sizce? Bir daha oralarda seçim meçim olduramayacak denli kendini sakatlıyor, ama karşı tarafın elinde günü geldiğinde işe yarayacak en ufak bir örgütsel nüve bırakmamaya özen gösteriyor.
Ne yapalım öyleyse? Mesela Doğu Akdeniz doğal gazı?
O olur pekala. Türk ekonomisini düze çıkaracak fırsattı, Rusya ve Azerbaycan’a gaz bağımlılığını da sona erdirecek imkandı. Mısır ile İsrail Kıbrıs’la anlaştı, gazı Yunanistan’a teklif ettiler. Ekonomik mantığı olmayan bir tekliftir. Yunanistan’a yapılmış bir kıyaktır. Karşılığında ne isterler sizce? Olası bir hır gürde Türkiye’yi batıdan meşgul etmek belki?
Türkiye şahmatla karşı karşıyadır. Gözünü karartır, açıkça savaş riski içeren bir hamle yapar. Akdeniz’in orta kısmını kendi ekonomik bölgesi ilan eder. Bunun anlamı, boru döşemeye kalkan gemiyi batırırım, gerekirse İsrail, Mısır ve Yunan ittifakına savaş açarım demektir. Etkili midir? Belli olmaz, belki caydırıcı olabilir, borudan – şimdilik – vazgeçiverirler.
Akdenizin yarısını zimmetine geçirmek için bir partner lazımdır. Olası tek partner Libya’daki Trablus rejimidir. Teklif edilir. Trablus’takiler “he vallah” der, “sen iste Atlantiği de verelim. Yalnız bizim durumlar biraz yaş, bir miktar asker gönder hemen basalım imzayı.” El mecbur, Türkiye asker yollamayı kabul eder.
Bana sorarsanız blöf oyununa benziyor. Ama blofün nerede boş çıkacağını kim bilebilir? Usta blöfçünün beş benzemezle oyun aldığını çok gördük.
Turizmcilik günlerimden bildiğim bir şey var: Halı pazarlığını Amerikalı turist hep kaybeder. Lakin Amerikalı turist Kapalıçarşı’ya cruise füzesiyle gelirse ne olur, onu bilmiyorum.

Sunday, December 29, 2019

Sevan Bey Sevan Beey, İslamda demokrasi olmaz bilmez misin?

Gene başladılar. İslamla demokrasi bağdaşır mı hiç, biz sana dediydik, bunlar beladır, demokrasiyi otobüs zanneder. Bık bık bık, aynı bıktırıcı terane.
Peki kardeşim, çözüm var mı çözüm? Coğrafya mı değiştirelim? Hepsini kılıçtan mı geçirelim? Sanal gettomuza çekilip Devrimci Sosyalistçilik mi oynayalım? Hangisi?
Net söyleyeyim. Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı kabusun sebebinin İslam – veya İslamcılık, veya Siyasi İslamcılık – olduğunu DÜŞÜNMÜYORUM. İslam’ın “değişmeyen özü” diye bir şey yoktur. Hiçbir dinin yoktur. Dinler değişir, çağa ayak uydurur. Çağ neyi gerektiriyorsa din ona uyar. Geçmişte de uymuştur, bugün de uymaktadır.
İslami TEMALAR, İslami SÖYLEMLER, İslami EMSALLER ve MİTLER öne çıkmış olabilir. Dağarcıkta onlar varsa onlar çıkar, üsluba şekil verir. Başka şey de olabilirdi pekala. Mesela Stalinizm yahut Nasyonal-Sosyalizm de olabilirdi. Sonuç zerrece değişmezdi. Aynı tip adamlar iktidarda yükselir, aynı adamlar zindana atılır, aynı ihaleler aynı adamlara verilir, televizyonda aynı moron nutuklar dinlenirdi. Buyurun Hindistan’da aynı şeyler oluyor, müsebbibi Hinduizm görünüyor. Myanmar ile Sri Lanka’da Budizm adına hukuku ayaklar altına alıp demokrasiyi piç ediyorlar: Budizm yahu, dünyanın en felsefi, en barışçı öğretisi! Kitaplarını oku, ne şeker adamlar bunlar dersin.
Türkiye’deki facianın iki sebebi vardır. Biri siyasi korkudur, diğeri sınıfsal öfkedir. İlki dar ve lokal sebep, ikincisi bütün dünyayı etkileyen bir kasırga. Bunları anlamadan söyleyeceğin her şey boş laf.
İlki siyasi korku. Demokrasinin birinci şartı iktidarın korkusuz el değiştirebilmesidir. İktidardan düşenin onurunu, özgürlüğünü, toplumdaki mevkiini koruyabileceğine güvenmesi lazım. Kuralların şeffaf ve objektif olması lazım. Türkiye’de bunlar hiç olmadı. 2002’den sonra büsbütün azdılar, indirip yağlı kazığa oturtmayı, partisini dağıtmayı, devri sabık yaratmayı, hepsinin malına mülküne çökmeyi düşlediler. Adam ne yapsın? Sen onun yerinde olsan ne yapardın? Mantıklı olanı yaptı. Satmışım sizin hukukunuzu deyip iktidarını sonsuza dek kalıcılaştıracak tedbirleri almaya başladı. Kurumsal iktidar odaklarına karşı ahaliyi galeyana getirmeye çalıştı. Devletin ekonomik imkanlarına karşı kendi finans kaynaklarını yarattı. Siyasette kendisine rakip olabilecekleri gözünü kırpmadan harcadı. Off-road risklidir; hukuku delmek de riskli. Delik kendi kendini büyütür, sonunda bugünkü duruma varılır.
İkincisi sınıfsal. Bugün islamcılık kisvesi altında çıkan şey kitlesel bir kalkışmadır. Öfke patlamasıdır. Neye öfke? Modernitenin dayatmalarına (“ıyy şalvarın ne iyrençç, neden Dolçe&Zampara’nın son modelini giymiyorsun?”), modernite perdesi altında kapitalizmin acımasız mantığına, “kalkınma” süsü verilmiş köleleşmeye, Batı’nın gitgide köhneyip cazibesini yitiren kudretine, kendi kurumlarının sefilliğine, gerçekçi ve insanca bir çıkış vizyonu üretemeyen kendi fikir önderlerinin aczine. Son derece haklı bir öfkedir. Kurulu düzenin mantığını paramparça eden bir öfkedir. Senin aklını da tanımıyorum, bilimini de tanımıyorum, modanı da tanımıyorum, hukukunu da tanımıyorum, ekonomi kuramlarını da tanımıyorum, askeri üstünlüğün de bana vız gelir çünkü bana kurşun işlemez diyor. Haksız diyebilir misin?
“Muska yazarsa kurşun işlemez zannediyor geri zekalı” diye alay edersen, kendi geri zekalılığını sergilemiş olmaz mısın?
O öfkeye teslim olalım demiyorum, bak. Varolan medeniyetin korumaya değer çok şeyi olduğuna inanacak kadar geri kafalıyım belki. Cahilliği övmeyi kendime yediremeyecek kadar (sınıfsal) kibirden mustaribim belki. Ama şunu gayet net kavrıyorum. Medeniyeti ve bilgiyi korumak istiyorsan önce karşı tarafın sözüne kulak vermen gerekir. Kendi medeniyetinde ve sahip olduğun bilgide bir şeylerin aksak olduğunu teslim etmen ve karşı tarafın itirazında haklı olabilecek noktaları araman gerekir. Yoksa yenilirsin. Rotanı kırmazsan Titanik gibi batarsın.
Püf noktası “sen de haklısın kardeş” diyebilmektir. Onu demedikçe bu büyük öfke kabarmasından – ulusal ve global düzeyde – kurtuluş olduğunu sanmıyorum.
“Atatürk gelse hepsini sikse” türü ergen fantezilerinin ise hepten budalalık olduğundan eminim. Medeniyeti asıl çökertecek olan şey avamın öfkesi değildir. O öfke karşısında bugün düzen sahiplerinin – ulusal ve global ölçekte – kapıldığı kaskatı zihinsel durgunluktur. Beni sinirlendiren şey o.

Tuesday, December 24, 2019

Bir önceki Libya macerası

1877-78 Rus Harbinde hezimete uğrayarak dağılmanın eşiğine gelen Osmanlı Devleti, savaştan sonra toplanan Berlin Kongresi’nde İngiltere, Fransa ve Prusya’nın desteğiyle ayağa kaldırılır; savaşta kaybettiği araziler iade edilir; toprak bütünlüğü – ufak kayıplarla – korunur. Karşılığında Fransa Tunus’u, İngiltere Kıbrıs’ı (ve Rusya Kars’ı) alır. Bir süre sonra İngiltere alacaklarına mahsuben Mısır’a da el koyar. İtalya durumu protesto eder, tazminat olarak Libya’yı ister. “Sen küçüksün, bekle” deyip oyalarlar.
1911’de Agadir hadisesinden sonra Fransa Fas’ı işgal edince İtalya harekete geçmeye karar verir. Bu sırada İtalya Almanya’nın müttefikidir, yaklaşan Dünya Savaşı’nda Almanların yanında yer alması beklenmektedir. İtalya’yı Almanlardan koparmak isteyen İngiltere ve Fransa Libya işgaline yeşil ışık yakarlar. Rusya da İstanbul’un savaştan sonra Ruslara verilmesine İtalya’nın desteği karşılığında Libya’ya onay verir. 29 Eylül 1911’de İtalya Osmanlı devletine bir ültimatom vererek Libya’dan çekilmesini talep eder. Ertesi günü asker çıkarır.
Osmanlı açısından Libya, ekonomik değeri olmayan, Akdeniz’de deniz hakimiyeti davası terk edildiğinden beri stratejik değeri de kalmamış bir yerdir. Trablus ve Bingazi’de bulunan dört Osmanlı taburu (yaklaşık 4000 asker), 1911 başında Libya’dan çekilip Yemen’e gönderilmiştir. Ültimatomun alındığı tarihte vali yoktur, garnizon komutanı da görevden alınmıştır.
Ültimatom üzerine İbrahim Hakkı Paşa hükümeti istifasını verir. Devletin önde gelen “akil adamları” sarayda toplanır. En kıdemli asker olan, Erzurum kahramanı Müşir (mareşal) Ahmet Muhtar Paşa “Trablus Garbde mukavemet, bir cinayetdir” görüşünü bildirir. (İbnülemin, s. 1086) Buna karşılık görüşü sorulan Alman büyükelçisi “Almanya tarafından bir müdahaleye imkan olmadığını, fekat Türklerin tarihi şanlarına layık şekilde vatanlarının bir parçasını müdafaa edeceklerine kani” olduğunu bildirir. (İbnülemin, s. 1085). Göreve gelen Sait Paşa hükümeti İngiltere’ye başvurarak Libya’nın Osmanlı bayrağı altında İngiliz yönetimine bırakılmasını teklif eder. “Artık çok geç” cevabını alır.
Bu esnada İttihat ve Terakki cemiyetinin biti kanlanmış, silahlı kuvvetler içinde başına buyruk vatanmillet çeteleri alıp başını gitmiştir. Hükümetin müdahale etmeme kararına rağmen bu bahadırlar Libya’da milli onuru korumaya karar verirler. Berlin’de askeri ataşe olan Enver Bey (muhtemelen Almanların teşvikiyle) gizlice Libya’ya geçer; ardından Kolağası Mustafa Kemal Bey tebdil-i kıyafet edip İskenderiye üzerinden ona katılır. Osmanlı’ya sadık Sünusi tarikatinin desteğiyle yerel Arap aşiretlerini örgütleyip İtalya’ya karşı “Cihad” ilan ederler.
İtalyan işgali Trablus ve Bingazi’de şehir halkı tarafından coşkuyla karşılanmıştır. İtalyanlar buna kanıp tedbiri elden bırakırlar. 23 Ekim’de Trablus yakınındaki Şarülşatt köyünde 500 kişilik İtalyan garnizonu, Osmanlı subaylarının yönettiği Arap mücahitlerinin saldırısına uğrar. 200 kadarı çatışmada öldürülür, kalan 290 asker teslim olduktan sonra işkenceyle öldürülür. Olay Avrupa basınında şöyle yer alır:
“I saw (in Sciara Sciat) in one mosque seventeen Italians, crucified with their bodies reduced to the status of bloody rags and bones, but whose faces still retained traces of their hellish agony. Long rods had been passed through the necks of these wretched men and their arms rested on these rods. They were then nailed to the wall and died slowly with untold suffering. It is impossible for us to paint the picture of this hideous rotted meat hanging pitifully on the bloody wall. In a corner another body was crucified, but as an officer he was chosen to experience refined sufferings. His eyes were stitched closed. All the bodies were mutilated and castrated; so indescribable was the scene and the bodies appeared swollen as shapeless carrion. But that's not all! In the cemetery of Chui, which served as a refuge from the Turks and to whence soldiers retreated from afar, we could see another show. In front of one door near the Italian trenches five soldiers had been buried up to their shoulders, their heads emerged from the black sand stained with their blood: heads horrible to see and there you could read all the tortures of hunger and thirst (Gaston Leroux, Matin-Journal, 23.08.1917)
Şarülşatt’tan sonra işin rengi değişir. Başlangıçta Libya macerasına karşı olan İtalyan kamuoyu kana kan isterisine kapılır. Sosyalist Parti liderlerinden genç Benito Mussolini başlangıçta savaşa karşıyken bu olaydan sonra savaş yanlısı kesilir. İtalya Libya’ya 150.000 asker sürer. Ancak ülkenin iç kesimindeki Arap direnişine karşı varlık gösteremeyerek kıyı şeridine hapsolur.
22 Aralık’ta İtalyanların Tobruk’tan başlattıkları saldırı Mustafa Kemal komutasındaki küçük kuvvet tarafından başarıyla engellenir. 3 Mart 1912’de Enver komutasındaki 1500 kişilik Arap kuvvetinin Derne’ye yönelik saldırısı zorlukla püskürtülür. Bu tarihten sonra İtalyanlar yandaş Arapları silah altına alarak gönüllü birlikleri oluştururlar. “İhanet” olarak algılanan bu gelişmeye karşı Osmanlı subayları yerli halka yönelik sert tedbirlere başvururlar.
Giderek artan savaş hırsına kapılan İtalya, 5 Mayıs 1912’de Oniki Adalar vilayetinin merkezi olan Rodos’u sürpriz bir saldırıyla işgal ederek Türkiye’nin elini zorlamayı dener. Türkiye tınmayınca Haziran ayında İtalyan donanması (henüz Osmanlı toprağı olan) Samos’u ve Çanakkale’yi bombardımana tutar. Samos’un İtalyanlarca zaptı olasılığına karşı Samos’lu yurtseverler Yunanistan’la birleşmeyi hedefleyen bir ihtilal hazırlığına başlarlar. 17 Temmuzda İkaria adası hem Samos’tan hem Osmanlı’dan bağımsızlığını ilan ederek Özgür İkaria Cumhuriyeti’ni kurar.
Osmanlı’nın batakta olduğunu gören Balkan devletleri 8 Ekim 1912’de Balkan Savaşı’nı başlatırlar. Bunun üzerine Ahmet Muhtar Paşa hükümeti İtalya’ya apar topar barış teklif eder. 18 Ekim’de imzalanan Uşi (Ouchy) Antlaşması ile Libya İtalya’ya terk edilir, buna karşılık İtalya 12 Adaları iade etmeyi kabul eder. Ancak tam bu sırada Samos ve Midilli isyan edip Yunanistan’a katıldıklarını ilan etmiştir. Rodos halkı da İtalya’yı protesto ederek iadeye direnme kararı alır. Arada Dünya Savaşı çıkınca iade konusu ertelenir.

1919’da Mattoni-Venizelos Antlaşmasıyla İtalya adaları Yunanistan’a bırakmayı kabul eder, ancak Yunanlılar Anadolu’da yenilince bu antlaşma da kadük kalır. 1923 Lozan Antlaşmasıyla adalar İtalya’ya bırakılır. Ankara hükümeti nüfus çoğunluğu ezici bir şekilde Elen olan adaların Türkiye’ye iadesinin doğuracağı sorunların farkındadır; bu yüzden iadede ısrarcı olmaz, ancak adaların Yunanistan’a verilmemesini şart koşar. Adalar 2. Dünya Savaşı’na dek İtalyan yönetiminde kalır. İtalya o savaşta yenilince, Yunan halkının savaşta gösterdiği kahramanca direnişin ödülü olarak adalar 1947'de Yunanistan’a teslim edilir.
Kıssadan hisse:
1.  Vatanmillet ve hamaset savaş kazanmaya yetmez,
2.   Birinin yüzüne yumruk atsan o da senin yüzüne vuracak diye bir kural yok, zayıf olduğun başka bir yerden vurabilir.

Saturday, December 21, 2019

Aferin Ruslara

On günlük Ermenistan seferinden akılda kalan bir gözlem: en önemlisi değil belki, ama göze çarpıyor. Buralara son birkaç yüzyılda medeniyet adına ne gelmişse Ruslardan gelmiş. Düzgün şehircilik getirmişler, düzgün bina yapmışlar, eğitim getirmişler, üniversite kurmuşlar, müze ve konser salonu açmışlar, her köşe başına harikulade heykeller dikmişler, en ücra dağ köyüne kadar fabrika ve toplu konut yapmışlar, Moldova’dan Moğolistan’a dek Allahın unuttuğu kaç köy varsa hepsine iyi kötü insanca yaşanacak kutu kutu evler yapmışlar, tek düze belki ama olsun.
En mühimi ‘kultura’: insanlığa yararlı güzel işler yapmış şairlerin, sanatçıların, piyanistlerin, uçak mühendislerinin, bilim insanlarının, tarım öncülerinin, fedakar anaların öykülerini – mitlerini – anlatmayı ve emsal göstermeyi öğretmişler. İşin özü bu sanırım. O öyküler olmazsa toplumlar göz açıp kapayasıya barbarlığa rücu eder. Bkz. TC.
Sıkıntıları yok muymuş? Varmış elbette ki, Berlin’den Moğolistan’a dek sayısız millet fırsatı bulur bulmaz Sovyet boyunduruğunu sırtından atmak için yarışmış. İşin o yönünü 1989’dan beri birkaç defa yazdım. Ama öbür yönünü gözden kaçırırsak yanlış olur. Bugün Kafkasya’da, Orta Asya’da, Sibirya’nın ormanlarında az çok medeni bir düzen varsa sorumlusu – Çarlığıyla, Sovyetiyle – Rusya’dır. Boktan coğrafyalar bunlar. Ruslar olmasa Libya’dan çok farkları olmazdı.
*
1945’ten sonra iki şeyi yanlış yaptı sanırım Rusya. Birinci yanlış Avrupa’nın bir bölümünü hegemonyası altına almaktı. Almanya, Çekya, Polonya, Macaristan gibi ülkeler kültürel açıdan Ruslardan daha gelişkindi; doğal yönelimleri Batı Avrupa’ya doğruydu. Rus egemenliğini zulüm olarak yaşadılar. O ülkelerde başlayan yırtılma, bütün Rus imparatorluğunun dağılmasıyla sonuçlandı.
Diğer hata esasen Sovyetlerin kabahati değildi. Amerikalıların sistemli olarak tırmandırdığı askeri tehdit karşısında militarizme ağırlık vermek zorunda kaldılar. Ülke ekonomisinin kaldıramayacağı ölçüde silaha yatırım yaptılar. Daha önemlisi, kuşatma paranoyasıyla içte hak ve özgürlüklerin hiçe saydılar. İyileşir inşallah umuduyla millet kırk sene bekledi, sonunda patladı.
*
İmparatorlukların farklı stilleri var. Model A, Osmanlı stili. Fethet, soyup soğana çevir, onun rantıyla merkezde kısa süreli bir şaşaa yarat. Sömürecek kaynaklar tükenince hep beraber taş devrine geri git. Model B, İngiliz-Fransız ve Amerikan stili. Fethet. En gözüpek adamlarını gönder, yerli ortaklarıyla beraber kıra döke yeni gelir kaynakları yaratsınlar. Merkez servete doysun. Yerelde aracı sınıflarla onların çevresi zenginlik ve şaşaaya kavuşsun, Küçük Amerika hayalleri kursun, gerisi çürüse de kimin umurunda.
Rusya’nınki Model C, ikisine de pek benzemiyor. Kolonilerden merkeze aktardıkları kaynak epey sınırlı kalmış, o kaynağı da zaten silaha yatırıp heba etmişler. Bugün Moskova evet metropol, ama zenginlik, teknoloji, sanat, kültür, hayat standardı vesaire açılarından Yerevan’dan veya Almatı’dan çok farklı bir yer değil; 1991 öncesinde de değildi. Ekonomik sömürüden çok idari kontolü önemsemişler. Homojen bir devlet yapılanmasını en ücra köye taşımayı hedeflemişler.  
Sonuç olarak “modernleşme” ve hatta “Batılılaşma” denilen olgular ex-Sovyet cumhuriyetlerinin taşrasına, yüz yıldan beri Batı’nın hegemonyası altında yaşamış ülkelere oranla çok daha derinlemesine ve kalıcı olarak nüfuz etmiş görünüyor. Erivan’ın AVM’leri İstanbul’unkiler kadar parıltılı değil belki. Ama vitrinlerin ötesindeki Türkiye’nin – ekonomik ve kültürel – sefaletinden eser yok. En ücra köyünde Liszt’ten haberi olan insan bulmak doğal, papazla ateistin şakalaşmasını yadırgayacak kimse yok.
İngiliz’in 300 yılda [edit: 190 yılda] Hindistan’da yapamadığını Rusya 100 yılda Tacikistan’da nasıl başardı, esas soru bu.
*
Şimdi Rus ekonomisi çöktü deniyor. Ağır sanayi tükendi, teknoloji çağın gerisinde kaldı, mikroçip yapmayı bile bilmiyorlar, en yetenekli gençlerini Londra’ya ve Kaliforniya’ya kaptırıyorlar. Doğrudur. Batı’nın pervasız yaratıcılığı Rus kültüründe hiç olmadı. Çin’in kolektif başarı azmi de sanırım Ruslarda – en azından tarihin şu döneminde – pek yok. Bitti mi peki Rusya? Akıllı kumarbazlar bu devirde Amerika’ya mı oynar?
Bilmiyorum. Bildiğim, iki şeyi es geçmemek lazım. Birincisi, eski Rus imparatorluğu yabana atılacak ya da yok sayılacak bir olgu değil. Yeryüzünün – hala – en önemli emperyal yapılanmalarından biri. İkincisi, unutmamak lazım, Rusya hiç yenilmedi. 1200’lerde Moğollara teslim oldu gerçi, ama o zamandan beri her saldırganı hüsrana uğratmayı bildi. Bununla boy ölçüşecek karnesi olan tek ülke ABD’dir, belki de (eğer kaldıysa) İngiltere. Çin de, Hindistan da, Almanya da dayak yemeye alışıktır. Türkiye dersen, 350 seneden beri dayak yiye yiye dayak manyağı olmuş bir memleket.
*
Olacak şey değil belki, ama ezkaza Amerikalı dostlarımız yarın İran’da bir şeylere girişseler Türkiye o girdabın dışında kalabilir mi? Rusya ne tavır takınır? Seçmek zorunda kalırsa Türkiye hangi tarafı seçmelidir?
Güncel politikalar hakkında biraz akıl ve bolca duygu zemininde fikir beyan ederken arka planda bu soruları akılda tutmakta fayda olabilir.

Saturday, December 7, 2019

Kafa kesen Arap kızları

Ezengül, kadın adı, 84 kişi. Ayrıca Özengül (54), Zengül (46), Zengi (28), Mezengül (12), Üzengi (9). Kökenini tahmin edebilir misiniz? Deneyin bakalım, bence edemezsiniz.
Başka bir isim, Arapzengi (19), Arabizengi (18), Arabizengin (3), o da kadın. Bu sefer daha kolay, Google’a girince hemen bulunuyor. Şark masallarının meşhurlarından Şah İsmail ile Gülizar masalında bir karakter. Ama ne karakter! Masalın bazı versiyonlarında kötü bir kral, hobisi kalesinde oturup düşmanların kellelerinden kule yapmak. Şah İsmail’in kellesiyle kuleyi tamamlamak istiyor ama yeniliyor. Daha yaygın versiyona göre aslında erkek kılığına girmiş bir kadın. Şah İsmail bunu yenince müttefik oluyorlar, beraber Gülizar’ı kurtarmaya Hindistan’a gidiyorlar. Gülizar ölünce (yahut Şah İsmail’i bırakıp babasıyla evlenince) bu sefer Gülperi’nin peşine düşüyorlar. O da hayli kuşkulu koşullarda intihar edince Şah İsmail Arabizengi ile evleniyor.
İsim besbelli Farsça Arab-i Zengi yani “zenci Arap”. Hindistan motifi de hatunun esmer tenine işaret olmalı. Türkçe anlatımlarda adı genellikle Arap Üzengi veya Arap Ezengül olarak geçiyor.
Yani gelinimiz hem zenci, hem travesti, hem de kelle kesen cinsinden. Yorumunu artık siz yaparsınız.

PS: Balzac’ın Sarrasine adlı öyküsünü yapısalcılık, yapısökücülük, toplumsal cinsiyet vs. mevzularına aşina olanlarınız bilir; Roland Barthes’ın 1970’lerde pek ünlü olan S/Z başlıklı uzun makalesinin konusuydu. Öykü kadın sanılırken erkek çıkan Sarrasine adlı karakteri anlatır. İşin ilginci o ki, Sarrasine de aslında “Arap kızı” demek.

Friday, November 29, 2019

Perişan ve eziyetçi kadınlar

Sude için Türk Dil Kurumu’nun İsimler Sözlüğü “1. Sürülmüş, 2. Boyanmış, sürmeli” tanımlarını vermiş. Prof. Dr. Cem Dilçin’in TDK’ya oranla biraz daha derli toplu, ama son tahlilde yine çok amatör olan sözlüğü “sürülmüş, ezilmiş” diye yorumlamış. Belli ki Farsça sözlüğe bakmışlar, bir mana çıkaramamışlar.
Biz de bakıyoruz. Burhan-ı Katı “ezilmiş, sıvanmış”, Lehce-i Osmani “sürtülmüş, sürülmüş”, Steingass “rubbed, worn, triturated, melted, effaced”. Fersude var bildiğimiz, “cılkı çıkmış, eskimiş, perişan” anlamında. “Sürmeli” diye bir anlam hiçbir yerde görülmüyor, onu belli ki ‘olsa olsa’ metoduyla TDK uydurmuş. Olur mu böyle kadın ismi?
Nitekim yok. İnternette bulduğumuz nâmhâ-e farsî sitelerinde böyle bir isim çıkmıyor. Antika Farsça isimlerin asıl diyarı Hindistan ile Pakistan’dır, Maneka Gandhi ile Uzeyir Hüseyin’in Muslim & Parsi Names’i de eksiksize yakın bir derleme. Orada da yok. Türkiye’ye özgü bir isim olsa gerek. Tahminen nispeten yeni olmalı. 2009 nüfusu 485 kişi, yerleşik köklü isimler genellikle bu kadar az olmaz.
Peki nereden çıkmış?
Birinci olasılık, Asûde “dingin, sakin”, Farsça. Asude, Asüde, Asuda ve Aysuda cinsinden nüfusu 1522. Mümkün.
İkinci olasılık Sûdâbe, eski kraliçelerden, Keykâvus’un eşi, Siyavuş’un annesi. Kötü kadındır, seks delisidir, Rüstem tarafından kılıçla ikiye kesilerek cezasını bulmuştur. Gene de 37 kişi var Türkiye’de bu adı taşıyan, üstelik bir kısmı Sudave olmuş. Ama yok, bu zayıf olasılık.
Üçüncü ve en güçlü olasılık Sûdiye, 3939 kişi, Arapça “kara kız” anlamında. Tıpkı Dürre-Dürriye, Bedre-Bedriye, Hamide-Hamdiye, Hasibe-Hasbiye, Kübra-Kibriye gibi varyasyon yapılmış olmalı.
Peki Sûdeluyun’a ne dersiniz? İnanmayacaksınız ama Türkiye’de bu adı taşıyan 23 kadın var. سودالعيون yani “gözlerin karası”. TDK sözlüğünde ara ki bulasın.
*
Cevriye. Türk Dil Kurumu’na göre “eziyet, sıkıntıyla ilgili olan”, Prof. Dr. Cem Dilçin’in sözlüğüne göre “eziyet eden, sıkan, üzen” imiş. Var tabii öyle kadınlar, hepimize denk gelmiştir, ama hakikaten aklınız alır mı, en öküzünden de olsa ana babanın evlatlarına bu anlamda bir isim vereceğini?
Nitekim Türkçe isimlerin değişim kalıplarına dair en ufak bilgisi olan biri derhal bilir, ismin aslı Cevheriye’dir, ya da Cevahiriye. Farsçadan Arapçalaşmış cevher, çoğulu cevahir: “kıymetli taş, mücevher”. Elmas, zümrüt, yeşim, inci, öyle şeyler. 

Wednesday, November 27, 2019

Alevilere dair bir not

Alevilik/Bektaşilik hadisesiyle ilk tanışmam 1977’dir. Yaş 21, daha önce kulağıma çalınmış elbette, ama kanlı canlı görmek başka.
Sevgili bir dostumuz Hacıbektaş’ın ileri gelen ailelerinden birinin kızıydı. Festival münasebetiyle gittik, birkaç gün evlerinde konuk olduk, sohbet ettik, çok şey öğrendik. Osman Kavala ve Yıldırım Türker’le üçümüz. Aynı yıl ve ertesi yıl yolumuz Dersim’e düştü. Mazgirt ve Ovacık’ta vakit geçirdik, Munzur gözelerini ziyaret ettik. Eğitildik.
78’de Osman’la beraber Hatay Samandağ. Sahildeki Hızır Makamı’nı tavaf ettik, antik doğa dinlerini tartıştık. 1989’da gene yolum düştü, Hızır Makamı’nın ak sakallı dedesiyle sohbet ettim, bana ısrarla Nusayri inancının İslam’la bağdaştığını kanıtlamak için çabaladı. Sonra bilgili bir arkadaş eşliğinde dağda Arabi adını verdikleri dergaha yürüdük, epey öykü dinledim. (Şimdi yolu asfaltlamışlar, o zaman yeni dozer girmişti.) 2000 olmalı, yine Hatay’da arabaya bir otostopçu aldım. Genç bir adam, hayli bilinçli Alevi militanı çıktı, bir saatten fazla ben sordum o anlattı. Sonra 2011, Paris’teki Ulusal Kütüphane’de Suriye Alevilerine ilişkin Fransız idaresi zamanında yazılmış birkaç rapor ve makale buldum, okudum.
91’de Budapeşte’de Gül Baba türbesini, 93’te Eskişehir Seyitgazi’deki dergahı, 99 olsa gerek Darende’de Somuncu Baba dergahı ile çilehaneyi ziyaret ettim. Her seferinde bulabildiğimi okuyup cehaletimi hafifletmeye gayret ettim.
2004-2005’te bir şey için gerekti, Erdebil Dergahı, Haydar, Cüneyd, Şah İsmail hakkında üstüste birkaç kitap okudum. Tarihi süreç ilk o zaman kafamda netleşti sanırım. 2014’te hapisteyken Hatayi Divan’ını baştan sona gözden geçirdim. Asıl amacım kelime avlamaktı tabii, ama içerik de iyi kötü kafamda yer etti.
Yani uzman filan değilim ama büsbütün bilgisiz de sayılmam.
*
Anladığım şu.
Alevilik, memlekette çeşitli zamanlarda ve çeşitli gerekçelerle İslami egemen kültüre boyun eğmeyi reddeden grupların en önemli ortak platformlarından biri olmuş.
1. Başlıca unsurlarından biri Türkmenler. İslami öğretinin cenderesine girmeyince, doğal olarak, eski Animist mit ve törelerinin bir kısmını korumuşlar. Sadece “Animist” demek de doğru değil sanırım, çünkü bildiğiniz gibi Türkler 750 ile 1250 arasındaki yarım binyılda Budizmle, Maniheizmle ve Nasturi Hıristiyanlıkla da epey haşır neşir olmuşlardı. Alevi masal ve destanlarında bu dinlerin de izini okumak mümkün.
Şöyle de bakabiliriz: şehirlerde ve trafiği yoğun olan yerlerde İslami otoritenin baskısına direnmek güç. O yüzden taşranın en kuş uçmaz yerlerinde, formel medeniyetten en uzak yaşayan unsurlar, dini non-konformizmi koruma şansını elde etmişler.
2. Alevi nüfusun yaklaşık yarısı, en azından %40’ı Kürt ve Zaza. Orta Asya ile bir alakaları yok. Bir dizi Zerdüşti veya Hıristiyan-Ermeni geleneğini korumuşlar. 
3. Arap Alevileri belirgin bir şekilde Ortadoğu Hıristiyanlığının izlerini taşıyor, 1500 yıl öncenin Hıristiyan simge ve polemiklerini tartışmaya devam ediyorlar. Keza Arnavut Bektaşileri Rum Ortodoks geleneğinin izlerini üzerlerinden atmış değiller.
4. Tahtacılar, Çepniler ve Abdallar gibi marjinal grupların Aleviliği belki etnik bir kökenden ziyade toplumsal işlevle ilgili bir dışlanmanın sonucu. Toplumsal düzenin dışında yaşıyorsan, toplumun resmi ideolojisine de pek kulak asmazsın.
İslam’dan çıkmanın cezası, biliyorsunuz, ölümdür. Ehlibeyt yandaşlığı, dinden çıkma suçunu işlemeden İslam’a uzak durmanın tek legal yolu olmuş. Daha doğrusu yarı-legal: çünkü 16. yy’ın kriz günlerinde İslam fakihleri Kızılbaşların katline fetva vermişler; sonraki zamanlarda da dönem dönem o fetvaları hatırlamışlar. Beş benzemezi bir araya getiren ortak zemin bu tehdittir sanırım. Açıkça Muhammed’i terk edemiyorsan, Ali’ye sarılırsın.
1470-80’lerden itibaren tüm Osmanlı toprakları Erdebil’den esen ihtilal rüzgarının etkisiyle dev bir ayaklanmaya tanık olmuş. Bugün bildiğimiz şekliyle Ali inancı üzerine kurulan Alevilik o ayaklanmanın potasında şekillenmiş. Sultan II. Bayezid ayaklanma ile düz yoldan baş edemeyeceğini hissedince Alevi itikadına yakın fakat Osmanlı’ya sadık bir versiyonunu örgütlemeyi akletmiş. Bektaşilik de öyle doğmuş. Bir tür Ortanın Solu diyelim.
*
Luwi diye bir halk ve Luwice adlı dilden MÖ 1300ler ile 1100’ler arasında Hitit kraliyet arşivleri söz ediyor. Dilin bir versiyonu Adana-Antep taraflarında MÖ 800’lere dek kullanılmış görünüyor. Ancak isme MÖ 1190’lardan sonra MS 20. yy’a dek hiçbir yerde tesadüf etmiyoruz. Roma ve Bizans kayıtlarında böyle bir halkın en ufak izi yok (ki Rom ile Rum’un yazı geleneği hayli kuvvetlidir; günümüze kalan kayıtları da, Batılı ulema sağ olsun, didik didik edilmiştir.) Ermeni ve Süryani tarihçilerinde yok. Araplarda yok. Osmanlı kitabetinde de yok. Hitit arşivleri kapandıktan sonra bu ismi ilk telaffuz eden yanılmıyorsam 1919’da Emil Forrer yahut ertesi yıl Bedrich Hrozny olmalı.
Arada geçen üç bin küsur yılda ismin hiç kimseye sezdirmeden yer altında yaşadığına inanmak için çok geniş bir hayal gücü gerekiyor – ya da çok kısıtlı tarih bilgisi. Kaldı ki l ve w gibi son derece problemli iki fonem içeren bir adın, velev ki yaşasa nasıl bozulmalara uğrayacağını kestirmek de kolay değil. Mesela MÖ 1. binyılda Antalya yöresinde yaşayan Lukwa/Lykia adı ile Konya yöresinde anılan Lukawania/Lykaonia adı Luwi’nin post-Hitit versiyonları mıdır? Bilemiyoruz.
Alevi adı, en ufak kuşku yok ki Arapça, “Ali’ci, Ali yandaşı” anlamında ˁAlawî. Ayn harfiyle  علوى yazılır. Mevla’dan Mevlevi, Musa’dan Musevi, sema’dan semavi, Basra’dan Basravi gibi telaffuz edilir.
Osmanlı zamanında bugün Alevi adını verdiğimiz zümreler genellikle bu isimle anılmamış. Kızılbaş tercih edilen isim. Aliyar, Alidost, Alikulu, Şahkulu, Şahseven gibi adlar kullanılmış. Alevi, tıpkı Musevi ve İsevi veya Nasrani gibi “kibar” sayılan bir hüsnütabir.
Sözcüğün aniden ön plana çıkması, şimdi sıkı durun, Fransızların işi. Fransızlar 1919’da Suriye yönetimine gelir gelmez ilk iş olarak Lazkiye’de bir Alevi Özerk Bölgesi (Territoire des Alaouites) kurmuşlar, 1930’larda burayı Lübnan gibi ayrı bir devlet yapmayı düşünmüşler. Hatay’ın Türkiye’ye mi mutasavver Alevistan’a mı verileceği o esnada tartışma konusu olmuş. Antakya ve Samandağ’da “Aleviler” Lazkiye lehine birtakım çabalara girmişler. Türk gazetelerinde Alevi adının patlarcasına boy göstermesi tam olarak 1937’nin ilk günlerine rastlıyor. “Ermeni ve Alevilerin” hain planlarına ilişkin o günlerde güzide Türk basınında bugünkü yandaş basına rahmet okutan hamasetnameler gırla gitmiş. Oysa 1937’den önceki yeni yazı gazetelerde Alevi adı bir kez bile geçmiyor. Eski yazıda da geçtiğini pek sanmam, ama eski yazı gazetelerin sorgulanabilir arşivleri henüz bulunmadığı için kesin bir şey söyleyemiyorum.
*

Alevi yerleşimleri haritasını daha önce de bir iki kez paylaşmıştım. Çok ilgi çektiğinden, gene buraya iliştireyim. Eski versiyona birkaç nokta eklendi, birkaçı düzeltildi. Mesela Kofçaz’ı bilmiyordum, Kırklareli’nin tepesindeki noktalar onlar.


Thursday, November 21, 2019

Kadınların gülü

Fennez (1), Günnez (23), Minnez (13), Şennez (10), Vennez (4), Zennez (6) Türkiye’den kadın isimleri. Parantez içindeki rakamlar 2009 itibariyle Nüfus İdaresinde kayıtlı kişi sayısı. İki gün uğraştırdı ama çözdüm sanıyorum.
Baştan alalım.
Biliyorsunuz Naz ekli kadın isimleri son yıllarda hayli pop, Sevginaz, Ecenaz, Mervenaz vs.. Toplam 1372 adet Naz’lı isim sayıyoruz, toplam nüfus 241.032 kişi.
Bir şey dikkatimizi çekiyor. Nüfus bakımından Naz’lı isimlerin yüzde 95’ü  aslında on-on iki isim grubuyla sınırlı, üstelik bunlar pop filan değil hayli antika isimler.
Gülnaz, Gülbinaz, Gülminaz
51299
Selvinaz, Servinaz, Zülfinaz, Sehernaz
43290
Binnaz, Behinaz
40023
Şehnaz, Şahinaz, Şehrinaz, Şekernaz, Şükrinaz
35722
Safinaz
17007
Mihrinaz, Mülkinaz, Meleknaz
9784
Fahrinaz, Ferahnaz, Feleknaz
9187
İsminaz
6679
Çeşminaz
4683
Hayrinaz, Hurinaz, Harbinaz
4492
Şerefnaz
2774
Müşkinaz
2204
Durdunaz, Dudunaz
1576
TOPLAM
228720

Bunların ardından Bedirnaz, Çilnaz, Ehlinaz, Firdinaz, Nurinaz, Perinaz, Ruhinaz, Şemsinaz, Şevkinaz, birkaç yüzerden. Daha sonra, beşer onarlar seviyesinde içinden çıkılmaz bir dizi feci surette arkaik isim. Bir fikir vermesi için S ve Ş ile başlayanların TAMAMINI listeliyorum. Belli ki çoğu yukarıda andığımız  Selvinaz, Servinaz, Zülfinaz, Sehernaz ile Şehnaz, Şahinaz, Şehrinaz, Şekernaz, Şükrinaz, Şerefnaz gruplarının varyantları, ama çöz çözebilirsen:
Sahernaz, Şahfinaz, Şahsinaz, Şahvenaz, Şahzinaz, Sainaz, Salinaz, Saminaz, Sardinaz, Şarfinaz, Sarinaz, Sarınaz, Şarkinaz, Sarnaz, Satinaz, Saydanaz, Saydinaz, Saydınaz, Sayınnaz, Saynaz, Sazinaz, Sebbinaz, Sebinaz, Şebinaz, Sebunaz, Seçimnaz, Seçkinaz, Seçminaz, Sedanaz, Sedefnaz, Sedirinaz, Sedirnaz, Şefinaz, Şefinnaz, Sefnaz, Şefnaz, Şefrinaz, Şeftinaz, Şefyinaz, Seharnaz, Sehelnaz, Şehfinaz, Sehilnaz, Sehinaz, Sehlinaz, Şehminaz, Şehninaz, Sehunaz, Sehvinaz, Şehvinaz, Şehynaz, Sekbinnaz, Sekinaz, Sekirnaz, Seknaz, Şeknaz, Seleknaz, Selenaz, Selginaz, Selgünaz, Selnaz, Semennaz, Semihanaz, Seminaz, Şeminaz, Senaz, Senfinaz, Şenginaz, Şenkinaz, Şenonaz, Senvinaz, Şerafnaz, Serahnaz, Serenaz, Serennaz, Serginaz, Şeriknaz, Serinnaz, Serkinaz, Şerkinaz, Serknaz, Serlünaz, Sertinaz, Seşgünaz, Şeşminaz, Şeşmünaz, Sevcinaz, Sevilnaz, Sevimnaz, Seydinaz, Şeyhinaz, Seyidenaz, Seytinaz, Şifanaz, Şifenaz, Sıharnaz, Sihrinaz, Şikarnaz, Sılanaz, Şişminaz, Sitihnaz, Sitilnaz, Sitirknaz, Sittinaz, Şivenaz, Şiynaz, Şiyvenaz, Şöfernaz, Şöhretnaz, Sorunaz, Söygunaz, Sözgünaz, Sudenaz, Süfenaz, Şufenaz, Şüfenaz, Suhnaz, Sührinaz, Şüknaz, Sulhinaz, Sunaz, Şunaz, Suphinaz, Süphinaz, Sütfinaz.
Geriye kalan Tuğçenaz, Mervenaz, Ecenaz, Edanaz vs. grubu devede kulak bile değil. Hepsi iki yüze yakın isim, nüfus toplamı bini bulmaz.
Demek ki pop filan şöyle dursun, son derece antika bir kültür katmanı ile karşı karşıyayız. Belli ki bu isimlerin anlamı yaşayan dilde çoktan unutulmuş, gelenek yaşlı bir ağaç gibi dallanıp budaklanmış, her çağda ve yörede çeşitli bozulmalara uğrayıp yüzlerce varyasyon üretmiş. Genel kural: Bir isim ne kadar çok yazım ve telaffuz biçiminlere sahipse o kadar eskidir.
Kaynağı ne bu adların?
Şunu fark ediyoruz. Naz’la biten tüm adların nas’lı varyantları var. Binnas, Hayrinas, Şehrinas, Bedrinas vb. Bu normal bir şey değil. Bildiğimiz naz sözcüğünün nas diye telaffuzuna hiçbir yerde tanık olmadım. Sakın inas (“kadın”) olmasın?
Sonra jeton düşüveriyor. Tabii ya!
Bedrinaz =     Bedrünnisa                  “kadınların dolunayı”
Durdunaz =   Dürrinisa                      “kadınların incisi”
Fahrinaz =     Fahrünnisa                   “kadınların övüncü”
Ferdinaz =     Verdünnisa                  “kadınların gülü”
Gülnaz =        Gülinisa                        “kadınların gülü”?
Hayrinaz =     Hayrunnisa                  “kadınların hayırlısı”
Mihrinaz =     Mihrünnisa                  “kadınların güneşi”?
Nurinaz =       Nurinisa                       “kadınların ışığı”
Sadinaz =       Sa’dünnisa                    “kadınların mutluluğu”
Selvinaz =      Servinisa?
Şehrinaz =     Şehrünnisa                   “kadınların şahı”?
Şemsinaz =    Şemsünnisa                 “kadınların güneşi”
Tacinaz =       Tacünnisa                    “kadınların tacı”

Soru işareti koyduklarımın yorumundan hala tam emin değilim. Gül ve serv/selvi Farsça, mihr ve şah/şehr de Farsça gibi görünüyor, oysa diğerleri has Arapça isim tamlamaları. Acaba o Farsça olanların altında saklı başka bir katman daha mı var? Mesela Gülnaz adının neden Gülbinaz, Gülminaz, Gülvinaz şeklinde sayısız varyantı kullanılıyor. Aslı başka bir şey iken güle mi uydurulmuş?
İki isim beni şimdilik aşıyor. Biri Safinaz. “Pek nazlı kızımız” gibi bana bir anlamı olmadığı şüphesiz. Acaba Selvinaz’ın bir varyantı mıdır? Diğeri Binnaz. Bu da Türkçe 1000 olamaz,  çıkarın aklınızdan. Bir kere Türkçe isim değil, Araplarda ve Kürtlerde de var. Ayrıca adın Behinaz, Bihnaz, Beynaz gibi varyantları hayli yaygın. Altta yatan sözcük nedir acaba?
Sonra, 324 örneği olan Beşbinnaz adını ne yapacağız? Kızcağız doğar doğmaz pazarlığı beş binden açmışlar mı diyeceğiz? Yoksa Arapça ve Farsça sözlüklerden gün yüzü görmemiş sözcükler mi arayacağız?