12 Aralık 2017 Salı

Tufan, tayfun

Yunanca Tūfōn yahut Typhōn Τῡϕῶν, mitolojide insanların başına bela olan bir dev, ya da bir afet veya ejderha. İlk kez Hesiodos MÖ 7. yy’da sözünü etmiş, Yeryüzü ile Yeraltı’nın gayrimeşru çocuğu olduğunu, Titan’ların intikamı için çalıştığını, omuzlarından ateş saçan yüz yılan başı çıktığını, dehşet verici bir sesle gürlediğini anlatmış. Ayrıca deniz fırtınalarının ve depremlerin sahibiymiş. Pindaros’a göre gökler tanrısı Zeus onu bir yıldırımla vurup öldürdükten sonra Sicilya’da Etna yanardağının altına gömmüşler. Kimi anlatılara göre Kilikya’da Korykos mağarasında otururmuş, yani Silifke Narlıkuyu’da Cennet Cehennem denilen yer. Strabon’a göre Typhon ile Zeus arasındaki epik karşılaşma Suriye’deki Kasios dağında, yani şimdi Hatay Yayladağ ilçesine adını veren Keldağ’da vuku bulmuş.

Tüm belirtiler bir Orta Doğu kaynağına işaret ediyor, muhtemelen Fenikeliler vasıtasıyla aktarılmış olmalı. Unutmayın ki Yunanlılar Batı Akdeniz’i 8. yy’dan önce Fenikelilerden öğrendiler; Sicilya’yı Yunanlardan önce Fenikeliler kolonize etti. Toros Dağlarının güney yüzündeki Antik Çağ öncesi yer adlarının çoğu bir Kuzeybatı Sami dilindedir. Titan sözcüğünün de Aramice/Fenikece “kilden yapma idol, sanem” anlamına geldiğini üç dört sene önce Walter Burkert’in kitaplarında okumuştum yanılmıyorsam.

*
Aramice ṭūfānā טוּפָנָא ya da ṭofānā טוֹפָנָא, Süryani telaffuzuyla ṭūfōnō, en erken MS 100 dolayında Onkelos Targum’unda, yani Tevrat’ın Aramice tefsirinde kayda geçmiş. Yaratılış kitabı 6.17 ve devamında Nuh Tufanı anlatılırken İbranice mabbuwl מַבּול karşılığı olarak bu sözcük kullanılmış, ki bire bir çeviridir: İbranice “akmak, to flow” anlamına gelen BWL kökünden “akıntı, sel, su baskını, flood”, Aramice yine “akmak” anlamında ṬWP kökünden “akıntı, sel, su baskını”. İbranice sözcüğü Arapça “su akıtmak, idrar” anlamına gelen bawl/bevl sözcüğünden tanıyoruz. Türkçede bevliye üroloji yerine kullanılır.  Aramice kalın ט sesi İbranicede daima kalın Ṣ צ (sad veya tsade) ile karşılandığından, Aramice ṬWP fiili İbranice ṢWP şeklini almış ve anlam kaymasıyla “su üstünde yüzmek, to float” anlamı kazanmış. O da Tevratta sık sık geçer, ama burada değil.

Kuran’da ṭūfān طوفان , Nuh’un başına gelen su baskını afetinin adıdır. Yahudi mitolojisinden Kuran’a aktarılmış terimlerin neredeyse hepsi gibi bu da Aramiceden alıntıdır. Nitekim çift uzun ünlü içeren sözcüklerin öz-Arapça olması ihtimali düşüktür.

*
“Hint Okyanusu ve Çin Denizinde bir tür kasırga, hortum” anlamına gelen sözcük Batı dillerinde ilk kez 1500 yılı dolayında Portekizli denizci Pedro Álvares Cabral’ın el yazmalarında ve bilahare 1540’ta F. Mendes Pinto’nun Peregrinação adlı denizcilik klasiğinde tufão [okunuşu /tufaŋ/] şeklinde aktarılmış ve Arapça bir sözcük olduğu özellikle belirtilmiş. Fransızca J. ve P. Parmentier de Dieppe’in 1526 tarihli Sumatra Yolculuğu’nda tiffon, A. Mizauld’un 1548 tarihli Le Mirouir de l’air’inde typhon geçiyor. İmlanın bu şekilde değiştirilmesi muhtemelen Eski Yunanca typhōn sözcüğüyle bağ kurma çabasının eseri. İngilizcede Thomas Hickock’un 1588’de İtalyancadan çevirdiği Hindistan Seyahatnamesinde touffon “a cruel storme” geçiyor. 1614’te modern edebiyatın ilk gezi bestselleri olan eserinde Samuel Purchas “The winde, which they call Tufan is so violent, that it driueth ships on the land, ouerthroweth men and houses” diye yazmış.

Yani öyle görünüyor ki Arapçadan alınma bu kelime belli başlı Avrupa dillerinde 17. yy’dan önce gayet güzel yerleşmiş ve yaygınlık kazanmış. Dolayısıyla Oxford English Dict.’nin 1699’a tarihlendirdiği (fakat ancak 1771’e belgelediği) ikincil etimolojinin nereden geldiğini anlamak zor. Buna göre sözcük Güney Çin Denizinde (Kanton civarında) yaygınmış. İsveçli seyyah ve doğabilimci Pehr Osbeck’in 1757 tarihli ifadesine göre Kanton lisanında büyük fırtınalara Tay-fun adı verilirmiş. Yerel lehçede tái fung diye telaffuz edilen deyim standart dilde dà feng  風, yani “büyük yel” karşılığıymış. Japoncada taifū şeklinde geçermiş. Osbeck’in İngilizce çevirisi sayesinde bu görüş yerleşmiş. Öyle ki 1800’lerin başından itibaren denizcilik dergilerinde İngilizce tai foong yazımı standart hale gelmiş. 1819 tarihli Prometheus Unbound’da Shelley taiphoon biçimini kullanmış.

Doğrusunu isterseniz Çince etimoloji konusunda hüküm verebilecek durumda değilim. Ama tesadüfün bu kadarı bana fazla geliyor. Çince denizci lisanına yabancı dilden kelime girmez diye bir kural var mı bilmiyorum. Hint Okyanusunda adı Arapça tufan olan hadisenin, köşeyi dönünce Çin Denizinde telaffuzu aynı olan bir Çince isim kazanması pek olası görünmüyor. Arap etkisi ta Japonya’ya ulaşmış olabilir mi bilmem. Önce Japonca sözcüğün ilk ne zaman ve hangi koşullarda belirdiğini araştırmak lazım, o da artık beni aşar.

*
Kuran’da Kalem suresi 19’da geçen ṭayf طَيْف ayrı bir kelime. Bunlarla ilişkisi var mı kestiremiyorum, ama eğer varsa cidden kafa karıştırıcı bir şey olduğu kesin.

Tüm Arapça sözlüklerde bu kelime “gece gelen hayal, karabasan” olarak tanımlanmış. Lane sözlüğü cilt 1 sf 1905’te İbn Dureyd, Ubāb ve Kāmūs’a istinaden “an apparition, a spectre, a phantom, an imaginary form coming in sleep” demiş. Genel kabule göre ṬYF kökünden gelirmiş, ancak bazı gramerciler ṬWF yani “etrafında yürümek, dolanmak, tavaf etmek” kökünden gelen ṭāˀif طائف  sözcüğünün aynı anlama geldiğine işaret etmişler. İngilizcesi acaba Leonardo di Caprio’nun filmindeki gibi revenant olabilir mi? “The Thing that comes back to haunt you.”

Ancak Kuran’daki anlatımı bu anlamla bağdaştırmak çok kolay değil. Fa āfa ˁalayhā ṭāifun min rabbika wa hum nāimūn “onlara Rabbleri katından bir taif uğradı ve onlar uykudaydılar”. Kâbus anlamına gelebilir pekala, ama hemen ardından gelenler bunun rüya değil, tarlaları yakıp toprağı kapkara eden reel bir afet olduğunu düşündürüyor. Nitekim Diyanet İşleri “afet” diye çevirmiş, parantez içinde “ateş” diye eklemiş. Diğer meallerin çoğu “bela” ya da “felaket” demişler. Seyyid Kutb ve Bekir Sadak dahil birkaçı “salgın” olarak yorumlamışlar. Elmalılı orijinal versiyonu āfa ile ṭāifun arasında iştikak bağı kurup “bir dolaşan dolaşıyordu” yorumunu getirmiş. Elmalılı’yı sadeleştirenler, belki halk anlamaz diye düşünüp, “bir dolaşan (afet) onun üzerinden dolaşıverdi”, ya da “dolaşıcı bir bela onu sardı” diye şerh etmişler. Edip Yüksel “Rabbin tarafından gönderilen bir ziyaretçi (fırtına) bahçelerini ziyaret etti” diyerek “dolaşım” kavramını anlamlandırmaya çalışmış.

ṬWF kökünden gelen ṭūfān sözcüğünün bilemediğimiz bir türevi ya da kültürel akrabası olabilir mi ister istemez insan düşünüyor.

Türkçede ṭayf 19. yy’a dek sadece “gece gelen kâbus, karabasan” anlamında geçerdi. Fakat Newton optiği bu taraflara uğrayıp ışığı yedi renkli gökkuşağına çeviren prizmalar okul laboratuvarlarında görülmeye başlayınca, sözcüğün yeni bir anlamı belirdi. Latince spectrum, Fransızca spèctre, malum, öncelikle “hayalet, karabasan”, ikincil olarak Newton’ın verdiği anlamla “beyaz ışığın kırılmasından oluşan renk dizisi” demek. Tayf neden aynı ikili yükü taşımasın? 1900 tarihli Kamus-ı Türki’ye göre ṭayf-ı şems “zıyanın inkısar kuvvetiyle hall edilmesiyle eczasının alınan resmi” demekmiş. Yani “ışığın kırılmasıyla birimlerine ayrışmasının meydana getirdiği görüntü.” Halen de bu anlamı tek tük de olsa görürsünüz.

[O kelime de ayrıca ziyaın değil zıyanın.] 

11 Aralık 2017 Pazartesi

Ah Kudüs vah Kudüs

Müslümanların Kudüs adını verdiği Yeruşalayim kentini efsaneye göre kral David kurdu. Kuran müellifi, Davud adını verdiği bu zatın “peygamber” olduğu ve “Zebur” adlı bir kitap indirdiği kanısındadır. Kenti Yahudi dininin manevi merkezi ve deyim yerindeyse Mekke’si haline getiren Tapınağı, yine efsaneye göre Davut’un oğlu kral Süleyman (fakat gerçekte muhtemelen MÖ 8. ve 7. yy’da Yehud kralları Hizkiya ve Yoşiya) inşa ettirdi.

Aralıklarla sekiz yüz yıl Yehud diyarının başkenti olan şehir, Milat dolayında Roma İmparatorluğunun egemenliğine girdi. MS 4. yy’da İmparator Konstantin’in annesi Hazreti Helena’nın burada Öz Hakiki Haç’ı keşfetmesinden sonra Hıristiyan düşüncesinde olağanüstü bir sembolik değer kazandı. Kıyamet dramının büyük ölçüde Kudüs’te sahneleneceği inancı Hıristiyan dünyasını sardı, 7. yy’da bir çeşit kitlesel isteriye dönüştü. O dönemde doğan İslam inancının bu heyecandan etkilendiği, ya da belki ilk aşamada bir tür Yahudi revivalizmi olarak ortaya çıktığı için Kudüs-merkezli bir dünya görüşünü benimsediği anlaşılıyor. Hz. Ömer zamanında kent İslam’a boyun eğdiğinde ilk iş Romalıların yıktığı Süleyman Tapınağının yerine yeni (yeni?) dinin ana tapınağı olarak tasarlanan Beytül Makdis’in inşa edilmesi bunun göstergesidir. Bu tapınak antik kent akropolü içinde halen Kubbetü’s-Sahra ve Mescidü’l-Aksa’nın bulunduğu yerdir. İsrail devletinin egemenliği altında fakat Müslümanların kontrolündedir. Gayrimüslimlerin buraya girmesine (teorik olarak) izin verilmez.

1073’te Türk kumandanı Atsız kenti fethetti. Kısmen bu olaya tepki olarak örgütlenen Haçlılar, 1099’da Türkleri kovup Kudüs’ü ele geçirdiler. Kurdukları Haçlı Devleti bir bakıma Avrupa medeniyetinin ilk büyük çaplı denizaşırı prodüksiyonuydu. Yaklaşık doksan yıl sürdü, Kürt kökenli bir profesyonel asker olan Selahaddin’e yenik düştü. Daha sonra Türk ve Çerkes kökenli bir askeri aristokrasi olan Memluklar kente hakim oldular. 1517’de Osmanlı geldi. Tam dört yüz yıl sonra, 9 Aralık 1917’de Allenby komutasındaki İngiliz ordusu kenti fethetti; önceki gün bunun yüzüncü yıldönümüydü. Eski şehir bugün hala Osmanlı karakterini korur. Hemen kenarındaki Batı Kudüs’ün çekirdeği daha çok İngiliz (ya da Geç-emperyal Avrupa) havasındadır.

İngilizler Birinci Dünya Savaşında Yahudi sermayesinin desteğine (ya da Almanya’yı desteklemekten vazgeçmesine) karşılık kenti savaştan sonra Yahudilere vermeye söz verdiler. Sonra sözlerinden cayıp Yahudilerle “Filistinli” adını taktıkları yerli Arapları karşı karşıya getirmeyi denediler. 1948’de “ne haliniz varsa görün” deyip çekildiler. Şehir ikiye bölündü. 1967’de Filistinliler Mısır, Suriye, Irak ve Ürdün ordularının desteğiyle Yahudileri denize dökmeye teşebbüs ettiler. Hezimete uğradılar. O zamandan beri şehrin tümü İsrail’in denetimindedir. Ancak İsrail, ülkenin geri kalan bölümünde 1948’den sonra giriştiği etnik arındırma politikasını burada uygulamamış veya uygulayamamıştır. O yüzden, kent sınırlarını nasıl çizdiğine bağlı olarak nüfusun yüzde 30 ila 40’ı halen Filistinli Arap ve Müslümandır. Eskiden nüfusun önemli bir oranını temsil eden Hıristiyan Araplar hemen hemen tükenmiştir.

İsrail devleti ilk günden bu yana kenti İsrail’in “ebedi” ve “kutsal” başkenti sayar. İsrail meclisi, cumhurbaşkanı, başbakan, bir-ikisi hariç tüm bakanlıklar, Yüksek Mahkeme ve diğer devlet organları buradadır. Eskiden başkent sadece Batı Kudüs iken 1980’de çıkarılan yasayla kentin iki yarısı resmen birleştirilmiştir.

Yabancı devletler, belki Müslümanların milli önyargılarına saygılı oldukları, ya da, daha güçlü olasılıkla, Arap şantajına boyun eğdikleri için, altmış küsur yıldan beri var olan fiili ve hukuki durumu resmen telaffuz etmekten çekinirler. O yüzden mesela Dışişleri Bakanlığı Kudüs’tedir ama yabancı elçiler Tel Aviv’de oturur, işe limuzinle gider gelirler. Bu saçmalığın tutarlı bir hukuki dayanağı yoktur. Geçmiş eğer belirleyiciyse kentin kurucusu ve ilk sahibi olan milletin mantıken önceliği olması gerekir. Milli duygulara önem verilecekse, iki bin seneden beri “ah Kudüs, vah Kudüs” diye ağlayanların duygularını “ah dedemin zeytinleri” diye caz yapanınkinden daha önemsiz saymak için sebep yoktur. Demografi önemliyse nüfus çoğunluğu Yahudidir. Fiili durum hesaba katılacaksa fiili durum belli.

Yok eğer diyorsanız ki geçmiş zulümler cezasız bırakılmasın, o zaman eski bir Rus-Ermeni-Yahudi kenti olan Bakü’nün statüsünü sorgulamakla başlayalım veya Çankaya Köşkü’nün adını Kasapyan Köşkü olarak düzeltelim derim. Konstantin kentini asli sahiplerine iade etmeye ne dersiniz?

“Kudüs başkent olmasın” tezinin altında dehşet verici bir iki yüzlülük yatar. Temel mesele, jenerik “öteki” rolünde olan Yahudi’yi insan olarak algılayamamak, dolayısıyla onun haklarını, duygularını, geçmişini, geleceğini hesaba katamamaktır. Bundaki kepazeliğin farkına vardığınız gün daha vicdanlı ve daha iyi biri olma yönünde ufak da olsa bir adım atmış olacaksınız, şüpheniz olmasın.

Trump budala olabilir.  Ama belki nesneleri adlı adıyla anmak için bazen budala olmak iyidir.

7 Aralık 2017 Perşembe

Şiir konusuna devam

Foça Cezaevinden uçmadan önce son okuduğum kitap Hermann Hesse’nin Magister Ludi’siydi, Türkçeye Boncuk Oyunu diye çevrilmiş. İnsanı sarsan bir kitaptır. Şiir hakkındadır. Ama manzum edebiyattan söz etmez; şiirin en yüksek örnekleri olarak Budist düşünce disiplinini, 18. yüzyıl Avrupa müziğini ve matematiği anar. Sanırım bunlar Hesse’nin kişisel tutkuları olduğu için ön plana çıkmıştır. Yoksa bana sorarsanız eşsiz güzellikte bir köy inşa etmeye çalışmak da şiirdir, sözlük yazmak da şiirdir, dağa kaya mezarı oymak da şiirdir, hakikat aşkından başka hiçbir amaç gütmeksizin bin yıl önce yaşamış filozofların metinlerini şerh etmek de şiirdir. Güzelliği ve kusursuzluğu aramaktan ve o arayışı hayatın biricik amacı mertebesine yükseltmekten söz ediyoruz.

Hesse için o uğraş bir oyundur – göz alıcı bir kristal boncuk oyunu. Bunu aşkın (transcendent) bir temele, mesela toplumsal bir faydaya, bir halas umuduna, tanrısal bir emre ya da ahlaki imperatife dayandırmanın onu ucuzlatmak olduğunu bilir. Kendi kendinin amacı olan şey, tanımı icabı oyundur. Hafif ve kırılgan bir şeydir. Romanın anlattığı dünyada, tüm yaşamını boncuk oyununa adamış seçkin bir zümre, sonsuz emek ve disiplinle, oyunu kusursuzlaştırmaya çalışır. Yirminci yüzyılın felaketlerine yol açan amaç ve anlam kaybının ancak bu yolla aşılacağı kanısındadır Hesse. Roman 1943’te yazılmıştır, yani 20. yy karanlığının en koyu anında.

Tabii Hesse kolay tutulacak bir balık değil, Buddha düşüncesine vukufu da öyle basit bir düzeyde değil. Romanın kahramanı olan Knecht (“Yoldaş” mı desek?) oyunda en yüksek seviyeye ulaşıp Büyük Usta olduktan sonra, duyulmamış bir şey yapıp görevinden istifa eder. Romanın kilit pasajı Knecht’in istifa mektubudur. Bir bakıma boncuk oynunun nihai zirvesidir, Nirvana, yani Yokoluş anıdır. Nedenini nasılını anlatmaya kalksam ben şimdi beceremem. Siz en iyisi romanı okuyun.

*
Önceki yazının başlığı bazı okurları yanılttı sanırım, benim kusurum. Bireysel bir tercihten söz etmek değildi niyetim. Bugünün dünyasında bir baltaya sap mı olmalı şair mi olmalı sorusu nispeten banal bir soru. Tabii ki doğrusu bir baltaya sap olmak. Şair olmak bugünün dünyasında bir tür vazgeçiştir, omuz silkip dünyaya sırtını dönmektir. Yapabilen yapar; Apollon yolunu açık etsin. Ama ciddi ciddi bunu kimseye tavsiye edemezsin. Yazık olur çocuğa.

Soru o değildi. Soru, toplum neden şiire öncelik vermiyor sorusuydu. Mesela bir toplum tıbba yılda şu kadar trilyon dolar harcıyor, buna karşılık şiirin her çeşidine bunun binde birinden daha az bir bütçe ayırıyorsa, demek ki o toplum sağlığın çok önemli şiirin ise önemsiz olduğuna karar vermiştir. Bu karar doğru mudur? Neye göre doğrudur? Sağlık önemli evet, kimse aksini iddia etmedi. Ama O KADAR önemli olduğundan emin miyiz? Şiirden DAHA önemli olduğundan emin miyiz? Yarın ölüp gidecek insanların bugün ölmesi mi daha kötüdür, hayat boyu şiirin herhangi bir türüyle tanışamadan ölmesi mi daha kötüdür? Her taşra kasabasına beş hastane, yirmi ambülans, kırk eczane, yüz doktor koyduk. Onlar kadar, hatta onlardan fazla, elli şiir atölyesi, on barok müzik kulübü, on tane Şark Dinleri ve Felsefe Tarihi Enstitüsü, hatta bir matematik köyü gerekmediğini söyleyebiliyor musun? Bu bir tercihtir. Bu tercihin makul bir gerekçesi var mı? Leş bedenleri kaşıntıdan ve prostat şişmesinden korumak neden Devlet’in görevleri arasındadır da, insanların en temel ihtiyacı olan güzellik ihtiyacını karşılamak değildir? Kim yaptı bu tercihi? Koskoca toplumlar böyle bir kepazeliğe nasıl kuzu gibi boyun eğdiler?

O tercih tarihin belli bir noktasında, belli ülkelerde yapıldı. Sanırım başlangıç noktası Fransa’ydı. 19. yy’ın ilk yıllarında tohumları atıldı; 1880’lerde kamu eğitimi bu zihniyete göre şekillendirildi. ABD belki ayrı bir yoldan aynı yere geldi. Fransa’yı Almanya, daha sonra İngilizler izledi. Tarihin karşı konulmaz akışı mıydı sorumlusu, yoksa kapris, moda ve kısır görüşlülük mü baş rolü oynadılar? Bilmiyorum. Tartışmak lazım.

*
Mantıklı gerekçe ne olabilir, düşünelim.

Kimileri diyor ki modern devirde insana eskisine oranla çok daha büyük yatırım yapılıyor, dolayısıyla o kadar pahalıya mal olmuş insanı ful randıman alıncaya kadar canlı ve sağlıklı tutmak mantıklıdır. Bu bir kere doğru değil, çünkü sağlık bütçelerinin büyük bölümü işgücüne katkı potansiyeli en yüksek olan çalışanlara değil, emeklilere ve arızalılara harcanıyor. Maksat kâr maksimizasyonu olsa daha mantıklı yol arızalıları ve emeklileri çayıra salmak olurdu. Ama doğru olsa durum daha kötü, çünkü kamu politikalarının insanı köle ve mal olarak gördüğünü itiraf etmiş oluyoruz. Davar sahibi de hayvanın ruh sağlığıyla ilgilenmez, ful randıman alacak ölçüde canlı ve sağlıklı kalmasını önemser.

Denebilir ki şiirin üretime katkısı yok, bu devirde mühim olan üretim. Bu hiç doğru değil. Bir kere tıbbın (yahut bankacılığın, yahut iletişim tasarımı danışmanlığının, kamu idaresinin, hukukun, televizyon yapımcılığının) nesi üretim ki şiir değil, bunu anlamakta zorluk çekeriz. İkincisi, üretim denilen şey, temel fizyolojik ihtiyaçlara cevap veren kısmın, yani yiyecek ve içeceğin ötesinde, sosyal simge üretimidir. İnsanın kendini bir grupla eşitleme (“komşunun var benim niye yok”) ya da grupta öne çıkma (“bir Gucci’si bile yok şekerim”) ihtiyacına cevap verir. Böyle ihtiyaçlar var, inkâr etmek aklımızdan geçmez, peki. Fakat şiirden daha mükemmel sosyal simge sistemi var mı? Şiirde ustalaşacak kadar eğitime ve emeğe yatırım yapanın, ya da kendi yeteneği yoksa en yetenekli şairleri parasıyla tutup sofrasına oturtabilenin sosyal itibarı, kıytırık bir Gucci ile hava atanla kıyaslanır mı?

Kapitalizmin kâr hırsıdır, şiire izin vermez diyebilirler. Saçmadır. Millet neyi tüketiyorsa kapitalist onu üretir, millet neye para veriyorsa ondan para kazanır. Şiirin muteber olduğu bir toplumda, hiç şüphen olmasın, kapitalist şiire yatırım yapar. Şiir yerine matematik, yahut barok müzik veya Budist disiplini koy, aynı şey.

Seçkinlerin eğlencesi, halka faydası yok diyebilirsin. Deme. Güzelliği yüceltip ödüllendiren bir kültürü, şiir disipliniyle yetişmiş kuşakları, insanların yaşam boyu şiirle haşır neşir olmasını teşvik eden kurumlarla donatılmış bir sosyal çevreyi düşün. O toplumda apartmanlar bu kadar çirkin olur mu? Trafik bu kadar sıkışır mı? Kudurmuş ideologların sesi bu kadar yüksek çıkar mı?

*
Tıraşla vakit geçiriyorsun Sevan, bunların hepsi hayal diyen de olacaktır mutlaka. Belki de öyledir, canları sağ olsun. Ama belirtmiş olayım ki bu fikirler aklıma öyle aylak aylak otururken gelmedi, son derece pratik bir iş tartışması çerçevesinde şekillendi. Konu şu: Gerçek anlamda devrimci bir eğitim modeli sunmak istiyorsan müfredata ne koyacaksın? Genç çocukları TC eğitiminin boğucu cenderesinden bir nebze olsun kurtarmak istiyorsan onlara neyi sunman lazım? Neyi sunsan hem cazip olur, oluşturduğun model otlak yangını gibi büyüyüp yayılır, hem o çocukların hayatında kalıcı bir iz bırakır, onları bir adım da olsa hakikate, yahut edebe, yaklaştırır?

Ali matematik diyor, başka şey demiyor. Ben şiir derim. Kavga çıkmasın diye matematiği de şiirin içine sokarım, olur biter.

1 Aralık 2017 Cuma

Evladım şair mi olsun doktor mu

Batı dünyasında şiir son yüz yılda çöktü. Türkçede daha önce (mesela 1850’lerde) mi çökmüştü, 1920’lerde mi çöktü tartışırız. Ama çöktü. Batıda mesela Rimbaud’dan veya Rilke’den veya Yeats’ten sonrasını şiir mi sayacağız, yoksa dilini kaybetmiş bir kültürün ümitsiz hırıltıları mı diyeceğiz emin değilim. Türkçenin ufkundan en son bir beklenmedik kuyruklu yıldız gibi Nazım Hikmet geçti. Ondan sonrası ya ucuz klişeler yığınıdır, ya da dilini bulamamış acemilerin el yordamıyla yol araması.

Şiir derken mesela şöyle bir şey kastediyoruz.

Kime kim derdimi ızhār kıldım isteyib dermān
Özümden bin beter derd ü belāye mübtelā gördüm
Mükedder hātırımdan kılmadı bir kimse gam defˁin
Safādan dem uran hemdemleri ehl-i riyā gördüm
Ayak bastım reh-i ümmīde, sergerdānlık el virdi
Emel serriştesin tuttum elimde ejdehā gördüm
Fuzūlī ˁayb kılma yüz çevirsem ehl-i ˁālemden
Neden kim her kime yüz tuttum andan yüz belā gördüm

Yahut şöyle:
...
Verlasst mich hier, getreue Weggenossen!
Lasst mich allein am Fels, in Moor und Moos;
Nur immer zu! euch ist die Welt erschlossen,
Die Erde weit, der Himmel hehr und groß;
Betrachtet, forscht, die Einzelheiten sammelt,
Naturgeheimnis werde nachgestammelt.
Mir ist das All, ich bin mir selbst verloren,
Der ich noch erst den Göttern Liebling war;
Sie prüften mich, verliehen mir Pandoren,
So reich an Gütern, reicher an Gefahr;
Sie drängten mich zum gabeseligen Munde,
Sie trennen mich — und richten mich zugrunde.

Aynı şeyi Batıda resim sanatı için söyleyebilirsin. Türkiye’de o sanat zaten yoktu, hala yok. Aynı şeyi – popüler müzik için değil ama – “klasik” adını verdikleri kültive müzik için söyleyebilirsin, hem Batıda, hem ondan biraz sonra Türkiye’de. Hatta Hindistan’da.

İnsanlığın büyük kazanımlarından olan “yüksek” sanatlar sanki 1890 ile 1920 arasındaki bir tarihte bir Karanlık Çağ’a girmişler. Hala oradalar. Yakında havanın aydınlanacağına dair bir belirti yok.

*
Neden böyle diye kırk senedir ara ara düşünmüşlüğüm var. Benden çok daha akıllı birçok insan da düşünmüş. Kimi Modernizm demiş, kimi Kapitalizm demiş, kimi Birinci Dünya Savaşını sorumlu tutmuş. Ama en basit cevabı galiba kimse düşünememiş.

Eğitim bozuk.

Ne zaman ki “modern” dedikleri kitlesel eğitim sistemi Fransa’dan, İngiltere’den, ABD’den başlayıp dünyaya yayılmış, o zaman şiir ölmüş. Resimle müzik ve hatta mimari de onun peşinden ölmüş.

Milyarlarca pırıl pırıl genç insanın kafasını saçma sapan şeylerle dolduruyorlar, hayatta gerçekten önemli olan şeylerin – mesela şiirin – eğitimini vermiyorlar, ondan olabilir mi?

*
Geçenlerde süper-modern bir hastanede bir gece geçirdim, sözünü etmiştim, o zaman üşüştü bu fikirler aklıma. Etrafımda gördüğüm akıl almaz bir sermaye yatırımı, fantastik makineler, hayret verici teknikler, yüzlerce süper-kalifiye genç doktor, belli ki yüz binler arasından seçilip o mevkie gelmişler, yıllarca ve yıllarca emek vermişler. Ne için? Bir sene sonra değilse beş sene sonra ölecek bir sürü sefil moruğu biraz daha ayakta tutmak için.

Ne müthiş bir emek ve yetenek israfı değil mi? Yalnız israf değil, radikal bir anlamda yanlış. Aldatma üzerine kurulu bir meslek modern tıp. Adım adım ölmekte olan insanları ölümden kurtuluş ihtimaliyle kandırıyorlar. Biraz daha yavaş ölünce sanki bir şey değişecekmiş hayalini satıyorlar. Peki hayal sat, zararı yok. Ama sattıkları hayal güzel bir hayal değil ki? İnsan hayatına anlam ve değer katan bir hayal değil. Dünyayı güzelleştiren bir hayal değil. İnsan soyunu daha iyi bir yere taşıyan bir hayal değil. Çirkin, yarı yarıya ölmüş, pis kokulu bir bedene her ne pahasına olursa olsun yapışma hırsı.

Tamam, tıp olmasın diyen yok. Basit ve pratik müdahalelerle insanların yaşam kalitesini artırabiliyorsan ne ala. Ebeveyni çocuklarının ölümünden koruyabiliyorsan ne ala. Ama altmışını aşmış adamı iki üç vizitede iyileştiremiyorsan sal gitsin, ne faydası var?

*
Sorumuz şu: Topluma daha çok şair mi lazım, daha çok doktor mu lazım?

“Şairlik boş iş, avare dolaşma sanatı” diye cevap vermeyin lütfen. Halen toplum hangisine daha çok değer veriyor diye sormuyorum. Hangisine daha çok değer vermeli diye soruyorum. Sen eğitimde tıbbı öne çıkarır, en yetenekli çocukları oraya özendirirsen elbette toplum da tıbbı ödüllendirir. Günün ve avamın önyargılarını at aklından, Mutlak’ı referans almaya çalış. Sor: Leş bedenleri canlı tutmak mı daha önemli, yoksa dilde – ve mekanda, tınılarda, görsel imgelerde, günlük hayatın detaylarında – güzelliği aramak ve sunmak mı daha önemli? Hangisi insan hayatına daha çok şey katar? Hangisi insan soyunun geleceğini daha çok ilgilendirir?

Güzelliğin kaynakları kurusa dünya yaşanmaz olur. Herkes on sene erken ölse dünyadan bir şey eksilir mi?

Aynı sorular mühendislik eğitimi için geçerlidir. Teknisyen ve mühendis lazım elbette. Ama bu kadar lazım mı? Daha önemlisi, teknolojiyi kendi içinde bir amaç ve bir değer haline getiren anlayış insan yaşamının kalitesine ne eklemiştir? Güzelliği yaşamın amacı mertebesine yükseltebilen insan için mühendis faydalı bir araçtır, hizmetkârdır, danışacak kişidir. Ama bir toplumun en yetenekli gençlerini teknolojiye, ve onun altyapısı olan fen bilimlerine yönlendirirsen o gençler mesleklerini araç değil amaç olarak görmeye başlarlar. Hizmetkâr olmayı gururlarına yediremezler. Danışmanlık yerine amirlik yapmaya özenirler. Sonucu görüyorsun. Dünyayı otoparklar ve elektrik santralleri kaplar, kutsal ikonların yerini Çin malı oyuncaklar alır.

İktisat ve finans da öyle. İstatistik bilimleri de öyle. Modern eğitimin ana damarı olan bürokratlık = ofis memurluğu eğitimi büsbütün öyle.

*
Modern kitle eğitimi 19. yüzyılın ikinci yarısının icadıdır. Okul mimarisi, sınıf düzeni, öğretmenlik mesleğinin yapısı o dönemin ürünüdür. Eğitimin temel kabulleri de sanırım o dönemden bu yana pek değişmedi. Pozitivizmin zirve yaptığı çağdı. Doğa bilimleri tek gerçek bilim sayılıyordu. Eski hurafeleri terk edip pozitif bilimlerin ve matematiğin ipine sarılan toplumların, ahirette olmasa dahi dünyada halas bulacağına inanılıyordu. Müfredat ona göre oluşturuldu. En yetenekli gençlerin mühendis, bilim adamı, doktor, matematikçi olması hedeflendi. Bugün hala aynı kafadan gidiyoruz. Sanırım gerçekten önemli olanı gözden kaçırıyoruz.

Eski toplumların birçoğunda eğitimin en üst seviyesi şiir eğitimidir. Çin’de iki bin yıl boyunca ancak kusursuz şiir yazabilenler (ve klasik metinleri kusursuzca şerh edenler) devlet yönetmeğe layık görüldü. İslam dünyasının henüz medeniyet sayıldığı devirde egemen sınıfa mensubiyetin ölçütü ‘edeb’ dedikleri şeydi – zarif söyleme ve güzel eyleme sanatı diyelim, Frenkçesi belki élégance olabilir. Mesela Sa’di’nin Gülistan ile Bostan’ını, kasaba imamının düşünce ufkuna kapılmadan okumaya çalış, ne kadar muhteşem bir insan idealinden söz ettiğini belki algılarsın. İtalyan Rönesansının egemen kültürel disiplini bilim değildir, din de değildir. Şiirdir. Ve yanısıra resim ve mimaridir. İyi şiir söyleyenin isterse iyi bir bilim adamı da olacağını var saymışlar. Ya da iyi bir kumandan, veya yargıç, veya banker.

Çünkü şiir, bugün ucuzlatıldığı seviyede görüldüğü gibi, çiçekle böcek meselesi değildir. Ciğerden gelen şekilsiz bir feryat da değildir. Her şeyden önce disiplindir, konvansiyondur. Ciğerden gelenin, kuşaktan kuşağa aktarılmış tecrübeyle terbiye edilmiş halidir. İyi şiir, yüzlerce yıllık bir edebi geçmişin titreşimlerini içinde taşır. Geçmiş ustaların dehasıyla aydınlanır.

En basit çoban türküsünde de güzellik bulabilirsin, ona şüphe yok. Ama akılla ve bin bir emekle inşa edilmiş bir kültürün yankılarını barındıran bir sanat eserindeki duygu zenginliğini bulamazsın. Unut.

*
Ama diyeceksin, o dediğin elit eğitimi. Eski zaman elitleri yok artık bu çağda. Kitle eğitimi kitleler içindir. Hem şiir karın doyurmaz ki? Eğitim dediğin üretime hizmet etmeli. Bu devirde üretim şart.

Olur. Onun da cevabı vardır elbet. Ama saat geç oldu, yarına misafirlerim var. Bu günlük bu kadarı yetsin.   


30 Kasım 2017 Perşembe

Şiir, şuur, şiar

Şiˁr Arapçanın köklü kavramlarından biri, Kuran öncesinden beri kullanılmış, “belli konvansiyonlara göre vezinle söz söyleme sanatı”. Genel kabule göre şaˁara  (“bilmek, anlamak”) fiilinin bir türeviymiş. O fiilden bildiğimiz diğer kelimeler şuˁūr “bilinç” ve şiˁār “karşılıklı bilme, anlaşma” ve dolayısıyla “konvansiyon, parola”. Ayrıca Arapça maşˁar ve şiˁāra(t) "belgi, anıt, yol işareti" var. Şiˁrā "yol-gösteren yıldızı” yani Sirius. Latince Sirius adı, yıldız adlarının pek çoğu gibi, bir Ortadoğu dilinden alıntı olmalı. (Muhtemelen Fenikecedir, ki o da Aramicenin bir kolu, Arapçayla akraba).

Lakin anlam bağını kurmak kolay değil. Şiir nerede, “bilmek” nerede? Derin bir şuurun ürünü müymüş? Bir tür bilgelik olarak mı görmüşler? Şairler millete yol mu göstermiş? Üretebiliriz birtakım teoriler, ama içimize siner mi bilmem.

Öte yandan bakıyoruz Tevrat İbranicesine, şīr שִׄיר neymiş? “1. Dizi, dizgi, zincir, gerdanlık, 2. manzume, şiir, şarkı”. Mesela Kutsal Kitap’ın eski çevirisinde Neşideler Neşidesi, yenisinde Ezgiler Ezgisi diye çevirdikleri kitabın özgün adı Şīr haŞīrīm, İngilizcesi Song of Songs. Açıkça daha mantıklı bir derivasyon. Şiir nedir? Boncuk gibi dizili sözler, dize, nizam’dan nazım. “Bilinç, bilgelik” vs.den çok daha sade ve makul. Lakin İbranice/Aramice /ş/ Arapçada mutlaka /s/ olur, ayrıca Arapça o kıvrık şeyle gösterdiğimiz ˁayn sesi asla İbranicede kaybolmaz yahut y’ye dönüşmez. Bunları nasıl açıklayacağız? Bir fikrim yok.  

İbranice aynı kökten diğer sözcükler şǝrar “zincirlemek, dizmek”, şarar “zincir”, şarşereth gene bir çeşit zincir. Aa, bildiğimiz silsile değil mi? Arapça silsila(t) “zincir”, teselsül “zincirlenmek, zincirleme olmak”. S/Ş seslerine bitişik konumda L ile R’nin istikrarsızlaşması bütün dillerde tipik bir hadise. Bu dillerin kırk lehçesi varsa yirmisinde SLSL öbür yirmisinde SRSR diyorlardır, eminim.


İki gün sonra
Bu yazıya gelen on yorumdan sekizi, eski kültürlerde şiirle şuurun alakası, varoluşun anlamı, kehanetin kökleri vs. derin mevzulara giriyordu. Sonunda dayanamadım, cevap yazdım.

Bunların hepsi doğru olabilir. Lakin hiçbir kuvvet, şiirin en düz, en sıradan adının böyle felsefik atraksiyonlardan türediğine beni ikna edemeyecek. Şiir demek öncelikle lafı düzgün bir şekilde art arda dizmek ve tercihan makamla söylemek demek. Yunancasi poiema yani "imalat". Arapça öbür adı nazm, yani "dizmece". Ermenice o anlama gelen iki kelimeden biri ոտանաւոր "ayaklı", öbürü բանաստեղծել "laf dizmece" demek. Araplar niye o kadar fantazi takılsın ki?


26 Kasım 2017 Pazar

Peloponnes, Karagöz Adası

Peleponnes diye bir şey yok, Peloponnes var. Πελοπόννησος, yani Pelops'un Adası.
Pelops Πέλοψ "Karagöz" demek, miyop ("kısıkgöz"), hipermetrop ("ölçüsü yüksek göz"), kiklop ("çembergöz"), otopsi ("kendi gözüyle görmek"), sinopsis ("topluca göz atma"), optik ("gözsel") ve sairedeki op'la.
Rivayete göre Anadolu'da Lidya beyinin oğluymuş. Belki de şimdiki adı Dandalaz (Tantalos) olan yöreden, yani Aydın Karacasu ilçesinden gelmiş. (Diğer rivayete göre Paflagonyalı Enet'lerdenmiş, yani Amasra ve Cideros [Cide] tarafından.) Babasıyla hayli kanlı bir vukuattan sonra bu taraflara göçmüş. Sonradan kendi adıyla anılan yarımadanın tüm aşiretlerini birleştirmiş. On iki oğlu, dört damadı ve bir gayrimeşru oğlu vasıtasıyla yarımadanın 16 veya 17 yerleşiminin atası olmuş. Onların birliğinin simgesi olan Olimpiyat oyunlarını tesis etmiş.
Geç Bronz Çağı öncesi (MÖ 2. binyıl başı? daha erken?) Anadolu'dan Yunanistan'a göçler meselesi ilginç bir konu. Yeterince çalışılmış olduğunu sanmıyorum. Oysa bilhassa Anadolu ve Balkanlardaki arkaik yer adları konusunda eminim aydınlatacağı birçok karanlık nokta vardır.

*
On iki oğul, dört kız, bir gayrimeşru oğul hikayesine dikkat edin. Dünyanın hemen her yerinde mitik şecerelerde buna benzer anlatılara rastlarsınız. On iki şehir (veya on iki aşiret) aslen akrabadır, dördü ayrı soydan olup sonradan evlilik yoluyla müttefik olmuştur, biri soysuzdur çok kavga ettik onlarla demek istiyor. Etnogenez - kavimlerin doğuşu - böyle bir şey. Kim bilir ne kadar karmaşık bir olaylar dizisi, psikolojikman herkesi tatmin eden bir ortak anlatıya bağlanmış.

24 Kasım 2017 Cuma

Kuşadası köyleri

Resmi adı Soğucak ama herkes Anya diye bilir, Kuşadası'na yakın köy. Sevimlicene bir yerdi, şimdi etrafı bir örnek sitelere boğuldu. Hatta arkadaşımız rahmetli kitapçı Haluk orada bir kooperatife girmişti, bizi de ikna etmeye çalışmıştı.
Antik çağda Anaía ve Batinêtis Samos devletinin ana karadaki ayağı imiş. Bu yüzden önceleri Milet'le, daha sonra Efes'le birkaç defa çatışmışlar. Anaía belli, Batinêtis meçhul, muhtemelen Davutlar-Güzelçamlı olmalı. [Doğanbey - Tuzburgazı yöresi olabilir mi? Sanmam.]
MÖ 430 küsurda Atinalıların desteklediği demokratik parti Samos'ta iktidarı ele geçirince, oligarşik parti taraftarları Anya'ya göçüp ayrı devlet kurmuşlar. Peloponnes Savaşlarında Sparta safında öbür Samoslulara karşı savaşmışlar. İskender fethinden sonra buralara egemen olan Perdikkas genel af çıkarmış, böylece Anya'dakiler anavatana dönebilmişler.
Yunanca hocamla Samos Tarihi kitabını okuyoruz, oradan bu bilgiler.

*
Güzelçamlı'nın bulabildiğim en eski adı Çanlı, 19. yüzyılda. İslam hukukuna göre İslam ülkesinde kilise çanı yasak olduğundan, ve Osmanlı diyarında öyle bir şeye ancak 1840 veya 50'lerde izin verildiğinden, ismin de geç döneme ait olduğunu tahmin edebiliriz. İslami kulakları tırmalayan bir isim.
1900'lerin başına ait Aydın vilayeti salnamelerinde bir Rum Çamlı, namı diğer Gâvur Çamlı, bir de Türk Çamlı görünüyor. Sanırım ilki bugünkü Güzelçamlı, ikincisi Davutlar olmalı.

23 Kasım 2017 Perşembe

Türkçe tarihi 10: Osmanlı Fransızcası

Erken dönem Franszıca alıntılarda bazı biçimsel özellikler göze çarpar. Örneğin Franszıca sağır +e ile yazılan dişil sözcükler, 19. yy sonlarına dek Türkçede +a sonsesiyle gösterilir. Bu husus, dönemin Fransızca telaffuzunu yansıtır.

batarya, diploma, entrika, forma, isteka, jandarma, kadavra, karamela, kontra, kopya, krema, kumanda, kumpanya, madalya, madama, manevra, marka, mezura, mezura, moda, natura, nota, pırlanta, plaka, politika, posta, romatizma, rondela, tabela, üniforma

Fransızca çift sessizle biten eril sözcüklere Türkçede +o sonsesi eklenir.

banko, bilardo, iskonto, kadastro, kadro, manifesto, parlamento, protesto, tiyatro ( <  banque, billard, escompte, cadastre, cadre, manifeste...)

Dişil +a ve eril +o takıları İtalyancayı andırsa da bu sözcüklerin İtalyancadan alıntı olmaları olasılığı düşüktür. Örneğin alıntı tarihinde İtalya’da parlamento kurumu mevcut değildir; kadastro İtalyancada kullanılmaz; kumanda, manevra, jandarma, üniforma, madalya 19. yy’da Osmanlı ordusunda Fransızlar eliyle girişilen reform çalışmaları çerçevesinde benimsenmiş sözcüklerdir; politika Fransızca olan uluslararası diplomasi dilinden alınmıştır; diploma, moda ve tiyatro kavramlarının Fransız modellerinden aktarım öyküsü ayrıntılı olarak bilinir.

Bu ve buna benzer biçimsel özelliklerden, bazı sözcüklerin Türkçeye aktarılma tarihi yaklaşık olarak kestirilebilir. Mesela dişil sözcüklere +a ekleme alışkanlığının en geç 1860 dolayında sona erdiği anlaşılıyor. Dolayısıyla borsa, nota, entrika, madalya gibi sözcüklerin elimizdeki örnekleri biraz daha geç tarihe de ait olsa gerçekte 1860'tan eski olduklarını kesine yakın bir şekilde söyleyebiliriz. Aynı şekilde, asfalt, kobalt, modern, şans sözcükleri 1860'lardan, hatta 70'lerden eski olamaz, aksi halde halen asfalto, kobalto, moderno ve şanso diyor olurduk. 


İngilizce ile tanışma
19. yy sonuna dek Türkçede kullanılan İngilizce kelimeler 80 dolayındadır. Bunlar arasında buharlı gemi çağının denizcilik terimleri (fayrap, gambot, istimbot, salmastra, tornistan, torpido, transatlantik, uskuna, uskur, yat), mekanik yenilikler (fonograf, kok kömürü, primüs lambası, ray, revolver, roket, şarapnel, telgraf, tren, tramvay, vagon, vinç), Anglo-Amerikan kültürüne özgü kurum ve kavramlar (jüri, miting, pijama, spor, turist) ile, ilginç bir şekilde, alkollü içki kültürüne ilişkin adlar (bar, bitter, cin, panç, rom, viski) önemli bir yer tutar.

Aşağıdaki listede doğrudan doğruya İngilizceden alınmış olup 1901 yılından eski Türkçe metinlerde ve sözlüklerde tespit edebildiğimiz sözcükler gösterilmiştir. İngilizce kökenli olduğu halde Fransızca üzerinden alınmış olması muhtemel olan, ya da İngilizce ve Fransızcada ortak olan kelimeler gösterilmemiştir.

ararot, armonika, banknot, bar, bitter, boks, buldog, bütçe, centilmen, cin “bir içki”, dinozor, dok, dolar, fanila, fayrap, fit “ölçü birimi”, fonograf, galon, gambot, islim/istim, ispiritizma, istimbot, jüri, kanguru, kaşmir, kok, kulüp, leydi, lord, makadam, makrame, maun, mildiyö, miting, panç, panorama, pantograf, pijama, primüs, ray, redingot, revolver, roket, rom, salmastra, sör “beyefendi”, spor, sterlin, stop, stor “perde”, şarapnel, şilin, tartan1, telgraf, tifo, tik “bir ağaç”, tombak, tornistan, torpido, tramvay, transatlantik, tren, tungsten, turist, turmalin, uskuna, uskur, vagon, vinç, viski, yat

22 Kasım 2017 Çarşamba

Türkçe tarihi 9: Türkiye Türkçesinin ilk şairleri

Prof. Dr. Fuad Köprülü’nün, Mevlana, Sultan Veled, Ahmed Fakih, Yunus Emre, Şeyyad Hamza ve Hoca Dehhani’yi 13. yy Türk edebiyatına örnek olarak gösterdiğini [dünkü yazıda] gördük.

Mesnevi ve Divan müellifi Mevlana’nın a) eserlerini Türkçe değil Farsça yazdığı, b) Türkçe bildiğine dair herhangi bir delil bulunmadığı, c) eserinde Türkçeye değindiği veya Türkçe birkaç ibare aktardığı noktalarda alaycı ve aşağılayıcı bir dil kullandığı bilinen hususlardandır. Dolayısıyla Mevlana’yı hangi anlamda “Türk” edebiyatına ait sayacağımız açık değildir.

Oğlu Sultan Veled’in Farsça Divan’ına dahil olan 15 adet kısmen veya tamamen Türkçe şiiri ile yine aynı yazara ait (Farsça) İbtida-name ve Rebab-name’deki Türkçe beyitler, 1925’te Kilisli Rifat Bey tarafından yayımlanmıştır. Yayına dayanak olan en eski yazma nüsha H 712 (M 1312) tarihli olduğuna ve Sultan Veled genel kabule göre 1320’de vefat ettiğine göre bu manzumeleri 14. yy’ın ilk yıllarına ait en erken TTü metinler arasında saymak yanlış olmaz.

Ahmed Fakih’in Çarhname isimli 88 beyitlik kasidesini Köprülü Eski Anadolu Türkçesinin ilk örneği olarak lanse etmiştir. Mevlana’nın Mesnevi’de sözünü ettiği Ahmet Fakih, Konya sokaklarında ağlayıp haykırarak dolaşan meczup bir derviştir; Mevlana onunla zühd ve takvanın anlamını tartışır. Demek ki Çarhname 13. yy ortalarına ait olmalıdır. Köprülü’nün öğrencisi M. Mansuroğlu eseri bu teori doğrultusunda iyice arkaize ettiği (eskittiği) bir dille yorumlayıp 1956’da yayımlar. 1963’te British Museum’da bulunan bir yazmada şairin başka bir eseri, Kitabu evsafı mesacidi'ş-şerife keşfedilir. Bu eser bir hac rehberidir. Şam, Kudüs, Mekke ve Medine’deki camileri ayrıntılı bir şekilde tarif eder, hacılar için faydalı olabilecek bilgiler verir, okura haccın zorluklarından çekinmemeyi telkin eder.

Sokaklarda yatıp kalkan ve gelip geçene haykıran bir dervişin Türkçenin ilk tüketici-dostu turist rehberini yazmış olması absürt bir düşüncedir. Çağın en popüler ad ve mesleklerinden ikisine sahip olan bir şairin 13. yy’da yaşamış olan derviş Ahmed Fakih olduğunu – elde başka herhangi bir kanıt olmadan – tahmin etmek ise cüretkâr bir hayal gücüne işaret eder.

Yunus Emre vakası, tarihlendirme konusunda hüküm süren kargaşanın mükemmel bir örneğidir.

Yunus Emre veya Aşık Yunus mahlâsıyla yazan şair veya şairlerin hangi tarihte ve nerede yaşadığına dair güvenilir herhangi bir bilgi yoktur. Eldeki yazmaların en erkeni olan Bursa nüshası 15. yy ikinci yarısına, Fatih nüshası “tahminen 15. yy’a”, Nuruosmaniye nüshası 1540 yılına aittir. Köprülü’nün “Selçuklu yazmalarıyla uygunluk arzettiğini” belirterek 13. yy’a zumladığı Karaman nüshasını inceleyen Abdülbaki Gölpınarlı, bu nüshanın 18. asra ait olduğu sonucuna varmıştır.

Anadolu evliyalarının menkıbelerini derleyen en önemli kaynak olan Taşköprülüzade’nin Şakayık-ı Numaniye zeyline göre Yunus Yıldırım Bayezid devrinde (1389-1402), Aşıkpaşazade tarihine göre ise Orhan ve I. Murat (1326-1389) zamanında yaşamıştır. Adnan Erzi tarafından Bayezid Kütüphanesinde bulunduğu iddia edilen bir belgeye göre Yunus Emre 720 = 1320 yılında vefat etmiştir. Tıpkıbasımını hiçbir yerde bulamadığımız bu belgenin niteliği ve güvenilirliği meçhuldür. Buna rağmen Türkiye’de Yunus Emre hakkında yayımlanmış yüzü aşkın akademik yayın (ve onlara istinaden binlerce okul kitabı ve on binlerce internet sayfası), nihai kaynağı sorgulamaksızın, birbirlerine atıfla, bu tarihi şairin ölüm yılı olarak aktarırlar.

Ülkede sayısız Yunus Emre derlemesi yayımlandığı halde, ciddiye alınabilecek nitelikte bir edisyon kritik henüz yoktur. Şair(ler)in bilinen iki eseri olan Divan ve Risaletü’n-Nushiye’nin farklı yazmaları arasında görülen fevkalade içerik farkları belgelenmemiştir. Üslup ve kişilik olarak apayrı iklimlerin eseri olan Divan ile Risale’nin aynı şairin eseri olup olamayacağına dair kayda değer bir tartışma eğer yapılmış ise bilgimiz yoktur.

Divan’ın çeşitli nüshalarında dört yerde anılan mevlānā sözcüğünden hareketle Yunus’un Celaleddin Rumi ile çağdaş olduğu, hatta onunla karşılaştığı ve birlikte zikr ettiği sonucu çıkarılmış, bu görüş binlerce kez tekrarlanarak tartışılmaz bir veri statüsüne kavuşmuştur. Oysa Divan’daki dört örneğin en az ikisinde, mevlānā deyimiyle Mesnevi sahibinin değil, alelumum bir “üstad” ya da “hocamız” kast edildiği açıktır. [Bilenlerden özür dileyerek hatırlatalım ki mevlānā "hocamız" demektir.] Celaleddin adının zikredildiği 396 numaralı şiirde ise bu isim Hz. İbrahim’den başlayarak yirmi küsur İslam ve tasavvuf büyüğü dizisi içinde, tarihi bir şahsiyet olarak anılmıştır. Dört şiirden her birinin Yunus Emre’ye aitliği kuşkuludur; hangi beyitlerin, bugün içyüzüne vakıf olmadığımız tarikat polemikleri gereğince eklenmiş, tahrif edilmiş ya da sözlü aktarımda yanlış hatırlanmış olduklarını bilmek mümkün değildir.

Risale’nin sondan yedinci beytine eklenen 707 (=1307) tarihi, gözü veya nazım duygusu olan herkesin kolayca göreceği üzere, sonradan yapılmış bir ekleme (interpolation) olmalıdır. Bu beytin doğru dürüst bir metin analizi yapılmamış, çeşitli yazmalardaki varyantları (eğer varsa) yayımlanmamıştır.

Özetle Yunus Emre külliyatı hakkında güvenle söyleyebileceklerimiz şundan ibarettir,
  1. Şiirlerin çoğu 15. yy’ın ilk yarısında veya daha önce, bir veya birkaç şair tarafından söylenmiştir.
  2. Risale’nin dili 14. yy’ın ilk çeyreğine ait en erken TTü metinleri andırır; 1300 ila 1330 gibi bir tarihte kaydedilmiş olması mümkündür.
  3. Gelişkin bir şiir diline sahip olan Divan’ın büyük bölümü, 14. yy’ın ortalarından sonraki bir tarihte derlenmiş olmalıdır; ancak bazı şiirler daha sonra, hatta (“Çıkdım erik dalına anda yedim üzümü” mısraıyla başlayan manzume gibi) çok sonra eklenmiş olabilir.
Şeyyad Hamza’yı keşfeden ve Türkoloji dünyasına tanıtan yine Köprülü’dür [Anatolische Dichter der Seldschukenzeit, 1: Şayyād Hamzā, KCsA I/3, 1922], 16. yy tezkirecilerinden Lamiˁī’nin aktardığı müstehcen bir fıkraya istinaden Hamza’nın Nasreddin Hoca ile çağdaş olduğu kanısına varmış, buradan hareketle ve sonsuz bir özgüvenle 13. yy şairleri, dil özellikleri, edebi ve sosyal akımları, milli duyguları, ve “kasabadan kasabaya gezen bir nevi serseri dervişler” olduklarını iddia ettiği şeyyadlar hakkında ansiklopedik denecek mahiyette bilgiler vermiştir. Dehri Dilçin [Şeyyad Hamza: Yusuf ve Zeliha, TDK 1945], Mecdut Mansuroğlu [“Anadolu’da Türk Yazı Dilinin Başlaması ve Gelişmesi”, İÜEF TDE 1951] ve sayısız diğerleri bu verilerden hareket eder ve üzerine inşa ederler.

1985’te Doerfer ve Adamoviç, ayrı ayrı makalelerde, ilk kez bu görüşleri eleştirerek Şeyyad Hamza’nın 14. veya 15. yy şairlerinden olması gerektiğini ileri sürerler. 1987’de Marmara Ü Türklük Araştırmaları dergisinde yayımlanan makalesinde Metin Akar, Şeyyad Hamza’nın H 749 (M 1348) tarihli olması kuvvetle muhtemel bir şiirine işaret eder. Bu şiirde, 1345-1353 yılları arasında dünyayı kasıp kavuran veba salgınından söz edilmektedir. Nitekim Şeyyad Hamza’nın kızına ait 749 tarihli bir mezar taşı daha 1934 yılında Akşehir’de bulunmuş fakat üzerinde yeterince durulmamıştır.

Şayyād شيّاد Arapça “sıvacı, sıvayıcı” anlamında bir meslek adıdır [Lane 1629, şyd maddesi]. Şairin adı galip ihtimalle Sıvacı Hamza anlamına gelir. Diğer yandan  “deli, divane” anlamında Farsça şeydā شيدا ve bundan alınmış olan Arapça şeyd شيد sözcüğü mevcuttur ve şairin adında belki bir sözcük oyunu, hatta bir yazım ve aktarım hatası olabileceğini düşündürür. Her halükârda Köprülü’nün iddia ettiği gibi ‘derviş’ ve hele ‘bir derviş türü’ anlamına gelen bir şeyyad tabirinin bulunduğuna dair en ufak bir belirti yoktur.

[devamı yok]

[Devamında Aziz Merhan'ın şu makalesini okumanızı öneririm: http://www.tdk.gov.tr/images/Aziz%20MERHAN.pdf]

Lakerda

Bir kere doğal dilde hiçbir kelime bir anekdottan türemez. O yüzden “bir adam varmış, tuzlanmış balığı çok severmiş, bana sevdiğim balığı getirin demiş, o yüzden adı la querida (“sevilen bayan”) olmuş” gibi bir hikâye duyarsan hemen oradan kaç. Uyduruyorlar.

Latince lacertus ve lacerta, telaffuzu /lakerta/, birinci anlamı “kertenkele”, ikinci anlamı glossalarda “σαύρα’ya benzer bir balık, τράχουρος” diye verilen mahluk. Saura Yunancada hem kertenkele, hem istavrit balığıdır. Trachouros da istavritin irice bir çeşidi, sanırım yanında fermuar gibi bir dikişi olanı. Helenistik devir yazarlarından Athenaios’un Deipnosophistai (“Sofra Alimleri”) eserinde ve tabip Galenos külliyatında tarif edilmiş. Bilimsel adı trachurus, İngilizcesi horse mackerel, Türkçesi Fishbase’te karagöz istavrit diye geçiyor.  İtalyancada halen bu balığın adı lacert veya lacierte (/laçerte/) imiş. Ayrıca scombro bastardo da denirmiş, yani piç uskumru.

Kertenkelenin İtalyancası lucertole (/luçertole/), İspanyolca ve Portekizce lagarto, Katalanca ilk hecede nazalleşmeyle llangardaix, Fransızcası lézard. Hiç biri tatmin edici bir ses dönüşümü sunmuyor. En akla yakını İspanyolcası, ama İspanyolcada tipik olan ötümlü /g/ sesinin Türkçeye veya Yunancaya /k/ olarak gelmesi için makul bir sebep göremiyorum. Yunancaya ta eski devirde direkt Latinceden alınmış desek mutlaka kaydı olur, oysa ne Antik çağda ne Ortaçağ Rumcasında böyle bir sözcük görünmüyor. Ancak 1890 küsur tarihli Kamus-ı Rumi’de buldum, Yunanca λακέρδα, karşılığı Türkçe lakerda. Açıklama yok.

Türkçede en erken Kanuni Süleyman dönemine ait bir kanunnamede bulmuşum, ama sayfa no. ve metin örneği almayı ihmal etmişim. Evliya Çelebi’de “mevsiminde uskumrī balığı ve palamida ve alakerda ve fuçida ve kefal...” şeklinde bir balık listesinde geçiyor. Demek ki 17. yy’da henüz “tuzlanmış palamut” anlamında değil, bir balık türünün adı. Başa eklenen ‘a’ o dönemin Türkçesi için tipik, ‘l’ harfiyle kelime başlatmayı sevmiyorlar. 19. yy’da Vefik Paşa لاكرده  için Rumcadır demiş, “altı parmak palamudun tuzlaması” diye tanımlamış.