9 Mart 2015 Pazartesi

Hazine nasıl aranır?

Eski Farsça sözcüğün, diğer eski Hint-İran dillerinde görülen burunsul ŋ sesiyle gaŋz olması lazım, Fransızca France der gibi, varla yok arası bir /n/ sesi düşün. Eski Farsça çok az yazılı belgesi olan bir dil olduğundan kaydedilmemiş. Orta Farsçada (yani MS 0-700 arası) ganz, gazn, ganznak, ganzînak biçimleriyle bol bol karşımıza çıkıyor. Bkz. Durkin-Meisterernst, Middle Persian, sf. 163 ve 170. Bildiğimiz "hazine" demek, binbir gece masallarında padişahın altın ve mücevheratla doldurduğu korunaklı kasa dairesi. Antik İran coğrafyasının her ucunda şehir ve kasaba adı olarak kullanılmış. Azerbaycan'daki Gence, Afganistan'daki Gazne, Filistin'deki Gaza hep aynı. Keza şimdiki Bingöl yakınında eskiden il merkezi iken 1925'te taş üstüne taş bırakmamacasına yıkılan Genc şehri. (Bugünkü Genç ilçesi değil, orası sonradan yapma bir yer.) Keza Van Gölü'nün güney yakasında bir zamanlar benim köy inşa etmeye heveslendiğim Ganzak köyü. Hepsi de bir tarihte padişah maliyesinin bir şubesini konuk etmişler.

Şarkta padişahlık adabını bin küsur sene boyunca İranlılar belirlediğinden, komşu dillerin tümü bu kavramı Farsçadan ödünç almışlar. Ermenice gandz գանձ, bugünkü bizim lehçede telaffuzu kants, İranî bir alıntı, "hazine" demek. Arapça xazne veya xazîne keza. Osmanlıca metinlerde Farsçadan direkt alınma genc ve gencîne ile Arapçalaştırılmış hazne ve hazîne eş sıklıkta geçer. Ama bugünkü dile sadece bu sonuncular kalmış.


Eski Yunanca gáza "hazine", ilk kez Aristo'nun talebesi Theophrastos'ta geçiyor, yani İskender fetihlerinden az bir şey sonra. Lewis & Short sözlüğü, Clarendon Press 1996 basımı, sf 335, "Farsça bir sözcüktür" diye belirtmiş. Nereden bilmiş diye normal olarak Perseus'tan orijinal metinleri bulup çek ederim ama burada öyle bir imkânım yok, inanacağız. Bizans'ta gazophylaks "hazine nazırı", Ortaçağ Latincesinde de gazophylacium görülüyor, mesela Luca kentinin 14. yy'a ait vekayiinde, bkz. Du Cange, Glossarium, cilt IV sf. 49. Ayrıca Yunanca küçültme ekiyle gazaria varmış, o da hazine, aslında "hazinecik, küçük hazine". Aynı sayfada.

Venedik lehçesinde gaza "bir para birimi, kese" diye geçiyor. Sanırım kastettikleri şey bilfiil basılı bir sikke değil, bir ödeme birimi. Osmanlı'da bir kese akça da aynen öyledir, belli ki ticari hayatta alışılagelmiş bir miktar kastediliyor, yoksa "elli kese altın haraç ödedi" dediği zaman ne demek istediği anlaşılmazdı, kesenin ufağı var büyüğü var. Gazeta gaza'nın küçüğü, "kesecik". Sözlüğe "Venedik'te bir para birimi" diye yazmışım. Venedikçe kaynaklarım elimde değil, şimdi kuşkuya düştüm, gazeta diye bir sikke var mı gerçekten, yoksa yine itibari bir miktar mı kastediliyor. Bilemedim, sinir oldum.

(İtalyanca gazetta Venedikçede tek t ile gazeta olur, o da aklınızda bulunsun.)

Venedik'te Gazeta adını taşıyan haber bültenleri ilkin 16. yy'ın son yıllarında basılmaya başlanmış. "Kesecik" mi demek istemişler, yoksa bazı popüler etimoloji kaynaklarında yazdığı gibi nüshası bir gazeta fiyatına satıldığı için mi öyle denmiş, onu da bilemedim. Hadise Avrupa çapında ilgi görmüş, Venedik'in kendine has dedikoducu tüccar cumhuriyetine özgü bir kurum olarak görülmüş. Venedik dışında ilk Gazette Otuz Yıl Savaşlarının ilk yıllarında, yani 1620'lerde, Almanya'da meşhur banker ailesi Fugger'ler tarafından çıkarılmış – ki Fugger'lerin de o yıllarda bir ayağının Venedik'te olduğu malumdur. Gazetelerin ne bela şeyler olduğuna dair bilinen ilk eleştirel makaleyi 1626 veya 28 gibi bir tarihte Tübingen üniversitesinde siyasal bilgiler hocası olan Christoph Besold yazmış. Bu Besold hakkında 1982'de üç-dört ay uğraşıp uzun bir makale yazmıştım, oradan biliyorum.

Fransa'da saray haberlerini derleyen ilk gazette 14. Louis zamanında çıktı diye hatırlıyorum, 1600'lerin ikinci yarısı olmalı. Osmanlıda gazeta evrakı deyimini en erken Ebubekir Ratıb Efendi'nin 1792 tarihli Nemçe Sefaretnamesinde bulmuşum. Daha erkenini bilen varsa haber etsin lütfen.

Bir tane daha kelimemiz var bu kökten gelen, kırk yıl düşünsen aklına gelmez.

Aramiceye bakıyoruz. Genez גֵנֶז Kudüs'teki tapınak hazinesine verilen ad. Tevrat'ta geçermiş, metin elimde yok, ama nesine isterseniz varım, İranlıların sponsorluğunda inşa edilen İkinci Tapınak devrine, yani MÖ 500'den sonrasına aittir. Ginzâ, gnîzâ ve ginzak, Talmud'da, yani Milat sonrasında, "treasury, store" diye geçiyor. Bkz. Jastrow, Targumim ve Talmud Sözlüğü, sf. 258. Bir tane meşhur Kahire genîza'sı vardır (Cairo genizah), bilir misiniz? Kahire'deki bir Yahudi sinagogunun Ortaçağ'a ait evrak arşivi, 20. yy'da keşfedildi, Ortaçağ Mısır sosyal tarihine ve Ortaçağ Yahudi tarihine ilişkin eldeki en önemli bilgi kaynağıdır. O konuları okumaya niyetlenince her yerde karşınıza çıkar.

Aramice /g/ sesinin Arapçada daima /c/ okunduğunu biliyoruz. Peki Arapça cinâze yahut cenâze ne demek? Esasen "sanduka" sanırım, ikincil olarak "sanduka ile birlikte ceset" yahut cesedin kendisi. Bkz. Lane, An Arabic Lexicon, cilt II sf. 470. Anlam kayması müthiş: hazine > sanduka > ceset. Tam olarak ne zaman, nerede ve hangi kültürel koşullarda o anlam kayması gerçekleşmiş? İslam öncesi mi sonrası mı? Aramca bünyesinde mi Arapçada mı? Teolojik kasti neymiş? Bulabilsen kültür tarihine ilişkin başlı başına bir eser olur. Buluruz belki bir gün.

Nektar ve Batı

Theba kentini kuran Fenikeli Kadmos'un hanedanıyla lisedeyken tanışmıştım. Oedipus ve Antigone, Laios ve Kreon, talihsiz kraliçe Iokaste, düşman kardeşler Polynikes ve Eteokles ile sonradan epey mesaimiz oldu. Hölderlin'in "Gemeinsamschwesterliches, o Ismenes Haupt" yahut Cocteau'nun "Divum Iocastae caput mortuum" mısraları aklıma kazındı. O süreçte kimse bana Fenikece qdm diye yazılan sözcüğün "öncü, ata" anlamına geldiğini, bizim Arapçadan bildiğimiz kıdem ve kadîm ve mukaddem ile aynı şey olduğunu söylememişti. Keşfettiğimde galiba sene 2000 veya 2001'di. Gözümden bir perde düştü.

Daha sonra antik Yunanca etimolojinin iki klasik başvuru kaynağı, Pierre Chantraine'in Dictionnaire étymologique de la langue grecque'i ile Hjalmar Frisk'in Griechisches etymologisches Wörterbuch'unu edinme imkânı buldum. İkisini de yıllar boyu epey didikledim. Şimdi de önümde açık duruyorlar. Şunu farkettim: Hocaların Sami dilleri hakkında hiçbir fikri yok. Fraenkel, Lewy ve Masson gibi Semitistlerin yazılarına vakıflar; ama Yunancanın Sami dillerinden etkileşimi hakkında bağlayıcı bir şey söylemekten feci surette ürküyorlar. Chantraine'in nektar maddesine bak mesela. Yarım sayfa yazmış, Sanskritçeden bilmem nereye kadar on tane hipotez üzerinde durmuş, hiç birini beğenmemiş, ama gözünün önünde duran kaynağı (Lewy'ye değindiği halde) görememiş. Belli ki İbraniceden haberi yok. Bu da şaşılacak bir şey değil aslında: Akademik dünyada klasikçilerle şarkiyatçılar arasında aşılmaz bir duvar vardır, bir tür profesyonel deformasyon.

İbranice ve Aramice kalın k ve kalın t ile qtr "tütsülemek, buhur tüttürmek". Arapçadan bildiğimiz kitre (bir tür ağaç sakızı, reçine) ve katran (çam sakızı, sakız kıvamında zift) oradan geliyor. Lübnan'ın simgesi olan kédros > cédre > sedir ağacı da öyle. Bilumum Kuzeybatı Sami dillerinde niphˤel sıygası, tıpkı Arapça infiˤāl sıygası gibi (inzibat, inkılap, intibak, infilak, inkıta vb.) edilgen türevler yapıyor. O meyanda niqtār "reçinelenmiş" demek, yayin niqtār da "reçineli şarap". Olimpos tanrılarının ölümsüzlük içkisi meğer bildiğimiz retsina şarabı değil miymiş? (Galiba Homeros'tan birkaç yüzyıl önce, Miken sarayının envanter kayıtlarında da geçiyordu; ama ilgili kitaplarım yanımda değil, o yüzden kesin bir şey söyleyemiyorum.)

Fenike dili, genelde "Aramice" adı verilen Suriye yöresi dillerinin bir lehçesi. İbranice ile Süryanice de öyleler. Fenikeceden maalesef elde çok fazla yazılı materyel yok, kelime hazinemiz de bir-iki yüzü geçmiyor. O yüzden çoğu zaman analizi, bol yazılı belge üreten Arami ve İbrani dilleri üzerinden yapmak zorundayız. Ama bildiğimiz şu var. Yunan milleti denizciliği, denizaşırı ticareti ve yazıyı Fenikelilerden öğrenmiş. MÖ 700-600'lerde Akdeniz'in her bucağında onlarla kapışmış. Sicilya'da, Libya'da ve Anadolu'nun güneyinde onlarla dip dibe kentler kurmuş. Okeanos kavramını ve Atlas kapılarını onlardan duymuş.

Europa'nın orijinal kapsamı neydi? Homeros'ta zikredildiğine göre öz-Yunanca olduğunu varsayabilir miyiz? Elde internet yok, Paulis Reallexikon yok, destekli bir şey söylemem zor. Ama, bir, Homeros'taki yer adlarının birçoğunun MÖ 6. yy ortalarında Peisistratos'un nihai redaksiyonu sırasında eklendiğini varsaymak lazım. İki, hatırladığım kadarıyla dünyayı Asia (Ege'nin doğusu) ve Europa (Ege'nin batısı) diye ikiye ilk bölen hoca Milet'li Hekataios'tu, o da MÖ 6. yy'ın ikinci yarısı. Homeros eğer "Peloponnêsos ve Europa ve dalgaların yıkadığı adalar" demişse, bundan Europa'nın spesifik bir yer olduğu sonucu çıkmaz, adalar ve (ada = nêsos sayılan) Peloponnêsos dışında kalan Yunan veya Balkan yarımadası anlaşılır bence. Akdeniz coğrafyasını Fenikelilerden öğrenen Yunanlıların, batıdaki Karanlık Kıta'nın adını de onlardan almasında bir gariplik yok.

Ayin harfiyle ˤereb Aramicede "Batı" demek. Arapça eşdeğeri ğarb ve ğurûb, zira Arapçada varolan ğayn sesi Aramca ve Akadcada mevcut değil, o dillerde daima ˤayn ile karşılanıyor. (Aslı muhtemelen Arapça olmayan ˤArab etnoniminin de "Batı" ya da "Batılı" anlamına geldiğini savunanlar var.) İmdi, Samice ˤayn sesinin Yunanca eşdeğeri o'dur. (Bakınız, Arami/Fenike alfabesindeki … k-l-m-n-ˤayn-p-q-r-ş… dizisi Yunan alfabesinde k-l-m-n-ks-o-p-r-s olur. ks sonradan eklenmiştir; q ana Yunancada düşmüş, ama Batı lehçelerinde ve oradan mehuz Latin yazısında korunmuştur.) Dolayısıyla Fenikece sözcüğün Yunanca şeklinin oereba olması gerekir. Sanırım bu kadarı yeterli olmalı – eğer Avrupa'nın adını Zeus'un kovaladığı bir mitik şahsiyetten aldığına inanmak gibi bir yola gitmeyeceksek.

Gerçi mitik şahsiyetlerin adı Samice olmaz diye bir şey de yok. Misal, Tuphôn ya da Typhôn, Poseidon'un mu, rüzgâr tanrısı Aiolos'un mu oğluydu tam hatırlayamadım, feci fırtınaların sahibi. Yahudi ve Arami mitolojisinden tanıdığımız tūfān ile adaş olması tesadüf değil herhalde.



12 Aralık 2014 Cuma

Sözlük çalışmasına devam



Bunlar 11 – 18 Kasım arası çalıştıklarımın bir kısmı. Bugün 19 Kasım. Not almazsam unutuyorum.

Sıkıntı: 17. yy’da sadece “sıkılmış meyve suyu” anlamında. “Dert, kasvet” anlamı 19. yy’da mevcut.

Dişlek eskiden “dişlenmiş” demekken sonradan “dişi eksik”. Düzgün 19. yy’dan önce sadece “preparat, kimyasal karışım, kozmetik madde, göz sürmesi”; düzülmüş şey gibi. 1876’da Vefik Paşa üçüncü yahut dördüncü anlam olarak “muntazam” demiş.

Çizi krakerdeki çizi (cheesy) eklendi. Sübye2 (badem ve kavun çekirdeği şerbeti) eklendi. Lizozom, kovalent, geoid, kaykay, bestseller, graft, hat trick, blister, levitasyon, laylaylom eklendi. Eskiden maddealtı olan topak, ilahe, ilahiyat, çıtı pıtı için ayrı madde açıldı. İlahiyat ve ilahe 19. yy sonlarında uydurulmuş, Fransızca théologie ve déesse çevirisi. İslam geleneğinde böyle kavramlar yok. Mekke’deki dişi tanrılar ilahe değil, sanem diye geçer. Çıtı pıtı madde olmaya değer çünkü orijinal anlamı “hafif ses, çıtır pıtır” iken, 20. yy ortalarına doğru “ufak tefek” anlamını kazanmış.

+lı/+li ekinin evrimine ilişkin bir kafa karışıklığı vardı, düzeltildi. 20’ye yakın madde gözden geçirildi. Baki, cari, fani, müfteri, mühtedi, müsavi, müşteri, mütevelli, tedavi, terakki, veli vb. Arapçada uzun ye ile yazılmaz, oysa Osmanlıcada genellikle öyle yazılır, düzeltildi. Frenkçe +oid ile biten kelimelerin bir kısmı oid, bir kısmı oit yazılmıştı, hepsi TDK’nın istediği gibi oit yapıldı (asteroit, androit, şizoit, tiroit, negroit, tabloit). Sonra vazgeçildi, kararsız kalındı.

Bir değil iki tane grip var, biri film setinde kamera tutan adam. Buram buram’daki buramın kokuyla ya da buğuyla alakası yok, burmak fiilinden, “halkalanarak dumanı tütme” anlamında. Düşününce basit aslında ama düşünememişim. Branda esasen hamak, 1950 dolayında hamak bezi. Tıkmak ile tıkamak 16.-17. yy’da ayrışmış. Peki tıkaç hangisinin türevi?

Sürmek fiili tüm Türk dillerinde var ama geçişsiz anlamda kullanımı (işim uzun sürdü) Türkiye Türkçesine mahsus. Türkçede +r ile biten fiiller normal olarak geçişsiz olmaz. Çatı 17. yy’da sadece binanın üst örtüsünü tutan çapraz kaburga ağaçlarının adı, çatılan şey yani. 19. yy’da üst örtünün kendisi olmuş. Düşünürsen bizim ustalar da bazen o anlamda kullanırlar (çatıları çaktık Sevan Abi).

Tıp (iyileştirme) ve tayyip (iyi) aynı nihai kökten. Arapçada kalırsan anlaşılmıyor, ilkinin kökü Tbb, ikincisinin Tyb çünkü. Ama Aramice ve İbraniceye bakınca anlaşılıyor, ortak kök Tb, çünkü o dillerin grameri iki harfli köklere izin veriyor, Arapça vermiyor.

Dalkavuk Vefik Paşa’nın iddia ettiği gibi “yalın kavuk” mu, yoksa benim tahmin ettiğim gibi “kavuk sallayan” mı? Yarım saat uğraş, ufak tefek düzeltmeler yap, kesin sonuç yok halâ. Sapık 17. yy’da “sapa” anlamında, ana yoldan uzak yer. Güç ve gütmek aynı kökten, güvenmek de muhtemelen onlarla alakalı, ama Türkçe kökler meselesini şimdilik ertele, gayya kuyusudur. Güllabi iki alakasız kelime, biri gül suyu, diğeri tımarhane.

Kama bir sürü kaynakta Kafkas dillerinden alıntı diye geçer, hatta Ermenice olduğu söylenir. Kesinlikle değil, Türkçe, kakma demek, ikinci kafın yutulması tipik. Eski örneklere bakınca kuşku kalmıyor. Ermenice kam (çivi) apayrı kelime, alakası yok.

Pafta 1. vida dişi açan alet, 2. giysiye dikilen pul ya da payet, 3. harita yaprağı. Üçü de aslında aynı kavram, dikiş demek. Sözlükte vardı bunlar, ama çok kötü ifade edilmişti. Ayrı ayrı örneklerle netleştirildi.

Üşenmek ve usanmak aynı fiilin telaffuz ayrımına uğramış halleri. Zamanla anlam ayrışması olmuş, adım adım izleyebiliyorsun.

“Art” anlamına gelen peş 17. yy’da henüz yok, sanırım 18. yy’da aniden moda olmuş. Kafa karıştıran detay şu: Farsçada “ön” anlamına gelen pîş de bazı türevlerde Türkçe peş diye söylenir, peşgir (önlük), peşrev (introduction), peşîn (önceden) gibi. Eski yazıda fark belirgin, bu son saydıklarım daima ye ile uzun yazılıyor. Yeni yazıda ayrım kalmadığı için kafa karışıyor.

Eyvallah Arapça mı yoksa Türkçe eyi vallah mi demek? Modern Arapça kaynaklar elimde olmadığından çözemedim. Uğurlamak 17. yy’da “hırsızlık etmek, soygun yapmak” demek. Uğrulamak değil, gayet net yazılmış, uğûrlamak. Anlam bağını anlatmak şimdi uzun sürer, ama anlaşılamayacak bir şey değil. Üs sözcüğünün matematikteki kullanımı (8 üssü 5) Yeni Osmanlıca, 19. yy sonu, Fransızca base çevirisi.

Alt ve üst Eski Asya Türkçesinde yok, Clauson açıklamakta zorlanır, ben de lafı dolandırdıkça dolandırmışım. Şimdi netleşti. Genel kural: Oğuzca ve Kıpçakçanın, yani Türkiye Türkçesi, Azerice ve Tatarcanın atası olan Eski Batı Türkçesi, birçok açıdan Eski Asya Türkçesinden daha muhafazakâr bir diyalekt.

Alayiş binde bir de olsa halâ “tantana, gösteriş” anlamında kullanılır. Vefik Paşa buna galat-ı fahiş demiş. Alayiş (bulaşma) başka, arayiş (gösteriş) başka. Refah esasen “dinlenme, kafa dinleme” demekken 19. yy’da “bolluk, ekonomik rahatlık” ağır basmış.

Saat ibresi anlamında akrep ilk 16. yy’da görülüyor galiba. Arapçada var mıdır emin olamadım.

Demirhindi’nin temr-i hindî yani “Hint hurması” olduğunu biliyordum elbette. Ama Tevratta geçen Tamar/Thamar adının İbranice “hurma” anlamına geldiğini farketmemiştim.

Asır çok ilginç. Arapça anlamı “çağ, dönem”. “Yüz yıllık dönem” anlamı Fransızca siècle çevirisi, 19. yy Osmanlıcası. Buraya kadar normal, esas macera Aramice-İbraniceye bakınca başlıyor. İbranice ayin ve sad ile asereth (eth dişil eki) neymiş? 1. “sıkışma, kalabalık,” 2. “büyük panayır, festival, özellikle Pesah’tan sonraki elli günlük kutlama döneminin sonundaki Sukkoth festivali”, 3. dolayısıyla “yıllık dini günler takvimi, yıl”. Fiil kökü ayin ve sad ile ‘asar “sıkma”. Bak şu işe ki Arapçada da ‘asar “sıkma” demek, özellikle meyve suyu sıkma. “Sıkılmış meyve suyu” anlamında usare oradan

İslami teknik terimlerin neredeyse tamamı İbranice veya Aramiceden alıntı; hiç boş çıkmıyor. Hülle de öyle sanırım. Bkz. İbranice hillel ve hullāl “yemin bozmak, koşer statüsünü bozmak, zina veya boşanmış bir kadınla evlenme nedeniyle rahiplikten tard edilmek”. Ama tam emin olamadığım ayrıntılar var.

Yeni Osmanlıca tabirata devam: Reddiye 20. yy ortası, dansöz anlamında rakkase yine o civarda (Arapça rakkase: bir tür dans). “Canlılık” anlamında hayatiyet 1940’lar, “mühim” anlamında hayatî 1920’den önce. Tayf esasen “hayalet” demek, 19. yy sonunda optik tabiri olması Fransızca spéctre çevirisi. O da “1. hayalet, 2. spektrum”. Tensik (düzenlemek) fiilinden tensikat (düzenlemeler), 1908 ihtilalinden sonra yapılan bürokratik kıyımın yandaş medyadaki adı imiş. O tarihten bu yana “ihtiyaç fazlası memurları işten çıkarma” anlamında kullanılıyor.

Şifah dudak, şifahî “dudaksıl, dudağa ait”. “Sözle verilen ama yazıya geçirilmeyen emir” anlamı 19. yy bürokrasi dilinde türemiş. Tereddi İslam hukukunda “hayvanın bayırdan düşerek ölmesi”. Allah bilir hangi nedenle 20. yy başlarında Fransızca dégéneration karşılığı olarak benimsenmiş, 1920-30’ların en popüler kavramlarından biri olmuş, sonra yozlaşma diye Öztürkçesi icat edilmiş.

Mikyas “ölçü”; ilk kez 1900 tarihli Kamus-ı Türki’de görülen ilave anlamı “harita ölçeği”. Mevki “konum, konak”, yine aynı sözlükte ilk kez “vapur, tren ve tiyatroda farklı fiyatı olan bölüm”. Aynı sözlükten devam: iptidai (primitif, ilkel), tahkikat (recherche), inzal (ejaculation), teşrî (legislation, yasama), peyk (satellite, uydu), rüşeym (embryon), aksülamel (réaction, tepki), mazbata, vukuat. “Yürürlükteki yasa ve kurallar” anlamında mevzuat ilk kez 1945’te sözlüğe girmiş. 1945’te ilk kez görülen diğerleri: zerk etmek (injection), vecize (locution), insiyak (instincte, içgüdü), inkişaf (dévélopement). Osmanlının uydurmasyoncası Öztürkçecilerden zerre geri kalmıyor.

İvaz “bedel ödeme, adak adama”. Sözlükte vardı tabi, yenilik yok. Ama fark etmemiştim, Hacı İvaz yani Hacivad, Türkçe Satılmış adının tam çevirisi. (Arapça dad harfi Türkçede bazen z bazen d olur, kadı/kazasker, ramazan/ramadan gibi.)

Tesadüf Arapçada ve 17. yy’da sadece “yolda birine rast gelmek, denk gelmek”. Soyut düzeyde “iradi kontrole tabi olmayan olay” anlamına 19. yy’dan önce rastlanmıyor. Ki İng/Fr accident kavramının o anlamı yüklenmesi de hayli geçtir. OED elimde değil, şimdi tam tarihini çıkartamadım, ama sanırım 18. yy olmalı. Bir ara bunu düşün: modern çağdan önce tesadüf kavramı var mıydı? Kavranabiliyor muydu? Kaza desen, “Allahın yargısı” demek. Kısmet desen “Allahın takdir ettiği” demek. Allah kavramı, bazı şeyleri henüz kavramlaştıramamanın eseri midir? Bir tür zihinsel azgelişmişlik?

Temkin esasen “pekişme, güçlenme” dolayısıyla “iktidar sergileme”. Meninski “vekar, kudret” demiş. Temkinli ilk kez 1900’da Kamus-ı Türki’de görülüyor, “ağır, vekarlı, sebatlı, metanet sahibi” diye açıklanmış. TDK 1945 basımı “ağırbaşlı” demiş. Bugünkü egemen anlamı ise “risk almama”. Evrime bakınız: “kudretli” > “ağır abi” > “ağırdan alır” > “korkak”. Gerçek dünyada da öyle değil midir? İktidar korkaklaştırır.

Elbise düğmesi 15. yy’da İtalya veya Felemenk’te icat edilmiş, Ortaçağ teknolojisine ilişkin bir kitaba başladım, oradan öğrendim. Eski Romalılar, Abbasiler, Haçlılar vb. henüz düğmeyi bilmiyorlardı yani, entari, aba, bornoz tipi şeyler giymişler. Türkçede esasen “düğüm” anlamına gelen düğme 1680 tarihli sözlükte elbise düğmesi anlamında geçiyor. Daha erkeni de vardır mutlaka ama bulamadım. Evliya Çelebi ise daima kopça diyor, daha ziyade gâvurların kullandığı egzotik bir nesne gibi söz ediyor. Kopça Bulgarca yahut Sırpça. Daha önce acaba Türkçe *topça ile alakalı olabilir mi diye fikir yürütmüştüm (Latincesi globulus mesela, “topçuk” demek). Ama değil sanırım. Olaydı Evliya farkında olurdu.

Dolay ve dolayı 17. yy’da sadece “çevre” anlamında. Mantıki illiyet ifade etmesi 19. yy’da. Dolayısîle (bilmünasebe) 1835 tarihli Bianchi sözlüğünde yok, 1876 tarihli Vefik Paşa’da var.

Kılık kılmak fiilinden, esas anlamı 19. yy’a dek “tavır ve hareket, adap, eylem tarzı”. “Giyinme tarzı” anlamı 19. yy’da öne çıkmış. Enteresan bir şekilde Arapça kıyafet sözcüğünün evrimi de aynı, ama o daha erken.

Farsça zer ve İngilizce gold aynı kelime. Daha önce de okumuştum, üzerinde durmamıştım, ya da aklım basmamıştı. İşin mekaniğine hakim oldukça olay çok basitleşiyor, “çocuk bile görür bunu yahu” oluyorsun. Hintavrupa Anadilindeki ötümlü damaksıl patlayıcıların (yani g, gh, gw, ghw) Hint-İran dillerinde sibilantlaşması (yani j, c, z ve dz seslerine dönüşmesi) standart kural. Farsçada r/l istikrarsızlığı da malum. Dolayısıyla *ghel > zer. Hakikaten basit, çok ciddiyim. Gold’daki d ektir, parıl-dı gibi bir anlamı var. Farsça eşdeğeri zerd, “altın sarısı” anlamında. Ayrıca bakınız Slavca zlato, zoloto, zloty (altın). Bize ne bunlardan derseniz zerde, zerdali, zerdeçal, zerrin ve zırnık (zer-nîk) derim.

Arapça kaf ve tı ile kutr öncelikle “halka”, ikincil olarak “yuvarlak olan her şey, küre, top”, geometride ise “dairenin veya kürenin çapı”. Bizde kutur. Aramice yine kaf ve tı ile katar “halkalanmak” ve ikincil olarak “dumanı tütmek” ve “tütsü”. Oradan ktreth “tütsü olarak yakılan reçine, sakız”. Arapça katre (ağaç sakızı, reçine) ve katran (çam sakızı, dolayısıyla sakız kıvamında neft, zift) Irak Aramicesinden alıntı mı, Arapçada paralel bir gelişme mi emin değilim.

Kurnaz Türkçe kurmak fiilinden gelir sanırdım. Değil galiba. Bir kere +naz ekini açıklamak zor. İkincisi eski sözlüklerde kurnas ve kurnaş geçiyor, 1900’den önce kurnaz yok. Anlamını da “hilekâr, ahlaksız, dolandırıcı, deyyus” diye vermişler.

Kubur 1. “lağım, kanalizasyon,” 2. dolayısıyla “yer altı su borusu, künk”, 3. “silindir şeklinde ok çantası”. Üçüncü anlam “boru” fikrinden mi türemiş, yoksa ayrı kelime mi? Karar veremedim.

Vakıa 18. yy’a dek öncelikle “rüya” demek, daha doğrusu rüyada gelen ve bir anlam ifade ettiği varsayılan şey. “Olay” anlamı 19., “olgu” anlamı 20. yy’da öne çıkmış.

Daha bir sürü var ama bu yetsin, işimden geri kalıyorum.

5 Kasım 2014 Çarşamba

Hapiste boş oturma çalış

Nişanyan Sözlük'te son aylarda yaptığım düzeltmeleri arkadaşlar dün ya da bugün sisteme yüklemiş olmalı. Bakın bakalım iyi olmuş mu?

*
22 Temmuz’da bilgisayar kullanmama izin verdiler. O günden beri haftada önceleri dört, sonra beş gün, günde 6-7 saat sözlüğüme çalışıyorum. Şakran'dayken kâğıt üzerinde de epeyce çalışmıştım. O notları sisteme geçirmek iki aydan fazla vaktimi aldı.

Esas yaptığım iş, her kelimenin Türkçe metinlerde tespit edebildiğim en eski örneğini alıntı olarak sözlüğe eklemek. Tabii bir tane alıntı bulmakla iş bitmiyor. Aşağı yukarı her kelimenin zaman içinde ortaya çıkmış birden fazla anlamı ve türlü nüansı var, onları da belgelemek lazım. Kelimenin telaffuzunda ve yazımında değişiklik olmuşsa onu da bazen göstermek gerekiyor. Türkçede bugüne kadar böyle bir çalışma yapılmamış. Yakınına bile gelinmemiş. Bu işin ağababası Oxford English Dictionary’dir, Victoria çağında bir tane deli adamın, Charles Ed. Murray’in eseri. Fransızca, Almanca ve İtalyanca’da da harikulade çalışmalar var. Başka dillerde varsa ben bilmiyorum.

Elimde 1545, 1680, 1835, 1876, 1900, 1924 tarihli Osmanlıca sözlükler ve TDK sözlüğünün 1945 ve 1955 basımları var. 4000 sayfalık Evliya Çelebi’yi, Fuzuli Divanını, Miratül Memalik’i, Codex Cumanicus’u, geçenlerde baskısı çıkan III Murad’a ait Kitabül Menam'ı taramayı bitirdim; şimdi Tacü’t-Tevarih'i çalışıyorum. Manyasizade’nin Gülistan tercümesi sırada. Aşıkpaşazade ve Kâtip Çelebi'nin güvenilir yeni yazı edisyonları var mı, bilmiyorum. Bilginiz varsa haber verin lütfen, işime yarar. Eski yazı olmuyor. Eski yazıyla bir kitap (Ahmed Şerif, Anadolu’da Tanin, 1909) taradım, çok fazla vaktimi aldı. Bir bakışta bütün sayfayı göremiyorum, mıy mıy mıy her cümleyi heceleyerek okumam lazım, olmuyor.

Sözlükte halen 14,744 maddebaşı var. 22 Temmuzdan bu yana 5,177 maddede toplam 12,485 düzeltme ve ekleme yapmışım. Daha doğrusu bunlar teker teker elle yaptıklarım. Search & replace ile yaptıklarımı, veritabanı manipülasyon programını kullanarak yaptığım otomatik işleri sistem saymıyor. Onlar daha çok yazım tutarlılığı ile ilgili işler, tırnak içinde tırnakları sistemleştir, alıntıda geçen maddebaşı kelimenin altını çiz, Almanca isimlerin ilk harfini büyüt, son harfi ye ile biten Arapça kelimelerin imlasını düzelt gibi şeyler. Sayılmadılar.

2,977 tane yeni alıntı eklemişim. Toplam alıntı sayısı böylece 9,357’yi bulmuş. Daha bir 10,000 tane kadar gerekir diye düşünüyorum; ideal toplamın 20,000 civarında olması lazım. Alıntı koymaya 2011’de başlamıştım. 2012’de Arsen, sonraki yaz Lora ve Bahar Cumhuriyet ve Milliyet arşivlerini taramada epey yardımcı oldular.

Yeni eklediğim maddebaşı kelimeler 226 tane. Bunların bir kısmı daha önce başka madde altındayken bağımsızlığa kavuşan derivatifler (atıştırmak, yolsuzluk, mülkiyet, ekşimik, yekpare, yekdiğer, saçma, götürü, senatör, garantör, kaldıraç, sevişmek, davetiye, lebiderya, halen, dezavantaj, dipçik, denizanası, yeniçeri vs.). Nişanyan Sözlük sade etimolojik sözlükten tarihî VE etimolojik sözlük olmaya doğru evrildikçe bu kelimeler de önem kazanıyor. Bugünkü anlamda davetiye ilk kez 1900’de kaydedilmiş. Sevişmek ta 1950’lere dek "karşılıklı birbirini sevmek" demek. Lebiderya "denizin kıyısı" demek iken "deniz manzaralı" anlamına 1970'lerde evrildi. Denizanası Evliya Çelebi zamanında deniz amı diye geçiyor. Etimolojik anlamda, yani köken itibariyle ilginç kelimeler değiller. Ama tarihî açıdan fantastik, değil mi?

Komple yeni olanlar 147 tane:
adana (kebap adı), agronomi, akar2 (minik sinek), amniyosentez, badya, behram, beybi, bıcır, bık bık, bonibon, break (boks terimi, bilgisayar terimi, dans türü), bulak, business, celali, celebrity, cibayet, couture, cover, çekçek, çırmık, dağlıç, dıdısının dıdısı, dilrüba, dulda, dum duma, eciş bücüş, efil efil, eğrek, emülgatör, faseta, festekiz, fevç, fılatiir, fısür, freak, freelance, frustre, gözgü, gurk (kuluçkaya hazırlanan tavuk), hab (uyku), happy hour, harddisk, hassa2 (sad ile özellik, sın ile duyu), havai, helme, helot, hemipleji, hık, hilti. hodbin, hohlamak, illuminati, implant, in cin, inkisar, istima, izbarço, junior, kabalal (toptan anlamı ayrı, Yahudi batıniliği ayrı), kalcı, kannabis, kantara, kelli (gayri anlamında), kemane, keşşaf. kickbox, klark çekmek, kobi, kupez, kuşane, lamekân, lorta, loser, lounge, lutr, mansur, maskara2 (makyaj malzemesi), metretul, mirket, mozzarella, muhaberat (modern Arapçadan), muharrer, murabba2 (dörtgen ayrı, reçel ayrı), musannif, müşabih, müterakim, nasır, nim, ninja, niyabet, numeratör, nusret, oğul2 (arı şeysı), om, orsa, otriş (devekuşu tüyü), panadura (domatesmiş), panç, pelet, pıtırcık, post-it, prekarize, premium, queer, quiz, reha, rikâp, rödövans, rubu tahtası, sandre, sazende, shingle, sırtı (bir tür olta), sin2 (bir yaş, iki mezar), single, sitcom, siyak, slovv, sorbe, stensil, stick, sureta, suzinak, süblitninal, süfla, sürümek, şah2 (şah damarı ve şaha kalkmak, hükümdar olan şahla alakası yok), şambre2 (bir tür kumaş ayrı, ılınmış şarap ayrı), şelişepik, şıpıdık, tegafül, tillah, tiye almak, torna (toplumsal olaylara müdahale aracı), topic, tutarık, iiber. vinyl, viral, wireless, x-ray, yelve, yuka, zero, zırtarmak.

Her gün gazeteyi elimde kalemle okuyorum, “nahann! bu yok bende” diye arasıra zıplıyorum. Taraf'tan bir tane bile çıkmıyor. Buna karşılık Hürriyet çok cesur. Özellikle magazin sayfaları ve sektör ekleri birer hazine.

Nasır (elde ayakta olan cinsi) yokmuş sözlükte, iyi mi? 18 sene boyunca gözden kaçmış. İzbarço yahut helot veya kickbox niye yok sözlüğünde diye kimse laf etmez herhalde, ama nasır olmaması ayıp.

*
On iki küsur bin düzeltme dedim. Ciddi ve yüz kızartıcı cinsten etimoloji hatası beş-altı tane çıktı. Mesela sürre (Osmanlı zamanında hac kervanıyla Mekke’ye gönderilen hediyeler) sözcüğünde uçmuşum. Halikarnas Balıkçısı ekolüne uyup kaldırım kelimesine Rumca etimoloji aramıştım; o da besbelli yanlış. Feci sayılabilecek editör hataları da var tek tük. Mesela “cetvel” anlamına gelen mastar ile “fiil kökü" anlamına gelen mastar yer değiştirmiş.

Yaklaşık 50 kelimede beni heyecanlandıran yeni etimolojik derinlikler buldum. Her biri birer ikişer Kelimebaz yazısı değer. Sade son bir haftadakilere (13-17 Ekim) değineyim:

Pür neşe ve pür nur o mevki'deki pür. Farsça, "dolu demek. Bu kadarı vardı sözlükte tabii. Olmayanı şu: Sözcüğün Hintavrupai orijinali *pln-os. (HAv /l/ Farsçada daima /r/ verir; Orta Farsça purn kayıtlı.) Latince plenus (dolu) ve İngilizce full (dolu) aynı kelime. Poligami'deki Yunanca polys (çok) aynı kökün türevi. 

Soytarı'nın aslı sa'terî, en az 18. yy’a dek böyle yazılmış. 1680 tarihli sözlükte "zıbıkçı avret” diye tanımlayıp şöyle açıklamış: mulier qui utitur instrumento zübuk modo explicato & se pro viro gerit, yani "zıbık adı verilen aleti kullanarak erkek rolü oynayan kadın”, anlam genişlemesiyle "rezillik, utanmazlık”. Arapça sözlüklerde sa'ter = “yapay penis, zıbık” diye vermişler. Klasik Arap sözlükçüleri Yunancadan alıntı olduğunda hemfikir imişler. Aslı tabii ki Yunanca satyros "1. Dionysos kültünde keçi ayaklı ve çıplak fallus ile tasvir edilen efsane yaratığı, 2. Eski Yunanda takma fallus taşıyan oyuncuların oynadığı gülünç ve müstehcen oyun.” 

‘Îd عيد bayram, özellikle Kurban Bayramı. Türkçede artık pek kullanılmıyor, ama mu‘ayede معايدة (bayramlaşma) sözüğünü hâlâ bilenler var. İslami teknik terimlerin neredeyse hepsi gibi Arapçaya Aramice/Süryaniceden alıntı. Aramice îd "1. yıldönümü, özellikle Hıristiyan geleneğinde yılın belli bir azize adanmış olan günü, yortu, 2. ay dönümü, kadınların ay hali, periyod”. ‘îddetâ bunun dişil hali, yine “ay hali” anlamında. Arapçası iddet “İslam hukukuna göre boşanan kadının bekleme süresi” olmuş. (Aramca fiil kökü ayin daleth. Arapçadan farklı olarak Aramice, iki harfli köklere izin veriyor ve fiil çekimi buna göre yapılıyor. Arapça gramer üçlü kökü zorunlu kıldığından, birinin kökü ayın ya dal, diğerininki ayın dal dal sayılmış, ikisi arasındaki anlam ve köken ilişkisi gözden kaybolmuş.)

Arife, Arapçası ‘arefe. Geleneksel Arap filolojisi burada iyice sapıtmış. Sözde Arafat dağından gelirmiş, Kurban Bayramını müjdeleyen boru o dağda çalınırmış, falan filan bir sürü palavra. Oysa hepimizin bildiği İbranice (ve Aramice) ‘erev “şabat arifesi” demek, yani “Yahudilerce kutsal sayılan Cumartesi gününden önceki akşam ve o akşam yapılan tören”. Sözcüğün esas anlamı “gün batımı, akşam”. Beth harfiyle ‘ereb ערב yazılıyor, ‘erev okunuyor; “batmak” fiilinden geliyor. Bittabii, bir Sami dilinde, muhtemelen Fenikecede “Batı” anlamına gelen ‘erebâ = Europa sözcüğüyle kökteş.

Put anlamına gelen sanem yine Arapçaya Aramiceden alınma bir sözcük. Aramice sad, yani kalın s harfiyle Selem Yahudilere göre “put, Musa’nın lanetleyip kırdığı kutsal inek tasviri”, Hıristiyanlara göre “aziz tasviri, ikona”. Aynı kökten gelen diğer kelimeler: kara, koyu renk, koyu renkli boya ile boyama, karalama, gece karanlığı vs. Kalın s ile Salmoth, hem İbranice hem Aramice “karanlık”. Belli ki kara > kara boya > boyalı resim gibi bir anlam evrimi olmuş. Salmoth dedik, biz bu kelimeyi tanıyoruz. Aynı kökün öz-Arapça biçiminden, kalın za ile Zulmet = “karanlık”. Genel kural, karşılaştırmalı Sami fonolojisine dair her makalenin ilk üç beş sayfasında karşına çıkar: öz-Arapça üç ayrı ses, kalın sad, kalın za ve kalın zad/dad, Aramice ve İbranicede tek sad sesini karşılar. Budur.

Bunlar göz kamaştırıcı olanlar. Daha sıradan yüze yakın ufak inci sayabilirim, hepsi son bir haftanın rekoltesi. Mesela nakış Arapça “çizim”, ama en dipteki anlamı “çalma, vurma, bıçak vurma”. Münakaşa aynı kökten, “çatışma, vuruşma”; “karşılıklı birbirinin karizmasını çizme” diye de yorumlayabilirsin, o da çizim sonuçta.

Atmosferdeki sfer “küre” demek, ama orijinal anlamı “şişkin şey, top, balon”. Yunanca spairô (üflemek, solumak) fiilinden. Elbette Latince spiro (solumak) ve spiritus (soluk, nefes, ruh) ile eşkökenli.

Siyonizme adını veren Kudüs’teki Siyon tepesi esasen “işaret için konulan taş yığını” demekmiş. Arapça ortak kökten Sawân “taş yığını, çakmak taşı madeni”. Kuru taş yığını için savaşıyorlar, evet.

Sinkaf değil ince k ile sinkâf olacak, nasıl farkına varmamışım hayret. İki ayrı şambre var, biri kumaş çeşidi (chambray), öbürü oda sıcaklığına ılınmış şarap (chambré).

Bilardo İtalyancadan değil Fransızcadan alıntı. En erken 1835 tarihli Kieffer & Bianchi sözlüğünde buldum. O devirde çift sessizle biten Fransızca maskülen kelimelere +o eklemek usulden.

Fransızca tıp ıstılahında kyste (kist, su dolu torbacık) ve cyste (mesane, yani sidik torbası) ayrı yazılıyor, yoksa ikisi aynı Yunanca kelime. Sistit (cystite) kist iltihabı değil, mesane iltihabı.

Türkçe sömürmek, aslen geniz n’siyle söŋürmek "hapır hapır yemek, yalayıp yutmak" demek. Aynı kelime İç Anadolu ağızlarında soŋurmak olur. 1920’lerde bunu duymuşlar, soğurmak diye Öztürkçe’nin dağarcığına ayrı fiil olarak eklemişler. Frenkçe absorber karşılığı, ki esasen o da ‘'çiğnemeden yutmak" demektir.

Antik Yunanca ksystra “1. ahşap yontma bıçağı, 2. kumaşın havını sıyırma bıçağı." Bizde şimdi “ahşap yontma aleti” anlamında sistre var, Yunancadan alıntı. Acaba Farsça ustüre de oradan alıntı olabilir mi? Orta Farsça gstura ve wstura biçimleri vardı diye hatırlıyorum, ama kaynaklar elimde değil. Kesin bir şey söyleyemem. Fransızca bisturi (keskin cerrah bıçağı) Şark dillerinden alıntıdır, nihai olarak Farsçaya dayanır.

*
Etimoloji ile ilgili olanlar böyle. Demin söylediğim gibi esas yoğunlaştığım bunlar değil, tarihi evrim.

Mesela “nefes kesici” anlamına gelen Arapça şahîkten şahika “dağ zirvesi” ilk kez 1890’larda görülmüş. Şair icadı olmalı.

Şaka esasen “incitme, can acıtma”. Evliya Çelebi’de “kaba ve gürültülü eğlence” anlamında geçiyor. Daha nötr bir anlama 18. yy’da kavuşmuş olmalı.

Sözcük ikinci kuşak Dil Devrimi ürünüdür diye biliriz, 1960’lardan önce görülmez, Nurullah Ataç'ın bildiği kelimelerden değil mesela. Ama bak, 1680 tarihli Meninski’de var. Vocabulum demiş, söz’ün küçültme hali, “kelime” anlamında.

Seyir ve seyeran Arapçada “yol alma, yürüme, promenad” demektir. 1330 tarihli ilk Türkçe örneğimizde aynen öyle. Ama 1680’e geldiğimizde “gösteriye bakma” anlamı ortaya çıkmış bile. Türkçeye has bir derivatif anlam.

Serseri aslen isim, “başıboşluk” demek. Sıfat olarak kullanımı avam dili, 17. yy’a doğru.

Serv 19. yy’a dek standart. Evliya'nın bir iki yerde kalemi sürçüp selv yazmış. Selvi ancak 1900’da kayda geçmiş, o da “feci yanlıştır, sakın öyle demeyin” makamında.

Senyör “feodal derebeyi”, Fransızcadan; sinyor Can Bartu’nun lakabı, İtalyancadan; senyor Meksika’da hitap sözü, İspanyolcadan.

Saye “gölge”. Mecazi kullanımını tam tarihlendiremedim. Tacü’t-Tevarih’te (1574) “etkili bir kişinin nüfuz alanı” anlamında birkaç kez geçiyor. Hazreti padişahî sayesini penah edindi demek, onun “gölgesine” ya da “nüfuz alanına” sığındı demek, “onun yüzünden” ya da “ondan ötürü” gibi bir anlamı henüz var mı? Çıkartamadım.

Sarf: üç anlamını ayır, üçünü ayrı ayrı örnekle. 1. sarfı-ı nazar etmek, 2. para sarf etmek, 3. Arapça gramerde morfoloji.

Sanat sözcüğünün halk arasında zanaat diye söylendiğini Meninski belirtmiş, tahminimden 240 sene erken.

Santur Arapça sözlüklerde yok. Osmanlıcada 1790’lardan önce görülmüyor. Arapçadan değil direkt Rumcadan mı alıntı acaba?

Santrifüj iki ayrı anlamda örneklenmeli. 1. merkezkaç (kuvvet), 2. bir tür motor.

'“Dakikanın altmışta biri" anlamında saniye 1870’lerden önce piyasada görünmüyor. Saatlere üçüncü ibre ilk ne zaman takıldı acaba? Kolunda öyle bir gösterge yoksa kavram olarak varolması çok güç. An olabilir, ama saniye sayılabilir bir şey.

Salt (mutlak) ile salmak fiili arasındaki ilişkiyi aç, daha anlaşılır olsun. Mutlak ile ıtlak, keza.

Salata esasen “tuzlanmış sebze, turşu" demekmiş; mantıklı. Eski insanlar yemeğin yanında ot yemez, turşu yer.

Sahne kelimesini Fr. scéne karşılığı olarak 1870 civarında kendisinin ortaya attığını
Şemseddin Sami yazmış; o cümleyi alıntı olarak ekle.
Sayfa ve sahife sözlükte iki ayrı madde olmamalı; birleştir.

Safı ve saf Arapça aynı kelime, tenvinle yazılır, bazen öyle bazen böyle okunur. Türkçede ayrışmış, ilki zarf İkincisi sıfat olmuş. Ne zaman olmuş, takip et.

Saçak eski Türkçede çatı saçağı. Kumaş saçağı ilk hangi tarihte görülmüş? Doğrusu rüzalet iken rezalet ne zaman çıkmış?

Rugan demek yağ demek, 1876’ya dek öyle. "Yağlı deri" anlamında ruganî sahtiyan’ın rugan'a, oradan rugan ayakkabıya evrilmesi 1900 civarı.

Raptiye ilk kez TDK sözlüğünün 1955 basımında görülüyor. Post-Osmanlıca.

*
Kieffer ve Bianchi'nin Türkçe-Fransızca sözlüğünün 1835 tarihli ilk basımını geçen sene internette bulup indirmiştim. Üstünkörü hazırlanmış, sıkıcı bir sözlüktür. Meğer esas hazine birinci cildin Addenda’sında gizliymiş, farkına varmamışım. Şunlar orada bulduklarım:
abla, bilardo, çakı, çokolata, damacana, hamam böceği, işçi, pırlanta, rezene (raziyane yerine), zevzek (münasebetsiz kimse anlamında)

*
Bir yandan da geç devir Osmanlıcada üretilen bilimsel, teknik ve bürokratik tabiratı top'arlamaya çalışıyorum. Bir kısmını Arapça (ve çok az oranda Farsça) kökten türetmişler, bazen de varolan kelimelere yeni anlam yüklemişler. Enteresan olan şu ve sanırım daha önce sistematik olarak hiç incelenmemiş: 19. yy sonu ile 20. yy başlarında Osmanlı yazı dilindeki yenileşme, 1930-1970‘lerin Dil Devriminden hiç geri kalmıyor. Mantık ve yöntem bakımından ikisi birbirine son derece benziyor. Sadece biri Arapçayı, diğeri Orta Asya Türkçesini baz almış. Her ikisi de esas itibariyle Batı kaynaklı yeni kavramlara karşılık bulmaya çalışmış. İkisi de Batıdan gelen sele direnemeyip bir süre sonra pes etmiş.

Şimdilik 219 kelimeyi YO (Yeni Osmanlıca) diye işaretlemişim. “19. yy ve sonrasında Türkçe metinlerde ortaya çıkan Arapça-Farsça kökenli yeni kelimeler ve daha önce varolup da yeni anlam yüklenenler” yani. Daha işin başındayım. Listeye eklenecekler olabilir, eski örnekleri bulunup eksiltilecekler olabilir. Taslak diye bakın.
abide, ademimerkeziyet, adese (mercek), afaki (dayanaksız söz anlamında), ahize, akamet, ameliyat (cerrahi müdahale anlamında), anane (gelenek anlamında), ardiye, ariza (dilekçe anlamında), asabiye, ayan (senato anlamında), badire, becayiş, bedbin, bedii, belediye, berzah (kıstak anlamında), beynelmilel, beyzi, camia, cazibe (yerçekimi anlamında), ceriha, cinsiyet, daire (ofis ve apartman anlamında), davetiye, deha (genius anlamında), dehrî, dehşetengiz, devriye, duhuliye, ehemmiyet, ekalliyet, emrivaki, enfüsi, esham, fahri, fasile, ferik (tümgeneral), feza (uzay anlamında), fezleke, fıkra (makale anlamında), fırka, fiyat, gaita, hafriyat, halaskâr, halita, hariciye, harika, harikulade, harikzede, hars (kültür anlamında), hasıla, haşmetmeap, hemfikir, hemzemin, heykeltıraş, hükümdar, hükümran, hüviyet, içtimaiyat, idadi, idare (yönetim anlamında), iddianame, ifade, ifrazat, iğtişaş, ihtisas, iktisat, illiyet, imalat, indifa, infilak, infisah, inhisar (monopol anlamında), insiyak, intaniye, intiba (impression anlamında), intişar (yayınlanma anlamında), inzibat, iptidai, irtica, irtifak, İslamiyet, isticvap, istihsal, istimlak, istinabe, istinaf, istintak, istismar, işgal (askeri kontrol anlamında), itfaiye, karargâh, layiha, leff (belge attach etmek), leyli (yatılı öğrenci anlamında), liva (askeri rütbe), lubiyat, lüzucet, mahcuz, makale (gazete yazısı anlamında), makbuz (alındı belgesi), maliye, maliyet, mamafih, mania, maslahatgüzar, maşeri, matbu, matrah (vergi bazı), mazbata, maznun, mebus (parlamento üyesi), medeniyet, mefkure, mefruşat, meksefe, mermi, meşcere, mevkute, mihrak, muayede, muhabere, muhabir, muhacim, muharrir, muhayyile (imagination), muhik, muhrip (destroyer), muhteva, muhtıra, mukavva, mutlakiyet, mübadil, müddeiumumi, müdellel, müdür (yönetici), müessese, müessif, müeyyide, müfreze, mülakat, mülki, mümessil, mündemiç, münderecat, münekkit, münevver (entelektüel), münhal, müntehip (seçmen), mürebbiye, mürettebat, müspet (pozitif), müstafi, müstahsil, müstantik, müstatil, müstehlik, müsteşrik, müşahhas, müşir (mareşal), müştemilat, mütearife, mütehassıs, müvekkil, müzekkere, nazariye, nazır (bakan), nedime, nezaret (bakanlık), nikbin, nirengi, nüve, pederşahi, rakım (yükseklik), raptiye, redif (yedek asker), refika, rekabet (competition), rugan (cilalı deri), rüşeym, rüştiye, sahne, salise, sayfiye, şaheser, şahika, şatafat, şeniyet, şive (aksan), tabiiyet, tahkiye, tebellür, tecziye, tedrisat, tefrika (dizi yazı), teminat, tenasüh, tenkit, tensip, tereddi (yozlaşma anlamında), tesanüt, tesisat, teşebbüs (girişim anlamında), teşkilat, tevdiat, üstüvane, yeknesak, zabıta (polis anlamında), zafiyet, zaptiye, zührevi (cinsel hastalık anlamında).

Hepsi bu kadar değil tabii, daha binden fazla YO kelime var. Ama çoğu bugün kullanımdan düşmüş, o yüzden sözlüğe giremiyor. Bunlar az ya da çok hayatiyet gösterenler.

Hayatiyet? O da olmalı kesin, dur bakayım.

Selamlar Nişanyan..