16 Şubat 2019 Cumartesi

Osmanlı'da matbaa neden gecikti?

Avrupa’da matbaa 1455’te icat edildi. Osmanlı diyarında ilk matbaayı Yahudiler 1490’larda kurdular. Bunu izleyen seksen yılda İstanbul'da en az üç Yahudi matbaası kurulmuştu. İlk Ermeni matbaasını Tokat’lı Abgar Tbir 1567’de Kumkapı’da kurdu. İlk Rum matbaası 1620’lerde Fener’de açıldı. Arap hurufatıyla ilk matbaayı Macar asıllı İbrahim Müteferrika 1727’de İstanbul’un Çarşamba semtinde hayata geçirdi.
Üç çeşit tepki düşünebiliyorum.
1. Bu Türkler geri mirim. Yobazlık. Ne medeniyet gördülerse gayrimüslimlerden gördüler.
2. Yalandır, gavur yalakalığıdır. Matbaayı atalarımız olan Uygur Türkleri keşfetti.
3. Enteresan. Neden en düşük sosyal statüde olan Yahudiler ilk, onların bir kademe üstü sayılan Ermeniler ikinci olmuş? Gayrimüslimlerin en itibarlısı sayılan Rumlar neden o kadar beklemiş?
16. yy’da Türkler İtalya’nın her şehrinde (ve diğer Avrupa şehirlerinin birçoğunda) aktif olarak varlar, Venedik’te hanları da var, binlerce Avrupalı dönme Osmanlı devletinin her kademesinde görev almış, paşa ve sadrazam olmuş, aralarında her iki kültüre ciddi ölçüde vakıf olanlar var, matbaanın Avrupa’da yarattığı devrim sır değil, en geç 1470-1480’lerde ayan beyan bilinen bir gerçek. Farkına varmamaları mümkün mü?
Nihayet adım atmaya karar verince işi neden Latince bilen ve İstanbul’un Frenk çevreleriyle ilişkileri olan bir Macar dönmesine yıktılar? “Yürürse iyi, yürümezse ‘biz tanımayız, vay gavur’ deyip asarız” düşüncesi olabilir mi*
Daha düşün. İmparatorluk yönetmek gibi bir derdi olanların dünyaya bakış açısı ile Kumkapı’da matbaa kurup İncil satmak yahut soydaşlarını irşad etmek olan birinin bakışı farklı olmaz mı?
Avrupa’da da devlet vardı, peki, onlar matbaaya direnmedi. Acaba oradaki devletle buradaki devlet aynı cins devlet miydi? Ufak bir azınlığın 72 benzemez milleti yönetmesi ve vergilendirmesi için neler gerekir? Hem unutma. Gutenberg’in matbaayı icat ettiği Mainz ile, matbaanın asıl geliştiği yer olan Venedik devlet bile değil, haritada birer delik.

Buradan devam edersen derya gibi konulara açılmak zorunda kalırsın: İslam dininin tarihsel işlevi, Osmanlı devletinin sınıfsal ve ideolojik yapısı vs. Yorucudur. O yüzden ilk iki açıklama insanlara daha sempatik gelir.

11 Şubat 2019 Pazartesi

Anadolu'da gezintiler: Şiran

Şiran'la ilgili verdiğim bir bilgiye bir arkadaşımızın aklı yatmamış, o yüzden açıklama gereği duydum. Yoksa bu Ermeni, Rum meseleleri beni sıkıyor. Az çok bilgim olduğundan bazen paylaşmaya mecbur kalıyorum.
Gümüşhane'ye bağlı Şiran ilçesinin kuzey kısmında Yukarı ve Aşağı Tersun, Sefkar ve Kalur benim bildiğim 20. yy başında Rum yerleşimi imiş. Ayrıca İslamlaşmış olan köylerden Limniş ("gölcük") ve Civrişon (kyparisson yani "selvili") kesinlikle, Giriftin, Zimena ve Zarabot güçlü olasılıkla Rumca görünüyor. Şiran'ın kuzeyindeki Torul ilçesi silme Rumluktu, onun serpintisi gibi düşünelim.
Buna karşılık çoğu ilçenin güney kısmında olan köylerden Norşun (yeniköy), Miyadun (tek ev), Gersud (kirazlı), Gorzav (yıkıntı), Tırnik (geçit), Pağnik (ılıca), Şenik (köycük), Haydürk (İslamermeni yani "dönmeler") ve Hormonos (Rumluk)  kesin Ermenicedir; Aksipert ve Xırtanos muhtemelen Ermenicedir. Hepsi 20. yy başında İslam köyü.
20. yy başında Ermeni yerleşimi görünen iki köyün ikisinin de adı Türkçe: Sarıca ve Karaca.
*
Şiran tarihi hakkında bildiklerimiz şöyle. Bölgenin en eski halkı hakkında bilgimiz kıt. Rum ve Ermeni olduklarına dair bir belirti yok. Belki Rumların Tzan adını verdiği Laz veya Laz’a benzer bir kavimdir.
7. yy başlarında, muhtemelen o devrin büyük İran savaşları bağlamında, burada Haldiya (Gümüşhane) iline bağlı bir Rum/Bizans idari teşkilatlanması ilk kez görülüyor. Piskoposluk (Osmanlı’daki “kaza” eşdeğeri diyelim) ilk 640 yılında listelere girmiş. Muhtemeldir ki ciddi anlamda bir Hıristiyanlaşma da ilk bu devirdedir. Bundan kısa süre sonra, güneydeki İslam istilasından kaçan Ermeniler de yüksekçe sayılarla bölgeye yerleşiyor. Yukarıda saydığım bir düzine kadar Ermenice yer adı bu nispeten geç tarihin ürünü olmalı. En eski Ermenice yer adları (yani 1700 yıl ve daha eski olanlar) bunlar kadar şeffaf değildir; pek çoğu Ermenice-öncesi dillerden mirastır.
Genel kural: Bir bölgede X diline ait yer adlarının hepsi şeffaf ve kolay anlaşılır nitelikteyse o yerde X halkının yerleşimi nispeten yenidir. Bkz. İngiltere ile ABD, Fransa ile Quebec, Batı ve Doğu Almanya.
19. yy başlarında Şiran’da Ermeniler tamamen asimile olmuş görünürken, ilçenin daha dağlık olan kuzey kısmında, belki komşu Torul ilçesinin maddi-manevi desteğiyle, tek tük Rum köyü kalmış. Unutmayın ki sizden olanlarla kız alıp verme şansınız yoksa, papaz yahut hoca gönderecek teşkilat da yoksa, bir iki kuşak içinde dilinizi de unuturunuz, dininizi de.

Sarıca ve Karaca köyündeki Ermeni cemaatleri 20. yy’a daha yakın bir tarihte, belki Erzincan’dan, ikincil göç ürünü olmalı.

7 Şubat 2019 Perşembe

Dil çorbası nasıl yapılır

Annemle oldukça temiz bir Ermenice konuşurum. Resmi dünyaya dair bir şey anlatmak gerekirse zorlanırım, Türkçe söylerim. Annem eski İstanbul Ermeni aksanını hiç esirgemeden, herkesi hayran eden kıvrak ve renkli bir Türkçe konuşur, ama benle asla Türkçe kullanmaz. Rahmetli babamın iyi eğitimli Ermenicesi vardı, benim hala dilime takılan bazı alışkanlıklar (mesela suya çur yerine eski usul ‘cur’ demek) ondan kalmadır. Son yıllarında belki “kamusal” ya da felsefi konuları onunla daha sık konuştuğumuzdan, daha sık Türkçe konuşurduk diye hatırlıyorum. Büyükanneler, teyzeler, eniştelerle dilimiz tabii Ermeniceydi. Ama teyzemin oğullarıyla Türkçe konuşmak daha havalıydı. Sonra göçtüler, Türkçeyi bütünüyle unutmayı tercih ettiler. Şimdi kırk yılda bir Ara ile karşılaşsak İngilizce selamlaşıyoruz.
Kızkardeşim Boğaziçi mezunudur. Onunla Ermenice-Türkçe karışık komik bir sokak dili konuşur, eğleniriz. Kırk yıldan beri Kanada’da olduğundan şimdi araya İngilizce kattığımız da oluyor. Kızı Lusin Ermenice biliyor, ama Ermenice bir diyalog tutturamadık, İngilizce konuşuyoruz.
İlk eşimle İngilizce konuşurdum. O zaman ne çok konuşurduk, aman Allahım, yedi senede konuştuklarımız buradan yıldızlara yol olur. Kendi annesiyle konuştuğu dil Fransızcaydı. Ben de o ortamlarda bazen mecburen Fransızca konuştum.
İkinci ve üçüncü eşlerimle Türkçe konuştuk. Büyük çocuklarım sadece Türkçe ile yetiştiler, Ermenice öğrenmediler. İki oğlan şimdi Britanya ülkelerinde eğitim gördüklerinden onlarla yarı yarıya Türkçe İngilizce harmanı bir dille konuşuyor ve yazışıyoruz, daha kolayımıza geliyor. Büyük kızım İris’le dilimiz Türkçe.
Küçük çocuklarıma anneleri Almanca öğretti, orada okula başladılar. Anahit’in ilk dili Türkçe idi, şimdi anlıyor ama kesinlikle konuşmuyor. Ufak oğlan küldür paldır Türkçe konuşmayı seviyor. Onlarla konuştuğum zaman Almanca ile Türkçeyi harmanlıyoruz.
Şimdiki sevgilim İstanbul doğumlu, Ermeni, Atinalı, Yunan milli eğitiminde (yarın son) tarih hocası. Türkçe konuşuyoruz, araya Ermenice sözler kattığımız da oluyor. İki oğlu bu dilleri bilmediğinden, ben de Yunancada tembellik ettiğimden, onlarla konuşurken İngilizce ile yetiniyoruz.

Şimdi hocam, anadilde eğitim hakkımı ben nasıl kullanacağım?

5 Şubat 2019 Salı

Nişanyan'ın feministlerle derdi neymiş

Kadını ücretsiz ev kölesine ve kocanın cinsel hizmetkarına dönüştüren kurumun adı evliliktir. Tarihin her çağında problemli bir kurum olmuştur; faydalarıyla sakıncaları başa baş gitmiştir. Bireysel tatmin talebinin ve olanaklarının çok geliştiği günümüz dünyasında tahammülü zor bir cendereye dönüşmüştür.
“Kadına yönelik şiddet” diye genellenen hadisenin kaynağı tamamen ve sadece bu kurumdur. Evinde köle besleyeceksen ara sıra dövmen gerekir, yoksa baş kaldırır, ya da kaçar. Kızını ileride köle olarak satmayı düşünüyorsan şimdiden eğitmeye başlamanda yarar vardır.[1]  Evli kadınların – ve dolaylı olarak evli olmayan kadınların – kâbusunun nedenlerini, o halde, evlilik kurumunda aramak gerekiyor. Çözümü de eğer varsa oradadır, psikolog muayenehanesinde yahut karakolda değil.
Türkiye gibi ülkeler özelinde, bir yanda geleneksel evlilik (= kölelik)[2] kurumunun ön kabulleriyle, diğer yanda bireysel tatmini öne çıkaran çevresel baskılar arasındaki gerilim had safhaya varmıştır. Son yıllarda kadınlara karşı sayıca artan ve nitelikçe ağırlaşan şiddet olaylarının altındaki neden de sanırım budur. Söke Cezaevindeyken eşe şiddet/tehdit/yaralama nedeniyle hapse düşen çok sayıda insanla tanışma olanağı buldum. Şiddetin tipik tetikleyicileriyle ilgili epey gözlemim oldu, ama şimdi ayrıntıya girmenin sırası değil.
Feminizmin tarihî hareket noktası bu net ve korkunç gerçektir. Mary Wollstonecraft ve Flora Tristan’dan başlayıp 1968 kuşağının feminist öncülerine dek tümünün eleştirilerinin odağında evlilik kurumu bulunur. Köleliğe ve proleterliğe karşı mücadelenin doğal, mantıki uzantısıdır. Başlıca tartışma ekseni evlilik kurumunu toptan reddedenlerle ıslahını önerenler arasındadır. Batıya oranla çok ürkek bir dille de olsa, 1910’larda Türkiye’de başlayan feminist hareketin odağı da evlilik meselesi olmuştur.
Bu saydıklarım benim gözümde mübarek insanlardır. Büyük bir toplumsal yaraya cesaretle parmak basmışlar, toplumun bir bölümünün kendi hastalıklarına uyanmasına yardımcı olmuşlardır. Özgürlük mücadelesinin ufkunu büyütmüşlerdir. Eğer feminizm buysa ben feminizmden yanayım. Tüm benliğimle desteklerim. Kendimi bildim bileli de öyleydim. Bu bana o kadar bariz bir gerçek geliyor ki, belirtmeye bile çoğu zaman gerek duymadım. Yani büsbütün şuursuz değilsen, toplumsal yaşamın her alanında özgürlüklerden yana olup toplumun yüzde ellisini ilgilendiren bir kölelik kurumuna nasıl göz yumabilirsin? O kurumu eleştirenleri nasıl gönlüne yakın bulmazsın? W. Godwin’in anarşizmine ve Shelley’in devrimci coşkusuna sempati duyuyorsan, ilkinin eşi ve ikincinin ruh anası olan Wollstonecraft’ın öfkesine nasıl kör olabilirsin? Bu kadar basit.
O yüzden son günlerde “aslan hocam, karılara haddini bildirdin” gibi mesajlarla beni desteklediğini sananlar beni üzüyor. “Kadının yeri evidir, kırsın başını otursun” diyenlerle işim olmaz. “Saçı uzun aklı kısa” sananların süzme aptal olduğunu düşünürüm. Ha, kadın aklını anlamakta bazen (her erkek gibi) zorluk çekerim. Ama on vakanın dokuzunda “herhalde benim aklım kısa” sonucuna varmışımdır.
*
Çağdaş feminizmin yön değiştirmesi kanımca 1980’lerdir. Evlilik kurumunun eleştirisi o yıllardan itibaren gündemden düşer. Sebebi nedir? Aklıma çeşitli nedenler geliyor, ilki şu: Batı toplumlarında 1960’lardan itibaren evlilik kurumunun çöküşünden kaynaklanan sorunlar birikti. O yüzden evlilik kurumunun kendisine yönelik eleştiriler insanlara eskisi kadar cazip görünmemeye başladı. Hollywood sinemasını o yıllarda bir salgın gibi saran “aile” güzellemelerini hatırlayın. “Kölelik kötü diyorsun, boşanma daha mı iyi, evladım babasız mı büyüsün?”
Fakat asıl önemli neden bu değil bence, sosyolojik bir dönüşüm. 1980-sonrası fikir öncülerinin hemen hepsi, 1968 kuşağının son derece açık, liberal, “uygar” aile yapılarının ürünüdür. Eski usul cinsel köleliği tanımazlar. Toplumun geniş kesimlerinde kölelik koşulları sürse de, o kesimlere ilişkin gerçek bir tecrübeleri ve duygudaşlıkları yoktur. Devrimciliğin modası geçmiştir. “Sosyal gerçekçilik” adı verilen fakir edebiyatı banal ilan edilmiştir. Toplumun temel yapılarını sorgulamak eski çağın modasıdır; yeni kuşak gençlere yorucu gelir.
Hedef değişir. "Saçını süpürge etmek", zorla satılmak, "kötü kadın" damgası yemek, ekonomik çaresizliğe mahkum edilmek gibi sıkıntılar unutulur. Seçkin kesimin kadınlarına – özellikle üniversiteli kadınlara, en çok da seçkin üniversitelerin kadınlarına – yönelik sözel densizlikler daha çok ilgi çekmeye başlar. “Vay sen kadınları nasıl aşağılarsın!”
Cinsel kölelik unutulur; cinsel ilginin kendisi analiz ve eleştiri konusu olur. Cinsel ilginin ifadesi, gün geçtikçe katılaşan yasaklarla çerçevelenir. Öpemezsin! Hesabı ben ödeyim diyemezsin! Erkek filozoflardan söz edip kadınları anmazsan benle yatamazsın! “Yavrucuğum” dedin, öl. Feminizm bir isyan ve özgürlük çağrısı olmaktan çıkıp tatsız bir şakaya dönüşür.
2000’lere doğru önce üniversite kampüslerinde, sonra o kampüslerin ürünü olan seçkin çevrelerde feminizm artık egemen normdur. Her egemen norm gibi kendi iktidar yapılarını yaratır. Normdan sapanlar kınanır; sonra lanetlenir, demonize edilir; en ağır şekilde cezalandırılmaları gündeme gelir. Norm muhafızlığı, erktir. Her erk sahibi elindeki gücü kendi iktidarını pekiştirmek için kullanır. “Bize yan baktı, yürüyün aslanlarım kahredin melunu.”
Bugün geldiğimiz noktada feminizm – Batıda ve Türkiye’de –  tatsız şaka olmaktan çıkmış, ciddi bir siyasi problem haline gelmiştir. Bir özgürlük çağrısı değildir. Özgürlüklere yönelik bir tehdittir.
*
Türkiye’de mesele Batıdakine benzer dinamiklere sahiptir, ama vurguları farklıdır.
Basit gözlem. Türkiye’de cinsel kölelik hala milyonlarca kadını etkileyen bir gerçektir. Ama Türkiye’de feminizmi son moda bir giysi gibi üstlerinden taşıyanların hiç biri kölelikten mustarip olan sosyal sınıflardan gelmez. Hemen hepsi, cinsel özgürlükler ve kariyer olanaklarına erişim açısından Türkiye’de ilk yüzde birden daha küçük bir kümenin mensubudur; pek çoğu eşit ölçüde seçkin ailelerin çocuğudur. Kocasından ya da abisinden dayak yemeyi, hatta kocasının donunu ütülemeyi ağza alınamayacak bir avamlık olarak görürler. Motto: “Biz onlardan değiliz şekerim.”
Net söyleyelim. “Feminist” olmak Türkiye’de bugün sınıfsal bir tavırdır. Burjuva sınıfına mensupluğun – Cihangir’de ev donatmaktan daha ucuz, Kemalcilikten daha seçkin – bir alameti, bandrolüdür. Sosyal medya profillerinde tasarım kokan evler, Tayland tatilleri, Batılı pop kültürü simgeleri, iyi cins kediler, kalpaklı paşalar ve – şıklığın son zirvesi – birtakım zararsız devrim sloganları ile bir nefeste anılır.
O yüzden Türkiye’de cinsel eziyetin asıl mağduru olan kadınlar arasında “feminizme” ilgi ya da sempati duyan hemen hiç kimse çıkmaz.
*
Cinsel içerikli aşağılamadan ve cinsel tacizden şikayetçiler. Haklıdır. Üçten beşten bir şey olmaz gerçi, ama hayatın bununla geçince bıkkınlık verir, nefret edersin, kafalarında odunu paralamak istersin. Amenna. Tanırım o duyguyu. Kim tanımaz?
Hakikaten kim tanımaz? Kürtler mi tanımaz? Çingeneler mi tanımaz? Başörtülü kızlar mı tanımaz? Suriyeli mülteciler, Kastamonulu apartman kapıcıları, şehre inmiş köylüler, evde kalmış kızlar, sivilceli ergenler, eşcinseller, şaşılar ve pepemeler, Sivaslı hamam tellakları, tamirci çırakları, gariban devlet memurları, ortaokul terkler, omuzu kalabalıklardan mustarip assubaylar, şişmanlar, beş parasızlar, hapisten çıkmış sabıkalılar mı tanımaz? Hayat zorluklarla dolu. Orası acımasız bir memleket, zaafı olanı zayıf yerinden vurmak adettir.
Evet cinsel içerikli aşağılama ve tacizle mücadele etmek lazım. Eğitim ve sabır gerekir. Belki herkes kendi evinin önünü süpürmekle başlasa bir süre sonra az da olsa bir başarı elde edilir. Ben şahsen bu konularda tanıdığım herkesten daha duyarlı olduğumu sanıyorum. Saydığım kategorilerden hiç birini, belki devlet memurları hariç, mecbur kalmadıkça ve acıtıcı bir darbe yiyip afallamadıkça, aşağılamamaya özen gösteririm. Özellikle kadınlara yönelik kategorik aşağılamayı iğrenç ve aptalca bulurum. Cinsel tacize de, en azından bilerek, tevessül etmediğimden eminim. Çükümün peşinden çokça koştuğum doğrudur. Ama korkarım yeterince koşmadığımdan şikayet edenler, çok koştuğumu söyleyenlerden hep daha fazla.
Cinsel aşağılama ve tacizi dünyanın en önemli problemi sananlara sempatim yok. Şımarıklıktır. Daha beteri, demin anlattığım sınıfsal tavrın berbat bir tezahürüdür. “Hassas duygularım incindi, Mehmet Efendi koş bana sigara getir.”
*
Daha var söyleyecek şeyler. Tacize ilişkin saplantının sınıfsal niteliğine ilişkin daha söyleyecek şeyler var. O saplantının, geleneksel "iffet" anlayışını pekiştirmeye nasıl hizmet ettiği meselesi var. Feminizm üzerinden inşa edilen kontrolsüz erkin Türkiye’de hangi siyasi amaçlara alet olduğuna ve olabileceğine dair söyleyecekler var. Onları da başka zaman söyleyelim.
*
Evlilik kurumundan şikayetçi olmak sana mı düştü diyecekler, onu da kısaca şey edeyim.
Evlilikle köleliği birbirine karıştırmamayı Türkiye şartlarında olabileceği kadar iyi başarmış bir toplum kesiminden geliyorum. Kendi yaşamımda evliliği önemsedim; cinsel istikrarı zaman zaman özledim; soyu sürdürmeyi ve düzgün çocuk yetiştirmeyi ahlaki bir görev saydım. İyi bir evliliğin, her iki taraf için işkenceye dönüşmeden ve köleleşme/köleleştirme dinamiklerine teslim olmadan nasıl sürdürülebileceğine dair hayat boyu kafa yordum.
İlk eşim Amerikalıydı, alabildiğine elit bir tabakanın ürünüydü, kolay mı köleleştirmek? Her cahil genç gibi aşkla ve çok konuşarak her sorunun üstesinden gelinebileceğini sandık. Altı sene sürdü. Olmadı.
İkinci eşimle başka bir yol denedik. Tam eşitliği gözeterek birlikte işler kurduk, kamuoyunun gözü önünde ideal bir yaşam modeli inşa etmeye çalıştık, fiziksel mekanımızı büyütüp güzelleştirerek kendimize (ve etrafımızdakilere) nefes alanı yaratmayı denedik. Benim dinmek bilmez tutkularımın etrafımdaki herkesi köleleştirdiği suçlaması, evet, yapılmıştır. Ama cinsel roller üzerinden kimseyi köleleştirdiğimi söyleyen iftira eder.
Milletin diline sakız olan şiddet eyleminin evlilik kurumuyla da, cinsel rollerle de bir alakası yoktu. Dehşet verici, anlaşılması ve affedilmesi imkansız bir aymazlığa karşı kapıldığım çaresizliğin bir çığlığıydı. Kadın olmasa, ya da eşim olmasa farklı olur muydu? Hımm. Olurdu sanırım. Bir insana göbeğinden bağlı değilsen yapılan şeyi unutabilirsin, intikam alabilirsin, başka türlü canını yakabilirsin, dava edebilirsin. Bağlıysan ne yaparsın?
Üçüncü eşim yaşça ve konumca benden çok küçüktü; köleleşme/köleleştirme riski büyüktü. Başka bir model önerdim. Yerimiz büyük, hareket alanımız geniş; ayrı evlerde oturalım, birbirimizi bunaltmayalım. Çocukları beraber kollayalım. Arzu ediyorsan sana kendi işimizde geniş otonomi alanı veren bir görev tanımlayalım; istersen köyde veya İzmir’de senin için başka bir iş kuralım. O da yürümedi. Korkarım feminist önyargılar ve telkinler de yürümeyişinde pay sahibidir.
Bakalım, şimdi ufukta dördüncüsü görünüyor. Allah encamımızı hayır eyler inşallah.




[1] Art arda iki adet ŞARTLI cümle. If ... then. Manşet lazımsa yardımcı olayım: “Nişanyan kadınları dövmek gerekir dedi.” Spot: “Kadınları dövmeyi savunan Nişanyan, kızları da erkenden köleliğe hazırlamak  lazım dedi.”
[2] Manşet: “Evlilik köleliktir diyen Nişanyan gene evleniyor.”

İsa'nın adı

İsa’nın yaşadığı çevredeki adının Yeşûˁ (יְשֻׁוע) olduğu kabul edilir. Adın bu şekli öldüğü rivayet edilen tarihten yaklaşık 200 yıl sonra Peşitta’da kaydedilmiştir. Çağının avam dili olan Aramicede yaygın bir erkek adıdır. Üst kültür dili olan İbranicede Yehoşuˁa (יְהוֹשֻׁעַ) eşdeğeri olduğu söylenir. Fakat 2. yy tarihçisi Josephus’un Latince metninde diğer iki ayrı İbranice ismin (I Samuel 14:49’da anılan Yişwi ile Genesis 46:17’da adı geçen Yişwah) Iesus olarak aktarılmış olması, adın nihai kaynağına ilişkin tereddütler uyandırmıştır.
Yunanca Iêsûs Ἰησοῦς Aramice adın tam karşılığıdır. Yunan dilinde /ş/ sesi bulunmadığı için daima /s/ ve daha ender /ss/ ile karşılanır. Yunan dilinde eşdeğeri olmayan ayın sesi yutulur. Yunanca tüm erkek adlarında bulunan (Yoannes, Yiorgos, Andreas, Aleksandros vb.) nominatif eki –s eklenir. Dolayısıyla Yeşûˁ > İêsûs. İlk hecedeki eta (uzun e, η) imparatorluk çağının standart dilinde /i/ olarak söylenir, dolayısıyla önsesteki i ile arasındaki kontrast kalkar, /isus/ telaffuz edilir. Yunanca ad İsa’nın geleneksel ölümünden yaklaşık 60 yıl sonra yazılı kaynaklarda görülür.
Latinceye Iesus olarak alınmıştır, zira eta harfi Yunanca /i/ olarak söylense de Latinceye daima e olarak aktarılır. Sözcük başındaki konsonant i tüm roman dillerinde mutat değişikliklerden geçer. Fransızcada Ortaçağlardan itibaren bu harf kuyruk eklenerek j şeklinde yazılır, frikatif olarak telaffuz edilir. /u/ sesi modern çağda /ü/ye dönüşür, intervokalik /s/ ötümlüleşir, son sesteki /s/ telaffuz edilmez. Dolayısıyla Fransızca isim Jesus yazılır, /jezü/ söylenir.
Aynı yazım İngilizcede (Fransızcadan kopyalanarak) benimsenmiştir. Ancak İngilizcede /j/ sesi kaybolmuş ve her vakada /c/ye dönüşmüştür. 15. yy’daki Büyük Ünlü Kayması (great vocalic shift) sonucu  kısa /e/ i olmuş, vurgusuz /u/ nötralize edilmiştir. Sonses kaybı İngilizcede görülmez. Dolayısıyla Fransızcadaki gibi yazılan isim İngilizcede /cizıs/ okunur.
Önsesteki konsonant /y/ İspanyolcada art damak sızıcısına, İtalyancada ötümlü öndamak lateral (yanal) durağına dönüşür. İspanyolcada sonses korunur, İtalyancada ise hiçbir ad /n/ dışında bir ünsüzle sonlanamaz. Dolayısıyla Hıristiyanlığın kurucusunun adı ilkinde sert bir /h/ ile /hesus/, ikincisinde /cesu/ olarak söylenir. Portekizcesi /jesuış/ şeklindedir.
Ermenice isim Yunancadan aktarılmıştır; Ermenicede bir işlevi olmayan final /s/ korunur, eta harfi Yunanca teamüle uygun olarak /i/ okunur. Önseste /y/ sesini belirten harf klasik-sonrası dönemde /h/ sesini hazanmıştır. Dolayısıyla isim Յիսռւս yazılır, klasik dilde /yisus/, modern dilin her iki lehçesinde /hisus/ olarak söylenir.
Modern Süryanicede ilk hecenin ünlüsü önsese asimile edilir, /u/ sesi yuvarlaklaşır, Îşoˁ ܝܫܘܥ elde edilir.
Eski Habeşçe ve Arapça ˁîsâ biçiminde, sanırım Latince –us eril ekinin ya da eril eki olarak yorumlanan Yunanca –ûs hecesinin karşılığı olarak Süryanice –ây tamlanan eki getirilmiştir. Arapça sözcük, yazılı Arapçanın ilk günlerinden kalma bir arkaizmle daima ˁîsî عيسى yazılır, fakat ˁîsâ okunur. Bu dönüşümlerin tatmin edici bir açıklamasını hiçbir yerde bulamadım. Sondaki aynın kaybedilmesi ve başa ayn eklenmesi tuhaftır. Acaba Habeşçenin, ya da Habeşçe ile yakın akraba olan Eski Güney Arapçanın katkısı olabilir mi sorusu geliyor akla.        

3 Şubat 2019 Pazar

Anadoli

Anadolu’nun Bizans’ta bir eyalet adı olduğunu elbette biliyorduk. Ama anlamını, daha doğrusu mantığını tam kavramamıştık. Neden “doğu”? Neyin doğusu? Meğer ilginçmiş.
Diocletianus’un 285 yılındaki idare reformuyla Roma imparatorluğunda dioecesis (İng. diocese) adı verilen süper-valilikler kurulur – beylerbeyilik diyelim. Bunlardan biri Oriens’tir, yani Doğu. Palaestina (Filistin), Phoenice (Lübnan), Arabia Euphratensis (Rakka), Syria (Şam), Osrhoene (Urfa) ve Mesopotamia (Musul) vilayetlerini kapsar. Oriens, ekli hali orient-, bildiğiniz bir sözcük: güneşin doğduğu taraf. Yunancası Anatolí’dir, sıfat hali Anatolikon thema, aynı anlamda. Roma imparatorluğunun resmi evrakı daima bu iki dildedir. Mesela elimizde 5. yy başına ait notitia dignitatum var, vali-kaymakam kararnamesi gibi düşünün, bütün eyaletlerdeki önemli makam ve unvanların listesi, orada detayı var. 
634 gibi İslam istilası başlar. Anatoli süper-vilayeti on yıldan kısa sürede elden çıkar. Roma ordularından arta kalanlar apar topar ricat ederler. Yenilmiş ordular tehlikelidir, nereye sataşacakları belli olmaz. Anatolikon ordusu belki bu yüzden yeniden düzenlenir, Amorion kentinde yeni karargah kurulur. Başta muhtemelen geçici diye düşünülmüştür. İlk kez 669 yılında resmi kaydı görülür. Amorion Afyon’un Emirdağı ilçesidir. Daha doğrusu, şimdi adı Hisarköy olan eski Emirdağ hisarıdır. Sonraki birkaç yüzyıl boyunca Anatolikon askeri eyaletinin merkezi orası kalır. Zira bürokratik kurumlar bir kere kuruldu mu bir daha kolay kolay gitmez.
Osmanlı’nın Anadoli eyaleti Bizans’ınkinden biraz daha kapsamlıdır. Merkez bu sefer Kütahya’dır, yani Emirdağ’ın yan komşusu. Ankara-Çankırı-Kastamonu ile birlikte Ege bölgesinin tamamı Anadoli’dir. Bu alan, Osmanlı Beyliğinin Yıldırım Bayezit devrinde Asya yakasındaki topraklarıdır. Yani Osmanlı’nın bakış açısından “Boğazların doğusundaki her şey” Anadoli’dir. Sonradan o arazi çok genişlese de, mesela Konya-Karaman, Kayseri, Sivas, Adana vs. asla Anadoli eyaletinin kapsamına girmez.
En az 18. yy’a dek sözcüğün İstanbul ağzındaki telaffuzu Anadoli’dir. Bunu net olarak biliyoruz. 20. yy başına kadar da egemen telaffuzun bu olduğunu sanıyorum, ama bundan emin değilim. Çünkü eski yazıda daima Anadoli yazılsa da nasıl okunduğunu kestirmek güçtür. Ermeni, Rum ve Latin harfli Türkçe metinlerde her zaman Anadoli yazılır. Reel telaffuz yazılı şekilden ne zaman uzaklaştı? Emin olmak zor.

27 Ocak 2019 Pazar

Dil Devrimi elbette gerekliydi

“Dil Devrimi” denilen şey gerekliydi ve hatta kaçınılmazdı. Aksini hiç savunmadım. Dil Devrimini ideolojik saplantılarına kılıf edenleri yerdim, hatta bazen hırpaladım. Dil Devriminin teorik temellerini sorguladım. Ama Dil Devrimine yol açan ihtiyaçları ve onu şekillendiren etkenleri mesela 2006-2008’de Bilgi Üniversitesi’nde verdiğim Türk Dili Tarihi derslerinde nasıl analiz ettiğimi bilen bilir.
Söz arasında epey değinmişimdir, ama derli toplu bir makale yazmamış olmam benim hatam. Uzun süre bir Türk Dili Tarihi kitabı yazmaya niyetliydim; makaleyi de oraya sakladım. Kitap ertelenince bu konu da eksik kaldı.
Kırk üç yıldır yazdıklarım ortada. 22 yaşımdan sonra hiçbir zaman bağnaz Öztürkçeci olmadım. Ara sıra Osmanlıca ve Frenkçe usturuplu laflar patlatmayı seviyorum, dilime renk ve heyecan katıyor. Ama söz dağarcığım çoğu zaman Öztürkçe ağırlıklıdır. Normali de budur. İnsanoğlu dilini muhatabına göre seçer. Hitap ettiğin toplumun “kültürlü” sayılan kesimi nece konuşuyorsa sen de o dili konuşursun. Belki ufak nüanslarla birazcık sağa veya sola çekersin. Ama mesela Nurullah Ataç gibi bir yönde, ya da Yağmur Atsız gibi öbür yönde fazla ittirirsen egzantrik olursun. Bana uymaz.
 *
Dil Devriminin gerekçelerini anlatmaya taa 1200’lerden başlamak lazım. Burada o kısmını kısa geçeceğiz. Yoksa makale değil kitap olur, sonu gelmez. Özetleyelim.
Osmanlı Devletinde Türkçe YAZI DİLİ değildi. Modern öncesi çağın devletlerinde kural budur, konuşma dili ile yazı dili arasında çoğu zaman bir uçurum vardır. Avrupa’da da öyledir, Çin’de de öyledir. Çünkü eski toplumlarda yazı dili umumu ilgilendirmez, küçük bir elitin mesleki tekelidir. Her zaman “kutsal” ve törensel bir yanı bulunur. Yazı yazmak demek, yönetici kültürün inceliklerine vakıf olmak ve onları diğer elit kişilerin anlayacağı şekilde ifade etmek demektir. O yüzden evinde avam Fransızcası da konuşsan o dille yazı yazmak aklına gelmez, Latince yazarsın. Öbür türlüsünü don gömlek sokağa çıkmak gibi “ayıp” ve “gülünç” bir şey sayarsın.
Bazı eski kültürlerde yazı dili konuşma dilinin bir türevidir. Konuşma dilinde kullandığın kelimeleri, belki biraz yontup cilalamak şartıyla, yazı dilinde de kullanabilirsin. Bazı kültürlerde hiç alaka yoktur. Persçe konuşur Elamca yazarsın. İtalyancanın kırk türlü lehçesini konuşur ama İtalyancanın bin yıl önce ölmüş çeşidini yazarsın. Selçuklular gibi kimbilir nece, belki Türkçe konuşur ama Farsça yazarsın.
14. yüzyılda Türkçeden yazı dili üretmek için BİLİNÇLİ ve SİSTEMLİ bir çaba harcandı. Bir şekilde bu yürümedi. 1420’lere doğru çaba tavsadı, sanırım 1480’lere doğru terk edildi. Onun yerine, Türkçe ile Arapça ve Farsçanın sistemli bir harmanından oluşan yapay bir YAZI DİLİ benimsendi. Dikkat buyurun, yazı dilidir. O dili kimse konuşmadı. Türkçe konuşanlar gayet fasih, oldukça temiz, bugünkü dilden çok farklı olmayan, bol deyimli, kıvrak bir Türkçe konuştular. Ama çok nadiren Türkçe yazdılar. Eldeki Türkçe YAZI örnekleri ya mahkeme tutanağı vs. gibi avam dilini yansıtan belgelerdir, özel mektuptur, gemici lisanıdır. Ya şakadır, parodidir. Daha ilginci, kadın yazısıdır. Daha daha ilginci, Ermeni ve Rum harfli Türkçedir. Yani: bir elit dili olan, egemen kültürün alameti olan YAZI DİLİ değildir. Yazı dili Türkçe değildir. Üç ayrı dilin harmanıdır, elsine-i selasedir. Bugün “Osmanlıca” adını verdiğimiz şey o.
Son derece sofistike bir seçkinler dilidir. Düzgün Osmanlıca yazmak ve okuduğunu anlamak için bir yandan Arapça medrese eğitiminin olağanüstü zengin skolastik inceliklerine, diğer yandan klasik Fars edebiyatının olağanüstü zengin imgeler dünyasına hakim olman gerekir. Yapısı gereği azınlık dilidir. Azınlık dili olmakla iftihar eder. 18. yy’a doğru büsbütün fildişi kulesine kapanır. Mesela Esad Efendinin 1732 tarihli Lehcetül Luğa’sı tipiktir. Arabi ve Farisi’deki gün yüzü görmemiş kelimelerin sözlüğüdür. Amaç nedir? “Herkes anlasın” değil. Tam tersine, “Avam anlamasın, ne lüzümu var.”
Klasik Osmanlıca çok güzel bir dildir. Anlayabildiğim kadarına ben bayılırım. Tazarruname yazarı Sinan Paşa veya Tacüttevarih yazarı Sadeddin Efendi ayarında düzyazı ustasının Türkçeye bir daha gelmediğini düşünürüm. Dünya çapında birinci ligde top koşturacak Türk şairi varsa Fuzuli olduğuna inanırım. Ta yirminci yüzyıl ortasında eski dili inatla kullanmaya devam eden İbnülemin’i Türkiye’de son yüz yılın en iyi yazarı saydığımı defalarca söyledim. Ama başka bir çağın ve başka bir kültürün dili, başka ihtiyaçların eseridir. 21. yy’da işe yarayacağını düşünen kendini kandırır.
Eski düzenin iflası
Birbirine bağlı iki kriz 19. yüzyıl başında eski sistemi yerle bir etmiştir.
Birinci kriz Batı ile tanışmadır. Birden fark edilir ki duvarın öbür yanında önceden hiç haberdar olunmayan devasa bir Kaf Dağı vardır. Osmanlı dili bu dağı kavramaktan, ifade etmekten, yorumlamaktan acizdir. O dönemde art arda yayınlanan ıstılahat lugatlerinin (Tıp lugati, Hukuk lugati, Tabakatül Arz lugati vb.) ortak konusu işte o heyula gibi dağdır. Tıngır ve Sinapyan’ın 1892 basımı Istılahat Lugati o çabanın zirvesidir. Fizik, kimya, mekanik, tıp, diplomasi, idari bilimler, bankacılık, askeriye, jeoloji, gastronomi, diplomasi, filoloji, edebiyat, müzik, tiyatro, dilbilim.... kırk çeşit alanda kırk bini aşkın Fransızca terime, kahramanca bir gayretle, Türkçe – yani Osmanlıca – karşılıklar bulmaya çalışır. Medrese Arapçası ile klasik şiir Farsçasının işlevi o noktada sona ermiştir. Yeni sayfa açılmalıdır.
İkinci kriz Batı ile tanışmanın ikizi ve tamamlayıcısı olan modernleşmedir. İdari yapı baştan kurulur. Nüfusu yüz bini bulan bir kamu bürokrasisi oluşturulur. O kadroları yetiştirecek okullar ve onların birbiriyle haberleşme aracı olan gazeteler açılır. Yeni bir yazı dili ihtiyacı o noktada kendini belli eder. Yeni okullardan mezun olan memurlar Esad Efendi’nin esoterik diliyle yazamazlar. Tacüttevarih’in diline Viktor Hügo ya da Haydarpaşa şimendifer tarifesi tercüme edilemez. Çok daha geniş bir kesime hitap eden, okuması kolay, Fransızcadan tercümeye yatkın, noktalama işaretleriyle bölünmüş bir dil lazımdır. Oluşturulur.
İki deney
Bir kere değil, ilki olmadı baştan deyip iki kere oluşturulur.
Birinci deney “Tanzimat Osmanlıcası” ya da Neo-Osmanlıca dediğimiz YAZI DİLİDİR. 1860’lardan 1920’lere dek egemen olmuştur. İkincisi “Öz Türkçe” olmakla övünen Cumhuriyet dönemi YAZI DİLİDİR. 1930’larda doğar, sanırım 1980 dolayında oluşum evresini tamamlar. İkisi apayrı siyasi anlayışların ürünüdür. Ancak yapısal özellikleri, sınıfsal temelleri, problemleri, başarıları ve çıkmazları şaşılacak ölçüde benzeşir.
İlkinde, gerek duyulan yeni dil Osmanlıcanın klasik kaynaklarından üretilir. Arapça ve Farsça köklerden, çoğu daha önce işitilmemiş, bir bölümü açıkça uydurma veya galat (hatalı, yerleşik dil kurallarına aykırı) olan binlerce yeni kelime yaratılır. İlk başta tepkiyle kaşılanır. Basın ve okul kitapları sayesinde yaygınlaşır, 1890’larda Serveti Fünun çevresinde bir ifrat ve cinnet aşamasından geçer,  Meşrutiyet yıllarında istikrar kazanır.
Yapay bir dil midir? Elbette yapaydır. Yapay olmayan yazı dili yoktur. Evde eşinle ya da mahallenin bakkalıyla konuştuğun dilde tıp kitabı ya da kanun metni yazamazsın; kavramlar yetmez. İlaveten, her zaman Eski Osmanlıca kadar abartılı olmasa da, her yazı dili bir elit dilidir. Elitin farkını – kültürünü, kolay elde edilmemiş üstünlüğünü – sergilemesi gerekir. Yazı dili eski ve köklü ise bu özellikleri göze batmaz, “oo, ne kültürlü adam, güzel yazıyor” derler. Yeni ise batar, “vay züppe, kendini bir şey sanıyor” diye burun kıvırırlar. Zaman meselesidir. Yeni Osmanlıcanın oturup köklenecek zamanı olmamıştır.
Vakit olsa “tutar” mıydı? Tutmaması için bir neden göremiyorum. İnsanoğlu dil öğrenir. Bir kuşak, bilemedin üç kuşak sonra yeni dili sular seller gibi kullanır. Yapay dilleri de öğrenir. Uydurma dilleri de öğrenir. “Türkler” uzbakaç deyince anlar, televizyon deyince anlamaz diye bir kural yoktur: Neyi öğretirsen onu anlarlar.
Ayrıca o devirde ülkede sadece “Türkler” yoktu, o küçük gerçeği de aklınızdan çıkarmayın.
Neden “tutmadı”?
Tutmayışında birkaç sebep iç içedir sanırım.
Birincisi ve en önemlisi, Neo-Osmanlıca yazı dili ile özdeşleşmiş olan yönetici sınıfın topyekün itibar kaybıdır. Daha doğru ifade edelim: O sınıftan çok, o sınıfın kendine biçtiği kimliğin ve içinde yetiştiği kurumsal çerçevenin itibar kaybıdır. Sonuçta Cumhuriyet rejimini kuranlar, mesela Sovyetlerdeki gibi alttan veya dışarıdan gelen yeni bir kadro (“ayak takımı”, sans culottes) değildi. Abdülhamit dönemi elitlerinin çocukları ve Abdülhamit döneminin elit okullarının mezunlarıydı. Büyük bir siyasi çöküşle sonuçlanan eski kültürel ve kurumsal kimliklerini topyekün reddetme, yeni bir kisveyle “yeniden doğma” sevdasına kapılmışlardı. Eski kisveleri yakıp yok etme ihtiyacının, o aşamada şiddetle kendini hissettirmiş olması doğaldır.
İkincisi ve bunun tamamlayıcısı, 1912-13 Balkan Harbinin hemen ertesinde doğan “Anadolu” romantizmidir. Rumeli’nde korkunç bir yenilgiyle karşılaşan Neo-Osmanlı eliti, belki çaresizlikten doğan canhıraş bir tutkuyla, kurtuluşu “Anadolu”da aramıştır. Toplumsal gerçeklikle fazla bağı olmayan bir idealizmle “Anadolu insanı” yüceltilmiştir. Yönetici elitin aslında bihaber olduğu köylü ve kasabalı Türkçesinden yeni bir kültür dili üretilebileceği fantezisine bel bağlanmıştır.
Üçüncü sebep ‘komşuda var bizde niye yok’ sendromudur. Sırasıyla Yunanca, Ermenice ve Arnavutçanın 19. yy’da yaşadığı “arınma” ve “milli köklere dönme” serüveni genç Türk seçkinlerine emsal oluşturmuştur. Özellikle Ermenicenin reformu dikkatle izlenmiş, o süreçte rol alan kişiler danışman, dilbilimci, sözlük derleyici ve yayıncı sıfatıyla Türk reformuna katkıda bulunmuşlardır. Oysa paralellik yanıltıcıdır. Bir tarafta emperyal kültürün ezici ve öğütücü etkisine karşı benliğini korumaya çalışan azınlık kültürleri vardır. Öbür yanda emperyal kültürün kendisi vardır. Rumun veya Arnavutun Osmanlı/Türk kültürü tarafından yutulması tehlikesi gerçektir. Türkün Osmanlı tarafından yutulması tehlikesi absürt bir düşüncedir.
Nihayet dördüncü olarak, 1916’daki Arap isyanından sonra şiddetlense de kökleri Tanzimat yıllarına giden Arap nefreti yeni bir dil arayışında rol oynamış olmalıdır. Osmanlı eliti Batı ile tanıştıkça, belki doğal sayılması gereken bir refleksle, kendini Arap’tan ayırma ihtiyacı hissetmiştir. Arap’ı aşağılamak, 20. yy başlarından itibaren Osmanlı seçkinlerinin ulusal kimlik tanımının vazgeçilmez bir unsuru olmuştur. Arap gözden düşünce dili de doğal olarak sorgulanmıştır.
*
Bu dört damardan beslenen Neo-osmanlıca karşıtı düşünce 1910 dolayında Türk Ocakları ve Genç Kalemler (bir başka deyimle, İttihat ve Terakki genel merkezi) çevresinde kristalleşir. On yılda ezici bir galibiyet kazanır. Eskinin – daha doğrusu, eski yeninin – savunucuları Cumhuriyet yıllarında faydasızca homurdanmaya devam ederler. 1980’lerde Burhan Felek kuşağıyla beraber tarihe karışırlar.
Başın rolü
Yeni Türkçe hareketi ne ölçüde Atatürk’ün şahsi vizyonunun ve/veya kaprisinin eseridir?
Kişi faktörü rol oynamış olsa da belirleyici olanın bu olduğunu sanmıyorum. Gazi’nin 1932’den itibaren sahneye koyduğu fikirlerin tümü (Arapça ve Farsça sözcükleri ayıklama, Türkçe köklerden yeni sözcük üretme, Orta Asya kaynaklarına dönüş, Anadolu’dan dil öğrenme...) İttihatçı çevrelerde 1910’dan itibaren geliştirilmiş ve kuvvetle savunulmuş görüşlerdir. Cumhurreisinin 1927 tarihli Nutuk’unda kullandığı son derece ağdalı neo-Osmanlıca, o görüşleri o aşamada henüz benimsemediğini gösterir. 1932’de neyin değiştiğini anlamak için belki 1930-31’deki rejim krizini daha yakından incelemek ve cumhurreisinin efsanevi pragmatizmini hesaba katmak gerekecektir.
Sonuçta uygulamanın biçimi çokça eleştirilmiş ise de Cumhuriyet seçkinleri arasında dildeki yenilenmeye prensip olarak karşı çıkan hemen hiç kimse olmamıştır. Yönetici zümrenin büyük çoğunluğu reformu hararetle desteklemiştir. Yeni dil, yeni Cumhuriyet elitinin kolektif kimliğinin bir tür simgesi ve alameti farikası olmuştur. Yani kişisel bir tercihten çok kolektif bir irade sözkonusudur.
Adamı eleştirelim, ama hayali güçler atfetmeyelim.
Yenisi farklı mı
Yeni Türkçe yazı dili yapay bir dil midir? Elbette yapaydır. Yeni kelimelerin Türkçe halk dilinde varolan birtakım köklerden türetilmiş olması onları “daha doğal” ya da “daha Türkçe” yapmaz. Sonuç olarak önerge, tecim, sömürge, saylav, örgüt, düzenek, evren ve benzeri binlercesi Türkçede 1932’den önce var olmayan kelimelerdir; Türkçe bilen birinin bu kelimeleri 1932’den önce “doğal” yapısal pemütasyonla üretmiş olması ihtimal dahilinde değildir. Türkçe bilen birinin bu kelimeleri mesela takrir, ticaret, müstemleke, mebus, teşkilat, tertibat ya da kâinat’tan “daha kolay” ya da “daha berrak” kavradığı da söylenemez. Hangisi öğretilse insanlar (bir alışma devresinin sonunda) onu “doğal” ve “yerli” “kolay anlaşılır” kabul ederler.
Neo-Osmanlıcadan daha mı yapaydır? Değildir. Ama daha az yapay da değildir. Aynı ihtiyaca cevap vermek üzere, aynı kadrolar veya onların mirasçıları tarafından, benzer yöntemle ve benzer süreçlerde üretilmiştir. Sözkonusu ihtiyaç, Batıdan ithal edilen terminoloji “dağına” karşılık üretme zorunluluğu idi. Frenkten öğrendikleri fizik terimi focus/focale karşılığında önce Neo-Osmanlıca mihrak, sonra Yeni-Türkçe odak uydurdular. Metot farklıdır, yapılan işin amacı ve mantığı baki kalır.
Bunu daha önce yazdım sanırım, yeni dilin tanımlayıcı özelliği “çeviri tadıdır”. Yeni Türkçe sözcüklerin Fransızca ve/veya Osmanlıca karşılığını kolayca hatırlayabiliriz, ve hatırladığımız zaman (eğer bu iki dile az da olsa vakıf isek) sözcüğü “daha iyi anladığımız” duygusuna kapılırız. Örnek: ikilem > dilemma, ilke > prensip, ilgeç > edat, imgelem > tahayyül, imleç > cursor, istenç > irade, izlek > tema, izlenim > impression, intıba, kent > şehir, kentsoylu > burjuva... “Hah, şimdi anladım!” Aslolan, doğal olan, daha kolay anlaşılan, demek ki “daha Türkçe” olan, her örnekte ikincisidir.
Yeni dil Neo-Osmanlıcadan daha mı “halka yakındır”? Bunun cevabını verdim, yineleyeyim. Türkçe konuşan reel halkın, mesela yerine örneğin, millet yerine ulus, alim yerine bilgin, televizyon yerine uzbakaç deyince daha “halk tipi” bir dil duygusuna kapılmadığı, aksine belirgin bir elit kibri teşhis ettiği sanırım herkesin malumudur. Cumhuriyet elitleri herhangi bir nedenle “halka” hitap etmek istedikleri zaman “Öztürkçe” konuşmazlar, dillerindeki Osmanlı dozunu artırırlar. (Eski siyasetçilerden Süleyman Demirel, ondan önce Osman Bölükbaşı bu gerçeği keşfedip başarıyla uygulayanlardandır.)
Öte yandan Yeni Türkçenin mesela Tevfik Fikret veya Namık Kemal Osmanlıcasından daha elitist bir dil olduğu da söylenemez. Sınıfsal tabanları aşağı yukarı aynıdır; sınıfsal “tavır” da çok değişmemiştir. Batı medeniyetini Türklere taşımayı ödev edinen Türk yönetici sınıfı, bu işin “halk dili” ile yapılamayacağının – itirafta zorlansa da – bilincindedir.
Peki derdin ne arkadaş?
O halde Yeni Türkçeye itirazımız nedir?
Birkaç tanedir. İlki Türkiye’de muhafazakar çevrelerde çok önemsenen bir itirazdır. Haklı bir itirazdır, ancak uzun vadede o kadar hayati bir sorun olmadığı kanısındayım.
Türkçenin tarihsel köklerinden koparılması, yazı dilinde müthiş bir fakirleşmeye yol açmıştır. Aradaki fark, Osmanlı konağı ile gecekondu apartman farkıdır. Modernleşmenin gereği sayılmıştır. Gerçekte 20. yy başının muazzam toplumsal travmalarından doğan bir “küsme” ya da “içe kapanma” refleksi olarak değerlendirilmesi daha doğru olur.
Türk modernleşmesinin ilk versiyonu ile ikincisi (Yeni Osmanlıca ile Yeni Türkçe) arasındaki temel yapısal fark, ilkinin eski Osmanlı yazı dili ile prensipte bağını korumuş olmasıdır. Eski Osmanlıca kelime hazinesinin büyük bir bölümü Yeni Osmanlıca bir metinde kullanılabilir. Yeni Osmanlıca bilen biri, tıpkı Shakespeare veya Milton okumaya çalışan bir modern İngiliz gibi, biraz zorlanarak da olsa eski dildeki bir metni okuyabilir; onun kültürel referanslarından yararlanabilir; edebi geleneği süregiden bir bütün (continuum) olarak algılayabilir. Yeni Türkçenin ise geçmişe dönük bir referansı yoktur. Kelime kaynağı olarak kullanılsa da, Eski Asya Türkçesi referans değildir. Yeni Türkçe bilen biri Orhun Yazıtlarını (veya Alişir Nevai’yi) daha kolay okuyamaz. Faraza okusa da o kaynaklardan modern Türk kültürü için kullanışlı malzeme üretemez. Sonuç, fakirleşmedir. Derin kökleri ve rezonansları olmayan, eski söylemlerin anısıyla beslenemeyen, kelime hazinesi ve konu dağarcığı, ifade biçimleri ve üslup seçenekleri son derece dar alana sıkışmış bir dil ortaya çıkmıştır. 20. yüzyıl, Türk edebiyatı için ölü bir çağdır.
Gene de bu “muhafazakar” eleştiriye çok fazla önem atfetmeyelim derim. Çünkü dil kendini tamir eder. İsrail Neo-İbranicesi, Filipin Tagalog’u ya da Papua Tok Pisin’i gibi sonradan üretilmiş yazı dilleri bile, birkaç kuşak içinde kendi geleneklerini, kendi anılarını, kendi normlarını ve anti-normatif egzantriklerini üretir. Nitekim 21. yüzyıl Türk edebiyatının, henüz arayış dönemini aşmamış da olsa, geçen yüzyıldan çok daha canlı ve zengin bir dil üretmeye başladığını düşünüyorum.
İkinci mesele daha ciddidir. Siyasi zorbalık ve onun kaçınılmaz sonucu olan kolektif aptallaşma ile ilgilidir. Geçmişe yönelik bir eleştiri olarak belki fazla önemsenmeyebilir. Sonuçta tarihte çeşit çeşit zorbalık vardır. Olan olmuş, biten bitmiştir, iyi yönüne bakmak lazım denebilir. Geçmişe mazi demeyi bilmek erdemdir. Ama konu yalnız dünün değil BUGÜNÜN konusudur. Geçmiş zorbalığın savunulması ve meşrulaştırılması, bugüne yönelik sonuçlar doğurur. Zorbalığın savunusu kaçınılmaz olarak beraberinde riyayı getirir. Yalanın gerçekmiş gibi sunulmasını, yalanı teşhir etmeye kalkanların susturulmasını, “hak” duygusunun bastırılmasını gerektirir. Bir bastırma ve susturma mekanizması kurulur; o mekanizmayı işleten ve ondan nemalanan zümre oluşur; o zümrenin kolektif çıkarını koruyacak yapılar inşa edilir. Türkiye’de bu yapıların adı Milli Eğitim ve Üniversitedir. Mücadele edilmesi insanlık görevidir.
Maksat geçmişi yargılamak değildir, riyayı teşhir etmektir. BUGÜNÜ sorgulamaktır. Özgür ve DÜRÜST düşüncenin sınırlarını büyütmektir. Sorun mu diyeceğiz mesele mi diyeceğiz, mevzu mu konu mu diyeceğiz, tümce mi cümle mi diyeceğiz konusundan ÇOK daha büyük bir meseledir.
Üçüncüyü de söyleyeyim eksik kalmasın. Yeni yazı dilini Osmanlıcanın eklektik kaynakları yerine kısaca “Türkçe” adı verilen Eski Türkçeden türetme kararı, dış dünyada o devirde egemen olan düşünce akımlarından bağımsız düşünülemez. Bu akımlara o dönemde kısaca ırkçılık (racism, Rassismus) adı verilirdi. Bugün bu kelimeyi kullanmak edebe aykırı bulunsa da terminolojiyi değiştirmek için henüz makul bir sebep ileri sürülememiştir.
“Kısaca ‘Türkçe’ adı verilen” ifadesini kullandım, açıklayayım. Türkçe bildiğimi sanıyorum. Benim bildiğim Türkçede maksat da Türkçedir, ifade de Türkçedir. Fenerbahçe, televizyon, kitap, estağfurullah, patlıcan, devlet, mukabelei bilmisil, hacıyatmaz, siyasi parti, leopar deseni, kuvayi milliye, park ve bahçeler müdürlüğü, pelte, çeyrek porsiyon Adana, Ali, Veli, merhaba, aşk, ve, aşkito Türkçedir. Bana bu çok basit bir gerçekmiş gibi geliyor, size de öyle geleceğinden eminim. Lakin Yeni Türkçenin tasarlayıcıları öyle düşünmezler. Bu sözcüklerin Türkçe olmadığı, buna karşılık Eski Uygurcada keşfedilen acun, kip ve astın gibi birtakım sözcüklerin Türkçe olduğu kanısını taşırlar.
Bu kanının makul sayılabilecek bir tek tek dayanağı vardır. O dayanak bir ırk teorisidir. Türk “milleti”, saf ve asıl sayılan bir Orta Asya kavminin devamıdır; demek ki Türk dili de o kavmin saf ve asıl sayılan diline indirgenmelidir. Sonradan eklenen her şey “yabancı”dır; dili “bozar”. Türk dilinin bu unsurlarla beslenmesi dili zenginleştirmemiş, “dejenere” etmiştir. Aynı şekilde Türk “milletine” karışan her türlü unsur da toplumdan ve tarihten ayıklanmalı, ulusal benlik, tıpkı dil gidi, Orta Asyalı özüne geri döndürülmelidir.
Bu anlayışın gerek Türk toplumuna, gerek onunla komşu ve kader ortağı olan toplumlara verdiği zararı burada uzunca anlatmama gerek yoktur sanırım.
Özetleyek.
Yazı dilinin prensipte yapay bir oluşum olduğunu döne döne vurguladım. Yeni bir yazı dili gerekiyordu. Bunu ha Acemceden ha Uygurcadan türetmişler bence en geniş soyutlama düzeyinde arada pek fark yoktur. İstenirse Japoncadan da türetilebilirdi; üç kuşak sonra yadırgayan kalmazdı.
Bu dilin eskisine oranla “daha Türkçe”, “daha yerli ve milli”, “daha halk diline yakın”, “daha kolay”, “daha demokratik”, “daha modern” olduğunu sananlara gülüp geçmekten başka yapacak bir şey yoktur. Cehalettir. Zamanla belki geçer.
Yeni dilin ırkçı bir teori üzerine inşa edildiğini anlamayanlara anlatmakta fayda vardır. Belki anlayan olur.
Öz Türkçe kullanmayı vatanmillete sadakatin ya da Kurucu Ata’ya ibadetin şartı sayan, ve dolayısıyla bu görüşe katılmayanları toplumdan dışlamayı hak bilenler zararlı mahlukattır. Onlara meydan vermemek gerekir.
O yüzden “sözcük”, “kalıtımsal” ve “yanılsama” içeren dili kullanmakla, o dilin altındaki teoriyi sorgulamak ve savunucularını bazen hırpalamak arasında ben mantıki bir çelişki göremiyorum.

16 Ocak 2019 Çarşamba

Türkiye'de Yunanca yer adları - 3

Anadolu dilleri
Anadolu dillerine de kısaca değinelim, çok uzayan bu diziyi bitirelim.
Eski ve Orta Yunanca biçimiyle karşımıza çıkan 1500 kadar yerleşim adının çok büyük bölümü, sanırım %75 kadarı, esasen Helence değil. Helen dilinde bir anlamı yok. Ya da Ankara, İzmir, Bursa ne kadar Türkçe ise onlar da o kadar Helence.
Anadolu’daki en eski Yunan varlığı üç denizin sahil şeridiyle sınırlıdır. MÖ 3. yy’da ülkenin geri kalan kısmı Fırat’a kadar fethedilmiş. MS 4. yy’da Hıristiyanlık sayesinde asimile edilmiş; Fırat batısında geriye Rumcadan başka dil kalmamış. Buna karşılık Yunan öncesinden kalma yer adları büyük oranda korunmuş. MÖ 1. binyıl başlarından beri Yunan olan en eski yerleşimlerin dahi çoğunun adı Helence değil yerli dilde: Smyrna, Ephesos, Miletos, Halikarnassós vs.
Yerli dile Yunanlılar çeşitli adlar vermişler: Thrakça (Trakya), Mysçe (Balıkesir), Mygdonca (Mudanya), Bithynce (Bursa-İzmit), Paphlagonca (Kastamonu-Çankırı), Lydce (Manisa), Karca (Aydın-Muğla), Lykçe (Muğla-Antalya), Pisidce (Isparta), Lykaonca (Konya), İsaurca (Ermenek), Kilikçe (Mersin-Adana), Kapadokça (Kayseri, Amasya) ve daha niceleri. Ancak bu dillere ait olduğu söylenen adları alt alta koyup bakınca çok net görülüyor ki bunların hepsi aynı dil, ya da aynı dilin lehçeleridir. Sovyet sistemidir sanırım: böl ve yönet. Hepsi Hititçeden, ya da Hititlerin Luwice ve Palaca adını verdiği akraba dillerden türemiş.
Sadece İçbatı Anadolu’da Frigce (Afyon-Kütahya) ve Orta Andolu’da Galatça (Ankara-Yozgat) bunlardan farklı yapıda diller, ama o bölgelerde de yer adlarının çoğu daha daha önceki devrin Hitit-türevi Anadolu dillerinden kalma görünüyor. Eskilerin Armenia Minor adını verdiği Sivas ve Malatya’daki birkaç isim bambaşka tınısı olan Ermeniceden miras olmalı. Ama onların da anlamı belirsiz; Ermenice-öncesi dillerden Ermenice vasıtasıyla Rumcaya aktarılmış olmaları mümkün. Zara ne demek? Tonus (Altınyayla) ne demek? Asbuzu (Yeni Malatya) necedir? Arka (Akçadağ) ne? Bilen yok.
Türkiye’de Luwiceyi meşhur eden kişi Bilge Umar’dır. Değerli, çalışkan bir araştırmacıdır. Fakat akademik disiplinden azadedir. Verdiği yer adı yorumlarının çoğu engin bir düş gücünün eseridir. Fakat “aman Rumca-Ermenice olmasın da ne olursa olsun” ekolüne mensup TC yerel yöneticilerince şevkle benimsenmiştir. O yüzden şimdi yer adı çalışanlar, adeta ters takla atmak, tahmin ve yorumlarını mecbur olmadıkça kendilerine saklamak zorundadır. Luwice çalışmış bir iki kişi varsa onlar da risk almaktansa başkalarının yanlışını görmeyi tercih etmektedir. (Kaan bu sana).
Eski Anadolu dillerinin yapısını, Yunanca filtresinden geçmiş halleriyle şu adlarda kolayca tanıyabiliyoruz. Parantez içinde halen kullanılan ya da düne kadar kullanılmış Türkçe halleri.
Alandós (Alandız), Aliassós (Yaylasun), Amissós (Samsun), Ariassós, Atramyssós (Erdemesin, bir diğeri Adırmusun), Atramytteíon (Edremit), Barassós, Dadassós (Dadasun), Erymná veya Orymná (Ormana), İassós (Asın > Kıyıkışlacık), İdebessós, İdyma, İpsós (Sipsin), İsinda, İtoána, Kádoi (Gediz), Kidyessós, Kiskissós (Keskin), Kissós (Keşan), Koráma (Göreme), Kotenná (Gödene), Kotyáia (Kütahya), Kotybássa (Güdübez), Láranda (Larende/Karaman), Maiandros (Menderes), Mastaura (Mastavra), Melandós (Melendiz), Momoassós (Mamasun), Mylasa (Milas), Myrina/Smyrina (İzmir), Nandiandos (Nenezi), Neroassós (Narhisar), Padyánda (Pozantı), Padássa (Bitez), Sabalassós (Ebesili), Sagalassós (Ağlasun), Saraoús (Aravan/Erivan, Ürgüp’teki), Satalá (Adala), Selymbria (Silivri), Sindala (Sindelli), Sinanda (Sinandı), Sinassós (Sinason), Tálaura (Tavra), Telmessós/Termessós, Tyberissós (Tırmısın)...
Birkaç kural: 1) Nominatif +s ekiyle biten Yunanca adlar Türkçeye akkusatif (belirtme hali) +n ekiyle gelir. 2) Özellikle ünlüyle başlayan yer adlarında s+ önekli ve öneksiz biçimler eşdeğer olarak kullanılır (Adala = Satala, Agalassos = Sagalassos). 3) R ve L sesleri hem antik yazımda hem Türkçe alıntıda eşdeğerdir (Termessos = Telmessos = Dermason, Derbe = Dilbeyan).
Eski Anadolu dilleri şablonuna uyan yer adları, o diller sahneden kalktıktan sonra da Anadolu'da üretilmeye devam etmiş olabilir mi? Başka türlü Bizans döneminde ortaya çıkan, daha eski dönemde izi görülmeyen bazı adları açıklamakta zorluk çekiyoruz. En az bir örnekte yeni üretimin ipucu var. Adıyaman Besni'deki Kaissós adı (Türkçe Keysun, şimdi Çakırhüyük) İslam'dan hemen önceki devirde bu yörede aktif olan Beni Qays adlı Arap sülalesinden geliyor olmalı. Daha önce Kaissos'a benzer bir başka adı vardı da Kays'a mı uydurdular? Yoksa Kays dedikleri sülalenin adı aslında şehirden mi geliyor? Yoksa Beni Kays vakasını anlatan kaynak mı hatalı, mesela başka yerdeki bir Beni Kays'ı buraya mı yakıştırmış? İşin yoksa ara dur.
Haritada Hititçe türevi eski Anadolu dillerinden gelen adların dağılımını görüyoruz. Erken bir versiyonunu daha önce paylaşmıştım, bu geliştirilmişi. (Köşede Luwice yazıyor, önemsemeyiniz.)


14 Ocak 2019 Pazartesi

Türkiye'de Yunanca yer adları - 2

Kaynaklar
Roma kayserliğinin bildiğimiz anlamda nüfus sayımları, vergi kayıtları elimizde yok; büyük olasılıkla hiçbir zaman olmamış. Anadolu topraklarının bilinen ilk sistemli envanteri Fatih devrinde, 1455 yılından itibaren çıkarılan maliye tahrir defterleridir. On on beş yıl gibi kısa bir sürede, resmi evraka geçen yer adı dağarcığı belki on ya da yirmi katına çıkar. (Ki tek başına bu olgu Türk fethini başka bir ışıkta düşünmek için yeterlidir. Başka zaman düşünelim.)
Eldeki kaynaklar esas itibariyle edebi kaynaklardır. Türkiye’de klasik filolog az arkeolog çok olduğundan, genelde yer adı bilgimizin yazıtlardan ya da sikkelerden geldiği sanılır. Oysa öyle değildir. Doğrudan epigrafik veya nümizmatik kaynaktan tespit edilmiş olan yer adı nispeten azdır. Kitabe ve sikke çoğu zaman ancak edebi kaynaktan bildiğimiz yer adının lokalizasyonuna yardım eder.
Ana kaynaklarımızı sayalım.
En bereketli kaynak tabii Amasyalı Strabon'dur. Günümüze gelmiş ilk sistemli coğrafyanın yazarıdır, Tiberius Caesar zamanı, sene aşağı yukarı MS 17. Bugünkü Tr sahasına ait olan 11. ila 14. ciltlerinde daha önce kayda geçmemiş (daha doğrusu kayda geçmişse günümüze gelmemiş) toplam 240 kadar yer adı buluyoruz.
Daha eski veriler destancı Homeros ile başlar. Muhtemelen MÖ 8. yy’da İzmir veya Sakız adası civarında bir yerde yaşamış, ancak eserinin son redaksiyonu 6. yüzyılda Atina’da yapılmıştır. Genellikle kent ve kasaba gibi sabit yerleşimlerden söz etmez. Andığı kavim ve soy adlarından 25 kadarını Anadolu coğrafyasında tanıyabiliriz. MÖ 456-418 yılları arasındaki taşa yazılan Atina şehri haraç listelerinde Ege ve Akdeniz'in Tr kıyılarındaki 20 kadar kentten ilk kez haberdar oluruz. Bodrumlu Herodot, MÖ 450 civarında kaleme aldığı Historia’sında 60’a yakın yer adı bildirir. (Her sefer yinelemeyeyim, bunlar sadece bugünkü Tr sınırlarını ilgilendiren adlar. Yunanistan, Mısır, İran dahil değil.) MÖ 399’da on bin askeriyle Mezopotamya’da bir maceraya girişip büyük zorluklarla Trabzon üzerinden ülkesine dönen Atinalı Ksenophon’un Anabasis’inde, öbür türlü haklarında çok az şey bildiğimiz Kürt, Ermeni ve Pontus diyarları hakkında paha biçilmez malumat ediniriz. MÖ 146’da Roma’nın yükselişinin ayrıntılı tarihini yazan Polybios, Helenistik devirde Anadolu’da yeni kurulan ya da yerli köyü iken Helen statüsü ve adı kazanan irili ufaklı pek çok yeri anar.
Roma imparatorları devrinde, takriben 75 yılında, “Eski” lakaplı Plinius çağının tüm bilimlerini kapsayan bir Naturalis Historia yazar; coğrafya faslında 40 kadar yeni yer ekler. Metin Yunanca değil Latincedir, ancak Anadolu’daki adların yerel Yunanca biçimini kolayca çıkarabiliriz. 131 yılında İzmitli Arrianos Karadeniz kıyısındaki tüm iskele, burun ve dereleri mil cinsinden mesafeleriyle veren bir Periplus (kıyı rehberi) yazar veya aktarır; oradan da şahane bir netlikle yerleştirebildiğimiz 40 isim çıkar. İkinci yüzyıl ortalarında İskenderiyeli Ptolemaios, ki İslam aleminde Batlamyus diye bilinir, dünyadaki belli başlı kasaba ve mevkilerin enlem ve boylamını listeler. Ne yazık ki elimizde kötü aktarılmış Latince bir yazmadan başka kopyası yoktur; berbat deforme edilmiş isimler arasında 60 tane kadar yeni yer çıkarabiliriz. 180 yılı civarında gezi rehberi yazan Pausanias ilk kez mesela İzmir’deki Pagos dağını (Kadifekale) anar. 378’de Ammianus Marcellinus imparatorluğun Ortadoğu'ya kayan ilgi odaklarını yansıtır. 391’de vefat eden Hz. Gregorios Nazianzen mektuplarında Kapadokya coğrafyasında (çoğunu tanıyamadığımız) irili ufaklı birçok yerden söz eder. Jüstinyen zamanında, tahminen 540’lı yıllarda yazan Bizanslı (yani İstanbullu) Stephanos Ethnika (“Milletlere dair”) eserinde eski yazarlardan derlediği 4500’ü aşkın yer adı listeler. Bunlardan Tr sınırları içinde 70 kadarı bizim için yenidir. Stephanos antikçidir, yani kendi çağında çıkmış yeni yer adlarıyla ilgilenmez. Ancak Miletli Hekataios ve Atinalı Apollodoros gibi bugün kaybolmuş eski yazarları aktardığı için değerlidir.
Yol rehberleri
Bir başka önemli kaynak grubu Roma imparatorluğu döneminin yol rehberleridir. En ünlüsü Itinerarium Antoninum adıyla bilinen listedir. Tren tarifesi gibi, Roma karayollarındaki menzilleri, yani ortalama 12 ila 24 mil arayla gece kalınacak yerleri, aradaki mesafelerle birlikte gösterir. İlkin 2. yy sonlarında hazırlanmış, sonraki yüzyıllarda sayısız kopyası yapılmış, her kopyada bir şeyler bozulmuş, bir şeyler eklenmiştir. Batı ve Orta Anadolu bilgileri oldukça sağlamdır, doğuya doğru gittikçe içinden çıkılmaz bir hal alır. İkincisi Peutinger Tablosu denilen bir tür şematik menzil haritasıdır. 3. veya 4. yüzyılda yapıldığı anlaşılıyor, fakat eldeki tek nüshası 13. yy’a ait bir yazmadır. İmlası facia. Üçüncüsü 334 yılında Fransa’daki Burdigala (Bordeaux) kentinden kalkıp Kudüs’e hacca giden birinin gayet özenli bir şekilde tuttuğu yol günlüğü yahut menzil listesidir. Itinerarium Burdigalense diye geçer. Bir özelliği de, o tarihten üç yıl önce adlandırılan Konstantinopolis kentini anan eldeki ilk yazılı belge olmasıdır.
Bizans kaynakları
6. yy’dan sonra yazılı kaynakların hacmi ve kalitesi düşer. Bu dönemin en ilginç malzemesi Notitia Episcopatuum adı verilen piskoposluk listeleridir. Kilise o devrin başlıca sivil idare örgütü, piskoposluk da aşağı yukarı Osmanlı’daki kaza eşdeğeridir. Fırat’ın batısındaki Anadolu'da sayıları 300 ile 450 arasında değişir. Eldekilerin en eski ve en detaylı olanı 451 yılındaki Kadıköy Konsilinin hazirun listeleridir. Bunu Hierokles’in 530’lu yıllara ait Synekdemos’u, Sahte-Epiphanios’un 640 küsur tarihli Ekthesis’i, 787 tarihli İkinci İznik Konsilinin listesi, 6. Leo’nun en geç 907 tarihli listesi ile Konstantin Porphyrogenetos’un yaklaşık 952 tarihli De Administrando Imperio’sundaki liste izler. Bu tarihten sonraki listeler realiteyle bağını gitgide koparmış görünür. Bizans bürokrasisi hatıralarla yaşamaya başlar; eski listeler kopyalanır; elden gitmiş yerlar hala bin yıl önceki adıyla varmış gibi gösterilir; çağı geçmiş makam ve unvanlar fosil gibi korunur. “Türkler gelse de kurtulsak” duygusuna kapılırız.
Sabredip tarayınca Bizans vakanüvislerinin her birinden beşer onar yer adı çıkar. Ben Kayserili Prokopios’un hem Binalar hem İran Savaşları kitabını (550 civarı), Kıbrıslı Ioannes’i (610), Theophylaktos Simokatta’yı (630), Skylitzes’i (1057), Mihail Psellos’u (1078), Anna Komneni’nin Aleksiad’ını (1150 civarı), Honazlı Niketas’ı (1207), Akropolites’i (1220), Paxymeres’i (1308), Doukas’ı (1462) taradım. Gerisine sabrım yetmedi.
Taradım diyorsam, binlerce sayfalık Bizans dedikodusunu (üçü hariç) baştan sona oturup okumadım. Allah (cc) onlardan razı olsun, Batılı alimler bunların nefis edisyonlarını hazırlamış, ayrıntılı indeksler eklemiştir. Sonra interneti icat edip, kitapların OCR’li kopyalarını hiçbir karşılık beklemeden oraya koymuşlardır. İki tıkta bulursun, falanca siktirikten kasabanın MS 567 yılında başına neler gelmiş, 789 yılında papazının adı neymiş. MS 2019 yılında kolay mı, fahiş cehalete ya da galiz ideoloji çorbasına bulanmamış iki satır bilgi bulabilir misin o yere dair?
İkincil kaynaklar
Yok mu bunun derli toplu hazır bilgisi diye sorarsanız yok, olsa da güven olmaz. Bu konularla biraz haşır neşir olunca fark edersiniz ki piyasada dehşetli miktarda bilgi kirlenmesi vardır. Birinin tahminini diğeri kesin bilgi diye aktarmış, birinin olmaz deyip attığını diğeri olur diye okumuş, birileri bunları listelemiş, başka birileri o listeyi esas alıp haritalar çizmiş, öteki o haritayı kullanıp makaleler yazmış, beriki makaleyi yarım yamalak anlayıp Wikipedia’ya aktarmıştır. Bazı şeyler o kadar çok tekrarlanınca aksini düşünmeye cesaret edemezsin. O yüzden tek sağlam yol asli kaynaklara gitmektir. Belgeyi görmeden – ya da belgeye dayalı sağlam bir tanıklık duymadan – baban da söylese inanma.
İstisnalar var tabii. W. M. Ramsay bu sahanın piridir. 1870'lerden başlayıp iğneyle kuyu kazar gibi antik Anadolu yer adlarını incelemiş, The Historical Geography of Asia Minor adıyla yayınlamıştır. Anlatımı yalapşaptır; bilgileri eskidir, bazı hataları ortaya çıkmıştır, ama gene de hazinedir. Avusturya Bilimler Akademisi’nin hazırladığı Tabula İmperii Byzantii esaslı bir kaynaktır. Friedrich Hild başta olmak üzere bütün memleketi fiilen, adım adım taramışlar, allahın dağındaki Roma'dan kalma taş döşeme kırıntılarını, moloza atılmış mil taşlarını tespit etmişler, bilmem neredeki kale duvarına gömülü kırık taşın üstündeki üç kırık kelimeden anlam çıkarmışlar, binlerce arkeoloji makalesini öğütmüşler, hepsini şimdilik (Tr ile ilgili) 8 hayvani cilde dökmüşlerdir. Daha da 4 cilt eksiktir; Fırat doğusu hesapta yoktur. Altı sene önce İstanbul’daki Alman Kütüphanesi’nde epey taramış not almıştım. Ne yazık ki notların aslı elimde değil. İnternette pdf yok, Samos belediye kütüphanesinde kopyası yok, her bir cildi de Amazon’da 220 ila 1115 (bin yüz on beş) dolara satıyorlar affedersiniz. Sonra Vladislav Zgusta gibi harikulade isimli bir muhteremin Kleinasiatische Ortsnamen adlı iki ciltlik değerli eseri var. Bunun konusu Anadolu’da Yunan-öncesi dillerden Yunancaya aktarılan yer adlarıdır. Mükerrerler hariç 1448 ad sayar. Bilge Umar’ın desteksiz spekülasyonlarına karşı bir tür panzehir olarak okunması gerekir.
Son olarak, Doğu Karadeniz kıyıları ayrı bir alemdir, yukarıdaki eserlerde genellikle yer verilmez. Orası için başlıca kaynak Bryer ve Winfield'in iki ciltlik Byzantine Antiquities and Topography of the Pontus eseri olmalı. 
(devam edecek)

12 Ocak 2019 Cumartesi

Türkiye'de Yunanca yer adları - 1

Üç dört gün sürecek bir dizinin ilki.

Türkiye’de 1453’ten önce Yunanca adı kayıtlı olup bugün yerini az çok kesinlikle tespit edebildiğimiz yerleşim birimi 900 kadar. Ben 886 saydım. Hemen hepsi Fırat nehrinin batısında ve kuzeyde Karadeniz kıyılarındadır. Doğudaki bir avuç yerin Eski Yunanca adını da dahil ettiysem, Yunan kaynakları Ermenice ve Süryaniceden daha zengin olduğu için elimizde bu yerlerin Helence yazılı kaydı bulunduğundandır. Yoksa Şırnak’ta, Nusaybin’de Yunanın ne işi var?
Yer adlarının alt limitini tayin etmek kolay değil. Mesela “İskele mevkii”, “Hasangiller mahallesi”, “Nemesis Tapınağı”, “Yukarı Tarlalar” yer adı sayılır mı? Ben saymadım. Az çok hukuki statüsü olan ya da oranın yerlisi olmayanların da kullanacağı adlarla kendimi sınırladım. Dağ, dere, tepe, ırmak adlarını dahil etmedim. Çok fazla gözümden kaçmış olacağını tahmin etmiyorum.
Yerini tespit edemediklerimizin sayısı daha azdır. Üçte iki desek toplam 1500-1600 rakamını buluruz. Bunlara Fırat’ın doğusunda fetih öncesi kayda geçen 300 küsur Ermenice, 50 küsur Süryanice, bir avuç Gürcüce[1], bir avuç Arapça yer adını ekleyelim. Eldeki malzeme bu. Unuttuğum başka dil var mı? Yok.
Bu sayılara neler dahil DEĞİL onu da görelim.
Bir, yukarıdakiler haricinde Türkiye’de halen kullanılan ya da 20. yy’a dek kullanılmış olan – muhafazakar tahminle – 1200 dolayında yer adının Rumca kökenli olduğunu söyleyebiliyoruz. Efkeri (Evkeria), Yeregömü (Hierákomi), Hortamya (Xortema), Hayrados (Xariades), Ayvasil (Ayios Vasilios), İstolos (Stolos), Hoyran (Xoriani), Mavrucan (Mavridion), Manahor, Belkilise (Paleoklisia), Avlan (Aulon), İstanoz (Stenos), Giregi (Kyriaki), Serkiz (Sergios) vesaire kolay. İrdatı, Hevekse, Durmanas, Türbelinas, Holoz, Vekse, Vara, Göstesin, Arlasun, Azdavay, Kolay, Utay, Firistay, Abay, Zuday, İzvay, Guray, Holay, Sırvay, Boğay, Bolay, Kağay, Çontay, Kuçay, Hoşalay, Doğray, Duday, Daday, Varay, Coray, Somay, Samay[2] da şüphesiz Rumca, ya da Rumca üzerinden gelmiş, ama çözmesi zor. Büyük bölümünün fetih öncesinden kalma adlar olduğunu varsayabiliriz. Ancak elimizde bunu kanıtlayacak belge yok. Yani 1453’ten eski bir kaynakta bu yerlerin adı geçmiyor. Yahut geçiyor, biz bağlantıyı kuramadık.
İki, 19. yy sonu ile 20. yy başında Türkiye’de Rumlarla meskun olan 200’e yakın köy ve kasabanın o tarihteki Rumca adını biliyoruz. Bunların bir kısmı  Türkçeden adaptedir (Yassıören > Diasorna, Kumbağı > Kumbáon, Söke > Sokia)[3]. Yani yabancı adları kendi telaffuzuna uydurup millileştirmek Türklere has bir davranış değil. Bir kısmı, daha eski olan Türkçe adın çevirisidir (Altıntaş > Xrysolithos, Arnavutköy > Arvanitoxorio, Ayvalık > Kidonies[4], Işıklar > Sxolari[5], Büyük Çekmece > Mega Zeugma). Bu eğilimin özellikle 1920’lere doğru şiddetlendiği, mesela 1880’lerin Rumca belgesinde Türkçe olan adın kırk yıl sonra Helenleştiği görülüyor. Kalanların bir kısmı besbelli yeni adlandırma olsa gerek. Belki 100 kadarı fetih öncesinden kalmış olabilir. Bunun da belgesi yok. Belki kilise arşivlerinin derin yerinde bir şeyler vardır, ama kim uğraşacak?
Yaşama tutunanlar
Fetih öncesinden kalma 900 adın 280 kadarı halen kullanımdadır. Başta şanlı başkentimiz Ankara, sonra İzmir, Bursa, Adana, Konya, Kütahya, Malatya, Edirne, Antalya, Bolu, Çankırı, Kayseri, Sivas, Sinop, Samsun, Giresun, Trabzon, Rize ilk akla gelenler. Diğerleri akla gelmez; iyi kamufle edildiklerinden 20. yy’ın kültürel katliamlarından sağ kurtulabilmişler: Kıreli (< Karallia), Eğribasan (< Ariassón), Haruniye (< Eirenía), Minare (< Pinara), Bozburun (<Poseidónio, üç tane!), Emirdağ (< Amórion), Soğanlı (< Soandós), İbribey (< Áproi), Endişe (< Aphrodisiá), Evreşe (< başka Aphrodisiá), Datbey (< Dapay < ta Hypaipa), Sakarbaşı (< Sykora) ... Bizim Torbalı da aslında Metrópolis olmalı diye düşünüyorum. Vurguyu ikinci heceye koyup Mıtróbolı deyin hak verirsiniz. Hem “torba” ne demek?
350 kadar yer adı o kadar şanslı olmamış. 20. yy’a dek kullanımda kalmışlar, cumhuriyet devrinde tarihe karışmışlar. Geriye kalan 270 kadar yer fetihten sonra iz bırakmadan silinmiş. Kotyaion Kütahya olmuş, ama onunla eş konumdaki Dorylaion, 1200’lere dek adı varken, ertesi yüzyılda Eskişehir olup adsızlara karışmış. Neden? Bilmiyorum. Birçok yerde yerleşim Türkçe ad alsa da eski isim dağ, dere, ova ya da kale adında korunmuş. Bunları belgelemek çok zor. Çoğunu yazılı kaynaklarda bulmak imkansız (21. yy Türkiye’si, kayda değer yazılı üretim açısından Taş Devrinden biraz hallice maalesef). Yerinde incelemek lazım; o da her ilçede bir hafta gibi insanüstü bir tempo da tuttursan 20 sene eder. Olmaz.
İlginç bir detay dikkatimi çekti, ona da değineyim, Türkçeleştirmenin sosyolojisi açısından belki bir ipucu verir. Birçok yerde eski yerleşimin resmi ve oturaklı adı yerine muhtemelen Rum’un avam kesiminin kullandığı gündelik isimler Türkçede benimsenmiş. En meşhuru tabii Kostantin kenti: ancak sokaktaki cahil Rum’un isimden sayacağı Stinboli (“şehir”), koskoca şehrin adı olarak benimsenmiş. Alikarnaso (Halikarnassós) adı 15. yy’a dek canlı olduğu halde, o yerin adı Pétrion (“taşlık, taş ocağı”) olmuş, şimdi Bodrum. Üç bin yıllık Miletos, Paláti (“saray”) > Balat diye sıradanlaştırılmış. Mut’taki Adrassós kimliksiz bir Paleópoli’ye (“eski şehir”) indirgenmiş, Balabolu biçiminde günümüze gelmiş. Anadolu’nun en eski kutsal yerlerinden biri olan Pessinús, Paliá (“eskiler, eski şeyler”) diye harcanmış, Türkçesi kalın l ile Balahisar olmuş.
Bu adlarda ben bir tavır görüyorum. Sanki eski kültürden sıkılmışlar. Ya da o kültüre omuz silken bir halk sınıfı gelmiş, cehaletiyle gurur duymuş, eski adların muhafızı olan zümrelere – kiliseye, resmi bürokrasiye, okumuş kesime – sırtını dönmüş. “Nolucak, Türkse Türk, bir de onu deneyelim” demiş de olabilirler pekala.
Kendilerine “Anadolu kaplanları” gibi bir isim bulmuşlar mıdır acep?




[1] Gürcüce zor konu. 9. yy’dan itibaren tutulduğu anlaşılan Gürcü vekayinamelerinde bazı yer adları geçiyor. Lakin Gürcü vekayinamelerinin eldeki tek güvenilir nüshası 13. yy’da yapılmış Ermenice bir çeviri. Şimdi bu isimler Gürcüce mi, Ermenice mi?
[2] Ay’lı adların hepsi Kastamonu-Sinop-Samsun-Amasya bölgesinden. Yapı ve anlama dair bir fikrim yok.
[3] Alaçatı adının kaynağını bilmiyorum. Rumca Alatsáta esasen Türkçe Alaca At mıdır? Sanmam. Piri Reis haritasındaki bir tek yamuk kayıttan sonuç çıkarılamaz.
[4] Ayvalık adının ayva ile ilgili olduğunu sanmıyorum. O yörenin eski adı Eolía, idari birimin tamlama hali de Eoliki’dir. Ayvalık bu isimden uyarlanmış olmalı. (“Nereden geliyorsun? Eolik nahiyesinden.”) Rumca çeviri Kidonia (“ayva”) veya Kidonies (“ayvalar”) ancak 19. yy’da belirir.
[5] Türkiye’de otuzu aşkın örneği olan Işıklar adı esasen ‘aşıklar’, yani dervişler demektir. Eski yazıda daima ayn harfiyle yazılır. Yunanca Σχολάροι bunun çevirisi olsa gerek. İngilizce scholar esasen “boş gezen” anlamına gelir.