20 Ağustos 2014 Çarşamba

Eski zaman IŞİD'leri

                                                                                                                        15 Ağustos

İki-üç haftadan beri YKY'den çıkan 4000 küsur sayfalık Evliya Çelebi Seyahatnamesi'ni hatmetmekle meşgulüm. Asıl amaç benim sözlük çalışması için kelime bulmak. Ama arada başka ilginç şeyler de çıkmıyor değil.
Mesela Sultan IV. Murat'ın Bağdat fethi, sene 1636.

"Bağdâda eyle hücumlar oldu kim Kızılbaşların başları yine kaygulu işe uğradı. Gördiler kim gayri çare yok, hemân burc u bârûlar üzre beyaz emân bayrakları diküp, 
'Amân elamân ey güzidei Âl-i Osmân' deyü feryâd u nâlâni sad-hezar etdiler."

Bağdat'ı tutan Şiiler pes edip teslim olurlar.

"Derûni kal'adan beş aded hân boğazlarına kılıçlarını asup huzur-i Murad Hân'a çıkdıklarında (...) ser ber-zemin edip Bağdâd'ın miftahlarını [anahtarlarını] teslim edüp emân ile çıkmağa üç gün mehil isterler. Murad han mehil vermeyüp, 'Uryân u bi-silâh [çıplak ve silahsız] bu ân kal'adan çıkup bir canibe revân olun' dedikde, 'Ber ser-i çeşm' [başım gözüm üstüne] deyüp bu hânlar Murâd Hân yanında rehin kalup derûn-i kal'aya asker-i islam mâl-a-mâl olunca niçe bin Kızılbaş-i evbâş Akkapu'dan piyade ve esb-süvâr [yayan ve atlı] cânib-i nehr-i Diyâle'ye firâr edüp gitmede."

Şiilerin önderleri gelip Murat Han'a teslim olurlar. Onlar rehin olarak tutulurken İslam askeri (i.e Osmanlı) kaleye dolar. Ne görsünler? Şiiler Akkapı tarafından firar edip gitmekte!

"... derûn-i askerden bir sada zahir olur kim, 'Tîz Kızılbaş kırılsın" derler.
Azâmet-i Hüdâ an saatde kırk bin piyade şâh tolusun içmiş [iran şarabı içmiş] tülüngi Kızılbaş ve yigirmi bin de gayri evbâş seyf-i miczem ile başları tırâş olup [keskin kılıç ile başları traş edilip] derûn-i Bağdad'da hûn-i Râfiziyân nehr-i âb-ı revân gibi cereyân etdi [zındıkların kanı akarsu gibi aktı] ve niöe bin atlı guzât cânib-i nehr-i Diyâle'ye gitdi ve emân ile mukaddemce çıkan Kızılbaş'a yetdi ve bu perîşân olmuş Kızılbaş'a girişdiler ve eyle kırdılar kim az Kızılbaş, 'Feryâd-reses yâ Ali' deyüp nehr-i Diyâle'ye urdular."

Şehir içinde kan oluk oluk akarken bir kısım gaziler de Diyale nehrine kendini atmış olan Şiilere yetişir. Kızılbaşlar "feryadımızı duy ya Ali" diye bağırırlar.

"Düldül-süvâr Ali de bu Havâricîn'in [Haricilerin] feryâdlarına res olmayup cümle Diyâle'de gark-ı âb oldular [boğuldular]. Yetmiş bin Kızılbaş'tan ancak altı bin mıkdârı tırkazlarda ve merhamet-i dest-i Osmanlı'da hâlâs oldu deyü kendüleri nakl ederler.
Hakkâ böyle bir kırgın dahi diyâr-ı Acem'de olmamışdır."

Yetmiş bin Şii'den ancak altı bin kadarı Osmanlı'nın "merhametli ellerinde" canını kurtarır.

Şimdi devir değişmiş, üçyüz-beşyüz kişilik kafa kesme vakaları dünya medyasına haber oluyor.

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Ütopya İnşa Etmek

Şirince’de, vaktiyle Müjde’nin satın aldığı bir köy evimiz vardı. Yaklaşık 150 yıllıktı. Duvarları çamur dolgulu taştan, yer yer bir metre kalınlığında ve biraz yamuktu. Banyonun içinde büyük kayalar vardı, yağmur yağdığında içlerinden su çıkardı. Mutfağın tavanını bir kestane tomruğu tutardı. Bahçe duvarından incir ağacı çıkmıştı. Çok güzeldi. O eve aşıktık.

Dokuları gözünüzün önüne getirin. Üstünde kertenkelelerin güneşlendiği yığma taştan bahçe duvarı. Ot bürümüş kiremit çatı. Aşındıkça insan teni dokusunu almış taş zemin. Kuşaklar boyu ellendikçe fildişi kıvamını kazanmış ahşap trabzan. Ege’nin kayasına bin yıl önce oyulmuş bir niş.

Bunları sevmeyen yoktur. Zannederim insanda içgüdüsel olan bir şeyi tatmin ederler. Nedense hiçbir mimarda, özellikle modern mektepli hiçbir mimarda, bu dokuları üretecek vizyon yahut cesaret yahut teknik bilgi yoktur. Belki vardır, ben denk gelmedim. Türkiye’de hiç denk gelmedim. Viyana’da Hundertwasser bir yere kadar denedi belki, ama o da kendine anti-mimar anti-Arkitekt diyordu.

Yapı maceramız Şirince’de o evi onarmaya çalışmakla başladı. İhtiyar bir evi, kişiliğini bozmadan nasıl yenileyebilirsin? Ustaların ve mimarların her müdahalesi, evin kendinden bir şeyler kaybetmesiyle sonuçlanıyordu. Onlara kulak asmamayı öğrendik. Yerel malzemeyi öğrendik. Taş duvarı, çamur sıvayı, kestane ağacını, çit tekniğini, eski kiremidi öğrendik. Köydeki eski binaları didik didik edip, eski Rum ustaların usullerini anlamaya çalıştık.

Bahçeye, orada sundurma dedikleri bir açık oturma yeri yapmamız gerekiyordu. Öyle bir şey yapalım ki, sanki hep varmış, 150 yıllık evin uzantısıymış gibi dursun dedik. Köydeki ve komşu köylerdeki emsalleri etüt ettik, onların dilini öğrendik. Çoğu harabeydi. Biz de yaptığımız sundurmayı kısmen harap ettik, ucuzundan, yüz yıllık tarih ekledik.

Odunluk gerekiyordu. Odunluğu kimse mimari projenin parçası olarak düşünmez. İş bittikten sonra, biraz briket ve tel örgüyle bir şeyler çırpıştırılır. Neden öyle olsun dedik. Neden odunluğumuz bir şaheser olmasın, baktıkça “iyi ki varız ve iyi ki yaşıyoruz” demeyelim? Eski evlerin bitişiğindeki kubbeli fırınları andıran bir taş yapı ekledik. Kapısını komşu kasabada yıkılan bir konaktan söküp getirdik.

Şirince’nin tarihi kimliği bize ayrı bir sorumluluk yüklüyordu. Başka yerde olsa belki el yordamıyla kendi çözümlerini üretebilirsin. Ama köyün tutarlı bir bütünlüğü varsa ve güzelse, o zaman eklediğin her ayrıntının, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, o bütüne uygun olmasına özen göstermelisin. Şu sonuca vardık: Yüz yıl önceki ustaların yapmayacağı hiçbir şeyi yapmayacağız. Onların kullandığı malzemeden, onların tekniklerinden, oranlarından, süslemelerinden, dokularından şaşmayacağız.

Söylemesi kolay, yapması zordur. Öncelikle, tevazu ister. Kendi aklına değil, ölmüş ustanın aklına uyacaksın. Ayrıca disiplin ve inat ister. Sol omuzundaki şeytan durmadan dürter, şuraya da Kalebodur yer karosu yapalım, bir kerecikten bir şey olmaz diye. Kanarsın. Kanmamalısın.

Restorasyonun temelindeki teorik çelişki ile tanıştık. Restore ettiğin zaman işlev değişikliği yapıyorsun. İşlev değişince biçimi nereye kadar koruyabilirsin? Korumalı mısın? Bugünkü işlevi çözmek için, yüz yıl önceki Yorgo usta hangi biçimi kullanırdı? Bizim köydeki evlerin alt katı hayvan barınağıdır. Şimdi orayı mutfak ve banyo ve oturma odası yapacaksan, rutubet sorununu, ışık sorununu, statik sorununu ona göre çözeceksin. Copy-paste yapmakla iş bitmiyor. Çözüm üreteceksin. Eski mimariyi değerli ve sevimli yapan özü keşfedip, o çerçevede yeni bir şey üreteceksin.

Yorgo usta müze memuru değildi, Anıtlar Kurulu zaptiyesi de değildi. İhtiyaca göre yeni bir şey yapan ve bunu yaparken bir şekilde eskinin ırzına geçmemeyi başaran bir esnaftı. O yapabiliyorsa biz neden yapamayalım?

Anıtlar Kurulu’nun öküz memuruna tabii bunları anlatamazsın. Zaten kuşku ile bakıyor, bunlar hem şehirli takımı, üstelik devletin emirlerine saygısız olan cinsten, üstelik de Ermeni. Sen işlev ve gelenek ve estetik diye ağzını açınca onun aklına mevzuat geliyor, hangi maddeden mühürlerim diye hesap yapmaya başlıyor.

1992-2002 yılları arasında Şirince’de 12 tarihi evi onardık; tamamen yıkılmış olanları tarihi dokuya uyum sağlayacak şekilde sıfırdan inşa ettik. Sonra, köyün biraz dışındaki bir arazide, taştan küçük bağ evlerinden oluşan, hayalimizdeki köyü inşa etmeye koyulduk. 2007’de sıra Matematik Köyü’ne geldi.

Matematik Köyü’nde işler yepyeni bir boyuta taşındı. Çözmek zorunda olduğumuz işlevler, köyün tarihi dokusuna yabancı işlevlerdi. Eski ustalara sadık kalacağız ama, eski ustalar konferans salonu ve kütüphane ve 300 kişilik yemekhane çalışmamış ki? Köy havasını, köy dokusunu, köy estetiğini, köyün bin yıldan beri değişmemiş duygusunu veren doğallığını ve spontanlığını koruyarak modern bir eğitim kampüsünü nasıl inşa edersin?

Yedi yıldan beri bu soruların cevabını bulmaya çalışıyoruz. Tiyatro Medresesi ile birlikte, otuz küsur binadan oluşan ufak bir kasaba çıktı ortaya. Yorgo ustanın deneyimlerine bütünüyle sadık kalamayacağımızı kabul etmek zorunda kaldık. Onun yerine, Yorgo ustanın kendi yaşadığı çağda, Andolu’nun Ege ve Akdeniz kıyılarında görse yadırgamayacağı formlarla çalışmanın doğru olacağına kanaat getirdik. Artık Eski Şirince’de benzeri olmayan hamamlarımız, medresemiz, kulemiz, kaya mezarımız var. Ama hala post-20. yüzyıl stili bir betonarme gecekondumuz yok, villa tipi konutlarımız yok, İsviçre-Kaliforniya kırması şalemiz 
-eğer dikkatle bakmazsanız- yok.

Gelenler Matematik Köyü’ne bayılıyor. Taparcasına seviyorlar. Doğallığını ve eklektizmini beğeniyorlar. “Sanki kendiliğinden olmuş gibi” diyorlar. “Sanki yüzyıllardan beri buradaymış, siz ortaya çıkarmışsınız” diyorlar. “Tarih kokuyor” diyorlar.

Ali Nesin ile ben ise, yaptığımız her binada hatalarımızı ve eksiklerimizi görüp birbirimizin başının etini yiyoruz. Her seferinde sıfırdan düşünmeye başlayıp, kusursuz ütopya mekanının nasıl bir yer olacağını bulmaya çalışıyoruz.

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Sanmak/saymak

Sanmak eski Türkçe'nin en temel fiillerinden biri. To think anlamında, ama düşlere dalmayı ya da kukumav kuşunu akla getiren "düşünmek" gibi değil. İnsan aklının en belirgin fonksiyonu olan simgesel eşdeğerlik bağı kurma anlamında. Arapçası addetmek ya da itibar etmek. İngilizcesi belki to consider. Latincesi concipere ya da comprehendere, her ikisi de analiz edersen "bir-arada-almak" demek. Bir şeyi bir şeyle eşitlemek. Mesela: aslan = tehlike. Hava ışıdı = sabah.

Tek heceli sonu açık fiillerin Türkçe'den düşmesi kuralı uyarınca samak kaybolmuş. [Eskiden düzinelercesi vardı, şimdi iki tane kalmıştır, demek ve yemek.] Anadolu ağızlarında yakın zamana kadar canlıydı. Şimdi yapım ekine dönüşmüş bir kalıntısı kaldı. Azımsamak ("az saymak") küçümsemek vb.

Fiilin iki temek türevi günümüz dilinde canlı. Biri refleksif yani dönüşlülük ekiyle, sa-n-mak, öznenin o işi kendi kendine yaptığını söylüyor, tıpkı kaşımaktan kaşınmak, taşımaktan taşınmak, takmaktan takınmak gibi.

Diğeri transif yani geçişlilik ekiyle, sa-y-mak.

Özne bu sefer bir şeyi veya birini eyleme konu ediyor. Oradaki ek aslında t'dir. Tüm Türk dillerinde seslinin arkasına ek olarak gelince /d/ halini alır. Sesliyi izleyen d ise sadece Oğuzca'da (ve dolayısıyla Türkiye Türkçe'sinde) yumuşayıp önce /dh/ ve daha sonra /y/ sesini verir. Yani bin küsur yıllık süreçte satmak > sadmak > sadhmak >saymak olmuş.

Modern kullanımda saymak fiili, mantıki açıdan son derece ilginç bir anlam yelpazesi sunuyor. Birinci anlamı bir şeyi bir şey saymak, yani addetmek. "Seni adam saydık" cümlesindeki gibi. İkincisi saygı göstermek, yani itibar etmek. "Büyüklerimizi sayalım" gibi. Üçüncüsü insan zihninin nispeten geç bir devirde, her halükarda dilin oluşumundab çok sonra, birçok kültürde belki son 3 ila 5 bin yılda ulaştığı bir simgesel işlem olan sayı saymak. Arapça'da aynı bağlantı var: addetmek > aded (sayı). İngilizce to count, hem bir şeyi bir şey saymak, addetmek, hem sayı saymak. Kökü Latince'den, computare, birlikte (con) algılamak (putare). İnsan zihninin en ilginç özelliği, iki şey arasında simgesel eşdeğerlik kurma.

Bir başka ilginç türev, 'adı sanı yok' deyimindeki san. Esasen "ün, itibar", ve dolayısıyla "ad". Buradaki +n, fiilden isim yapan standart yapım eki. Bir şeyi bir şey saymak ile a) ona saygı göstermek ve b) ona ad vermek birbiriyle bağlantılı ve hatta eşdeğer işlemler, düşünürseniz.

*
Buraya kadar anlattıklarım standart bilgiler; ben bir şey eklemedim. Satmak fiiline gelince daha special alana giriyoruz. Literatürde buna dair bir şeye denk gelmedim. Yanılıyor olmam pekala mümkün. 

Oradaki t, geçişlilik eki olan t midir? İlk bakışta cevabımız "hayır" olmalı, çünkü eğer t yapım eki ise ardına sesli alınca yumuşaması lazım. Git > gider, güt > güdü, tat > tadım. Bu arkadaş yumuşamıyor: satılık, satın almak. Öte yandan anlam bağı çok bariz. Satmak = bir şeyi başka bir şeyin yerine saymak, eşdeğer kabul etmek. Para ekonomisi yanıltmasın. İnsanlar binlerce yıl boyunca satmak deyince iki malı veya hizmeti takas etmeyi düşündüler. Yani satmakla satın almak arasında fark yoktu; hatta "satın almak" diye bir fiil de yoktu, sonradan çıktı.

Anadolu'da Satılmış diye kişi adı vardır, bilirsiniz. "Bedel" demektir, genellikle evliyadan birine yapılmış bir adağın bedelidir. Böyle düşününce, Sayılmış ile eş anlamlı olmuyor mu?

*
Ne yaptık? Türkçe bir fiilden hareket edip insanoğlunun saymayı ve alışveriş yapmayı öğrendiği çağlara geri gittik. Arada toplumsal itibarın kökenlerini irdeledik. Clamde Lévi-Strauss olsa ancak bu kadarını yapardı, ne dersiniz?

1 Temmuz 2014 Salı

Sakız

Sakağı, halk arasında karakabarcık denilen ölümcül hayvan hastalığı. Fransızcası charbon (şarbon), İngilizcesi carbuncle. Ciltte kabarcıklarla çıkıyormuş. Türkçe *sakmak gibi bir fiilden türemiş olması lazım, ama böyle bir fiil bilmiyoruz. Daha doğrusu TDK Derleme Sözlüğü, Divanı Lugati Türk, Çağatayca Sözlük vb. elimizin altında olmadığı için bakamıyoruz.

Moğolca sağsay-k fiili varmış, "kabarmak" anlamında (aynı zamanda "tüylenmek"). Sağari "yara kabuğu" ve "nasır". Moğolca ile Türkçe arasındaki ilişki kafa karıştırıcıdır. Ortak köken ilişkisi var mı yok mu açık değil, yok diyen dilbilimciler bana daha inandırıcı geliyor. Ama eski bir tarihte, her halükarda MS 1. binyılın ilk yarısında veya daha önce, Moğolca Türkçe ile, daha doğrusu Türkçe'nin Oğuzca'ya benzeyen bir lehçesiyle çok yakın temasa girmiş; kelime hazinesinin yarıya yakını oradan almış. Türkçe'de kaybolmuş bazı kelimeleri o yüzden Moğolca'da bulabiliyoruz.

Ses eşdeğerliği kuralları var. Moğolca sağsay-k biçimi Türkçe *saksla-mak, sağari ise *sakız telaffuzunu verir. Sesliden önce kalın k Moğolca'da ğ olmuş, hatta modern telaffuzda tamamen kaybolmuş. (Bkz. alakan "kırmızı" > ulağan > ulan, Ulan Bator'daki gibi). Kelime sonundaki -ri daima Türkçe -z eşdeğeri.

Peki acaba sakal, "tüylenme, kabarma" anlamına gelir der miyiz?

Why Our Friends Like God, and Why We Don’t

English translation of an article I published here on December 11, 2013, a day before I was notified of my jail sentence. [http://nisanyan1.blogspot.com.tr/2013/12/arkadaslar-allah-neden-sever-biz-neden.html]

I’d say “God is the name of a relationship of affection and trust,” and most of you will think “this man is finally gone soft in the head, he’s surrendered to the godlies.”

But if you think about it, you will see what a radically atheistic thesis this is.

*
The path of Truth is a difficult one. You can never be sure what is morally right. Shall I dip into mother’s savings? Shall we stone our sinful sister? Shall we support the Gezi demonstrators? Tough choices!

You wish someone could tell you what is right. If you look hard enough, you will find one. He is either the Saint or the saintly one, either the Swami or the Sheikh, or beyond them, the Prophet or the Anointed One. In a way that is hard to explain, you like the man and trust him, and believe that he is telling the truth. He knows. Thank God!

God is the stamp of that connection. It is the certificate of authenticity. It is the metaphysical anchor -I’d say ontological, if that weren’t such an abused term- of a relationship based on human affection. It is not satisfactory to say, “I like the guy, so I trust him”; it leaves open the suspicion of subjectivism. “My father trusted him, so do I” won’t do either. You must believe that the holy man has a solid and indisputable footing in Truth. Why do I trust him? Because he received God’s revelation. Or was anointed by the receptors of God’s revelation. Or studied the mysteries of revelation better than I did. He is not a poor lost soul like I am. Or perhaps he is a poor lost soul, but holds on to the Absolute with one hand.

God is a silly notion if you really think about it, with hardly a logical handle. But unless you suppose a god, you can never be sure about anyone’s truth. You cannot explain why the holy man or the Prophet is any better than poor you and me.

This, then, is the nub of the matter of religion. The real focus is not god. It is some people of flesh and blood, and the need to believe in what they say. That is why the Latins called it re-ligio, attachment, not to an abstract concept, but to certain spiritual preceptors, holy men, teachers, prophets, and to the community of their followers.

*
Test it, and you will see. They won’t stir too much if you say “God does not exist”. But they will lynch you if you say “your prophet was a profit-seeker”, and they won’t listen if you bring all the evidence of [orthodox] ecclesiastical history.

*
What are our objections? They are three:
One. The idea of God –or rather One God- is limp. It cannot persuade, in this age, anyone who takes rational thought seriously. The idea of an omnipotent God being powerless against sin and oppression is absurd. The idea that He bears grudge against the subjects of His absolute power and punishes them with disproportionate force is morally repugnant. And all the arguments they have conjured to solve this paradox over two thousand years are not worth a fig.

It is not rational consistency we are worried about here, but the dismissal of those who care about rationality. The defenders of reason may be a small minority. What is the worth of a system that denies them the right to be moral exemplar and precedent? What is the use of a mentality that excludes Voltaire and Einstein, but is able to view some small-town preacher of Alabama or the ignorant Sheikh of Lower Güngören as the spokesperson of the Absolute? What breadth of horizon, what wealth of experience, what spiritual generosity, what wisdom can flourish on such sterile soil?

Two. The books are outdated. However hard you try, you cannot squeeze a moral teaching for today out of the sayings of an ignorant Palestinian dervish or an ignorant Arabian preacher who lived in an age unfamiliar with the internet, the second World War, America and China, the printing press, thebill of rights, the professional army, social security, DNA and organ transplants. You cannot find answers to today’s questions. Granted, there may be a few pearls of wisdom in them, too. If some of the ethical questions facing humanity are new, some are age-old. But then, you can find pearls of wisdom in Sophocles, too, or in Hacivat and Karagöz [the traditional Turkish shadow-play]. Watch three run-of-the-mill American movies, and you will find a greaternumber of moral precepts in them than the whole of the Quran.

Three. Belonging corrupts. If a monoply of truth is given to Ours, then the Others, by definition, fall outside the circle of truth. You may tolerate them, you can be nice to them, but you cannot trust them. Perhaps you won’t immediately proceed to cut off their heads, but you cannot clear your soul of the corrupting poison of hypocrisy and double standard. And when the head-cutters eventually get down to work, you don’t have a clear and firm ground to stand upon against them. “But our prophet,” you mumble, “did not necessarily advocate violence,” expect, insofar, however ...”

*
This is why, at the cost of sometimes hurting the sensibilities of our friends who would love what they love, we say that they are on a path of error. It narrows their vision. It insulates them from many facets of the truth, and from people who know a thing or two about them. It forces them to cohabit with the ignorant and the untamed. It makes them incapable of understanding today’s problems. It delivers them into the arms of a seething anger that they are unable to check. It is irresponsible.

You are entitled to your love, I grant it, but do you have the right to impoverish the world so recklessly?

28 Haziran 2014 Cumartesi

Alaturka nağmeler

"Almanya'da yabancılara Türk sanat müziğini anlatırken "türkische Kunstmusik" diyoruz. Türk Sanat Müziği ismi sizce uygun mu? Yoksa bu da uydurulmuş bir isim mi?"

"Türk sanat müziği" TRT'nin yanılmıyorsam 1960'larda, hatta 1970'lerde uydurduğu bir bürokratik kamuflaj tabiridir. Sanat olmayan müzik mi var? Varsa hangisi?

Bence bu kasten yanıltıcı başlık altında birbiriyle alakasız üç müzik türü bir araya getiriliyor. Aralarındaki ilişki aşağı yukarı Beethoven ile Beatles arasındaki kadardır -aynı coğrafya, benzer perde dizileri, o kadar.

Birincisi Osmanlı saray müziği, osmanische Hofmusik diyelim, ya da Lale Devri'nden 1850-60'lara kadar. Rafine ve hoş bir müziktir. Zevkle dinlenir. Çağdaş Batı müziğine oranla ifade yelpazesi ve keşif cüreti çok kısıtlıdır. "Ne zarif bir dil, keşke söyleyecek bir şeyi olsaydı" dedirtir.

İkincisi geç Osmanlı pop müziğidir. 1860'lardan 1930'lara kadar sürer. Fesle çağdaştır. İstanbul orta sınıflarının popüler eğlence müziğidir. Batıda o devirde ortaya çıkan "Yüksek müzik" (Wagner, Mahler, Schönberg ...) ile şanson ve kabare ve müzikhol müziği ayrımında net bir şekilde ikincisine tekabül eder. Şevki Bey ve Tanburi Arif Beylerle başlayıp Lemi Atlı ve Münir Nurettin'e kadar devam eder. Hoş popüler melodileri ve hayli basit bir duyarlılığı vardır. Nostaljiktir. Rakıyla iyi gider. 

Üçüncüsü 'proto-arabesk' diyebileceğimiz 1930-1970'ler meyhane müziğidir. Gerek güfte, gerek beste kalitesi açısından ("ben seni ellerin olsun diye mi sevdim") ülkenin o devirdeki gerekçelerine uygun, feci bir bayağılığın temsilcisidir. 1970-80'lerde kalite bakımından biraz evrilerek arabesk müziği doğurmuştur.

Nevzat Atlığ yönetiminde TRT korosu tarafından asık suratlı, kaskatı bir taşra ciddiyetiyle icra edilmek dışında bu üç müzik tarzı arasında ne gibi bir ortaklık olabileceğini anlamaktan acizim. Makam dersen, Madonna ile Beyonce'nin de do majör ile la minörden şaştığını duymadım. Sırf bu yüzden onları da çağdaş Haydn mı sayalım?

*
Madem bu mevzulara girdik, sor bakalım 19. yy sonlarında bir Osmanlı "yüksek müziğinin" (Rauf Yekta Beyin teorik çabalarına yahut Darülelhan bünyesindeki birtakım cılız arayışları bir yana bıraksan) gelişememiş olmasını nasıl açıklayacağız. Dede Efendi'den neden bir Brahms Efendi yahut bir Kemani Piyotr İlyiç türemedi?

Geç devir
Osmanlı seçkin sınıfının, gerek ekonomik gerek kültürel özgüvenden yoksun, son derece dar bir zümre olması mıdır sebep? O küçük azınlığın da, özgün bir müzik geleneğini desteklemek yerine Batı müziğinin tüketicisi olmakla yetinmesi midir? (Keçecizade Fuad paşa da, Damat Ferid Paşa da klasik müzik hayranıdır; Ahmet Cevdet Paşa kızlarına Avrupalı hocalardan piyano dersi aldırır.)

Rusya'da, Macaristan'da, hatta uyduruk Romanya'da, yerli gelenekle alakası olmadığı halde, Avrupai tarzda iyi besteciler çıkarken burada ilaç için bir tane çıkmamasının sebebi nedir? En üst tabaka Batı müziğine yönelirken, orta sınıfın o müziği benimsememesi, alaturka santimantal popla yetinmesi midir?

(Ne yerli, ne Avrupai "yüksek müziğin" yetişmediği bu topraklarda, yıllar sonra, 1930-40'larda, devlet serasında suni ilkahla alafranga besteci yetiştirme denemeleri yapılacaktır. Sonuç, Adnan Saygun'dur.)

Önemsiz sorular değil bunlar. Osmanlı medeniyeti neden çürüdü ve tükendi sorusuyla yakından bağlantılı mevzular. Ahir zamanda Osmanlı'yı ihya etmeye kalkışan fantezistleri de ilgilendirse gerek.

27 Haziran 2014 Cuma

Roma'nın Gerileyiş ve Çöküşü

Hayatta okuduğun en iyi kitabı söyle diye illa ısrar ederseniz Gibbon, Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküşü derim. Düzyazıda İngiliz dilinin en büyük şaheseridir. 18. yüzyıl orgları gibi haşmetli bir sesi vardır; aradan rastgele iki cümle seç, oku, tanırsın. Hemen her cümlesinde deha kıvılcımı parlar -kah ince bir hiciv, kah beklenmedik bir paradoks, kah gümbürtülü bir epigram.

Taassubun ve Hıristiyan kilisesinin amansız düşmanıdır. Tarihin en büyük medeniyet projesinin çöküşünden onları sorumlu tutar. Moralisttir. Aklı ve erdemi yüceltir; cehaleti, riyayı, dalkavukluğu, lüksü ve partizanlığı lanetler. Anlattığı şey, bir dizi ahlaki dramdır. Sonraki tarihçilerde eksik olan o duyguya kapılırsın, tarihin gerçekten anlatmaya değer bir anlamı olduğuna inanırsın. Başkaları da o duyguyu tatmıştır: gençliğinde haylaz bir mirasyedi olan Winston Churchill, Hindistan'da şark hizmetindeyken Gibbon okur, siyasete atılıp dünyayı değiştirmeye karar verir.

Olguları kusursuzdur. Bir cümlenin köşesine sıkışmış en ince nüansta ve retoriğin şehvetine kapılmış göründüğü en cüretkar genellemede, kırk küsur yıl sürmüş bir okuma çabasının ve hiçbir okuduğunu unutmayan fenomenal bir hafızanın izi görülür. Eleştirici ve sorgulayıcıdır. Bir dönem parlamentoda bulunduğundan, iktidarın mantığını bilir, siyasetçinin ruhunu tanır. Her duyduğuna inanmaz. Dipnotlarında aralıksız kendiyle ve kaynaklarıyla kavga eder.

Bir gün bu konuda ciddi bir makale yazacak olursam belki Gibbon'ın dipnotları hakkında yazarım. Oradaki Gibbon, pudralı peruğunu çıkarmış, kolları sıvamış bir Gibbon'dur. Daha alaycı ve daha kırılgandır. Başkalarının hatalarını didiklerken, kendi düştüğü veya düşebileceği tuzaklarla hesaplaşır.

*
Modern Library basımında Decline and Fall 3200 küsur sayfadır. İlk kez 1980-81 kışında, Brooklyn'de kötü bir apartman dairesinde, işsiz, parasız, amaçsız otururken okudum. Üç yıl sonra, 123. sokaktaki evde bir daha baştan sonra okudum. Şirince'ye geldikten sonra, 1995 veya 96 olmalı, bir daha okudum. O günden beri yatağımın baş ucunda durur. Ara sıra rastgele bir yerden açıp, dondurma yalar gibi birkaç sayfasını okurum. Bazen takılıp, beş on gün bırakamadığım olur.

*
Arsen, büyük oğlum, İskoçya'daki St. Andrews üniversitesinde Klasikler okuyor. Latinceyi hatmetti, Roma tarihinde beni birkaç gömlek aştı, Eski Yunanca ile cebelleşiyor.

Biraz reklam yapayım. St. Andrews Klasiklerde galiba dünyada bir numara; Cambridge ve hatta Harvard'dan iyi olduğu söyleniyor. Bizimki, Avustralyalı ve Kanadalıları saymazsan, bölümde tek yabancı öğrenci. Ve söylediğine göre, sınıfın birincisi.

İşin kötü yanı, kısmen ırsi olduğunu zannettiğim ukalalık. Şakran'a gönderildiğim hafta ziyaretime geldi, Gibbon'u boş verip Mommsen okumam gerektiğini bildirdi. Daha bilimselmiş, işin ciğeri oradaymış.

Peki dedim, boynumuz kıldan ince, okuyacağız. Facebook'a yazdık; sağolsun, başta sevgili Emin Kaya olmak üzere üç yerden üç ayrı edisyonu geldi, en ele geliri altı cilt, dörtbin küsur sayfa. Geçen gün giriştim. İlk izlenimim: ı-ıh, tadı güzel değil. Kurumsal ve sosyal tarih. 19. yüzyıl Alman akademik üslubunun kaskatı sevimsizliği. Gibbon dramsa, bu anatomi ders kitabı.

Ama söz, pes etmeden sonuna kadar okuyacağım. Sonuçta tarih literatürünün temel taşlarından biri, bu yaşa kadar okumamış olmak ayıp. Belki okudukça açılır, beğenirim; burada dediklerimi yutmak zorunda kalırım.

Vakit bol ne de olsa.