22 Ocak 2018 Pazartesi

Halim ve Selim 7: Ölümden sonra hayat


Halim – Ruhun ölümsüzlüğüne, cennet ve cehenneme de inanmıyorsunuz siz. Bu sizi korkutmuyor mu?
Selim – Neden korkutsun? Kedim de öldükten sonra bir yere gitmiyor, çok dert ettiğini sanmıyorum.
Halim – İnsanı kediyle eşitleyemezsiniz. Sizin bilinciniz var, geleceği tahayyül etme yetisine sahipsiniz. Bilincin ebediyen sönmesi fikrini kavramak ve bunu kabullenmek insan için imkânsız bence.
Selim – İnsanla hayvanı o kadar ayırmayın derim. Ölüme karşı refleks halinde bir korku tüm hayvanlarda var. Solucanda da, sinekte de, kedide de var. Ölüm tehlikesiyle karşılaşınca nasıl telaşla kaçıyorlar görmediniz mi?
İnsandaki ölüm korkusunun kaynağı aynı refleks olmalı. Niteliği mi farklı? Niceliği mi daha fazla? Bu konuda ampirik veri var mı bilmiyorum. Benim gözlemlerim o yönde değil. Ölümden sonraki yaşama inansın veya inanmasın insan bir şekilde normal yaşamını sürdürüyor, o açıdan kedilerden ya da solucanlardan bir farkımız yok. Ara sıra belki insanın sinirleri bozuk olduğu zaman kalbine abartılı bir ölüm korkusu girebilir, ama başka hayvanlarda böyle bir şey yoktur diyebilir miyiz ve neye dayanarak diyebiliriz bilmiyorum.
Ayrıca insan kavrayamadığı veya tahayyül edemediği bir şeyden neden korksun? Daha doğrusu tahayyül yeteneğimiz var diye neden tahayyül edemediğimiz ve edemeyeceğimiz bir şeyden özel olarak etkilenelim, benim anlayabildiğim bir şey değil. Faraza insana özgü öyle ekstra bir korku varsa da bunun birtakım masallarla telafi edilebileceğini hiç sanmıyorum. Cennet ve cehennem inancı sayesinde ölüm korkusunu aşmış kimseye rastlamadım. Aştığını iddia eden birinin, çocuğunun öldürülmesine özgür iradesiyle razı olduğunu görsem belki inanırım.
Halim – Hz. İbrahim...
Selim – Masaldır. Doğru olsa her normal toplumda deli veya katil muamelesi görürdü.
İbrahim ve İshak meselinin Tevrat’taki işlevi sanırım ukba alemine gerçekten (yani sözde değil kalben) inanan kişiye örnek olmasıdır. Demek nadirattanmış ki anlatma gereğini duymuşlar.
Halim – İshak dediniz.
Selim – Ben demedim Tevrat demiş. Yaratılış 22:1-14.
Halim – Cennette ebedi yaşam vaadi insan için büyük bir teselli ve umut kaynağı değil mi sizce?
Selim – Özellikle İslami cennet öğretisinin hangi yaraya merhem olabileceğini anlamaktan acizim doğrusunu isterseniz. İçinden dere akan bir bahçede trilyonlarca yıl oturuyorsunuz. Tek lüksünüz istabrak kaplı bir döşek, tek eğlenceniz birtakım kokmaz bulaşmaz lolitalar. Dünyada zulüm, adaletsizlik, günah gırla, o da eğer trilyon yıl sonra dünya hala duruyorsa. Sevdiğiniz insanların yarısı cehennemde tarifsiz acılar içinde. New York Times’a abone olamazsınız, sabahları Nutella isteseniz muhtemelen bulamazsınız. Allah yazdıysa bozsun, bunun nesi teselli edici ki? Düpedüz kâbus.
Halim – Cennetten böyle terimlerle söz etmenizi rahatsız edici buluyorum. Kuranı Kerim’in vadettiği Cennet hiç şüphesiz düz anlamıyla bir dünyevi zevkler bahçesi değil, mecazlarla anlatılmış bir saadet halini ifade eder. Nitekim bir ayette, cennetteki mutlulukların gözlerden saklı olduğu belirtmiş.[1] Peygamber Efendimiz bir hadisinde Cennette gözün görmediği kulağın işitmediği şeyler olduğunu müjdeliyor. Kastedilen şey şüphesiz maddi hazlar değil, deruni ve manevi bir mutluluk.
Selim –  Sanmam. Standart mübalağa deyimleri bunlar, “görülmemiş lüksler, işitilmemiş atraksiyonlar” anlamında. Kuran müellifinin en dar anlamda maddi zevkler dışında bir cennet tahayyülü olduğuna dair ben bir ipucu göremiyorum. Hurilere defalarca değinmiş, her seferinde edindiğimiz izlenim alabildiğine naiv bir cinsel haz nesnesinden söz edildiği. Hadislerde bedensel özelliklerini, bacaklarını, memelerini, kıllarını, çeşitli ifrazatlarını ayrıntılandırmış. Gerisi de hep Bedevilikten yerleşik hayata yeni geçmiş bir toplumun hayal dünyasından çıkma şeyler: akarsular, pahalı kumaşlar, egzotik baharatlar, şerbetler, kolayca dalından koparılan meyveler, mücevherat, altın ve gümüş eşya, kristal pencereli evler ve benzeri.
Mecaz olabilir mi? Olabilir elbette, niyet ettikten sonra her şey mecaz olabilir. Ama apaçık bir dille yazıldığını iddia eden bir kitap neden bunların mecaz olduğuna dair tek bir ipucu getirmemiş, göz kırpmamış, “ben böyle söylüyorum ama siz anlayın” gibi bir sinyal vermemiş, muamma olarak kalıyor. Ayrıca bu eğer mecaz ise daha başka nelerin mecaz olduğunu düşünmeliyiz. Mesela Cennet ve Cehennem mecaz ise Kıyamet ve ilahi Yargı da mecaz mıdır, ölümden sonraki yaşam bütünüyle mecaz mıdır, melek ve şeytan, Adem ve Havva, Nuh Tufanı, Musa’nın mucizeleri, Yusuf ve Firavun, Bedir savaşına katılan melekler, şarap ve domuz yasağı, İslamın şartları, Kâbe, kıble, namaz, oruç, miraç hepsi mecaz mıdır? Öyleyse vahiy ve risalet neden mecaz olmasın? Allah neden mecaz olmasın? Belki de yok öyle biri, şiirsel bir metafordan ibaret? Belki “biz alemi altı günde yarattık” derken Darwin teorisinden söz ediyor? Sonuçta bu kadar radikal bir mecaz teorisine baş vurursanız metnin kendisini esastan reddetmiş olursunuz. Elinizde elle tutulur bir öğreti kalmaz.
Müslümanlar bana sorarsanız Kuran’ın Cennet öğretisindeki kaba materyalist dilden çağlar boyunca rahatsız oldukları için ısrarla tevil yoluna gittiler, kitabın ve peygamberin apaçık sözünü başka türlü yorumlamayı denediler. Beyhude çabadır. O taşı çekerseniz bütün bina yıkılır.
Halim – Peki tüm dinlerin bir ahiret öğretisine yer vermesini neye yoruyorsunuz? Belli ki insanların derin bir ihtiyacını tatmin eden bir öğreti, yoksa bu derece geniş, neredeyse evrensel bir kabul görmezdi.
Selim – Bu da doğru değil. Tarihin belli bir döneminde belli bir kültürel gelenekte doğmuş bir inançtan söz ediyorsunuz. Eski Mısırlılarda gelişkin bir inançmış, fakat bugün Yahudi-türevi dinlerde bildiğimiz şekliyle ancak Milat dolayında Orta Doğu toplumlarında şekillenmiş bir mit. Yahudi ve Hıristiyan inançlarına sonradan entegre edilmiş. Tevrat metninde henüz böyle bir kavram  yok; Yeni Ahit’te olup olmadığı da pek şüpheli. Tam teşekküllü bir anlatı olarak ancak İslam kitabında yer almış.
Tek tanrılı olmayan antik dinlerde Cennet ve Cehennem yok, varsa da pek cılız ve marjinal bir hayal düzeyinde var belki. Halen dünyanın çeşitli yerlerinde Orta Doğu kökenli dinlerden etkilenmeden kalabilmiş olan inanç sistemlerinin çoğunda da yok. Özellikle Hindistan ve Doğu Asya’nın yüksek dinlerinde eşdeğer bir şey yok. Yani ölümden sonra ulaşılan bir paralel evren düşüncesi insanlığın büyük bölümüne yabancı bir fikir. Buna rağmen o insanların Ortadoğu dinlerine mensup olanlardan daha mutsuz ya da umutsuz yaşadıklarına dair bir belirti göremiyorum.
Halim – Ölümden sonra ruhun yaşamaya devam ettiği inancı Eski Yunan’da da var, ilkel kabile inançlarında da var. Budizm ve Hinduizmde haydi haydi var. Bence inkar etmiş olmak için inkar ediyorsunuz, ya da farklı şeylerden söz ediyoruz. Ne demek istediğinizi lütfen açıklar mısınız?
Selim – Hindu ve Budist inançlarından başlayalım. Bildiğim kadarıyla bunlarda, ölümden sonra ruhun ulaştığı ayrı bir alem ya da ayrı bir gerçeklik düzlemi yok. Reenkarnasyon var, öldükten sonra günahıma ve sevabıma göre başka bir varlıkta hayata dönüyorum. Geldiğim yer gene bu dünya, başka bir yer değil. Bu yaşamda tecelli etmeyen ilahi adalet problemini sanırım böyle bir mekanizmayla aşmaya çalışmışlar. “Merak etme” demişler, “kötülüğün cezası ve iyiliğin ödülü var, bir dahaki hayatında hesap görülecek.”
O teoride anlamadığım şey, eğer bilincim sürekliliğini korumuyorsa bir sonraki gelişim beni niye ilgilendirsin? Ruhumu devralacak çakalın dağdaki herhangi bir çakaldan farkı ne? O çakalın beni hatırladığına ya da benim günahlarımdan dolayı pişman olduğuna dair inandırıcı bir belirti yok. Ortadoğu dinlerindeki ahiret öğretisi galiba bu probleme çözüm olarak tasarlanmış. “Ödülü ve cezayı başka bir varlık taşımayacak, bizzat sen yaşayacaksın” diyor, “ama bu dünyadaki bedeninle, gözünle, kulağınla, sinir sisteminle değil, mana aleminde ayrı bir varoluş modunda.” İyi hoş da, o ayrı varoluş modunun içini bir türlü dolduramıyorsunuz, doldurmaya kalkınca huriler ve istabrak kaplı döşekler gibi ucuz bir materyalizmden öteye geçemiyorsunuz. Sanki bütün o “mana alemi” vs. muhabbeti, “gerçek dünyada adalet yok, günahın cezası ve sevabın ödülü yok” demenin çok dolambaçlı ve süslü bir dille itirafından ibaret. Adalet var ama sanal dünyada var. Oh ne ala.
“İlkel” dediğiniz inançlarda ölümden sonrasına ilişkin görüşler için Pascal Boyer’in kitabını[2] ben çok aydınlatıcı bulmuştum, göz atmanızı öneririm. Öyle anlaşılıyor ki, ölümü hemen izleyen günler ya da haftalarda ruhun bir tür gölge yaşamı sürdürdüğüne dair bir inanış hemen her toplumda mevcut. Ama teselli edici ya da ödüllendirici bir şey değil, genellikle karanlık ve kederli bir var oluş, belki bir uzvunu kaybeden insanların hissettiği hayalet uzuv gibi bir şey. Belli bir süre (mesela yedi gün, kırk gün, elli iki gün, bir yıl...) sonra geride kalanların yapacağı özel bir törenle ruh azat edilip ebedi istirahatgahına tevdi ediliyor, unutuluyor. Uzun vadede, yani istirahat ayininden sonra da gölge-yaşamını sürdüren bir ruh fikri çoğu kültürlere yabancı. Sadece yabancı değil, ürkütücü. Eğer istisnaen bir ruh yokluğa intikal etmeyi başaramamışsa bir problem var demek; özel tedbirlerle yatıştırılması ve istirahatinin sağlanması gerekir. Eski Yunan dininde de aşağı yukarı bu fikirleri görürsünüz – Oidipus’un babası Laios’u, Antigone’nin ağabeyi Polynikes’i düşünün. Gerekeni yapmazsanız ruh yaşayan insanlara musallat olur, o karanlık berzahta acı çekmeye devam eder. Sonra? Sonrası yok. 
Yunan edebiyatında, belki Yakın Doğu’dan esen rüzgarların etkisiyle, Ölüler Diyarına ilişkin birtakım öyküler anlatılmış – Odysseus’un ölüler diyarına yolculuğu, ya da Persephone, Orpheus ve Eurydike öyküleri mesela. Ama bunlar derli toplu bir öğreti oluşturmaz, daha ziyade edebi birer fantezidir. Her halükarda ölüler diyarı daima karanlık ve kederli bir yokluk alemi olarak canlandırılır. Yer altında zindan ya da mağara gibi bir yerdir, soğuktur, rutubetlidir. Besbelli Antik çağ insanı kabirdeki cesedin düşünce ve duyguları zihinde canlandırmaya çalışmış. “Ebedi alem var, oh ne güzel, korkacak bir şey yok” gibi bir fantastik düşünce henüz akıllarına gelmemiş.
Halim – Tevrat’ta ve İncil’de de Cennet ve Cehennem yok dediniz. Bu şaşırtıcı görüşü neye dayandırıyorsunuz?
Selim – Birtakım cüretkar tefsir cambazlıklarına başvurmazsanız Tevrat’ta ölümden sonraki yaşama ilişkin bir ibare bulamazsınız. Tevrat’taki Cehennem, yahut Gei Hinnom, Kudüs yakınında bir vadidir; Beni İsrail Allah’a isyankâr olunca Allah onları cezalandırır, cesetleri o vadiye atılır. Latinceye infernum, İngilizceye hell diye çevirdikleri şe’ol besbelli bu hayata ait bir ceza makamıdır, “ölüm”, “yıkım” ya da “kahır”dan öte bir anlamı olduğunu sanmıyorum. Peygamberlerin haber verdiği Mesih yine bu dünyada Beni İsrail’i selamete erdirip dünyaya adalet getirecek hükümdardır.[3] Yahudi inancında ceza ve ödül makamı olan bir öteki dünya fikri ancak Rabbiler çağında, yani Kutsal Kitap’ın telifinden yüzyıllar sonra belirmiş.
Keza İsa’nın öğretisinde ölümden sonrasına dair belirgin bir tez yoktur. İsa cennet ve cehennemden söz eder, ancak bunların ölümü izleyen ayrı bir alemde ya da reel dünyadan ayrı bir gerçeklik düzeyinde olduklarına dair bir ifade veya ima bulunmaz. “Ölülerin dirileceği” müjdelenmiştir; ancak kast edilen büyük olasılıkla manevi bir diriliştir, maddi dünyanın bağlarını manen terk ediştir. İsa müritlerini dünya nimetlerinden ve dünya kaygılarından vazgeçmeye çağırır; karşılığında “göklerin egemenliğini” vaat eder. “Yargı Günü” pek yakındır. Ancak sözü edilen Yargı, dünyada kurulacak yeni bir düzene ilişkindir. Önceden ölmüş olanların ilahi Yargı’dan nasiplerini nasıl alacaklarına dair Yeni Ahit’te herhangi bir bilgi bulunmaz.
Halim – Çarmıhta son nefesini verirken yanındaki suçluya “bugün benimle birlikte cennette olacaksın” dememiş mi?[4]
Selim – “Öleceğiz” dememiş anladığım kadarıyla. Son dakikaya kadar ilahi bir müdahale beklemişler. “Sen hiç merak etme, Göklerdeki Babamız duruma hakim.”
Hıristiyan öğretisindeki ölüm-sonrası yaşama ilişkin beklenti sanırım tam o noktada yaşanan büyük hayal kırıklığının bir çeşit telafi mekanizması. İsa çarmıhta ölüyor ve kıyamet kopmuyor. Hüsrana uğrayan müritlerini yatıştırmak için, Mesih’in pek yakında yeniden geleceğine ve onun gelişine dek geçecek olan (kısa) sürede ömrü vefa etmeyip ölenlerin de zamanı gelince geri çağrılacaklarına dair güvence vermek gerekmiş. “Ölsen de üzülme” demişler, “bekle, yerin garanti.” Süre uzadıkça işin rengi değişmiş, tüm müminlerin öldükten sonra uzunca bir süre Mesih’i bekleyeceği anlaşılmış. Derken Mesih’in gerçek zamanda gelmeye acelesi olmadığı görülünce, ebedi saadet umudu bu kez soyut ve manevi bir zamana transfer edilmiş, kabir karanlığında bir dakika bile beklemeden ruhlar Tanrının Krallığına kanat açmaya başlamışlar.
Sizin evrensel bir inanç olduğunu düşündüğünüz ya da insan var oluşunun olmazsa olmazı saydığınız şey işte o telafi çabasının edebi ürünüdür. Tarihin belli bir aşamasında, belirli kültürel koşullarda doğmuş bir anlatı.
Halim – Yahudiler ile Hıristiyanların ilahi hakikate ilişkin görüşlerinin muğlak olduğunu söylüyorsunuz. Nitekim Kuranı Kerim de onların itikatlarının muharref olduğunu yazar. Kurani gerçeği Cenabı Hak Adem’den (AS) Peygamber efendimize (SAS) kadar tüm nebilere bildirmiştir. Cennet ve Cehennemin asıl gerçeğini Kuran dışındaki bir kaynakta aramak beyhude çaba.
Selim – Diyelim ki dediğiniz gibi olsun. Bu sizin tezinizi çürütmez mi? Demek ki Kuran’dan önceki devirde insanlar doğru dürüst bir ahiret öğretisine sahip olmadan yaşamış, yaşayabilmiş. Oysa siz insan olanın öyle yaşayamayacağını iddia ediyordunuz. Sizi bilmem ama Sokrates ya da Aristo kadar yaşamak bana yeter, varsın öte taraftan bir beklentim olmasın.
Kuran yazarı bence o anlatıyı Talmud hocalarının spekülasyonlarından ve erken dönem Hıristiyan kilise literatüründen aldı, Arap toplumunun hayal gücüne hitap eden maddi ödül ve ceza imgeleriyle zenginleştirdi, kozmolojisinin merkezine yerleştirdi. Bir bakıma Tevrat ile başlayan bir kavramsal evrimin son aşamasıdır. Başta soyut ve belirsiz bir adalet vaadi vardır; son noktada, kumaş cinslerinden mobilya detayına, meşrubat seçeneklerinden hurilerin memelerine kadar her şeyi tanımlanmış bir tatil köyü konseptine ulaşırız.
Varılan yerin akli ve ahlaki açıdan isabetsizliği, ta baştan beri kavramın yanlış olduğunu düşündürüyor bana. Ölümden sonra gidilecek istasyonu hayal etmeye çalışırsanız varacağınız yer ya eski Mısırlıların erzak listesidir ya hurilerin bedensel teferruatıdır. Bence temelde o sevdadan vazgeçmek daha iyi.






[1] Secde 17.
[2] Pascal Boyer, Religion Explained: The Evolutionary Origins of Religious Thought, Basic Books 2001. Özellikle 6. bölüm.
[3] İşaya 2, 11, 51-52; Ezekiel 16, 39; Amos 9;
[4] Luka 23:43

21 Ocak 2018 Pazar

Halim ve Selim 6: Ne fark eder



HALİM – Allah hakkında söylenenler, insan kavrayışını aşan birtakım gerçekleri dile getirmek için kullanılmış simgesel ifadelerdir. Allah bu dünyanın olgularından ve kavramlarından münezzehtir. Kavrayamayacağımız ve ulaşamayacağımız bir düzlemde vardır. O düzlemde, bizim dünyamıza ait bilgiler ve akıl yürütme kriterleri geçmez. Orada gözsüz görme, beyinsiz bilme, parmaksız el, muhatapsız söz, harfsiz yazı, hepsi mümkündür. Burada bildiğiniz hiçbir şey orada geçerli değildir. Akli ve tecrübi kanıtlarınız orada işe yaramaz. Orada hiçbir şey göremezsiniz, meğer ki gönül gözünüz açık olsun.
SELİM – Olur. “Allah” adını verdiğiniz olgu hakkında söylediğiniz her sözün, bu son söyledikleriniz dahil olmak üzere, anlamsız olduğunu itiraf ediyorsunuz. Haklısınız, ben de aynı kanıdayım.
“Gönül gözü” deyimiyle ifade ettiğiniz şey insanın bazen akli kriterleri bir kenara koyup duygularıyla hareket etme eğilimi olmalı. Ona da itirazım yok, güzel bir şey. O bakış açısından kazanacağımız çok şey olabilir. Ama gönül gözüyle gördüğünüz şeyleri normal gözle de görebildiğinizi iddia etmeye başlarsanız korkarım kendinizi kandırmış ya da beni kandırmaya teşebbüs etmiş olursunuz.
HALİM – Gönlün galip geleceği bir sahada akli itirazlarınızın ne kıymeti var? İnananların pek çoğu aslında değindiğiniz paradoksların farkındadır. Buna rağmen, hatta tam da bu yüzden Allah’a inanmayı tercih ederler. Hıristiyan kilisesinin kurucu babalarından Tertullianus ne demişti? “Credo quia absurdum – iman ettim, çünkü akla aykırı.” İmanın özü bu nefes kesici atılım değil midir? Gözünü kapatıp o muazzam boşluğa kendini bırakmakta büyük bir lezzet olabileceğini görmüyor musunuz?
SELİM – Tabii ki gözünüzü ve kulağınızı aklın verilerine kapatıp, sübjektif yaşantınızı mutlak gerçek kabul ederseniz size ulaşmak için yapabileceğim çok şey yok. Duygusal dünyanız sizin için önemli olabilir, buna saygı duyarım. Fakat duygusal dünyanızın mutlakları üzerinden ortak bir dil kurmakta zorluk çekeriz. Daha doğrusunu şöyle ifade edeyim. Ontolojik gerçeklik, sizin ve benim öznel dünyamızdan bağımsız olarak var olan veya var sayılan şeydir. Dolayısıyla siz “gönül gözü” adını verdiğiniz öznel dünyanıza çekilmekle aslında inandığınızı iddia ettiğiniz şeylerin ontolojik gerçekliğinden geri adım atmış, ya da en azından onların ontolojik gerçeğini umursamadığınızı beyan etmiş oluyorsunuz. “Tanrı var” iddiasından vazgeçip “benim tanrım var” tezine geri çekiliyorsunuz. Eğer bunda ciddiyseniz tartışacak bir şey kalmaz, “olabilir” der geçerim. Duygusal dünyanız sizin bileceğiniz şey.
Fakat bence aklı küçümsemeyin. İnsanoğlunun aklı sayesinde biriktirdiği hazineleri bugün bin ya da iki bin yıl öncesine oranla olağanüstü boyutlara varmıştır. Bu çağda eğer rasyonel olmayan öykülere inancınız ayakta kalacaksa, aklın verileriyle yüzleşmek ve onlara rağmen ya da onlarla birlikte direncini koruyabildiğini göstermek zorundadır. Duygusal ya da etik ihtiyaca işaret etmek yetmez, aklın egemenlik sahasında bunların hangi zemine oturduğunu, ne kadar yer tutabildiğini görmek gerekiyor. Tertullianus iyi hoş, ama o kafayla Mars’a gidemezdi. Bırakın Mars’ı, Sosyal Sigorta idaresiyle baş edemezdi.
HALİM – Diyelim ki akli itirazlarınız doğru olsun. Diyelim ki Allah’ı kavrayışımızda mantıki tutarsızlık olduğunu gösterdiniz. Bunun inanan insanları etkileyecek bir başarı olduğunu düşünüyor musunuz? Siz Allah kavrayışımızdaki zayıf noktalara işaret edince “aa haklıymışsın” deyip inanmaktan vazgeçecek kaç kişi olur sizce?
SELİM – Tamamen haklısınız. Mantıki ve ampirik bazda tanrının varlığı ve yokluğu tartışması bugüne dek milyonlarca defa yapılmış, çok da verimli bir sonuca ulaşılamamış. En net kanıtlarla sonuca bağlasanız dahi, inanmaya karar vermiş insanları etkileme olasılığı düşük. “Ee, hepsi bu mu?” diye soranları şimdiden duyar gibiyim.
Bundan ne sonuç çıkar? Demek ki insanları tanrıya ya da tanrılara inanmaya iten şey akli bir çıkarım değil, belki a) psikolojik, veya b) ahlaki, veya c) toplumsal bir ihtiyaç. O ihtiyaçları tatmin etmek için tanrı(lar)ın yalnızca mit ya da varsayım düzeyinde değil, fiilen ve hakikaten var olduğunu iddia etmek gereğini duyuyorlar. Yani psikolojik, ahlaki veya toplumsal bir ihtiyaçtan bir gerçeklik türetiliyor. Biz o gerçekliği sorguladığımızda işin özüne dokunmuş olmuyoruz. Sadece kafa karıştırıyoruz. İşin özü psikolojik-ahlaki-toplumsal ihtiyaçtır. Asıl o konulara geldiğimizde meselenin can alıcı yerine geleceğiz. Buraya kadar izlediğimiz ontolojik tartışmayı bir saha temizliği olarak görün. Akli sahayı antik efsanelerin kalıntılarından temizlemeliyiz ki, o efsaneleri insanlar neden uydurmuş, neden inanmış, neden inanmakta ısrar ediyor sorularını sorabilelim.
Ontolojik tartışmanın galibi bence bellidir, o konuda şüpheye yer yok. Tanrı(lar) tezi akli ve tecrübi sahada ayakta duramayacak bir iddia. Ama mesele bundan ibaret olsa dünyada çoktan beri ne din kalırdı ne tanrı. Mesele bundan ibaret değil demek ki, başka bir güdü ya da kaygı var altta, öyle ki insanlar bunca akli kanıta rağmen tanrı(lar)dan vazgeçmiyor ya da geçemiyor.
HALİM – Peki ne kazandırıyor bize ontolojik eleştiriniz, kısır ve amaçsız bir zeka gösterisi dışında? Doğrudan ana meseleye girmek daha dürüst ve daha verimli olmaz mıydı?
SELİM – Ontolojik tartışmayı ben açmadım siz açtınız. Siz var dediniz, ben de bu iddianızın mesnetsiz ve anlamsız olduğunu kanıtlamak zorunda kaldım. Bu adımı atmadan diğer adımlara geçemezdik. Tanrı veya tanrılar eğer iddia ettiğiniz gibi varsa, insanların buna neden inandığı meselesi Frenklerin trivial dediği türden sathi bir mesele haline gelir: kedinin varlığına neden inanıyorlarsa aynı nedenle inanıyorlardır. Olmayan bir şeye inanıyorlarsa mesele esas o zaman ilginçleşiyor, değil mi?
Tanrının varlığı ve yokluğu meselesi sizin için ilginç olmayabilir, ama ilginç meseleleri tartışmaya açmak için bana sorarsanız vazgeçilmez bir adımdır.
Bir şey daha ekleyeyim. Ontolojik tartışmayı açmakla kalmadınız, tartışmanın merkezine de siz çektiniz. Eski zamanların tanrı anlayışında masalla gerçek, mitle teoloji iç içe geçmiştir. Anlatı örgüsü o kadar zengindir ki “gerçekten var mı” sorusunu sormak aklınıza gelmeyebilir. Oysa siz ve sizin gibi modern çağda tanrı fikrini ayakta tutmaya çalışanlar, tanrının varlığını mantıki ve bilimsel verilere dayandırma gayretiyle, ontolojik meseleyi olduğundan da daha ciddi bir mesele haline getirmektesiniz. Modern bilimin kahredici verileri karşısında, modern kozmolojinin ve modern biyolojinin açtığı engin ufuklarda ayakta kalabilecek bir tanrı inşa etmeye teşebbüs ettiniz. Hiper-ontolojik bir tanrıdır sizinki, mitolojik ve ritüel köklerinden uzaklaşmış, dağlarda insanlara görünmeyen, genç kızları iğfal etmeyen, Ganj nehrinde yıkanmayan bir tanrı; polemik makaleler diyarında yaşayan bir Varlık. O cihette bir çıkış yolu bulabileceğinizi zannediyorsanız, o yolun da kapalı olduğunu belirtmek gereği duydum öncelikle.
Bir de işin pop-kültürel cephesi var. Özellikle “ılımlı” denilen orta karar İslam dünyasında son yıllarda çok yaygınlaşan “bizim dinimiz akıl dinidir” hezeyanını kastediyorum. Bilirsiniz, hani “atom fiziğinin sırları Kuran’da yazılıdır”, “sünnetin sağlığa faydasını Amerikalı bilim adamları da itiraf etti”, “Cebelitarık’ın suları karışmıyor, ateistler bunu da açıklasın” türü safsatalar. Bu zihniyet bana çok zararlı geliyor, hatta Selefilerin ahlaki radikalizminden daha tehlikeli görüyorum. Çünkü insanoğlunun en değerli hazinesi olan aklını, bir daha kolay kolay düzelmeyecek şekilde dejenere ettiği duygusuna kapılıyorum. Bu açıdan da, öncelikle akli zeminde bir temizliğin yararlı olacağını düşündüm.



19 Ocak 2018 Cuma

Halim ve Selim 5: Ahlakın temelleri

HALİM – Bazı değer yargılarımızın fıtri olduğunu kabul edelim. Sizin içgüdü ya da genetik donanım dediğinize ben müsaadenizle fıtrat diyeceğim. Bu yargıların vicdan dediğimiz içsel duygu, ya da sizin deyiminizle “davranış algoritması” aracılığıyla tezahür ettiğini ve insanlar aleminde oy birliğine yakın kabul gördüğünü belirttiniz; buna da itirazım yok. O halde ahlakın, bir boyutuyla, organik bir temeli olduğuna hükmedebiliriz.

Fakat olay bundan ibaret değil ki? Değer yargılarımızın tümü böyle fıtri (ya da organik ve evrensel) bir temele dayanmaz. Dayandığını iddia eden Kant ve diğer liberal düşünürler bence bariz bir hata içinde idiler. İnsan yaşamında yer tutan ahlaki yargıların çok büyük bir bölümü “töresel” ya da “konvansiyonel” diyebileceğimiz davranış normlarıdır. Evrensel değildir, belli bir topluma ya da ümmete özeldir. Ecdattan tevarüs edilir; “ötekiler”e karşı “biz”i tanımlar. Öyle oldukları gayet iyi bilinir ve vurgulanır. Mesela Hintliler ineğe saygı gösterir; Türkler ekmeği ayak altına almaz; Müslümanlar için kadının örtünmesi ahlakın gereğidir; Zerdüşt töresinde yakın akrabalar evlenebilir; antik Yunanlar için ailenin ve klanın tanrılarına sadakat, ihmal edildiğinde cezası ölüm olan bir ahlaki yükümlülüktür. Oysa başkaları bu normları saçma, yanlış, geri, hatta ahlaksızca bulabilir.

Bence bu töreler olmadan toplum olmaz. Kimliği ve toplumsal aidiyet duygusu olmayan insan yaşayamaz; yaşasa bile, göçten geri kalmış leylek yavrusu gibi pek sefil, pek zavallı bir mahluk olur.

Şimdi işin can alıcı noktasına geliyorum. İnsanın ahlaki bünyesinin önemli bir bölümünü oluşturan töresel normların kaynağı vicdan değilse, akıl değilse, içgüdü değilse nedir? İçsel olmadığına göre besbelli dışsal bir kaynak olmalı. Nitekim bugüne kadarki tüm toplumlar törelerinin ilahi bir kaynaktan neşet ettiği inancında birleşmişler. Eski Yunanlar olsun, putperest Hindular ve Mecusiler olsun, Yahudi ve Hıristiyanlar olsun, nihai yasa koyucunun Cenabı Hak olduğu hususunda ittifak ederler. Toplumsal kimliğin temeli olan törelerini inandıkları tanrı veya tanrıların adıyla anarlar. Tanrı inancı, töreye dayalı değer yargılarının ilki ve kilididir. Mutlak bir yasa koyucuya iman olmadan bu yargılar ayakta duramaz; toplum çil yavrusu gibi dağılır; onunla birlikte birey de dağılır.

Hz. Musa’nın On Emri’ne bakın. On emrin altısı evrensel niteliktedir; bir başka deyimle Kant’ın kategorik buyruğundan türetilebilir: anana babana saygı göster, öldürme, çalma, zina etme, iftira etme, komşunun malına ve karısına göz dikme. Fakat diğer dört emir öyle değildir, ve başa onlar değil bunlar konulmuştur. Bir, Rabbinden başka tanrıya tapmayacaksın. İki, put yapmayacaksın. Üç, Rabbin adını boş yere anmayacaksın. Dört, Şabat yasağına riayet edeceksin. Bunlar soyut olarak insanı değil belli bir inanç topluluğunu, Beni İsrail’i ilgilendiren normlardır. Ve esas vurgulanan ötekiler değil bunlardır. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Musa, ahlak felsefesini Kant’tan ve liberallerden daha iyi anlamış.

Kuranı Kerim Allah’ın her cemaate kendi meşreplerince peygamber ve vahiy gönderdiğini bildirir. Ne yazık ki Cahiliye çağı toplumları kendilerine tebliğ edilen vahyi çeşitli şekillerde tahrif ederek yanlış yola düşmüşler, nihayet Hatem-i Enbiya olan efendimiz Hz. Muhammed vasıtasıyla ilahi kelam son ve açık şekliyle beşeriyete beyan edilmiş.

Tekrar size sorayım. Sizce ilahi bir mesnede dayanmadan insanlar salt vicdanlarının sesini dinleyerek gerçek bir ahlaki düzen kurabilirler mi? Allah inancı olmadan o kurdukları düzen yaşayabilir mi?

SELİM – Antropolojik bir ihtiyaçtan ve sübjektif bir inançtan hareket ediyorsunuz. Sonra nefes kesici bir sıçrayış yapıp sübjektif ihtiyaca objektif (ya da ontolojik) bir statü atfediyorsunuz. Toplumlar tanrıya ya da tanrılara inanmış çünkü bunun için belli sebepler varmış diyorsunuz. Eyvallah, sizinle aynı fikirdeyim. İyi de, bundan tanrıların var olduğuna dair bir karine çıkmaz; sadece tarihin bir döneminde faydası görülmüş bir mit olduğu sonucu çıkar.

Ayrıca, tarihin bir döneminde yaşamış belli bir kavmin mitolojisini diğerleri pahasına yüceltip veri kabul etmek nasıl bir iştir anlamadım.

Önemli konulara parmak bastınız, kabul edelim. Özellikle liberal ahlak öğretilerine getirdiğiniz eleştiri yabana atılacak bir şey değil. Gerçekten de insanların yaşamında içgüdüsel/evrensel normların yanı sıra töresel ya da konvansiyonel normlar büyük yer tutuyor. Aydınlanma Çağı felsefesi bu normları yok saydı. Bir kısmını birtakım mantıki zorlamalarla akli bir temele oturtmaya çalıştı (Descartes’ın tanrıyı rasyonelleştirme çalışmasını düşünün); geri kalanını “hurafe” sayıp çöpe attı. Oysa ki, evet, insanlar ecdattan miras aldıkları birtakım kültürel değerleri “kutsal” sayma eğilimindeler. Onları seviyorlar; benliklerinin bir parçası sayıyorlar; onlara uymaktan onur duyuyorlar. Ahlaki yaşamın temel taşları olarak görüyorlar ve o normlara uymayan yabancıları “ahlaksız” kabul ediyorlar. Misal: “Almanlar domuz yediği için karılarını kıskanmaz”, “Müslümanlar kadınları köleleştirir”, “Hindular taşa tapar”, “Beyaz Adam yerin ruhlarına saygısız” vb.

Fakat bu olguları, demin anlatmaya çalıştığım organik ahlak teorisi çerçevesine oturtmak bence zor değil. İnsanın genetik yapısından kaynaklanan bir grup-kurma güdüsünden söz ettik. Bu güdüden türeyen normlar bir değil iki çeşittir. Bazı normlar, genel anlamda grup oluşumunu mümkün kılan yönergelerdir (örneğin sözünü tut, yaşlıları say, zina yapma); diğerleri ise, spesifik bir grubu tanımlayan yönergelerdir (örneğin “bizde babanın yanında sigara içilmez”, “Katolik kızları böyle davranmaz”, “Şabata riayet etmeyen kafirdir”). Ahlakı elbette sadece genel anlamda güveni ve işbirliğini mümkün kılan normlara indirgeyemeyiz. Kant’ın hatası budur. Altyapıyı kurduk diyelim, sonra ne olacak? O altyapının üzerine bina nasıl kurulacak? O binanın da kendine göre usulleri, normları, bir edep ve töresi olması lazım.

Töre, tanım gereği evrensel olamaz. Çünkü kurduğumuz binanın işlevi “biz”i “öteki”nden ayırmak, “biz”e bir kimlik ve tanım getirmek. “Biz” iyiyiz. Neden? Çünkü erkek evladımızın pipisinin ucunu keseriz, çünkü Çeroki’ler gibi hain değiliz, çünkü kadınlarımız asla namahreme kıl göstermez, çünkü tapınaklarımızda kiraz ağaçları çiçek açar.

Bunların ahlaki normlar olmadığını söyleyemeyiz, çünkü insanlar eylem ve duygularını bu kurallar üzerine inşa ediyor. Bunlara gerek yok, iptal edelim de diyemeyiz, çünkü insanlar kendilerini grup aidiyetleriyle tanımlar. “Sen kimsin” diye sorduğunuzda önce mensup oldukları çeşitli grupları, yani töre birliklerini sayarlar; bununla gurur duyarlar, bunla kendilerine değer biçerler. Ortalama insan “kimsin” diye sorulduğunda “ben”i değil “biz”i söyler. Bireysel kazanımlarıyla övünen insan pek enderdir; daha çok modern çağın bir ürünüdür.

Tıpkı dil gibi düşünün. Dil yeteneği insanlarda evrenseldir; derin yapıları, Noam Hocanın gösterdiği gibi, genetik donanımımızın parçasıdır. Ama diller birbirine uymaz. Hatta dilin esas işlevi, Babil Kulesi meselinde gördüğümüz gibi, ayrıştırmaktır. “Biz”den olanla anlaşıyorsun, “yabancı”yı dışlıyorsun. Büluğ çağından sonra yabancı bizim dilimizi öğrenip konuşsa bile kimseyi kandıramıyor. “Yabancı, güvenilmez, potansiyel düşman” damgasını her kelimesinde, her hecesinde taşıyor. [bkz. nisanyan1.blogspot.com/2017/10/dillere-dair-bir-not.html]

Özetle söylemek gerekirse, bir, içerik bakımından evrensel olan normlar var – çocuğu koru, borcunu öde gibi. İki, içeriği ümmetten ümmete değişen ama yapısal özellikleri benzeşen normlar var – ecdadın tanrılarına saygı göster, cenaze törenine katıl, bayramlarda el öp, mambo jambo ayini yapmadan sevgilinle sevişme, milletin yiğitleri hangi sakalı bırakıyorsa sen de öyle yap, eşcinsel görürsen taşla gibi.

HALİM – Peki bu kuralları kim koymuş? Bir Allah inancı, tartışılmaz ve aksiyomatik bir iman olmadan bu kurallar yaşayabilir mi?

SELİM – Bir kere o kuralları Allah koymuş olamaz. Pardon, eğer Allah sizin iddia ettiğiniz gibi evrensel ve tarih-dışı ise o koymuş olamaz. Evrensel bir Allah koyduysa neden her kavme ayrı töre verdi, hatta neden her kavmin ayrı töresi olmasını insan varoluşunun temel kaidelerinden biri haline getirdi? Her birine ayrı töre verdiyse bir tanesinin – MS Yedinci yüzyılda Hicaz Araplarına verdiği törenin – tek ve evrensel olduğu fikrine nasıl kapıldı? Yeni Zelanda Maorilerinin ne günahı vardı?
Nasıl ki biyolojik evrim için tanrı fikri lüzumsuz bir hipotezse, ahlaki evrim için de aynı derecede lüzumsuz varsayımdır. Toplumlar nasıl kuşaktan kuşağa kendi dillerini oluşturuyorsa, kendi kutsallarını oluşturamamaları için bir mantıklı sebep yok.

O normları insanlar koymuş. Ali önermiş, Veli düzeltmiş, ötekiler de var olan inanç ve önyargılarına uygun geldiği için, ya da o anki problemlerine makul bir çözüm getirdiği için, ya da kural koyanı sevdikleri ve ona güvendikleri için, ya da o kuralları dayatan zümreye karşı koyamadıkları ve mecbur oldukları için boyun eğip benimsemişler.

Ancak o noktada enteresan bir mekanizma devreye girmiş. Herhangi bir Ali ile Veli’nin belirlediği toplumsal normlar kutsal olamaz, keyfi olur, fırsat bulunca herkes itiraz eder. Ortalığı “benim Ali ve Veli’den neyim eksik” diyenler sarar. Normların kutsal sayılması için zaman ve mekan ötesi bir yerden neşet etmesi lazım. Doğum izinin belli olmaması lazım. Tanrı ya da tanrılar dediğiniz şey, işte o iz silme operasyonunun adıdır. Flulaştırıcı filtredir. Ali yapmadı, Veli yapmadı, kim yaptı? İlahi bir kudret!

Gerçek dünyada kutsalları adım adım insanlar inşa ederler. Bazen milyonlarca insanın küçücük tercihleriyle, bazen toplumları aniden saran büyük sarhoşluk anlarında, bazı davranış normları genel kabule mazhar olur. Hemen peşinden bir amnezi süreci devreye girer, hafıza silinir. Kutsalın inşası işte o unutuşun hikayesidir. Tarih ilminin en büyüleyici konularından biridir. Gerçek tarih hırsla, kanla, entrikayla, iktidar ve biatle yazılır. Hemen peşinden anlatıcılar devreye girer. Bazı detaylar silinir; anlatılar olguya, tahminler dogmaya dönüşür; öykü mitleştirilir. Musa yasası “unutulmuşken” kral Yoşiya zamanında Süleyman tapınağının inşaat molozu içinde nüshası “keşfedilir” (2 Krallar 22:8-13). Kuran’ın Emevi halifesi Abdülmelik ile veziri Haccac zamanında nasıl derlendiği “unutulur”, insanlar “yok canım derlenmedi, sadece telaffuzu düzeltildi” öyküsünü inandırıcı bulmaya başlarlar. Aziz Francis’in stigmaları kendisi hayattayken pek konuşulmaz, ölümünün ertesi günü “hatırlanır”. [bkz. http://nisanyan1.blogspot.gr/2017/03/cemaat-ve-tarikatler-tarihinden-bir.html]

İlahi tarih işte o unutuş ve hatırlayışların tarihidir. Toplumsal hafızanın kıvrımlarında yeşeren küftür. İlahi irade, insan eylemlerinin ayrıntısı ve gerekçesi unutulduğunda kalan boşluğu dolduran mit örgüsüdür.

HALİM – Allah lazım mı değil mi, net bir cevap vermediniz.

SELİM – Verdim sanıyorum. Reel bir aktör arıyorsanız boşuna ararsınız. Kullanışlı bir araç ve faydalı bir hipotez derseniz, evet, tarih boyunca önemli bir amaca hizmet etmiş. Ama iki soru var. Bir, şart mıydı. İki, bugün, yani 21. yüzyılda bu işlevini sürdürebilir mi. Bunları ayrıca tartışalım isterseniz.

Dillerin etkileşimi


Komşu diller arasında sadece kelime alışverişi olmaz. Morfoloji (kelime yapım ve çekim yöntemleri), fonoloji (telaffuz özellikleri), sözdizimi (cümle kurma usulleri), deyimler ve diğer dil katmanlarında da etkileşim görülür. Böylece, kökeni farklı dahi olsa bir bölge dilleri uzun vadede benzeşebilir, hatta ortak yapısal özellikleri olan bir grup oluşturabilir. Bu şekilde oluşan öbeklere modern dilbilimin pirlerinden Trubetzkoy ve sonra Jakobson Sprachbund ("dilbirliği"?) adını verdiler.
Mesela Ermenicede, diğer HAvr dillerin çoğu gibi, geniş zamandan ayrı bir şimdiki zaman yok iken, güncel Batı Ermenicesinde (Türkçe +yor etkisiyle) +gor şimdiki zaman eki türemiştir. Aynı şekilde Eski Ermenicede çoğullar son derece karmaşık bir büküm (inflexion) sistemine sahip iken, modern dilde Türkçe +lAr ekine eşdeğer  +(n)er çoğul eki egemen olmuştur.
Alışveriş yönü hemen her zaman "yüksek prestij" dilinden "düşük prestij" diline doğrudur. Bu normaldir, çünkü dil etkileşimi iki yabancı zümre arasında paslaşma yoluyla olmaz, her iki dili iyi konuşan ve sık kullanan zümreler aracılığıyla olur. Oysa genel kural olarak "yüksek prestij dili" sahipleri "düşük prestij dilini" öğrenmez. Tersi olur, "düşük dil" sahipleri "yüksek dili" öğrenir ve bazen kendi aralarında dahi kullanırlar.
Bu kuralın istisnalarından ikisini sayalım. Biri, en "düşük prestijli" dil katmanı olan argodur. Argoda akım yönü genellikle düşük dilden yüksek dile doğrudur. İkincisi literatürde substratum etkisi adı verilen hadisedir. A dilini konuşanlar bir tarihte topluca B dilini benimsediğinde, eski dilin nispeten bilinçli olan ögelerini (özellikle "resmi" kelime hazinesini) terk ederler, buna karşılık nispeten bilinçsiz ögelerini (mesela cümle yapılarını, hane halkı ve uşaklarla konuşma dili deyimlerini) koruyabilirler. Örneğin İngilizcenin atası olan Anglosaksoncadaki Kelt substratum etkisi üzerine çok esaslı çalışmalar var. Türkiye Türkçesi için de keşke birileri öyle bir çalışma yapsa.

17 Ocak 2018 Çarşamba

Ermeni tarihçileri


Ortaçağda Ermeniler çok yazı yazmış diye dün belirttim. O yazıların önemli bir bölümünü vakanüvisler, yani yıl be yıl siyasi olayları kayda geçiren eski zaman tarihçileri oluşturur. İngilizcesi chronicler.
Aşağıda Ermeni vakanüvislerinin en tanınmışlarından bir kısmının listesini çıkardım. Sizin işinize yarar mı bilmem; benim işime yarayacağı kesin. Hemen hepsini çeşitli vesilelerle okudum da, kafamda bir sıraya koymayı denememiştim.
Rakamlar yaklaşık olarak vekayinamenin kapsadığı tarihler. Parantez içinde > ile gösterilen sayı, eser o tarihten sonra yazılmış olmalı demek. İsmin yanına parantez içinde yer adı belirtilmişse, vekayiname sadece o diyarın tarihine dair – Taron yani Muş, Vaspurakan yani Van, Ağuan yani şimdiki Azerbaycan’ın Gence tarafı.
İlk baştaki dört metin hayli problemli eserler. Agathangelos ve belki Pavstos Yunancadan çeviri olabilir; Zenob çok sonradan yazılmış veya aktarılmış bir metin; Khorenatsi güvenilir bir kaynak değil. Sonrakiler, zaman geçtikçe kalite ve güvenilirlik kazanmış.   
Hemen hepsinin İngilizce çevirileri şu adreste var: http://www.attalus.org/armenian/index.html . Tovma’nın Vaspurakan tarihi (copyright meselelerinden dolayı olmalı) yazık ki yok. Oysa Van-Hakkari bölgesel tarihi açısından hazine değerinde bir eserdir.
Agathangelos                                        250-330 (>450)
Zenob Glak                                             300-330 (>450)
Pavstos Buzant                                      319-384 (>450)
Movses Khorenatsi                               ...-428 (>450)
Ğazar Parpetsi                                       387-485
Sebeos                                                    572-660
Yovhan Mamikonian (Taron)              600-680 (>900)
Ğevond                                                   632-788
Tovma Artsruni (Vaspurakan)             851-904
Hovhannes Episkopos                          850-924
Ukhtanes                                                850-985
Movses Daskhurantsi (Ağuan)            ...-988
Stepanos Asoğik                                   888-1004
Aristakes Lastiverttsi                            1000-1072
Matteos Urhayetsi                               1000-1136
Mkhitar Goş (Ağuan)                            1130-1162
Kirakos Gandzaketsi                             1190-1241
Smbat Sparapet (Kilikya)                     951-1262
Antik Yunan ve Latin yazarlarından Armenia hakkında kapsamlı bilgi verenlerden birkaçını aşağıda saydım. Hepsinin modern dillere çevirileri internetten bulunabilir.
Herodotos (MÖ 5. yy), Ksenofon (MÖ 4.) Polybius (MÖ 2.), Strabon, Eski Plinius, Plutarkhos, Tacitus (MS 1.), Josephus, Appianus, Cassius Dio (2.), Ammianus Marcellinus (4.), Sozomen (5. yy), Prokopios (6. yy), Theophylaktos Simokatta (7.)...

16 Ocak 2018 Salı

Kavim isimleri kaygandır, yakaladım sanırsın kaçar


1129 senesinde yazmış bir Ermeni vakanüvisinin eserinde “1064 senesinde Taçikler Տաճիկք Urfa’ya akın etti” diye bir ifade görürsen ne sonuç çıkarırsın?
Bilgi no. 1: Pehlevice Taçik, Yeni Farsça Tacîk/Tazî, İranlıların Araplara ve özellikle Bedevi Araplara verdiği isimdir. Nitekim en erken Türkçe metinlerde de Tazik ve Tazî “Arap” demektir. Mesela 14. yy’a ait Orta Asya kaynaklı Kuran mealinde “Muhammad yalavaç tazi tili aytır erti” diye bir ibareye rastlarsan “M. peygamber Arapça konuşurdu” diye tercüme edebilirsin.
Bilgi no. 2: Modern devirde Tacik, “Türkistan’ın şehir ve kasabalarında yaşayan ve çoğu İrani asıllı olmadığı halde Farsça konuşan Müslüman halka verilen ad”dır. Stalin zamanında başka unsurlarla harman edilip ayrı bir ulus olarak tanımlanmışlardır. Bu Tacikler 1080 yılında Urfa’ya saldırmış olabilir mi? Zor.
Bilgi no. 3: Ermeniler en az 11. yy’dan beri Türklere Taçik (modern Batı Ermenice telaffuzu Dacig) adını verirler.
Urfa’yı yağmalayanlar (muhtemelen) bu üçüncüsü.
O Tacik ile bu Tacik arasında ilişki var mı? Bir bakıma var. Farsça Taçik/Tazik adı önce “Arap” demek iken 7. yy’dan sonra “Arap dinine mensup kişi, Müslüman” anlamını kazanmış. Anlaşılan 11.-12. yy’larda Müslüman olan ve Acem kültürünü benimseyen Asya Türklerine de bu etiket uygun görülmüş. Daha derine inersen muhtemelen enteresan şeyler keşfedersin, geçenlerde “Türkler nece konuşurdu” yazısında konu ettiğim mevzular. Ama şimdi bu kadarla yetinelim.
*
Roma biliyorsunuz İtalya’da bir kent. MÖ 700 küsurda kurulmuş, dili Latince imiş, Milattan hemen önceki yüzyıllarda dünyaya egemen bir imparatorluk olmuş. İmparatorluğun son kalıntısı Doğu Akdeniz havzasında 1453’e dek ayakta kalmış.
Bilgi 1: Doğu Roma imparatorluğunun Latince değil Elence konuşan halkına eski İranlılar ve Süryaniler Rom, Araplar ve onları takliden Türkler Rum adını verir.
Bilgi 2: İran terminolojisinde Osmanlı İmparatorluğu Rum, Osmanlı Türkçesi Rumî (“Romalı”) olarak adlandırılır. “Türkî” tabiri genellikle Orta Asya Türkçesi (Çağatayca) için kullanılır.
Bilgi 3: Osmanlı kullanımında an azından 17. yy sonlarına dek Anadolu coğrafyasına (İstanbul’dan Fırat’a kadar olan alana) Rum adı verilir. Mesela Evliya Çelebi bu coğrafyadan daima “bizim Rum diyarı” ve benzeri ifadelerle söz eder. Buna karşılık İstanbul’un batısı Rum Eli/İli’dir. Mantıksız mı? Mantıksız.
Bilgi 4: Modern Yunanca kullanımda Yunanistan halkına Romaiós (“Romalı”) demek caiz değildir, ancak Türkiye göçmeni Elenlere bazen aşağılayıcı bir tınıyla bu sıfat yakıştırılır. Modern Türkçe kullanımda Kıbrıs Elenleri de Rum’dur, fakat Kıbrıslı Elenler bu sıfatı kabul etmez.
Bilgi 5: Balkan Yarımadasında Latinceye benzer bir dil konuşan Ortodoks halk modern dönemde kendine Romın (“Romalı”) adını yakıştırmıştır. 1856’da kurulan ülkeye Romanya (“Romalılar Ülkesi”) adı verilir.
Bilgi 6: İsviçre dağlarında yaşayan ve İtalyancadan farklı bir tür Latin dili konuşan köylülere komşu Almanlar Rumunç (Romanisch, yani “Romalı”) adını verir.
Bilgi 7: Batı Avrupa Ortaçağlarında edebi “yüksek” Latince yerine bu dilin avam lehçelerini konuşan halkın diline Romantz, Romance, Romans adı verilirdi. Bu dilde ortaya çıkan ve çoğu aşk öyküleri ile kahramanlık menkıbelerinden oluşan sözlü edebiyata da, aşağılayıcı anlamda, aynı isim verildi. Daha sonra bu tür edebiyat “kültürlü” sayılan çevrelerin de ilgisini çekmeye başladığında, 16. yy’dan itibaren önce Fransızcada sonra komşu dillerde benzer tarzdaki “yüksek” edebiyat ürünleri de roman ve romans olarak adlandırıldı. 19. yy başlarında Ortaçağ halk edebiyatının aşk ve kahramanlık öyküleri yeniden moda olduğunda, bu tarza özenenleri ukelâ takımı romantik diye nitelendirdi.
Bilgi 8: Türkiye’nin batısı ile Avrupa’da yaşayan “Çingene” halkı kendini Rom veya Roma olarak nitelendirir. Bu ismin yukarıdakilerle herhangi bir ilgisi yoktur. Bir Hint dili olan Çingenece’de “adam” demektir.
*
Şimdi soralım. Ksenofon’un MÖ 401 tarihinde Şırnak civarında rastladığı Kardukh’lar Kürt müdür, değil midir?

(İpucu: Bu kelime Ksenofon’da yedi sekiz sayfa, ondan 400 yıl sonra yazan Strabon’da bir cümle olarak geçiyor. Başkaca birincil kaynak yok. Nece konuştuklarına dair bilgimiz yok. Dillerine dair elimizdeki yegane – olası – veri Strabon’un Pinaka, Satalka ve Sareisa diye aktardığı üç yer adı. Bunları da bildiğimiz bir dilde çözümleyebilmiş kimse yok.)

15 Ocak 2018 Pazartesi

Hassas konulara neden değinir insan


Dünkü yazıya başlarken niyetim Türk, Ermeni ve Kürt kolektif kimliklerinin ilk ortaya çıkış öykülerini kıyaslamaktı. Başlık da kafamda hazırdı, “Kim daha uzağa işer”. Sonra Kürt maddesi çok uzadı, öbür ikisine vakit ve yer kalmadı.
Bilen biliyor, kimin ne kadar işediği beni zerrece ilgilendirmiyor. Fakat kolektif kimliklerin oluşma süreci yıllardır ilgimi çekiyor. Esrarengiz yönleri olan bir süreç. Mitolojiden bağımsız olarak düşünülemeyen, belki düşünülemeyecek bir süreç. Belki de “resmi tarih” dediğimiz kolektif oto-delüzyon (topluca kendini kandırma) mekanizmasının ana damarı. Milletler yalan söylemeden asla “biz” olamıyorlar.
Bu olgu tabii bizi “milletler yalandır, çağımızda yok öyle şey, bak elalem aya gitti” neticesine getirmiyor. Aksine milletlerin oluşum öyküsünü büsbütün ilginç bir kültürel, felsefi, filolojik konu haline getiriyor.
*
Kavimlerin hiç biri diğerinden “daha eski” değil, olamaz da. İstediğin kadar geri git, kimliksiz ya da kavimsiz yaşayan, kendine ait bir dili olmayan bir insan güruhu bulamazsın. “Türkçe mi eski Kürtçe mi eski” sorusu, ancak küçük çocukların ve aklı tarihe veya herhangi bir ciddi konuya ermeyenlerin sorabileceği bir soru. İkisinin de kökü Adem ile Havva’ya – pardon, Afrika’dan çıkan ilk homo sapiens kabilelerine – gider.  
Geçerli sorular şunlar. Bir, bu kavim/dil ilk ne zaman kayıtlara geçmiş? Adı ne zaman anılır olmuş? Adı değişmişse nasıl, ne zaman değişmiş? Esasen bir filoloji (metin analizi) çalışmasıdır, ama dilbilimden, mitolojiden, arkeolojiden de beslenir. İki, ne zaman siyasi bir kimlik edinmiş? Yani devletçilik oyununa girmiş, aynı dili konuşan veya konuşmayan aşiretleri yutma sevdasını veya becerisini edinmiş, egemenlik iddia etmeye başlamış? Bu ikincisi çoğu zaman yazı kültürüne geçişle eş zamanlıdır, ama her zaman öyle değildir. Yazısız devlet zor, belki imkansız; ama yazı illa senin yazın olacak diye bir kanun yok, başkasının yazısıyla ve başkasının diliyle de devlet olunabilir. Bkz. Türkler, Persler, ilk Ermeniler vb.
Kürt dilinin kökeni hakkında yeterli bilgim var. İndo-Aryan anadilinin ayrışması genellikle MÖ 3. binyıl sonu ile 2. binyıl başına tarihlenir. İrani kavimlerin Mezopotamya sınırlarında belirmesi MÖ 2. binyıl sonları olmalı. Kardukh ve Gordu/Gordy boylarına ilişkin Yunan kayıtlarını elbette biliyordum, Ksenofon’u hatmedeli tam otuz sene olmuş. Ama doğrusu bunlarla güncel “Kürt” olgusu arasındaki irtibatın zayıf olduğunu düşünmüştüm. Strabon’daki Kürti (Kyrtioi) meselesi dikkatimi çekmemişti. Biri uyarınca fark ettim, konunun tahmin ettiğimden daha çetrefil olduğu kanısına vardım. Sizinle de paylaştım.
Kürtlerin siyasi sahaya çıkışı 10. yy dedim. O görüşümü değiştirmeye daha karar vermiş değilim, ama sarsıldığını itiraf edeyim. Dünkü yazının sonlarına doğru belki yorulduğum için fazla vurgulamadığım, ama ilgi çekici bir tema var. Kardukh’lar eğer “Kürt” ise bunların yurdu avuç kadar bir yer, Şırnak merkez ile Güçlükonak ve belki Eruh, o kadar. Ama onların adını taşıyan Gordyenê ülkesi Batman, Siirt, Hakkari ve belki İran’da Salmas illerini kaplamış; yüzlerce yıl az çok bütünlük arz eden bir siyasi birim olmuş; zaman zaman Yunan kaynaklarında basileús (“kral”) unvanıyla anılan liderleri de olmuş.
Bu bir siyasi varlık mıdır? Öyle görünüyor. Bilmiyorum. Bir bilene sormak iyi olurdu, ama yazık ki bilen yok. Bildiğini söyleyenlerin çoğu harıl harıl mitoloji üretmekle meşgul.
*
Dünkü yazıyı bitirip yayınladıktan beş dakika sonra aklıma bir hınzırlık geldi. Edit kutusunu açtım, ilk bölümün sonuna “Demek ki Kürdistan Türkiye’den kırk yıl daha eski” cümlesini ekledim. Maksat ne? Maksat eğlence olsun, tosunlar kudurup saçmalasın, biz de seyredip çekirdek çıtlayalım.
Ortalık karıştırmak dışında anlamı olan bir cümle mi? Bence öyle sayılır. Demek ki, 12. yy’da bir Ermeni vakanüvisi (Mateos titiz ve güvenilir bir tarihçidir, Türkçeye çevrilmiş ve TTK tarafından yayınlanmıştır), 11. yy’da oralarda hüküm süren Mervani hanedanının egemenlik sahasını “Kürdistan” diye adlandırıyormuş, ya da vakıf olduğu tarihi kayıtlarda bu ibare kullanılmış. İmdi, Anadolu ve Mezopotamya’da 1071’den eski birtakım Türk izleri olduğunu elbette biliyorum. Ama ülkenin herhangi bir yerinin Türk egemenliğine girmesi 1080 küsurlardır; Turchia adı ilk 13. yy ortalarında İtalyanlar tarafından telaffuz edilir; Türkçe metinlerde “Türkiye” adına bildiğim kadarıyla 1860’lardan önce rastlanmaz; resmen ve alenen “Türkiye” adının benimsenmesi ise önce 1915, sonra 1921’dir. Demek ki neymiş? Kürdistan Türkiye’den daha eskiymiş. Var mı aksini söyleyecek bir babayiğit?
Peki bundan ne sonuç çıkar? Memlekette “Kürdistan” adını yasaklamaya ya da yok saymaya kalkışanların cahil olduğu sonucu çıkar. Başkaca da önemli bir sonuç çıkmaz. Yani vaktiyle birileri oraya Kürdistan dermiş diye bugün de Kürdistan olmalı mıymış, olmamalı mıymış, bunlar komple tıraş. Kimse kimseye Ortaçağda bir Ermeni papaz öyle yazdı diye memleket vermiyor bu devirde.
*
Kürt ve Ermeni meseleleri sanırım “çağdaş” Türk insanının zihninde alabildiğince unutulması istenen tabu kavramlar. “Türk” ulusal kimliğinin kökenleri de, ister istemez bunlarla alakalı olduğu için, tabunun da tabusu bir konu. Bunlara dokunduğun zaman pek çoğu sanki mahrem yerine el atmışsın gibi irkiliyor. Ne dediğin hiç önemli değil, duymuyor bile ne dediğini. Konuya değinmiş olman yeter. Haykırmaya, ağzından köpük saçmaya başlıyor.
Ermeni ve Kürt dostlarımız içinde de benzerleri yok diyemem. Burada Türkçe konuştuğumuz için, o taraf daha ön plana çıkıyor sadece.
Doğru mudur el atmak, inanın bilmiyorum. Eskiden kafam daha netti, bu mevzuları deştikçe akılcı düşüncenin güç ve yaygınlık kazanacağına, tabuların sorgulanacağına, yeni bir ulusal konsensusa doğru bir adım da olsa yol alınacağına inanırdım. O yerleri geçeli şimdi yıllar oldu. Memleketten bir bok olmayacağı anlaşıldı. Daha ne uğraşırsın be adam diye sorarlarsa verecek cevabım yok.
Alışkanlıktır belki. Huy olmuş, bu saatten sonra değişmez.

14 Ocak 2018 Pazar

Kürt adının tarihi


Kürtlerin siyasi bir varlık olarak tarih sahnesine çıkışı, benim bildiğim, 10. yy’dır. “Kürt bir çoban” olarak tanımlanan Bad (yahut Badh) b. Dostak 983 yılında Miyyafarkin’de (şimdiki Silvan) yönetimi ele geçirir. Onunla başlayan Mervani sülalesi, Türklerin gelişinden önceki kaotik yüzyılda batıda Urfa’dan doğuda Bitlis ve Cizire’ye uzanan alanda egemenlik iddia eder. Başlıca bilgi kaynaklarımız 11. yy’ın ikinci çeyreğinde yazan Süryani tarihçi Nusaybinli İlyas (Elias d-Nisibin) ve 13. yy başlarında yazan Cezireli Arap tarihçi İbnü’l-Asīr’dir. Silvan’daki tarihi Mala Badi köprüsü Bad’ın adını taşır. Yanılmıyorsam Silvan yöresinde halen etkili olan Badikan aşireti kökünü Bad’a dayandırır.
Bu beyliğe hangi anlamda “Kürt” adı vereceğiz, yeterli bilgim yok. Belki “Kürtlerin egemenliği altında bir Arap/İslam beyliği” demek daha doğrudur, nitekim aynı yörede daha sonra kurulan Artuklu devletlerine de “Türklerin egemenliği altında Arap/İslam beyliği” demeyi tercih ederim. Yazı dili Arapçadır. İbn Wahşiyya’nın “kadim Kürt alfabesine” dair aktardıklarını fantezi olarak görmek daha doğru olur. Mamafih 1136 yılı civarında yazan Ermeni tarihçi Urfalı Mateos’un aktardığı eğer doğruysa, 1032 tarihli (Rumca?) yazışmada Mervani egemenliğinin adı Krtasdan (Kurdistan) adıyla anılmaktaydı (ed. Bedrosian §22).

Demek ki "Kürdistan"ın  bu topraklarda "Türkiye'den" en az kırk sene daha eski olduğuna hükmedeceğiz.
*
Düne kadar bildiğim buydu. Ancak dün, gayb aleminden bana sık sık yazan alim bir dostumun himmetiyle bilgimin çerçevesi bir hayli genişledi. Aktarayım.
Yunanca Kύρτιοι kavim adı en erken Polybios’un MÖ 146 tarihli Historia’sında geçiyor. Buna göre Media valisi Molon MÖ 220 yılında Nusaybin yakınında 3. Antiokhos’un ordusuyla çatıştığında en çok Kύρτιοι sapancılarına (σφενδονητῶν Κυρτίων) güvenmekteydi (Perseus §5.52).
Milattan hemen sonra yazan Amasyalı coğrafyacı Strabon bu bilgi kırıntısını detaylandırır (Perseus §11.13.3). Amasyalıya göre Media ülkesinin kuzeyi soğuk ve dağlık bir ülkedir. Burada Zagros dağı ile Niphates dağı (Güneydoğu Toroslar? Bitlis/Siirt dağları?) arasındaki bölgede “göçebe ve haydut” olan Kadus’lar, Amard’lar, Tapyr’ler, Kύρτιοι ve buna benzer diğer halklar yaşar. Pers ülkesindeki Kύρτιοι ile Armenia ülkesinde halen Mardoi adı verilen Amard’lar aynı şekildir (τῆς αὐτῆς εἰσὶν ἰδέας).
Kύρτι sözcüğünde ilk ünlüyü sanırım eski Attik telaffuza göre /ü/ diye okumak lazım, yani Kürti. Latin alfabesine genellikle y ile Cyrtii diye aktarılır.
Mard’lara değinmesi ilginç. MS 4. yy’da Ermenistan Tarihi yazan Bizanslı Faustus’a göre (Pavstos Büzantatsi) “Mard-başı” yahut “Mard-beyi” (mardpet) unvanını taşıyan zat Ermeni askeri aristokrasisinin önemli bir üyesiydi. Memleketi, anlaşıldığı kadarıyla, bugünkü Van’ın Saray ve Özalp ilçeleri olmalı. Kürti’lerle Mard’ların “aynı şekil” olması ne demek, bir fikrim yok. Strabon sanki “Ermeni siyasi sitemine dahil olanlara Mard, Pers diyarında olanlara Kürti denir” gibi bir şey kastetmiş, ama emin olamadım.
Kadus’lar (Καδούσοι) ve Tapür’ler hakkında bilgimiz yok. İlki acaba Hakkari kasabası yakınında kadim bir siyasi ve dini merkez olan Kudşanis (Kaduşan-?, şimdiki adı Konaklı) ile alakalı olabilir mi?
İran’da Sasaniler devrine ait Kārnāmag-i Artaxşīr-i Pābakān adlı Pehlevice menkıbede (muhtemelen 6. yy. ikinci yarısı) Kurdān kavmi birkaç kez zikredilmiş. MacKenzie'nin transkripsiyonundan bir örnek:
ud sāsān šubān ī pābag būd ud hamwār abāg gōspandān būd ud az tōhmag ī dārā ī dārāyān būd ud andar dušxwadāyīh ī alaksandar *niyāgān ō wirēg ud nihān-rawišnīh ēstād ud abāg kurdān šubānān raft.[1]
Tercümesi: “During the evil reign of Alexander, the descendants of Dârâb privately lived in distant lands, wandering with Kurdish shepherds.”
Bütün bunlardan benim çıkardığım sonuç, bölgede İrani diller konuşan (veya konuşmayan) çeşitli kavimler vardı, bunlardan biri olan “Kürt”ler 10. yy’da Arap imparatorluğunun dağılma ve İslam ümmetinin etnik birimlere ayrışma sürecinde bölgesel bir egemenlik kurdular, alanlarını batıda Urfa’ya kadar genişlettiler.
*
Daha eskisi hakkında bir şey biliyor muyuz?
MÖ 401 yılında ordusuyla beraber buralardan geçen Atinalı Ksenofon, Cizre’nin kuzeyinde, Dicle ırmağının solundaki dağlık ülkede yaşayan Kardukh (Καρδούχοι) kavminden söz eder. Bunlar Pers kralına tabi değildir ve savaşta (sapanla?) taş atarlar. Ksenofon’dan dört yüz yıl sonra Strabon (§16.1.24) eskilerin Kardukh adını verdiği kavmin şimdi Gordü/Gordi (Γορδυαί) olarak adlandırıldığını belirtir. Gordyenê (Gordi-istan) diyarında Pinaka, Satalka ve Sareisa kentleri vardır; üç hisarı olan ilki, üç kent gibidir. Bu üç yerin en az ikisini teşhis edebiliyoruz. Pinaka halen yerel dilde Finik adı verilen Şırnak-Güçlükonak ilçesine bağlı Damlarca (Finikê rewî) ve Eskiyapı (Finikê gelî) köyleridir. Satalka Cudi Dağının batı ucunda, Türk güvenlik güçleri tarafından boşaltılıp yerle bir edilmiş olan eski Şax, resmi dilde Çağlayan köyüdür. Sareisa ise, kesin olmamakla birlikte, Şırnak (eski adı Sirunak/Şirunak) kasabası olabilir. Asur kayıtlarında kral I Tiglath-Pileser’in MÖ 1100 civarında kazandığı zaferle anılan Şarişa/Şerişa mevkii burası olsa gerekir.
MS 2. yy başında Plutarkhos (Lucullus §21 vd.), 4. yy’da Antakyalı Ammianus Marcellinus (Rer. G. §15.2, §18.6) Gordyenê/Gorduenê ülkesi hakkında bilgi verirler. Ülke Roma ile İran arasında birkaç kez el değiştirmiş, fakat ikisine da tam boyun eğmemiştir. Armenia ülkesinin bir cüzüdür, fakat kendi kralları/beyleri vardır. Ermeni kralı Tigranes’in yeni kurduğu Tigranocerta (Dikranakert) kenti bu ülke sınırları içinde veya yakınındadır (belki Batman yakınında, Garzan nehrine adını veren eski Erzen kenti?). Ermeni illerinden Albak (halen Başkale’ye bağlı Albayrak) Gordyenê vilayetine dahildir. Demek ki merkezi Şırnak-Cizre olan, belki farklı dönemlerde Batman’dan Hakkari ve Başkale’ye, hatta belki İran’da Salmas’a kadar egemenlik sahası kuran bir oluşumdan söz ediyoruz.
Kardukh’taki ukh eki, Ermenice çoğul takısı olan +k’ olabilir. Yani “Kardu” diye bir ulus varsa Ermenice bunlara topluca Karduk’ denir, sondaki k /kh/ gibi telaffuz edilir. Ksenofon’un Kardukh’ları ile Roma döneminin Gordi/Kordi’leri, yukarıda gördüğümüz Kyrti/Kürti’lerle aynı mıdır? Büyük ihtimalle öyle olmalı, ama kesin konuşmak zor. Modern milliyetçilik öncesi çağda aynı kavmin farklı kolları, birbirinden az çok ayrışan adlarla ayrı kimlikler oluşturabilir,[2] kavmin kendine verdiği adla yabancıların verdiği ad ayrı olabilir, hatta yabancılar komşu kavmi bilerek ya da bilmeden yanlış adlandırabilir.[3]
Ermenice kaynaklarda geniş anlamda Gordyenê ülkesinin adı Korçayk’ Կորճայք olarak geçer. 7. yy’a ait Ermenice Aşkharhatsuyts Աշխարհացոյց adlı coğrafya rehberi bu diyarın ilçelerini sayarken, Pinik Փինիկ kalesinin bulunduğu merkez ilçeye Korduk’ veya Kordik’ Կորդուք, Կորդիք adını verir. Mamafih bu bilgiye çok da  güvenmeye gelmez, çünkü Aşkharhatsuyts Yunancadan çeviridir ve yer adlarını antik edebi kaynaklara göre “düzeltmiş” olması muhtemeldir. Diğer tüm kaynaklarda Finik-Şırnak yöresinin Ermenice adı Tmorik’ Տմորիք olarak gösterilir. 11. yy'dan eski Ermenice metinlerde başka yerde bildiğim kadarıyla Kurd, Kardu, Gordu, Gordi vb. adına rastlanmaz.
Halen Türkiye’de eski adı Gercanis veya Gercigan/Kerçikan olarak telaffuz edilen üç yer var. Biri Erzincan’ın Refahiye ilçesi, biri Tatvan’ın eskiden ayrı bir ilçe olan Reşadiye bucağı, üçüncüsü Müküs/Bahçesaray’da bir köy. Üçünün de Ermenice aslı Garcıgank, akkuzatif Garcıganıs, eski dilde Karçgank’ Կարճկանք. “Korçayk’lılar”demek.
Yani “Kürt” mü demek? “Kürt” ne demek? Düşünmeli.  



[1] http://titus.fkidg1.uni-frankfurt.de – text database – Middle Persian (Pahlavi). Metinde iki kelimeyi Türkçeden, en az dört beş kelimeyi Osmanlıca bilginizden çıkarabilmeniz lazım.
[2] Kurmanci ve Kırmançki iki ayrı topluluk ve iki ayrı dildir. Muhtemelen ortak kökten gelen fakat ayrı dil konuşan Rize Hemşinlilerle Hopa Hemşinliler birbirlerini asla “aynı kavim” saymaz.  Etiyopya’da Tigré ile Tigrinya aynı şey mi diye sorunca yarım saat süren bir açıklama dinlersiniz, gene bir şey anlamazsınız.
[3] Ermeniler için Türkler Dacik (Tacik)’tir. Türkler Trabzonlulara Laz adını verir.  Ermenice konuşan Poşa’lara kendileri Lom, Türkler Çingene adını verir. İki bin sene sonra bu bilgilerden sonuç çıkarmaya çalışın isterseniz.

5 Ocak 2018 Cuma

Halim ve Selim 4 - Hani bunun ilk sahibi?

HALİM – Karmaşık bir nesne, mesela bir saat veya masa gördüğünüzde kendiliğinden var olduğunu düşünmezsiniz, mutlaka birinin yapmış olduğuna hükmedersiniz. Kenarı bir parça oyulmuş bir çakıl taşı bile olsa insan yapımı olduğunu derhal anlarsınız. Halbuki canlı bir organizma, mesela bir karınca, bir ağaç, bunlara oranla milyarlarca kat daha karmaşık bir varlık. Evrenin bütünü akıl almayacak kadar ince ayrıntılarla bezenmiş muazzam bir mekanizma. O halde onları da insandan kat be kat güçlü bir Yaratıcı’nın yapmış olması gerekmez mi?
SELİM – Neden bir?
HALİM – Nasıl yani?
SELİM – Neden “bir” yaratıcı? Neden iki ya da iki milyon değil? Karıncanın, ağacın ve Neptün gezegeninin aynı usta elinden çıktığını size düşündüren nedir? Bir süpermarket dolusu mal gördüğünüzde hepsini bir tek yüce Üretici’nin ürettiğini mi düşünürsünüz, yoksa mal sayısı kadar üretici mi var sayarsınız?
HALİM – Marka sayısı kadar diyelim.
SELİM – Hayır, üretimde rol alan insanları düşünürseniz muhtemelen süpermarket raflarındaki tekil ürün adedi kadar, hatta belki daha fazla sayıda üreticiye hükmetmeniz lazım. Buğdayı üreten ayrı, un öğüten ayrı, yağı şekeri getiren ayrı, pişiren ayrı, paketleyen ayrı, marka tasarlayan ayrı, ambalajı yapan matbaa ayrı, içine ödüllü zamazingo ekleyen ayrı, kolileyen ayrı, daha düşünemediğim yüzlerce hatta binlerce çalışan var o süreçte.
HALİM – Evet.
SELİM – Karıncalar konusunda haklısınız. Bir tek karınca, yeterince incelerseniz, bir süpermarket dolusu maldan daha karmaşık bir organizma. O halde sizin önerdiğiniz analojik mantıktan devam edecek olursak karıncaları Yaratan amilin tekil bir ustadan kat be kat daha karmaşık ve çoğul bir üretim kadrosu olduğuna hükmetmemiz gerekir.
HALİM – Mantıklı.
SELİM – Karıncanın bütünü bir yana, karıncayı oluşturan sistemlerin her biri – karıncanın fantastik karmaşıklıktaki gözü, sosyal davranış kalıpları, solunum sistemi, DNA’sı, DNA’yı oluşturan molekülleri, moleküllerin içindeki atomları – tek bir ustanın eseri olamayacak kadar zengin ve karmaşık yapılar. Bana sorarsanız genelde karınca türünü veya türlerini değil, her bir tekil karıncayı ve her bir tekil karıncanın her bir tekil alt sistemini Yaratan bir veya birden çok usta olmalı. Doğru mu? Benim bildiğim ustaların hiç biri bu kadar karmaşık işi tek başına yapamaz.
HALİM – Dinliyorum sizi.
SELİM – Daha kırkayaklara, arılara, uçuç böceklerine gelmedik. Neptün’ü ve diğer takım yıldızları saymıyorum bile.
Ayrıca karıncaların ustası her kim ise bu işi bir kerede yapmış olması için bir neden yok. Biliyorsunuz, bir karınca yapınca gerisi az çok kendiliğinden geliyor. Bisküvi yapar gibi her seferinde sil baştan imalata gerek yok, yeni üretim işini DNA hallediyor, var olan modeli sürekli replike ediyor. Belki yüz nesilde bir, usta veya ustalar, her kim ise, ufak tefek bir iki müdahale ile ürünü biraz ıslah edip değişen piyasa koşullarına uyarlasa yeter. Hatta bunların hep aynı ustalar olmasına da gerek yok. Affınıza sığınıp teknik tabir kullanayım, Yaratıcı’nın yalnız senkronik anlamda değil diyakronik anlamda da tek olması için mantıklı bir neden gösteremezsiniz. Türkçesi, karıncayı ve her bir alt sistemini Yaratan amillerin yalnız verili bir anda çoğul değil, zaman içinde de çoğul olması mümkün. Bugünün Yaratan’ları ile yarının Yaratan’larının bir ve aynı olması gerekmiyor.
HALİM – Nereye varıyorsunuz buradan? Çok tanrıcılığa mı?
SELİM – Hem o kadar çok ki, “tanrı” diye adlandırılmaları abes olur. Evrenimiz eğer 13 buçuk milyar yaşındaysa, 13 buçuk milyar çarpı evrendeki her bir tekil birey ve her bir tekil sistem kadar. Pardon, saniyeleri de hesaplamamız lazım, ama şimdi onu yapmakla vakit kaybetmeyelim. Allahtan bu çoğulluğun basit bir ismi var bizde. Kısaca Doğa diyoruz.
HALİM – Allah'ı kaldırıp yerine Doğa demekle ne kazanıyorsunuz? Demin Allah kavramının içeriksiz olduğunu iddia ettiniz. Sonuçta yerine koyduğunuz kavram da aynı şeyin başka adı değil mi?
SELİM – Haklısınız, anlamadığımız pek çok şeyi kapsayan bir etiket sadece. Ama “tanrı” kavramından bir önemli farkı var. Kısımlara ayrılabilir ve kenarından azar azar kemirilebilir. Doğa eğer sonsuz ise sonsuza ne kadar yaklaşabiliriz bilmiyorum, ama en azından o istikamette yol alabiliriz, yeterince gidersek menzile varacağımıza dair kendimizi kandırabiliriz, o umutla epey bir yol kat ederiz. Sonsuza gene yaklaşmayız belki, ama şu dünyada işimize yarayacak epey bilgi biriktirebiliriz. İnsanlığın düşünce önderleri “tanrı” teorisini terk edeli düşünün ne kadar yol aldık, aya adam gönderdik, kredi kartını ve hormonlu domatesi keşfettik, fena mı?
HALİM – Fena tabii, ama ne kast ettiğinizi anlıyorum, iyileri de var.
Evrende çok sayıda sistem olduğu konusunda size hak veriyorum. Ama aynı zamanda birleştirici bir Akıl da var. Evrenin tümünü kapsayan muhteşem uyumu nasıl açıklayacaksınız?
SELİM – Evrende ben uyum göremiyorum, sonsuz bir kör döğüşü görüyorum. Akıllı dediğiniz Yaratıcı’nın yarattığı canlı türlerine bakın: Yüzde doksan dokuzunun nesli tükenmiş. Yani koşullara uyum gösteremeyip iflas etmişler. Demek ki tasarımları başarılı değilmiş. Kalanlar da ancak sürekli evrilerek hayatta kalabiliyorlar, demek ki onların da ilk baştaki tasarımı yetersiz veya hatalıymış, koşullara ayak uydurabilmek için devamlı upgrade edilmesi gerekmiş. Üstelik bunca tasarıma rağmen canlı bireylerin büyük çoğunluğu yeterince güçlü, sağlıklı veya şanslı olmadıkları için başka canlılara yem oluyor. Onları da üretim hatası faslına ekleyebiliriz sanırım. Yıldızlara bakın: Durmadan çöküp kara deliğe düşüyorlar. Yaratan o kadar akıllıysa bu kadar hata niye?
Elbette onca kör döğüşü içinde bir miktar uyum olacak. Fizik yasaları bir ise her yerde benzer sonuçlar üretir. Biyolojide başarılı denemeler hayatta kalır ve ürer, hatta ekosistemi kendi ihtiyaçlarına göre şekilendirir. Bunun için ayrıca bir yönetici akla gerek yok, piyasa mantığı yeter. Filan ürün “tutar”, rakiplerini silip süpürür, sektörün normlarını belirler. Bunun arkasında yönetici bir akıl aramak komplo teorisi gibi geliyor bana.  Akla ziyandır. Uzak durmanızı öneririm.

28 Aralık 2017 Perşembe

Halim ve Selim 3: Evrim

HALİM – Yaratıcı bir tanrının varlığını reddedenler insanoğlunun nasıl ortaya çıktığını açıklamakta aciz kalıyorlar. Sizce atalarımızın maymun olduğunu söylemek makul bir görüş mü?

SELİM – “Atalarımız maymundu” demek özensiz bir ifade olur. İnsan ve maymun ortak bir atadan evrildi diyebilirsiniz, ya da insanoğlu bir primat yani kuyruksuz maymun türüdür diyebilirsiniz. Bariz bir gerçek değil mi? Genetik yapıları yüzde doksan dokuz küsur oranında uyuşuyor. İskelet yapıları benzer, gözler benzer, kulaklar benzer, iç organlar benzer, vücut sıcaklığı benzer, kan yapısı benzer, parmak izleri benzer, üreme yöntemleri benzer, davranış kalıpları – mesela bir deniz anasına ya da sporlu mantarlara oranla – neredeyse aynı.

HALİM – Bilinç? İnsanın bilinci var mı maymunda?

SELİM – Homo sapiens’in sembolik iletişim yeteneği yok diğer maymun türlerinde, doğrudur. Ona bakarsanız amca oğullarımla benim aramda da beceri ve yetenek açısından birçok fark bulabilirsiniz.

HALİM – Akıl ve irade sahibi bir Yaratıcı’nın varlığına inananlar, evrim teorisinin, test edilmemiş hipotezler ve döngüsel bir mantık üzerine kurulu olduğunu savunuyorlar. “Falan tür neden evrildi?” “Çevreye uyum sağladığı için.” “Uyum sağladığını nasıl anladınız?” “Kalıcı olduğuna göre uyum sağlamış olması gerekir.” Bu düşünce tarzının bilimsel olduğunu düşünüyor musunuz?

SELİM – Allah’ın oturduğu yerden altı günde evreni ve tüm canlı türlerini yarattığını veyahut yeryüzündeki insanları eğitmek ve onlara kendi kudretini bildirmek amacıyla bazı türlerde mutasyonlara yol açtığını savunan tezlerden daha bilimsel olduğu şüphesiz, değil mi?

Ortada bence tartışılmaz olan birkaç olgu var.

Bir, yeryüzündeki canlı türleri dört milyar yıllık bir süreçte peyderpey ortaya çıkmış. O süreçte ortaya çıkan canlı türlerinin pek çoğunun soyu şu veya bu nedenle tükenmiş. Fosil bulguları bu iki vakıayı şüpheye yer bırakmayacak bir açıklıkla gösteriyor. Demek ki türleri ortaya çıkaran ve yok eden amil her ne ise, bu işi bir günde ya da altı günde yapmamış. Etkisini dört milyar yıla yaymış. O etkiyi hala sürdürmediğini düşünmemiz için geçerli bir neden yok.

İki, mutasyon diye bir olgu var ve bazı mutasyonlar sonraki kuşaklara aktarılabiliyor. Mesela albino bir fareden birkaç kuşak içinde safkan albino bir popülasyon üretmek mümkün.

Üç, yapay seçilim, on bin küsur yıl önce ilk koyunun ve ilk buğdayın evcilleştirilmesinden bu yana hemen her çiftçinin bildiği bir olgu. Herhangi bir hayvan veya bitki popülasyonunda en uzun boyluları, en yağlıları, en güzel kokuluları, en beyaz renklileri seçip çoğaltırsanız, birkaç kuşak sonra uzun boylu, yağlı, güzel kokulu yahut beyaz renkli bir ırk elde edersiniz. Bu işlemi yeterince uzun süre devam ettirirseniz, bir nokta gelir, yeni ırkın bireyleri eski ırktan olanlarla cinsel birleşmede isteksiz ya da başarısız olmaya başlarlar. Örneğin kiraz, yapay seçilimle elde edilmiş bir vişne ırkıdır. Ancak gelişkin kiraz ırklarının birçoğu vişne ile döllenemez; ya da eğer döllenirse kısır ya da cılız ürün verir.

Dört, binlerce yıldan beri rutin olarak uyguladığımız yapay seçilime eşdeğer sonuçların, doğal şartlarda kendiliğinden oluşmaması için hiçbir geçerli neden yoktur. Çevre koşulları değişir; bazı kalıtsal özelliklere sahip bireylerin hayatta kalma ve üreme şansı azalır veya artar. Beyaz buzul ortamında, albino ayıların yaşama şansı daha fazladır. Ötekiler tükenir. Ayağında perde olan su kuşları daha iyi yüzebildiği için daha kolay balık tutarlar. Ötekiler aç kalıp ölür.

Bu dört olgu bence biyolojik çeşitliği son derece zarif, akılcı, ikna edici bir şekilde açıklayan bir mantıki çerçeve sunuyor. İtiraz edebilecek ne var bunda, anlamakta zorluk çekiyorum. Elbette doğal seçilimle evrim modeli biyolojideki her muammayı çözmüş değildir. Eminim cevabını henüz bilmediğimiz milyonlarca soru var. Elbette pop biyolojinin bu kadar prim yaptığı bir çağda döngüsel mantığa, bilimsel eleştirellikten ziyade kişisel imana, hatta haksız otoriteye dayalı birçok iddia ortaya atılabilir ve bazıları revaç görebilir. Bilimsel hakikate saygısı olan herkesin bu tür yanlış uygulamalarla mücadele etmesi gerekir, o konuda sizinle hemfikirim. Lakin heyecanı aklından önce giden falan biyolog bakteri popülasyonlarını yanlış yorumladı diye, bakterileri ilkçağ Yahudi ve Arap efsanelerinde zikredilen bir yarı-insan masal varlığının yarattığına hükmetmek de çok rasyonel bir yaklaşım değil gibi geliyor bana, ne dersiniz?

Kaldı ki, laf aramızda, ne Tevrat’ta ne Kuran’da tanrının bakterileri (ve trilobitleri ve dinozorları) yarattığına dair bir ibare bulunmuyor. Sizce unutkanlık mıdır, yoksa bakterileri yaratan Allah, Big Bang’in tanrısı gibi, modern bir icat olabilir mi?

HALİM – İkidir dikkatimi çekiyor, Tevrat ve Kuran’dan eleştirel bir dille söz ediyor, ama İncil’e değinmiyorsunuz. Orada bir tercih, bir temayül izi mi görüyoruz?

SELİM – O konuya belki bu tartışmanın ilerleyen aşamalarında daha ayrıntılı olarak değinme fırsatı buluruz. “İncil” adını verdiğiniz Yeni Ahit’in statüsü diğer iki kitaptan farklıdır. Yahudi kutsal kitabı ile Kuran bütün birer kozmoloji, birer tarih vizyonu, yaratılış ve kıyamet teorisi sunarlar. Yeni Ahit ise İsa ve tilmizlerinin hayat hikâyesi ile bir dizi ahlaki öğreti ve tartışma içerir. Burada konumuz evrenin ve canlı türlerinin orijini: o konuda Yeni Ahit’te dişe gelir bir tez bulamazsınız. Anmamamın sebebi bu.

HALİM – Doğal yaşamın çeşitliliğine, zenginliğine baktıkça ben insan aklını aşan bir mucize görüyorum. Büyük ve düzenleyici bir irade olmadan bir insan gözü gibi bir fantastik mekanizma nasıl oluşur? Leylekler nasıl göçer? Karıncaların karnı nasıl doyar?

SELİM – “Mucize” deyimi, anladığım kadarıyla, “henüz bilimsel açıklaması yapılmadı” anlamına geliyor, hepsi bu. Argümanınız hep aynı: “Bilmiyoruz, demek ki Yahudi mitolojisine – ya da onun türevi olan Arap efsanelerine – başvurmaktan başka çare yok! Aynı mantıkla Rab Şiva’nın lingamı da olabilir tabii başvuru mercii, ya da Matrix’in efendileri. Ne kadar fantastik, o kadar iyi.

“Henüz bilimsel açıklaması yok” dediğiniz şeylerin birçoğunun aslında tatmin edici bilimsel açıklamaları var; belki tanrı tezini savunanlar farkında değil, ya da görmezden geliyorlar. Diğerlerinin bilimsel açıklamaları henüz yoktur, ya da tatmin edici değildir. Olabilir, demek ki daha öğreneceğimiz çok şey var. Belki de hiç öğrenemeyeceğiz, o da mümkün. Bundan ne çıkar? “Çok çalış, belki öğrenirsin” çıkar. “Uydur bir masal, hep beraber rahat edelim” çıkmaz.

Gözün evrimi konusunda çağdaş biyoloji literatürü zengindir. Dawkins’te, Jared Diamond’da, Steven Pinker’da gayet berrak ve tatmin edici özetler okuduğumu hatırlıyorum. Bir ipucu: insan gözü dediğimiz fantastik mekanizma bir günde (yahut altı günde) oluşmadı. Işığa duyarlı ilk tek hücrelilerle homo sapiens arasında en az iki üç milyar yıl ve belki yüz milyar ila bir trilyon nesil var. Her yüz nesilde bir küçük adım atılmış olduğunu varsayarsak bu en az bir milyar adım eder. İnsan gözü hâlâ etkileyici bir mucize olarak kalır, ama o “mucizeyi” aydınlatma babında cinlerden perilerden yahut benzeri doğaüstü müdahillerden daha etkili bir perspektif oluşturmuş olursunuz.

HALİM – Tesadüf mü yani bütün bunlar, bu ağaçlar, kuşlar, böcekler, kelebekler? Hiçbir düzenleyici irade olmadan moleküller bir araya gelip, yeterince denemeden sonra insan gözü oluşturuyorlar. Aklınız yatıyor mu böyle bir şeye?

SELİM – “İrade yoksa tesadüf var” diyorsunuz, insan aklının son bin yıldaki en önemli keşfini göz ardı ediyorsunuz. İrade ile tesadüften başka bir üçüncü seçenek var, evet, doğa yasaları var matematiksel bir kesinlikle tanımlayabildiğimiz. Bu yasaları kim koymuş, neden koymuş bilmiyoruz. En azından ben bilmiyorum. Ama “irade yoksa kaos var” fikri, Newton’ın ve Galileo’nun yaşamış olduğu bir dünyada pek cılız kalıyor.

Biyolojik mutasyonlar tamamen kaotik midir, yoksa bir kuralı var mıdır, bildiğim bir konu değil. Fakat evrim sürecini kaotik olmaktan çıkaran iki temel amil görüyorum: Canlı varlıkların, bir,  hayatta kalma, ve iki, üreme içgüdüleri. Bunlar şaşırtıcı şeylerdir, kabul ediyorum, hatta adeta “mucize” diyebiliriz. Bir molekül yığını “aman dağılmayayım, kendi kopyamı üreteyim” diye neden hırs yapıyor bilmiyorum. Ama bu güdüleri bir kere veri alırsanız gerisi oldukça basit. Kaotik mutasyonları birtakım canlı varlıklar, hayatta kalma ve üreme mücadelelerinde avantaj olarak kullanmayı başarmışlar. Dolayısıyla o mutasyonları yavrularına aktarabilmişler. Mucize diye saydığınız olgular – gözümüz, dalağımız, leyleklerin rotası – milyarlarca atamızın yaşama iradesinin bileşik ürünüdür, tesadüf değildir.

Evet, irade var o öyküde, ama doğaüstü bir padişahın iradesi değil. Atalarımızdan bir denizanasının kardeşlerinden daha iyi beslenme hırsında, keskin gözlü bir kertenkelenin daha çok dişiyle çiftleşme azminde, baş parmağı ayrık bir maymunun daha yüksek dallara tırmanma becerisinde tezahür eden bir irade.