Sunday, September 15, 2019

Oyun sonu öyküleri

Ferdinand Marcos
1965-1986 arası 21 yıl Filipinler başkanı. İlk başkanlık döneminde büyük çaplı kamu yatırımları, karayolu yapımı ve pirinç destekleriyle popülerlik kazandı. 1969’da ikinci kez seçildikten sonra tırmanan muhalefete karşı gitgide sertleşen politikalar izledi. 1972’de sıkıyönetim ilan ederek anayasayı askıya aldı. Sıkıyönetim referandumu %90 küsur oyla onaylandı. Yolsuzluk ve kayırıcılık ayyuka çıktı. “Terörle mücadele” kisvesi altında hukuk ayaklar altına alındı.
1981’de (muhtemelen Amerikalıların baskısıyla) yeniden seçim yapıldı. Muhalefetin boykot ettiği seçimi Marcos açık farkla aldı.
1983’te muhalefet lideri Aquino’nun ülkeye döndüğü gün havaalanında katledilmesi önemli bir dönüm noktasıydı. Rejimin dayanaklarından ABD ve Katolik kilisesi Marcos’la aralarına mesafe koymaya başladılar. Marcos’un 2. Dünya Savaşında aldığı iddia edilen cesaret madalyalarının sahte olduğu ortaya çıktı. Eşiyle ilgili skandallar meydana döküldü. Çiftin yurt dışındaki servetiyle ilgili akıllara durgunluk veren listeler yayınlandı.
7 Şubat 1986’da Marcos baskın erken seçime gitti. Öldürülen Aquino’nun eşi Corazon Aquino muhalefetin adayı idi. Seçimler yoğun baskı ortamında gerçekleşti. Aquino açık farkla önde görünürken geç saatte gelen sonuçlarla Marcos galip ilan edildi. 9 Şubatta Yüksek Seçim Kurulu’nun 35 bilgisayar teknisyeni sayımda büyük sahtecilik yapıldığını bildirerek istifa ettikten sonra bir kiliseye sığındılar. Katolik kilisesi, teknisyenleri güvenlik güçlerine teslim etmeyi reddetti.
15 Şubattan sonra kitlesel sokak gösterileri ülkeyi felç etti. Marcos’u devirmeye yönelik bir darbe teşebbüsü ortaya çıkarıldı. Darbe teşebbüsünün arkasında olmakla  suçlanan rejimin temel direklerinden ikisi, Savunma Bakanı Enrile ile Jandarma genel Komutanı Ramos, 22 Şubatta bir basın bildirisiyle Marcos aleyhine döndüklerini açıkladılar. Aynı gün Manila başpiskoposu Kardinal Jaime Sin halkı diktatöre direnmeye davet etti. 23 Şubatta göstericileri dağıtmak üzere gönderilen askeri birlikler kalabalığa ateş açmayı göze alamayıp geri çekildi. 24 Şubatta bir helikopter birliği göstericilere katıldı.
25 Şubatta Marcos törenle başkanlık yemini etti. Bir saat sonra Aquino da çok daha büyük bir kalabalık huzurunda  başkanlık yemini etti. Öğleden sonra Marcos ve eşi birkaç milyon dolarlık nakit ve değerli eşya ile birlikte ülkeden kaçtı.
25 Şubat günü 2002’den bu yana Filipinler’de milli bayram olarak kutlanıyor.
Suharto
1967-1998 arası 31 yıl Endonezya başkanı. 1960’ların kaos ve iç savaş ortamından sonra ülkede asayişi sağladığı için ilk yıllarında halk desteği gördü. Kurduğu parti beş kez açık farklı seçim kazandı. Ancak güvenlik güçlerinin kontrolsüz terörü ülkede zamanla bezginlik yarattı. 1980’lerden itibaren yolsuzluk iddiaları ayyuka çıktı.
1997’de Asya finans krizi ülke ekonomisini sarstı. Başkanın sağlığıyla ilgili kaygılar gündeme geldi. Krizden çıkmak için Aralık 1997’de uygulamaya konan reform paketinin başkanın ailesine ve yakınlarına uygulanmaması veya uygulanamaması genel tepkiye yol açtı.
Mart 1998’de Suharto altıncı kez başkan seçildi. Ancak güvendiği isimlerin birçoğu “arazi oldukları” için yeni hükümetin kilit pozisyonlarına başkanın aile üyeleri ve iş ortakları getirildi. Mayısta sokak gösterileri başkenti felç etti. Öğrenciler parlamento binasını işgal ederek başkanın istifasını istediler. Suharto bakanlar kurulunu değiştirmeyi ve 2003’te çekilmeyi önerdi, ancak göstericiler bunu kabul etmediler. Göstericilere karşı güç kullanma emrine Silahlı Kuvvetler Genel Komutanı Wiranto uymadı. 21 Mayısta Suharto istifa ederek çiftliğine çekildi. Yardımcısı Habibie başkanlığı devraldı.
İzleyen dönemde, Suharto ailesinin 15 ila 35 milyar dolara olarak tahmin edilen serveti tartışma konusu oldu. Eski başkanın kendisini suçlayan bir gazete aleyhine açtığı tazminat davasını Endonezya Yüksek Mahkemesi reddetti. 2000’de Suharto ev hapsine alındı. Oğlu 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Kardeşi devleti dolandırmak ve rüşvet suçlamalarıyla tutuklandı. Kurduğu vakıflara ağır para cezaları verildi. 2006’da Suharto’nun kendisi aleyhine bir dizi tazminat ve ağır ceza davası açıldı, ancak sağlık durumundan ötürü mahkeme ertelendi. 2008’de öldü. Ölümünden sonra büyük bir ulusal lider olarak onurlandırıldı.
Park Chung-hee
1961-1979 arası 18 yıl Güney Kore başkanı. Askeri darbeyle başa geçti. 1963’te yeni anayasa ile otoriter, merkeziyetçi bir başkanlık sistemi getirdi. Beş kez başkan seçildi. Modern tarihin en çarpıcı ekonomik kalkınma hamlelerinden birine öncülük ederek Güney Kore’yi dünyanın önde gelen ekonomilerinden birine dönüştürdü.
1970’lerin başından itibaren özellikle üniversite öğrencileri arasında, güvenlik güçlerinin kontrolsüz şiddetine ve kişisel hakların ihlaline karşı protesto hareketleri yaygınlaştı. 1972’de rejim protestolara ülke çapında sıkıyönetim ilan ederek karşılık verdi. Ulusal istihbarat örgütü KCIA öğrencilere karşı bir dehşet kampanyası başlattı. Medya tümüyle hükümetin kontrolüne girdi.
16 Ekim 1979’da öğrenci gösterileri ülkenin önemli kentlerinden Busan ve Masan’da kontrolden çıktı. Göstericiler devlet binalarını ele geçirdiler. Sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
26 Ekimde KCIA başkanı Kim Jae-gyu bir resepsiyonda başkan Park’ı ve yakın güvenlik görevlilerini vurarak öldürdü.  Kim cinayeti vatani hislerle işlediğini söylese de gerçek maksadı hiçbir zaman açıklığa kavuşmadı. Busan-Masan olaylarındaki rolünden ötürü suçlandığı veya görevden uzaklaştırılması gündeme geldiği için yaptığını söyleyenler olduğu kadar, Park yerine başkan olan General Chun Doo-hwan tarafından kullanıldığından kuşkulananlar da oldu. Kim 1980’de idam edildi.
Park’ın kızı Park Geun-hye 2013’te Güney Kore başkanı seçildi. Ancak dört yıl sonra yolsuzluk suçlamasıyla görevden alınarak 24+1 yıl hapse mahkum edildi.
Yunan Cuntası
Askeri cunta Yunanistan’ı 1967-1974 arası yedi yıl yönetti. 1960’ların siyasi kaosunu giderdiği ve hissedilir oranda ekonomik kalkınma sağladığı için toplumun büyük bir bölümünce desteklendi. 19 Temmuz 1973 anayasa referandumunda cunta lideri Papadopulos %78.6 oyla kendini cumhurbaşkanı seçtirdi. Demokrasiye dönüş planını açıkladı. Ancak “açılım” planı üniversite öğrencileri ve sol kesim tarafından reddedildi. 14 Kasımda Atina Politeknik’te başlayan öğrenci ayaklanması üç gün sonra, 17 Kasımda, kanlı bir şekilde bastırıldı. Politeknik baskınının mimarı olan Jandarma Genel Komutanı General Yoanidis 25 Kasımda “kararsızlık , çıkarcılık ve yolsuzluk”la suçladığı Papadopulos’u devirerek yönetime el koydu. Sertlik yanlısı generallerden Gizikis cumhurbaşkanı ilan edildi.
Yoanidis-Gizikis cuntası ülke içinde ve dışında tepki ile karşılandı. İç ve dış kamuoyunda köşeye sıkışan rejim, askeri bir başarıyla otoritesini pekiştirmeyi denedi. 15 Temmuz 1974’te cunta yanlısı bir kadro Kıbrıs’ta bir darbe ile yönetimi ele aldı. Ancak cuntanın hesabı Türkiye’nin askeri müdahalesi ile tersine döndü. 20 Temmuzda Türkiye Kıbrıs’a asker çıkararak adanın bir bölümünü işgal etti. 23 Temmuzda Türkiye ile Yunanistan savaşın eşiğine geldi. Aynı gün cumhurbaşkanı Gizikis ordu üst kademesiyle temaslardan sonra, yedi yıldan beri devre dışı olan kıdemli sivil siyasetçilerle toplandı. Yoannidis görevden alındı. 11 yıldan beri Paris’te sürgün olan eski başbakanlardan Karamanlis yönetimi ele almak üzere Atina’ya davet edildi. Siyasi partilere ilişkin yasaklar kaldırıldı. Kısa bir süre sonra yapılan seçimlerle demokratik yaşama dönüldü.
Papadopulos ve Yoanidis tutuklanarak müebbet hapse mahkum edildiler. Her ikisi yıllar sonra cezaevinde öldüler. Gizikis hakkında vatana ihanet ve askeri ayaklanma suçuyla açılan dava beraatle sonuçlandı.
Porfírio Díaz
1876-1911 arası 35 yıl Meksika başkanı. Cientificos adı verilen ilerici/modernleşmeci akımın lideri idi. Muazzam bir ekonomik ve toplumsal kalkınma hamlesine öncülük etti. Meksika’yı modern çağa taşıdı. Kilisenin gücünü kırdı. Köylülerin ve Kızılderililerin refahını gözetti. 35 yıl boyunca girdiği her seçimden zaferle çıktı. Hızlı kalkınma ile birlikte oluşan büyük servetler, rejimin yakın çevresinde halkın nefretine hedef olan bir oligarşinin meydana çıkmasına yol açtı. General Reyes komutasındaki silahlı kuvvetler ülkenin birçok bölgesinde bir baskı ve terör rejimi kurdular.
Seksen yaşına gelen Diaz 1910 seçimine katılmayacağını ilan etti. Bunun üzerine rejimin iki ana dayanağı olan General Reyes ile Maliye Bakanı Limantour arasında kıyasıya bir güç mücadelesi başladı. Diaz fikrini değiştirerek seçime girmeye karar verdi. Başkanın emeklilik vaktinin geldiğine inanan rejim seçkinlerinin birçoğu bunun üzerine reformcu Madero’nun adaylığını destekleme kararı aldılar. Seçim kampanyası esnasında Madero tutuklandı. Diaz, ağır baskı ortamında geçen seçimin galibi ilan edildi. Ancak birçok eyalette seçimde hile yapıldığı ortaya çıktı. Seçim ertesinde serbest bırakılan Madero bir bildiri yayınlayarak Meksika halkını ihtilale davet etti. 20 Kasım 1910’da başlayan ayaklanma kuzey eyaletlerinde tutunmayı başardı. İhtilalcilerin başkente yaklaşması üzerine eski rejimin güçlü adamı General Reyes de ihtilale katılarak Madero’yu desteklediğini bildirdi. Mayıs 1911’de Diaz istifa ederek yurt dışına kaçtı.
Genel gözlemler
1. Tüm örneklerde belirleyici olay, kilit mevkideki kişilerin taraf değiştirmesidir.  Beş örneğin tümünde askerin (silah), birinde kilise liderliğinin (din), birinde belki askerin örtülü desteğiyle istihbarat örgütünün, birkaçında sivil politikacıların attığı taklalar baş rolü oynamıştır.
2. Liderin yaş/sağlık veya siyasi zaaf veya ekonomik kriz nedeniyle “gidici” olduğu inancının belirmesi, siyasi dengelerde çok hızlı değişimlere yol açar.
3. Seçim hilesi örtü altında tutulabildiği sürece rejimin sürmesine hizmet edebilir, ancak ortaya saçılırsa rejimin meşruiyetine ölümcül darbe vurur.
4. Kitlesel sokak gösterileri etkili bir silahtır, ancak tek başına rejimi devirmek için yeterli değildir. Güç odaklarının taraf değiştirmesi belirleyicidir.
5. Diktatörün geçmişte popüler ve/veya başarılı olması, düşme anında hiçbir şey ifade etmez.
6. İyi başlayan rejimler, fazla uzarsa kötü biter.

Friday, September 6, 2019

Mutmain

Arapça itminân “dinmek, dingin olmak, sükun bulmak”, faili mutmâin “dingin, sakin, huzur bulmuş”. Son derece nadir olan rübai ifˁilāl vezninde bir türev. Kuran’da fiil dokuz kez, fail adı dört kez geçiyor. بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُۜ “kalpler Allahı anmakla huzur bulur”, مُطْمَئِنٌّۢ بِٱلْإِيمَٰنِ “iman ile sükunet bulmuş”.
Eski sözlüklerde kabul gören görüşe göre kalın t ile ṭmn طمن kökünden geliyor.[1] Fakat bu kökün düzenli basit türevleri yok, sadece taṭâ’mana, ṭumâ’nîna gibi dörtlü türevleri bulunuyor. Neden böyle olduğuna dair bellibaşlı Arap gramercileri tartışmışlar, doyurucu bir sonuca varamamışlar. Kamus muṭmain sözcüğü ṭamn ile eş anlamlıdır demiş, fakat bu ikincisi düzgün dilde kullanılmaz diye eklemiş. Aramicede “teselli etmek, consolation” anlamına gelen bir ṭamâ טָםָא fiili var, ṭmA kökünden. İlgili olmalı, ancak tam ilişkiyi anlamak güç.
Osmanlıcada mutmain ve itminan çok sık olmasa da kullanılan sözcükler. 1930’larda bir ara moda olmuş görünüyor. 1950’lere doğru azalmış, Adnan Menderes birkaç kez demeçlerinde kullanmış. 1960’ların ortalarından itibaren mainstream dilden kaybolmuş. 2000’lerin başında neo-İslamist çevrelerde yeniden duyulmaya başlandı; belki Nur risalelerinin etkisidir, bilemiyorum. 2014’te Alev Alatlı bir röportajda “teselliyi, rejimle mutmain olan daha büyük kitlelerde bulurum” demiş, sosyetik neo-popülizmin temel bir akidesini dile getirmiş. Sanırım mutmain sözcüğünün ana akım medyada uzun bir aradan sonra ilk belirişi olmalı. Kitleler, demek ki, rejimden “memnun” yahut “razı” veya “hoşnut” değil, dini yankıları olan daha derin ve mistik bir ruhsal algılanım içindeymiş. Rejimle sükun bulmuşlar. İç huzura ermişler.
Yahut Bayan Alatlı sadece lugat paralamış.
*
Tatmin تطمين Arapça değil, ne klasik ne modern Arapça sözlüklerde bulabiliyoruz. Osmanlıca eski metinlerde de yok. Bulabildiğim en erken örnek 1900 tarihli Şemseddin Sami Bey sözlüğü, o da katiyen tasvip etmemiş: “taṭmīn: Mutmain etme ve te’min manasıyla kullanılmaktaysa da doğru değildir. İtminān rübaidir, tefˁil babından gelmez.” Son cümlenin anlamı şu: iṭminan fiili ṭmn değil ṭm’an dörtlü kökünden gelir, geçişli/ettirgen türevi öyle yapılmaz.
Sami Beyin itirazlarına aldırış edilmemiş, sözcük hızlıca tutulmuş, hatta 1910’ların başında tatminkâr gibi türevleri peyda olmuş. Neden tutmuş? Belli ki bir ihtiyaca cevap vermiş, yoksa yeni (ve yanlış yapılı) kelimeler tutmaz.
Hangi ihtiyaç? Bianchi’nin, bir devir Osmanlı aydınının el kitabı olan[2] 1843 basımı Fransızca-Türkçe sözlüğüne bakıyoruz. Satisfaction ve contentement karşılığı hoşnudluk, mahzuziyet, rıza, safa-i hatır demiş. Satisfaire: hoşnud etmek, razı etmek, irza etmek, ikna etmek. Bir şey dikkatimizi çekiyor. KİŞİYİ satisfaire etmek anlamında bu karşılıklar yeterli. Fakat bir İSTEĞİ veya İHTİYACI satisfaire etmek anlamında hiç biri uygun değil. Nitekim maddenin devamında zorlanmaya başlıyoruz. Satisfaire ses passions: heva vü hevesine tabi olmak, istifai hazz etmek. Satisfaire ses désirs: istedüğüni yapmak. Satisfaire l’espoir: tasdikı me’mul etmek. Satisfaire l’attente publique: me’muli nası tasdik etmek. Hayır, hiç biri oturmuyor. Tatmin edici değil.
Eksikmiş, giderilmiş.
*
Tatminsizlik Fransızca mécontentement, İngilizce dissatisfaction çevirisi. 1940’larda piyasaya çıkmış görünüyor. 1950’de Milliyet’teki bir yazısında Tarık Buğra “mide ve cinsiyet arzularının tatminsizliği” ifadesini rahatça kullanmış. İlginç olan, 1960’ların ortalarına dek tatminsiz sözcüğü “tatmin edilmeyen” anlamının yanında, “tatmin etmeyen” anlamında da görülüyor. Mesela 1965 tarihli bir haberde Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nden profesör filanca, bakanlığın hazırladığı yasa tasarısının tatminsiz yönlerinden söz ediyor. Nitekim tatmin etmek geçişli yapıda bir fiil olduğundan tatminsiz’in de geçişli olması akla daha yatkın.
“Tatmin edilmeyen” anlamında mutmainsiz dense belki daha yakışıklı dururdu.



[1] Modern sözlüklerde genellikle ṭmAn dörtlü kökü altında gösteriliyor.
[2] Bkz. Recaizade Ekrem, Araba Sevdası. Romanın kurgusu, Bihruz Bey’in siyeh-çerde deyimini Bianchi sözlüğünde bulamayıp yanlış yorumlamasından yola çıkar. 

Wednesday, September 4, 2019

Mandalina

Narenciye türü olan mandarin’in Batı dillerinde ilk belirişi Pehr Osbeck’in 1757’de İsveççe yayımlanan Uzakdoğu Seyahati Güncesi (Dagbok öfwer en Ostindisk resa åren 1750, 1751, 1752), özgün basımda sf. 192, kopyası aşağıda.


Ne diyor? Çin’de portakalın iki çeşidi vardır, daha makbul olanına Mandarin-portakalı denir, kabuğu gevşek olur, Çinliler buna kamm der. Kim bu meyveye mandarin adı verir, belirtmemiş; muhtemelen Gwangdong civarındaki Portekizli veya Hollandalı tüccar kolonisi olsa gerek. Neden öyle dendiğini de açıklamamış. Mandarin bu tarihte Çin’in alim ve yönetici sınıfına Avrupalıların verdiği ad; yerleşik ve bilinen bir sözcük. “Mandarin cübbesi sarı renk olduğundan” deniyor, ama bu inandırıcı değil; sonuçta portakal ve öbür turunçgiller de aynı renk. Tahminimce “hocaefendi portakalı” ya da “paşa portakalı” gibi bir şey kastedilmiş olmalı.
Osbeck modern biyolojinin babası sayılan Linnaeus’un talebesi, Çin Denizi balıkları üzerine çalışması çığır açıcı, kitabı tüm Avrupa’da ses getirmiş. J. Gottlieb Georgi’nin Almanca çevirisi 1765’te Rostock’ta basılmış. Reinhold Forster’ın Almancadan yaptığı İngilizce çeviri 1771’de Londra’da çıkmış. Wikipedia 1768 tarihli Fransızca bir çeviriden de söz etmiş, ama Bnf kataloğunda böyle bir eser görünmüyor. Fransızca ikincil literatürde de genellikle İngilizce çeviriye atıf yaptıklarına göre Fransızcası yok ya da yaygınlaşamamış diyeceğiz.
Fransızcada teyit edilebilen ilk örnek Bernardin de Saint-Pierre’in 1773’te Amsterdam’da basılan Voyage à L’isle de France etc. adlı klasik seyahatnamesi. Mauritius adasında mandarine adlı bir tür portakal yetiştirilir diyor, başka ayrıntı vermiyor. Hint Okyanusuna kadar ulaştığına göre o coğrafyalarda bir süreden beri bilinen bir ürün olmalı. Avrupa’ya ulaşması zaman almış.
*
Bianchi’nin Fransızca-Türkçe Sözlüğü 1846 tarihli ikinci basımında mandarin karşılığı “Çinde mansıb sahibi” tanımını vermiş, narenciyeye değinmemiş. Demek ki o tarihte henüz Türkiye’de duyulmuş bir şey değil. Vefik Paşa’nın 1876 basımı Lehce-i Osmani’sinde mandarin için ayrı madde yok, ancak portakal maddesi altında “Çin portakalı: narengî, mandarin” diye bilgi verilmiş. TDK’nın bir cehalet ve özensizlik abidesi olan yeni yazı basımı bunu ‘mandalin’ diye çevirmiş, ama orijinal baskıda r ile مندارين .
Tıngır ve Sinapyan’ın 1892 tarihli Istılahat Lugati’nde Fransızca mandarine “Yusuf efendi ve mandarin denilen yemiş” olarak tanımlanmış. Yusuf efendi’yi duymamıştım, böylece öğrendim.
Cumhuriyet gazetesinde mandarin ve mandalina yazımları aşağı yukarı 1950’ye dek başa baş gitmiş. 1950’den sonra mandarin sadece “Çincenin egemen lehçesi” ve çok nadiren “Çin’de eski yönetici sınıfı” anlamında görülüyor. Meyvenin adı mandalina olarak yerleşmiş.

Sunday, September 1, 2019

Suikast işe yarar mı?

Caesar, MÖ 44. Diktatördü, senatoda büyük temizliğe hazırlanıyordu, ya da hazırlandığı sanılıyordu, canlarını kurtarmak için vurdular. Bir şeye yaradı mı? İki bin yıldır tartışılan konu, doğru cevap belli değil. Cumhuriyetin ömrü 14 yıl uzadı, sonuçta bir şey değişmedi.
Tiberius, Caligula, Neron, Domitianus, Commodus, Caracalla, Elagabalus vb. Roma imparatorları. İktidarda gözü dönmüş birer kanlı manyağa dönüştüler; öldürülmekten korkanlarca öldürüldüler. Fena oldu diyeni hiç duymadım, eden bulur dünyası. Lakin örneklerin tümünde katiller, doğrudan ya da dolaylı olarak iktidara oynayanlardı. Motivasyonun ne kadarı adalet sevdasıydı, ne kadarı iktidar hırsı, belli olmaz.
Dublin, Kanlı Pazar, 1920. Bir günde İngiliz emniyet ve istihbaratının önde gelen 14 elemanını indirdiler. İngiliz polisi darmadağın oldu, istihbarat çöktü. Bir buçuk yıl sonra İrlanda’nın bağımsızlığına giden yolda kilit olaydı derler.
31 Temmuz 1914 Jean Jaurés suikasti. Fransa’nın Dünya Harbi’ne girişini önleyebilecek olan tek kişiydi, o da gidince başka umut kalmadı. Felakettir, evet. Ama etkili mi? Etkili.
Temmuz 1908’de İttihat ve Terakki komitesi Makedonya’da Şemsi Paşa’yı sokak ortasında kurşunlattı. Arnavut isyanını bastırmakla görevli ordu komutanıydı. Birkaç gün sonra olayı soruşturmak için İstanbul’dan gönderilen komutan da (adı neydi?) trenden iner inmez vuruldu. Meşrutiyetin ilanı bu sayede gerçekleşti. Yapmasalar hepsi herhalde tutuklanırdı. Bugün ne Talat’ı ne Mustafa Kemal’i duymuş kimse olmazdı.
Sonradan aziz mertebesine çıkarılmasına bakmayın, Abraham Lincoln tarihin en kanlı ve korkunç katliamlarından birinde başkumandandı. Öldürülmesi bir işe yaramadı, aksine belki Güney’e yönelik baskının artmasına yol açtı. Ama düşün: çağın en ünlü aktörlerinden biri, tiyatronun ortasında çekip başkanı vuruyor, sonra sahneye çıkıp Latince “Sic semper tyrannis” (zalimin sonu hep böyledir) diye replik geçiyor. Var mı bundan daha şık bir hareket?
Eichmann’ın Arjantin’den kaçırılıp İsrail’de yargılanması açıkça yasadışı bir intikam organizasyonuydu. Ona bakarsan Nürnberg yargılamalarının da pek hukuka gelir yanı yoktur: Güçlüydüler, gerekeni yaptılar. Peki, elinde İsrail gibi bir devletin ya da galip orduların yoksa, dünyanın galipleri haklı davana kıçını dönüp kendi dertlerine düşmüşse, Nürnberg’de ve Eichmann davasında onların sağladığı adaleti sen nasıl sağlayabilirsin?
Burada da Nürnberg mahkemesi kurulmadı değil, kuruldu. Savaş suçlularını yargılamak için Aralık 1918’de İstanbul’da kurulan Divan-ı Harb-i Örfi’de idam edileceklerin başında Talat, Enver, Cemal, Sait Halim ve Bahattin Şakir vardı. Beceremediler. Ellerinden kaçırdılar, Almanya’ya söz geçiremediler ya da geçirmek istemediler, Türkiye içinde kontrolü kaybettiler. Mahkemenin yapması gereken işi yapmak, muhtemelen devletlerin de göz yummasıyla, bir avuç fedaiye düştü.
Mahkeme yoluyla assalar daha iyi olurdu sanırım. Sonrası için daha iyi bir emsal oluştururdu. Uğraşmadılar. Fedaiye yaptırmak hem daha ucuz, hem İngiltere ile Türkiye’nin arasını boş yere açmaya ne lüzum var?

Friday, August 23, 2019

Türk asıllı bir Rum İtalya'da Türklerin Kürt olduğunu söylemiş

Theodoros Gazís (Γαζής) 1400 yılı dolayında Türk yönetimindeki Selanik’te doğmuş. Babasının Türk, anasının Rum olduğunu bir mektubunda belirtiyor. Soyadı yahut lakabı belli ki Gazi. Batı kaynaklarında Theodore Gaza olarak geçer.
1430’ların sonunda Selanik ikinci kez Türklerin eline geçince İtalya’ya göçmüş. 1447’de Ferrara Üniversitesi’nde Yunanca profesörü olmuş. Namı dünyaya yayılınca papanın davetiyle Roma’ya gitmiş. Aristoteles’in eserlerinin yeni Latince çevirilerini hazırlamış. De animalibus ve Problemata ile Theophrastus’un Historia plantarum çevirileri online bulunabiliyor. Ayrıca Cicero’nun bazı eserlerini Yunancaya çevirmiş. Kuzey Rönesansının piri sayılan Rudolph Agricola öğrencisiymiş. Agricola’nın öğrencisi ve takipçisi olan Erasmus, hocasının hocası olan Gaza’nın dört ciltlik Yunanca Grameri’ni kısaltarak Latinceye çevirmiş, övücü bir de önsöz yazmış. Yüzyıllarca üniversitelerde ders kitabı olarak okutulmuş.
Türk asıllı olduğu kendi çağında biliniyor olmalı. Talep üzerine Türklerin kökenine dair De origine Turcarum başlıklı bir risale yazmış. Bunun Yunanca ve Latince tam metnini Leon Allatius’un 1653 Zürich basımı Symmikta sive Opusculorum Graecorum et Latinorum... adlı derlemesinin 2. cilt 383. sayfasında buluyoruz. Gülümseten bir polemik. Türklerin Orta Asya’dan geldiğini iddia eden Gemistus Plethon’a karşı, 11. yy tarihçisi Skylitzes’e istinaden aslında Kuzey Kafkasya’dan geldiklerini ve Kürtlerle (Curtii) muhtemelen aynı millet olduklarını savunuyor. 
(İstanbullu olan Plethon ile Gaza’nın yaşam öyküleri paralel. Gaza’nın Ferrara’da kurduğu akademiye karşılık Plethon Floransa’da akademi kurmuş, İtalyan Rönesansının kurucu babaları arasında yer almış. Birbirlerinden hiç hoşlanmadıkları anlaşılıyor.)
Çıkardığımız sonuçlar: 1. Türklerden kaliteli adam çıkıyor. 2. Türk milli-siyasi-entelektüel ortamının dışında yetişenlerden daha çok çıkıyor.

Düzeltme ve özür
Theodoros Gazis'in adına rastlayınca "Türk olmalı" diye düşündüm: Bizans'ın son demlerinde Türk ismi taşıyan eşraf ve erkan çoktur, Achmetes'inden Tarchaniotes'ine kadar. Kısa bir Google aramasında babasının Türk olduğu ve ünlü hümanist Filelfo ile mektuplaşmasında buna değinildiği bilgisine ulaştım. Devamına bakmadan bu notu yazdım.
Şimdi ne kadar arasam arayayım, bu bilginin aslına ulaşamıyorum. Hayal mi gördüm? Kuşkulandım ama pek de sanmıyorum. Filelfo-Gaza mektuplarının tamamına baktım (gallica.bnf.fr/ark:/12148/bpt6k5439025d.texteImage), böyle bir konu geçmiyor. P. Luigi Leone'nin yayınladığı Theodori Gazae Epistolae (Napoli 1990) nihai referans olmalı, ama online kopyası bulunmuyor maalesef.
Bu durumda, özür dileyerek, yukarıki yazıda yanılmışım demekten başka çare yok. Γαζής adının "gazi" anlamına geldiği şüphesiz, ama 14. yy sonunda Selanik'te kimler bu unvanı kullanırdı, benim uzmanlığımı aşan bir konu.

Wednesday, August 21, 2019

Vurdum hakim bey, ama sebep nedir sor

Latince causa, nihai kökeni bilinmeyen bir hukuk terimi: “dava, iddia, yargıya taşınan konu” Ac-cusare “birini dava etmek, hakkında iddia ileri sürmek, suçlamak”. Ex-cusare “davadan vareste etmek, mazeretini kabul etmek”. Re-cusare “karşı-dava açmak”. İkincil anlamı Cicero zamanından (MÖ 1. yy) itibaren belirmiş: “dava konusu olan şey, bahis mevzuu, sözü edilen şey”. Bu ikinci anlam Ortaçağdan itibaren ağır basacak, Fransızca chose “şey”, İtalyanca ve İspanyolca cosa “dava, şey” biçimlerine evrilecek.
Causatio klasik dilde “mazeret, gerekçe”, sanırım “kendi lehine iddia etmek” gibi bir anlamdan. Ayrıca tıp dilinde “hastalık” demek, aynen Türkçe mazeret gibi. Accusativus gramerde adın +i hali, Yunanca αιτιολογικός’tan direkt çeviri, “hakkında iddia ileri sürülen şey, yüklem”. Aynı anlamda causativus da kullanılıyor, mesela Priscianus sf. 671, “eyleme konu olan şeyin adı”.
Soru şu. Klasik dilde causa “sebep” anlamında kullanılır mıydı? “Vurdum hakim bey, ama sebebi neydi sor” anlamında evet, var, belirgin, problem yok. Ama “hastalığın sebebi yüksek tansiyon” anlamında objektif sebep kastedilmiş mi? Antik çağda öyle bir kavram var mıymış? Yani eski insanlar muraddan (iradeden) veya mazeret beyanından bağımsız bir neden-sonuç kavramına ulaşmışlar mı? Ulaşmışlarsa ne zaman ulaşmışlar?
Epey aradım, ama bu sorulara tatmin edici bir cevap bulamadım. Net olan şu: 13. yy’dan itibaren skolastik felsefede causa’nın yeni moda anlamı: ampirik olarak daima b’den önce gelen, dolayısıyla tümevarım mantığında onun zorunlu öncülü kabul edilen a. Kavramı ilk kez geniş şekilde işleyen Roger Bacon sanıyordum, sene 1270’ler, ama 1170’lerde Aquinas’ta da . (bu anlamda) mevcutmuş. Du Cange sözlüğü Latince yeni anlam için en erken 1170'leri veriyor. Fransızca ve İngilizce cause 1310’lardan itibaren görülüyor. Fransızca chose ile kökende aynı kelime, fakat chose avam dilinden gelmiş, cause ise “okullu dili”. Elit icadı bir kavram.
*
Yunanca aitía αιτία esasen “mesuliyet, suç, kabahat”. Hukuk dilinde “mesnetsiz suç atfı, soyut iddia”. Daha genel anlamda “iddia, bir şey ileri sürme”. Kavramı felsefeye taşıyan Aristoteles’tir. Fizik 194 vd. ile Metafizik 983 vd.’da saydığı dört çeşit aitía hammadde (materia), biçim yahut taslak (forma), eyleyen (agens, efficiens) ve maksat’tır (finis). Aitía kavramı Latinceye her zaman causa diye çevrilir, İngilizcesi de mecburen cause olmuştur. Lakin burada sayılanların hiç birini modern anlamda “sebep, neden, cause” kavramıyla eşitleyemeyiz. Açıkça sanat/imalat modelinden esinlenmiş, iradî ve insan-odaklı (antropomorfik) bir açıklama çerçevesi kurulmuştur. “Mesul kim veya ne” sorusuna cevap aranmıştır. Anonim, iradesiz bir korrelasyon anlamında neden-sonuç ilişkisi tasarlamak için henüz vakit erkendir.
Geç Antik çağın Yeni-Aristocuları o adımı atmış olabilirler mi? Evrenin İlk Neden’i (prima causa) olarak tasarladıkları Tanrı kavramı o denli soyuttur ki, belki iradeden bağımsız bir korrelasyonlar sistemi anlamında nedenselliğin ilk ifadesi sayılabilir. Ama şimdi kim oturup da Porphyrios yahut Augustine okuyup ne demişler anlamaya yahut hatırlamaya çalışacak?
*
Arapça sebeb سَبَب bildiğiniz “ip, urgan” demek. Kuran’da dokuz defa geçer. Dördünde basitçe ip ya da daha geniş anlamda “bağ” demektir, beşinde mecazi anlamda “yol, ulaşım” kastedilmiştir. “Aralarındaki bağlar kopacak”... “tavana bir ip çekip kendini assın”... “onlara bir yol (ulaşım?) verdik” ... “Göklerin ipine/yoluna erişirim”.
Bugün kullandığımız anlamı en geç 10. yüzyılda belirmiş görünüyor. 15. yüzyıla ait Kamus’ta tanım şöyle:
“Bir şeye ulaşmaya araç ve alet olan şey”. Lane sözlüğü, kaynak belirtmeksizin, “asli neden değil özellikle ikincil veya arızi neden” demiş. Yani bir sonuca yol açan ilk irade değil, o iradeden sonuca varan ara basamaklar, ki hem “ip, bağ” kavramına tam uyar, hem de modern/bilimsel nedensellik kavramına giden yolda son derece elverişli bir soyutlamadır.


12. ve 13. yüzyılların tüm skolastik felsefe kavramları gibi sebeb = cause kavramı da batıya Arap medresesinden aktarılmış olabilir mi acaba?,
*
Arapçada nedenselliğin çeşitli nüanslarını ifade eden diğer kelimelerden aklıma gelenler: ˁillet (neo-Osmanlıca ˁilliyet var “nedensellik” anlamında), ˁiye (daha ziyade “gerekçe”), mahall (“bir sıkıntıya mahal vermeyiniz”), mucib, hatta galiba vech (ol vechile = o yüzden).
Sebeb yokken EskiTürkçede ne denirdi diye sormuş birisi. Kaşgarlı’yı didik didik ettim bulamadım. Korkarım o anlama gelen bir kelime yokmuş.
Olmaması da normal herhalde, eski Latincede de (1100’lerden önce) yokmuş görünüyor, İngilizce ile Fransızcada haydi haydi yokmuş, Arapçada da sebeb ne zaman o anlama gelmeye başladı kestirmek zor.
Dil(ler) evriliyor. İnsan aklı da onunla beraber evriliyor. “Atalarımız ne derdi, biz de öyle diyelim” sevdasına tutulanlar yavaş yavaş mağara yaşamını araştırmaya mı başlasalar?

Sunday, August 18, 2019

Yer Adları bitti, gözümüz aydın

Yer Adları çalışmasına 15 veya 17 Eylül 2009’da başlamışım. Fikir Everest Yayınları yönetmeni Vedat Bayrak’tan geldi. O günlerde Kürtçe yer adlarının iadesi meselesi gündemde, Sevan Türkiye’de Cumhuriyet döneminde değiştirilen yer adlarının envanterini çıkaralım mı? “Kolay”, dedim, elbette bunun bir yerde listesi vardır. Derleriz, internetten tamamlarız, bir iki aylık iş.
Ortaya çıktı ki öyle bir liste hiçbir yerde yoktur. Devlette de yoktur. 1968’de İçişleri Bakanlığı’nın çıkardığı liste eksiktir, feci hatalarla doludur. 1928’den önce değiştirilen adların dökümü hiçbir yerde yoktur. Ülkeye sonradan katılan Artvin, Kars ve Hatay illerinin eski isim listesi yoktur. Mezra ve mahalle adlarının doğru dürüst listesi yoktur. Evvelce mezra ve mahalle iken 1968’den sonra köy olan yerlerin dökümü yoktur. Adı iki kere değiştirilen yerleri takip etmek imkansız gibidir.
İlk rauntta yedi ay çalıştım, Nisan 2010’da kitabı yayınevine teslim ettim. Adını Unutan Ülke adıyla çıktı. Beni çok tatmin eden bir iş olmadı. O vesileyle bir de web sitesi tasarladım. Tüm yerlerin koordinatlarını internette bir yerden bulup indirdik, Google haritasına uyarladık. Ortaya çıktı ki kırk bin yerin en az altı yedi bini tam yanlıştır, gerisi de az veya çok kayıktır. Bilgisayarcı Gökhan bir map edit sayfası hazırladı. Kışın vakit çok, otelde çalışan kızlardan ikisini görevlendirdim. Dört beş ay uğraşıp haritayı epey düzelttiler. Yetmedi gerçi. Sonraki yıllarda ben o haritada tam 18.913 kez daha düzeltme yapmışım, veritabanında kaydı var. Google ve Yandex’in haritaları da arada geçen zamanda çok gelişti, onu da itiraf etmek lazım. Sırf onlara yetişmek için harcadığım mesaiyi tarif edemem.
Kitap çıktıktan sonra, projeyi geliştirmek için, o zamanlar etkinliğinin zirvesinde olan TESEV’e başvurdum. Ufak bir sponsorluk sağlamayı kabul ettiler, sağolsunlar, 3000 dolar gibi bir şey kalmış aklımda. Onunla genç bir stajyeri görevlendirip 1946 Meskun Yerler Kılavuzu’ndan beş bine yakın yeni yer adı ekledik. Hayali Coğrafyalar: Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Değiştirilen Yer Adları başlıklı raporum Nisan 2011’de basıldı.
Devamı gelmedi. Bir buçuk yıl kadar yer adlarını unuttum. Etimoloji sözlüğümü geliştirmekle uğraştım. Hatırlarsınız, İslam dini üzerine uzun bir polemik dönemine girdim; epey İslam tarihi okudum.
2013 Şubatı olmalı, yeniden geldiler. Değişmeyen adları belgelemedikçe değişen adları listelemenin pek bir anlamı olmadığına kanaat getirdim. İçişleri Bakanlığı’nın 1928’de eski yazıyla yayınladığı elli bin köy, mezra, mahalle adı içeren Köylerimiz listesini baştan sona sisteme aktardım. Deli işidir. Eski yazının alfabe sırası başka, idari yapılanma hiç durmadan değişmiş ve kitabın genel indeksi yok! Buna rağmen sekiz dokuz aylık mesaiden sonra oradaki yerlerden %85 ila 90 kadarını bugünkülerle eşleştirmeyi başardım. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri GM’nün yayınladığı eski Osmanlı tahrir defterleri ile ele geçirebildiğim geç devir Osmanlı vilayet salnamelerini de o dönemde taradım.
Sonra cezaevine girdim. Dört yıl için konu kapandı. Site yüz üstü kaldı. Bir daha da dönmem o mevzuya diye düşündüm.
*
2018 Mart başında Halim ile Selim’i yatağa koyduktan sonra siteyi biraz adam etme niyetiyle yine yer adlarına döndüm. Bir de ne görelim? Eskiden ağırlığınca altın versen bulamayacağın antika Kiepert haritalarının hepsi internete inmiş. O yetmemiş, Erkanı Harbiye’nin 1910’larda yaptırdığı eski yazı askeri haritaların hepsi olmasa da çoğu TBMM Açık Erişim Sisteminden halkımızın nazar-ı tedkikına açılmış. Yumuldum. Toplam 180 pafta kadar haritayı didik didik inceledim. 15.000’e yakın yer adı kaydettim: 1928 listesinde olmayan yerler, 1928 listesinde yanlış yazılmış ya da adı değişmiş yerler, olanların alternatif adları, ikiye bölünmüş ya da birleşmiş köyler, yanlış yere kaymış mahalleler, başka köye aktarılmış adlar... Bu iş beni yaklaşık bir yıl uğraştırdı. Gözlerim eskidi. Bir yılda iki kez yakın gözlüğü değiştirdim.
Geçen yılın sonlarında antik Yunan ve Roma yer adlarıyla uğraştım. O devirlerden günümüze gelen 1500 küsur yer adının tam olarak en erken hangi tarihte kaydedildiğini belirleme sevdasına düştüm. Yüze yakın eski Greko-Romen ve Bizans yazarının, bir sürü arkeoloji dergisinin varsa indeksini yoksa OCR’lenmiş pdf’ini tarayıp yer adı avladım. Bir yerde mutlaka hazırı vardır diye düşünüyorsun ama yok. Varsa da güven olmaz. Bazı bilgiler on, yüz, bin defa aktarılınca olmadık deformasyonlara uğruyor. Hayali kent adları türüyor, yinelendikçe kendine özgü bir hayat kazanıyor.
Bu yılın Ocağında dipnotlarla kaynakçayı derlemeye başladım. Matbu kitapta karınca yazısıyla 21 sayfa, 819 kalem tutan kaynakçayı tam bir şekle sokmak üzereydim ki, Şubat’ın ilk günlerinden biri, tek bir yanlış SQL komutuyla, hepsini uçuruverdim. Uzun zamandır backup almamıştım, düğünden önce işi bitirme hırsıyla o ara çok verimli iş çıkarmıştım. Yıldım. İki ay çalışamadım.
Sonra gene kolları sıvadım. Eski Yunan ve Bizansları yeni baştan taradım. Eskisinden de güzel bir kaynakça çıkardım. Arada TBMM sisteminde eksik olan Erkanı Harbiye paftalarından onunu Fransa Ulusal Kütüphanesinde buldum, onları da işledim.
Bir ara niyetim, Türkiye yer adlarında geçen çeşitli dillerden yapım unsurlarını ufak bir etimolojik sözlük haline getirmekti. En az bir iki yılımı alacak işti, gözüm korktu. Eldeki malzemeyi önsöze eklemeye karar verdim. 75 sayfalık bir önsöz yazdım. Türkçe, Yunanca, Ermenice, Kürtçe, Arapça, Gürcüce ve Lazca birer yer adları sözlükçesini oraya ekledim.
Önsözü biliyorsunuz, 5 Ağustos’ta noktaladım. Veritabanında paramparça tablolar halinde duran malzemeyi tek bir metin olarak derlemek işin her zaman zevkli kısmıdır. Anormal konsantrasyon gerektirir, günde on beş saat nefes almadan çalışacak kondisyon da cabası. Son on gün onunla geçti. 19 kolon çarpı 114.000 satırlık tabloyu Excel’de yahut Word’da çalışmak kolay iş değildir, bilen bilir. Çok uyanık olman, kestirme çözümler arayıp bulman gerekir, yoksa makina bayılıverir. Günde iki paket sigara ve birkaç litre kahve gücüyle o iş de başarıldı.
Bugün hepsini derleyip topladım. Noktalı virgülleri düzeltip, haritaları trimleyip, son dakika Midyat ve Gercüş bilgileri ekleyip, ara başlık puntolarını gözden geçirip, düz tırnakları çengelli tırnağa çevirip, Word hayvanının bozduğu büyük I’ları büyük İ’ye döndürüp, simgeler tablosunun çerçevesini adam edip... topunu yayınevine yolladım. Bitti. Benim büyük sözlük boyutunda tam 1834 sayfalık bir monster oldu,  16 x 24 cm, tıklım tıkış çift kolona 9 punto dizili. Bakalım basabilecekler mi. O boyda tek cilt basabilen matbaa yahut ciltçi bulunur mu? İki cilt mi yapalım diyecekler? Sevan manyaksın, bırak allaşkına, kısalt şunu mu diyecekler? Göreceğiz.  

Bana geçmiş olsun. On tam yıldan bir ay eksik sürdü, bitirdim. (Sigara deliliği de üç hafta sürdü. Bugün bıraktım. Olur bazen böyle.)

Monday, August 12, 2019

Bagratuniler kimdir

"Bagratuniler" hakkında birtakım eblehçe komplo teorileri belirli çevrelerde çok duyulmaya başladığından kısa bir açıklama faydalı olabilir.

1. Bagratuni (Batı Erm. telaffuzu Pakraduni, 
Gürcüce Bagrationi) bir HANEDAN (sülale, beylik) adıdır. Kavim veya aşiret değildir.
2. Ermeni kaynaklarında 4. yy'dan itibaren anılır. İlk egemenlik sahası İspir ve Bayburt bölgesidir.
3. 5. yy'da yazan Ermeni tarihçi Horenli Movses, Bagratuni hanedanının kurucusu Bagrat'ın Kral Davut (Davut Peygamber) soyundan olduğunu ve Kral Vağarşak zamanında (MÖ 2. yy) sürgün olarak Yahudi ülkesinden Ermeni ülkesine geldiğini bildirir. Bu ifade iki türlü yorumlanabilir:
a) Davut soyu aynı zamanda Hz. İsa soyu olduğundan, Bagratuni hanedanı övücüsü mutaassıp bir kişi olan Movses patronunu yüceltmektedir.
b) MÖ. 2. yy'daki Yahudi ayaklanmasının bastırılması esnasında Selevkos kralları belki o ayaklanmada rol alan bazı Yahudi önderlerini, kendi hakimiyetleri altında olan Ermeni ülkesine sürmüştür.
4. 8. ve 9. yy'larda Arap yanlısı bir politika izleyen ve Abbasi halifelerince ödüllendirilen Bagratuni hanedanından Aşot, 9. yy sonlarında Arap egemenliği çöktüğünde Kars ve Ani'de "Ermeniler Kralı" unvanıyla taç giymiştir.
Krallığa 1020-1040 yıllarında Bizanslılar son vermiş ve son Bagratuni krallarını aileleriyle birlikte Kayseri yöresine sürmüştür. Ailenin soyunun 12. yy'dan sonra sürdüğüne dair hiçbir belirti yoktur.
5. Ailenin Artvin-Yusufeli'nde hüküm süren kolu 11. yy başında Gürcistan kralı olarak taç giymiştir. Bu hanedan 19. yy'daki Rus işgaline dek sürmüştür. Halen o soydan gelen kişiler Paris, Madrid ve Moskova'da yaşar.

4. 1500 yılı aşkın bir süre tarihte rol oynayan Bagratuni sülalesinin üyelerinin yahudilik iddia ettikleri ya da yahudilik davası güttükleri duyulmamıştır. Bu yöndeki iddialar, birtakım paranoyak Türk nazilerinin saçma sapan fantezilerinden ibarettir.

Thursday, August 8, 2019

"Türkçe" nedir?

1720 yılında sadrazam Damat İbrahim Paşa yeniden imar ettiği kente Nevşehir adını verdi. Adı oluşturan birimlerin her ikisi de aslen Farsçadır. Nev “yeni”, şehr “beylik, belde”.
Fakat bu ismi Farsça değil Türkçe sayıyoruz. Çünkü Osmanlı Türkçesinde “doğru” ve “anlamlı” kabul edilen bir yapıda inşa edilmiş, Türkçenin egemen olduğu bir kültürde anlamlandırılmış ve kullanılmıştır. Türkçe bilen fakat Farsça bilmeyen birine 1721 yılında “bu adın anlamı ne” diye sorulduğunda, doğal olarak yanıt verecekti.
Dil bir kurallar sistemidir. Kurallar zaman içinde değişebilir, hatta kaçınılmaz olarak değişir. Ancak verili herhangi bir anda o dili bilenler son derece karmaşık bir kurallar sistemini içselleştirirler. O kurallara uyan dil eylemlerini “doğru” ve “anlamlı”, uymayanları “yanlış”, “anlaşılmaz”, “bozuk”, “yabancı” veya “eskimiş” olarak algılarlar. Dili kullananlar muhataplarının neyi anlamlı, neyi anlamsız bulacağını çok net olarak bilirler; o anlam sistemine ayak uydurmaya özen gösterirler.
Kelimelerin  arkaik kökeni sadece dil arkeologlarını ilgilendiren bir konudur. Verili anda geçerli olan dil, bu konuya kayıtsızdır. Geçmişte bir kelime mesela Türkçe olabilir; bugünün Türkçesinin kurallar manzumesine yabancıysa Türkçe değildir. Bir kelime falan dilden devşirilmiş olabilir. Bugünün dilinde “doğru” ve “anlamlı” olarak algılanıyorsa, anlamlı cümlelerde kullanılabiliyor ve muhataplarca kabul görüyorsa Türkçedir. Bu kadar basit.
Türkçeyi sadece Türkçe kökenli sözcüklere indirgeme çabası ideolojik bir cinnetin ürünüdür. Kısmen Osmanlı devletinin çöküşünün doğurduğu ulusal travmaya bir tepki, kısmen 1930'larda Nazi Almanyasından yayılan ırkçı teorilerin bir yansımasıdır. Reel dile, yani ideolojik militanlar dahil olmak üzere Türkçe konuşan herkesin benimsediği kurallar sistemine yönelik bir güvensizliğin, hatta nefretin dışavurumudur.

Okullarda öğretilen teorik dil fikriyle reel Türkçe arasına bir bilinç yarılması sokmuş, Türkiye'de ciddi anlamda dilbilimin gelişmesini önlemiş, reel dilin anlaşılması, incelenmesi, hatta sevilmesi önünde neredeyse aşılmaz bir engel örmüştür.

Tuesday, August 6, 2019

Kürtçe yer adları sözlükçesi

Türkiye'de Kürtçe kökenli olduğunu değerlendirdiğim 3200 dolayında yer adında belli bir sıklıkta rastlanan yapı birimlerinden bir seçme. Kürtçe bilmeyen birinin derleyebileceği sözlük bu kadardır. Düzelten ve fikir veren olursa memnun olurum.

Değirmen. Beraş “değirmen yanı”.
Av
Su. Berav “su yanı”, Delav “yalak, oluk, kanal”.
Ava
Tamlamaların ikinci unsuru olarak Farsça/Türkçe abad karşılığıdır. “İmaret, mamure, şenlendirilmiş (imar ve iskan edilmiş) yer” anlamına gelir. Vezîrava, Melkava, Mîrava.
Ayn/Eyn
Arapça ve Kürtçe (özellikle Urfa ve Botan lehçelerinde) “göze”. Çoğu örnekte Arapça ile Kürtçeyi ayırt etmek güçtür.
Ban
Ev, dam. Banasalara “ordu evi, karargâh”.
Bav
Baba. Bavık, Babık “dede” veya “baba” anlamında.
Bavîn
Babalık, baba yerine geçen kimse. Bavîna çoğul.
Baz
Şahin. Ermenice aynı anlamda paz kullanılır.
Belut
Meşe.
Beroj/Beroc
Gün yanı, güney.
Best/Bast
Dere. Bastek “derecik”. Sadece Erzincan havalisinde görülen Brastik muhtemelen aynı sözcüktür.
Bidar
Bidar “ağaçlı”, Bîdar “ağaçsız”. Ayrıca bêdar “yoksul, sefil”. Yerel bilgi olmadan üçünü ayrıt etmek zordur.
Bîr
Arapça ve Kürtçe “kuyu, yer altı kaynağı”. Bîrik ve Bîrke “kuyucak” anlamında. Hakkari, Şırnak ve Siirt dolayında Bê/Bî ile başlayan çok sayıda Süryanice yer adıyla geçişme olabilir.
Çal
Çukur veya su çukuru, kuyu. Çoğul olan Çalkan/Çalxan “makber, mezarlık” anlamına gelebilir.
Çem
Küçük ırmak, akarsu. Çemik “derecik”.
Dêr, Deyr
Süryanice, Kürtçe ve Arapça “manastır”. Dêrik “küçük manastır, kilise”.
Dirêj
Uzun. Dirêjan Malatya ve Adıyaman’da aşiret adıdır.
Dîz
Hisar.
Dol, Dolik
Dere, vadi.
Gamêş
Su sığırı, manda. Gamêşvan “mandacı”.
Gelî
Boğaz, geçit.
Germ
Kürtçe “ılı”. Germav “ılısu, ılıca”. Aynı sözcük Farsçadan alıntı olarak Osmanlı resmi dilinde de görülür.
Gewr
Kır, kirli beyaz renk. Gewrik “kırca”.
Gir
Tepe. Girik “tepecik, höyük”.
Gol
Göl. İrani dillerle Türkçede eski çağlardan beri ortak olan bir kelimedir.
Gund/Gundik
Köy.
Havînge
Yazlık.
Hêştir
Deve veya katır. Hêştirban “deveci”.
Hop
Çok sayıda yer adında görülen bu sözcüğün anlamından emin değilim. Belki “gölet, yapay göl, baraj”.
Jêr, Jêrîn
Aşağı.
Jor, Jorîn
Yukarı.
Kani
Pınar, çeşme. Kanisork “kızılca pınar”, Kaniya Haso “Hasan pınarı”.
Kefer/Kefr
Aslen Süryanice “köy”.
Kela
Kale. Arapçadan alıntıdır.
Kevir
Taş. Kevirgewrik “akçataş”.
Koç
Göç. Koçik, Koçer, Koçgir “göçebe, yörük”. Türkçeden alıntı olabilir.
Kol/Qol
Kesik. Sıfat olarak “bodur, kısa”, ad olarak “hendek, ark” anlamına gelebilir. Kolik, Qolan.
Kom/Gom
Türkçe, Kürtçe ve Ermenice “ağıl, hayvan damı”. Komik/Komk Kürtçe “ağılcık” veya Ermenice “ağıllar” anlamına gelebilir.
Kop/Qop
Doruk, tepe.
Koz
Ağıl, özellikle “koyun ağılı”. Kozan çoğulu.
Kulek/Kûlek
Topal.
Kur
Oğul, evlat, soy, döl, sıpa. Aşiret ve soy adları çoğu zaman kur veya kurik ön adıyla belirtilir: Kurê Musa, Kurikê Etman, Kurêmillî. Kurikan “sıpacıklar” yalnız başına kullanıldığında muhtemelen “Kürtler, Kırolar” anlamına gelir.
Kurdîk/Kurdîkan
Aşiret veya kavim adı.
Kuştiyan
Kanlılar. Genellikle kan davası nedeniyle oluşmuş veya ayrılmış bir köyü belirtir.
Mal
Ev, hane, hanedan. Malabadi “Bad hanedanı”, Yekmal “tek hane” (tek aile anlamında).
Mam
Amca. Mehmed adının kısaltması da olabilir.
Merg
Çayır, otlak.
Mil
Kol. Bazı örneklerde “sülalenin kolu” anlamında milê ön adı melê “molla” olarak yorumlanmıştır. Ör: Mıledirej “uzunkol” > Molla Derveş.
Millî, Milan
Urfa ve Mardin kökenli büyük aşiret. Milan belki “kollu, dallı budaklı” anlamındadır.
Mîr
Bey. Mîran “beyler”, Mîrze “bey oğlu”, Mîrange “beyler yurdu”, Gundemîr “bey köyü”.
Newal
Vadi, dere.
Pag
Harabe, ören.
Pan, Panik
Yassı, yazı, düzce.
Pir
Köprü. Ancak pîr “dede, ata”.
Reş
Kara. Reşik/reşk “karaca”.
Sahrinc/Saxrinc
Türkçe ve Kürtçe “sarnıç”.
Ser
Baş. Serêgol “gölbaşı”, Serçeme “pınarbaşı”, Serpir “köprübaşı”, Serêsipî “akbaş”.
Sêv/Zêwî/Zevî
Sêv “elma”, zêwî “zaviye”, zevî “tarla” anlamındadır. Ayrıca “boğaz, geçit” anlamında zêwik bulunur. Çoğu örnekte ayırt edilemez.
Sipî
Ak. Avasipi/Avaspi “aksu”, Sipîndar “akağaç, kavak”.
Sor
Kızıl. Sorik/Sork “kızılca”.
Şikeft
Mağara, Şikeftikân “mağaralılar”. Çoğu yerde kaya yerleşimleri kastedilmiştir.
Şin
Mai/yeşil. Türkçesi gökçe. Avaşin “gökçesu”. Bazı örneklerde Ermenice şén “köy” yerine ikame edilmiştir.
Şor
Tuzlu yer, tuz batağı. Türkçede aynı anlamda kullanılır.
Tax/Taxik
Mahalle. Aynı anlamda Ermenicede kullanılır.
Xirbê
Tamlanan halinde “ören, viran” (Xirbêxelîl, Xirbêsorik). Arapçada aynı sözcük genellikle xirbet olarak telaffuz edilir. Tamlayan halinde xarab (Bajarêxarab, Tezxarab).
Zer/Zerk
Sarı. Alozerk “sarı erik”.
Zivînge
Kışla.
Zorava
Zorabad, zorla kurulmuş yer. Belki “mecburi iskân” anlamında. Tümü Kürt coğrafyasında 16 örnek.