2 Temmuz 2015 Perşembe

Mağdurlara Saygı

“Ülkede sistemli olarak ayrımcılığa uğramış olan başlıca üç grup var: Dindarlar, Kürtler ve gayrimüslimler” demiş Serdar Kaya, beni izana davet eden yazısında.

Bu, şaşırtıcı bir iddia. Öncelikle memlekette siyasi baskı ve ayrımcılık deyince ilk akla gelen grup unutulmuş. Solcular nerede? 1920’lerden 1990’lara dek aralıksız olarak polis baskısı altında tutulan, yasaklanan, fişlenen, işinden kovulan, vatan haini sayılan, tutuklanan, işkence gören, idam edilen, evlerine girilip kitapları “yakalanan” onlar değil miydi?
Aleviler de bir menşın hak ederdi sanıyorum. 1940’lardan sonra sistemli bir siyasi baskı görmediler belki, ama sosyal düzeyde her türlü hakarete ve ayrımcılığa maruz kaldılar, linç edildiler, linç tehdidiyle kasaba ve köylerinden sürüldüler. Dersim’de katledilen 28.000 Alevi’nin ve onun arkasında yatan 500 yıllık zulüm ve zorbalığın anısı silinmiş midir sizce?
Ya Ethem’in ve Düzce isyanlarının günahını ebedi bir yük olarak taşıyan Çerkesler? İstihbarat paranoyası altında yaşayan Hatay ve Urfa Arapları? İnsan bile sayılmayan Çingeneler? Yaradandan ötürü yaratılanı sevdiğini iddia edenlerin kana susamış küfürleri altında hayatları karartılan eşcinseller? Devletin ve “dindar” toplumun el birliğiyle tükürük yağmuruna tuttuğu din karşıtları?
Saydığım grupların hiçbiri sayıca, mesela gayrimüslimlerden az değildir. “Dindarlar” etiketi altında sayıları kabartılmaya çalışılan dincilerden de az olduklarını sanmıyorum.

“Dindar” ne demek ve nasıl bir ayrımcılığa uğramışlar, onu da kısaca mercek altına alalım. Benim bildiğim, “dindar” diye kafasına örgü bağlayıp salondaki halıyı işgal eden teyzelere ve sakal koyverip cami avlusunda dedikodu yapmayı seven amcalara denir. Entellerin hafif yollu istihzasına hedef olmuşlardır belki, ama bundan öte herhangi bir siyasi, hukuki, sosyal, entellektüel teröre maruz kaldıklarını iddia eden bence hayal görüyordur, ya da TC’nin muktedir olduğu siyasi ve sosyal terörün boyutları hakkında gerçekten bir fikri yoktur.
Geçmişte TCK 163. Madde ya da 28 Şubat gibi uygulamalar altında mağdur edilen kesim dindarlar değildi, dincilerdi, yani islamcılardı. Yani bir dini benimsemiş olmak dışında kimseye zararı dokunmayan insanlar değil, benimsedikleri dinin vecibelerini şu ya da bu ölçüde, şu ya da bu yöntemle, toplumun geri kalanlarına empoze etmeyi dava edinmiş insanlardı. Toplumun geri kalan kısmı bunlardan korkmakta haklı mıydı? Bu soruya net bir cevap vermek zor. Eskiden haksız olduklarını düşünürdüm. Şimdi o kadar emin değilim.
Bu tehlike algısına rağmen yine de kabul etmek gerekir ki TC devletinin dincilere yaklaşımı her zaman ılımlı ve affedici olmuştur. Mesela Kürtler gibi katliama uğramadılar. Gayrimüslimler gibi soyulup soğana çevrilip yurtlarından sürülmediler. Aleviler gibi linç edilmediler, eşcinseller gibi hayatları karartılmadı. Dönem dönem örgütleri dağıtıldı, en sivri sözcüleri hapsedildi, kamu hizmetlerinden kovuldular, merkez medyada aleyhlerine çirkin manşetler atıldı, o kadar. Eğer “sistemli ayrımcılık” buysa, mesela 1944 ve 1950 sonrasında topluca tutuklanan Türkçü-ülkücülerin, ya da 2007 ertesinde kovuşturlan askerlerin de ayrımcılık kurbanı olduklarını kabul etmemiz gerekir.
“Başörtülü kızlara Akmerkez’de pis pis bakıyorlar” deseniz size hak verir ve gönüldaşlık ederiz. Ama hemen ardından, Erzurum’da Ramazan ayında elinde gazozla dolaşanlara, Bingöl’de şortla gezenlere, Yozgat’ta sevgilisiyle öpüşenlere, İstanbul’da eşcinsel yürüyüşü düzenleyenlere nasıl bakıyorlar diye sormayı ihmal etmeyiz. Başörtüsü takmakla, Ramazan ayında göstere göstere rakı içmek arasında, ilke ve itikat ve insanlık onuru açısından ne fark olduğunu anlamakta zorluk çekeriz. “Canım sen de git odanda iç rakını, ona karışıyor muyuz?” diyenlere, “sen de başörtünü odanda tak, ona karışıyor muyuz?” cevabı verildiğinde susup hak vermek zorunda kalırız.
Bence şu konuda kafamızın net olması lazım. Davanız birtakım şeylere inanmak, o inançların gerektirdiği davranış biçimlerini göstermek, sizin gibi düşünen insanlarla serbestçe bir araya gelmek, görüşlerinizi dinlemek isteyenlere anlatabilmek ve bundan dolayı utanmamak ve korkmamak mı? Yoksa hayalinizdeki ahlak ve toplum modelini herkese, yahut sadece Müslümanlara, ya da kendi kasabanıza, ya da sadece kendi kadınlarınıza ve kızlarınıza dayatmak mı? Eğer ilkiyse haklısınız. İkincisiyse tecavüzkârsınız, karşınızdakinin savunma hakkı doğar. Ve eğer ki “İslam öyle bir din değil, toplumsal düzenden ayrı düşünülemez” derseniz, karşınızdakilerin bundan çıkaracağı tek sonuç islamın tehlikeli bir saldırganlık dini olduğu ve demokrasiyle asla bağdaşmayacağı olur. Kavga çıkar.
Günde beş defa hoparlörle ezan okunmasından başlayalım mı tartışmaya? Sizce ibadet midir, yoksa tecavüz müdür? Kendi iman ve kültür alanlarını mı korumaya çalışıyorlar, yoksa başkasının hanesine girip sopa mı sallıyorlar?
Sabah akşam sopa sallayanların, karşılarında iki çift laf eden birini bulunca, “Ama Sevan Bey, arkadaşlarımızın kalbi kırılacak şimdi, demokratik diyaloğumuz zora girecek” diye mıy mıy etmeye başlamaları sizce nasıl bir anlayışın ürünüdür?

25 Haziran 2015 Perşembe

Sağdan ve Soldan Gelenler



Son yazılarıma bir sürü yorum, tepki, mepki gelmiş. Ali Nesin sağolsun, derleyip gönderdi. Polemik olunca kalemim canlanıyor, gözüme fer geliyor, haberiniz olsun.

“Adil ve iyi insanlar birbirini katletmez, zalim insanlar mazlumları katletmiştir” demiş bir okur.
Keşke öyle olsa, hayat çok kolay olurdu. Ama değil. En büyük katliamları yapanlar zalimler değil, adiller ve iyilerdir – ya da kendini iyi ve adil sananlardır. Bunu anlamadan felsefenin kapısını açamazsın. Saatli Maarif Takvimi seviyesinde takılır kalırsın.
Adlin ve iyiliğin sırrını keşfetmiş olan insanın, o kutlu keşiften mahrum olanlara doğal tepkisi, önce şaşkınlık, sonra öfke, sonra nefrettir. İsterse “hoşgörü” takılsın. Eninde veya sonunda, adlin ve iyiliğin timsali olan kardeşlerini kâfirden koruma yükümlülüğüyle yüzleşmek zorunda kalacaktır.
Hakikati bulmuş insan tehlikelidir. Tabiatta hiçbir mahluk, hakikatin sahipleri kadar kör ve gaddar olamaz. Tarihteki en kan dökücü zalimlere bak: Hepsi kendi dava arkadaşlarına karşı sevgi ve sadakatle dolu insanlardır. Onların başına bir şey gelecek diye akılları çıkar, canavara dönüşürler.
O yüzden gerçek filozoflar insanlara asla hakikati anlatmazlar. Çünkü hakikat tehlikelidir. Bak Sokrates’e, Descartes’a, Hume’a, evet Hegel’e, Nietzsche’ye. Hakikat anlatmamışlar, hakikat yıkmışlar. İnsanların ruhunu esir alan mitleri sarsmışlar.
İnsanlığa faydaları peygamber geçinenlerden daha fazladır. En azından zararları daha azdır.

“İyi ama ülkemizde biri ‘kral çıplak’ diye bağırmaya görsün... Hem otorite tarafından cezalandırılıyor hem de halk küfür ediyor.”
Kralın giysileri bir suç ve riya ortaklığıdır. Dokunursan elbette küfredecekler, cezalandırmaya çalışacaklar. Küfür etmiyorlarsa onları sarsmayı başaramadın demektir. O zaman sus daha iyi.

Bir düzine kadar yorumcu “inanca saygı” sakızını çiğnemişler. “Nişanyan’da saygı yok” neticesine varmışlar.
İnanca saygım elbette var. Siz benim Bahailiğe ya da Sikh’lere, Abhazya’da ağaca tapanlara, Haiti’deki Vuduculara, Zerdüştlere, Yahudilere, Rastafaryanlara ya da Alevilere laf soktuğumu hiç duydunuz mu? Hepsine saygım var, merak ederim, buldukça okurum, lütfedip inançlarını anlatmak isterlerse dinlerim, hatta çok sıkıcı değilse ayin ve törenlerine katılmak isterim. Hacıbektaş dergâhında, Delhi’deki Sikh mabedinde, Hayfa’daki Bahai tapınağında, Habeşistan’daki Yemrehanna Krisdos manastırında vakit geçirmişliğim vardır.
Müslümanların inancına saygımızdaki noksanlığın sebebi basit. Çünkü onlar bize küfrediyorlar. Küfre küfürle karşılık vermek haktır.
İki düzeyi var bunun. Bir kere Müslümanlık baştan beri küfretmiş. Kutsal kitap diye okudukları metin, kutsallık atfedilen bir kitaba yakışmayacak ölçüde gazap ve hakaretle dolu bir metindir. Kendi mitolojilerine inanmamayı daha baştan küfr diye tanımlamışlar ve küfre küfürle, lanetle, ötekileştirmeyle, kılıçla, kafa keserek, esir alarak, talan ve soygun yaparak cevap vermişler.
İkincisi, bugünkü durum. Etrafımız son yıllarda bir küfür borbardımanıyla çevrildi. Her televizyon kanalında, her kürsüde, her okulda, her gün ve her saat, onların hurafelerine inanmayanların akıldan ve vicdandan yoksun olduklarına, insanlık onuruna sahip olmadıklarına, hayatlarının değer taşımadığına, kızlarının ve kadınlarının ırz yoksunu olduğuna, kitaplarının sahte ve inançlarının boş olduğuna dair durup dinmeyen bir hakaret tufanıyla karşı karşıyayız.
Gönül isterdi ki bu terbiyesizlerin cevabını aynı zamanda insan olma bilincinde olan Müslümanlar versin. Ama maalesef onlar “inanca saygı” teranesiyle vakit geçirmeyi tercih ettiğinden, o görev, mecburen, hariçten gazel okuyan bizlere düşüyor.

“Eleştiride öfke olmaz. Soğukkanlılıkla eleştiri yapılır.”
Vallahi siz bir de Voltaire okuyun derim. Küçük Felsefe Sözlüğü Türkçeye çevrildi, MEB yayınlarından çıktı yanılmıyorsam. Orada Katolik Kilisesi’ne yönelttiği yıldırımları bugün ben kullanmaya cesaret edemezdim.
Hume soğukkanlıdır, eleştirisini çok inceden yürütür. Ama o İskoç, soğuk memleket orası, bize uymaz.

“İslami mitolojinin diğer mitolojilerden farkı yok mu? Cihad Savaşları, köle ve cariye alımları, millet-i hakime sistemleri diğer mitolojilerde de mi var? Madem öyle niye diğerlerinin içinden kafa kesenler, cariye pazarı kuranlar, IŞİD’ler çıkmıyor?”
Çin’de Kültür Devrimi sırasında kurşuna dizilenlere ya da Kamboçya’da Khmer Rouge kurbanlarına, Çavuşesko’nun kolektif çiftliklerinde ya da Husak Çekoslavakya'sının birahanelerinde hayatını tüketenlere bu soruyu sormak ilginç olurdu. Sanırım dayak yerdik.
Hitler'in gizli Müslüman olduğunu söyleyenler var gerçi, ama bunun da doğru olduğunu sanmıyorum. Cariye pazarı kurmamış amcam, beterini yapmış.
Türk milletinin yarın bir mucize olur da Müslümanlığı bırakırsa daha iyi olacağını düşünüyorsanız, hayal kuruyorsunuz derim. Kemalci oldular da ne oldu? Komünist olsalar Türk Solu dergisinden daha matah bir yere mi varacaklar?
Son yılların küfür bombardımanı, evet, bende de Müslümanlığa ve Müslümanlara karşı bir ikrah hissi uyandırdı. Ama gerçekçi olmak gerekirse gene de eski ve denenmiş mitoloji, taze ve çiğ mitolojiden iyidir derim. Köşeleri yuvarlaklaşmıştır, denge mekanizmaları oluşmuştur. "Hadi bakalım bütün kulak'ları, ya da devrim düşmanlarını, ya da Yahudileri, Ermenileri vb. keselim" noktasına daha zor varırlar. Tahminimce. Belki. Umuyoruz.

"Düne kadar Ilımlı İslam'a teslim olmuş bir liberalin şimdi 'Bu iş İslam'la olmaz' diyebilmesi paradigmasında ciddi bir kopuşu gerektirir"
Saçmalık. Bir kere hiçbir tarihte kendime "liberal" dediğimi hatırlamıyorum. "Kendini tanımla" diye üzerime çok vardıklarında bir keresinde "muhafazakâr anarşist" demiştim, ondan öteye gitmedim. İkincisi, Ilımlı İslam diye bir şeyi hiçbir tarihte ne savundum, ne destekledim. Ayrıca öyle bir modelin olduğunu da sanmıyorum. AKP bir siyasi partidir, bir toplum modeli ya da ideoloji değil. Bugün işime gelir desteklerim, yarın yanlış yola gider, desteklemem, o kadar.
Hafızanızı tazeleyin. Bundan on sene önce bu memleketin her tarafına bir takım akıl ve ahlak yoksunu zorbalar olmadık yerlere devasa bayraklar dikip "Orduya sadakat şerefimizdir" gibi sloganlar yazıyorlardı. Onların mitolojisine dil uzatmaya cüret edenler teker teker sokakta ve dağda katlediliyordu. Bu duruma itiraz eden tek parti AKP olduğu için, Müslümanlık gibi bir handikapa rağmen, onu destekledik. Akıl ve vicdan bunu gerektiriyordu. Yaptığımızın doğruluğuna dair bugün de aklımda en ufak bir kuşku yok.
İtiraf edeyim ki bu kadar hızlı yoldan çıkacaklarını, elde ettikleri avantajı bu kadar hoyratça harcayacaklarını tahmin edemedim. Bundan dolayı -hem kendi adıma hem AKP adına- üzgünüm. Evet, özeleştiri gerekiyor. Kendimce yapmaya çalışıyorum ve yapmaya devam edeceğim.
Yine de o kadar feci bir hata değilmiş, o kadar zaptedilmez bir tehlike değilmiş herhalde ki, bir partinin oyu üç puan fazla çıkınca tık diye devrilebiliyormuş, değil mi? Ötekisi gibi her devlet dairesine resmi asılmamış, her okula büstü dikilmemiş henüz.
Yani üzülelim, peki, ama panik yapacak bir durum göremiyorum.

18 Haziran 2015 Perşembe

Memleket Nasıl Kurtulur, Bölüm 178


Fırat Bayram birkaç soru göndermiş. Cevapladım.

1.      Ülkemizde siyasal saflaşmalar üzerinde ekonomi değil kültür belirleyici oluyor. Bu islam ülkelerine has bir durum mu, yoksa Batı’da da böyle mi?

Dünyanın her yerinde siyaset inançlar, kimlikler ve aidiyetler üzerinden yapılır. İnsanlar bir gruba ait olmakla değer kazandıklarına inanırlar; o grubu “temsil eden” kişilerden iktidarda olmasından kendilerine pay çıkarır ve mutlu olurlar.

19. yüzyıl ortalarından 1930’lara kadar olan dönemde, “işçi sınıfı” adı verilen bir ekonomik ve meslekî statünün bir aidiyet odağı olarak görülmesi bazı Batı ülkelerinde popüler olmuştu. Marksizm bu kısa vadeli siyasi-kültürel modanın bir ürünüdür. Bugün için bir geçerliliği kalmamıştır.

Dünya modaları Türkiye’ye biraz geç geldiği için, Batı trendlerini takip eden entellektüel kesim 1930-1970’ler döneminde Marksizmi keşfetti. Şimdi yaşlandıklarından geçmişi terk etmeleri zor tabii.

2.      Eğer inanç siyaseti belirliyorsa inancın eleştirisi siyasal anlam kazanmaz mı? Göktekini demokratlaştırmadan yeryüzüne demokrasi gelebilir mi?

Sorunun maksadını anlıyorum ve katılıyorum. Sadece formülasyona itiraz edeceğim.

Türkiye’de “inanç” kavramını tekellerine almaya çalışanların başka herhangi birinden daha “inançlı” olduklarını sanmıyorum. “Göktekini” demokratlaştırmak da sözkonusu değil, çünkü gökte kimse yok. Gökte hava cıva var, o kadar.

Türkiye’de, yüzyıllar boyunca, belli birtakım mitolojik formüllerin (Allah, peygamber, Kuran vesaire) tartışılmaz ve dokunulmaz olduğu kabulü yerleştirilmiş. Bu kartları çekenler koz çekmiş sayılıyor, herkesin kâğıdına basabiliyorlar.  Siyasette “Müslüman” diye bir şeyin olduğuna inanmıyorum. Sadece “Müslüman” kartını daha pervasızca kullanan birtakım cambazlar var. Üstelik asgari kültür ve edep sahibi insanlar bu kartı kullanmaktan hicap duyacakları için, ister istemez bunlar toplumun genellikle en cahil ve edepsiz kesiminden çıkıyorlar.

Demokratik bir toplumda bu haksız rekabeti önlemenin basit bir yolu olduğunu sanmıyorum. O kart orada durduğu sürece birileri onu kullanacaktır. Tek çözüm yolu, dinî formülleri tartışılmaz olmaktan çıkarmak olmalı. Muhammetçiliğin de, Kemalcilik ve Marksçılık kadar saçma ve çağdışı bir mitoloji olduğunu, dokunulmazlığı bulunmadığını, “inanç” perdesi ardında saklanmasına izin verilmeyeceğini bilip usanmadan insanlara anlatmak lazım.

3.      Bu ülkede aydınlanma ve kültür devrimi olmadan demokrasinin işlemeyeceği, dinsel istismara hep meze olacağı görüşüne katılıyor musunuz? Demokrasi için sekülarizm şart mı?

İslami mitolojinin diğer herhangi bir mitolojiden daha irrasyonel olduğunu düşünmüyorum. Farklı olan bu inancın içeriği değil, bu inancın -ve sadece bu inancın- eleştirilemeyeceğine ve eleştirilmemesi gerektiğine dair topluma dayatılmış olan mutabakattır. Öncelikli dava bu ortak kanının kırılması olmalıdır. Son zamanlarda, en muhalif olanlar dahil, dört parti liderininin de, dinî inançların dokunulmaz ve eleştirilmez olduğuna dair tam bir söz birliği içinde olduklarını görüyoruz. Ben bunu yanlış ve tehlikeli buluyorum. Neden Muhammetçilik dokunulmaz olsun? Ya da neden sosyalizm, liberalizm, Alevizm, faşizm ya da Öcalanizm öyle olmasın?

Demokrasinin püf noktası mitolojinin müntesiplerini o mitolojiden kurtarmak değil sanırım. Her mitolojinin eşit derecede saygıdeğer -ya da saygı değmez- olduğu fikrini yerleştirmek önemli olan. İnsanları mitolojiden kurtarmak beyhude bir çaba. Bugünün aşırı kalabalık ve aşırı dillenmiş dünyasında esas mesele, farklı mitelojilere sahip insanların nasıl bir arada yaşayabileceği.

4.      İslam dini ile demokrasinin uyuşabileceği kanaatinde misiniz? Uyuşuyor ise bunun örneği var mı? Etyen Mahçupyan yıllarca Müslümanların demokratlaşabileceğini savundu. Bugün geldiğimiz noktada bu tez çökmedi mi?

Hiçbir mitoloji kendiliğinden demokrat olmaz. Dayak yiye yiye demokrat olunur. Demokrat demek, fikirlerinden iğrendiğin, vatan haini ve şeytanın sözcüsü olduğuna inandığın adamların memleket yönetiminde senin kadar söz hakkı olduğunu kabul etmek demek. Dayak yememiş adam böyle bir şeye boyun eğer mi?

Mahçupyan’ın hayalini –onun kadar şevkle olmasa da- bir zamanlar ben de paylaştım. Şimdilik feci surette yanıldığımız ortaya çıktı.

Şimdi yenildiler, daha bir müddet yenik kalacaklar. Bu durumun hayırlara vesile olacağına inanıyorum. Karşı taraf için belki biraz tevazu ve özeleştiri fırsatıdır. Şansımız varsa bölünürler.

Bizim taraf açısından çıkarılacak en önemli ders, Cumhuriyet’in sekülerleşme projesinin ne kadar eksik, korkak ve yüzeysel kaldığını görmek olmalı. Bu ülkede din olgusu eleştirilmedi, halının altına süpürüldü. “İnanca saygı” kisvesi altında birtakım sefil hurafelerin, birtakım saçma sapan iktidar ilişkilerinin dokunulmazlıklarını korumasına izin verildi.

Şimdi dokunulmazlara dokunmanın tam zamanıdır diye düşünüyorum. Eleştirmeli, lime lime etmeliyiz. Omuzumuzun üzerinden “kaç kişi takip ediyor” diye bakmanın zamanı değil. Maksat taraftar kazanmak, konsensus inşa etmek değil, konsensus kırmaktır. Söylediklerimize –seçkin bir azınlık dışında- hiç kimse katılmayabilir. Ama kulakları eleştiriye alışacaktır. Birtakım insanların tanrıyı bir saçmalık, vahyi soytarılık, peygamberi ucuz bir fırsatçı olarak gördüğünü kabul etmek zorunda kalacaklardır. Dinden çıkmayacaklardır şüphesiz –kimsenin akıl yoluyla mitolojiye galip geldiği görülmemiştir- ama belki dinî inancın diğer inançlara karşı bir ayrıcalığı ya da dokunulmazlığı olmadığını fikrine zamanla alışacaklardır. Ki istediğimiz de o kadar zaten.

Unutma ki Batı’da Hıristiyanlığı sosyal güçler, sınıflar, üretim müretim ilişkileri yıkmadı. Voltaire ile Hume ve onlar gibi beş on cesur adam yıktı. Bir kere birileri “kral çıplak” deyip direnmeyi başarsa gerisi gelir, şüphen olmasın.

12 Haziran 2015 Cuma

24 Nisan için yazılmış bir yazı. Geç oldu ama olsun.



1.
Etnik temizlik düşüncesinin ve bunu savunan bir zümrenin 1880 veya 90’lardan itibaren devlet teşkilatı içinde etkin olduğu anlaşılıyor. 1895 katliamları şüphesiz Abdülhamit’in kişisel kaprisine indirgenemez. 1909 Adana katliamının da merkezden örgütlenip kışkırtıldığı, vali ve emniyet teşkilatı aracılığıyla kontrol edildiği açıktır.

İttihat-Terakki’nin “Genç Türk” kadrolarında etnik temizlik fikri 1909’dan itibaren taraftar bulur; 1913’e doğru egemen olur. 1914’te savaşa girme kararında, fırsattan istifade bu büyük “ulusal projeyi” hayata geçirme düşüncesi rol oynamış görünüyor.

Sebepleri bellidir, anlaşılır şeylerdir. Osmanlı devleti çökmektedir. Etnik nüfus gerekçe gösterilerek Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan imparatorluktan koparılmıştır. Aynı gerekçeyle bir “Ermenistan” kurulması gündemdedir. [Altı Vilayette Ermeni nüfusu gerçi %25 dolayındadır; ancak basit birkaç operasyonla bu nüfus yoğunluğu artırılabilir veya belli alanlara kaydırılabilir.]

1912-13 Balkan Harbinde Rumeli Türklerine uygulanan etnik temizlik İT kadrolarının düşünsel evriminde belirleyici olmuştur. Benzer bir temizliğin Anadolu’da tekrarlanma ihtimali zihinlere egemendir. Selanik kaybedilebiliyorsa İzmir, hatta İstanbul kaybedilebilir.

Etnik temizlik, bu riski ortadan kaldıracak bir tedbir olarak düşünülür.

2.
Etnik temizliğin yöntemi 1915 ortalarına dek muğlaktır; muhtemelen yeterince düşünülmemiş ya da bir mutabakata varılmamıştır.

Dünyada ve Türkiye’de klasik yöntem pogrom yöntemidir. Temizlenecek unsur devlet terörü ile sıkıştırılır, katliamlarla yıldırılır, göçe zorlanır. Kılıç artıkları mümkün mertebe asimile edilir. Bu yöntemi Balkan ulusları Rumeli Türklerine karşı, Ruslar (1860’larda) Kafkasya Müslümanlarına karşı başarıyla uygulamışlardır. 1895 pogromlarından sonra Osmanlı Ermenilerinin büyük kitleler halinde ABD’ye, Balkan ülkelerine, Rusya’ya, hatta İran’a göçü, aynı yöntemin Türkiye’de de başarılı olabileceğini düşündürür. 1913 ve 1914’te Ege ve Marmara bölgelerinde yüzbinlerce Rum aynı yöntemlerle Yunanistan’a göçe zorlanmıştır. 

Dünya Savaşı bu seçeneği ortadan kaldırır. Ermenileri Rusya’ya kaçırmak, sınır ötesinde bir düşman konsantrasyonu yaratmaktan başka sonuç doğurmayacaktır. [Nitekim Kars, Bayezid ve Oltu-İspir yörelerinin Ermeni nüfusunun boşalmasına yol açan 1828 pogromları, Erivan’da daha önce varolmayan bir “Ermenistan” yaratılmasıyla sonuçlanmıştır.] Üstelik savaşın olumsuz bitmesi halinde Rusya kontrolündeki Ermenilerin, kovulmuş oldukları topraklarda hak iddia etmeleri kaçınılmazdır.

Ermenilerin topluca ABD’ye göçürülmesi fikri 1915 yazında ciddi bir şekilde tartışılır. Güncelerinde bu konuya geniş yer ayıran ABD büyükelçisi Morgenthau, Enver’in bu düşünceye sıcak baktığını, ancak iki konuda ısrarcı olduğunu anlatır: Ailelerin tüm fertleri göçmen olarak kabul edilmeli ve göçmenlerin Osmanlı pasaportlarına el konulmalıdır. Göçmenlerin savaştan sonra geri gelmesi ihtimalinden çekindikleri anlaşılıyor.

Bir başka seçenek, Ermenilerin Osmanlı ülkesi içinde dağıtılarak yoğunluklarının azaltılmasıdır. 1915’in ilk yarısında egemen düşüncenin bu yönde olduğu anlaşılıyor. Ancak savaşın yenilgiyle sonuçlanması halinde iç sürgünlerin yurtlarına dönmek isteyeceği ve içinden çıkılması zor bir tazminat meselesinin gündeme geleceği muhakkaktır.

Ermenileri Suriye çölüne sürme kararı 1915 Ağustosunda kesin bir politikaya dönüşmüş görünüyor. Bu karar bir çıkmazın sonucudur. Sürülenlerin büyük bölümünün öleceği şüphesiz hesaplanmıştır. Muhtemelen savaştan sonra Suriye’nin elden çıkacağı da öngörülmüştür. Dolayısıyla esas amaç, güney sınırında güçlü (ve düşman) bir Ermeni konsantrasyonunun oluşması önlemek olmalıdır. [1918-1921 Kilikya krizini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Can yakıcı olan Fransız işgali değildir, Adana-Antep-Maraş’ta Ermeni iskânı ihtimalidir.]

Etnik temizlik iradesinin soykırım (= topyekün imha) kararına dönüşmesini 24 Nisan’a değil, 30 Ağustos 1915 civarında bir tarihe yerleştirmek daha doğru olur kanısındayım.

3.
Ermeni devrimci hareketinin varlığı bu süreçte önemli rol oynar. Ortada bir veya daha fazla gizli ve silahlı ihtilal örgütü vardır. [Başlangıçta daha çok Sosyalist Hınçag Partisi etkindir; 1905’lerden sonra “Taşnagtsutyun”, yani Ermeni Devrimci Federasyonu öne çıkar.] Ermeni aydınlarının önemli bir bölümünü etkisi altına almışlardır. Gerek Abdülhamid gerek İT hükümetleri, bu örgütlere karşı adeta paranoid bir korku sergilerler.

Morgenthau’nun günceleri bu konuda aydınlatıcıdır. 24 Nisan 1915 arefesinde Talat’ın bir Ermeni darbesinden ciddi bir şekilde korktuğunu anlatır. Büyükelçinin kuşku ifade etmesi üzerine Dahiliye Nazırı “Biz Abdülhamid’i 200 kişiyle devirdik” cevabını verir; “onlar 500 kişi, üstelik bizden daha örgütlü.” Tehcirin başlangıç aşamasını oluşturan Mart-Nisan tutuklamaları devrimci örgütü çökertmeyi hedeflemiştir. Bilinen örgüt üyeleriyle birlikte üye olma ihtimali olanlar ve sempatizanlar, yani Ermeni toplumunun ileri gelenlerinin neredeyse tümü, tutuklanır ve çoğu öldürülür. [Tutuklananların sayısı İstanbul’da 250, Erzurum’da 50 civarında olduğuna göre toplam sayı 500 dolayında olmalıdır.]

Kabul edelim ki ölüm kalım mücadelesi veren bir ülkede ihtilalcilik riskli iştir. Gerçek dünyanın güç dengelerini hiçe sayan bir devrim romantizmi, şüphesiz, Ermenilerin felaketine zemin hazırlamıştır. Öte yandan şu da bir gerçek ki silahlı örgüt, bir savunma refleksinin ürünüdür. 1895 ve 1909 olaylarının yaşanmış olduğu bir ülkede Ermenilerin başka seçeneği var mıydı? Devlet teşkilatının etnik temizlik tasarladığı bir yerde, temizlenmesi planlananların nasıl davranması gerekir?

4.
Karşılıklı katliam” iddiası dürüst değildir. Ermenilerin sivil Müslüman ahaliye kırım yaptığı bellibaşlı iki vaka anılır: 1916 Bitlis-Hizan baskınları ile 1918 Ocak-Mart döneminde geri çekilen Batı Ermenistan Geçici Hükümeti birliklerinin Erzurum-Sarıkamış-Kağızman hattında yaptığı katliamlar. Her ikisini de kaotik birer intikam hareketi olarak görmek daha doğru olur.

1915’ten önce Ermenilerin herhangi bir yerde sivil halka katliam düzenlediklerine ya da tasarladıklarına ilişkin ortada somut bir iddia yoktur. Nitekim böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırı olur. Bir taraf orduya, polise, yasaya ve devlete sahiptir; nüfusça ezici şekilde üstündür; bin yıllık silah ve savaş geleneğinin mirasçısıdır. Öbür taraf hiçbir yerde sayıca %25’i aşmaz; silahları kaçak, örgütü yasadışıdır; misilleme halinde evi ile dükkânını savunmaktan acizdir. Bu şartlarda kim kimi kesecek?

Öte yandan şu da bir gerçek ki, geçmişte Ermeniler pogrom yapmadı demek, savaştan sonra uygun şartlar oluşursa yapmayacaklar demek değildir. Yunanlılar yaptı. Bulgarlar yaptı. Ermeniler neden yapmasın? Ermeniler yerinde kalsa ve savaşı Türkler kaybetse bugün Erzurum’da ya da Van’da kaç Türk kalırdı? Eskiden %70 küsur Türk (Azeri) kenti olan Erivan’da bugün kaç Türk var?

5.
Büyük çaplı bir toplumsal hareket toplumda varolan dinamikleri harekete geçirir ve o dinamiklere uyum sağlar. Elli kişiyle yapacağın işte kendi kurallarını koyabilirsin. Elli bin kişiyle yapacağın işte toplum ortalamasının iradesine boyun eğmek zorundasın.

İslam töresi, gâvurun malını, ırzını ve canını helal sayan kuvvetli bir damara sahiptir. Özellikle savaş ve kargaşalık zamanlarında bu damar azar. Öyle anlaşılıyor ki 1915 Nisan-Mayıs aylarından itibaren bu refleks ön plana geçmiş ve başlangıçtaki niyet ne olursa olsun bu tarihten itibaren ülkeyi saran gaza ve fetih “neşvesi” işi başka bir mecraya taşımıştır.

Başlatılmış olan tehcirden 1915 yazında herhangi bir nedenle vazgeçmek isteseler dahi bunu yapabilecekleri şüphelidir.

6.
Tehcirin ekonomik boyutu gözardı edilemez.

Savaşın ikinci yılında Osmanlı devleti ve İT rejimi iflas noktasındadır. Devletin toplam bütçe geliri 1913’te 33 ve 1914’te 36 milyon sterlindi. 1915 ve sonrasında sağlıklı bir bütçe yapılamadı, ancak kamu gelirlerinin sıfıra düştüğünü varsayabiliriz. Açık piyasada borçlanma imkânı kalmamış, ancak Almanya’dan 110 milyon sterlin dolayında askeri kredi alınmıştır. Fikir vermek için belirtelim: Savaşın son yılında İngiltere’nin savunma bütçesi 2,4 milyar sterlin, Almanya’nınki 1,6 milyar sterlin idi. [Bir ara bunları araştırıp yazmıştım. Şimdi kaynaklar elimde değil, o yüzden sayılarda ufak tefek hatalar olabilir. Pardon.]

1913-1923 arasında ülke nüfusunun yaklaşık bir çeyreğinin tehcir veya imha edildiğini biliyoruz. Ekonomik açıdan daha etkin olan bu zümrenin, ulusal servetin %25’ten fazla bir payına sahip olduğunu varsayabiliriz. Demek ki ulusal servetin belki üçte birine ulaşan bir değer bu süreçte el değiştirmiştir. Terk edilen varlıkların bir bölümünün ziyan olduğu düşünülse bile, ortada devasa bir servet transferi vardır.

Ermeni malları meselesi 1915 Mayıs sonlarından itibaren idari yazışmaların ana eksenini oluşturur. Metruk malların büyük bölümü İT örgütü ile yandaşları arasında pay edilir, kalanı tehcirde az ya da çok etkin olan yerel girişimcilerce yağmalanır. Bu ikincisini bir tür “sus payı” olarak görebiliriz. Savaş koşullarından dolayı taşrada doğabilecek potansiyel hoşnutsuzluğun önü kesilmiş, İT rejimine (ve ardıllarına) çıkar ve suç bağlarıyla bağlı bir zümre yaratılmıştır. [İkinci Dünya Savaşının ekonomik sıkıntıları birincisine oranla hiç mertebesinde olduğu halde, rejime karşı birincisiyle kıyaslanmayacak kadar derin bir husumete yol açtığını hatırlayınız. Neden?]

7.
İade ve tazminat korkusu anlaşılmadan, 1916-1923 döneminde olan hiçbir şey anlaşılamaz. Savaşın yenilgiyle bitmesi halinde Ermenilerden hayatta kalanlar (ve muhtemelen kaçan Rumlar) geri gelecek, evlerini, kayıp kızlarını, tarlalarını ve banka hesaplarını talep edecektir. Savaşın galibiyetle sonuçlanması halinde dahi bir hesaplaşma kaçınılmaz olabilir. Dolayısıyla tehcir yeterli değildir. Gidenlerin imha edilmesi ve hak kayıtlarının silinmesi gerekir.

1919-1920’de Teşkilatı Mahsusa hücrelerinin Müdafaa-yı Hukuk örgütlerine dönüşmesinde belirleyici olan endişe, olası bir barış antlaşmasıyla Dünya Harbi galipleri tarafından Rum ve Ermenilerin geri gelmesinin, ya da en azından tazmin edilmelerinin dayatılmasıdır. Savaş sonrasında Anadolu’da gücü fiilen elinde tutanlar açısından ölümcül olan tehdit budur. Erzurum ve Sivas kongrelerinin esas, hatta biricik konusu da budur. Erzurum’a çıkabilecek otuz kişilik İngiliz garnizonu yahut Urfa’ya yerleştirilen 200 kişilik Fransız müfrezesi değildir konu. Rusya ile Türkiye arasında ezilmiş, ordusuz ve beş parasız Ermenistan’ın tehdidi de değildir. Esas konu Anadolu’dan sürülmüş olan Ermeniler ve Rumlardır. Milli Mücadele, onlara karşı verilecektir.

8.
Cumhuriyet’in kurucu kuşağının neredeyse tamamı, Rum ve Ermeni tehcirinden nemalanmış kişilerden oluşur. İlk iki veya üç Meclisin üyelerinin ezici çoğunluğu, o dönemde ani zenginliğe kavuşan ünlü iş adamlarının tümü, Atatürk dönemi bakanlarının bir ikisi hariç hepsi, ve bizzat Cumhuriyet’in kurucusunun kendisi bunlar arasındadır. Ev, konak, çiftlik, otel, ticarethane, fabrika, hizmetkâr ve “evlatlık” sahibi olmuşlardır.

Cumhuriyet rejiminin, teknik olarak Cumhuriyetin ilanından önce gerçekleşmiş bir olay konusunda takındığı sahiplenici tutum bu olgudan bağımsız olarak anlaşılamaz. Türkiye’de 1920-1980 döneminde siyasi, idari ve ekonomik erk sahibi olan zümrenin neredeyse tamamı toplumsal konumlarını bu olaya borçludur. Soykırımın kabullenilmesi, cumhuriyet elitinin kendi kendini inkârı anlamına gelir.

9.
Soykırım tartışması soyut bir tarih tartışması değildir. Sonuç olarak kanlı ve utanç verici sayfalar her toplumun tarihinde aranırsa bulunabilir, ve yüz yıl önce ölüp gitmiş insanların ateşi, ne kadar harlanırsa harlansın, bugün yaşayanları çok fazla heyecanlandırabilecek bir konu değildir.

İtiraf edilmese de esas mesele başkadır. “Soykırım olmadı” diyenlerin meramının bir fakt tartışması değil, bir hak ve etik tartışması olduğunun herkes farkındadır. Savunulan şey “biz haklıydık” ve bunun mantıki sonucu olarak “aynı koşullar oluşsa yine aynı şeyi yaparız” tezidir. Dünyadaki vicdan sahiplerinin tepkisini çeken şey de budur.

Evet, çoluk çocuğun katledilmesini açıkça savunanların sesi (radikal bir azınlık dışında) çok duyulmuyor. Ancak gayrimüslim nüfusun “Türk” devleti için bir tehdit olduğu, dolayısıyla etnik temizliğin gerekli ve zorunlu olduğu fikri, Türk milliyetçiliğinin ve resmi devlet söyleminin neredeyse bir aksiyom olarak benimsediği bir görüştür. Türkiye Cumhuriyetinde okutulan tarih ve edebiyat öğretisinin değişmeyen ana fikri budur. Etnik temizlikten adım adım soykırıma giden mantığı yukarıda özetledik. 1914’te geçerli olan rasyonalitenin, benzer koşullar oluştuğunda, bugün de aynı şekilde işlememesi için bir neden yoktur.

Soykırım, Türk milliyetçiliğinin zorunlu ve mantıkî sonucudur.

10.
Başkaları da pogrom ve soykırım yaptı, evet. Kızılderilileri hatırlayın. Cromwell’in kestiği İrlandalıları hatırlayın. Onların ne farkı var?

Büyük bir farkı var. O kırımları bugün savunan kimse yok; ya da eğer varsa marjinal azınlıklardır. Türkiye’nin inkâr kisvesi altında sürdürmekte ısrar ettiği savunma pozisyonunun bugünkü dünyada emsalini göremiyoruz.

Tüm dünyada vicdan ve entelektüel namus sahibi insanları dehşete düşüren husus işte budur.

Yüz yıl önce olup bitenler değil, bugünkü tavır.