1 Aralık 2018 Cumartesi

Kürtçe yer adları


Toplam 3000 kadar harbi Kürtçe yer adı derleyebildim. 300 kadarı mezra, gerisi köydür. Mezra şüphesiz çok daha fazla olmalı, ama hepsini toplamak gibi bir çabaya girmedim.
Bunlar hakiki Kürtçe olanlardır; yani Kürtçe bir anlamı olanlar.  Mesela İstanbul, İzmir ve Ankara da Türkçedir, ama harbi Türkçe değildir, başka dilden uyarlamadır. Aynı şekilde aslı Türkçe (Qerequlax, Încov, Erepoxli) veya Ermenice veya başka dilde olduğu halde Kürtçede o dile has telaffuz ve yazımla kullanılan pek çok yer adı var. Onların da bir kısmını ayrıca belgeledim, ama şimdi mevzumuz değil.
Kürtçe mi değil mi emin olamadıklarım 700-800 kadardır. Ayrıca Kürt coğrafyasında olup Hecihesen/Hacıhasan, Şêxcafer/Şeyhcafer, Avdelan/Abdalan, Delohaneleri gibi dili muğlak olanların sayısı da bini aşar tahminimce. Bunlar yukarıdaki sayıya dahil değildir.
Hemen hepsi 100 yıldan eskidir. Dolayısıyla BUGÜNKÜ yerel Kürtçe ağızları üzerinden analizin fazla bir anlamı yok. Eski (klasik) dile hakim olmak lazım, onu da yapacak çok kimse yok anladığım kadarıyla.
Yüz yıldan ne kadar daha eskidir? Kesin bir şey söylemek güç, çünkü yazılı kaynak yok veya yokumsu. Osmanlı idaresi sistemli olarak kayda geçirdiği yerlere mutlaka Türkçe adlar vermiş. (Dolayısıyla mesela 16. yy’da tahrir edilen Pülümür’ün hemen tüm yer adları o zamandan beri Türkçe, ama Dersim’in tahrir edilmeyen diğer ilçelerinde eski adlar 20. yy’a dek korunmuş.) Osmanlı’nın kaydetmediği yerleri ise iğneyle kuyu kazar gibi, münferit yazışmalardan, mahkeme sicillerinden, kişi lakaplarından vb. toplamaktan başka çare yok. Tahminimce Kürtçe adların büyük çoğunluğu ortalama 200 ila 300 yıllık olmalı. Belki Şırnak-Hakkari-Bitlis bölgesindeki bazı adlar daha eskidir. Bir de Silvan, Bayikan, Omerkan, Mehmûdan, Şemdinan, Motki gibi beylik ve idari birim adları var, 16. ve hatta 14. yy’a kadar geri giden. Diğerleri 16. yy'ı takip eden kargaşa çağının eseri. Gibi.
Harbi Kürtçe yer adlarının yarıdan epey fazlası kişi veya aile veya aşiret veya kavim belirten adlar: Bîrametinan (Metinlerkuyusu), Cafikan, Çemireşo (Reşitpınarı), Dimiliyan (Zazalar), Golamîran (beylerhavuzu), Kimsoran (kızılbaşlar), Malatacik (Türkhanesi), Mezreşêxan, Mîrquliyan (bey kulları), Parçikan (Gürbüzler), Torino (torun/yeğen), Ûsenasê (Nasıroğlu Yusuf)... Diğerleri konar-göçer yaşamın mütevazı dünyasının nirengi noktaları: Xirbereşik (karacaören), Kânisipi (akpınar), Seregol (gölbaşı), Beroj (güney), Girêbiyan (söğüttepe), Birik (kuyucak), Gomaşikefta (ağılin), Gundik (köyceğiz), Qasrik (kalecik), Zorava (gürsu)... Hemen hemen hepsi bu çerçevededir. “Zorlukla imar edilmiş yer” ya da “zorla işgal ettik” gibi yer adları olmaz. Eşyanın tabiatına aykırı.
Hemen hepsinin çok belirgin bir yerleşim düzeni var. Benim gibi, kırk iki bin köyü Google’dan teker teker ve tekrar tekrar gözden geçirince bayağı tanımaya başlıyorsunuz, şurası Kürt köyü, şurası muhacir köyü, aa Ermeni köyü olmalı diye görür görmez okuyabiliyorsunuz. Bir fikir edinmek için mesela nisanyanmap.com’a girin, sağ kutuya mesela Ergani yazın (bugün orayı çalıştım onun için henüz aklımda taze), ilçenin güneyindeki köyleri dolaşın. İyice yakından bakın.
Sosyal tarih tezi okumuş kadar olacaksınız.

23 Kasım 2018 Cuma

Hayali Türk boyları nasıl üretilir: Iğdır

İspanya kralı adına Timurlenk’e elçi giden Ruy Gonzalez de Clavijo 13 Mayıs 1404 tarihinde Ağrı Dağının yamacında çok yüksek bir yerde bulunan “Egida” hisarına varır. Eskiden haydut yatağı olan bu yeri Timurlenk zaptetmiş, beyini öldürdükten sonra kaleyi dul eşine bağışlamış, fakat bir daha eşkiyaya sığınak olmaması için kapılarını söktürmüştür. Kalenin o yüzden kapıları yoktur. Hanımefendi elçilik heyetini çok iyi ağırlar.
İspanyolca yazıda Egida adını Türkçe “eğida” gibi okuyoruz. Sözkonusu yer bugünkü Iğdır iline adını veren Iğdır Hisarı ya da İğdir Korganı’dır. Büyük Ağrı zirvesinin tam kuzeyinde, 2100 metre rakımda, bugün Korhan Yaylası adı verilen yerde bulunur. Hisar ve yanındaki köy 1664 yılında büyük bir depremde yerle bir olmuş, halkından sağ kurtulanlar aşağı ovaya göçmüş.
Yeni Iğdır kasabasını Ruslar mı kurmuş, daha önce var mıymış, kesin bilgi bulamadım. Her halükârda 1880’li yıllarda Rus yönetimi altında bu yeri İgdir-Novo adıyla yönetim merkezi haline getirmişler. Şimdiki Iğdır’ın Ruslardan kalma merkez mahallesi halen yerel ağızda İdirmava diye adlandırılıyor.
Mesele şu: Bu yerin adının Oğuzların efsanevi 24 boyundan biri olan İğdir’den geldiğinin tek bir delili yok. İğdirlerin oralarda bulunduğuna ya da dolandığına dair bir belirti yok; hiçbir yerde yazmıyor. Eğer göçebe bir Oğuz zümresi ise dağın zirvesinde ne işleri var, neden kaleye kapanmışlar belli değil. Bey takımından birinin kimliği ise, siyasi işlevi kalmamış aşiret adını neden öne çıkarmış meçhul.
O yörede sırayla üç kale olduğunu biliyoruz; Aras vadisinden girip Erzurum tarafını basmak istersen kapının kilidi o üç kale. Diğer ikisinin adı Ermenice. Biri Surpmari, Türkçesi Sürmelü ya da Sürmeli olmuş, hatta 12. yy’da Sürmelü Beyliği diye bir Türk hanedanı da var. [Surpmari Սուրբմարի Azize Meryem değil by the way, “mukaddes koru” demek. Herhalde mülkiyeti kiliseye yahut daha önceki devrin mabedine ait bir koru ya da harim gibi bir şey vardı.] Diğeri Kolp ya da Kulp. Ermenice ve Arapça “kilit” demek, kalenin işlevini tam tarif ediyor. Şimdiki Tuzluca ilçesinin 1930 küsura kadarki adıdır.
Üçüncüsünün adı neden “bir Oğuz boyunun adı” olsun? Korgan’ın Korhan, İgdir-Novo’nun İdirmava, Surpmari’nin Sürmelü olduğu bir dünyada İgdir’in aslı kim bilir neydi.
*
Bir başka Iğdır yahut İgdir Antalya’nın Kumluca ilçesinin eski adı. Şimdiki Kumluca kasabasının değil, Kemer’i da içeren yörenin ya da idari birimin adı. Yakın döneme kadar kullanılırdı, halen de bilinir. Mesela Adrasan’ın dağındaki Yazır ve Belen köylerinin adı İğdir Yazırı ile İğdir Beleni’dir, biri Türkçe “düz yer”, öbürü yine Türkçe “dağ” demek.
O yörede yarım saat dolaşsanız anlarsınız İğdir’in manasını. Türkiye sahilinin en belirgin çıkıntısıdır: Ğelidonya Burnu, Rumcası akrotíri yani “burun, çıkıntı”. Evliya Çelebi İğdir değil fetha ile Eğdir yazmış (YKY basımında 9.141 ve 142). Aslı Eğridir olmalı, vurgusuz orta hece belli ki yutulmuş. Isparta Eğridir başka; Çelebi’de sözü geçen öteki Eğridir de Bulgaristan’da şimdiki adı Nesebar olan yerdir. Bakın Google’dan, olay açık: üçü de kama gibi birer sivri çıkıntı. Kıbrıs’ta İngiliz üssü olan Akrotiri de öyle. Santorin adasının güneyindeki Akrotiri de öyle.
Mitleştirme şöyle oluyor. Birisi İğdir adını görünce “herhalde Oğuz boylarından İğdir olmalı” diye akıl yürütüyor, normal bir şey. Birileri bunu alıp süsleyip püslüyor, atalarımız İğdir boylarından kalkıp küheylan gibi buralara gelmiş, ah ne zorluklar çekmiş diye hayal ediyor. Birileri topu buradan alıp, “hımm demek ki Elmalu boyunun Hacıdede aşireti aslen Iğdır federasyonuna bağlıymış, demek ki Adana ve Tokat’taki Hacıdedeler de öyle olmalı” deyip kendince bir senteze varıyor. Canı sıkılan bir emekli memur bey bütün bu referans kırıntılarını toplayıp Türkiye’deki İğdir yerleşimleri haritası çıkarıyor. Buyurun, oldu mu dört dörtlük bir pseudo-bilgi bankası? Bin kişi birbirine bakıp aynı şeyi tekrarlayınca kimin aklına gelir soru sormak?
Üniversite (Türkiye’de olmayan bir şey) işte bunun için lazım. Milli yahut diğer hamasi ideolojilerle beyni kararmamış birkaç kişi bunun için lazım. 

Tanzimat ve reform


1727 tarihli klasik Vankulu Lugatine göre Arapça nazm نظم “inciyi ipliğe dizmek” ve tanzîm “aynı manaya gelir”. Yine nazm “şi’rde dahi nazmı lülü’den mehuzdur,” yani şiir anlamında kullanımı “inci dizmek” fikrinden türemiştir. Nizâm “şol iplikdir ki ona inci dizerler”. Daha soyut bir başka anlam vermemiş.
1680 tarihli Meninski sözlüğü tanzîm için mübalağatün-nazm demiş, yani nazm eyleminin vurgulu hali. Tanım: “bene ordinare, certê serie conjugere margaritas” – inciyi iyi ve düzgün dizmek. Meninski Arapça kelimelerde önce sözcüğün klasik ve asıl anlamını verir, ardından fiili kullanımdaki ek anlamları Abraham Golius’un 1653 basımı anıtsal Lexicon Arabico-Latinum’undan aktarır. Golius “dirigere, disponere” demiş. Yani “düzeltmek, düzene koymak” gibi daha geniş anlamlar da kelimenin içinde eskiden beri mevcutmuş.
Osmanlı'da 1839’da çıkarılan reform yasalarına verilen Tanzîmât-ı Hayriye adı esasında “hayırlı düzenlemeler” demek, fazla renk vermeyen bir bürokratik tabir. Vefik Paşa 1876’da bu deyimi “Nizama sokma kanunu” diye tercüme etmiş. Şemseddin Sami'de kavram biraz daha yerli yerine oturmuş görünüyor. 1901 tarihli Kamus-ı Türki'de tanzimat “umur-i idarenin muntazam bir hale vaz’ı ve bunun içün ittihaz olunan tedabir ve icraat, ve ıslahat, tensikat” olarak açıklanmış.
1843 tarihli Bianchi sözlüğünde Fransızca réforme karşılığı “yeni nizam, nizam-ı cedid, tashih-i nizam” gibi dolaylı ifadelerle verilmiş, ancak Osmanlı devletinde son zamanlardaki değişiklik hareketi anlamında reform’a tanzimat-ı hayriye denildiğini belirtmiş. 1891 tarihli Tıngır ve Sinapyan sözlüğü daha net: Réforme = tanzimat, ıslahat. Şemseddin Sami Bey’in 1905 tarihli Lugat-ı Fransevi’si bu iki deyime üçüncü olarak tensikat’ı eklemiş. Islahat, salah’tan “iyileştirme, sağaltma”.  Tensikat, nesak’tan “sıraya dizme, düzenleme”. Hepsi de Arapçadan.
*
Elalem reform yapar biz ancak düzenleriz diyecek miyiz? Demeyeceğiz. Desek haksızlık olur. Çünkü reform da pek farklı değil.
Latince reformare fiili Augustus zamanından itibaren görülüyor. Lewis & Short sözlüğündeki örneklerden, Ovid’de “dönüştürmek, başka şekle sokmak”, İncil Vulgate çevirisinde “başkalaştırmak, dönüştürmek”, Seneca’da “düzeltmek”, Eutropius’ta “(bozuk şeyi) yeniden yapmak”. Bin yıl geçiyor. Ortaçağ Latincesinde beliren yeni bir anlam, “yasal düzenleme yapmak, kanun koymak”. Birkaç yeni türev: reformatio “bir tür yasal düzenleme, tüzük”; reformator “özel yetkili yargıç”, reformamentum “teamüle aykırı yeni kanun, bidat”. Du Cange’ın muhteşem bir eser olan 1678 tarihli Orta ve Yeni Latince sözlüğü, 13. ve 14. yy’lardan nefis örnekler vermiş. Dikkat buyurun, tüzük’teki düzmek fiili ile inci dizmekteki dizmek fiili Türkçede de ortaktır.
Latincede reforma yok. Fransızca réforme ilk kez 1625’te, İngilizce reform 1663’te kayda geçmiş. Her iki dilde anlamı gayet spesifik: “bir kurumda, özellikle dini bir kurumda, bozulmuş olan düzeni yeniden kurmak” – rétablissement de l'ancienne discipline dans une maison religieuse. İlk dönemde daima ahlaki disiplin, takva, sıkı düzen gibi kavramlarla birlikte anılıyor. Belki bilirsiniz, belalı çocukları gönderdikleri ıslah-evine İngilizcede hala reform school denir: anafikir bu. Bir başka şaşırtıcı bir bilgi, 1517’de başlayan Protestan reformu için ‘reform’ adı ilk kez 1660 yılında kullanılmış. Masrafları kısma, maliyeye çeki düzen verme anlamında refom ilk kez 1713; hemen ardından, 1715’te Fransa’da para biriminin ıslahı anlamında moneter reform.
Bugün bildiğimiz “siyasi kurumları ıslah etme” anlamı ancak 1790’larda, Fransız ihtilali ertesinde öne geçmiş görünüyor. 1795’te Burke yeni ABD anayasasını “büyük reform zannediyorlar” diyerek aşağılamış; ki sanırım bundan, ‘reform’un o tarihte bazı çevrelerde revaç gören bir kavram olduğu sonucu çıkıyor. 1810 ve 20’lerde “parlamento reformu” tartışmaları İngiltere’yi çalkalamış; seçim sistemini kökten yenileyen 1832 Reform Act ile siyasi bir patlamanın önüne geçilmiş. “Devrim mi reform mu” şeklindeki meşhur ikilem de o tarihlerde piyasaya çıkmış görünüyor. Fransızlar üst üste ihtilal (révolution) yapıp birbirini boğazlarken İngilizlerin aynı hedeflere akıllı uslu Reform Yasası yoluyla ulaşması çoklarınca takdir edilmiş, kimilerince yetersiz bulunmuş. İnsanlara iki yüz sene tartışacak mevzu çıkmış.

Yani pek öyle siyah beyaz ikilemler yok insanlar aleminde. Kavramlar yavaş yavaş oluşuyor, olmadık tesadüflerle şekil alıyor, zamanla beklenmedik rotalara girebiliyor. 

22 Kasım 2018 Perşembe

Bir vatan haini


Ali Kemal Türkiye'nin tipik bir liberal entelektüelidir. Abdülhamit rejimine isyan eder, yurt dışına gider, fazla uzun kalır, mütevazi sınıftan bir İngiliz hatunla evlenir, 1908'de büyük umutlarla memlekete döner, İstanbul Üniversitesinde edebiyat profesörü olur. 1909'da o devrin "Hrant Dink cinayeti" olan gazeteci Ahmet Samim [düzeltme: Hasan Fehmi olacak. Ahmet Samim 1910 yılının "Hrant Dink cinayetidir"] cinayetinden sonra üniversite talebesinin cenazeye miting şeklinde katılmasına öncü olur. "Allah bu memleketin cezasını versin, gelen gideni aratıyor" mealinde yazılar yazar. 31 Mart olayından sonra İ-T rejimi tarafından idama mahkum edilince gene yurt dışına kaçmak zorunda kalır. 1912 genel affıyla yurda döner; altı ay sonra gene sinmek zorunda kalır. 
1918'de İ-T rejimi devrilince gene bir umut siyasi hayata döner. Hiç siyasi tecrübesi olmadığı halde, anti-İttihatçı bir parti kurma çalışmalarına katılır. Adam yokluğundan Damat Ferit hükümetinde Maarif Nazırı atanır. Kız öğrencilerin İnas Darülfünunu'nda dersleri boykotu üzerine üniversitenin (İlahiyat hariç) tüm fakültelerine kız öğrenci alınmasını sağlayan yasayı çıkartır.
Bu sırada Ankara'da Paşalar İsyanı çıkınca büsbütün kudurur, Sabah (sonra Peyam-ı Sabah) gazetesinde akıldan çok duygu ürünü olan yazılar yazar. Özetle "lanet olsun gene bunlar, gene vatan millet hamaset perdesi altında yeniçerinin iktidar kavgası, bu memleket hiç mi adam olmayacak" diye haykırır. Ermeni katliamının sorumlularının hala iktidar peşinde koşmasını rezalet olarak niteler. İzmir'in Yunanlılarca işgalini kınar, fakat Millicilerin ekmeğine yağ sürecek diye hayıflanır.
Ölü doğmuş bir proje olan 1920'deki İkinci Damat Ferit hükümetinde içişleri bakanlığı yapacak kimse bulunamayınca, kısa bir süre o görevi de üstlenir. Ankara'daki paşalar hakkında yakalama emri çıkarır. 1922'de Ankara kuvvetleri İstanbul'da idareyi aldıktan birkaç gün sonra Beyoğlu'nda berberde traş olurken yaka paça götürülür. Mustafa Kemal'e bağlı birlikler tarafından İzmit'te linç edilir.
Çok geniş bir ufku ya da entelektüel derinliği yoktur. Klasik batıcı-ilerlemeci söylemin kalıplarının dışına pek çıkmaz. İdealisttir. En azından romanlarında dürüst biri izlenimini verir.
İstanbul Üniversitesine 1919'da kız öğrencilerin kabulü, bana sorarasanız, olmayan seçimlerde kadınlara oy hakkı verilmesinden daha önemli bir reformdur. Mustafa Kemal'in değil künyedaşının eseridir.  
*
Küçük oğlu Zeki Kuneralp İsmet İnönü'nün kayırmasıyla TC diplomatı oldu. 1978'de Madrid büyükelçisi iken Asala militanlarının saldırısına uğradı; eşi öldürüldü. İngiliz eşinden olan diğer oğlunun torunu eski İngiltere dışişleri bakanı Boris Johnson'dır.

Not: Yanımda hiçbir kaynak olmadığından bunları eski bilgilerimle yazdım. Ufak tefek olgu hataları varsa affola.

21 Kasım 2018 Çarşamba

Terakki ve temeddün


1908'den itibaren memlekete hakim olan kadroların neredeyse tamamı “Abdülhamit okulları” dediğimiz okulların mahsulüdür. Harbiye ile Tıbbiye ön plandadır. Onları Mülkiye izler. Hukuk Mektebi (belki talebesinin büyük bir oranı gayrimüslim olduğundan) ikinci planda kalır. Galatasaray Sultanisini bunlara ekleyelim. Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) ancak 1901’de açıldığından henüz etkili olmaz.
İttihat ve Terakki'nin ileri gelenleri, İkinci Meşrutiyet'in beyin takımı, Milli Mücadele şefleri, onlara karşı çıkan İstanbul polemikçileri, Ankara'nın ilk dönem ideologları, hepsi o takımdandır. Mustafa Kemal ile İsmet Paşa da onlardandır. Karabekir de, Rauf Bey de onlardandır. “Hain” Ali Kemal ile Refik Halit de aynı ekiptendir.
Bunlar “modern” okullardır. Osmanlı’nın 1850-60’lardaki büyük entelektüel devriminin ürünleridir. Müfredatları baştan aşağı Fransa’dan tercümedir. Hocalarının ve yöneticilerin önemli bir bölümü Avrupa’dan ithaldir, veya bir kuşak önce Avrupa görmüş yerli gayrimüslimlerdir. Bu okullardan çıkan yeni nesil memleketin “medenileşme” ümidinin temsilcileridir. Toplumsal statülerini, kariyer beklentilerini, almış oldukları ayrıcalıklı eğitime borçludurlar. Dolayısıyla o okulları ve onların temsil ettiği “teceddüd/yenilenme” ideolojisini içselleştirirler. O okullarda öğrendiklerini Osmanlı’nın köhne bedenine aşılamayı vazife bilirler.
Medrese hala vardır; ama toplumsal işlevini çoktan tüketmiştir. Elit zümre tarafından hor görülür. Mezunlarının bakan, vali, müdür, sefir, gazete yazarı, milli şair vb. olması düşünülemez. Zaten medresenin işlevi, ta eskiden beri, yönetici değil İslam alimi yetiştirmekti. İslam hukukunun 1850’lerden sonra marjinalleşmesiyle birlikte medresenin elit üretme fonksiyonu da dumura uğradı. [Arada Said-i Kürdi gibi istisnai kişilikler çıksa da marjinallikten kurtulamadı.]
Daha enteresan olanı, Abdülhamit-öncesi elitleri yetiştirmiş olan özel hoca ve “kalem efendisi” sisteminin kırılmış olmasıdır. Sanılanın aksine, o sistemin ürünleri de (en azından 19. yy’da) çoğu zaman hayli sofistike ve kültürlü insanlardır. Fakat Abdülhamid’in uzun süren baskı rejiminde eski sistem tıkanmış, kadroları yaşlanmış, itibarı yıpranmıştır. Geriye ülke yönetiminde söz sahibi olabilecek tek sınıf olarak “asri” mekteplerin mezunları kalmıştır.
20. yy’ın ilk çeyreğinde bunların dünya görüşü ve yaşam tarzları şaşılacak kadar homojendir. Bıyıkları ve önyargıları birbirinin eşidir. Aynı gazeteleri okurlar. Aynı modaları izlerler. Belli başlı noktalarda en sağcısı ile en solcusu, en İttihatçısıyla en yeminli İttihatçı düşmanı birleşir. O noktaları şöyle özetleyelim:
1) Memleket behemehal medenileşmelidir. Medeniyet Batı'dır.
2) İslam ayak bağıdır. Fakat İslam’dan vazgeçemeyiz zira gitgide palazlanıp küstahlaşan gayrimüslim unsurlar üzerindeki egemenliğimizin yegane dayanağı İslam’dır.
3) Şanlı ecdadımızla iftihar ederiz. Çünkü bizi hor gören gayrimüslimlere karşı elimizdeki tek sermaye onların bize mirası olan Devlet’tir.
4) İslam’ı bir yere kadar sorgulayabiliriz ama Devlet’i asla. O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Buyurun açın bakın; makalelerini, mektuplarını, hatıralarını okuyun. Enver böyledir, Talat da, Karabekir de, İsmet de, Ziya Gökalp de, “ilericilerin” idolü Abdullah Cevdet de, Tevfik Fikret de, İstanbul basınının orkestra şefi Ahmet Mithat da, Damat Ferit de, hanedanın “modern” üyesi son halife de, onun ekstra modern oğlu Ömer Faruk Efendi de, Halide Edip de, önce Cemal’in sonra Kemal’in Goebbels’i olmaya çalışan Falih Rıfkı da. Bir-iki egzantrik örnek hariç bütün askeri kumandanlar. Bütün romancılar. Bütün fikir önderleri. Hepsi.
Yani demem o ki, Mustafa Kemal değil o kuşaktan kim gelirse gelsin çizgisi aşağı yukarı belliydi. Belki kişilik farkından doğan nüanslar olurdu, ama o kadar.
İktidarını 1925-26’da pekiştirinceye dek büsbütün ilkesiz bir insan olarak şöhret bulan Mustafa Kemal’in oyun sahası da öyle zannettiğiniz kadar serbest değildi. Başarısının sırrı, akıntıyla yüzmeyi öbürlerinden daha iyi bilmesidir. Tarihteki büyük liderlerin - şimdiki de dahil - hepsinin ortak özelliğidir.

14 Kasım 2018 Çarşamba

İnönü


İnönü iyidir. Cumhuriyet tarihinde gerçekten takdir ettiğin lider kim diye sorarsanız İsmet İnönü derim.
Bir kere megaloman değildir. İdeolojik saplantıları yoktur, ya da çağının standartlarına göre düşük düzeydedir. Büyük vizyonu olmayan, ya da o konuda söz etmeyi sevmeyen bir yöneticidir. Maceradan ve şiddetten sakınır; patronunun asmalı kesmeli Timuroid fantezilerini sık sık frenlemiş olmakla övünür. 1930’dan sonra Reis sofrasından veba gibi memlekete yayılan Türkçülük akımılarına her zaman mesafeli durmuştur. Rıza Nur, H. Suphi, Reşit Galip gibilerinin Türk Ocakları ekolüyle arasında eski husumet vardır; [1944] tutuklamalarıyla Türkiye’deki pro-Nazi yapılanmayı kırdığında o husumet Türkçüler için ölümüne bir kan davasına dönüşecektir.
İhtilal rejiminin değer ve hedeflerini paylaştığı şüphesizdir. Ancak Atatürk önderliğinde gitgide rasyonel çizgiden uzaklaşan reform projeleri hakkında kamuoyu önünde – bir başbakanın söylemek zorunda oldukları dışında – söz söylememiş, devletin işleyiş ve istikrarını her şeyden önemli saydığını belli etmiştir. 1925 Kürt isyanının kanlı bir şekilde bastırılmasında baş roldedir. Ancak 1936 Dersim harekatında ılımlı çizgiyi savunmuş, bu uğurda Ulu Öndere ters düşmeyi göze aldığı için görevden uzaklaştırılmış, siyasi ölüme mahkum edilmiştir.
Gazi’nin aksine, Batı kültürüne ilgi ve vukufu göstermelik değil samimidir. İlkinin müzik zevki oyun havaları ile Safiye Ayla’dan pek öteye gitmezken kendisi – ne garip ki Yemen’de edindiği – klasik müzik sevgisini yaşamı boyunca korumuş, Milli Şefliği döneminde o sevgiyi Ankara halkıyla paylaşmak için elinden gelen çabayı göstermiştir. Bugün Türkiye’de cılız da olsa bir klasik müzik geleneği varsa bunu neredeyse tek başına İnönü’ye borçluyuz.
Liderliğe gelir gelmez çıkardığı siyasi af, cumhuriyet tarihinin en kapsamlı ve en cesur aflarından biridir. Bugün Karabekir, Rauf Orbay, Halide Edip, hatta M. Akif Ersoy gibileri vatan haini kadrosundan milli kahraman kadrosuna terfi etmişlerse 1938 affı sayesindedir. Atatürk resminin 1938’de paralardan ve başka yerlerden kaldırılması da belki 15 yıllık bir iktidar sarhoşluğu döneminin izlerini silmeye yönelik bir ilk adımdı. Ne yazık ki sürdürülemedi, Kurucu Tanrı kültü 1950’den ve bilhassa 1960’tan sonra eskisinden beter bir hışımla memleket yüzeyini kapladı.
İktisadi politikaları temkinli, hatta tutuktur. Bunun sebebi, devlet maliyesinin mecalsizliğini belki herkesten daha iyi kavramış olmasıdır. Nitekim 1946’dan sonra ABD kredi musluklarını açtığında ülkede hızlı bir ekonomik genişleme politikasına yeşil ışık yakacaktır.
Selefinin aksine gösterişli sembolik reformlara ilgi göstermemiştir; belki iktidarının birinci yılı dolmadan patlak veren dünya savaşı nedeniyle fırsat bulamamıştır. Buna karşılık verem ve sıtmayla mücadele, Rize’ye çay ve Anamur’a muz ekimi gibi – şapka devriminden çok daha gerçek – devrimlere önayak olmuştur. Selefinin iktidarını kuşatan Kuvayi Milliyeci çete erbabını tasfiye edip genç ve eğitimli kadroları ön plana çıkarmaya çalışmıştır. Köy Enstitüleri Atatürk’ün değil, İnönü’nün – daha doğrusu onun destek verdiği Hasan Ali Yücel ve İsmail Tonguç gibi ikinci kuşak kadroların – eseridir. Ama tepkilere direnemeyerek Enstitüleri iğdiş eden ve kapatılmalarına giden yolu açan da odur. Ege ve Urfa’da toprak reformu projeleri onun zamanında gündeme gelmiştir; gene siyasi direnişe yenik düşüp onun zamanında terk edilmiştir.
Memleketi 2. Dünya Savaşı felaketinin dışında tutması ülke durdukça hayırla anılması gereken işlerdendir. Daha önce bazı vesilelerle “Türkiye savaşa girip yenilse 1920-30’ların totaliter mirasından kurtulma şansı olur muydu” sorusunu sorduğumu biliyorsunuz. Spekülatif bir sorudur; sağduyu ile düşünüldüğünde o ihtimalin savunulacak tarafı yoktur. Türk ordusunun 1940’taki durumu içler acısıydı; Churchill’in ifadesine göre, müttefikler safında savaşa girmesi müttefikler açısından kazanç değil net kayıp olurdu. Savaşmayı tercih edip yenilen Yunanistan’ın – gerek savaş sırasında gerek savaşı izleyen iç savaşta – başına gelenler dehşet vericidir. Almanya safında savaşa girilse neler olabileceğini düşünmek bile zor.
Savaş yıllarında halkın sıkıntı çektiği anlatılır. Rejimin o dönemde izlediği hoyratça politikalar toplumun genişçe bir kesimi nezdinde İnönü adını karalamıştır. Bunda haklılık payı var mıdır? Sanmıyorum. Bir kere, savaşa giren Polonya’nın, Yugoslavya’nın, Yunanistan’ın ya da savaşa iyi hazırlanan Sovyetler halkının çektikleri yanında Türk köylüsünün başına gelenler devede kulaktır. İkincisi bir süredir aklıma takılan bir konu. Bu ülke Birinci Dünya Savaşı’nda korkunç kayıplar verdi, açlık ve salgın hastalıkla boğuştu, dağı taşı cesetle doldu, şehirleri yıkıldı, toplumsal düzeni altüst oldu. Buna rağmen o devrin iktidarı (nispeten) hayırla anılırken, azıcık askeri angarya ve karneyle atlatılan ikinci savaşın yöneticileri nefret konusu oldu. Bunun nedeni nedir? Aklıma gelen ihtimali söylesem gene birileri ayağa fırlayacak ama olsun. İlk savaşta halkın öfkesinin gâvur yağmasına yönlendirilmesi – ve bunun getirdiği müthiş servet transferi – popüler tavırları etkilemiş olabilir mi? İttihat ve Terakki rejiminin birinci savaş sırasındaki soykırım ve talan politikalarını bu açıdan değerlendirebilir miyiz? İkinci savaşta da benzer fikirler gündeme gelmiş görünüyor: 1942’de Varlık Vergisi, 43’te 22 tertibin askere alınması bunun belirtileridir. Sonuna kadar gidilmemiş olmasını, İsmet İnönü’nün her sahada karşımıza çıkan temkinli kişiliğine bağlasak yanılmış olur muyuz?
(Tabii tek etken o değil. Geriye soymaya değecek post kalmamıştı, toprak kaybetme korkusu yoktu, savaştan sonra Amerikalılara muhtaç olunacağı baştan belliydi, vs. Ama düşün: İki yılda iki defa ülkenin gayrimüslim erkek nüfusunun büyük kısmı toplama kamplarına alınıp birkaç ay sonra neden salınır? Başta iktidar şehvetiyle gözü kararmış cinsinden "sert" bir lider olsa salar mıydı?)  

1950’den sonraki kariyeri talihsizdir. Tarihte seçim yaptırıp iktidardan giden ilk – ve galiba tek – Milli Şef olarak siyasete o noktada veda etme basiretini göstermeliydi. Gösteremediği için küçüldü. 1960 darbesinin büsbütün cinnet yoluna girmeyişinde yine onun otoritesi ve ılımlı kişiliği etkilidir. Ama ondan sonra Demirel’le girdiği kasaba politikacısı kavgaları, 71’de askeri cuntaya verdiği destek, 73’te 87 yaşında bir ihtiyarken makamını genç Ecevit’e kaptırmamak için verdiği canhıraş mücadele savunulacak şeyler değildir. Yalnız kendi itibarını zedelemekle kalmadı, partisinin fosilleşmesine, Türk siyasetinde halen sürdürdüğü tıkaç pozisyonuna kilitlenmesine de katkıda bulundu.

13 Kasım 2018 Salı

Allahu ekber


Bizdeki kilise ayininin büyük kısmı kimsenin tek kelime anlamadığı bir dil olan antik Ermenicedir. Güzelliği de oradadır, büyü dinler gibi dinlersin. Ben severim. Kırk yılda bir düşer aklıma gerçi, ama kalıp deyimleri aklımda yer etmiştir. Üniversitedeyken heveslendim, bir iki dönem Eski Ermenice dersi aldım.
Süryani kardeşlerimizde de öyledir. Bir kısmının anadili Arapça, bir kısmınınki “Süryanice” adı verilen Turoyo lehçesidir. Ama kilise ayinleri bambaşka bir lisan olan eski Süryanicedir. Antakya ve Suriye Hıristiyanlarının büyük kısmı ise hiç Rumca bilmedikleri halde kilisede Rumca ayin yaparlar.
Latin dili halk arasında ölüp gittikten sonra Katolik kilisesi bin beş yüz sene o dilde ilahi söylemeye, İncil okumaya, vaaz vermeye devam etti. 1960’larda vazgeçtiler, ondan sonra Katolik kilisesi bir daha dikiş tutmadı. Bana sorarsanız resmen ölüyor. Büyüsü gitti.
Hindu kutsal metinleri ve onlara ilişkin tefsir ve ibadet literatürünün dili Sanskrit denilen ölmüş, hatta belki hiç yaşamamış dildir. Alim sınıfı dışında kimse o dili konuşmaz. Güney Hindistan’ın çeşitli diller konuşan halkları bununla da yetinmeyip eski Telugu (Karnatik) dilinde ilahi dinlerler; hatta ben de arasıra dinlerim. Güney Hindistan Hıristiyanlarının büyük bir bölümü, kel alaka faslından Süryanice ibadet ederler. Bombay Parsileri iki bin küsur yıl önce ölmüş bir dil olan Avesta dilinde ilahi söyler, bin yıl önce ölmüş bir başka dil olan Pehlevi dilinin bir çeşidiyle ayin sürdürürler.
Yahudiler iki bin beş yüz sene boyunca ölmüş bir dil olan İbrani dilinde yazılmış Tevrat’ı bir başka ölmüş dil olan Aramiceyle tefsir edip yorumladılar. Şükür şimdi İbranice gene canlandı da en azından İsraildekiler okuduklarını ilk elden az çok anlama şansına kavuştu.
Yenipazar Cezaevinde bir ara 10. ve 11. yy’da Uygur lehçesiyle yazılmış Türkçe Budist metinlerle uğraştım, “bin gözlü, bin elli âryâvalakiteşvara bodisatvanın ârjarâjâvavâdaka mahayan sutrası” diye süregiden cümlelere nakavt oldum. Yani Türklerin de din deyince esoterik dillere sarması yeni bir olgu değil.
Müslüman olsam şüphem yok ki ezanın Arapça söylenmesini isterdim. Sonuçta adamın biri sabahın köründe “uyan yoksa ölürsün, haydi yürü namaza” diye bağıracak, Türkçe bağırsa ne, bağırmasa ne? Daha iyi mi anlaşılacak, anlayınca daha mı iyi olacak?
Memleketteki en büyük insan hakları ihlali olan hoparlör işkencesi dururken böyle saçma konularla uğraşmak abesten öte bir şey. Hedef saptırma.

Sordular da şeyedeyim dedim. 

8 Kasım 2018 Perşembe

Oğuz boyları nasıl imal edildi - devam

Geçen günkü yazıya ek.
Anadolu Selçukluları tarihine ilişkin elimizdeki ana kaynak İbn Bibi’nin 1282’de yayınlanmış olan el-Evāmirü’l-ˁAlāiyye fi’l-umūri’l-ˁAlāiyye adlı Farsça eseridir. İbn Bibi’nin aslen Nişapur’lu olan anası Alaaddin Keykubad zamanında Konya’da yıldızbilimci olarak üne kavuşmuştu; oğlunun “Hanım-oğlu” anlamına gelen künyesi bundan kaynaklanır. Eserin eleştirel edisyonu ile Almanca çevirisini W. H. Duda yayımlamış (Kopenhag 1959), 1990’da Mürsel Öztürk ve 2007’de M. Halil Yınanç’ın Türkçe çevirileri basılmıştır.
Osmanlı devrinin Selçuklulara ilişkin temel referans kaynağı olan Yazıcızade’nin Tevārih-i Āl-i Selcuk’undan önceki yazıda söz ettik. Bu eserin büyük kısmını oluşturan Anadolu Selçukluları bölümü, İbn Bibi’nin eserinin küçük bazı eklenti ve süslemelerle 15. yy Türkçesine çevirisinden ibarettir. 1423 yılı civarında yazılmış ve Osmanlı sultanı II. Murat’a ithaf edilmiştir. Latin alfabesine aktarılmış versiyonunu Abdullah Bakır 2008’de Marmara Üniversitesi’nde doktora tezi olarak hazırlamıştır.
Aşağıda sol kolonda İbn Bibi’nin M. Öztürk çevirisinden pasajlar, sağ kolonda Yazıcızade’nin 1423 tarihli Türkçe adaptasyonunu görüyoruz. Tarih anlatısının nasıl imal edildiğini görmek açısından örnekler öğreticidir.  



Fark edemeyenler için not edelim. Kayı, Bayat, Salur ve Bayındır, Türk ve Türkmen alpleri, Oğuz töresi, Kayı, Ertuğrul, Gündüz Alp ve Gök Alp orijinal metinde yoktur. 1423 çevirisine bunlar sistemli ve bilinçli olarak eklenmiştir.
Sanırım sadece bu örnekler dahi yapılan sahtekarlığın boyutlarını göstermek açısından yeterlidir. İşin ilginç tarafı, doktora sahibi A. Bakır – veya Marmara Üniv. Türkiyat Enstitüsünde onu yönlendirenler – tam da bu sahteciliği, Yazıcızade’nin “Türklük tarihi” açısından büyük değerine işaret etmek için kullanmışlardır. İbn Bibi Oğuz boylarından, Türklerden, Türkmenlerden söz etmemiş, buna karşılık Yazıcızade, muhtemelen daha yüksek bir “Türklük şuuruna” sahip olduğu için, bunları eklemek gereğini duymuştur.


4 Kasım 2018 Pazar

Oğuzların 24 boyunu nereden biliyoruz?


Oğuz boylarına ilişkin eldeki en eski yazılı kayıt, Kaşgarlı Mahmud’un 1072 dolayında yazdığı Divan-i Lugati’t-Türk’te elyazmasının 40. sayfasında verilen 22 “şube” listesidir. Kaşgari bunların 22.cisi olan Çarukluğ’ların “sayıca az” olduğunu ve “damgalarının bilinmediğini” belirtir. Nitekim bu isme diğer kaynakların hiç birinde rastlanmaz. Öbür 21 isim aşağıda anacağımız kaynaklarda tekrarlanır.[1]
İkinci kaynak Reşidüddin Hemedani’nin 1310 yılı civarında yazılmış olan büyük ansiklopedik tarih külliyatı Camiü’t-Tevarih’te verilen 24 boy listesidir.[2] Sonraki iktibasların hepsinin ilk kaynağı bu eserdir, zira Kaşgari’nin eseri daha eski olmakla birlikte 20. yüzyıla dek hemen hiç bilinmemiş ve ilim dünyasınca tanınmamıştır. Reşidüddin’in eseri ise İslami kültür tarihinin en iddialı yayın projelerinden biridir; olağanüstü kalitede minyatürlerle bezenmiş çok sayıda nüshası Arapça ve Farsça olarak üretilip İslam dünyasının dört yanına dağıtılmıştır. Ancak hemen akabinde değişen siyasi koşullar nedeniyle bunlar toplatılıp imha edilmiş olduğundan, Reşidüddin’in verileri daha çok ondan aktaran üçüncü şahısların eserleri aracılığıyla duyulmuştur.
Reşidüddin’i biraz tanıyalım. Ünlü bir Yahudi hekimin oğludur. Otuz yaşından sonra İslam dinine geçip, art arda üç İlhanlı hükümdarının kudretli başveziri olmuştur. İktidarı dönemi, Türk ve İslam tarihinin kritik bir dönüm noktasına denk gelir. 1295’te İlhanlı hükümdarı Gazan Han Moğol atalarının dinini terk ederek İslam’ı benimser. Önceki dönemde çeşitli mevkilere gelmiş olan gayrimüslimler devlet görevlerinden tasfiye edilirler. Hemen akabinde, yaklaşık 230 yıldan beri hemen hiçbir yazılı kaydı bulunmayan Türk dili, Kütahya ve Konya’dan Tebriz’e, Semerkant’a, Hive’ye ve Kahire’ye uzanan coğrafyada, çok kısa sürede hayret edilecek kadar bol ve çeşitli yazılı literatür üretmeye başlar. Siyasi ve ideolojik bir çağ dönümünü temsil eden bu olaylar sırasında Moğol devletinin başında bulunan Reşidüddin’in oynadığı rol, varsa, nedir? Cevabını bilmiyorum. Literatürü epey taradığım halde bu konuda dişe gelir bir şey söyleyene rastlamadım.
Reşidüddin tarihi Türklerin atası olan Ölcey/Olcay Han’ı, tek tanrı dinini benimseyen Oğuz Han’ın babası Kara Han’la savaşmasını, dünyayı fethetmesini, devleti üç büyük oğlu Gün, Ay, Yıldız ile üç küçük oğlu Gök, Dağ, Deniz arasında paylaştırmasını, 24 Oğuz boyunun bu altı oğuldan türeyişini anlatır. Anlatı mitolojiktir; Tevrat’ın, Şehname’nin ve Hint destanlarının (ve mesela Ermeni müverrih Horenli Movses’in) tarzını andırır. Hükümdarlar bin yıl yaşar, keramet sahibi evliyalara danışır, dillere destan şölenler tertiplerler.
Mitolojilerin altında yatan siyasi/ideolojik mesajları yorumlama becerimiz, bugün mesela yüz yıl öncesinin tarihçiliğine oranla çok gelişmiş bulunuyor. Mesela Oğuz’un tek tanrı dinini seçip bu yüzden babasıyla kavga etmesi ile, Reşidüddin’in patronu olan Gazan Han’ın İslam’ı seçmesi arasındaki ilişki nedir? Neden Moğolca bir isim olan Ölcey/Olcay Türklerin atası olarak gösterilmiştir ve bunun, Gazan Han’ın oğlu ve halefi olan Ölceytü/Olcayto ile benzerliği tesadüf müdür? Nihayet Oğuzların 24 boyu ile İsrailoğullarının 12 boyu arasındaki aritmetik paralelliğin anlamı nedir? Dönemin Fars, Arap, Rum, Ermeni, Yahudi ve hatta Kürt tarih literatürünü biraz olsun tanıyanlar, bu soruların anlamlı sorular olduğunu bilir. Ne yazık ki Reşidüddin tarihi hakkında işin bu yönüne yoğunlaşan ciddi bir akademik çalışma bulamadım.
1316’dan sonra Reşidüddin’in Ölceytü’yü öldürtmekle suçlanıp idam edildiğini, anısının lanetlendiğini, cesedinin ise İslam mezarlığından çıkarılıp Yahudi mezarlığına gömüldüğünü belirtelim.
“24 Oğuz boyu” efsanesini Türkçede tanıtan asıl kaynak, Yazıcızade Ali adıyla tanınan müellifin II. Murat döneminde (1421-1451) kaleme aldığı Tevarih-i Al-i Selçuk adlı Türkçe eseridir.[3] Eser yazmasının 3a sayfasında Yazıcızade Camiü’t-Tevarih’e ismen atıfta bulunarak Reşidüddin’in verdiği efsanevi anlatımı aynen aktarır. Konuyu Türkiye’de popüler bilince taşıyan kilit halka, kendi çağında büyük yaygınlık kazanan bu eser olmalıdır. Yazıcızade’den önceki Türkçe tarihlerde ve mesela İbni Bibi’nin Farsça Selçuklular tarihinde Oğuz boylarının adı anılmamıştır. Buna karşılık Yazıcızade’den sonraki kuşakta, Fatih Sultan Mehmet döneminde yazılan sayısız manzum ve mensur tarih anlatısında, en azından Kayı ile Kınık’ın adları rutin olarak anılır.
Konunun 1420-30’larda gündeme gelmesinin tesadüf olmadığını düşünüyorum. Ne yazık ki bu konuda sistemli bir araştırma yapmaya henüz vaktim ve iştahım olmadı. Ama Timur işgali ve Ankara yenilgisi ile büyük bir şok yaşayan Osmanlı’nın, hemen sonraki yıllarda “Oğuz-Türkmen” kökenlerini vurgulamaya başlamasında anlaşılmayacak bir yan olduğunu düşünmüyorum. Kendine – efsanevi de olsa – bir Oğuz şeceresi yakıştırması aynı ideolojik programın bir parçası olmuş olsa gerekir. Anadolu coğrafyasına tuz biber gibi serpilen Kınık’lı, Kayı’lı, Avşar’lı, Kargın’lı yer adları da tastamam aynı dönemin eseridir. Daha önce de belirttiğim gibi bu isimlerin Anadolu haritasındaki dağılımı, neredeyse bire bir olmak üzere, Osmanlı devletinin 1451 yılındaki egemenlik alanına denk gelir.
Son olarak, Oğuz boylarıyla ilgili en çok tanınan eser, 17. yy’da bugünkü Özbekistan’da Hive Hanı olan Ebülgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Terakime adlı Farsça eseridir. Bu eser de Oğuzların 24 boyuna ilişkin bilgileri, yine isim vererek, Reşidüddin Tarihinden aktarır. 1726’da Fransızcaya ve daha sonra diğer Avrupa dillerine çevirilmiş, 1864’te Ahmet Vefik Paşa tarafından Türkçe çevirisi yayınlanmıştır. Dolayısıyla modern dillerde Oğuz boylarına ilişkin kayıtların hemen hepsi kaynak olarak bu eseri gösterirler. Oysa Ebülgazi’nin katkısı Reşidüddin’i iktibas etmekle sınırlıdır.
*
Bu isimli boylar herhangi bir tarihte gerçekten var mıydı? Mümkündür. Hatta muhtemeldir. 12 + 12 simetrisi hiç şüphesiz mitolojiktir. Ama sahada gerçekten var olan birtakım isimleri, biraz zorlamayla 24’e yuvarlamak zor bir iş olmasa gerek.
Bu boyların mahiyeti neydi? Muhtemelen dünyadaki benzerlerinin pek çoğu gibi siyasi nitelikte bir bölünmeydi. Oğuz beyleri, şu veya bu nedenle, şu veya bu tarihte birtakım şubelere ayrıldılar. Bunların uyrukları, bağımlıları, yancıları ve hatta köleleri bir müddet o şube isimleriyle anıldılar. Hatta belki o şubeler çoktan işlevini kaybettikten sonra da, eski zaman şubelerinin adını kullanarak güç ve itibar kazanmaya teşebbüs ettiler.
O boylar Türkiye’nin kolonizasyonunda bir rol oynadı mı? Sanmıyorum. 1420’lerden önce bilindiklerine, ya da siyasi organizasyonda bir rol oynadıklarına dair elimizde en ufak bir kanıt yok. Olanların tümü 1420 veya 1450 sonrasına aittir.
Peki ya Avşarlar?... Halen Türkiye’de “Avşar” kimliğini taşıyanların tümü bildiğim kadarıyla İran’da “Avşar” lakaplı Nadir Şah’ın takipçileri olup 1747’den sonra Osmanlı’ya iltica edenlerin soyudur. Aralarında Kürd’ü ve Türkmeni vardır. O tarihten önce Türkiye’de Avşarlık iddia eden kimse var mıydı? Bilmiyorum. Somut vaka bilen varsa haber versin.
Peki ama Dede Korkut?... Elimizdeki Dede Korkut destanı nüshalarında Dedenin Bayat boyundan olduğu yazılıdır. Ancak daha eski anlatılarda Korkut Ata tüm Oğuz öykülerinin ortak efsane motifi olarak görünür. Eldeki nüshaların ise muhtemelen 14. yüzyıla ait bir sözlü destanın, çok sonradan, belki 17. veya 18. yy’da uyarlanarak yazıya aktarılmış biçimi olduğunu unutmamak gerekir.



[1] 21 boy Kınık, Kayı, Bayındır, Yıva, Salur, Avşar, Beğdili, Büğdüz, Bayat, Yazır, Eymür, Karaevli, Alkaevli, İğdir, Yüregir, Dodurga, Ulayund, Düger, Beçenek, Çavuldur ve Çepni'dir. Sonraki anlatılarda bunlara Kızık, Kargın ve Yaparlı eklenir.
[2] Bkz. Faruk Sümer “Reşidüddin Oğuznamesi” http://dtcfdergisi.ankara.edu.tr/index.php/dtcf/article/view/4318 . Reşidüddin Tarihinin Oğuz efsaneleriyle ilgili bölümünün 2016’da Tufan Gündüz tarafından yapılan Türkçe çevirisi mevcuttur. Batı yayıncılığı eserin daha çok sanat yönüyle ilgilenmiş görünüyor: Stella Blair’in 1995’te yayınladığı kısmi faksimile için Amazon’da 667 sterlin fiyat buldum. Batı dillerinde çevirisinin izine rastlamadım.
[3] https://media.turuz.com/Turkologi/Tarix/2011/282-Yazichizade_Alinin_Selcuqname_Adli_Eserinin_Edisyon_Kritiqi_(Girish-Metin-Dizin)_(Abdullah_Bakir)_(Istanbul-2008).pdf 

30 Ekim 2018 Salı

Osmanlı köle sever


Her toplumda seçkinler aristokratlaşma eğilimi gösterir. Seçkin (yani elit) demek, yetenekle, beceriyle, şansla ya da zorbalıkla, çok insanın hayatını belirleyecek kararlar verme pozisyonuna gelmiş kişi demek – bakan, komutan, fikir ve moda önderi, para babası, mafya babası, halk kahramanı, alim ve saire. Bunlar mesela yalınayak köylüyken oraya gelmiş olabilir, ya da aileden servet ve itibara varis olabilir. Elit olmak için aristokrat olmak gerekmez. Mantıken gerekmez yani, uygulamada bazen gerekebilir.
Aristokratlaşmak demek seçkinlerin kendini kapalı bir zümre ya da sınıf olarak tanımlaması demek. Yani giriş bariyerlerini yükseltmek; “içeriden” olmayanlara kapıları kapatmak. Nasıl yapılır? Umumiyetle son derece sofistike, taklidi güç birtakım toplumsal normlar oluşturulur. Bunlar kırk yılda zor öğreneceğin şeylerdir; bilmeyene “hop birader damsız girilmez” denip kapılar kapatılır. Fiiliyatta bunun anlamı elit pozisyonların elit aile çocuklarına tahsis edilmesidir. Bir “seçkinler kültürü” yaratırsan, kaçınılmaz olarak “iyi aile çocukları” üretmiş olursun. Bir sonraki kuşakta elit pozisyonlara onların gelmesini eşyanın tabiatına uygun sayarsın.
Eski Avrupa’da yağma ve çapul yoluyla arazi edinmiş ya da parasıyla zengin olmuş insanların kont, lord, dük gibi unvanlarla altsoylarını güvenceye almaları tipik bir aristokratlaşma örneğidir. Eğitimi elit pozisyonları için başlıca norm haline getirdikten sonra Harvard’ın fiyatını uçuk seviyelere çıkarmak bir başka aristokratlaşma modelidir. “Haza İstanbul beyefendisi” sıfatına layık görülen kişileri övüp beğenmek tipik bir aristokratçılık vakasıdır.
İmdi, aristokratlığın fazlası zarardır. Bunu herkes bilir. Kapıları kapatınca dışarıdaki akıllı, hırslı, yetenekli insanların öne çıkmasını önlemiş olursun. Seçkin babanın evladı genellikle vasata meyleder. Mirasyediden hayır gelmez. Aristokrasinin katılaşması bu nedenle toplumlara durgunluk ve beyin ölümü getirir. Bir süre sonra kapı dışında birikenler patlar, şatoları yakıp sahiplerini boğazlarlar. Barbarlar kazanır.
Lakin bir miktar aristokrasi iyi bir şeydir. Demokrasi çağında, hele Türkiye gibi avamperverliğin ibadet sayıldığı toplumlarda bunu söyleyen dayak yer gerçi, ama gerçek budur. Birkaç sebeple öyledir.
Birincisi insan tabiatı. Onca hırs, kavga, emekle bir yerlere gelmişsin; evladına bir gelecek sağlayamayacak olduktan sonra neye yarar? Gücünün ve itibarının en azından bir kısmını özelleştiremiyorsan zaten motivasyon ortadan kalkar, sinik ve ilkesiz olursun. Günü kurtarmaktan başka derdin olmaz. İtibar, eğer kalıcıysa değer taşır. Ya da kalıcıysa daha fazla değer taşır diyelim.
İkincisi kültür. Yani sanat, zarafet, üslup, edep, gusto, öyle şeyler. Bunlar elit zümrenin kendini dışarıdakilerden korumak için tel tel ördüğü kozadır. Her çağda ve her diyarda öyledir. Medeniyet dediğin de bundan başka bir şey değil zaten. Bunlar olmasa geriye güç mücadelesinin kanlı ve yırtıcı dişlerinden başka şey kalmazdı.
Üçüncüsü ve en önemlisi özgürlük. Bakın bu konu mühim. Boşuna hayal kurmayın: bir miktar aristokrasi olmadan özgürlük olmaz. Kıçı açık insan özgür olamaz; mevzi kazanmak ve yerini korumak için her gün vahşi hayvanlarla boğuşmak zorunda olan insan da özgür olamaz. İnsan yaşamında aklın ve vicdanın özgürlüğünü ön plana çıkarabilmek için dayanacak bir yerin olması lazım; toplumsal konumundan ve itibarından az çok emin olman lazım. “Bugün güçlü olanın hoşuna gitmezsem mahvoldum, yalınayak geldim yalınayak giderim” diye düşünen insanın özgürlük gibi bir lüksü olamaz.
Eğer bir miktar aristokrasi yoksa toplumda sadece o gün güçlü olanın borusu öter. Dün ve önceki gün güçlü olanların evlatları hala oradaysa, “dur bakalım hemşo, o iş senin bildiğin gibi değil” deme ihtimali – belki, bazen – olabilir.
Demek ki neymiş? Aristokrasinin fazlası zarar, azı da zararmış. Ölçü lazımmış.
*
Osmanlı devletinin temel içgüdüsü her türlü aristokrasinin üremesini ve kök salmasını önlemektir. Sadece ulema sınıfında (yani medrese mezunu alim ve fakih zümresinde) ırsi bir aristokrasinin ortaya çıkmasına göz yummuş ya da yummak zorunda kalmıştır; fakat onların devlet yönetiminde etkili olmasına izin vermemiştir. Asıl yönetici olan askeriye sınıfında ve daha sonra güçlenen sivil kalemiyede her zaman toplumun en alt tabakalarından gelenler tercih ve teşvik edilmiştir. Paşaların büyük çoğunluğu, herhangi bir ailevi geçmişi olmayan türediler ve kariyer memurlarıdır; bir kısmı satılmış köledir, Hıristiyan reayadan devşirilmiş esirdir, ya da yabancı sığınmacıdır. Belli bir asgari eğitim düzeyi gerektiren sivil bürokrasinin 19. yy’da öne çıkmasıyla beraber şehirli alt-orta sınıflar biraz daha avantajlı konuma geçer. Ama o zaman bile devlet, hazır eğitimli adam almaktansa elemanlarını meslekte eğitme yolunu seçmiştir. Yıldırım Bayezid’den sonra padişahlar asla soylu aileden kız almamış, soyu sopu belirsiz cariyeleri tercih etmiştir. Neme lazım, saltanata rakip çıkar.
Cumhuriyet rejiminin bu kadim geleneği aynen sürdürdüğünü görüyoruz. İki kademeli 1913/1923 devriminin ana iddiası, son devir Osmanlı’nın “monşerleşmiş” elit kadrolarını tasfiye etmektir. (Ondan sonraki otuz yıl boyunca Paris, Nis, Viyana, Kahire ve Beyrut, düşkün Osmanlı zadeganıyla dolup taşar.) Tek parti döneminde yetişen nispeten iyi eğitimli ikinci kuşak kadrolar 1960 ihtilalinden sonra acımasızca biçilir. Hasbelkader devlet teşkilatında kalmış nitelikli kadroların tamamını 12 Eylül rejimi tasfiye eder. (Öyle ki, ülkenin açık farkla en iyi elit okulu olan Robert Kolej’den benimle aynı yıl mezun olan 190 kişiden sadece bir veya ikisi kamu sektöründe iş bulur.)
Bugün olup bitenler de aynı geleneğin devamıdır. 1980 sonrasında yurt dışında eğitim gören ya da yurt dışından esen rüzgarlardan etkilenen ikinci ya da üçüncü kuşak burjuva çocuklarının neredeyse tamamı kamudan ve yüksek eğitim kurumlarından atılmıştır. Gezi parkında birtakım çocukça protestolar yapmak ya da yurt dışına iltica etmekten başka seçenek bırakılmamıştır. Yerlerine, elit kökenli olmamak dışında ortak paydaları olmayan yeni kadrolar atanmıştır. Hiç merak etmeyin, otuz sene sonra onların da suyu kaynar.
Osmanlı köle sever. Eski zaman Avrupa’sı gibi perukalı soytarılara, kibarzadelere prim vermez. Osmanlı’nın simgesi, okuması yazması olmayan ama padişaha sadakati sayesinde müşir ve paşa rütbesi kazanıp imparatorluğun en güçlü adamlarından biri olan Yedi Sekiz Hasan Paşa’dır.
*
Niccolò Machiavelli tüm zamanların en parlak siyasi düşünürlerinden biridir. Titiz ve çalışkan bir tarihçidir. Devrimci Floransa cumhuriyetinde 14 yıl kadar üst düzey devlet görevlerinde bulunduktan sonra rejim değişikliğinde hapsedilmiş ve işkence görmüştür. 1513 yılında hapisten kurtulduktan hemen sonra yazdığı Hükümdar adlı eserinin 4. başlığında Fransa ile Türkiye’yi kıyaslar. Yüz yıldır girdiği her savaştan galibiyetle çıkan ve zaten uçsuz bucaksız olan imparatorluğunu iki katına çıkarmanın eşiğinde duran Osmanlı’nın, uzun vadede kaybetmeye mahkum olduğu kanısını dile getirir.
Şöyle: (Çeviriyle uğraşamayacağım, kusura bakmayın.)
“The principalities of which one has record are found to be governed in two different ways: either (1) by a prince, with a body of servants, who assist him to govern the kingdom as ministers by his favour and permission; or (2) by a prince and barons, who hold that rank by inheritance and not by appointment by the prince. Such barons have states and their own subjects, who recognize them as lords and have a natural loyalty to them. Those states that are governed by a prince and his servants respect their prince more, because in all the country there is no one who is recognized as having greater power than him. If they show respect to another, they do it as to a minister and official to whom they do not bear any particular loyalty.
The examples of these two governments in our time are the Turk and the King of France. The entire country of the Turk is governed by one lord, the others are his servants. He divides his kingdom into regions, and sends different administrators there. He shifts and changes them as he chooses. But the King of France is placed in the midst of an ancient body of lords, acknowledged by their own subjects and loved by them. They have their own rights, and the king cannot take these away except with some risk of rebellion. Therefore, there would be great difficulties in seizing the state of the Turk, but, once it is conquered, great ease in holding it. The causes of the difficulties in seizing the kingdom of the Turk are that the invader cannot be called in by the princes of the kingdom. Nor can he hope to be assisted in his designs by the rebellion of those whom the prince has around him. This arises from the reasons given above. His ministers, being all slaves and servants, cannot be easily bribed, and one can expect little advantage from them when they have been bribed, as they cannot carry the people with them. Hence, he who attacks the Turk must bear in mind that he will find him united, and he will have to rely more on his own strength than on the rebellion of others. But, once the Turk has been conquered in the field in such a way that he cannot replace his armies, there is nothing to fear but the family of this prince. Once they are killed, there remains no one to fear. The others have no credit with the people, and as the conqueror did not rely on them before his victory, so he ought not to fear them after it.
The contrary happens in kingdoms governed like that of France. One can easily enter there by gaining the cooperation of some baron of the kingdom for one always finds dissatisfied barons who desire a change. Such men, for the reasons given, can open the way into the state and make the victory easy. But if you wish to hold the kingdom afterwards, you meet with infinite difficulties, both from those who have assisted you and from those you have crushed. Nor is it enough for you to have destroyed the family of the prince, because the lords that remain make themselves the heads of fresh movements against you. Because you are unable either to satisfy or destroy them, that state is lost whenever time brings the opportunity.
Now if you will consider what was the nature of the government of Darius, you will find it similar to the kingdom of the Turk. Therefore it was only necessary for Alexander, first to conquer him in battle, and then to take the country from him. After the victory, Darius being killed, the state remained secure to Alexander for the above reasons. And if his successors had been united they would have enjoyed it securely and at their ease, for there were no rebellions raised in the kingdom except those they caused themselves.
But it is impossible to easily hold states constituted like that of France. Hence there were frequent rebellions against the Romans in Spain, France, and Greece, because of the many principalities there were in these states. As long as the memory of them lasted, the Romans always held an insecure possession. However, with the power and long continuance of the empire, the memory of them passed away, and the Romans then became secure possessors. And later when the states fought amongst themselves, each one was able to attach to himself his own parts of the country, according to the authority he had assumed there. The family of the former lord had been destroyed, and so none other than the Romans were acknowledged.
When these things are remembered no one will wonder at the ease with which Alexander held the Empire of Asia. And none will wonder at the difficulties which others have had to keep an acquisition, such as Pyrrhus and many more. This is not caused by the ability of the conqueror, but by the lack of uniformity in the subject state.”