17 Ocak 2017 Salı

Dinler tarihini özetle bana küçük çekirge

S- Hıristiyanlık bir bireysel vicdan öğretisine götürdü, islam götürmedi diyorsun. Burada bir tarafgirlik izi mi görüyoruz?

C- Hayır, zaman ve zeminle sınırlı bir gözlem sadece. Hıristiyanlık nispeten daha sofistike bir şehirli ortamda doğdu; üç yüz yıl muhalefet hareketi olarak kaldı. Bunların etkisini göz ardı edemeyiz. “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Allahın hakkını Allaha verin” diyen İsa ile, pratikte “ben Sezar’ım ve Allah benden sorulur” diyen Muhammed arasında far yok da diyemeyiz.

Ancak Sezar’ı yanına aldıktan sonra Hıristiyanlığın vardığı nokta da belli. Taassup ve zulümde kimseye pabuç bırakmamışlar.

Mutlak iman fikrinin kaçınılmaz olarak getirdiği ahlaki çürümeden söz ediyoruz burada, şu din ya da bu din değil mevzu. Kuran üzerinde özellikle durmamın nedeni, o metinde mutlak imandan ahlaki tükenişe giden yolun nispeten net bir şekilde ifade bulmuş olmasıdır. Yoksa verecek başka örnek çok. Mesela bir dinî özgürleşme çağrısı olarak başlayıp köylülere, Yahudilere, Türklere karşı korkunç bir nefret çığlığına dönüşen Luther. Mesela en yakın müttefiki ve teorisyeni Servetius’u idam ettiren Calvin. Mesela otoriteye karşı bir bireysel vicdan baş kaldırışı olarak başlayıp, Amerika’da bir riya ve taassup rejimine dönüşen Püritenler. Mesela fakir hacılara hastane kuruyoruz diye başlayıp Rodos ve Malta’da mafyavari bir korsan örgütüne dönüşen Sen Jan şövalyeleri. Mesela bir eğitim ve propaganda çalışması olarak başlayıp militan bir siyasi nüfuz cemaatine evrilen Jezüitler. Ne Mormonlar muaftır o dönüşümden, ne İsmaililer, ne Dürziler ne de Lübnan Marunileri. Budizm gibi bir mutlak sükûnet ve işe dönüş öğretisi bile Sri Lanka’da Myanmar’da devlet ve kitle zorbalığının adresi olabiliyorsa düşün artık.

S- Nedir bu örnekleri birleştiren ortak payda?

C- Mutlak hakikate sahipsen ahlaklı kalamazsın. Tıpkı mutlak iktidar gibi, mutlak hakikat çürütür.
Evrenin en korkunç canavarıdır, kuşkudan arınmış insan.


16 Ocak 2017 Pazartesi

Teşkilatı Mahsusa

Milli Mücadele’ye yön veren direniş hareketinin, Cihan Harbi sona ermeden muhtemelen Enver öncülüğünde örgütlendiği anlaşılıyor. Yenilgi ihtimali hesaba katılmıştır; yenilginin 1912-13 Balkan Savaşı’ndaki gibi topyekûn hezimete dönüşmemesi için hazırlık yapılmıştır. Özellikle 1918-1919 kışına ilişkin anlatıları dikkatli bir gözle okursanız teşkilatlanmanın izlerini net olarak görebilirsiniz. [Mesela sekiz on yıl önce İletişim’den Afyonkarahisarlı Mehmet Şükrü Bey’in anıları; yine o ara yayınlanan Orhan Kemal’in babası Abdülkadir Kemali Bey’in biyografisi; Rauf Orbay’ın Cemal Kuntay tarafından derlenen beş ciltlik anıları, özenle okunmak kaydıyla, çok bilgi içerir.]

Tarih yazımı açısından ilginç olan soru şu; Mustafa Kemal Paşa bu teşkilatın başına hangi tarihte geçti? Mesela Filistin cephesinden uzaklaştırıldığı 1917 yazında, ya da yeni veliahtın siyasi mihmandarlığına atandığı 1917 Aralığında, karanlık noktalarla dolu bir “tedavi” için Viyana’ya gittiği 1918 Mayıs-Haziranında, ya da Ahmet İzzet Paşa kabinesinde Harbiye Nezareti talep ettiği 1918 Ekiminde işin içinde miydi? Talat Paşa kabinesinin istifasından kısa bir süre önce, Mustafa Kemal’in en yakın siyasi müttefikleri olan Fethi ve Rauf Beylerin “taze kan” olarak Meclisi Mebusan’a dahil edilmelerinin sırrı neydi?

1919 Mayısından 1922 Eylülüne uzanan süreç esas itibariyle Mustafa Kemal’in Enverci kadroları tasfiye ederek iktidarı ele geçirmesinin sürecidir desek çok yanılmış olur muyuz?

Enver’in 1921-22’de Moskova’dan eşine yazdığı mektupları geçen sene Bardakçı yayımladı. Can alıcı konuları çoğu zaman kapalı bir dille yazmış. Ama sorgulayıcı bir gözle okuyunca şunlar anlaşılıyor. 1. Almanya’dan Mısır ve Afganistan’a uzanan bir coğrafyada, Komintern modeli üzerinden bir ihtilal teşkilatı kurma çabasındalar. 2. Anadolu’ya dönüp teşkilatın başına geçmek için Mustafa Kemal’in tökezlemesini bekliyor. Belli ki Ankara’da kilit bazı şahsiyetler MK’den çok Enver’e bağlı, ya da ikili oynuyorlar. 3. Londra Konferansında (1921) Ankara rejimi İngiltere ile anlaşacak olursa, Moskova’nın desteği ile darbe yapıp idareyi ele alma hayali kuruyor.

Bugünü anlamak açısından da büsbütün alakasız değil bunlar.


15 Ocak 2017 Pazar

Hikmet incileri 4

TRT 3 günlükleri
Son zamanlarda çığırından çıkan bir trend: Bir Allahın kulunun hatırlamadığı Danimarkalı besteciler saati.
Unutulmasında sonsuz fayda bulunan kadın besteciler saati. Berbat-ötesi Meksikalı besteciler şöleni. Vb. Maksat nedir belli değil. Saygun ve Muammer Sun’dan beteri varmış dedirtmek mi acaba?

Rıza yaşı
Romeo’ya aşık olup intihar ettiğinde Juliet henüz on dördünde değil. Baba Capulet: “She hath not seen the change of forteen years / Let two more summers wither in their pride / Ere we may think her ripe to be a bride.” Annesi o yaşta doğurmuş bile: “By my count, I was your mother much upon these years that you are now a maid.”

Görkem
Let two more summers wither in their pride ─ Shakespare’den başka kimse döndüremezdi o mısraı. “Bırak iki yaz daha tüketsin şaşaasını” mı desek? “Görkemini” mi desek? Yok, olmaz. Pride’da on üç yaşa yakışır gözü kapalı özgüven var. Wither’da, yaşlı adamın acımasız gerçekçiliği. Çevir bakalım.

Aristokrasi
Serpukhovski ile Vronski’nin konuşması, Anna Karenina’dan: “Çünkü onların paralarından gelen özgürlükleri yok, doğuştan da özgür değiller. Onlar bizim gibi güneşe yakın doğmadılar. Parayla ya da unvanla satın alınabilirler.

Ayakta durabilmek için inanmadıkları bir fikrin fedaisi olabilirler; çünkü varoluşlarının başka dayanağı yoktur. …. ikimiz onlardan üstünüz, çünkü bizi satın almak olanaksızdır. Satın alınamayan insanlara her zamankinden çok ihtiyacımız var.”

Sene 1890’lar, Rusya.

Refik Erduran
Orijinal bir insandı, nesli tükenenlerden. Derinliği yetersizdi. Zeus günahlarını affetsin.

Sınıfsal belirteç
Bir arkadaş yaptı kamuoyu yoklamasını, bilimsel olmayan yöntemlerle. “De, da’ları ayrı yazamayan biriyle birlikte olmayı düşünür müsünüz?” Kadınlarda cevap oybirliği ile hayır. Erkekler daha umursamaz havalarda.
Ne sonuç çıkarıyoruz? Demek ki kadınlar sınıfsal belirteçlere daha duyarlı.

Masum olmayan soru
Yeni Anayasa altında iktidara gelecek ilk cumhurbaşkanı kim olur acaba?

Güdümlü piyasalar
Çin’de geçen sene dev prodüksiyonlu bir Mao filmi çıkarmışlar, vatan millet, al bayrak vb. Milli hisler coşmuş, bütün gişe rekorları kırılmış, Terminator’a fark atmış. İşin aslı sonra anlaşılmış. Meğer sinemalar amirin gözüne girmek için Mao bileti satıyor, vatandaş gelip bileti elle düzelttiriyor, yan salondaki filmi seyrediyor.

Türk haklı Çinliden daha mı akılsız dersiniz? Vatan millet gösterisini gerçekten satın alıyor mudur, yoksa satın alır gibi mi yapıyor?


14 Ocak 2017 Cumartesi

Hikmet incileri 3

Sulutekne Tepesi
Watership Down ( Watership Tepesi?) yazarı Richard Adams vefat etmiş. Bütün gazeteler “çocuk kitabı” diyor. Pek değil aslında, her yaş için etkileyici bir kitap; bir siyasi alegori. Ben 34 yaşımda okumuş “vay” demiştim.

Tutsak tanrıça


İştar Gözaydın’ı da tutuklamışlar. Tanıdığım en cabbar insanlardan biridir. Haddini bildirir bu densizlere tahminimce.
Medeni kanattan gelip, din, diyanet, muhafazakârlık konularına sakin ve akılcı bir açıdan bakmayı deneyen ilk akademiklerden biriydi, ta 15-20 yıl önce. Böyle birini kim ve neden esir alır, düşündükçe aklıma gelenler beni korkutuyor.

Akademik
Türkçe kullanımda “akademisyen” yerleşti, ama ben bir türlü alışamıyorum. Akademisyen diye, benim bildiğim, Fransız Akademisi’ne, ya da ona kıyasla Sovyetler Birliği ve sairede oluşturulan Devlet heyetlerine mensup olanlara denir. Üniversite anlamında akademinin üyeleri akademik’tir.
Mamafih halk akademisyen diyorsa bir süre sonra ayak uydurmaktan başka çare yok.

Kayıp akrabalar
Marx, Markus soyu demek. Markus burada muhtemelen işaret, simge, alamet ya da nişan. Karl eğer “yiğit” demekse, Yiğit Alemdar diye çevirebiliriz sakallının adını, biraz geniş bir yorumla.

Ayın, lam, mim
Arapça ˁalem “işaret, simge, anlamlı iz”. Dolayısıyla “bayrak, sancak”. ˁilm “bilim”, yani anlamlı işaretlerden sonuç çıkarma sanatı. Uzun a ile ˁâlem “dünya”. Ama bilhassa “anlamla donatılmış dünya”; Yunanca tam karşılığı kosmos, düzenli dünya, kaos’un zıddı.

Bir felsefe kitabı yazılabilir üç kelime üzerinden. Her bilim özünde semiyoloji midir? Epistemoloji Kozmolojiden ayrılabilir mi? vb.

Pek yakında sinemalarda
1848’den beri tam 168 yıldır kapitalizmin batmasını bekliyorlar, bu yıl olmadı önümüzdeki yıl kesin. “Kapitalizmin yapısal krizinin içinde mali krizle belirginleşen dönüşümler 2017’de hızlanacak.” Mış. İnşallah.
Mesih’i de bekliyorlar iki bin senedir, hala gelmedi.

Ateşten gömlek
Aslı Erdoğan, ı-ıh, taşıyamadı. Taşıyamazdı. Necmiye Hanım daha olgun. Kürtlerin vekarı hiç birinde yok.



13 Ocak 2017 Cuma

Ulus devlet

Ulus devletin mazereti ne? “Demokrasi” işin tıraş kısmı. Asıl gerekçe, yurttaşların güvenliğini sağlamak. Peki bu işlevi yerine getirmeye devam edebilir mi? Küreselleşen ekonominin, küreselleşen finansın, küresel iklim krizinin ve küresel iletişim ürettiği tehditler karşısında zor görünüyor.

Belki eşkıyalığı öne çıkarıp bir müddet daha direnmeyi deneyecektir, şekil bir a’daki gibi. Uzun vadede şansı yok.

Karşılaştırınız: 1750 – 1850’ler arası Osmanlı diyarını saran irili ufaklı derebeyi hanedanları. 20. yy ortalarına dek Çin’de hüküm süren yerel warlord’lar. Hindistan’da İngiliz yayılmasına direnemeyen sayısız mikro-padişahlık.


Bir zamanlar haşmet ve devlet sahibiydiler; hatırlayan bile kalmadı garipleri.

12 Ocak 2017 Perşembe

Avrupa'nın yarık yeri

Karadağ’ın kıyısında, kayalara tutunmuş yengeçler gibi dizili birkaç güzel yer var. En çarpıcı olan Kotor, Avrupa’nın en kusursuz tarihi kasabalarından biri, eski İtalya’nın damıtılmış özü. Daha güneyde, sivri bir kayanın ucuna binmiş Ulcinj. Müstahkem bir adacık üzerinde Sveti Stefan, şimdi kibirli ve ruhsuz bir otele çevirdiler. Sahilin arkası ayrı bir dünya. Müslüman Arnavut köyleri ─ camiiyle, evlerin dağılımıyla, bildiğin Anadolu.


Adriyatik boyunca kama gibi saplı o hat Avrupa’nın yarılma hattıdır. Güneye doğru daralır, Ulcinj civarında bir yerde jilet gibi incelip biter. Batı ile Doğu’nun, ya da Batı Avrupa ile Doğu Avrupa diyelim, bu denli keskin bir şekilde yan yana geldiği başka yer yok dünyada. Bir taraf Avrupa’dır, hatta çok Avrupa ─ aşırı Avrupa, idealize edilmiş bir İtalya. Öbür taraf Osmanlı, hatta biraz Bizans.

Dubrovnik ile Mostar, fayın iki yanında. İlki bir Avrupa rüyası.  Sadece Avrupa’da ─ ve Avrupa’nın her yerinde ─ görebileceğin mimari bütünlüğe, oligarşik özgüvene sahip. Sağlam, kalıcı, kolektif bir egemenlik duygusuyla dopdolu. Mostar ise, nasıl desem, Anadolu’nun en güzel kenti. Eski Bursa’nın, Amasya’nın, Mudurnu’nun kırılgan ve biraz derbeder güzelliğine sahip. Arabayla araları yarım saat.

İkisini birden ve ayrı ayrı algılamaktan aciz olanlara ne yazık! Onların ufuksuz ve karanlık hülyalarına teslim olan ülkelere ne yazık!

11 Ocak 2017 Çarşamba

Harari, Geleceğin Tarihi


Yuval Noah Harari, Sapiens. Son yılların en etkileyici kitabıydı galiba. Her okuyanın ufku açıldı, beyni sarsıldı. Konu şu: Afrika’nın bir köşesindeki önemsiz bir maymun türü nasıl oldu da yetmiş bin yıllık süreçte dünyayı ele geçirdi; evrene, evrime, biyolojiye meydan okuyacak duruma geldi? Bugün geldiği nokta nedir? Ufukta neler görünüyor? Parıltılı bir kitap, okumadıysanız okuyun bence. Hemen her sayfası çarpıcı tespitlerle, beklenmedik kontrataklarla dolu.

Yeni kitabı da iki-üç ay önce çıktı. İngilizcesine Homo Deus diye afili bir ad koymuşlar; [ben bu yazıyı yazarken Türkçesi de çıktı diye haber verdiler] halbuki İbranice orijinalinin adı daha mütevazı, Yarının Tarihi. İlki kadar güçlü bir eser değil. Daha ziyade oradaki bazı temaları geliştirmiş. Geleceğe ilişin öngörülerini ete kemiğe büründürmüş. Yayın evleri bazen böyledir, insana zorla kitap yazdırırlar.

Özetleyelim. İnsan evladının tarih boyunca üç temel varoluş sorunu vardı diyor: açlık, salgın hastalık, savaş. Bunlar 21. yy başı itibariyle hikâye olmuştur. Bugün obezlikten ölenler açlıktan ölenlerin bilmem kaç katı. İntihar edenlerin sayısı, savaş, cinayet, terörizm dahil şiddet kurbanı olanların iki katından fazla. Yeni bir çağa girdik mi? Girdik.

Yeni çağın ufkunda neler görünüyor? Üç ana konuya değinmiş Harari. Bir, ölüm problemini muhtemelen çözeriz diyor, otuz, elli yahut bilemedin yüz yıl içinde. Akla ziyan gelişmeler var o cephede; çözüm ufukta görünmeye başladı. İki, nöroloji ve psikiyatrideki atılımlar sayesinde mutluluk da artık problem olmaktan çıkacak. Derdin mi var? Attır bir hap geçsin. Üç, insan davranışlarını belirleyen algoritmalar konusunda akıl almaz ölçüde bilgi sahibi olduk. Google ile Facebook bugün seni senden daha iyi tanıyor, yarın neler yapacağını senden daha iyi tahmin edebiliyor. Dolayısıyla bireysel bilinç ne işe yarar diye sorgulayabiliriz artık. İnsan aklını ve insan duygularını insandan daha iyi taklit eden algoritmalar üretmek mümkünse, bilinç sahibi olmuş ya da olmamış ne fark eder?

Yo, hayır, hayal jimnastiği değil sadece. Bunların arkasından gelen soru çarpıcı. Eski dinlerin çöküşünden bu yana, insanlığın – daha doğrusu insanlığın öncü kesiminin – dini hümanizmdi, diyor Harari; “her şeyin ölçüsü insandır” diyen Batı icadı inanış. Peki, insan hayatını, insan mutluluğunu, insan bilincini, insanın özgür iradesini en üstün değer sayan bu anlayış, yukarıda sayılan gelişmeler karşısında ayakta kalabilir mi? Öngörülenler gerçek olur mu olmaz mı, bırak bir kenara. Bunların ihtimalinin belirmesi dahi yeterli değil midir, değerler sisteminde muazzam bir devrime?

Hümanizm bitti, insanlık yeniden eski dinlere dönecek gibi ham hayallere prim veren biri değil Harari. Neo-islami akımları birkaç cümlede harcamış. Komünizmin de çoktan denenip tükenmiş bir hümanizm varyantı olduğunu düşünüyor. Yeni çağın değerler sistemi ne olur? Bilme iddiasında değil, birkaç taslak düşünceyle yetiniyor. İnsan hayatına verilen değer düşecektir. Bireysel tercih fikri önemini kaybedecektir. Özgürlük? Çağ dışı bir kavram!


Çok karamsar oldu diyorsan o da problem değil. Attır bir hap, geçer.