23 Nisan 2014 Çarşamba

Okuma notları 4

  1993’te Texas’ın Waco kasabasında David Koresh adlı birinin lideri olduğu tarikat kampına FBI baskın düzenlemiş, 70 küsür kişi ölmüştü, hatırlar mısınız? New Yorker’ın 31 Mart sayısında o olaya ilişkin nefis bir yazı çıktı. (Malcolm Gladwell, “Sacred and Profane: How not to negotiate with believers”) İçinde felsefe var, din psikolojisi var, polis aptallığı var, trajedi var. Okunur.
  David tipik bir peygamber. “Oku!” demiş; Kutsal Kitabı okuyup, tartışarak kıyametin sırlarını çözmeye çalışmışlar. Kitapta haber verilen son peygamberin İsa değil kendisi olduğu kanısına varmış. Yaşı küçük çok sayıda eş almış. Müritleri dürüstlüğünü, insancıllığını öve öve bitiremiyorlar.
  Ötekisi bugün yaşasa sonu aşağı yukarı aynı olurdu herhalde. Üstelik soyadı da Koresh, bakar mısınız?

Okuma notları 3

“Dün gece bir grup arkadaşımla TUIK’in malum mutluluk araştırmasını konuşuyoruz. “En iyisi buraları bırakıp Sinop’a gidip yerleşmek” dedim. Madem Türkiye’nin en mutlu insanları Sinop’ta yaşıyor.”

Koskoca medyada matematik bilen bir kişi de mi çıkmaz? Nasıl sazan gibi atlarlar?

İstatistiğin birinci sınıfında öğretirler, örneklem nüfusu ne kadar düşükse, ortalamadan sapma ihtimali o kadar yüksek olur. Üç defa zar atarsan, ortalamanın 4’ten yüksek (çok mutlu) ya da 2’den düşük (çok mutsuz) çıkması olasılığı yüksektir. Yüz defa zar atsan, çaresi yok, ortalama 3.5 gelecek. Aynı nedenle, nüfüsü büyük olan iller ister istemez Türkiye ortalamasına yakın sonuç verir. Küçük iller ise, manik depresifler gibi, kah bir uçta, kah öbür uçta görünür.

Nüfusu bir kişi olan bir ilde “mutlu musunuz” diye sorduğunu düşün. Sonuçta iki ihtimal var, ya yüzde yüz mutluluk ya yüzde yüz mutsuzluk çıkar. Habercilerde bunu haber sanır.

Daniel Kahneman’ın Thinking Fast and Slow diye muhteşem bir kitabı var, bu tür akıl tutulmalarını irdeleyen. Son yıllarda okuduğum en iyi kitaptı galiba. Tavsiye ederim. Mesela İsrail Hava Kuvvetleri’nde, ödüllendirilen pilotların performansının neden düştüğünü, cezalandırılanların performansının neden arttığı ya da zeki erkeklerin neden kendilerinden daha az zeki kadınlarla evlendiğini öğrenirsiniz, ağzınız açık alır.

**************
“Eğer Erdoğan birinci ya da ikinci turda seçilirse hem başbakanlığı hem parti başkanlığı son bulacak (...) Gül de milletvekilliğinden önce Ak Parti genel başkanı seçilmeyi daha çok önemsiyor. Çünkü Erdoğan’dan sonra bileğinin hakkıyla seçilerek Ak Parti’nin başına geçecek....”

Peki ama siz Erdoğan’ın CB seçimini alacağına ihtimal veriyor musunuz? 43’ten 50’ye nasıl gidecek? Son seçimde AKP’ye oy vermeyip de CB adayı Erdoğan’a oy verecek kaç kişi var?

**************
Son okuduğum, eski ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’in anıları,580 sayfa.
    Bu tür biyografiler asla tam dürüst olamaz. Ama alabildiğince dürüst, güzel bir kitap. İnandırıcı bir portre çiziyor.
    Esas olay, 11 yaşında mülteci olarak geldiği ülkede zirvenin bir altına yükselmesi. Babası Çekoslavak bir entelektüel ve diplomat. Onu idolize etmiş, onun yolundan gitmiş. Başka bir ülkenin entelektüeli ve diplomatı olmuş. Kalbinde hep Çek kalmış. Ama yanı zamanda, su katılmamış Amerikalı. Başka bir ülke olsa o kadar kusursuz bağdaştıramazdı.
    Zbig Brzezinski hocası imiş. Benim de hocamdı. Ondan işittiğim hikayede aşağı yukarı aynıydı. Kadir-i mutlak bir dev değil; fırtınalarla dolu bir denizde kıt bilgi ve sınırlı imkanlarla rotayı tutturmaya çalışan, olağan insanlar.

***************
Fernand Braudel, A History of Civilisations, ilk 1963’te yazmış (A Year in the Province adlı dünyalar şekeri kitabın yazarı Richard Mayne İngilizce’ye çevirmiş.)
    100 sayfadan sonra kustum, bıraktım. Pek havalı teorik lafların altında, bomboş bir klişeler yığını.
    Braudel’in Mediterranee’sini 32 yıl önce okumuş, ondan da bir tad alamamıştım.
    Son 60 yılda Fransa’da okumaya değer bir kitap yazıldı mı, bilen var mı allahaşkına?

Kodeste Cumhurbaşkanı-toto

    Geçen gün bir CHP milletvekili ziyaretime geldi. Sağolsunlar, ilgilenmişler. Cezaevi koşullarını konuştuk. Kalkarken, “Cumhurbaşkanı adayınız kim?” diye sordum. Henüz konuşmamışlar. “Haşim bey?” diye yokladım. Hiç düşünmeden “Yok canım, olmaz” dedi. Metin Feyzioğlu adı geçiyormuş, ama ona da sıcak bakılmıyormuş. 
    “Mhp ile ortak adaydan söz ediliyor” dedim. Olabilirmiş, mantıklıymış. “Ayrı aday çıkarmak, Cumhurbaşkanlığını Erdoğan’a hibe etmektir” dedim. Onayladı. “Ortak aday olacaksa iki partiden de bağımsız biri olmalı” diye akıl yürüttüm. “Chp’liye Orta Anadolu oy vermez, Mhp’li biri de Chp seçmenini üzer. Kürtlerin de gönül koymayacağı biri olmasında fayda var” diye akıl yürüttüm. Hak verdi. “Kim olursa olsun, hukukun üstünlüğü, özgürlük, itidal mesajı verecek biri olmasında fayda var. Erdoğan’ı seven ve ona oy veren insanların birçoğunun da böyle bir mesaja sıcak bakacağına inanıyorum. Herkes yoruldu. O kesimin duyarlıklarını incitmeyen biri, mesela eşi başörtülü bir aday olsa, ilk turda alır gibi geliyor bana” dedim.
    Ayağa kalkmışken oturdu. Not defterine dikkatle notlar aldı. Tokalaştık, öpüştük, gitti.
    Üç ihtimal geliyor aklıma.
Birinci ihtimal, Chp’nin kafası karışık, telkine açıklar.
İkinci ihtimal, plan hazır, adaylar yıpranmasın diye susuyorlar.
Üçüncü ihtimal, en kuvvetlisi, ben saçmalıyorum.
     İkinciye ilişkin, 1973 ve 2000 seçimlerini hatırlayın derim. Faruk Gürler ve ikinci kez Süleyman Demirel, son güne dek banko görülüyordu. Ne oldu?


*************

    Benim düşünebildiğimi elbette Erdoğan ve kurmayları da düşünebiliyordur. O yüzden Köşk’e aday olmama ihtimali, genelde zannedildiğinden daha ciddi bir şekilde masaya konmuştur. Lakin, başka bir çıkış yolu da görünmüyor. Gül’ün bir beş yıl daha orada vakit kaybetmek isteyeceğini sanmam. İkinci sınıf bir adamın ise, %43’ü bile bulması hayal. Erdoğan o riski almak zorunda. Ve büyük olasılıkla, o riski alıp, adaylığını deklare etmeden, karşısına kimin çıkacağını bilmeyecek.
    Aday olup yenilmiş bir Erdoğan başbakanlığı sürdürebilir mi? Gül’ün başbakanlık hamlesini, partiyi bölmeden savuşturabilir mi? Bana sorarsanız zor. Üç dönem kuralını gerekçe gösterip çekilmesi, belki de 2019 seçimine yönelik bir hazırlığa girmesi daha akla yatkındır.
    Giderayak kapsamlı bir af yasasıyla hem Kürt meselesini yola koymayı başarır, hem kendi yakın çevresini kaza beladan korursa oh ne ala, bize de bir kıyağı dokunmuş olur belki. 

17 Nisan 2014 Perşembe

Okuma Notları 2

“[Başbakan] 21. Yüzyıln dünyasında bizi milattan önce fi tarihinde Yunan site devletlerinde ortaya çıkan ilk demokrasi kırıntılarıyla yetinmeye davet ediyor.”

Fi tarihi, herhalde MÖ 508’de Kleisthenes’in rejimi olmalı. Tüm vatandaşların aktif ve eşit söz hakkına sahip olduğu, şaşılacak kadar özgür bir rejimdir. Gücün istismarına karşı hangi güvenceleri vardı, şimdi hatırlamıyorum.

******************

“Alim, kalbini keşfedebilmiş, kalbine bilgi kadar aşkı yerleştirebilmiş, kalbini Rabbiyle tanıştıracak nefsini tanıyabilmiş, gönlü ile dili, tavrı, edası arasında samimiyet ihdas edebilmiş kişidir.” (R.T.Erdoğan)

Önemli bir söz. İlmin bir bilgi yığını değil, hakikat aşkı olduğunu, bunun da samimiyet, kendini bilme, alçak gönüllülük, riyadan arınma, özgürlük, eleştirellik, sorgulayıcılık, özeleştiri yetenğini vs. gerektirdiğini söylüyor. Batı eğitimi almış olanlarda oldukça yaygın hasletlerdir.

Çağdaş İslam aleminde, bu niteliklere sahip tek kişi olmaması neden acaba?

*******************


Rabb, Arapça’ya Arami – Suryani kültüründen alınmış kelimelerden biri.  Nihai kaynağı Yahudilikten. Bu hapis işi çıkmasa, bunun üzerine ufak bir yazı yazacaktım, olmadı. Burda, elimde yeterli başvuru kaynağı yok, bekleyecek.
********************


Hakan Günday, Ziyan. Berbat bir roman. Askerlik ortamını anlattığı ilk bölüm güzel, etkileyici pasajlar var. Ama Ziya Hurşit hikayesi tam bir zavallılık. Övmüşlerdi Günday’ı. Dur bakalım.

Sevr ve Lozan üstüne bir yazışma


Müzmin sorgucum Kadir Sarıkaya, Lozan Antlaşması'nın neden ulusal facia olduğuna dair makalesini göndermiş. Cevap yazdım:

"Bir ölüm projesi olan Sevr"... Neyin (ya da kimin) ölümü? Osmanlı- Türk devletinin ölümü belki.
Peki o devletin ölümü, bu topraklarda yaşayanlar için iyi bir şey mi, kötü bir şey mi? Aynı yıl ve aynı aylarda benzer bir antlaşmayla (Saint-Germain antlaşması, Sevres banliyösünden bir adım ötede) Avusturya-Macaristan devleti de öldürüldü. İyi mi oldu, kötü mü oldu? Bugün, o antlaşmayla yaratılan Avusturya Macaristan, Slovenya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya Türkiye’den daha mı iyi, daha mı kötü?

1923’te eli kalem tutan Türklerin hayattaki tek şansı devlete kapılanmaktı. Bugün hala aynı yerde miyiz? Aynı reflekslerle mi çalışıyoruz? Neden bu devlet sevgisi?

1945-59’da Almanya’ya empoze edilen şartlarla Sevr’i kıyaslamayı dene bir ara. Almanya’yı da böldüler, dörtlü müttefik kontrolüne soktular, devlet adamlarını yargılayıp, idam ettiler. İyi mi oldu? Kötü mü oldu?


“Naziler kötüydü, hak ettiler, İ-T erbabı vatansever yurt evlatlarıydı” demeyeceğinden, eminim.

Mamafih ama tezin doğru. Sevr bir tehdit belgesiydi, uygulanmasına imkan yoktu, bile bile imzalattılar. Sanırım Lozan pazarlığında bir ilk hamleydi, ölümü gösterip, sıtmaya razı ettiler. Eyvallah. Asıl hedeflerinin ta baştan Lozan olduğunu sanıyorum. Belki 1919-20’de bir ara öfkeye kapıldılar, abartılı hedeflerin peşine düştüler. Ama doğrusunu istersen, pek sanmıyorum. Bence gayet soğukkanlı oynadılar ve istediklerini elde ettiler.


“Lozan’daki akılalmaz kayıplar ve korkunç tavizler”den, dem vurmuşsun. Var mıydı başka şansı? Kıytırık Yunanistan’ı, ikmal üslerinden bin km ötede, yabancı ve düşman topraklarda yenmeyi “yedi düvele karşı şanlı zafer” zannedecek kadar saf mısın? Dünya harbinde hezimete uğramışsın, yok olmanın eşiğine gelmişsin, yıllık varidatanın on misli savaş borcu altına girmişsin, taviz vermeyip ne halt yiyeceksin? İngiltere’ye savaş mı açacaksın?


Lozan’ın dişe gelir sonuçları nedir, sana söyleyeyim.


1- Türkiye’nin Almanya’ya borçları silindi. Batı ülkelerine ve açık piyasaya borçları da gayet mülayim bir ödeme takvimine bağlandı. Tarihte bu ülkeye yapılan en büyük kıyaklardan biridir.

2- Türkiye kendisine hiçbir ekonomik ve stratejik faydası olmayan Arabistan yükünden  kurtuldu. Anlaşılan İ-T yönetimi daha 1914’te veya en geç 1917’de kendi rızasıyla o noktaya gelmişti, Türkiye’de devlet işlerine vakıf olan kimsenin Arabistan’ın kaybından dolayı üzüldüğüne rastlamadım.


Irak, Suriye ve Arabistan’ın galip devletlere bir faydası olsaydı, işgalden 10 ila 20 yıl sonra bırakıp giderler miydi sanıyorsun?


3- Nüfus ağırlığı Rum olduğu halde, İzmir şehri ve Doğu Trakya, stratejik gerekçelerle (İzmir, Ege’nin ihraç limanı olduğu için, Trakya İstanbul’un savunma mevzii olduğu için) Türkiye’ye bırakıldı. Teşekkür ettik mi?


4- Ermeni konusu kapatıldı, Ermeni vilayetlerinde yaratılmış olan de facto durum, de jure tescil edildi.


5- Wilson Prensipleri çerçevesinde her ulusa bir devlet ilkesi kabul edildiği halde, Kürt illerinin büyük çoğunluğunun Türkiye’de kalması kabul edildi. Bunların her biri TC açısından büyük kazanımlardır. Adamların himmetiyle kuruldu burası.


Ve lakin, Lozan’da attıkları en büyük kazık gözden kaçtı ve kaçmaya devam ediyor. Türkiye’nin, ekonomisinin kaldıramayacağı büyüklükte bir ordu beslemesine –nazlana nazlana- razı oldular. Böylece yeni devletin ebediyen Batı’ya göbek bağıyla bağlı kalmasını garantilediler. Lozan’ın üstünden on yıl geçmeden, TC, askeri yardım için İngiltere’nin kapısına dayandı; 1946’da ordusunu donatıp, besleyebilmek için ABD’ye teslim oldu. Üstelik kendi ayağına bağladığı bu prangayı, Lozan’da sanki zafer kazanmışçasına elde etti. 

16 Nisan 2014 Çarşamba

Okuma Notları

"[Otoriter rejimlerin dümen suyuna giren sanatçılar] Nazilerin işlediği insanlık suçlarına seslerini yükseltmedikleri için eleştiriliyordu. Rus lider Stalin’in amacı ise; komünist rejimin propagandasını hem Rusya'da, hem de global ölçekte yaptırmak konusunda sanatçılardan yararlanmaktı. Stalin’in iktidarındaki tartışmalı icraatlarını bir kenara koyacak olursak, komünist rejimin sanatçılarla ilişkilerinin Nazilere kıyasla elbette daha meşru bir zeminde yaşandığını söyleyebiliriz.

Neden, “elbette daha meşru bir zeminde”? Biri (genel kabul gören sayılara göre) 6 milyon sivil katletmiş, öbürü 20 milyon. Edep ve medeniyet namına ne varsa ikisi de siyasi amaçlarına kurban etmişler. İlim ve sanat erbabını, ikisi de rejim yalakası yapmaya çalışmış. Ama son mevzuda Hitler sanki daha mülayimdir. Susup, siyasete karışmayanlara (Yahudi değilse) pek dokunmamış, Stalin susma hakkı da tanımamış.

Hitler, savaşta yenildi. Stalin, yenilmedi. Daha hala “meşru zemin” vs. diye laf dolaştıranlar olması, ondan mıdır?

***********************

[Kırım’ın ilhakına destek veren Valery Gergiev’e karşı Münih’te başlatılan kampanyada] 1938 yılından bu yana ilk kez bir Avrupa ülkesinin, sınırları uluslararası toplumca tanınmış bir ülkenin toprağından bir parçayı ilhak etmesi kınanıyor." 

1990’da Doğu Almanya’nın ilhakı? Kosova’nın durumu daha karışık, onu saymayalım.

***********************
Akp, giderek büyüyen ölçekte, salt ve totoliterleştirici bir dindar-muhafazakar partiye dönüştüğü izlenimini bırakmakta.”


Gerçekten öyle mi? Yoksa, o izlenimi bırakan sadece başbakan mı? Partide, Türk siyasilerinin alışılagelmiş hırtlıkları dışında, öyle bir eğilim var mı? Akp kadroları, misal, 1980’lerin ANAP kadrolarından, 1970’lerin MC kadrolarından daha mı dindar-muhafazakar? Hatta, dindarlık yerine milliyetçilik jargonunu koysan, ki aynı şey, 1930’ların CHP kadroları daha mı janti idi?

Başbakan’a gelince, tüyler ürpertici söyleminin ne kadarı gerçek bir ideolojik programın ifadesi, ne kadarı bin defa test edilip, onaylanmış bir oy toplama yöntemi,emin olamıyorum. “Makara-bakara” erbabından kaç paralık totaliter olur ki?

***********************

Gordon Cullen, 1961’de yayınladığı The Concise Townscape kitabında, kentlerin devam eden sekanslar olarak algılandığını vurgulayarak, kullanıcının yollar üzerindeki hareketi ile oluşan bu sekanslara göre çevresini anlamlandırdığını...

Devam eden sekanslar”? İngilizce’ye çevrilince anlaşılıyor, “Continuous sequences” olmalı. Continuous burada ardışık demek, belli bir sırayla gelen anlamında, eski dilde muttasıl. “Devam eden” Türkçe’de “sonu gelmez” anlamını taşır, İngilizcesi "ongoing" veya "perpetual" daha ziyade. Osmanlıca "daimi", ya da "mütemadi".

Cullen eğer Los Angeleslı yahut Buffalolu ise, söylediği şey makul. Ama nerede olursan ol, on adım ötede kuş bakışı şehir manzarası görebildiğin İstanbul’a bu model uyar mı? Hatta New York’un iki boyutlu kartezyen planına uyar mı, şüpheli.

************************

“[Doğu ve Güneydoğu’da 17 il bazında yapılan analizde] BDP’nin oyu, son 4 seçim ortalamasında %29, son yerel seçimde (...) % 35’tir. (...) BDP toplamda Kürt oylarının yarısını alamamıştır.”

Tarhan Erdem gibi titiz ve akıllı bir yorumcu bu kadar bariz bir hataya nasıl düşer? Maraş, Antep, Elazığ ve Erzurum’u içeren bir sahada BDP’nin %35’te kalması, Kürt oylarının yarıdan azını aldığını mı gösterir?

Yazık ki elimde ilçe bazında seçim sonuçları yok, haritadan bakıp, sonuca varmaya çalışıyorum. Alevi ve Zaza bölgelerini çıkar, Ahlat, Savur, Aralık, Harran gibi istisnai ilçeleri çıkar, Kürt nüfusu olan ilçelerin %75 ila 80’inde BDP mutlak çoğunluğu elde etmiş görünüyor. Hem bunların epeyce bir kısmında %60-70 gibi anormal oranlarla almıştı, yanılmıyorsam.

Batıdaki Kürtlerin oyunu almamaları normaldir. Kaybedeceği kesin olan partiye niye oy versinler ki? Esas ilginç olan gözlem o değil, başka. 1- Mazgirt dışında Alevistan’da tek ilçe alamamışlar. 2- Zaza bölgesinde tek ilçe alamamışlar. 3- Arap ve Türk unsurlarının egemen olduğu ilçeleri alamamışlar. Esas üzerinde durulması gereken bu.

*************************

“[Bayburt’un Baksı köyünde kurduğu müzeye verilen Avrupa Konseyi ödülünü alan Prof. Hüsamettin Koçan] Bazı projelerin vicdanı vardır. Ödülü aldığımda kendi kendime ‘bu vicdan, diğer vicdanlara ulaşabiliyor demek ki’ dedim. Bu ödül, bizim müzenin değil, vicdanın ve samimiyetin ödülüdür.”

Ne güzel demiş! Bir tebrik de bizden. Çıktıktan sonra bir Baksı köyü ziyareti farz oldu.

15 Nisan 2014 Salı

Gidip görecek yerler

Bundan 14 yıl önce “Herkesin Bilmediği Olağanüstü Yerler” adlı bir kitap çıkarmıştım, aşağı yukarı senin sorduğun soruya cevap. Yazık ki, burası çok hızlı bozulan (gelişen?) bir ülke. Orada saydığım ıssız yerlern birçoğu aradan geçen sürede ayağa düştü, restore edildi, asfalt yol yapıldı, kapısına biletçi kondu, ya da etrafı sitelerle çevrildi. Edirne’deki Bayezid külliyesi hayatta gördüğüm en şiirli yerlerden biri idi; şimdi fakülte oldu. Ağtamar “restore” edildi, Kekova manyak bir mücevherdi, yol ve otopark geldi, sahildeki salaş lokantalar lüks sınıfa terfi ettiler. Memlekette “keşfedilmemiş” yer kalmadı, herhangi bir havayolu dergisini ya da gazetelerin Pazar ekini okusan, hepsi orada. Şimdi burada ne tavsiye etsem, bir iki sene içinde gittiğinde hayal kırıklığına uğraman ya da bana sövmen kuvvetli olasılık. Hiç bilinmeyen yerleri saysam, onlar da fazla kişisel/subjektif olur.

Mesela, Gerga, Çine yakınında, dağ başında bir Karya kutsal alanı. Beni çok çarpmıştı, ama başkası ne bulur, bilmem. Ya da Harran’a yakın küçük Senemmağar mezrasındaki Geç Roma manastırı kalıntıları. Manyak bir yer. Ama yapıdan çok, atmosfer akılda kalan. Ya da Tercan’ın Mercan köyüne yakın Vank dedikleri Ermeni manastırı. Hiç bilinmeyen bir yer olması etkileyici.

Antik ören yerlerinde ilk üçüm herhalde –ya hayret bir şey, Kütahya yakınındaki Zeus-Kybele tapınağının olduğu yerin adı neydi, aklım gitti- ilk orası, -hah, hatırladım; Aizanoi- sonra Pinara (Fethiye’ye yakın) ve Arykanda (Finike’nin dağında).

Hristiyan döneminin en çarpıcı eserleri galiba Artvin’deki kiliseler; İşkham, Öşk, Haho, Dörtkilise, Barhal. Başı başına bir yolculuğa değer.

İslam eserlerinin zirvesi, Divriği Ulucamii’dir. Osmanlı genelde zayıf, ama Payas’taki Sokollu külliyesi ile büsbütün rezil olmadıysa, Edirne’deki Bayezidiye kayda değer.

Midyat civarındaki Süryani kiliseleri arasında da şaheserler var. Özellikle Anıtlı (Hah) köyündeki. Gülgöze (Aynwardo)’daki atmosfer açısından eşsiz.

Bu kadar yetsin, şimdilik. 

Selamlar.