21 Ekim 2018 Pazar

Anadolu yer adları kaç çeşit? - I


“Asıl Anadolu” ya da eski deyimle “Rum diyarı” derken Küçük Asya yarımadasının Fırat’ın batısında kalan kısmını kastediyorum. Bu makale kapsamında isterseniz Sivas, Malatya, Maraş, Antep’i de dışarıda bırakalım. Giresun’dan başlayıp Tokat, Yozgat, Kayseri ve Adana-Osmaniye’yi içeren bir kavis çizin. Onun batısından söz edeceğiz. Trakya’yı da dahil edeceğiz.
Bu bölgede kayıt altına aldığımız yaklaşık 28.000 yer adının kabaca dört, Cumhuriyet dönemini de sayarsak beş katmandan oluştuğunu görüyoruz. Sanırım Türkiye’nin gerçek sosyal tarihi de bu dört veya beş tabaka üzerinden anlatılabilir.
Tabaka 1
Kasaba adlarının önemli bir bölümü Rum’dan kalmadır. Bölgedeki 52 il merkezinden 31’inin adı Bizans mirasıdır: Adana, Afyon, Amasya, Ankara, Antakya, Antalya, Balıkesir, Bartın, Bilecik, Bolu, Burdur, Bursa, Çankırı, Edirne, Giresun, Isparta, İstanbul, İzmir, İzmit, Kastamonu, Mersin, Kayseri, Konya, Kütahya, Manisa, Muğla, Niğde, Samsun, Tokat, Uşak(?). Diğer 21’i Türkçedir. Bu bölgede 20. yy’da değiştirilen iki il merkezi adı olan Larende ve Rodosto’yu da eklesek sonuç 33-19 olur.
İlçeleri ele alalım. Bölgede halen var olan 660 dolayında ilçenin 250 kadarı 1987’den sonra yaratılmış köy ve mahalle kökenli yerlerdir. Eski ve köklü kasabalara tekabül eden öbür 400 ilçeyi ele alırsak 160 kadarının adının Rumcadan miras olduğunu (Abana, Ağlasun, Amasra, Anamur, Avanos, Aybastı, Bafra, Banaz, Bandırma, Bergama, Biga, Bigadiç, Bodrum, Bolvadin, Bor, Bornova, Daday, Datça, Demre, Devrek, Dinar, Edremit, Eğridir, Enez, Erdek, Ereğli, Ermenek, Fatsa, Finike, Foça, Gebze, Gediz, Gelibolu, Gerede, Hayrabolu, Honaz, İnebolu, İskenderun, İznik, Keşan, Ladik, Lapseki, Malkara, Manyas, Marmaris, Menemen, Milas, Mudurnu, Niksar, Pozantı, Silifke, Simav, Tarsus, Tavas, Terme, Tire, Tosya, Ula, Urla, Ünye, Ürgüp, Zile...), bir 40 kadarının da 20. yy başlarına dek Rumcadan miras ada sahipken Cumhuriyetten sonra Türkçe isme kavuştuğunu görürüz (Adırnas, Andifli, Ayas, Ayasluk, Balyanbolu, Eksere, Eskere, Gümenes, Irla, İstanoz, İstefan, Kirmasti, Lefke, Makri, Mergüze, Mihaliç, Nif, Siristat, Sis, Üskübü, Yarangüme...). Rumca kaynaklı adını Cumhuriyet dönemine dek koruyan diğer 350 dolayında köyün birçoğunun eskiden kayda değer birer kasaba hatta kaza/nahiye merkezi iken sonradan sönen yerler olması dikkatimizi çeker (Adala, Ağras, Apolyont, Ayaş, Bavlı, Bellibol, Birgi, Borlu, Gelegre, Hoyran, Karsantı, Kerme, Mendehor, Ravlı, Serçin, Yarangüme, Yorandı...).
Özetle, bölgede en az 20. yy’a dek korunan Rumca yerleşim adları 600 dolayındadır. Bölgede Rumca ve Türkçeden başka dilde yer adı yoktur. Bir avuç Ermenice, Kürtçe, Çerkesçe, Slavca istisna varsa, bunlar resmi bir niteliği olmayan yerel lakaplardır. [NOT 1: Trabzon ve Rize’de kaydedebildiğim 500 dolayında Rumca yer adı incelenen bölgeye dahil değildir.] [Not 2: Rumca olduğunu belirttiğim adların bir bölümü, Ankara ve İzmir gibi, Yunan-öncesi dillerden aktarılmış olabilir. Ancak burada önemli olan Türkçeye Rumca kullanımdan gelmiş olmalarıdır.]
Saydığımız yerlerin hemen hepsi en az 15. yy’dan beri nüfus ağırlığı Müslüman/Türk olan yerlerdir. Yani “Rum köyleri/kasabaları” dediğimiz yerler değildir. Bazılarında son 500 yılda belki münferit bireyler dışında Rum nüfusun izine rastlanmaz. Hatta rahatlıkla diyebiliriz ki Anadolu’da bir yerin adı Rum kökenli ise o yerin (Cumhuriyetten hemen önceki) nüfusunun Rum olmaması baskın ihtimaldir. [NOT 3: Anadolu’da eskiden kalma Rum yerleşimleri Ege ve Marmara’nın deniz kıyıları, Kapadokya-Niğde, İnebolu sahili ve Trabzon-Rize’de yoğundur. Ege ve Marmara’nın iç kesimindeki çok sayıda Rum köyü 19. yy’da göçlerle kurulmuştur. Bu sonuncuların büyük çoğunluğunun adı Türkçedir; Rumca adları varsa genellikle resmi niteliği olmayan adlardır.]
Bu gözlemlerden çıkardığımız ilk sonuç şudur: Demek ki Türklerin, fethettikleri yerleşim birimlerine mutlaka Türkçe adlar vermek gibi bir tercihi yokmuş. Eskişehir, Bursa-Yenişehir, Aksaray, Alaşehir, Safranbolu, Taşköprü gibi birkaç yerde istisnaen Türkçe adlar tercih edilmiş; fakat çoğu yerde, hatta Selçuklu ile Osmanlı’nın dört başkentinde, Rumcadan devralınan ismi Türkçenin ses düzenine uydurup benimsemek yetmiş. Özellikle şehir ve kasaba adları gibi, uyduruk birtakım köylere oranla ideolojik müdahaleye daha cazip hedef oluşturan yerlerde Türkçeleştirmeye yönelik ciddi bir çaba görülmemiş olması dikkat çekicidir.
Türkler bu yerlerde bir süre Rum yönetimi altında yaşadıkları için Rumca isimlere “alışmış” olabilirler mi? Bu sorunun cevabı olumsuzdur, çünkü fetihten önce birtakım Türkler münferit olarak bu yerlerde yaşamış olsalar dahi, fetih sürecinde Türklerin hiçbir yere muhacir ya da mülteci olarak sığınmadıkları, her zaman siyasi erk sahibi olarak geldikleri bilinmektedir. Dolayısıyla yeni dönemin adlandırmasında siyasi inisyatif her zaman Türklerin elindedir. Çoğu örnekte bu inisyatif, eski adın korunması yönünde kullanılmıştır.
Vurgulayacağımız öbür husus, adı korunan yerlerin çoğunun “şehir” ve “kasaba” niteliğinde yerler olmasıdır. Köyler yok muydu, ya da terk edilmiş miydi? Bu mümkün değildir, çünkü öyle olsa kasabalar yaşayamazdı. Kaldı ki köyler faraza terk edilmiş bile olsa kaydı, tapusu mutlaka bir yerlerde vardır. Yeni maliklerin edindikleri yerin adını arayıp bulması işten değildir. Ve nihayet en önemlisi, Fırat’ın doğusunda kalan yerlerde ve Trabzon-Rize’de köylerin, hatta mezra, mahalle, yayla, mevki, pınar, kaya ve tarlaların yerli dildeki adı hemen her zaman korunmuşken batıda bunun yapılamamış olması için makul bir sebep gösterilemez.
Benim aklıma gelen en mantıklı açıklama, Osmanlı devletinde kasabaların (ve bazı irice köylerin) hukuki statüsünün alelade köylerden farklı olması, dolayısıyla iki vakada iki ayrı adlandırma stratejisinin izlenmiş olabilmesidir.
Acaba kasaba ve şehirler sivil hukuka tabi nispeten özgür (beledi) birimler iken, geri kalan yerlerin miri arazi olması aradaki farkın asıl nedeni olabilir mi?
(devam edecek)

9 Ekim 2018 Salı

Anadolu'da gezintiler: Muş Bulanık ilçesi


Index Anatolicus’u basılabilir hale getirmek için yoğun bir çalışma sürüyor. O vesileyle dikkatimi çeken yerleri not alıyorum. Birini paylaşayım. 
Muş’un Bulanık kazasının Yirminci yüzyıl başında 66 köyü görünüyor. Bunlardan otuzunun nüfusu tamamen veya çoğunlukla Ermeni. Ermeni köylerinin adları: Abri, Adgon, Akrag, Arıncik, Gebolan, Hamzaşêx, Harabeşehir, Hoşgeldi, Kakarlu/Kekeli, Karağul, Koğak, Kopo, Kuştiyan, Latar/Leter, Liz/Laz, Mescidlü, Mirbar, Mollakend, Odınçur, Pırkaşen, Piran, Piyonk, Plur, Rüstemgedük, Şêxveliyan, Şêxyakub, Şirvanşêx, Teğud, Yoncalu. Görüldüğü gibi köy adlarının on kadarı Ermenice (Abri, Akrag, Arınçig, Pırkaşen, Plur, Teğud...), diğerleri Kürtçe (Kuştiyan, Piran, Piyonk, Şêxveliyan...), hatta Türkçe (Hoşgeldi, Mescidlü, Mollakend, Yoncalu...).
İslami kurum ve kavramlara işaret eden adların çokluğu dikkatimizi çekiyor (Mescidlü, Hamzaşêx, Mollakend, Şêxveliyan, Şêxyakub, Şirvanşêx...). Önceden İslam köyü olup sonradan Ermenileşmiş olabilirler mi? İmkansız gibi. Tesadüf ettiğimiz bir örnek de o ihtimali bertaraf eder nitelikte. 1556 tarihli Hınıs kazası tahrir defterinde (sonradan Bulanık’a bağlanan) Mescidlü köyü “Zimmi Ermeni” karyesi olarak kayda geçmiş. Bundan çıkaracağımız en makul sonuç, Osmanlı’nın tahrir ettiği veya edebildiği alanlardaki köylere rastgele Türkçe isimler verilmiş olduğu. Bu nedenle Hınıs’ta – ve Bulanık’ın daha önce Hınıs’a bağlı olan kuzeybatı kesiminde – Türkçe adlar var, geri kalan kısmında yok.
Diğer 35 dolayında köyün tümü Kürt köyleri. Bunların bir-ikisi hariç tümünün adları Kürtçe veya Türkçe/Kürtçe, nüfusları genellikle az, konumları marjinal, dağlık ve çorak yerlerde. Hemen hepsinde yer adı kişi veya sülaleye işaret ediyor (Abdalbayezid, Alibonciyan, Hesengoran, Mamanlu, Mollamustafa, Muradibeğ, Şêxberat, Şirezler...). Bundan çıkaracağımız sonuç, Kürt yerleşimlerinin genellikle a) daha geç tarihte, b) yerleşik tarımsal alanın dış çeperlerinde, c) sülale veya cemaat yerleşmesi şeklinde ortaya çıktıkları. Bu tanımlara uymayan iki üç yer sayabiliyoruz (Xaçlu, Tırconk...). Bu yerlerde üç beş hane Ermeni nüfusun varlığı, daha önceki Ermeni nüfusun göçmüş veya Kürtleşmiş olabileceğini düşündürüyor.
19. yy’ın son çeyreğinde Osmanlı idaresi bölgeye “Türk” veya “Çerkes” sıfatıyla anılan bir miktar muhacir yerleştirmiş. Bunlar 1878’de Rus yönetimine giren yerlerden göçen Oset, Çerkes ve Karapapak’larla Kars-Ahıska Türkleri olsa gerek. Kevorkian-Pabuççiyan’ın verdiği sayılardan çıkarabildiğimize göre sayıları oldukça az. Hemen hepsi ellişer-yüzer kişilik gruplar halinde Ermeni köylerine iskan edilmiş. Sadece Simo köyü doğrudan Oset yerleşimi olarak görünüyor.
İlçenin bugünkü etnik kompozisyonuna baktığımız zaman ilginç birkaç nokta dikkatimizi çekiyor. Eski nüfusu kayda değer oranda Kürt içeren karışık Ermeni köyleri bugün yerli veya karışık Kürt nüfusa sahip (Abri, Kopo, Mollakend, Piyonk, Rüstemgedik, Harabeşehir). Saf veya safa yakın Ermeni köylerinin bugünkü sakinleri ya Erivan vilayetinden muhacir gelen Redkan Kürtleri (Akrak, Arınçik, Hamzaşêx, Hoşgeldi, Koğak, Piran ile kısmen Şêxveliyan, Şirvanşêx, Odınçur), ya Karapapaklar (Kekeli, Latar, Mescidlü, Mirbar, Pırkaşen, Plur, Şeyxyakup, Yoncalı), ya da kendilerine “Ahıska Türkü” unvanını yakıştıran Gürcistan muhaciri Türkler (Teğud, kısmen Şirvanşêx). Çerkes ve Osetler şehirlere göçüp yerlerini Kürt unsuruna bırakmışlar. Karapapak ve diğer Türklerin de demografik trendler karşısında uzun vadede nüfuslarını korumaları zor görünüyor.
Öyle görünüyor ki Cumhuriyet yönetiminin ilçedeki başlıca sonucu, bölgenin diğer illerinde olduğu gibi, yüzde yüze yaklaşan oranda bir Kürt ekseriyeti üretmek olacak.

5 Ekim 2018 Cuma

Bilme eylemine dair - 2


Dünkü yazının devamı

Latince bir başka ilgili fiil informare. Forma yani “biçim” sözcüğünden türetilmiş. Asli anlamı “biçim vermek” veya “biçim almak”. Derivatif anlamlarından biri “bir şeye dair aklında bir fikir oluşturmak”. Lewis & Short to form an idea of a thing, to represent demiş. Fiil adı informatio, "conception, idea". Bir fikrin akılda temsili.
İngilizce to inform fiili için OED dokuz ayrı anlam vermiş, ama günümüzde egemen olanı açık ara “5. To impart knowledge of some particular fact or occurrence to (a person); to tell (one) of or acquaint (one) with something; to apprise.” Veya dönüşlü to inform oneself biçiminde “6. To gain knowledge, instruction, or information; to acquaint oneself with something; to get to know, to learn.Information neymiş? “2. The action of informing; communication of the knowledge or ‘news’ of some fact or occurrence; the action of telling or fact of being told of something.” ve “3. Knowledge communicated concerning some particular fact, subject, or event; that of which one is apprised or told; intelligence, news.” Dikkat ederseniz burada önce kafamızda bir fikir, idea oluşturuyoruz. Sonra bunu birine iletiyoruz, ya da biri bize iletiyor. Enformasyon olan bilgi kafamızın içinde ham bir algı olmaktan çıkmış, anlatılır ve iletilir bir şey olmuş, insanlar arasında gidip gelebiliyor.
Bu kavramın da Arapça karşılığı mevcut. Xabara, çeşitli anlamlarının yanısıra,“bilmek, özellikle bir şeyin içyüzünü bilmek”.  Masdarı xabar “bilgi”, özellikle sözel bir çerçeveye oturmuş, anlatı haline gelmiş, dolayısıyla çoğu zaman bir başkasından aktarılmış, ya da bir başkasına aktarılacak bilgi. Bildiğimiz haber. Lane’e göre “Information; a piece of information; a notification; intelligence; an announcement; news; tidings; a piece of news; an account; a narration, or narrative; a story.” 14. yy’da yaşayan Fayum’lu Ebül Abbas’ın ünlü Misbahu’l-Münir sözlüğü “what is related from another or others, and talked of” diye bilhassa şerh düşmüş.
Information technologies deyimini Türkçeye haber teknolojileri diye çevirebilir miydik? Çeviremezdik sanırım, çünkü haber sözcüğü modern devirde yazılı (ve sonra görsel) medya ile fazlaca özdeşleşti. “Ay haberin var mı kardeş” ve “gaipten haber almak” deyimlerindeki anlamı kenarda kaldı. Bilişim iyi mi? Orijinal. Information kavramının bir yönünü - ama sadece bir yönünü - iyi vurguluyor: bilmenin işteşlik hali, karşılıklı bilme-bildirme eylemi. Lakin “kafada temsil edilen bilgi, sözel çerçeveye konmuş bilgi” kısmını pek karşılamıyor. O bağlamda, mecbur, yorgun eşeğimiz bilgi’yi işe koşmaktan başka çaremiz yok. Give me some information = biraz bilgi veriniz. Tr. bilgi = Ar. ilim, irfan, haber = İng. knowledge, information.
*
Biraz da spekülatif alana adım atalım isterseniz. İlla doğru olmasa da zevklidir.
Xabara fiilinin farklı anlamları var dedik. Neymiş bunlar? “Toprağı sürerek yumuşatmak” ya da “su birikmesiyle toprak özlenmek.” Ayrıca “yemeğe yağ eklemek”. Ayrıca “dişi deve sütlenmek.” Kel alaka, belli değil. Ayrıca xabr ve uzun a ile xabār “suyun birikerek yumuşattığı toprak” ve “bir tür yumuşak meşin su tulumu”. Xubara “yağ ve et suyuyla yumuşatılmış ekmek yemeği, papara”.
Sözlükteki bir sonraki maddeye gözümüz takılıyor: xabara خبر, ardından bir nokta farkıyla xabaza خبز. Sami dillerinde r ve z akraba seslerdir, birçok kelimede birbirine karışırlar. Türkçede de öyle değil mi? Semir-mek derken dilin ucunu bir milim arkaya çekin, semiz elde edersiniz. Gör-mek’ten göz, kudurmak’tan kuduz vs.
Xabaza ne demek? “Hamur yoğurmak, ekmek yapmak”. Xubz “(mayalanmamış) hamur topu, ekmek”. Xabbāz “hamurcu, ekmekçi”. Buradan bakarsak “yumuşak ve cıvık toprak” uyar. “Yağlı sulu ekmek bulamacı” uyar. “Yumuşak meşin tulum” uyar. Devenin az dolu memesinin kıvamı da uyar tahminimce. Ya peki haber uyar mı?
Aklımıza Latince forma ile eş anlamlı olan diğer bir sözcük, figura geliyor. Fiil kökü fingere: “eliyle şekil vermek”, “hamur yoğurmak”, “çömlekçi balçığı yoğurmak”. Eski zaman insanlarının yaptığı kilden figürleri düşünüyoruz. Ekmeğe benzemez değil. Ayrıca fiilin derivatif anlamları “To form by instruction, to instruct, teach, train; to form mentally or in speech, to represent in thought, to imagine, conceive, think, suppose”: kafasında canlandırmak, düşünmek, kavramak... İngilizce to figure out: “kavramak, kafada netleştirmek”. Asıl kök fig-, perfekt hali fixi, fixus, fiil adı figura.
Ham algıyı kafanda hamur gibi yoğuruyorsun, biçim veriyorsun. Haber oluyor, information oluyor. Anafikir bu sanırım.

3 Ekim 2018 Çarşamba

Bilme eylemine dair


Arapçada “bilmek” anlamını karşılayan iki fiilimiz var: ˁalima, masdarı ˁilm, ve ˁarafa, masdarı ˁirfān veya maˁrifat. Tanıdık kelimeler: ilim, irfan, marifet.
Klasik Arap dilcilerine göre bunların ilki beş duyuyla algıladığımız bilgiyi, ikincisi ise akıl ve kıyas yoluyla kavradığımız bilgiyi ifade ediyor. Yani ikincisinde bir eylem (irfan) ve bunun sonunda elde edilmiş bir ürün (marifet) var. Şahane bir sözlük olan Lane sözlüğü şöyle özetlemiş (tıklarsanız büyür).
El-Ragıb demiş ki, maˁrifat bir şeyi anlayarak ve sebep sonuç bağı kurarak bilmektir, bu nedenle ˁilm’den daha özel bir anlamı vardır. ˁİlm’in eksik olduğu halde akıl yoluyla bilgiye varırız. Mesela insanın Allahı “bilmesi” irfandır, oysa Allah alemi ilm yoluyla bilir. Kamus müellifi el-Basair (“Insights”) adlı eserinde demiş ki, irfan akılda eksik olan bir bilginin tamamlanmasını ve bir şeyin diğer şeylerle ilişkisinin kurulmasını ima eder. Sıhah ve Ubeyd’e göre ˁirfān ile aynı filin sekizinci türevi olan iˁtirāf eş anlamlıymış. (İtiraf burada sanırım İngilizce acknowledge ve recognize karşılığı oluyor.) Zıt anlamlısı inkār imiş. (İnkâr burada reddetmekten ziyade “tanımamak” anlamında.)  İlmin zıddı ise elbette cehl.
Ama Türkçede öyle değil şöyle diye itiraz etmeyin lütfen. Kelimeler kayar. Ama kaysalar bile kökenlerinin anısını bagaj gibi beraberinde taşırlar. Eski metinlerde, eski deyimlerde orijinal anlamın izini bulur şaşarsınız.
*
Latincede aynı ayrım mevcut. Hintavrupaca *gnō- kökünden (g)noscere beş duyu yoluyla bilmek. Türkçede bazen “tanımak” ya da “ayırt etmek, ayırdına varmak” fiilleriyle anlattığımız eylem. Eş anlamlı türevi cognoscere, fiil adı cognitiō, “aymak” diye mi çevirsek acaba. Scire aklı da işin içine katan daha soyut bir düzlemde bilmek, haberdar olmak, malumat sahibi olmak. Hep verilen kalıp örnek, kör bir insan şekilleri noscere edemez ama scire edebilir. Fiil adı scientia, Arapça/Türkçe doğru eşdeğeri irfan veya marifet olsa gerek. Fakat pratikte “ilim” karşılığı kullanılmış.
Türkçede “tanımak” dediğimiz fiille anlamı fazlaca benzeştiği için, "daha önce bilmezken şimdi bildim" fikrini vurgulamak için re+ pekiştirici edatıyla recognoscere tercih edilmiş. Fiil adı recognitiō, yani demin değindiğimiz anlamıyla itiraf.
Arkaik Latincede gnoscere kullanılmış, Klasik devirde g düşmüş, noscere yazımı standart olmuş. Sadece öne bir ünlü gelirse g sesi canlanmış. O yüzden i-gnorare “bilmemek”. Fiil köküne t ekleyerek yapılan perfekt sıfatları notus ve nota “bilme eyleminin sonucu, bilgi, malumat”. Nōbilis “tanınmış”, Türkçe tam karşılığı eşraf veya ayan olmalı, “ileri gelenler”. Notorius yine “tanınmış, meşhur” ama bu sefer kötü anlamda. Nihayet nōmen, aslı muhtemelen notamen, “isim”. Bir kişi veya nesne nesiyle bilinir? Adıyla. Bu son türev Latinceden çok önceki bir çağda, Hintavrupa anadilinde türemiş olmalı, çünkü kardeş dillerin hepsinde eşdeğeri var. Yunanca ónoma, Germence nāmo, Farsça nām ve saire.  
Türkçe ad da hayli komplike bir tarihi olan aymak “bilmek, ayırt etmek” fiilinin arkaik biçiminden türev olmalı sanırım.
Türkçede tanımak dediğimiz eylemi vurgulayan, yani “önce bilmezken şimdi ayırt ettim” hadisesini öne çıkaran fiil, re+ pekiştirici edatıyla re-cognoscere. Fiil adı recognitio. Hem “aa tanıdım” anlamında tanımak, hem demin değindiğimiz gibi “itiraf”, hakikati bilmezken akıllanıp kabul etme.
*
Üçüncü bir fiil var, evrimi ilginç. Latince sapere esasen “tatmak, koklamak”, İngilizcesi savor, “ımff, enfes” gibisinden. MÖ 2. yy’da cahil Romalılara Yunan şiirini ve felsefesini ilk tanıtan Baba Ennius, Yunanca sophós “bilge, arif” sözcüğünü Latinceye sapiens diye çevirmiş, sanırım “ağzının tadını bilen, connaisseur, ilim gurmesi” gibi bir şey kastetmiş. Bilinçli üretilmiş bir edebi deyim. Tutmuş. Özellikle Grek hayranı Scipio çevresinde ve Cicero’nun yazılarında pek popüler olmuş. MS ilk yüzyıllarda peyderpey halk kültürüne girmiş. Sapere fiili “alim olmak, derin malumat sahibi olmak” gibi bir ikinci anlam kazanmış.
Modern Roman dillerinde “haberdar olmak” için kullanılan fiil scire türevleri değil, sapere türevleri: Fransızca savoir, İspanyolca ve Portekizce saber, İtalyanca sapere. Scire fiili modern dillerde ölmüş, ancak science ve plebi-scitum gibi yüksek dile ait türevleri kullanılıyor. Noscere/cognoscere grubu ise halen son derece canlı: Fransızca connaître, İsp. conocer, Port. conheser, İt. conoscere “bilmek, tanımak, ayırt etmek”.
*
Hintavrupa anadiline ait *gnō- fiili İngilizcede know şeklinde karşımıza çıkıyor. Bir gerilim romanı kadar heyecanlı olan macerasını OED’den okuyoruz:
[A Com. Teut. and Com. Aryan vb., now retained in Eng. alone of the Teut. languages: OE. (e)cnáwan, pa. tense (e)cnéow, pa. pple. (e)cnáwen = OHG. -cnâan, -chnâan, -cnâhan, ON. pres. ind. kná, pl. knegum, Gothic type *knáian, *kaiknô, *knáians, a redupl. vb. not found in existing remains. Outside Teut., = OSlav. zna-tĭ, Russ. zna-t to know; L. *gnō-, whence the inceptive (g)nōscĕre, perf. (g)nōvi, pa. pple. (g)nōt-us; Gr. *γνω-, whence redupl. and inceptive γι-γνώ-σκειν, 2 aor. ἔ-γνω-ν; Skr. jnā- know. Generally held to be from the same root (gen-, gon-, gn-) as can v., and ken. Already in early times the simple vb. had sustained various losses; in L. and Gr. the pres. stem survived only in derived forms; in Gothic the word is not recorded; in ON. the pres. inf. was obs.; in ON. and OHG. the orig. strong pa. tense and pa. pple. were lost; in OHG. and OE. the vb. was app. known only in composition, as in OE. ecnáwan, oncnáwan, tócnáwan. The first of these may be considered as the historical ancestor of ME. and mod. know, for although it came down in southern ME. as i-knowen, y-knowe, the prefix was regularly dropped in midl. and north., giving the simple stem form cnawen, knawe(n, knowe(n, which was well-established in all the main senses by 1200 (a single instance being known a 1100). The verb has since had a vigorous life, having also occupied with its meaning the original territory of the vb. wit, Ger. wissen, and that of can, so far as this meant to ‘know’. Hence Eng. know covers the ground of Ger. wissen, kennen, erkennen, and (in part) können, of Fr. connaître and savoir, of L. nōvisse, co-gnōscĕre, and scīre, of Gr. γιγνώσκειν and εἰδέναι (οἶδα). But in Sc. the verb ken has supplanted knaw, and come to be the sense-equivalent of ‘know’ in all its extent of signification. As ecnáwan came down as late as 1400 in form iknowen yknow, the pa. pple in i-, y-, in southern ME., may belong to either form.]
Signification. From the fact that know now covers the ground formerly occupied by several verbs, and still answers to two verbs in other Teutonic and Romanic languages, there is much difficulty in arranging its senses and uses satisfactorily. However, as the word is etymologically related to Gr. γιγνώσκειν, L. (g)nōscere and (g)nōvisse, F. connaître (< L. cognōscĕre) to ‘know by the senses’, Ger. können and kennen, Eng. can, ken, it appears proper to start with the uses which answer to these words, rather than with those which belonged to the archaic vb. to wit, Ger. wissen, and are expressed by L. scīre and F. savoir, to ‘know by the mind’.
Unutmayalım ki 19. yy’da, Hintavrupa araştırmalarının emekleme aşamasında yazılmış bir metin, o yüzden Teutonic, Aryan gibi modası geçmiş tabirler kullanıyor. Ezcümle, eski İskandinavca (ON) ve Eski Yüksek Almancada (OHG) eşdeğeri olan bir fiil, şimdi Germanik dillerden sadece İngilizcede canlı kalmış. Eski İngilizce orijinali ge+ önekli geknawan (= Lat. cogno-scere) iken yknowe > know biçimine evrilmiş. Aynı arkaik kökten gelen İngilizce ken = Almance kennen fiilinin alanını istila etmiş. Latince scire ve Fransızca savoir eşdeğeri olan to wit = Alm. wissen fiilini de ezip geçmiş. Böylece bilumum Avrupa dillerinde “bilmek” anlamını karşılayan iki temel fiil varken İngilizcede bir tane kalmış. Orijinal anlamı “ayırdına varmak, aymak” iken şimdi her türlü ilim ve irfanı kapsar hale gelmiş.
Kapsama alanı o kadar geniş olunca çeviride dikkatli olmak lazım. I knew them at first sight: burada “bildim” değil “tanıdım” demek oluyor. To know good from evil: “iyiyi kötüden ayırt etmek” doğru çeviri.
“Bilmek” anlamında ken fiili İngiliz ağızlarında marjinalleşmiştir, Amerika’da pek bilinmez. Ad olarak da ancak edebi dilde karşımıza çıkar: It’s beyond my ken = “bildiğim konu değil”. Ama aynı fiil can yazımıyla hepimizin malumu, Türkçe +ebilmek karşılığı yardımcı fiil. I can do it = “yapa-bilirim”. Almancası kennen ile eş kökenli können. Shakespeare zamanında know’dan daha yaygın bir fiil olan wit ise, fiil olarak ancak bir iki deyimde kalmış. To wit = “yani”.
*
Türkçe bilmek, dilin en eski katmanına ait temel fiillerden biri. 8. yy’a ait Orhon yazıtlarında fiil olarak defalarca geçiyor (bilmedükin üçün, bilmez erti, ança biliŋ). Ayrıca türevleri: bilge “bilgili, akıllı”, bilig “bilgi, hikmet”.
Bildirmek 11. yy Orta Asya Türkçesinden beri kayıtlı. Bilgi, bilgiç ve bilmece Türkiye Türkçesinde nispeten geç dönemde (17. yy ve sonrası) belirmiş türevler. Bilgin, bilim, bilinç, bilişim, bildiri, bildirim ve bildirge Cumhuriyet döneminde ortaya atılan yeniliklerden.
Belirmek fiiliyle – dolayısıyla onun türevleri olan belirli > belli ve bellemek sözcükleriyle – yapısal bir ilişkisi var mı, varsa nedir, çözemediğim konulardan biri.

2 Ekim 2018 Salı

Ahlaklı yaşamın sırları


Dünkü yazının amacı şiddeti savunmak mıydı? Değildi. Şiddet karşıtı argümanların iç çelişkilerine işaret etmekti sadece. Bundan “aa demek ki şiddet iyiymiş” sonucu çıkmaz. Ne çıkar? Mesela “farklı argüman bul öyle gel” sonucu çıkar. “Demek ki bazen iyiymiş, ölçütü daha iyi tanımla” sonucu çıkar. “Ya şöyle derlerse ne cevap veririz düşündün mü” sorusu çıkar. “O platform yetersiz, başka zemin bulmalıyız” önerisi çıkabilir.
Yazı başlıklarını çoğu kez gıdıklayıcı olsun, okuttursun diye atıyorum. İçerikte daha ağırbaşlıyım. Sadece sondan bir önceki paragrafta “Hatta bazen güzeldir” cümleciğini dayanamadım ekledim. Soyut anlamda şiddet övgüsü içeren tek ibare odur olsa olsa.
*
Ne diyor yazı? Bir kere, “ay şekerim şiddet çok kötö, hepimiz karşıyız” söyleminin özünde düzenden yana, var olan güç ilişkilerini kutsayıcı bir ideolojik söylem olduğunu söylüyor. Bazen mi, her zaman mı? Sınırı nedir? Bilmem, tartışırız.
İki, anti-şiddet söyleminin en temel çelişkisine işaret ediyor. Farzedin şiddete karşıyız. Dünyadaki şiddeti bertaraf edecek ya da azaltacak şiddete de karşı mıyız? Karşıysak demek ki şiddete karşı değilmişiz. Bu çelişkiyi anlamadan insanlık tarihindeki feci ve tüyler ürpertici olayların hiç birini anlayamazsınız. Karınca incitmekten ürken makul insanların vakti gelince nasıl canavara dönüştüğünü kavrayamazsınız. Kavrayamayınca da “şiddet mi, ayy nefreth ederim” söylemi kokteyl gevezeliğinden ileri gitmez. Bakın, dinleyin, o cümlenin içinde kıvrılmış yılan gibi yatıyor çelişki: ... nefreth ederim, tecavüzcüleri yağlı kazığa oturtalım, dilim dilim doğrayalım!
Yazı devam ediyor. İki soru daha soruyor. Varlığına yönelik saldırıya nasıl cevap vereceksin? Cevabı kolay gibi görünür ama tuzak sorudur. Çünkü varlığın hiçbir zaman bedeninle sınırlı değildir. Kolektif varlığına saldırı olursa ne cevap vereceksin? Sevdiklerine, canından aziz bildiklerine saldırı olursa ne cevap vereceksin? Onu bırak, hiç bilmediğin birine haksız ve alçakça bir saldırı olursa ne yapacaksın?
Son olarak, daha tereddütlü bir mesele. Olmuş bitmiş şiddetin karşılığı ne olmalı. Tabii ki akıl yolu varsa akılla gitmek en doğrusudur. Hukuk varsa hukukla gitmek çoğu zaman daha etkili ve ahlaken daha temizdir. Kısasa kısas kötüdür. Peki. Lakin kısasa kısası büsbütün lağvedebilir misin? Edersen, ahlaki duyarlığı körelmiş, zombileşmiş insanlar ve zulme direnme yeteneğini yitirmiş bir toplumdan başka elinde ne kalır?.
*
“Her ahlaki önermenin mantıki sonucuna götürüldüğünde çelişkiye düştüğünü, dolayısıyla tutarlı bir ahlaki sistem kurmanın imkansız olduğunu (19 yaşındayken) fark ettim” diye yazmıştım bir tarihte. Ciddi konulara değinen hemen her yazımın içinde bu fikir bir yerlerde mutlaka saklıdır. Halim-Selim’de de epey değindim.       
Her ahlaki arınma teşebbüsünün, her dini uyanış hareketinin kaçınılmaz akıbetidir. İyiliğin sırrını keşfettiğini sanırsın. Emin olursun. Eşini, dostunu, müritlerini inandırırsın. Dünyan ışıkla dolar: Cennetin anahtarları artık sendedir. Sonra birileri seni kıskanır, cemaatine çomak sokar. O zaman delirirsin. Hakikati her ne pahasına olursa olsun savunma sevdasına düşersin. Cemaatini korumak için icabında zora ve kumpasa başvurursun. Yetmezse soygun ve cinayet dahil her şeyi yaparsın. O uğurda yaptıklarını haklı ve meşru bulmaya başlarsın. Vicdanını yitirirsin. Hakikati bulduğunu zanneden insan kadar tehlikeli mahluk yoktur dünyada.
Örnek mi dediniz? Buyur Müslümanlık. Buyur Hıristiyanlık. Buyur komünizm. Buyur Fransız ihtilali. Küçült ölçeği, kendini düşün. Şirket kurup başarıya ulaşan arkadaşlarını düşün. Örgüte katılıp “temiz” yaşamaya ant içenleri düşün. Materyalizme sırtını dönüp hippi olmaya niyet edenleri düşün. Doğru yolu bulduğunu zanneden, o gün yoldan çıkmıştır.
*
Nedir peki önerdiğin çözüm hocam?
Yok basit bir cevabım. Belki de hiç yoktur bir cevap, düşüne düşüne sonunda oraya varacağım, dur bakalım. Şimdilik birkaç tutunabilecek birkaç dal görüyorum hala. Biri ironi kavramıdır. Yani neye inanıyorsan inan, ironiyi elden bırakmadıkça, yani kendini hafiften tiye almayı başarabildiğin müddetçe çok fazla yanılmazsın. Biri özgürlük kavramıdır. Aklın ve vicdanın özgürlüğünü maksimize etmeyi şiar edinirsen, tüm tuzaklardan olmasa da sıradan insanların düştüğü tuzakların çoğundan kendini daha iyi koruyabilirsin. Biri medeniyet kavramıdır, farkındaysanız son yıllarda artan oranda dilime dolanan bir kelime. Büyük siyasi olayları değerlendirirken “medeniyete faydası ne, zararı ne” diye sormak, sanılanın aksine, birçok soruya sağlıklı cevap vermeyi sağlayabilirmiş gibi geliyor bana. Kişilere ya da gruplara faydasını/zararını sormaktan daha verimli bir yol en azından.

Ama tabii büsbütün yanılıyor da olabilirim.

30 Eylül 2018 Pazar

Şiddete övgü


Fiziksel şiddetin her türlüsünün her koşulda kötü olduğunu savunanlarla aram iyi değil. Muhallebi çocuğu ideolojisidir, hayata cepheden bakmaya cesaret edenlere yakışmaz. 2012’de bu konuda iki üç kez kelam etmeye kalkmışım (http://nisanyan1.blogspot.com/2012/09/siddete-dair.html, http://nisanyan1.blogspot.com/2012/09/siddete-kars-myz-sahiden.html), daha sonra da yeri geldikçe değindim, ama işin can damarını yakalayamadım galiba. Bir daha deneyeyim.
İnsanın diğer insana kötülük etmesinin binbir yolu var, illa kan akıtmak ya da kemik kırmak şart değil. Sayalım: iftira atarsın, ihbar edersin, tehditle sindirirsin, alçaltırsın, emeğini sömürürsün, işinden attırırsın, işini batırırsın, onurunu kırarsın, umudunu kırarsın, sevincini tüketirsin, kandırırsın, çaresizken sırtını dönersin, köleleştirirsin, sevgilisini elinden alırsın, evini yıktırırsın, ailesini dağıtırsın, askere alırsın, ölmesini emredersin, adaleti önlersin, özgürlüğünü çalarsın, intihara sürüklersin, kendisine dokunmadan sevdiklerini harcarsın... Pisliğin sonu yok. Peki neden fiziksel şiddet bunların herhangi birinden daha kötü olsun? Neden hepsine eyvallah ama sıra yumruğa ya da silaha geldi mi orada dur?
Fiziksel şiddet çoğu zaman efektif bir mücadele yöntemi değildir, peki, sabredip endirekt vuruşla topu yuvaya koymak genellikle daha etkili bir yol. Ama neden a priori o silahı elimizden bırakalım?
Muhallebi çocuğu olarak yetiştirildiğimiz için kavgadan ödümüz kopuyor, belki odur. Küçük burjuva değer yargılarının sefil ufkundan ötesini tahayyül edemiyoruz, belki de o. O ufkun sınırlarını Devlet ve Polis bekler. Biz uslu olalım, Polis amca gereğini yapsın... Zulme uğrayan sakın güç kullanmayı aklından geçirmesin...
Şiddet karşıtlığının şiarı polis şiarıdır: “Sakin ol dostum ve elindekini yavaşça yere bırak!”    
*
Toplumların düzeni, insan yaşamının vazgeçilmez bir ögesi olan şiddeti kontrol altına alma esasına dayanır. O yüzden, düzenden yana olan her ahlak öğretisi şiddeti ayıplar, şiddeti azaltmanın yollarını arar. Kabul. Peki. Tamam. Ama bu önermeden, şiddetin her koşulda reddedileceği sonucu çıkmaz. Tam tersi de çıkabilir.
Mesela, bir. Şiddet eğer kötüyse, daha büyük şiddeti önleyen şiddet meşrudur. Adam kalabalık barda arbede çıkarmaya kararlı görünüyorsa bir uyarırsın, sonra yumruğu çakarsın. Çekmiş silahı kalabalığı taramaya başlamışsa düşünmez vurursun. Mantıken kaçınılmaz bir çıkarımdır: Eğer şiddete karşıysan, büyük şiddete karşı küçük şiddeti savunmalısın. Yoksa büyük şiddeti savunmuş olursun.
Ufak bir pürüz gibi görünür, ama devamını düşünürsen senin anti-şiddetçi teorini tuzla buz etmeye yeter. Nerede duracaksın? Adamın uçakları Vietnam’ı – ya da Nusaybin’i – bombalayacaksa karargahını havaya uçurmak meşru değil midir? Diktatörleri halka daha fazla zarar vermeden bertaraf etmek gerekmez mi? Diktatörü bertaraf etmek yetmez, onun hizmetkarlarını, maşalarını da kırman gerekebilir. Rusya’nın saldırmasını bekliyorsan önce senin saldırman hak değil midir? Haktan öte, ahlaki ödev değil midir?
Devam et, durma. Mesela komşu ülkenin hükümdarı kâfirse ve bundan dolayı bütün halkının ahiretini sonsuza dek berbat ediyorsa, ona karşı cihat etmeden ahlaken salih olabilir misin? Daha: Savaştan sonra Ermeniler senin halkını Erzurum ve Van’dan sürecekse önce davranıp onları zararsız hale getirmek vicdani görevin değil midir? Ha?
*
Bu yetmediyse, iki. Kendini şiddetten korumak için şiddet meşrudur. Adı üstünde, meşru müdafaa. Bunu önceki maddenin özel hali olarak da görebiliriz. Büyük şiddete karşı önleyici şiddet dedik. Şahsıma yönelik şiddet ister istemez bu kapsama girer, çünkü ahlaki ödevin öznesine – yani bana – zarar verme riski taşır. Ahlaken doğru olanı yapacaksam önce var olmam gerekir. Dolayısıyla varlığıma yönelik tehlikeyi bertaraf etmek sadece hak değil ödevdir.
Burada da gene işler beklediğimizden daha hızlı çapraşıklaşır. Meşru müdafaayı sadece bireyin kendisine yönelik şiddetle sınırlayamazsın. Çünkü bireyin dokunulmazlığı bedeni ile sınırlı değildir. En azından ailesini, çoluk çocuğunu pakete dahil etmek zorundasın. Adam göstere göstere senin çocuğunun kemiklerini kırıyorsa, bana dokunan yok, öyleyse meşru müdafaa yok, aman fiske vurmayayım der misin? Peki çocuğun değil en yakın arkadaşınsa? En yakın arkadaşının yengesiyse? Devam edelim: Ya ciğerinin yarısı olan takım arkadaşlarınsa? Kimliğinin ve kişiliğinin altyapısını oluşturan değerli yoldaşlarınsa?
Ya vatanının evlatlarıysa? Ya herif senin canından aziz bildiğin Mehmetçiğe kurşun sıkmışsa? Ya hain Ziyonistler gibi senin din kardeşlerinin evlerini başına yıkıp hı diyeni kurşunluyorsa?
Zanneder misin ki sembolik aidiyetler insan yaşamında hiç değerindedir? Ait olduğu zümreye yönelik şiddeti kendine yapılmış gibi hissetmeyen insan ahlaklı sayılamaz. Şiddeti a priori reddeden muhallebi filozofu, o halde, insanlara ahlaksız olmayı önermektedir.
*
Üçüncü önerme ilk ikisi kadar güçlü değil, ama yine de göz ardı edilmemeli. Şiddete karşı şiddet meşrudur. İkinci maddede bize yapılacak şiddeti önlemekten söz ettik. Bu sefer şiddet gerçekleşmiş, biz karşılık veriyoruz. Elbette kınanası bir şeydir. Elbette kindir, intikamdır. Tabii biliyoruz, şiddete şiddet nereye kadar, sonsuz sarmaldır, sen vurursan o da vurur, sonu gelmez. O yüzden hemen her ahlak hocası her zaman affediciliği över, rövanşizmi ayıplar. Doğru. Haklıdır. Karşındaki Devlet terörü bir milyon kişinin evini başına yıkmış olabilir, ama karşı terörle ne elde edebilirsin ki, kanı sonsuza dek sürdürmekten başka?
Peki elinde zulme karşı başka çare kalmamışsa ne yapacaksın? Akıl yolunu tüketmişsin, hukuk düşmanın elinde esir, iç dünyana çekilip kalender hayatı yaşamana da müsaade yok. O zaman “şiddete hayır” öğüdü ne anlama gelir? “Şiddete boyun eğ, zulme razı ol, çaresizliğini kabul et”ten öte bir içeriği var mıdır? Zulme suskunlukla cevap vermek, zulmü ödüllendirmek değil midir? Dünkü şiddete hak ettiği cevabı vermeyen – veremeyen – yarınki şiddeti teşvik etmiş olmaz mı?
Muhallebi çocukluğu sadece bir kişilik zaafı değildir, ahlaki bir tercihtir derken işte bunları kastediyoruz.
*
Bilmem belirtmeye gerek var mı, şiddete yatkın bir adam değilim. Ortaokuldan beri yumruklu kavgaya girdiğimi hatırlamıyorum, girsem de herhalde dayak yerdim. Isparta Er Eğitim Alayında talim atışları dışında silaha elim pek değmemiştir. Kendimi savunmaya yarayan başka yeteneklerim var şükür.
Lakin küçük burjuva yaşamının cenderesinden dışarı çıkıp dünyayı tanıdıkça çok net görüyorsun ki şiddet insan yaşamının kaçınılmaz unsurlarından biridir. Yalnız kaçınılmaz değildir, bazı koşullarda doğrudur, meşrudur, ahlaki zorunluluktur. Hatta bazen güzeldir.
“Iyy, falancaya şiddet uygulamış, lanet! lanet!” diye haykıran cüceler de sadece feci surette cahil değildir. Polis devletinin – bilinçli ya da bilinçsiz – ajanıdır.

25 Eylül 2018 Salı

Eğitim konusuna devam


Okullarda mutlaka marangozluk kursu olmalı. Hayatta herkese lazım olacak sanatlardandır, ayrıca terapi işlevi vardır.
Esnaflık ve dükkancılık kursu şart. Çağdaş kölelikten bir gün kurtulmak istersen işe yarar. Basit muhasebeyi de buna katalım.
Startup girişimcilik kursu hayırlı olur. Yüz kişide biri ikisi faydalansa memleket çiçek olur.
Kodlama kursu olmazsa olmaz. Altın bileziktir, mutlaka bir gün işe yarar. Yaramasa da berrak ve sistemli düşünmeyi öğretir.
Yemek pişirme kursu mutlaka gerekir. Hayat boyu kendine ve etrafındakilere mutluluk verebilmeni sağlar. Bence kadınların ve hatta erkeklerin ve diğer cinslerin bu kursu görmeden evlenmeleri yasak olmalı.
Teorik matematik lazım. Soyutlama yeteneği olanların o yeteneği geliştirmesi için faydalı. Ayrıca zevkli diyorlar.
Hukuk kursu orta 1’den itibaren olmazsa olmazlardan biri. Yalnız mahkemeyle avukatla işi olacaklar için değil, insan bilimlerinin temelidir. Medeni toplumda kavga nasıl yapılır ve nasıl çözülür sanatını bilmeden hayat yaşamaya değer mi?
Oto tamirciliği kursu önemli. Özgüven kazandırır. Elini yağa bulamaktan korkmamayı öğretir.
Sanat tarihi kursu kesin şart. Güzeli çirkinden ayırabilmekten daha önemli beceri var mı? Olmadı fotoğrafçılık kursu verirsin, bakmayı ve görmeyi öğrenir.
Kuran kursu da olsun. O taraklarda bezin olmasa dahi bilmek ve tanımaktan zarar gelmez.
Temel tarım ve hayvancılık eğitimi herkese lazım. Yarın sistem çöküp millet aç kalırsa hayata tutunman buna bağlı olacak.
Herkes bir enstrüman öğrense iyi olur. Her türlü insan ilişkisini güzelleştirir, sevgili bulmaya bire birdir.
Ayrıca futbol, satranç, inşaat, kimya laboratuvarı, hitabet, münazara, gazetecilik, basit tıp ve sağlık bilgisi. Bunlar herkese lazım olan sanatlardan, kursları olmalı.
Ayrıca borsa. Ayıca ülkeler coğrafyası. Ayrıca bebek bakımı. Ayrıca dağcılık ve doğa yürüyüşü. Peki, tamam, ayrıca yüzme.
Bunlar olsun. Mümkünse her okulda olsun, ya da okul sistemi bunları az çok herkese temin edebilecek şekilde genişletilsin. Kurs vericilerin bakanlık memuru olmasına hiç gerek yok, belki basit bir ön sınav dışında sertifikasyona da gerek yok. Yerel yönetim ya da okul yönetimi ya da okul aile birliği, yetkili hangisiyse, civarda bulabildiği kadarını bulur, bulamazsa bütçe yaratıp büyük şehirden ya da Yeni Zelanda’dan insan getirtir. Belki öğrencinin her dönem bir veya birkaç kurs alıp tamamlaması şart koşulur. Günün yarısı bunlara ayrılır.
*
Lakin kamu eğitiminin asıl işi bunların hiç biri değildir. Zorunlu genel eğitimin TEK konusu okuma yazma eğitimi olmalıdır. İlkokul birden üniversite lisans eğitiminin son yılına dek eğitimin vageçilmez olan tek unsuru ve ana ekseni okuryazarlık üzerine kurulmalıdır. Olsa olsa temel aritmetik ve geometri ile İngilizce buna eklenebilir. Başka zorunlu ders olmamalıdır. Eğitimde bir merkezi kamu idaresi ve “öğretmenlik” diye bir profesyonel meslek olacaksa bundan başka bir şeyle ilgilenmemelidir. Geçende yazdım, tekrar edeyim. “Okul” ya da eski deyimle “mektep” adı verilen kurum, insanlığın evriminde yazı ile birlikte icat edilmiş bir olgudur; ancak yazı ortadan kalkarsa onunla birlikte ortadan kalkacaktır. Vazgeçilemez olan tek görevi okuma ve yazma öğretmektir. Öğrenciler kısa ve uzun metinleri okumayı, okuduğunu anlamayı, anladığını sözlü ve yazılı olarak ifade etmeyi, eleştirmeyi ve eleştirilmeyi, karşıt görüşleri tartmayı öğrenmeye mecbur edilmelidir. Bundan başkası ekstradır, olmasa da olur.
Akla gelebilecek her konu okuma yazma dersinde işlenebilir. Önemli olan konunun içeriği değildir. İnsanın evde ve mahallede öğrendiği sözlü dilin ötesindeki bir düzeyde, ya da level diyelim anlaşılsın, büyük kamu ile iletişim kurmasına imkan veren simgeler sistemini yorumlamayı ve kullanmayı öğrenmesidir. Okulun işi budur. Adı üstünde “oku lan”dan, okul. Bu işi yapmıyor veya yapamıyorsa olmasın daha iyi.
İnsanlığın eski çağlarında okuma ve yazma küçük bir yönetici elite mahsus sanatlardı. Dolayısıyla okul eğitimi de sadece elitler içindi. 19. yy’da genel ve zorunlu kamu eğitiminin norm haline gelmesiyle okuryazarlık bir ayrıcalık olmaktan çıktı, toplumun tümünü kapsaması hedeflenen bir ideal haline geldi. Toplumsal organizasyon bu ideale göre yeniden yapılandı. Sonradan, geç-19. yy’ın saplantıları olan fizik, kimya, biyoloji, genel coğrafya gibi konuların öne çıkması işi yolundan saptırmıştır gibi geliyor bana. Mühendisliği yeni din olarak algılayan bir çağın eseridir. Okulu global bir vatandaş/toplumdaş yetiştirme aracı olmaktan çıkarıp, esas işi küçük bir mühendis zümresini eğitmekle sınırlı bir meslek okuluna dönüştürmüştür. O zümreye dahil olamayanlar “yeteneksiz” sayılıp proleterliğe terk edilmiştir. Müfredat ta 1890-1900 sıfırlarda buna göre tasarlanmıştır. Yüz yıldan fazla zaman geçti, eskidiğini artık görmek lazım.
*
Önceki yazıda bunlardan söz ettim, ne faşistliğim kaldı sövülmedik ne elitçiliğim. Meğer neymiş? Eğitim özgür olmalıymış. Merkezleşmemeliymiş. Ben kim oluyormuşum elalemin çocuğuna ne öğretileceğini belirleyecek. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.
Net söyleyeyim. Eğitimde özgürlük diye birşey yoktur, hiçbir zaman da olmamıştır. Boş propaganda sloganlarına kapılıp kendinizi gülünç etmeyiniz.
İnsan evladı hayvan doğar. Sonra yontulur. Mensup olduğu “medeniyetin” normları beynine işlenir. Toplum içinde hem zararsız hem faydalı bir birey olarak yaşamanın usul ve adabına alıştırılır. Terbiye edilir. Evcilleştirilir. Bunu yaparken de çocuğa “ah yavrucuğum ister misin evcil olmak, istemiyorsan söyle, aman özgürlüğüne halel gelmesin” diye sormak kimsenin aklına gelmez, tarihin hiçbir çağında gelmemiştir ve bundan sonra da gelmeyecektir. Gelse zaten hepimiz ölürüz, dağdaki çakallardan farkımız kalmaz.
Eğitimde özgürlükten dem vuranların söylemek istediği şey başkadır. Sanırım üç ayrı başlık altında toplamak mümkün.
Bir, politik. Devletin eğitim politikasının çizdiği medeniyet çerçevesi ile toplumdaki çeşitli zümre ve sınıfların çocuklarına aşılamak istedikleri medeniyet anlayışı farklılaşabilir. Nitekim Türkiye’de şiddetle farklılaşmıştır. Bu durumda birileri, çocuğun eğitiminde devletten “özgürlük” talep edecektir. Ancak kastettikleri şey, çocuğun herhangi bir anlaşılabilir manada daha özgür olması değildir. Devletin tercihlerine karşı ailenin veya mahallenin normlarının belirleyici olmasıdır. Belli ölçüler içerisinde kalmak şartıyla haklı bir taleptir. Bence de Milli Eğitim politikası yerel ve zümresel taleplere karşı daha esnek olmalı, çeşide yer vermeli. Mesela imam hatip okullarına talep varsa imam hatip okulları da açmalı.[1]
İki, pedagojik. İyi bir eğitici öğrencinin zorlandığı noktalara duyarlıdır. Nereye kadar zorlayacağını, nerede rahat bırakacağını bilir. Kötü eğitici dangır dungur girişir, sıklıkla çocuğu evcilleştiremeden kırıp döker. Bu anlamda iyi eğitimin öğrenciye bir çeşit “söz hakkı” tanıdığını söyleyebilirsiniz. Bu hak eğitimin içeriğine ilişkin değildir; olsa olsa temposuna ve üslubuna dairdir. “Eğitici” unvanlı yüz binlerce cahil hayvan barındıran Türk milli eğitimine yönelik özgürlük taleplerinin bir kısmı, işin işte bu yönüyle ilgilidir. Maksat “çocuğum istediği eğitimi seçsin, istediğini öğrensin, istemediğini öğrenmesin” değil. “Çocuğum devletin değil benim istediğimi öğrensin” de değil. “Kırma, öküz, çocuğuma insanca konuş!”
Üç, ne diyelim, aksiyolojik diyelim, yani öğretilen değerlerin niteliğine ilişkin. Bunu yeni yeni kavrıyorum, dur bakalım iyi ifade edebilecek miyim.
Biliyorsunuz liberal eğitim denen bir şey var. Öteden beri İngiliz ve Amerikan kolej sisteminin özüdür, 20. yy’ın son çeyreğinde bütün dünyada giderek artan revaç buldu. Liberal demek normalde “özgür” demektir, ama buradaki hadise o değil başka şey. Kökü 18. yy aristokrasisine dayanan bir elit eğitimi metodudur. Öğrenciye doğrudan bir “doğru doktrin” empoze edilmez. Belirli konularda dikkatle seçilmiş alternatif öğretileri inceleyerek tartışması istenir. Seçenekler asla sınırsız değildir. Çünkü aklı başında herkes bilir ki tüm görüşler eşit değerde değildir; kimi cehalet ürünüdür, kimi mantıksızdır, kimi ahlak yoksunudur, kimi elde edilmeye çalışılan medeniyet çerçevesinin temel değerlerine aykırıdır. Tartışmaya değer olan görüşler önceden tartışılmış ve makul insanlarca savunulmuş olan görüşlerdir: Eflatun mu Aristo mu? Realizm mi nominalizm mi? Kapitalizm mi sosyalizm mi? Allah var mı yok mu?
Şimdi hiç kalkıp da bana böyle özgürlük mü olur, işte kandırıyorlar çocukları filan demeyin. Enfes bir eğitim yöntemidir. Farklı ve zıt görüşleri kavramayı, tartışmayı, rasyonel argümanlar üretmeyi, rakibi akıl zemininde alt etmeye çalışmayı öğretir. Çok seslilikten korkmamaya alıştırır. Muazzam bir disiplindir. O tezgahtan geçmiş olanlar, yarın hiç bilmedikleri görüş ve olgularla karşılaştıklarında da nispeten açık yüreklilikle onlarla yüzleşme becerisi kazanırlar. Azgelişmiş eğitim sistemlerinin mezunları gibi zoru görünce topu taca atmak, yahut eskimiş doktrinlerde ahmakça ısrar etmek, ya da farklı söyleyenlerden ödü kopup kafalarını kesmek gibi davranış bozuklukları sergilemezler.
Ama daha mı özgürdür? Sanmıyorum. Özgürlük işin daha ziyade reklam faslı gibi geliyor bana. Kelimenin tam anlamıyla elit eğitimidir. İyi karar verici yetiştirir. Ama sınırları özenle çizilmiştir. Ancak sınırları özenle çizilmiş bir tartışma çerçevesi varsa başarılı sonuç verir. Yoksa ipini koparmış deli dana gibi boş laf çayırlarında koşuşup kaybolur. “Özgürlük” sloganını fazla ciddiye alan yeni yetmeler – ve onların popülerlik sevdalısı korkak hocaları – yok efendim toplumsal cinsiyetmiş, victim studiesmiş, Derrida’ymış, safe space’miş gibi deli saçmalarını hakikat zannetmeye başlarlar. Sonuçta kendilerini toplumdan tasfiye etmekle kalmazlar, eğitim kurumunu, bilhassa üniversiteyi, toptan marjinalleşmenin eşiğine getirirler.




[1] Doğal olarak Cihangir semtinde, misal, hayvan okşama yahut yoga dersi de talep edebilirler. Diyarbakır’da Kürtçe eğitim de isteyebilirler. En doğal haklarıdır. Tıpkı imam hatip gibi. 

18 Eylül 2018 Salı

Armaş


İzmit’in Armaş köyündeki Çarkhapan Surp Asdvadzadzin (“Şer-savar Hz. Meryem”) manastırıyla ilgili ilk kesin kayıt 1661’de Köprülü Mehmet Paşa devrine ait, ancak 1611 tarihli Lehistanlı Simeon vekayinamesinde isim verilmeden anılan köy ve manastırın da burası olması muhtemel görünüyor. Köyün Ermeni nüfusu 17. yy ilk yıllarında Doğu illerinden Marmara bölgesine yönelen büyük Ermeni göçünün, ya da İzmit ve Adapazarı cemaatleri gibi, 15. yy’da Memluk egemenliğindeki Adana-Maraş yöresinden gelen göçlerin ürünü olabilir.
19. yy’ın başlarında harap olan manastır, Ermenilerin “sadık millet” unvanını kazandığı II. Mahmut devrinde (1825’ten sonra) imar görmüş ve kısa zamanda Batı Anadolu’daki en önemli Ermeni kültür kurumu niteliğini kazanmıştır. Manastır kütüphanesinin şimdi kayıp olan elyazması eserler koleksiyonu ünlüdür. 1864’te matbaa açılır ve izleyen elli yılda bir dizi önemli dergi ve kitap yayınlar. 1872’de (Robert Kolej’den 9, Galatasaray’dan 4 yıl sonra) manastır bünyesinde kurulan sivil lise bir süre sonra kapanır; ancak 1889’da açılan ruhban okulu, modern anlamda “eğitimli” ruhban sınıfı yetiştime alanında 25 yıl boyunca öncü rol oynar.
1872-1888’de Armaş’ta yönetici olduktan sonra İstanbul patriği seçilen Der Khoren Aşıkyan’ın hayali, kurumu “Osmanlı Ermenilerinin Venedik’ine” dönüştürmektir. Venedik’te Katolik Ermenilerin 18. yy’dan beri sürdürdükleri yoğun yayın ve eğitim faaliyeti göz önüne alındığında, kastedilen şey şüphesiz günümüzde “yerli ve milli” deyimiyle anlatılan bir bakış açısı olmalıdır. Osmanlı Tanzimat’ının ideolojik hedefleriyle uyumludur.
Armaş adının “İran’daki bir kasaba veya manastırdan geldiği” rivayetinin çeşitli kaynaklarda tekrarlandığını görüyoruz. Öyle bir kasaba veya manastır bulamadım. Ermenistan’ın Ararat ilindeki Armaş kasabası İzmit Armaş’a atfen adlandırılmış. Kuzey Irak’ta Erbil yakınındaki Keldani-Hıristiyan köyü Armaş’ın geçmişi hakkında bilgi bulamadım.
Armaş Manastırının tarihine ilişkin bir kitap yazan İzmit Piskoposu Der Partoğomeos “Gabudig” (1787-1809), 17. yüzyılda yerli Türklerin köye Armağan Şah adını verdiklerini yazıyor. Ki tahminimce doğru etimoloji budur. [P. Muradyan & A. Muşeğyan, Armaşi Dprevankı, Yerevan 1998.]

1921’deki ikinci Ermeni tehciri kayıtlarında köy adı Ermeşe olarak geçiyor. Eski yazıda elifin üzerindeki meddi kaldırıp arkaya bir he ekleyerek yapılan bilinçli veya yarı-bilinçli bir çarpıtmadır; Anadolu’daki gayrimüslim köylerinin hemen hepsinde o yıllarda buna benzer deformasyonlar tipiktir. 1928 Dahiliye Vekaleti listesinde resmen Akmeşe olmuş. 

17 Eylül 2018 Pazartesi

Nasıl Ermenileştim


Çocukluğumuzda anneannem bazen ciddi yüzünü takınır, Türklerin zulümlerinden söz ederdi. Kullandığı kelime ‘kırım’dı, yani çart ջարթ. Kardeşim ve kuzenlerimle beraber doğal olanı yapıp taklide başlardık. Çart çurt, hi ho ho. Annem babam bu mevzudan hiç söz etmediler.
ABD’ye ilk gittiğim yıl bütün arkadaşların az çok girdiği psikolojiye girip, inanmayacaksınız, Türkiye savunucusu bile oldum. Kıbrıs’ın işgalini protesto eden Yunanlılara karşı New Haven sokaklarında Türk pankartı taşımışlığım vardır.
Toronto ve Montreal’de akraba taallukat ziyaretleri o tepkiyi pekiştirmekten başka işe yaramadı. “Eee evlat Türkiye’de hayat nasıl?” “Hiç fena değil, buradan iyidir.” “Yazıklarrr olsun sana, biz de seni akıllı kültürlü bir genç sandık, tüh.” Bağnazlık kadar beni ifrit eden şey yok. Aman, dedim, Sevan bunlardan uzak dur.
Üçüncü yılımda nihayet merak ettim. Sterling Kütüphanesinde Ermeni tarihine ve soykırıma ilişkin raflar dolusu kitap buldum. Çoğunu okudum. Yetmedi, dönemin başlıca Amerikan, İngiliz ve Fransız gazetelerinde Türkiye ile ilgili ne çıkmışsa hepsini taradım.
Şimdi belirtmeme gerek var mı bilmiyorum, ama okuduğumu eleştirel bir gözle okumayı bilirim. O zaman da bilirdim. Argümanda hata ve gedik bulmaya bayılırım. Gençken sanırım daha da keskindi gözüm. İyi okudum. Olayları kavradığıma dair içimde kuşku kalmadı.
İki tane net sonuca vardım:
Bir. Rum ve Ermenilerin tasfiyesi bilinçli, planlı ve kapsamlı bir kararın ürünüdür. Türkiye’nin yönetici çevrelerinde ta 1890’lardan itibaren bu konuda bir kararlılık oluşmuştur. 1908-1909’da kısa bir yalpalamadan sonra İttihat ve Terakki yöneticileri de bu mutabakata katılmıştır. Gayrimüslim anasır meselesini kökünden çözmeden Türk milletinin – geleneksel yapısı ve zihniyetiyle – devam edemeyeceği fikri, Türkiye’nin egemen çevrelerinde başat görüş haline gelmiştir. Dünya Savaşı bu kararlılığı uygulama alanına sokmak için fırsat sayılmıştır. Toplu öldürme planlanmış mıdır, bilmiyorum. Ama 1895 ve 1909 olayları ortadayken, bunun en azından bir ihtimal ya da opsiyon olarak hesaba katılmamış olması mümkün görünmüyor.
İki. “Milli Mücadele” ya da “Kurtuluş Savaşı” adı verilen şey Rum ve Ermeni savaşıdır. Amacı Dünya Savaşı sırasında başlatılmış olan tasfiyeyi sonuca bağlamak ve tehcirde gitmiş olanların geri gelmesini kesin olarak önlemektir. Başarısı tam olarak bundan ibarettir, ne fazla ne eksik. “Emperyalizm” konusu masaldır. Dünya Savaşının galibi olan devletlerin etnik tasfiye konusunda en azından orta yolcu bir çözüm dayatmaları, geri dönüş ve tazminat konusunda ısrar etmeleri, savaş sonrası dönemde azınlık hakları için birtakım garantiler talep etmeleri beklenmekteydi. Bu anlamda, dolaylı olarak, İtilaf Devletlerinin siyasi gölgesine karşı da bir mücadele verildi. Ama onlarla (Suriye sınırındaki kısa süreli Fransız savaşı dışında) çatışılmadı. Zaten onlar da konuyu fazla uzatmaya gönüllü değildi. Rum ve Ermenileri satıp gittiler.
Kırk küsur yıl oldu, bu iki yargıyı sorgulamak için bir sebep bulamadım. Her okuduğum kanaatimi biraz daha pekiştirdi – ki, tahmin ediyorum, her iki cihetten okumaya değer hemen her şeyi okumuş olmalıyım. Bu iki noktada karşı görüş beyan edenleri ciddiye almakta zorlanıyorum. Üç beş cümlede belli oluyor hiçbir şeyden haberleri olmadığı, boşa salladıkları. Aralarında iyi niyetliler var mıdır? Mutlaka vardır. Ama cahillikleri öyle derin ki, çoğu zaman tartışmaya değmez.
*
O yıllarda sosyalist hareketin içinde (daha doğrusu kenarında) idim, ABD’de Demokratik Türkiyeli Öğrenciler Derneği yönetimindeydim, bu mevzulardan söz etmek devrimci edebe aykırı sayılırdı. Buna rağmen 1980’de Birikim’de çıkan uzun bir yazımda Milli Mücadele analizine girdim, bu tezleri kısaca da olsa dile getirdim. En yakın arkadaşlarımda dahi bunların nasıl bir duygusal rahatsızlık yarattığını gözlemleme fırsatı buldum. 1980’den sonra askeri cunta mücadelesi gündemdeydi, o zaman da sırası değil diye düşündüm. 1984-85’te Türkiye’ye döndükten sonra, adeta içgüdüsel bir refleksle, beni “Ermeni” diye damgalayacak, “Ermeni” kimliğine kilitleyecek her türlü tavır ve eylemden yıllar boyu özenle kaçındım. “Ermeni” köşesine oturtulacağım makale, panel, şov, konferans, demeç önerilerini – çoğu zaman sertçe – reddettim. 1995’te yazdığım Yanlış Cumhuriyet’te de, dikkat ederseniz Ermeni meselesi çok düşük profildedir. Birkaç cümlede, kibarca geçilir.
Daha önce de birkaç kez söyledim, benim için dönüm noktası Hrant cinayetiydi: yıl 2007. O olaydan sonra idrak ettim ki ben ne kadar kaçsam da heyula arkamdan gelecek. Dönüp yüzleşmekten başka çare yok.
Ondan sonra sık sık yazdım. Fikrim soruldukça çeşitli forumlarda görüş bildirdim, hatta Alperen Ocakları üst yöneticilerinin katıldığı bir toplantıda “Ermeni sorunu” konferansı verdim. Ama daha çok okudum. Coşkun Kırca’lardan Gündüz Aktan’lara dek Türk görevlilerinin tezlerini etüt ettim. Eski tarihçileri ve 19. yy Ermeni entelektüellerini okuyup Ermeni “zihniyetini” daha iyi kavramaya çalıştım. 2009’dan sonra, bugüne dek kimsenin doğru dürüst girişmediği bir işe girişip, Anadolu’nun mikro-tarihini, aylar ve yıllar boyunca, her gece, köy köy, nahiye nahiye didikledim. Sanırım Türkiye’de son yıllarda çok az insana nasip olan bir yerel tarih dağarcığı biriktirdim.
Eski yargılarıma iki üç yeni boyut eklendi.
Üç. Soykırım olayını 1915’e, hatta 1895 sonrasına odaklanarak anlamak mümkün değildir. Arkadaki yüzlerce yıllık aşağılama, zulüm, talan ve katliam geçmişini bilmeden ne olayları, ne de tarafların psikolojisini anlayabilirsin. Soykırımı anlamak için önce fetih olgusunu iyice kavraman gerekir.
Dört. İşin ekonomik boyutu daha önce dikkatimi çok çekmemişti. Kısmen sevgili Sait Çetinoğlu’nun teşvikiyle o konuya aydım. 1913-1923 yılları arasında gerçekleşen servet transferinin nefes kesici boyutları hakkında fikir edindim. O günden bu güne Türkiye’nin sosyal ve ekonomik yapısının neredeyse tümüyle o servet transferi üzerine inşa edilmiş olduğunu idrak ettim. Tasfiyeyi planlayanların başlangıç noktası belki bu değildi, devletin ve milletin beka kaygısıydı. Fakat öyle görünüyor ki sürecin daha ilk başından itibaren soygun hırsı ön plana geçti, ilk başta belki sadece bir nüfus hareketi olarak tasarlanan temizliği geri dönüşü olmayan bir kan banyosuna çevirdi.
İtiraf edeyim, çok duygusal bir insan değilim, vah insancıklar öldü, ah kanlar aktı söylemi beni çok fazla heyecanlandırmıyor. İnsan dediğin ölür. Savaşlarda çok ölür, kötü ölür. Aynı yıllarda Somme’da, Marne’da, Verdun’de öldürülen Fransız ve Alman gençlerinin trajedisi Ermenilerinkinden daha az değildir; sayıları da bir hayli daha fazladır. Stalin’in katliam niteliğindeki kıtlığında telef olan 20 milyon Rus köylüsünün yaşamı soykırımda yok edilen Ermenilerden daha az değerli değildir. 1898 harbinde Amerikalıların Filipinlerde yaptığı katliamı, ya da 1947’de Hindistan’ın bölünmesi sırasında öldürülen bir milyonu aşkın Müslüman ve Hindu’yu bilir miydiniz? Bence olayları perspektif dahilinde görmek için bunları akılda tutmak gerekir.
Etnik tasfiyeye karar veren Türk ve Osmanlı erkanının mantığını anlayamayacak kadar kalın kafalı da değilim çok şükür. Hepsinin hatıratını okudum. Sevinçlerini ve korkularını biliyorum. Babaannemin dostu ve komşusu olan Halide Edip’in neden o kadar pervasızca bazı şeyleri görmezden geldiğini, Samet Ağaoğlu gibi son derece hassas ruhlu birinin neden Keçiören’deki çocukluk evinin gasp edilmiş Ermeni mülkü olduğunu hatırlamak istemediğini, İbnülemin gibi Türkiye’nin 20. yüzyıldaki belki tek gerçek aristokratı olan birinin neden Ermenilerden hep antipatiyle söz ettiğini hiç düşünmedim mi sanıyorsunuz? Eşek miyiz biz?
Cehaletin ve yalanın boyutlarıdır beni hasta eden şey. Bir toplum bu denli patolojik bir inkar batağına nasıl saplanır? Gözünün önündeki gerçeği nasıl bu kadar fütursuzca yok sayabilir? Kimliğini ve varlığını bu kadar aptalca bir yalan üzerine nasıl kurabilir? Bu kadar riyayı, bu kadar aymazlığı, bu kadar derin bir ahlaki körlüğü nasıl taşıyabilir? Zaman zaman adeta nefes alamayacak kadar beni sıkan şey bu. Bu kadar cahil insanlarla bir arada nasıl yaşarsın?
Yoksa ölen ölmüş, giden gitmiş. Ölenle ölünmez. Onu biliyorum.  
*
Sık sık yazdım dedim. İşte iyilerinden bir demet. Ekopolitik’te Alperencilere verdiğim konferansın transkriptini de ilk kez yayınlıyorum, haberiniz olsun. Beşincisi.  

16 Eylül 2018 Pazar

Türkçe yer adları sözlüğü


Listede Türkçe yer adlarında belli bir sıklıkla geçen ve güncel Türkçede anlamı herkes için açık olmayan sözcüklerden bir seçme verilmiştir. Birkaç çok yaygın istisna dışında yabancı dillerden alıntı olan adlara yer verilmemiştir.
Geleneksel Türkçe yer adlarının ezici çoğunluğu şu iki kategoriden birine girer: 1) yerin belirgin, kalıcı ve ayırt edici bir özelliğini belirten adlar (Karapınar, Yukarıyayla, Kızılkilise, Yanıkcuma), 2) kurucu kişi, aile, soy veya topluluğu belirten adlar (Hacısüleymanlı, Fakıoğlu, Muhacirler). Az sayıda yer adı idari statü ile ilgilidir (Derbent, Kadışehri, Ovadivanı). 
Kurucu topluluk adlarında sözlü tarih daima "aşiret, Oğuz boyu, Türkmen oymağı" gibi etnik ifadeleri tercih etse de, topluluk adlarının analizi genellikle yerleşik halkın algısını yansıtan "çapulcular, gezginler, mülteciler" gibi işlevsel tanımlamaları düşündürür.
24 efsanevi Oğuz "boyunun" adları özellikle Batı ve Orta Anadolu coğrafyasında çok yaygındır. Sözkonusu boyların gerçekten var olduğuna ve adı geçen yerlerin o boylarla ilgili olduğuna dair inandırıcı hiçbir tarihi delil yoktur. İsimlerin çoğunun Osmanlı döneminde idari kararla verilmiş olması muhtemeldir.
*
Abdal/Aptal: Gayri-Sünni bir cemaat adı.
Ağın/Ağin: Ak in, “beyaz mağara” anlamında.
Ahi/Ahı/Aha: “Birader”, belki 13.-14. yy’da Ahi cemaati önderi kişi unvanı.
Amarat: “İmaret”. Genellikle her türü hayrat ve vakıf yapı anlamında.
Argıt: “Geçit”. Arkamak/argamak fiilinden.
Atik: Geç Osmanlı bürokratik dilinde “eski”.
Aul/Avul: Türkçe “ağıl”. Kafkas dillerinde “köy” anlamında kullanılır.
Avşar/Afşar: Oğuz boyu. Bir bölümü Kürt veya Kürt kökenlidir.
Badıllı/Beğdilli/Beydilli/Bedil: Oğuz boyu. Bir bölümü Kürt veya Kürt kökenlidir.
Bahşayiş: “İhsan, ödül”. Bir üst makam tarafından karşılıksız verilmiş araziye denir.
Balâ: Geç Osmanlı bürokrasi dilinde “yüksek, yukarı”, Farsça. Bazı yer adlarında yanlış telaffuzla Ballı şeklini alır.
Balaban: “Bir tür iri doğan, iri kişi”. Çoğu örnekte muhtemelen cemaat adı.
Barak: Halep vilayeti kökenli aşiret/cemaat.
Bayat: Oğuz boyu. Muhtemelen “at zengini” anlamında.
Bayındır: Oğuz boyu.
Becene/Becenek/Peçenek: Oğuzlara katılmış bir boy.
Belen: Türkçe “dağ”.
Bolu: Yunanca pólis (“şehir”) sözcüğünden. Eski yazıda daima Boli yazılır.
Buğur: “Deve”.
Bulak: “Pınar”.
Burgaz/Bergos/Birgi: Yunanca pyrgos “kule, burç” adından.
Büget/Büvet: Türkçe bük sözcüğünden, “ırmakta su birikintisi, gölet”.
Büğdüz: Oğuz boyu.
Caber: Halep vilayeti kökenli Türkmen aşireti/cemaati.
Camuş/Camuz/Kömüş/Kömeş: “Su sığırı”. Arapçada ilk harfte c, Farsça ve Ermenicede g/k kullanılır.
Cankara/Conkara/Çongar: Aşiret/cemaat adı. Cenger maddesine bakınız.
Cebel: Arapça “dağ”.
Cedid: Geç Osmanlı bürokratik dilinde “yeni”, Arapça.
Cenger/Cingel/Çengel/Zengi/Zengan/Zengen/Zenger: Hemen her zaman Çingân/Çingen sözcüğünden bozulmuştur.
Cerit: Aşiret/cemaat adı.
Cırık/Cirik: “küçük akarsu”. Birkaç örnekte Ermenice çırik (“küçük su”) adından, fakat daha çok Türkçe çığrık “küçük akarsu”. Karş. Cırlayık/Çığrık.
Cırlayık/Çığrık: “Şakırtılı akan su”. Bkz. Gürleyik.
Cuma: “Cami, cuma namazı kılınan ibadethane” (Cumayanı, Cumalı, Eskicuma...)
Çakal/Çakallı/Çakallar: Aşiret/cemaat adı. Bir bölümünün Kürt kökenli olduğu söylenir.
Çal/Çaltı: “Seyrek çalılık, maki”
Çandır/Çandar/Çavdar/Çavundur: Oğuz boyu.
Çat/Çatak: “Kavşak, iki derenin birleştiği yer”
Çeltik/Çeltek: “Pirinç tarlası”
Çepni/Çetmi: Oğuz boyu. Aşiret adı muhtemelen “çapulcu, vurguncu” anlamındadır. Çöplü, Çaplı gibi deformasyonlar yaygındır.
Çermik/Çermük: Ermenice “ılıca”.
Çevlik: Türkçe “etrafı çevrili yer, bostan”. Ancak Bingöl kentinin yerel adı olan Colik/Cevlik Türkçe değildir.
Çıtak/Çitak: “Kavgacı, belalı” anlamında cemaat adı. Özellikle Balkan göçmeni bir zümre.
Çokran/Çokrak/Çokak/Çokratan: “Gürültüyle akan veya fışkıran su”. Çokramak fiilinden.
Çor/Şor: “Tuz birikintisi, tarıma elverişsiz toprak”.
Çöğür/Çekür: “Aşısız bitki, delice”. Muhtemelen cemaat adı.
Çörten: “Su kanalı”
Danişment/Danışman/Tanışman: “Bilgin kişi, molla” anlamında kişi unvanı.
Deliler/Deller: Genellikle “isyancılar” ya da “Abdallar” anlamında.
Denek/Dinek: “Maden ocağı”
Der/Deyr: Kürtçe ve Arapça yer adlarında “manastır”. Derik: “küçük manastır”.
Derbent/Dervent: Aslen “geçit”. Osmanlı’da karayollarını ve dağ geçitlerini koruyan küçük hisar, karakol.
Din/Diğin: Türkçe tekin/tigin “soylu kişi, hanedan mensubu”. Karadin = Kara Prens.
Divan: Birkaç köy veya mahalleden oluşan idari birim, böyle bir birimin idari merkezi.
Dodurga/Todurga/Tödürge: Oğuz boyu.
Döngel: Trabzon hurması veya Ege’de muşmula adı verilen ağaçtır. Ayrıca aşiret/cemaat adı.
Dumlu: “Dumanlı, sisli”
Eğlence: “Konak, durak”
Elemin/Elemli: Genellikle il emini (“bölge yöneticisi”) deyiminden bozmadır. Ancak Ege Bölgesinde Elemen: Rumca “zeytinlik”.
Ellez: Genellikle İlyas.
Emiralem/Miralem: “Sancak beyi”
Esb/Hesp: Farsça veya Kürtçe “at”.
Eseli/Selli: Genellikle İsa’lı.
Eşme: “Su çukuru, kuyu”. Aşiret/cemaat adı olduğu rivayet edilir.
Eymir/Eymür/İymir/İmir: Oğuz boyu.
Eyne/İne/İğne ve Ezine: “Cuma hutbesi okunan cami”. Cuma gününün Farsça adıdır.
Fakı/Fakih: “Din alimi, medreseli” anlamında unvan.
Fındık/Funduk: Çoğu yer adında Arapça “yol konağı, han”. Bitki adı olan fındık enderdir.
Geren: “Killi veya verimsiz toprak”
Geriş: “Dağ sırtı”
Gir/Gır: Kürtçe “tepe”. Girik = Tepecik.
Göden: “Su kaynağı”. Ancak Antalya Gödene kasabası antik Kotenná biçiminden bozmadır.
Gökçe/Göğce/Göce: “Yeşil” veya “güzel” anlamına gelebilir. Modern dilde tercih edilen yeşil sıfatı, eski yer adlarında hemen hiç görülmez.
Göynük/Göynücek: “Yanık yer, yangın yeri”.
Gülabi: "Kudurmuş deli", bir cemaat/aşiret adı.
Gümele: “Bağ evi”
Gürleyik/Gürlevik/Gürlek: “Şelale”
Halı/Hali: “Boş, metruk”. Yer yaygısı anlamında halı, yer adlarında görülmez.
Harmandalı/Harbendeli: “Katırcı”, muhtemelen aşiret/cemaat adı.
Havas/Havsa: “Haslar, hanedana veya üst vezirlere tahsis edilmiş kamu arazisi”.
Hobyar/Hubyar: “Can dost” anlamında, Alevi ocaklarından biri.
Horzum: “Horezm’li”, cemaat/aşiret adı.
Iğdır/İğdir: Oğuz boyu. Ancak Antalya Kumluca yöresinin adı olan İğdir, Rumca akrotír (“burun”) sözcüğünden uyarlanmış olmalıdır.
Işık/Işıklı/Işıklar: Eskiden “gezici derviş, tarikat mensubu”. Muhtemelen Arapça şeyx’ten evrilmiştir. Cumhuriyet döneminde Şeyh içeren bazı yer adları Işıklı/Işıklar olarak değiştirildi.
İregür/Üregil/Üregül/Yüregil/Yüregir: Oğuz boyu.
Kaçak: “Sığınma yeri, melce” anlamında. Ermenikaçağı = Ermeniler sığınağı.
Kantara: “Taş köprü”, Arapça.
Kargın: Oğuz boyu.
Kayı: Oğuz boyu. Sözcük anlamı “dönme” demektir.
Keçi/Kiçi: Çoğu yer adında keçi sözcüğü kiçi biçiminden evrilmiştir. “Küçük” demektir. Tersi ulu’dur. Bkz. Keçiborlu - Uluborlu, Isparta.
Kent/kend: Türkçe yer adlarında daima “köy” anlamında kullanılır. İrani bir dilden alıntı olup Kürtçe gund (“köy”) sözcüğüyle eş kökenlidir.
Kese/Kise: Kilise sözcüğünden uyarlanmıştır (Akçakese, Akkise, Kızılkese, Belkese vb.). Ses değişimi çoğu örnekte 20. yüzyıldan daha eskidir.
Kestel: Rumca kastéllos “hisar” adından.
Keşlik: Keşişlik. “Manastır” anlamında.
Kınık: Oğuz boyu.
Kıpti/Kıbti: Geç Osmanlı bürokratik dilinde “Çingene”.
Kıran: “Kenar”, özellikle sarp kaya kenarı.
Kızık/Kısık: Oğuz boyu.
Kom: Ermenice “hayvan damı, hayvancılık yapılan mezra”, Doğu illerinde yaygın.
Köristan/Köyistan/Göristan: Farsça guristan “mezarlık, özellikle gayrimüslim mezarlığı”.
Kuz: “Gölge, dağın gölge tarafı”. Kayıtlarda sıklıkla Koz (“ceviz”) ile karıştırılır.
Küre: Arapça “maden ocağı”.
Mahmudiye/Mecidiye/Aziziye/Hamidiye/Reşadiye: Padişah adı taşıyan yerleşimler 1828-1918 aralığında tipiktir. Daha önceki dönemde görülmez.
Mamure/Mamuriye: “Kasaba”
Maşat/Maşatlık: “Gayrimüslim mezarlığı, nekropol”
Memlaha: “Tuzla”
Meşe: Eski yer adlarında genellikle “koruluk, sık çalılık” anlamında. Malum ağacın adı olarak kullanımı yenidir.
Mezit/Mezgit: “Mescit, cuma namazı kılınmayan ibadethane”
Mirza/Mirze/İmirze: Farsça ve Kürtçe “bey oğlu, prens”.
Muhacir/Macır/Macar: 19. yy ikinci yarısında Balkanlardan veya Kafkasya’dan gelen göçmenlerin iskan edildiği yerleşimlerin birçoğu bu adı taşır. Cumhuriyetten sonra isim değiştirilmiştir.
Muslu: Musullu (Türkmen veya Kürt), cemaat adı.
Mutaf: “Kaba dikici, çuvalcı”
Müsellim: “Vali vekili, yerel askeri birlik kumandanı”. Özellikle Trakya’da.
Nacar: “marangoz”, Arapçadan.
Oba: “Göçebe bir topluluğun geçici veya kalıcı yerleşim alanı”
Okçular: Eski kayıtlarda çoğunlukla Akçiler. Olasılıkla başka bir addan uyarlanmıştır.
Ören/Viran/Veran: “Harabe”. Eski yazıda her üçü benzer şekilde yazıldığı için telaffuz tayini güçtür. Farsça olan viran biçimine karşılık, Cumhuriyet döneminde ‘Türkçe’ olduğu var sayılan ören tercih edilmiştir. Kürtçe yer adlarında aynı anlamda Xirbe görülür.
Öz: “Sulu düzlük”
Palanduz/Balandız: “Palan diken, semerci”
Palanga: “İstihkam, bir tür savunma amaçlı kale”
Payam: Farsça kökenli badem sözcüğünün alternatif yazımıdır.
Pelit: “Meşe ağacı, meşe palamudu”
Perakende: “Yerleşik olmayan aşiret” anlamında idari terim.
Pir: “Dede”
Rabat: Arapça “han, kervansaray” fakat Ermenice “manastır” (belki “menzil” anlamında). Tümü Ermenice olan on iki kadar yer adında görülür.
Sal: “Alüvyonlu düzlük, kumluk”
Salur: Oğuz boyu.
Samut/Şeyhsamut: Bir Bektaşi azizi.
Saray: Türkçe yer adlarında sözcüğün özgün Farsça anlamı olan “in, büyük oyuk” görülür. Sarayönü = “mağara önü”. Almanca Halle aynı anlam evrimini gösterir.
Sarpun/Sarpın: “Ambar”
Seki/Sökü: “Dağ eşiğindeki düzlük, basamak”. Eski yazıda sekü tercih edilir.
Selimiye/Orhaniye/Ertuğrul: Sultan II Abdülhamid’in şehzadelerinin adları 19. yy son çeyreğinde çeşitli yerleşimlere verilmiştir.
Senir/Sinir: “Dağ burnu”. Eski dilde geniz n’siyle söylenir ve kef harfiyle yazılır. Bir iki örnekte yanlışlıkla siğir ve sığır biçimine dönüşmüştür.
Sığla/Suğla: “Sulu alan, bataklık”
Sorgun: “Yaban söğüdü”, muhtemelen aşiret/cemaat adı.
Suvat: “Hayvan sulama yeri”. “Sulamak” anlamına gelen suvamak/suvarmak fiilinden. Yarsuvat: “Dik suvat”.
Şadı/Şadılı/Şadiyan: Aşiret/cemaat adı.
Şahkulu: “Şii” veya “Alevi” anlamında.
Şam/Şami: “Şam (Güney Suriye) göçmeni”. Bazı örneklerde Türkmen cemaat adı.
Şar: Farsçadan alıntı olan şehir sözcüğünün alternatif yazımı. Akşar, Şarköyü vb.
Şen: Ermenice ve Gürcücede ortak olan kelime “yerleşim, köy” anlamına gelir. Umumiyetle bu dillerden aktarılmış olan yer adlarında görülür. Türkçede “yeni yerleşim, koloni” anlamında Şenlik daha geç döneme aittir.
Tabaklar: Daima debbağlar (“deri sepiciler”) anlamında.
Tat/Tatlar/Tatlı: “Yabancı” ve özellikle “İranlı, Acem”.
Tecer: Aşiret/cemaat adı.
Tekfur: Ermenice takavor (“kral”) sözcüğünden, “gayrimüslim derebeyi veya hükümdar”. Çoğu yer adında Tekir, bir yerde Tayfur biçimine evrilmiştir: Tekirdağ = Tekfurdağı.
Tekkeşin/Tekkeşen: Tekkenişin “tekke şeyhi”
Til/Tel: Süryanice, Arapça ve Kürtçe “höyük”. Büyük olasılıkla arkaik bir Yakındoğu dilinden mirastır.
Tirkeş/Türkeş: “Okçu”. Bazı yerlerde bu isimli bir cemaat/aşiret adı. Orta Asya tarihinde anılan Türgeş kavmiyle ilgi kurulamaz.
Tol: Konya-Ankara köylerinde “ağıl, hayvan barınağı”.
Uşak: Yer adlarında daima “oğlu” anlamında, aile ve soy adı: Çavdaruşağı, Deliuşağı, Fatmauşağı vb. Ancak Uşak il adı muhtemelen Helence bir addan evrilmiştir. Kürtçe eşdeğeri, adın önüne gelen Kur veya Kurik sözcüğüdür: Kurinevroz, Kurikçeto...
Varsak: Aşiret/cemaat adı.
Yağıbasan/Yağısıyan/Yağıkesen: “Düşman basan/öldüren” anlamında kişi adı veya unvanı.
Yavı/Yavu: “Yabani, yabancı” anlamında cemaat adı.
Yazı: “Düzlük, ova”
Yazır: Oğuz boyu.
Yortan: “akıncı, göçebe”, muhtemelen “saldırgan Yörük topluluğu”. Farsça Tazî ile eş anlamlıdır.
Yunak: “Çamaşır yıkama yeri”
Yunt: “At”
Zaim: “Zeamet sahibi”. Zeamet bir tür tımarlıktır.
Zeyve/Zîve: Zaviye (“derviş konağı”) sözcüğüdür.
Zimmi/Zimmiyan: “Gâvur” anlamında idari terim.
Zir: Farsça “aşağı”. Bazı yer adlarında yanlış telaffuzla Zil şeklini almıştır: Zilkale = Aşağıkale.