17 Nisan 2014 Perşembe

Okuma Notları 2

“[Başbakan] 21. Yüzyıln dünyasında bizi milattan önce fi tarihinde Yunan site devletlerinde ortaya çıkan ilk demokrasi kırıntılarıyla yetinmeye davet ediyor.”

Fi tarihi, herhalde MÖ 508’de Cleisthenes’in rejimi olmalı. Tüm vatandaşların aktif ve eşit söz hakkına sahip olduğu, şaşılacak kadar özgür bir rejimdir. Gücün istismarına karşı hangi güvenceleri vardı, şimdi hatırlamıyorum.

******************

“Alim, kalbini keşfedebilmiş, kalbine bilgi kadar aşkı yerleştirebilmiş, kalbini Rabbiyle tanıştıracak nefsini tanıyabilmiş, gönlü ile dili, tavrı, edası arasında samimiyet ihdas edebilmiş kişidir.”

Önemli bir söz. İlmin bir bilgi yığını değil, hakikat aşkı olduğunu, bunun da samimiyet, kendini bilme, alçak gönüllülük, riyadan arınma, özgürlük, eleştirellik, sorgulayıcılık, özeleştiri yetenğini vs. gerektirdiğini söylüyor. Batı eğitimi almış olanlarda oldukça yaygın hasletlerdir.

Çağdaş İslam aleminde, bu niteliklere sahip tek kişi olmaması neden acaba?

*******************

Hakan Günday, Ziyan. Berbat bir roman. Askerlik ortamını anlattığı ilk bölüm güzel, etkileyici pasajlar var. Ama Ziya Hurşit hikayesi tam bir zavallılık. Övmüşlerdi Günday’ı. Dur bakalım.

*******************

Rabb, Arapça’ya Arami – Suryani kültüründen alınmış kelimelerden biri.  Nihai kaynağı Yahudilikten. Bu hapis işi çıkmasa, bunun üzerine ufak bir yazı yazacaktım, olmadı. Burda, elimde yeterli başvuru kaynağı yok, bekleyecek.

Lozan üstüne

"Bir ölüm projesi olan Sevr" neyin (ya da kimin) ölümü? Osmanlı- Türk devletinin ölümü belki. Peki o devletin ölümü, bu topraklarda yaşayanlar için iyi bir şey mi, kötü bir şey mi? Aynı yıl ve aynı aylarda benzer bir antlaşmayla (Saint-Germain antlaşması, Sevres banliyösünden bir adım ötede) Avusturya-Macaristan devleti de öldürüldü. İyi mi oldu, kötü mü oldu? Bugün, o antlaşmayla yaratılan Avusturya Macaristan, Slovenya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya Türkiye’den daha mı iyi, daha mı kötü?

1923’te eli kalem tutan Türklerin hayattaki tek şansı devlete kapılanmaktı. Bugün hala aynı yerde miyiz? Aynı reflekslerle mi çalışıyoruz? Neden bu devlet sevgisi?

1945-59’da Almanya’ya empoze edilen şartlarla Sevr’i kıyaslamayı dene bir ara. Almanya’yı da böldüler, dörtlü müttefik kontrolüne soktular, devlet adamlarını yargılayıp, idam ettiler. İyi mi oldu? Kötü mü oldu?


“Naziler kötüydü, hak ettiler, İ-T erbabı vatansever yurt evlatlarıydı” demeyeceğinden, eminim.

Mamafih ama tezin doğru. Sevr bir tehdit belgesiydi, uygulanmasına imkan yoktu, bile bile imzalattılar. Sanırım Lozan pazarlığında bir ilk hamleydi, ölümü gösterip, sıtmaya razı ettiler. Eyvallah. Asıl hedeflerinin ta baştan Lozan olduğunu sanıyorum. Belki 1919-20’de bir ara öfkeye kapıldılar, abartılı hedeflerin peşine düştüler. Ama doğrusunu istersen, pek sanmıyorum. Bence gayet soğukkanlı oynadılar ve istediklerini elde ettiler.


“Lozan’daki akılalmaz kayıplar ve korkmuş tavizler”den, dem vurmuşsun. Var mıydı başka şansı? Kıytırık Yunanistan’ı, ikmal üslerinden bin km ötede, yabancı ve düşman topraklarda yenmeyi “yedi düvele karşı şanlı zafer” zannedecek kadar saf mısın? Dünya harbinde hezimete uğramışsın, yok olmanın eşiğine gelmişsin, yıllık varidatanın on misli savaş borcu altına girmişsin, taviz vermeyip ne halt yiyeceksin? İngiltere’ye savaş mı açacaksın?


Lozan’ın dişe gelir sonuçları nedir, sana söyleyeyim.


1- Türkiye’nin Almanya’ya borçları silindi. Batı ülkelerine ve açık piyasaya borçları da gayet mülayim bir ödeme takvimine bağlandı. Tarihte bu ülkeye yapılan en büyük kıyaklardan biridir.

2- Türkiye kendisine hiçbir ekonomik ve stratejik faydası olmayan Arabistan yükünden  kurtuldu. Anlaşılan İ-T yönetimi daha 1914’te veya en geç 1917’de kendi rızasıyla o noktaya gelmişti, Türkiye’de devlet işlerine vakıf olan kimsenin Arabistan’ın kaybından dolayı üzüldüğüne rastlamadım.


Irak, Suriye ve Arabistan’ın galip devletlere bir faydası olsaydı, işgalden 10 ila 20 yıl sonra bırakıp giderler miydi sanıyorsun?


3- Nüfus ağırlığı Rum olduğu halde, İzmir şehri ve Doğu Trakya, stratejik gerekçelerle (İzmir, Ege’nin ihraç limanı olduğu için, Trakya İstanbul’un savunma mevzii olduğu için) Türkiye’ye bırakıldı. Teşekkür ettik mi?


4- Ermeni konusu kapatıldı, Ermeni vilayetlerinde yaratılmış olan de facto durum, de jure tescil edildi.


5- Wilson Prensipleri çerçevesinde her ulusa bir devlet ilkesi kabul edildiği halde, Kürt illerinin büyük çoğunluğunun Türkiye’de kalması kabul edildi. Bunların her biri TC açısından büyük kazanımlardır. Adamların himmetiyle kuruldu burası.


Ve lakin, Lozan’da attıkları en büyük kazık gözden kaçtı ve kaçmaya devam ediyor. Türkiye’nin, ekonomisinin kaldıramayacağı büyüklükte bir ordu beslemesine –nazlana nazlana- razı oldular. Böylece yeni devletin ebediyen Batı’ya göbek bağıyla bağlı kalmasını garantilediler. Lozan’ın üstünden on yıl geçmeden, TC, askeri yardım için İngiltere’nin kapısına dayandı; 1946’da ordusunu donatıp, besleyebilmek için ABD’ye teslim oldu. Üstelik kendi ayağına bağladığı bu prangayı, Lozan’da sanki zafer kazanmışçasına elde etti. 

16 Nisan 2014 Çarşamba

Okuma Notları

"[Otoriter rejimlerin dümen suyuna giren sanatçılar] Nazilerin işlediği insanlık suçlarına seslerini yükseltmedikleri için eleştiriliyordu. Rus lider Stalin’in amacı ise; komünist rejimin propagandasını hem Rusya'da, hem de global ölçekte yaptırmak konusunda sanatçılardan yararlanmaktı. Stalin’in iktidarındaki tartışmalı icraatlarını bir kenara koyacak olursak, komünist rejimin sanatçılarla ilişkilerinin Nazilere kıyasla elbette daha meşru bir zeminde yaşandığını söyleyebiliriz.”

Neden, “elbette daha meşru bir zeminde”? Biri (genel kabul gören sayılara göre) 6 milyon sivil katletmiş, öbürü 20 milyon. Edep ve medeniyet namına ne varsa ikisi de siyasi amaçlarına kurban etmişler. İlim ve sanat erbabını, ikisi de rejim yalakası yapmaya çalışmış. Ama son mevzuda Hitler sanki daha mülayimdir. Susup, siyasete karışmayanlara (Yahudi değilse) pek dokunmamış, Stalin susma hakkı da tanımamış.

Hitler, savaşta yenildi. Stalin, yenilmedi. Daha hala “meşru zemin” vs. diye laf dolaştıranlar olması, ondan mıdır?

***********************

“[Kırım’ın ilhakına destek veren Valery Gergiev’e karşı Münih’te başlatılan kampanyada] 1938 yılından bu yana ilk kez bir Avrupa ülkesinin, sınırları uluslararası toplumca tanınmış bir ülkenin toprağından bir parçayı ilhak etmesi kınanıyor. 

1990’da Doğu Almanya’nın ilhakı? Kosova’nın durumu daha karışık, onu saymayalım.

***********************
“Akp, giderek büyüyen ölçekte, salt ve totoliterleştirici bir dindar-muhafazakar partiye dönüştüğü izlenimini bırakmakta.”


Gerçekten öyle mi? Yoksa, o izlenimi bırakan sadece başbakan mı? Partide, Türk siyasilerinin alışılagelmiş hırtlıkları dışında, öyle bir eğilim var mı? Akp kadroları, misal, 1980’lerin ANAP kadrolarından, 1970’lerin MC kadrolarından daha mı dindar-muhafazakar? Hatta, dindarlık yerine milliyetçilik jargonunu koysan, ki aynı şey, 1930’ların CHP kadroları daha mı janti idi?

Başbakan’a gelince, tüyler ürpertici söyleminin ne kadarı gerçek bir ideolojik programın ifadesi, ne kadarı bin defa test edilip, onaylanmış bir oy toplama yöntemi,emin olamıyorum. “Makara-bakara” erbabından kaç paralık totaliter olur ki?

***********************

“Gordon Cullen, 1961’de yayınladığı The Concise Townscape kitabında, kentlerin devam eden sekanslar olarak algılandığını vurgulayarak, kullanıcının yollar üzerindeki hareketi ile oluşan bu sekanslara göre çevresini anlamlandırdığını...”

“Devam eden sekanslar”? İngilizce’ye çevrilince anlaşılıyor, “Continuous sequences” olmalı. Continuous burada ardışık demek, belli bir sırayla gelen anlamında, eski dilde muttasıl. “Devam eden” Türkçe’de “sonu gelmez” anlamını taşır, İngilizcesi "ongoing" veya "perpetual" daha ziyade. Osmanlıca "daimi", ya da "mütemadi".

Cullen eğer Los Angeleslı yahut Buffalolu ise, söylediği şey makul. Ama nerede olursan ol, on adım ötede kuş bakışı şehir manzarası görebildiğin İstanbul’a bu model uyar mı? Hatta New York’un iki boyutlu kartezyen planına uyar mı, şüpheli.

************************

“[Doğu ve Güneydoğu’da 17 il bazında yapılan analizde] BDP’nin oyu, son 4 seçim ortalamasında %29, son yerel seçimde (...) % 35’tir. (...) BDP toplamda Kürt oylarının yarısını alamamıştır.”

Tarhan Erdem gibi titiz ve akıllı bir yorumcu bu kadar bariz bir hataya nasıl düşer? Maraş, Antep, Elazığ ve Erzurum’u içeren bir sahada BDP’nin %35’te kalması, Kürt oylarının yarıdan azını aldığını mı gösterir?

Yazık ki elimde ilçe bazında seçim sonuçları yok, haritadan bakıp, sonuca varmaya çalışıyorum. Alevi ve Zaza bölgelerini çıkar, Ahlat, Savur, Aralık, Harran gibi istisnai ilçeleri çıkar, Kürt nüfusu olan ilçelerin %75 ila 80’inde BDP mutlak çoğunluğu elde etmiş görünüyor. Hem bunların epeyce bir kısmında %60-70 gibi anormal oranlarla almıştı, yanılmıyorsam.

Batıdaki Kürtlerin oyunu almamaları normaldir. Kaybedeceği kesin olan partiye niye oy versinler ki? Esas ilginç olan gözlem o değil, başka. 1- Mazgirt dışında Alevistan’da tek ilçe alamamışlar. 2- Zaza bölgesinde tek ilçe alamamışlar. 3- Arap ve Türk unsurlarının egemen olduğu ilçeleri alamamışlar. Esas üzerinde durulması gereken bu.

*************************

“[Bayburt’un Baksı köyünde kurduğu müzeye verilen Avrupa Konseyi ödülünü alan Prof. Hüsamettin Koçan] Bazı projelerin vicdanı vardır. Ödülü aldığımda kendi kendime ‘bu vicdan, diğer vicdanlara ulaşabiliyor demek ki’ dedim. Bu ödül, bizim müzenin değil, vicdanın ve samimiyetin ödülüdür.”

Ne güzel demiş! Bir tebrik de bizden. Çıktıktan sonra bir Baksı köyü ziyareti farz oldu.

15 Nisan 2014 Salı

Yer tavsiyesi istemişler

............. sağol mektubun için.

Bundan 14 yıl önce “Herkesin Bilmediği Olağanüstü Yerler” adlı bir kitap çıkarmıştım, aşağı yukarı senin sorduğun soruya cevap. Yazık ki, burası çok hızlı bozulan (gelişen?) bir ülke. Orada saydığım ıssız yerlern birçoğu aradan geçen sürede ayağa düştü, restore edildi, asfalt yol yapıldı, kapısına biletçi kondu, ya da etrafı sitelerle çevrildi. Edirne’deki Bayezid külliyesi hayatta gördüğüm en şiirli yerlerden biri idi; şimdi fakülte oldu. Ağtamar “restore” edildi, Kekova manyak bir mücevherdi, yol ve otopark geldi, sahildeki salaş lokantalar lüks sınıfa terfi ettiler. Memlekette “keşfedilmemiş” yer kalmadı, herhangi bir havayolu dergisini ya da gazetelerin Pazar ekini okusan, hepsi orada. Şimdi burada ne tavsiye etsem, bir iki sene içinde gittiğinde hayal kırıklığına uğraman ya da bana sövmen kuvvetli olasılık. Hiç bilinmeyen yerleri saysam, onlar da fazla kişisel/subjektif olur.

Mesela, Gerga, Çine yakınında, dağ başında bir Karya kutsal alanı. Beni çok çarpmıştı, ama başkası ne bulur, bilmem. Ya da Harran’a yakın bir mezradaki Geç Roma manastırı kalıntıları. Manyak bir yer. Ama yapıdan çok, atmosfer akılda kalan. Ya da Tercan’ın Mercan köyüne yakın Vank dedikleri Ermeni manastırı. Hiç bilinmeyen bir yer olması etkileyici.
Antik ören yerlerinde ilk üçüm herhalde –ya hayret bir şey, Kütahya yakınındaki Zeus-Kybele tapınağının olduğu yerin adı neydi, aklım gitti- ilk orası, -hah, hatırladım; Aizanoi- sonra Pinara (Fethiye’ye yakın) ve Arykanda (Finike’nin dağında).

Hristiyan döneminin en çarpıcı eserleri galiba Artvin’deki kiliseler; İşkham, Öşk, Haho, Dörtkilise, Barhal. Başı başına bir yolculuğa değer.

İslam eserlerinin zirvesi, Divriği Ulucamii’dir. Osmanlı genelde zayıf, ama Payas’taki Sokollu külliyesi ile büsbütün rezil olmadıysa, Edirne’deki Bayezidiye kayda değer.

Midyat civarındaki Süryani kiliseleri arasında da şaheserler var. Özellikle Anıtlı (Hah) köyündeki Gülgöze (Aynwardo)’daki atmosfer açısından eşsiz.

Bu kadar yetsin, şimdilik. 

Selamlar.

Bir arkadaş yazmış, suçlamış.

1- Zamanında Akp’ye katıldığınızdan dolayı utanıyor musunuz? Akp mi bu kadar değişti, yoksa siz mi bu kadar yanıldınız? Endirekt olarak siz de sorumlu değil misiniz Türkiye’nin bugünkü durumundan? Türkiye’yi yöneten bu otoriter rant mafyasına benzer yapıya sahip olan bir partinin, zamanında bir parçası olduğunuz için?

2- Türkiye’de ateizm için neler yaptınız? Sizin yakın etrafınız dışında, kimlere ulaştınız? Bence hem Cumhuriyetçi Kemalist kesime, hem dindar Akp kısmına ulaşamıyorsunuz.

3- Yurt dışında, İslam hakkında bu kadar bilgili olan ateist pek bulunmuyor. Dawkins ve Harris gibi insanlar, müslümanlığı bilmiyor diye, Chomsky gibi entelektüeller tarafından eleştiriliyor. Siz, niye hiç İngilizce ya da Almanca videolar yapıp, yayınlamadınız?

Cevap yazdım:

1- Hayır, utanmıyorum, doğru olanı yaptığımdan eminim. Rüzgarın bu kadar hızlı ve sert döneceğini tahmin etmedim belki, ama özünde yanıldığımı sanmıyorum. Eskiden Paşa’nın ardına sığınarak ülkenin boğazını sıkanlardan bunların daha zorba, daha ahlaksız veya daha cahil olduklarını kanıtlarsanız, belki fikrimi değiştiririm. Eski rant mafyalarından daha mı rantçılar sizce? Daha mı acımasızlar, daha mı çok adam öldürdüler, memleketi daha mı beter, dünyadan ve akıldan uzaklaştırdılar? Temsil etmeye gayret ettikleri kitleler, eskisinden daha mı vahşi?

Elli veya seksen yıldan beri memleketin üstüne çökmüş olan haydut takımının tasfiyesi gerekiyordu. Yeterince değil belki, ama tasfiye ettiler. Minnettarız. Şimdi geldikleri nokta talihsiz bir noktadır, ama kurdukları yapı eskisine oranla daha köksüz, daha sarsak bir yapıdır. Çok uzun ömürlü olacağını sanmam.

2- İnsanları ateizme ikna etmek gibi bir misyonum yok. Belli yaştan büyük insanları dini konularda ikna edemezsin. Beyhude uğraştır; ola ki başarsan da, insani bedeli kaldıramayacağın kadar ağır olabilir.

Ateizmin kamu alanında özgürce İFADESİ konusu, evet, beni ilgilendiriyor. Bu onuda epeyce mücadele verdim sanırım. Ne kadar başardığımı takdir etmek, bana düşmez.

3- Üzgünüm, vaktim veya imkanım olmadı. Bundan sonra olmaz, demek değil ama. 

10 Nisan 2014 Perşembe

Yedi Farkı Bulunuz

OdaTv adlı site "Sevan Nişanyan ile Latif Topbaş'ın ne farkı var" diye sormuş. Pelin Batu da "hakkaten ne farkı var" diye merak etmiş. Arz edeyim.

1. Topbaş sit alanına yapmış. Benim bu cezayı alan inşaat sit değil, en yakın sitten 1 km mesafede, bildiğin dağ başı.

2. Topbaş araziyi Hazineden almış, inşaatın bir kısmını da galiba Hazine arazisine taşırmış. Benimkini Metin Dayı ile akrabalarından aldım, bir yere taşırmadım.

3. Topbaş kaçak yapmamış. Bir yolunu bulup sit alanına inşaat izni çıkarmış. Benim öyle yeteneklerim yok.

4. Topbaş engelleri aşmak için yüksek makamların desteğini almış. Galiba finansmanı da öyle sağlamış. Kendisine duyulan tepkinin esas sebebi de bu. Ben yüce makamlardan sadece kuşku, nefret ve pislik gördüm.

5. Topbaş ticaret yapmış, müşteriyi memnun etmek ve para kazanmak dışında bir amaç gütmemiş. Ben de ticaret yaptım. Ama sanki onunla yetinmedim, onun ötesinde bir kamu faydası gözettim.

6. Topbaş'ın kapattığı yer Türkiye'de kelaynak kuşları kadar nadir kalmış bir ıssız deniz sahili. Bir site daha yapmaktan başta bir şekilde değerlendirilmesi, ya da başka bir yol buluncaya kadar kendi haline bırakılması belki daha doğru olurdu. Benimki sırf Şirince'de 500'den fazla emsali olan sıradan bir zeytinlik.

7. Topbaş hapse girmedi. Ben girdim.

Latif Bey'i tanımam. İyi mi yapmış, kötü mü yapmış bilmiyorum. Madem Türk basını linç ediyor, demek ki iyi biri olması daha güçlü ihtimaldir. Ama farkı sormuşlar, buyur yedi fark.


Mamafih asıl mevzu o değil. Bursa'da sağır sultan bile biliyor ki benim hapse girmemde inşaat minşaat bahane. O dava gibi bir düzine davam var , yıllardan beri Yargıtay'da tatlı bir rehavet içinde uyuklayan. Ne zaman ki Allah-peygamber riyakarlığına dokundum, ya da "her başbakan istifayı tadacaktır" gibi haddimi aşan yazılar yazdım, uyuyan dosyalardan iki tanesi uyanıverdi. Olay bundan ibarettir.

OdaTv ekibi sağ olsun, ifade özgürlüğü konusunda takdir edilecek tavır takınmış, "hangi görüşten olursa olsun yazarların ve fikirlerin hapsedilmesine karşı" olduğunu belirtmiş, Eyvallah. Ben de aynı kanıdayım. Güzel. Yalnız iki pürüz var aklımı kurcalayan.
1. Şantaj, tehdit ve itibar katilliği üzerine kurulu yayın organlarıyla nasıl baş edeceğiz?

2. Fikirleri kavuşturmayıp, fikir sahibini başka yerden vurduklarında, yahut itibar katili yayın organlarına havale ettiklerinde "buna da şükür" diyecek miyiz?

Hamiş. OdaTv yazısının altındaki Leviathan imzalı yorumun yazarı Lena Umay hakkında bilgi isteyenler, Aslanlı Yol'daki "Seks, Entrika, Cinayet" başlıklı bölümü okuyabilirler.

8 Nisan 2014 Salı

Sıradan bir politikacının, padişah olma öyküsü

Son okuduğum kitap, Antonia Fraser'in Cromwell biyografisi. 750 sayfa. Sıradan bir taşra politikacısının yükselip, diktatör ve padişah olma öyküsü.

Birkaç gözlem.

1- Devlet yönetmek biraz sanat, ama daha çok bilim, objektif şartları var. Maksat, otoriteyi kurmak ve korumak olunca, çok da fazla seçeneğin yok, belli bir yola giriyorsun. Hayalperest devrim fikirleriyle de başlasan, sonunda I. Charles'tan çok da farkın olmayan bir yere geliyorsun. Bkz: Napolyon. Bkz: Atatürk ve Abdülhamid

2- Devrim, otoritenin çöktüğü yer. Alışılmış otorite çökünce, yenisini inşa etmek kolay iş değil. Her kafadan bir ses çıkar, sesini duyuramazsın. Duyurman -ve çoğu zaman kelleni koruman- için elinde sağlam, sadık ve silahlı bir güç olması lazım. Lenin'inki, Bolşevik Parti idi. Cromwell'inki, New Model Army.
     Kariyerinin dönüm noktası, 1648'de Putney'deki Ordu Konseyi. Çığırından çıkma eğilimi gösteren bir ortamda, ordunun en radikal taleplerine destek vermiş. Sonra adım adım aşırı unsurları temizlemiş, orduyu kendi iktidarının sakin ve muhafazakar bir aracına dönüştürmüş. (Ama sonuna dek, orduya gebe kalmış. 1657'de taç ve hanedan projesinden, ordudaki yoldaşlarının itirazı nedeniyle vazgeçmek zorunda kalmış.)

3- Siyasette din, tarihin her çağında sahtekarlık unsuru. Üstelik, gözü olan herkes bunu görmüş. Fransa elçisi raporunda "hypocrite" deyip, geçmiş. (Ki, raporun muhatabı başvekil Mazarin de sonuçta kardinaldir.) Halk şairleri, Püritenlerin din bezirganlığıyla dalga geçmiş. Buna rağmen, halk nezdinde dini şarlatanlığın çağlar boyunca etkisini yitirmemesi, şaşırtıcı.
    Belki de oyunu riskli oynayan Lider'in, etrafındaki akil adamları baypas edip, halka gitmesinin yoludur. Gözlerini belertip, "Allah (cc) öyle emretti." dedin mi, nazırlarına elbette susmak düşer. Ahali de bunu bilir, hisseder, Allah'ın emrettiğine inandığından değil; nazırların ezilmesi hoşuna gittiğinden, sana inanmış görünür.

4- Büyük adamların kariyerinde belirleyici unsur: Şans. Büyük işler yapmak için, büyük riskler almak lazım. Objektif olarak bakarsan, bunların çoğu yanlış politikadır; yani kaybetme ihtimali, kazanma ihtimalinden büyüktür. O yüzden Lider'in çevresindeki akil adamlar her zaman "Abi etme, yapma, vazgeç" diye didinirler.Mantık ve ihtimal hesabı açısından onlar haklıdır. Ama tarih, kumar oynayıp kaybedenleri yazmaz ki! Marston Moor'da veya Naseby'de zar öbür türlü gelseydi, bugün Cromwell adını kaç kişi duymuş olurdu?

     Bundan iki sonuç çıkaralım.
     -Büyük Adam'ın etrafında bir süre sonra akil kimse kalmaz, şakşakçılar ile çanak yalayanlar kalır. Kaçınılmaz bir süreçtir. Tanım icabı, Büyük Adam = aklın sesine kulak asmayan adam
     -Zar aleyhte gelirse, bittin. Ama akil adamların itirazlarına rağmen zarı atıp, tutturursan; "Allah benimle" duygusuna kapılman, kaçınılmaz bir şey. Ondan sonra artık kimse seni durduramaz. Her başarıdan sonra, seni frenlemeye çalışan akil adamları biraz daha hor görmeye başlarsın.
     Yani, bir kere Büyük Adamlık kariyerine girdin mi, geri dönmek zor. Her rauntta oyunu büyütmek zorundasın, ta ki ayağın sürçünceye kadar.

     Büyük İskender dünyayı fethetmeye çıktığında, etrafındaki aklı başında adamlar, ne öğüt vermişlerdi sizce?