25 Ağustos 2016 Perşembe

♪♫♪♬♪♪ Müzikli Dakikalar ♪♪♬♫♪♪♪


Klasik müzik tutkumu babamdan aldım. İlkokul dörtte olduğum yıl eve yeni model bir hi-fi plakçalar ve sekiz-on tane long play disk gelmişti ─Wilhelm Kempf'ten Beethoven dördüncü ve beşinci konçertolar, altıncı ve dokuzuncu senfoni, Coriolan ve Egmont uvertürleri, Mendelssohn ve Çaykovski keman konçertoları, Paganini, Liszt, Grieg, bir Verdi derlemesi. Aylarca her gün büyülenmiş gibi onları dinledim. Kısa zamanda Liszt ve Paganini'nin içinin boş olduğunu, buna karşılık Beethoven'ın dipsiz ve uçsuz bucaksız bir derya gibi açıldığını fark ettim. Ortaokula geldiğimde klasik müziği "babamdan daha iyi anlamakla" övünüyordum.

Liseye başladığım yıl Don Giovanni ile Mozart'ı, Branderburg Konçertoları ile Bach'ı keşfettim. Asıl aşkım ondan sonra başladı, Bach kişisel evrenimde baş köşeye yerleşti. Kırk beş yıl geçmiş aradan, o ilk keşif heyecanı bunca yıldır hiç eskimemiştir. Hemen her yıl yeni bir hazineyle, yeni bir cevherle tanıştım; tanıdığımı zannettiğim eserlerde yeni kapılar açıldı. Hayat hikâyemi, bir bakıma, Bach tercihlerimin ya da Bach keşiflerimin tarihi olarak anlatabilirim. Daha lisedeyken iki ya da üç numaralı orkestra süitleri, üniversiteye başladığım yıllarda Si Minör Messe, İngmar Bergman'ın "sessizlik" ("sûkût"?) filminden sonra viyolonsel süitleri, New Haven'da adam boyu kar yağdığı gün iki kantat ─Ich habe genug ve Ich will den Kreuzstab gerne tragen, kar kıyamet bir fırtınada New York'tan New Haven'a araba sürerken gözümün önünde perdeler gibi açılan die Kunst der Fuge, 80 ve 82'de Glenn Gould'un eski ve yeni Goldberg Varyasyonları kayıtları, ustanın ölümünden sonra bir hafta katıksız matem tutan WXQR radyosu sayesinde bütün Glenn Gould külliyatı ─das wohltemperierte Klavier, altı partita, Fransız süitleri, 123. sokakta evdeyken beynime kazınıp aylarca oradan çıkmayan Matthäus-Passion, Bebek'te bir gün bahçede otururken kedi gibi usulca gelip yanıma sokulan dördüncü İngiliz süitinin Saraband'ı, Helmut Walcha'nın org versiyonu ile trio sonatlar, Şirince'de bizi bir gün ailecek deliler gibi oynatan dört klavsen için re minör konçerto, başka bir gün deprem gibi üstüme yıkılan do minör passacaglia, daha önce neden farkına varmadım diye beni hayrete düşüren Johannes-Passion, 2005'te Frankfurt'ta ucuza bulup aldığım 21 CD'lik Stockmeier külliyatından sonra koral prelüdler, 2009'da sevgili Kemal İnan sayesinde yeniden farkına vardığım iki keman partitası. Kısa tutuyorum aslında yoksa bu liste daha çok uzundur.

Beethoven sevgimi hiç kaybetmedim. Yale'deyken son beş yaylı çalgılar dörtlüsünü keşfettim; kırk yıldır aralıksız onları dinleyip sırlarına vakıf olmaya çalışıyorum. Farklı dönemlerde Dokuzuncu Senfoni'nin yavaş bölümünü (ki meşhur son bölümden bir kaç fersah daha iyidir), Rasumovsky Kuartetlerini, Hammerklavier sonatını, 32. sonatın son bölümünü, adi bir vals gibi başlayıp başka dünyalara kapılar açan Diabelli Varyasyonlarını, Missa Solemnis'in Sanctus ve Benedictus'unu, opus 105 viyolonsel sonatlarını kişisel tapınağımın baş köşesine yerleştirdim.

Mozart sevgim gelip gidicidir. Don Giovanni'nin gelmiş geçmiş en mükemmel opera olduğu şüphesiz - bir an için müziği bir yana bırak, kadın psikolojisi hakkında daha derin bir eser yazılmış mıdır, sanmam. Buna karşılık Mozart'ın orkestral eserleri bana zaman zaman sıkıcı gelmişlerdir. K. 621 Klarinet Konçertosu bir mücevherdir ─ama heyhat her Allahın günü o parçayı çalışan bir amatör klarinetçi ile aynı evi paylaştığım günlerden beri, o mücevherden hak ettiği tadı alamıyorum. Oda müziği ise kusursuzdur ama belki haddinden bir milim fazla yontulup cilalanmıştır. Die Zauberflöte'yi büyülenmeden dinleyebilecek kimse düşünemiyorum.

*

Beni baştan çıkarıp alemlere taşıyan başka kimler var? Aklıma gelenleri tarih sırasıyla saymaya çalışayım.

Monteverdi bir akıl ve müzik şölenidir. Bir Ulisse'nin ya da Poppea'nın dramatik zenginliğine, 18. ve 19. yüzyıl eserleri yaklaşamaz bile. Fırsat bulursan 1970'lerde Nikolaus Harnoncourt'un yönettiği Jean-Louis Ponelle'in sahnelediği Poppea versiyonunu gör; benliğini esir alacaktır. François Coperin Bach ile aşık atabilecek bir bestecidir. Concerts royaux'yu Bradenburgların, Leçons de Ténèbres'i en iyi solo kantatların, Messe a l'usage des paroisses'ı koral prelüdlerin yanına rahatça koyabilirsin. Yazık ki geriye kalan çok az eseri var.

Vivaldi'ye hiçbir zaman ısınamadım; ama Corelli'deki deha ışıltısını inkâr edemem. Alessandro Scarlatti uçsuz bucaksız bir hazinedir; dinledikçe güzelleşir, aklını başından alır. Haendel de hocası kadar baştan çıkarıcıdır. Çoğu zaman deha sınırının bir santim altında dolanır; bazen klavsen süitlerinde, Alexander's Feast'de, Comus aryalarında, L'Allegro, il Penseroso ed il Moderato'da olduğu gibi, o sınırı aştığı da olur. Telemann çok iyi bir işçidir. Haydn'ın oda müziğinde fantastik derecede güzel mücevherler gizlidir; ama o mücevherleri bulmak için bazen epeyce ot yemen gerekir. 

Schubert aşık olunası bir insandır. Die Winterresse'yi (ama mutlaka Fischer-Dieskau ve Gerald Moore'dan) hüngür hüngür ağlamadan hiç dinleyemedim. Chopin minyatürcüdür, ama minyatürleri baştan çıkarıcı bir güzelliktedir. Brahms zarif ve popüler bir maskenin ardında büyük ve kompleks bir deha saklar. 2001'de bir dönem aylarca Ein deutsches Requiem'le yatıp kalktım. Çok eskiden bir dönem birinci Sextet'e, daha yakın yıllarda Klarinetli Beşli'ye tutuldum. Dvořák'ın her biri şaşırtıcı ölçüde zengin ve kuvvetli bir ruhun ifadesidir.

Hugo Wolf'u çok geç keşfettim, İspanya Defteri, hele Elisabeth Schwarzkopf söylüyorsa, sanırım Alman şarkı sanatının ─dolayısı ile her türlü şarkı sanatının─ zirvesidir. (Peki Strauss'un Son Dört Şarkı'sı da öbür zirve olsun.) Bruckner'de eski çorapları koklamak gibi bir haz buluyorum ─kötü olduğunu bilirsin ama koklamadan duramazsın. Mahler'de de her zaman bir tür sahtelik ya da yüzeysellik havası sezmekten kendimi alamıyorum ─belki fin de siècle Viyana'sının havasıdır, kim bilir? Gene de Das Lied von der Erde olsun, dokuzuncu ve onuncu senfoniler olsun, deha alemine ayak basan işlerdir. Debussy özellikle piyano ve oda müziği eserlerinde, bazen kudurtucu ölçüde zarif ve hülyalıdır; ama büyük çaplı eserlerini sevdiğimi söyleyemem. Çaykovski beni bayar, Wagner bence sahterkârın tekidir. Verdi, birkaç meşhur arya dışında beni pek etkilemiyor, hiçbir operasını baştan sona izlemeye kendimi kandıramadım. Ama nedense son yıllarda Puccini'ye gitgide daha fazla ısındığımı itiraf etmeliyim. La Bohème'in film versiyonu (yönetmenini maalesef hatırlayamadım) son yıllarda opera alanında yapılmış en iyi iştir desem abartmış olur muyum?

Yirminci yüzyıl müziğine hiçbir zaman fazla ilgi duymadım. Bir istisna yukarıda adı geçen Richard Strauss'tur. ( Elektra'yı bir kaç yıl önce keşfettim, tüylerim halâ diken diken.) Açıklamakta güçlük çektiğim öteki istisna ise Stravinsky'dir. Lise sonda iken Stravinsky ile büyük bir aşk yaşadım. Sonradan o aşk küllendi ama L'Histoire du Soldat'ın, Oedipus Rex'in, Dumbarton Oaks Senfonisi'nin, Apollon Musagètes'in alaycı , ukalâ, bıçak gibi keskin dili beni halâ zaman zaman heyecanlandırır.

*

Klasikten başka müzik yok mu diye soracaksın. Son zamanlarda insanlar hiç mi güzel şarkı söylememişler? Hayır, o kadar dogmatik değilim. Bir Bach ya da Beethoven'dan aldığım tadın yoğunluğuna yaklaşamasa da beni coşturan, kısa bir an için de olsa uçuran başka birçok müzik türü var. Mevzu açılmışken onlara da değineyim.

Bir kere caz severim. Caz 1920'lerden 1960'lara kırk yıl sürmüş bir muazzam havai fişek gösterisidir. Sonradan çıkmaz yollarda kaybolmuştur ─ama o kırk yıllık yaratıcılık dönemindeki heyecanı kimse inkâr edemez. Blues, keza, Mississippi'nin pamuk tarlalarından ve redneck kafelerinden bağını koparmamış olduğu sürece şaheserler üretmiş, sonra pop kültürünün sığ sularında tükenip gitmiştir.

Yunan müziğinde eski usul rebetiko'ya bayılırım. Markos Vamvakaris'in toplu eserleri albümünü bir aralar evde lime lime oluncaya kadar dinledim. Değme alaturka arabeskçiden daha karanlık sulara yelken açtığı halde gözünden ve sesinden ironi kıvılcımını eksik etmeyen bir adamdır. Bir ara Viky Mosholiou'nun Son Tramvay albümüne aşık oldum. Sonra Giritli esrarkeş Psarantonis'e hayran oldum. Bir dönem klasik Hint ragalarına merak saldım. Kolombiya'da geçirdiğim bir aydan sonra kalbimde salsaya ─özellikle salsanın en iyisi olan Kolombiya salsasına─ yer açtım. Uzun yıllar Bob Marley'in reggae'sini dinledim. Arjantin'in tangolarına bayılırım. sonra, hayret edeceksin ama, Peru dağlılarının müziği olan huayno'lara bir tür iptila edindim. Aradan yıllar da geçse, iyi bir huayno havası ile karşılaştığımda, oltaya takılmış balık gibi oynamaktan kendimi alamıyorum.

Üniversitedeyken bir kaç yıl büyük bir zevkle alaturka fasıl dinledim ─Kemal Gürses, Üsküdar Musiki Cemiyeti, Şevki Bey, Leyla Hanım, Lemi Atlı ve saire. daha sonra Kâni Karaca'nın kayıtlarını keşfettim, Osmanlı elit müziğinin asıl şaheserleri ile tanışma, tanışma demeyelim de kenarlarında dolaşma fırsatım oldu. Bir kısmı ilkel usullerle radyodan teype çekilmiş, sonradan CD'ye aktarılmış kırk-elli tane albümüm birikti. O albümler hâlâ tozlu bir köşede durur. Bazen cinler geldiğinde arayıp dinlerim. Olağanüstü zarif ve incelikli bir müziktir; insan ruhunun çok derinlerdeki bir takım telleri titreştirir. Ama tıpkı Yunan kilise müziği gibi ─ki o da zarif, incelikli, derin teller titreten bir müziktir─ bir iki saat dinledikten sonra hafakan basar. "İmdat içim daralıyor" duygusuna kapılırım. CD'ler yeniden tozlu rafların arkasına gider, cinlerin bir dahaki ziyaretine kadar unutulur.

Türk popundan nefret ediyorum. 1960'larda ilk çıktığı zaman nefret ettim ve yarım yüzyıldan beri nefretim dinmedi. Detone bir böğürtüden başka bir meziyetini göremediğim Türk avam müziğinden ise adeta fiziksel bir tiksintiyle tiksiniyorum. Hapiste olduğum son iki buçuk yılın büyük bir bölümünde o yapışkan sesle yaşadım. Alışmadım. Alışmayacağım. Hayatımın şu geldiğim evresinde arabesk ve varoş türküsünün tükürüklü feryatlarına bulaşma riski olmadan yaşayabileceğim bir köşe hayattaki en büyük mutlulukmuş gibi geliyor bana.

Amerikan popu hakkındaki duygularım da bundan çok farklı değil. Amerikan popu ile rock'ın teknik ustalığını takdir edebiliyorum. Bunun getirdiği bir tür mesafeli ve teorik beğenme duygusu aklımın sinir bozucu yarısını etkisi altına alabiliyor. Ama hayır, insanların duygu dünyasını bir tır kamyonunun gürültüsü ile boğmaya çalışan müzik anlayışına tahammülüm yok. Elektronik yollarla deforme edilmiş her türlü ses kulağımı ve ruhumu tırmalıyor. Kitlelerin beğenisi için ekip kararıyla üretilmiş her eser, bende edepsizce bir yalanın doğurduğu utançla karışık öfke duygusunu uyandırıyor.

Kötüleri saymaya devam edeyim. New Age adı altında üretilmiş beyin uyutucu ses yığışmalarından, asansör müziğinden, oldies ve goldies türü kanı alınmış süpermarket ürünlerinden nefret ediyorum. Fransız chason'larını ( Jacques Brel gibi bir-iki istisnayla ) fazla şekerli ve sahte buluyorum. Batı Avrupa halk müziği, özellikle kuzeye doğru yürüdükçe, bana yavan ve ruhsuz geliyor.

80 yazında Ohrida kentindeki bir kahvehane bahçesinde Makedonya köylü havaları çalan Hollandalı şahane bir gezginler ekibiyle karşılaşmıştım. Hayatında o kadar mükemmel bir başka konser duydun mu diye sorsan cevap vermekte zorlanırım.

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Asker Nasıl Düzeltilir?

(Yeniden yayımlıyoruz: Taraf Gazetesi HerTaraf sayfası 28 Haziran 2009)
Birkaç ay önce “Türkiye’ye Ordu Sahiden Lazım mı?” başlıklı bir yazı yazdım, kurumun varlık nedenlerini sorguladım (HerTaraf 3 Mart 2009). Gelen tepkilerden anlıyorum ki memleket henüz bu soruyu sormaya hazır değildir. Ordu gerçekten gerekebilir, gerekmeyebilir de. Ama toplum henüz eski alışkanlıklarını atıp bu konuda düzgün fikir üretebilecek durumda değildir. Bir yerlerine el atmışız gibi haykıranları bir yana bırakın, “aferin doğru yazmışsın” diyenler de aslında neyi savunduklarını pek bilmiyorlar.
Madem öyle, geri adım atalım. Diyelim ki Silahlı Kuvvetler lazımdır, görünür gelecekte bir yere gideceği yoktur. Dolayısıyla gündem tasfiye değil reformdur. Çürümeye yüz tutmuş olan bir yapının ıslah edilerek canlandırılmasıdır.
Ütopik bir çalışma değildir bu. Tahmin ediyorum ki son belge olayından sonra Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde Vaka-yı Hayriye niteliğinde bir operasyon artık neredeyse kaçınılmaz hale gelmiştir. Tarihte kendi ordusunu top ve tüfekle imha etmiş tek ülke olan bu ülkede, 180 küsur yıl sonra yeniden zorlu bir karar anına varılmıştır.
Bu işlemin mümkün mertebe barış ve hukuk çerçevesinde gerçekleşmesi, doğal olarak, bu ülkeyi seven herkesin temel kaygısıdır. Aksi halde doğacak arbededen herkes zarar görür. Bu yüzden yeni ve yapıcı fikirlere, çözüme yönelik önerilere her zamankinden çok ihtiyaç vardır. Bu aşamada görüş üretmek bir lüks değil, vatandaşlık görevidir.
*
Askeri konularda uzman değilim. Burada dile getireceğim görüşler benden başka kimseyi bağlamaz; hiçbir kesim veya zümrenin görüşlerini yansıtmaz. Bilenlere veya bildiğini ileri sürenlere danışmadım. Uzman geçinen bir-iki kişiyle sohbetimde de, bu kişilerin zekâ ve sağduyu seviyesi hakkında olumlu bir izlenim edinmedim.
Dilerseniz “kahvehane muhabbeti” de diyebilirsiniz, gocunmam.
Genelkurmay kurmay olmalı
1. Genelkurmay müessesesi kuruluş amacının dışına çıkmış, adeta bir başkomutanlık karargâhı haline gelmiştir. Oysa adı üstünde "kurmay", bir istişare ve koordinasyon kurumu olmalıdır.
ABD'de Joint Chiefs of Staff iyi bir örnektir. JCS Başkanı silahlı kuvvetlerin üst amiri değildir; harekât birliklerine emir veremez. Emir verme yetkisi tek başına ABD Başkanının ve ona vekâlet eden Savunma Bakanınındır. JCS başkanı, Savunma Bakanının askeri konularda baş danışmanıdır. İlginçtir ki 1914’te Almanların denetiminde Erkân-ı Harbiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) kurulduğunda da aynı mantık güdülmüştü.
Türkiye'de yapılabilecek en ciddi reformlardan biri budur. Silahlı kuvvetlerde en üst operatif birim, ordu ve donanma komutanlıkları olmalıdır. Belki ABD'deki gibi belirli amaç ve hedefler için oluşturulmuş birleşik harekât komutanlıkları da kurulabilir. Üç kuvvetin temsilcilerinden oluşan genelkurmay sadece genel politikayı oluşturan bir danışma kurulu olarak hizmet verir.
Danışma kurulunun işlevsel olması için rütbe hiyerarşisinden arındırılması şarttır. Kurul üyesi olan general ve amiraller, aralarındaki rütbe ve kıdem farkından bağımsız olarak uzmanlıklarını dile getirebilmelidir. Kurul başkanlığı sembolik bir görev olmalıdır. Bu nedenle tuğ veya tüm düzeyinde tutulması daha doğru olur. Kısa süreli (mesela altı aylık) ya da dönüşümlü başkanlık usulü benimsenebilir.
İç güvenlik ordu işi değil
2. Yurtiçi istihbarat görevleri TSK'den ayrılmalıdır. Askeri istihbaratın yetkisi dış devlet ve ordular hakkında bilgi edinmekle sınırlanmalıdır. İç istihbarat, emniyetin ve diğer iç güvenlik birimlerinin görevi olmalıdır.
Aksi halde sürekli genleşen bir "iç düşman" tanımı aracılığıyla silahlı kuvvetlerin yurt içindeki siyasi iktidar kavgalarına bulaşması engellenemez.
Terör ya da gerilla gibi iç tehditlere karşı geleneksel askeri eğitimin herhangi bir avantaj sağlamadığı açıktır. Askeri örgütlenme biçiminin temel mantığı, büyük kitleleri hızlı ve disiplinli bir şekilde sevk ve idare etmekten ibarettir. Düzensiz küçük gruplara ve bireylere karşı bu modelin faydası yoktur. Dolayısıyla iç tehditle mücadele görevinin, bu konuda istihbarat yapma yetkisiyle birlikte, ordu dışında bu iş için özel olarak yetiştirilen ya da yetiştirilecek uzman ekiplere aktarılması daha doğru olur.
Jandarmaya özgürlük
3. Jandarma TSK karşısında daha bağımsız bir yapıya kavuşturulmalıdır.
Jandarma son yıllarda profesyonelleşme ve uzmanlaşma yönünde ciddi gelişme kaydetmiştir. Bu gelişmenin mantıki devamı, jandarmanın eğitim ve özlük işleri bakımından kara kuvvetlerinden tamamen ayrılmasıdır. Çeşitli uzmanlık alanlarında daha fazla sivil kadro istihdam edilmelidir.
Fransız jandarması öteden beri Türk jandarmasının kurumsal modelidir. Oysa Fransa'da 1947'den bu yana göreve gelen Gendarmerie Nationale komutanlarının biri hariç tümü sivil kişiler olmuştur.
Jandarmanın erat ihtiyacı kısmen bugünkü gibi karşılanabilir. Ya da jandarma hizmeti askerliğe eşdeğer fakat ondan ayrı bir kamu hizmeti olarak tanımlanabilir.
Sosyal reformlar
4. Çocuk yaştan itibaren askeri yapı içinde yetişen subayların adeta kapalı bir kast zihniyeti kazandıkları ve bu zihniyeti toplumla ilişkilerine yansıttıkları görülmektedir. Bu yüzden askeri liseler kaldırılmalıdır.
Askeri kariyere ilk adımın 18 yaş sonrasına çekilmesi, toplumsal etkileri daha iyi özümsemiş, daha özgür karar verebilen, daha büyük sosyal çeşitliliğe sahip bir kadroya yol açabilir.
Harp Okulları dışında sivil üniversitelerden mezun olanların da silahlı kuvvetlerin teknik ve muharip sınıflarına – belli oranlarda – katılması teşvik edilmelidir.
5. Orduevleri ve askeri tatil kampları tasfiye edilmelidir. Bunda da amaç, askerin toplumla daha yakın temasının sağlanması ve kapalı kast zihniyetinin giderilmesidir.
Orduevi ve kamplar belki düşük rütbeli subay ve assubaylara ekonomik koşullarda tatil imkânı sağlamak amacıyla korunabilir. Ancak bu tesisler asker olmayanlara da (ücret karşılığında) açık olmalıdır. Tesis işletmesi sivil işletmecilere ihale edilerek, ordunun işlev ve formasyonuna aykırı bir yıpranma kapısı kapatılmalıdır.
Üst rütbeli subayların yurt içi ve dışında kaliteli sivil tesislerde tatil yapması özendirilmelidir. Askerin sivil ortamdaki itibarının daha iyi korunması için üst rütbeli subayların maaşı, üst düzey özel sektör yöneticileriyle kıyaslanabilir bir düzeye yükseltilmelidir. Sivil elitle aynı mekân ve alışkanlıkları paylaşan askeri yöneticilerin, bir süre sonra toplum yönetimi hakkında da onlara benzer değer ve görüşleri benimseyecekleri muhakkaktır.
Sonuç
Erdoğan hükümeti 2003'te çıkardığı Yedinci Uyum Paketi ile son derece önemli üç değişikliğe imza atmıştı. Bunların birincisiyle MGK'nın statüsü ve yetkileri yeniden düzenlenmiş, ikincisiyle askeri harcamalar Sayıştay denetimi kapsamına alınmış, üçüncüsüyle de askeri mahkemelerin barış zamanında sivil kişileri yargılama yetkisi kısıtlanmıştı. İkinci ve üçüncü hususlar henüz gerçek anlamda hayata geçirilemese de, bu reformlar kanımca Ak Parti iktidarının bugüne dek aldığı en radikal ve en kalıcı kararlar arasındadır.
Yıllardan beri ertelense de sonuçta gündeme gelmesi kaçınılmaz görünen anayasa reformu, bu kararları daha ileri götürmek için çok değerli bir fırsat olabilir.
Yukarıda önerdiğim düzenlemelerin bir kısmı bile gerçekleşse Türkiye daha rasyonel bir kamu düzenine ve daha özgür bir geleceğe doğru hatırı sayılır bir adım atmış olacaktır.

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Şirince: Bir Muhasebe

Şirince benim hayatımdaki dönüm noktasıdır. Şirinceye ilk 1992de geldim, 1995te temelli yerleştim. Ondan sonraki yirmi yıl orada bir ütopya, bir hayat projesi inşa etmekle geçti.

Köye geldiğimde 36 yaşındaydım. Ondan önceki hayatım (çocukluk ve ilk gençliği saymazsan) iki döneme ayrılır. 1974-1984 akademik kariyer hedefi ve hazırlığıyla geçti, iddialı, hatta aşırı iddialı bir  öğrenciydim. Günlerim teori ve etütle, felsefe, edebiyat, tarih ve siyasetle  geçti. Yanısıra, Türkiyedeki sol-sosyalist-devrimci siyasi hareketle ilgilendim. Bir bakıma 1968 sonrası batılı üniversite hayatının tipik bir ürünüydüm, onun düşünce ve yaşam biçimlerini, değer yargılarını, özgürlük anlayışını, şımarıklığını ve fildişi kulesini paylaşıyordum. Bir yandan da o dünya bana hep küçük geldi, konferans salonu ve akademik dergiyle sınırlı bir hayatı hor gördüm. Türkiyede veya Washingtonda siyasete atılmayı, iş kurup zengin olmayı, Amazonlarda kaybolmayı, hukukçu olup büyük kavgalara girmeyi, hatta yasadışı işlere girip kendi imparatorluğumu kurmayı düşledim. Önüme bir fırsat çıktığında akademik dünyayı hiç arkama bakmadan terk ettim.

1984-1992 bir arama ve kaybolma dönemiydi. Entelektüel kimliğimden uzaklaştım. Bir projeden diğerine savruldum. Firma kurup yönettim. Büyük bir şirkette normal bir işe girip çalışmayı denedim. Borsada büyük para kazanma hayali kurdum. Seyahat yazarlığı yaptım. İstanbul, Mainz ve New York arasında mekik dokudum. Kendimi arıyordum. Akademik dünyanın terk ettiğim konforu, global şehir hayatının sunduğu diğer seçeneklerle kolay kolay telafi edemeyeceğimi anladım.

Yoğun sayılacak bir sosyal hayatım vardı. İstanbulda o dönemde benim kuşağımdan olan kayda değer insanların pek çoğuyla tanıştım - iş adamları, yayıncılar, sanatçılar, gazeteciler, yaşamına yön arayan elit okul mezunları, bar ve kafe sosyetesi. Hemen hepsi beni zeki, orijinal ve kültürlü bir adam olarak takdir ettiler ve dostluk eli uzattılar. Hemen hepsi, belli bir mesleği ve tanımlanmış bir toplumsal kimliği olmayan bir adama kuşku ve çekingenlikle yaklaştılar. Casus olduğumu ya da akıl ermez komplolar içinde olduğumu zannettiler. Tanıdıklarım çoktu; ama gerçek dostum hemen hiç olmadı.

Şirincenin Keşfi

Şirince tutkum işte tam bu ortamda doğdu. Köye ilk gittiğim gün oraya aşık oldum. Bir iki yıl sonra başka yerde yaşayamayacağımı anladım. Orada, kimsenin emrine boyun eğmeden, sadece kendi imkanlarımla ve hayal gücümle (ve tabii Müjdeninkilerle) sınırlı bir yaşam alanı inşa etmeye giriştim. İnsanın içinde yaşadığı dünyayı şekillendirmesi büyük, zorlu, çok güzel bir mücadeledir. Şirincenin öyle bir mücadeleye uygun bir yer olduğunu ilk günden hissettim. Mücadele etmeye değecek kadar özel, mücadeleyi kazanma şansı olacak kadar küçük, mücadele sürecinde insana mutluluk verecek kadar güzel bir yerdi. Müjde bu kararda büyük rol oynadı. Şirincede yaşama fikrini ilk önce düşünen ve o adımı atmaya cesaret eden oydu. Cesurdu; yeni bir dünya kurmayı göze alacak enerjiye sahipti. Şirince projesi benim için Müjde ile ortak bir hayat kurma projesi oldu.

Proje derken bilinçli olarak düşünülmüş planlanmış bir şey kastetmiyorum. Başlangıçta sadece kendi evimizi inşa ettik (1992-1997). Mimarların ve alışkanlıkların hazır kalıplarından uzak, her ayrıntısı tutkuyla akılla ve güzellik aşkıyla düşünülmüş fantastik bir ev ve aynı derecede obsesif bir tutkuyla tasarladığımız bir bahçe yarattık. Sonra bunun gibi başka evler yapıp, büyük şehirden dostlarımızı köye getirme sevdasına düştük (1997-2001). O hayal benim 2001de ilk kez hapse girişimle sekteye uğrayınca, otelimizi ideal bir yaşamın prototipi olarak kurgulamaya giriştik (2001-2005). O yetmeyince İlyastepede modern dünyanın huzursuzluk kaynaklarından mümkün mertebe arınmış bir ütopya köyünün peşinden koştuk (2006-2007). Turizme konsantre olmanın ruhumuzu daralttığını hissedince eğitim düşüncesi öne geçti; özgür ve özerk -yani kendi yasalarını kendi oluşturan- bir eğitim komünü hayal ettim. Hayalimi Ali Nesinle paylaştım. Onun tecrübesi ve imkanlarıyla matematik köyü kuruldu (2007-2008). Benim açımdan Matematik Köyü, daha büyük bir fikrin sadece ilk basamağıydı. O merdiveni çıkmaya Tiyatro Medresesi ile devam ettim (2010-2011). Arada bir siyasi meydan okumayı (Hodri Meydan Kulesi) ve belki daha büyük bir metafizik başkaldırıyı (Kaya Mezarı) temsil eden anıtlar yaptım. 2013te tamamlanan Nişanyan Kütüphanesi de üniversite hayali ile ölümsüzlük düşüncesin bir araya getiren bir projedir.

Hüsran

Şimdi geriye baktığımda bu büyük ve soylu projenin kendi açımdan büyük ölçüde başarısızlıkla sonuçlandığını görüyorum. Matematik Köyü şüphesiz başarılı bir şekilde sürüyor ve umarım daha sürecek. Fakat Matematik Köyü bugün Ali Nesinin yönetiminde farklı bir yöne evrilmiştir; benimle fazlaca bir manevi bağı kalmamıştır.

Benim açımdan dönüm noktası sanırım 2008de Müjdeden ayrılmamdı. Belki ikimizin tempoları birbirine uymadı. Ben çok hızlandım. Belki o yapmaya çalıştığımız işin büyüklüğünü kavrayamadı, ya da bedelini ödemek istemedi. Sonuçta on altı yıldan beri ruhumla ve emeğimle yaratılmasına katkıda bulunduğum evimizden ayrılmak zorunda kaldım. Köyde uyduruk bir gecekonduya taşındığım gün, krallığımızı taşıyan direklerden biri kırıldı; on altı yıldan beri bizi aralıksız ileriye iten dinamik sarsıldı. Ondan sonra ben sık sık yanlışlar yaptım. Megalomaniye kapıldım; ya da hep var olan megalomanimi açık etmeye başladım. İnsanlardan uzaklaşıp içime kapandım. O eğilim de eskiden beri vardı bende; ama Müjdenin abartılı sosyalliğiyle dengeleniyordu. Müjde gidince insanlarla aramdaki arayüz zayıfladı. Çevremdeki insanlar beni uzak ve yalnız biri olarak görmeye başladılar; bir lidere duyulması gereken sevgi ve güveni yitirdiler. En kötüsü, tek başıma benim üzerime kalan otelin işletmesine olan ilgim azaldı. Otel yıpranmaya, cilasını kaybetmeye başladı. Gelirimiz düştü. Gelir düştükçe hayallerimin enginliği ile imkânlarımın kıtlığı arasındaki makas açıldı, göze batmaya başladı.

O süreçte kısacık bir an için Aynuru bir kurtuluş umudu olarak görmüş olabilirim. Feci bir saçmalıktı. Kötüye gidişi hızlandırmaktan başka bir sonucu olmadı. Mamafih şimdi o sıkıntılı konulara girmesek daha iyi olur.

Özgürlük Hülyası

Neydi Şirince hayaline yön veren düşünceler? Hiçbir zaman bunları sistemli bir şekilde formüle etmeye, bir şablon, bir manifesto çıkarmaya teşebbüs etmedim. Her şey doğaçlama gelişti; gerektikçe ve gerektiği ölçüde kavramsallaştırıldı. Belki şimdi biraz düşünüp anlamaya çalışmanın zamanıdır.

Temel motivasyon şüphesiz özgürlüktü. Başkalarına bağımlılığı mümkün ölçüde sıfırlayıp, kendi dünyamızı, kendi aklımızla, kendi değer yargılarımızla, kendi estetik duyarlığımızla kurma hayaliydi. Fiziksel mekanan şekil verme özgürlüğü bunun bir boyutuydu. Diğer boyut, ilkinin zorunlu koşulu olan ekonomik bağımsızlıktı. Başlangıçta turist rehberliği ve gezi kitabı yazarlığıyla yetinebileceğimizi düşündük. Sonra Küçük Oteller Kitabı ve Nişanyan Evleri ile az veya çok ekonomik bağımsızlığa kavuşur gibi olduk.

Düşünürsen her ikisi de kendi yıkımını içinde taşıyan paradoksal başarılardı. Mekânımıza şekil verdikçe, dar anlamda kendi evimizle yetinemeyeceğimizi idrak ettik. Evi korumak için bahçeyi, onu finanse etmek için oteli, oteli ayakta tutmak için köyü, köyü dengelemek için Matematik okulunu, onu tamamlamak için eğitim vadisini düşünmek zorunda kaldık. Gördük ki gerçek anlamda bağımsız olabilmek için dünya imparatorluğu kurmaktan başka çare yok. İskenderi Hindistan’ın kenarına, Napolyonu Moskovaya süren şey hırs değildi düşünürsen; çaresizlikti.

Aynı şekilde KOK ve NEyi ilk başta bir özgürleşme olarak yaşadık. Kendimizi nasıl boğucu bir zorunluluk ve sorumluluk ağına mahkum ettiğimizi ancak zamanla fark ettik. Yılın 365 günü üç yüz küsür küçük otelin sorunlarıyla uğraşmaktan boğulduğumu hissettiğim gün Küçük Oteller Kitabı’nı başımdan attım (2008). Otelden de belki o gün kurtulmalıydım. Yapamadım. Her şeyimle otele bağımlı hale gelmiştim. Her Allahın günü, günde 24 saat otelin görünümüyle, müşterinin memnuniyetiyle, hukuki sorunlarla, personel krizleriyle, elektrik faturasıyla, artezyenle, hidroforla, kaloriferle, web sitesiyle, bankalarla, belediyeyle, şarap stoklarıyla, yoldaki çukurlarla, bahçıvanla, acentelerle, komşuyla, köylüyle, jandarmayla uğraşmaktan başka çarem olmadığını dehşetle fark ettim. 2013te biraz da bu yüzden, bir ateş topunu elimden atar gibi oteli Müjdeye devrettim. Çözüm değildi. Çözüm olmadığı hemen anlaşıldı. Halâ otele bağımlıyız. Halâ ondan kurtulma hayalleri kuruyoruz. Muhtemelen kurtulamayacağız. Belki amansız bir bela gibi çocuklarımıza aktaracağız.

Güzellik Peşinde

Temel motivasyon özgürlüktü dedik. Peki o özgürlüğün içini neyle doldurmalı? İpini kopartıp çayıra çıktın. Hangi otu yemeli?

Benim açımdan belirleyici unsur güzellikti. Akılla terbiye edilmiş bağırmaktan ziyade fısıldayarak konuşan bir güzellik hayalini el yordamıyla tanımlamaya ve yakalamaya çalıştım. Şirince-öncesi dönemde o kadar bunalmamın bir sebebi, belki de, okuduklarımla, gezip gördüklerimle ve aldığım eğitimle kazanmış olduğum estetik duyarlığın, içinde yaşadığım dünyada, bana neredeyse fiziksel acı verecek ölçüde hırpalanmasıydı. Şirincede içinde yaşadığım mekana şekil verme özgürlüğü kazanınca, ruhuma ve aklıma merhem olacak güzel şeyleri yaratma sevdasına kapıldım- ya da çirkinlikleri ayıklama diyelim, belki daha doğru olur.

Müjdenin vurguları biraz farklı olsa da genel perspektifte çoğu zaman mutabıktık. Obsesif bir tutkuyla her ayrıntıyı inceden inceye düşünüp saatlerce ve günlerce tartıştık. Mutfak dolabının alınlığının oranları ne olmalı? Pencere doğramasını dört bölme mi altı bölme mi yapmalı? Bahçeye dikilecek ağaçların dizilişinde ne kadar katı bir geometri uygulanmalı? Taş duvarı yamarken Beylikiçinin sarı taşı mı yoksa vadinin beji mi daha uyumlu olur? Günde bunun gibi yirmi, otuz, kırk karar, adeta bir ölüm kalım meselesi gibi saatlerce tartışıldı; acımasız bir estetik ve işlev (ve fiyat) süzgecinden geçirilerek sonuca bağlandı.

O tartışmalarda dile getirilen temalardan birkaçını hatırlamaya çalışayım.

Bir, estetiği asla işleve, işlevi asla estetiğe feda etme. İkisini birden tatmin eden çözümü buluncaya kadar kafa patlat. Fiyat ikinci plandadır; göz ardı edilebilir.

İki, kalabalığın rağbet ettiği şablonlardan uzak dur. Alışılmış ve klişeleşmiş olandan kaçın. Yarattığın her detaya orijinalliğin ve kişiselliğin damgasını vur.

Üç (ikinin devamı), avam tabakasının şablonlarına boyun eğmediğin gibi, şehirli yeni zengin zümresinin şablonlarını da reddet. Markakullanma: Marka dediğin şey bir toplumsal sınıfın koyunluk belgesidir. Gücü ve zenginliği veya bir toplumsal zümreye aidiyeti sergilemek için yapılan jestlerden, gösteriş ve israftan kaçın.

Dört, imkanın varsa doğal malzeme kullan. Beş bin yıldan beri kullanılan malzeme yüz yıldan beri kullanılandan, yüz yıldan beri kullanılan malzeme dün piyasaya çıkandan daha iyidir; denenmiş ve sınavı geçmiştir.

Beş, klasik orantılara dikkat et. Altın oranı ve basit aritmetik oranları (1/2, 2/3, 2/5 gibi) kullan. İlham için antik mimariye, İtalyan Rönesansına, ya da (Türk ve Yunan) eski vernaküler mimarinin geleneklerine danış. Yaptığın herşey sakin ve kalıcı olsun; yüzlerce yıldan beri hep oradaymış ve yüzlerce yıl hep aynı şekilde kalacakmış hissini versin.

Altı, kendini göster ama bağırmadan göster. Özgünlüğünü ve kişiliğini espriyle, göz kırparak, alçak sesle bildir. Çoğunluk bunu tevazu sanacaktır, daha derini görenler tevazu olmadığını bilecek fakat takdir edecektir.

Yedi, İnsan bedeninin boyutlarını gözet. Tüm detaylarda ayak, bel, göz, kafa hizalarını vurgula. Dev tasarımlar da yapsan, insan bedeniyle orantılı birimlere bölmeyi ihmal etme. Modern mimari brutaldır. İnsanı ezer. Sen, her köşe ve bucağında insanın evinde ve güvende hissedeceği mekânlar yarat.

Sekiz, sadece ön yüzünü düşünme. Yaptığın iş poposu çıplak bir manken olmasın; hangi açıdan bakılırsa bakılsın farklı bir güzelliğe, monotonlaşmayan bir kişiliğe sahip olsun. En saklı ve işlevsel alanlara da güzellik ve özen kat. Kalorifer dairesinin kemeri de ön cepheninki kadar insan kalbine heyecan versin.

Dokuz, renk kullan. Renklerle oynarken cesur ol. Renk insana sevinç verir. Ama çiğ endüstriyel renkten kaçın; doğanın kırık renklerinden uzaklaşma. Emin olamazsan Monetye danış.

On, Monotonluktan kork. Tekrarlanan motifleri bir süre sonra boz; egemen kuralı bir süre sonra sorgula. Yaramazlık yap, insanlarla oyun oyna; sıkılmalarına izin verme. Gerçek dehaya sahipsen, yaptığın oyunlar Bach’ın müziği gibi, organik bir mantıkla, genel kuralın içinden türer. O kadarını başaramıyorsan kapris der geçersin; sevimli ve ölçülü olması için dua edersin.

Geleneğe Saygı

Müjdenin hareket noktasındaki benden farkı Şirincenin mimari geleneğine önem vermesiydi. Müjde köye benden birkaç yıl önce gelmişti; Şirinceye gönül vermişti. Ben ise, daha çok bir özgürlük idealine tutkuluydum. Köyün vernaküler diline saygı göstermeyi Müjdeden öğrendim. Köyün eski mimarisine ayak uydurmak, pusulasız yola çıktığımız estetik denizinde işimizi kolaylaştıran bir rehberdi: karar veremiyorsan geleneğe uy. Yaptığımız işin boyutları büyüyüp köy sathına yayıldığında, ister istemez daha çok köy ölçeğinde düşünmeye başladık. Kendi sübjektif tercihlerimizden öte, köyün bütünsel uyumu önem kazandı, özellikle 1996-2005 döneminde Şirincenin mimari geleneği üzerinde kafa yordum. Eski evleri inceledim; restorasyon ustaları için bir el kitabı yazdım. Yaptığımız her işin yüz yıl önce Şirinceli ustaların yapabileceği bir iş” olmasına dikkat ettim.

Bu çerçeve bana (2005 dolaylarından sonra biz demeyeceğim, bana) dar gelmeye başlayınca, köyden görülmeyen bir arka vadinin yamacında, Şirincenin  klasik köy mimarisinden farklı bir tarzda, ama yine Şirincelilerin köy dışındaki bağ evlerinde kullanmış oldukları usüllerle İlyastepe yerleşkesini inşa etmeye başladım. İlyastepe yeni bir adımdı. Şirincenin seküler geleneğinin sınırlarını aşıp, her türlü kültürel konvansiyondan uzaklaşıp, sadece doğal coğrafyanın ve iklimin koşullarını veri alarak, mutlak anlamda güzel ve konforlu mekanlar yaratılabilir mi? Üç beş yıl bu problemle cebelleştim. Önceleri İlyastepeyi elektriksiz, fakat internet bağlantılı) ve tarımsal anlamda kendine yeterli bir mezra olarak düşündüm.. Matematik Köyü’nün 2007-2008deki ilk dönem yapılarında aynı arayışı daha iddialı, işlevsel anlamda daha cüretkar bir düzleme taşıdım. 21.ci yüzyıla ait bir eğitim kampüsü, çağdaş teknolojiden ve yakın çağların kültürel şablonlarından mümkün mertebe kendini arındırıp bir mezra mantığıyla inşa edilebilir mi? Ali Nesinle sonsuz didişmeler pahasına, bir iki yıl bu hayalin peşinden koştum.

Matematik Köyünde işler büyüyünce referans çerçevemizi genişletmek zorunda kaldık. Mezra yapmak iyi güzel de, mezrada 250 kişilik amfi olmaz; balçıkla ve taşla yaptığın binaya seksen bin kitaplık kütüphane sığmaz. Mezrayı bırak, Şirince köyünün geleneksel dokusunda da bunlar için emsal bulamazsın. Sonuçta deneyerek, yanılarak, vicdanımızla çarpışarak, ikna ve diyalektik yeteneklerimizi sonuna kadar zorlayarak, şöyle bir formülasyona vardık: Yirminci yüzyıldan önceki iki bin yılda Ege havzasında yapılmış ve yapılabilecek olan her şey referanstır.Bir dizi cüretkar anıt bu anlayışla yapıldı; ya da, dürüst olmak gerekirse, bu anlayışla savunuldu ve ibra edildi. Hamam (14. yüzyıl Batı Anadolu beylikleri), kaya mezarı (M.Ö. 5. yüzyıl Likyadan daha geniş bir alan), Hodri Meydan Kulesi (Gürcü ve Yunan ortaçağı?), Tiyatro Medresesi (emperyal Roma-Osmanlı sentezi), kütüphane (romanesk bazilika? ağa konağı?). Risk belirgindi, buna rağmen Disneyland yahut temalı Rixos otelleri tuzağından kaçınabildik sanıyorum. Ölçekte tevazudan, dokuda doğallıktan çok uzaklaşmadık. Yaptığımız her şeye biraz harabe tadı kattık, bin yıldır o çevreye ait olmuş, onunla beraber eskimiş yapıların lezzetini yakalayabildik. Ege ve Akdenizin ıssız bir dağında dolaşırken karşılaşıldığında insanı yadırgatmayacak görüntüler oluşturmaya özen gösterdik.