26 Haziran 2016 Pazar

Menemen Öyküleri


Pirzola

Yan hücredeki komşum 12 yıldan beri tecritteymiş. Yetiştirme yurtlarında büyümüş. 12 yaşındayken uzun mesafe koşusunda kurum birincisi olmuş; hayatının ilk ve galiba son güzel olayı bu. Sonra il seçimlerinde bir kıza yenilmiş. Bunun üzerine kendisi de kız olmaya karar vermiş. Kurumdan çıkınca suç işlemeye başlamış. Şimdi ancak otuz yaşında olduğuna göre çok fazla fırsatı olmamış.
“Canım pirzola çekti” dedim. Bozuntuya vermedi. Kendi de pirzola çok severmiş. Kemiksiz et, oh! Öbür yandaki hücreden laf attılar, “sen pirzolayı nereden biliyon yavşak!” Biraz kıvırdı, sonra itiraf etti. Pirzola hiç yememiş. Televizyondan duymuş. Ne olduğuna dair net bir fikri yoktu.
Şimdi harıl harıl Peygamber Efendisinin hayatını çalışıyor. Sınavda iyi puan alırsa ödül varmış.


Medya Türkü Evi

Şivan'ın ailesi Lice'den gelmiş; babası siyasi davadan dokuz yıl yatmış. Onun öfkesiyle, ya da onun getirdiği bir yalnızlık duygusuyla, serseriliğe meyletmiş. Hırsızlıktan beş yıl yatmış. Oğlunun utancından babası bir daha kahveye gidememiş: bunu anlatırken ağlamaklı oluyor.
Çıktıktan birkaç ay sonra bir arkadaşının ısrarıyla Medya Türkü Evi adlı yere bira içmeye gitmiş. Oradayken arbede çıkmış, arkadaş silahını çekip ateş etmiş, yanlışlıkla oradan geçen biri ölmüş, ama o hengâmede birinin vurulduğunu fark edememişler. Bizimki arkadaşı yaka paça bir taksiye tıkıp olay yerinden uzaklaştırmış. Taksici mahalleden tanıdık biriymiş. Yardım yayaklıktan başı derde girer diye korkmuş, poliste verdiği ifadede şahısları tanımadığını, arabasına silah zoruyla bindiklerini, para ödemediklerini söylemiş: aklınca bunları korumaya çalışmış. Sonradan pişman olup, yok öyle bir şey, bu çocukları tanırım, tehdit etmediler, ücreti de ödediler diye düzeltmiş, ama mahkeme bu ifadeyi kaale almamış. Sonuç: Sivan cinayete iştirakten 18 ay tutuklı kaldıktan sonra beraat etmiş; sorguda ve duruşmada hiç mevzu edilmediği halde, taksiciyi rehin almaktan altı sene yemiş.
Anayasa mahkemesine dilekçe yazalım, bana yardım et dedi. Kuşku belirttim, sonuç alman zor dedim. “Moralimi bozdun” diye bana küstü, birkaç gün konuşmadı.

Tas

Kaan'ın kayınpederi kızını geri almaya çalışmış, iki üç defa sülalecek ev basıp kadını tutup götürmüşler, bir daha alırsan öldürürüz diye gözdağı vermişler. Arada iki yaşında çocuk var, üstelik kadın dokuz aylık hamile. Sonunda bunun sabrı taşmış, pompalı tüfeği kaptığı gibi kayınpederi, iki baldızı, bir bacanağı öldürmüş, karısıyla çocuğunu alıp götürmüş. Yakalanacağını pek düşünmemiş, ama aynı gün almışlar.
Okuma yazması yok ama iyi bir anlatıcı, olayı Homerik destanlar gibi ballandırarak anlatıyor. Domuz kurşunu kayınpederinin yüzünün ortasına gelmiş. Adamın kafatası uçup küt diye tavana çarpmış, yere düştükten sonra fırıl fırıl dönmeye devam etmiş.
Bana okuma öğret diye tutturdu. Yarım ağızla bir-iki denedim, sonra vaz geçtim.

23 Haziran 2016 Perşembe

Felsefe Sınavı

Sevgili Aydın Engin geçen günkü yazısında bir lise sınavında sorulan felsefe sorularını aktarmış. Sınav cevaplamaya kendimi bildim bileli bayılırım. Hemen aldım kalemi elime.

1. Teknolojinin görevi sadece doğaya hakim olmak mıdır?

Şüphesiz evet. Başka türlü olabilir mi? Taştan ilk baltayı yonttuğu günden beri insan evladı teknik becerilerini a) doğanın amansız saldırılarına karşı hayatta kalmak ve b) kendi sınırlı doğal yeteneklerini artırmak için kullanmış. Çakmak taşını kullanmayı ilk akıl edenle yer altındaki kaya gazını patlatan, yahut genetik mühendisliği yapan arasında prensipte bir fark görmüyorum. Hepsinin de yaptığı ölümü geciktirmeye çalışmaktır.

Arada tek bir şey değişti. Eskiden doğa tartışmasız bir şekilde üstün ve kahrediciydi. 20. yüzyılın savaşlarında, ya da belki 19. yüzyılın sanayi çöllerinde insanoğlunun doğaya ölümcül darbeler vurabildiği görüldü. Organize insanlığın kahredici darbeleri karşısında doğa sendeledi ve yer yer ölmeye yüz tuttu. Yüzbinlerce yıllık amansız düşmanımıza acımayı işte o zaman öğrendik. Sanırım dönüm noktası 1970'ler ya da 80'ler di. Acımakla kalmayıp düşmana yardım eli uzatmayı önerenler oldu.

İnsan tabiatının değişeceğini sanmıyorum, insan varoluşunun temel koşullarının bugün, bin veya yüzbin yıl öncesinden çok farklı olduğunu düşündüren birşey yok. Doğa dostu olmakla övünenlerin sevdiği gerçekte çiğ vahşetiyle doğa değildir: iğdiş edilmiş bir ev kedisidir, kralın kibrine hizmet etmeyi öğrenmiş bir tasmalı soytarıdır.

Milli Park “doğa” değildir, insan egemenliğinin zafer narasıdır.

2. Tarih geleceği aydınlatabilir mi?

Bir yere kadar, evet. Tarih bize insan topluluklarının davranış kalıplarını öğretir. Nasıl kavga etmişler, kimlerin peşinden gitmişler, hangi topa çıkmışlar, hangi yalanlara inanmışlar, hangi yanılmaz görülen projeler çökmüş, hangi absürt maceralar zaferle taçlanmış? İnsan tabiatı değişmediğine, daha doğrusu değiştiğine dair inandırıcı bir belirti görülmediğine göre, aynı davranış kalıplarının gelecekte de tekrar edeceğini varsaymak makuldür. En azından ihtimallerin çerçevesin bu kalıplarla çizebiliriz; geleceği öngöremesek bile, geleceğe dair rasyonel bir olasılık hesabının terimlerini tarihten türetebiliriz.

Geleceği belki bilemeyiz. Fakat bu, geleceğe dair rasyonel bir ihtimaller hesabı yapamayacağımız anlamına gelmez. Rasyonel gibi görünen ihtimal hesaplarıyla kendimizi avutmanın zevkli bir uğraş olduğu gerçeğini de değiştirmez.

Tarih, işte o ihtimaller hesabının ampirik veri tabanıdır. Geleceği aydınlatmasa bile, en azından idare lambasıdır, büsbütün karanlıkta kalıp korkmamızı önler.

3. Politika herkesi ilgilendiren birşey midir?

Tarihimizin çok uzun bir döneminde öyle olmadığı kabul edildi. Toplum yönetimi akıl ve tecrübe gerektiren bir iş ise, akıl ve tecrübeden yoksun olanlara neden söz düşsün?

Son 250 yılda bu kabulden adım adım uzaklaştık. 18. yy'ın son çeyreğinden itibaren politikayla ilgilenmesi uygun sayılanların dairesi peyder pey genişledi; 1918 veya 1945 gibi bir tarihte prensipte sınırsız  görünen bir demokratizm norm haline geldi. (Prensipte sınırsız ilan edilse de gerçekte sınırsız değildi. “Herkes” zümresine sadece 18 veya 21 yaş üstü yetişkinler, akli dengesi ve kriminal sicili yerinde olanlar, ve tabii sadece o ülke vatandaşı olanlar dahil edildi. Bu sınırlar belki demokrasi teorisinin ölümcül Aşil topuğuydu. Çocuklar dışlanıyorsa çocuk akıllılar neden dışlanmasın? Yabancılar oy veremiyorsa bölgesel kimliğin dışında kalanlar, ya da başka dinden veya etnik kökenden olanlar neden kayırılsın?)

Bugün demokratik konsensusun yeniden sorgulanmaya başladığına tanık oluyoruz. Çağdaş devletin devasa boyutlara varmış kompleks sorunları üzerine ahkâm kesmek neden cühelanın hakkı olsun? Dünya görüşü mahallesindeki kahvehane ile televizyonda gördüğü iki cahil demagogun hezeyanları ile sınırlı olan biri, toplumun ölüm kalım sorunlarıyla ilgili hangi faydalı düşünceyi üretebilir?Cühelaya siyasette söz hakkı vermek, ya da verir gibi yapmak, onların zihin dünyasını şekillendiren popüler medyaya haksız bir iktidar bağışlamak değil midir?

Buna karşılık denebilir ki,
a) Cahiller akılsız da cahil olmayanlar çok mu akıllı?
b) Cühelayı dışlamak için kuracağın mekanizma, kaçınılmaz olarak bir zulüm ve zorbalık mekanizmasına dönüşmez mi?
c) Kapıları açınca bin tane akılsızla beraber bir tane akıllı içeri girebilir; Kapıları kapatırsan onu dışlamış olmaz mısın?
d) Bir kere söz hakkı vermişsin. Geri alamazsın; almaya kalksan Trump olurlar, seni parçalarlar.

Kabul edelim ki bunlar da haklı itirazlardır.

4. Özgür olmak hiçbir engelle karşılaşmamak mıdır?

Hayır, engellerin üstesinden gelmektir. Ayrıca a) engellerin üstesinden gelebileceğine inanmak, ve b) rastladığın engellerin üstesinden geldiğine kendini inandırmaktır. Ilkine psikodinamik, ikincisine mitopoeik (mythopoeic) boyut diye isim takarsak bilimsel bir görüntü elde ederiz.

Stasis insanın ruhunu çürütür. Arap mitolojisindeki cennetten daha kötü bir kabus düşünemiyorum: her Allah'ın günü aynı şırıldayan dereler, aynı istabrak kaplı oturma birimleri, aynı plastik cariyeler,  milyonlarca yıl, sonsuza kadar, tüyler ürpertici bir engelsizlik hayali.

5. Gerçek algılarımızla mı sınırlıdır? 

 Değildir. Grönland'ı hiç görmedim mesela, ama gerçek olduğundan eminim. Grönland hakkında sayfalarca yazı yazabilirim. Hatta tarafsız gözlemcilerin ampirik olarak test ettiği bir gezi rehberi yazabilirim. Bunun için Grönland'ı görmüş olmam gerekmez. Okumak, ya da bilenlerle konuşmak yeter.

Hume ile Kant'ın üzerinde durmadığı, Hegel'in belki dolaylı ve yetersiz olarak farkına vardığı mesele şu: Gerçek sübjektif değildir, intersübjektiftir. Öznelerarası alemde yaşar. Başkalarını ikna ettiği ya da ikna etme potansiyeli taşıdığı ölçüde gerçektir. Başkalarıyla paylaşmadığım algı, gerçekliği tesis etmez: yanıldığımı gösterir. Algı -Descartes'ın dediği gibi- güçlü ve net olsa da gerçeklik payı artmaz: aksine kafayı yediğime hükmedilir.

Belki de şöyle desek daha doğru. Gerçeğin alt kademeleri (bu taş sert, annem gülüyor, sağda dere var) genetik kodumuza yazılı bir altyapıya dayanır. Gerçeğin üst kademeleri (Sokrates ölümlüdür, Allah bilir, Grönland'da buzullar var) toplumsal bir network üzerinde yükselir. O ağı tanıdığımız ve ona güvendiğimiz ölçüde var olur.


6. Sanattan vazgeçebilir miyiz? 

a) Şarkı söyleyip oynamak,
b) masal anlatmak; ben'e ve biz'e ilişkin anlatılar kurmak,
c) söz oyunlarıyla duygusal bir atmosfer üretmek,
d) göze hoş gelen şekiller yapmak,
e) doğadaki nesneleri taklit etmek, iki veya üç boyutlu olarak modellemek.

Bunların her birinin insan biyolojisinde derin kökleri olan birer içgüdü olduğu anlaşılıyor. Homo Sapiens'in dil kadar belirleyici davranış biçimleridir. İleride farklı olacağına dair en ufak bir belirti yoktur.

7. Bütün inançlar birbiriyle eşit değerde midir? 

Değildir. Bazı inançlar akıl ve tecrübeyle sınanmışlardır. Daha doğrusu: Bazı inançlar diğerlerinden daha geniş, daha çok-yönlü, daha kapsamlı bir akıl ve tecrübe sürecinden geçmiştir. Daha geniş bir toplumsal danışma ağına hükmeden, daha tecrübeli insanlar tarafından, daha etraflıca ve daha serbestçe tartışılmış, daha büyük cesaretle test edilmiş, en azından istatistiki bir tercih olarak daha doğru veya daha öngörülebilir sonuçlar verdikleri görülmüştür. Bunları diğerleriyle eşit değerde saymak ancak cahillikle –bazı inançları diğerlerinden daha değerli kılan akıl ve tecrübe altyapısından haberdar olmamakla- açıklanabilir.

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Saklı canlılar, piramitler, doğuran bakireler

Tüm dinlerin en temel katmanı, başlangıç noktası: Saklı canlılar teorisi. Doğada kendinden hareket eden ya da değişen her şeyin ardında bilinç ve irade sahibi birtakım canlı varlıklar olduğu düşüncesi.

Muhtemelen insanın fabrika ayarları ile ilgili bir yanılsama olmalı. İnsan beyni canlı ile cansızı ayırır; canlılık belirtilerini teşhis etmekte olağanüstü hızlı ve hassastır. Kıpırdayan şeyler canlıdır: Kasıtla hareket ederler. Ne yapacaklarını bazen tahmin edebilirsin, ama asla emin olamazsın. Kategorik bir varsayımdır, sonradan öğrenilen bir şey değil. Bebekler bu bilgiyle doğarlar. Kendiliğinden hareket eden şeylerin mesela taşlardan ya da ağaçlardan farklı bir mantığa göre işlediği bilgisi DNA'mıza kazılmış olmasa muhtemelen hayatta kalamazdık. (Bu konuda bkz.  Steven Pinker, How the Mind Works, ufuk açıcı bir kitap.)

Doğada kendiliğinden hareket eder gibi görünen, ya da öngörülmesi güç bir şekilde değişen sayısız şey var. En kolay -ya da en güvenli- varsayım, bunların da ardında görünür ya da görünmez canlılar olduğunu düşünmektir. Güneş neden doğup batar? Sürücüsü olmalı, ya da belki kendisi canlıdır. O ses nereden geldi? Orman cinidir, ya da orada saklanan eskilerin ruhları. Karnım neden ağrıyor? İblis girmiş olabilir, ya da birisi büyü yaptı. Basit ve şahane bir bilim metodudur. Açıklayamayacağı olgu yoktur.  Rakip teorilere ve uzmanlaşmaya müsaittir. Tezler biriktirilebilir, test edilebilir, kuşaktan kuşağa aktarılabilir, çürütülebilir. Ateş başında sabahlara dek tartışılabilir.

Cinler, ruhlar, iblisler -ve onların daha gelişkin modeli olan tanrılar, tanrılar tanrısı Zeus ve Yahve- şüphesiz birer canlı türüdür. Canlıların temel iki özelliğini taşırlar: bir, algılarlar; iki, kasıtla hareket ederler. Canlıların diğer özelliklerini -beslenme, çiftleşme, doğum ve ölüm gibi- taşırlar mı? Orası senin teorik cüretine ve kültürel tercihlerine kalmış. Tevrat tanrısı, tıpkı Homeros'un tanrıları gibi, kebap kokusu sever, o yüzden Habil'i kayırır. Hıristiyanların tanrısı, tıpkı Zeus gibi, bakire kızları gebe bırakır. Kimilerine göre ise, tövbe, Allah'ın eli olur, gözü olur ama pipisi asla.

Doğadaki hareketi/değişimi canlı bir varlığa atfetmeden de tarif edilebileceğini görmek için Eski Yunan'ı beklemek gerekti. Homo Sapiens'in 200.000 yıllık serüveninin son 2.500 yılıdır, yüzde bir küsur eder.

Dönüm noktası Milet'li Thales olabilir; güneş tutulmasını matematik hesabına bağlayan ilk kişi olduğu söylenir.  Matematik demek, arkasında canlı kasıt olamaz -olsa da bizi ilgilendirmez- demektir. Canlı olsa bizi şaşırtabilir, güneş tanrısı bir gün uyanmayı unutabilir, ya da Tevrat tanrısı bir gün Kızıldeniz'i yarar,  belli olmaz. Matematik o ihtimali yok eder, canlı yaşatmaz.

Asıl dönüşüm tabii iki bin küsur yıl sonra, 17. yy'ın bilim devrimiyle geldi. Galileo ve Newton saklı canlılar teorisini, kendinden en emin gördüğü zeminlerde yerle yeksan ettiler.Descartes ve Spinoza mezar taşını yazdılar. Eskiden açıklanmaz sanılan bazı değişimlerin ardında gerçekten saklı canlılar -mikroplar- keşfedildi. Diğerlerinin matematik formülleriyle tarif edilebileceği anlaşıldı. Dönüşümün en simgesel alanı belki de modern biyolojidir. Linnaeus 1730'larda canlıların taksonomisini sistematik bir temele oturttuğunda, bilinen ve tarif edilebilen canlıların listesinde yer almayan canlıların -cinler, ruhlar, tanrılar- ayakta duracak yeri kalmamıştı.

Dinler buna rağmen ayakta kaldı. Asıl şaşırtıcı olan ve açıklama gerektiren olgu budur. Eğer din, temel varsayımı yıkıldığı ve toplumun en cahil tabakaları dışında herkes bunu az çok idrak ettiği halde ayakta kalabiliyorsa, demek ki başka dayanakları da olmalı, ilk hareket noktasından farklı işlevler kazanmış, farklı bir temele ya da temellere oturmuş olmalı.

Elektrikli balıklar dine dair ne söyler

Jared Diamond'ın kabile toplumlarına dair muhteşem kitabını (The World Until Yesterday, Penguin Books, 2012) iki ay önce Söke Cezaevindeyken okumuştum. Esas konusu din değil, antropoloji. Ama küçük toplumların davranış kalıplarını incelerken ister istemez homo sapiens'i daha kıllı atalarından ayıran temel davranış biçimlerinden biri olan dine de sıra gelmiş.

Diamond toplumsal evrim sürecinde dinin yedi farklı işlevine değiniyor. Demin sözünü ettiğimiz açıklayıcı işlevin dışında teselli edici, otoriteyi meşrulaştırıcı, aidiyet kurucu ve güven inşa edici, kabile dışı insanlarla etkileşimi düzenleyici, öldürmeyi meşrulaştırıcı işlevler üzerinde duruyor. En ilginci aidiyet ve güven maddesi, ona birazdan döneceğim. Ama önce "işlev" kavramı üzerine birkaç söz.

İşlev dönüşümü ya da adaptasyonu, biyolojik evrimin kilit kavramlarından biri. Asıl mesleği biyoloji olan Diamond'ın öncelikle anlatmaya çalıştığı konu bu. Dine ilişkin bölümünün başlığı da "Elektrikli Yılan Balıkları Bize Din Hakkında Ne Öğretir."

Bu balıklar 600 voltla çarpıp bir atı öldürebiliyorlar. Evrim olgusunu reddeden Yaratılışçılara göre, 600 voltluk akım doğal evrimle açıklanamayacak bir mucizedir. Evrim kuramına göre bu kapasite sıfır volttan peyderpey evrilmiş olmalıdır. Oysa mesela on veya elli volt kimseyi öldürmeye yetmez, dolayısıyla işlevsizdir, dolayısıyla 600 voltla at devirmiş olma yeteneği doğal seçilimle evrilmiş olamaz, Allah vergisi olmalıdır.

Diamond doktorasını elektrikli balıklar üzerine yapmış. Diyor ki, elektrik alanı algılayıcı (pasif) organlar derin deniz balıklarının birçoğunda vardır. Karanlık sularda yön bulmaya ve civardaki mahlukları algılamaya yarar.  Bunun daha gelişmiş modellerinde balık, varolan elektrik alanını algılamakla yetinmez, düşük voltajlı elektrikli sinyalleri üretip ortamı "pingler",  yönü daha iyi bulur, etrafı daha iyi kolaçan eder, hatta çok ufak mahlukları sersemletip yakalamayı başarır. Voltaj arttıkça bu son işlev öne geçer.  Ta ki 600 voltluk yılan balıklarında artık elektriğin yol bulma ve radar işlevleri kadük olur, sadece öldürücü silah görevi geriye kalır. Din gibi çeşitli kurumların evriminde de orijinal işlev arka plana düşmüş; hatta kör bağırsak ve kuyruk kemiği gibi tamamen işlevsiz, arkaik bir kalıntıya düşmüş olabilir. Din, binlerce yıllık evrimsel geçmişini bir bohça gibi sırtında taşıyor olabilir.

Algılayan ve eyleyen bir canlı tanrı kavramı, mesela dinin güncel işlevleri açısından da bu tür bir arkaik kalıntı olabilir.

Din ve israf

Kaliforniya'da bir ara Göklerdeki Spagetti Canavarına inanan Pazartesi Gecesi Futbolu dini türemişti, duymuş olmalısınız. Bu din neden din değildir, ya da yıldız falı inancı ve Fenerbahçe inancı neden din sayılmaz? Çünkü insanların bu inançlar uğruna yapabilecekleri fedakârlık -ödemeye razı oldukları bedel- sıfırdır ya da çok sınırlıdır. Oysa din uğruna insanlar en değerli varlıklarını, hatta hayatlarını ve evlatlarını feda edebilirler ya da en azından bunları feda edebileceklerine başkalarını ikna etmeye büyük önem verirler. Kilit unsur bu sonuncusudur: Yalnız feda değil, feda etme iradesinin topluma kanıtlanması. Yani göstere göstere feda.

İlkel kabile düzeyini aşan toplumlarda dinlerin en belirgin tezahür biçimi bireysel ve kitlesel fedakârlık gösterileridir. İnsanlar mal ve mülklerini, emeklerini, vakitlerini din uğruna feda ederler. En eski Hint destanlarında dindarlığın temel göstergesi, on binlerce davarın kurban edildiği devasa şölenlerdir. Tanrıların kutsadığı kahramanlar, ekonomik yıkım pahasına, birbirleriyle şölen yarıştırırlar. Şölende fakirler de doyurulur gerçi; ama asıl amaç o değildir, israf gösterisidir; dünya servetini gözünü kırpmadan yok etme raconudur. Homeros'un dünyasında kızartılmış etin en lezzetli parçası ve şarabın en seçkini her törende tanrılar adına toprağa dökülür - zebil edilir. Bu tavrın bir sonraki adımı piramitlerdir; ekonomik faydası olmayan bir iş uğruna toplumsal emeğin ve kaynakların devasa bir parçası israf edilir. Piramitlerin yerine ortaçağ katedrallerini, Osmanlı camilerini koyabilirsiniz: aynı şey. Faydası değil faydasızlığıdır bunları cazip kılan.

Her dinde, öyle ya da böyle, kurban vardır. Değerli bir mal varlığı feda edilir. Tevrat dininin merkezî miti İbrahim'in oğlunu kurban etmesidir. Hıristiyan dininin merkezî miti İsa'nın kendini kurban etmesidir. Tesadüf olmasa gerek.

Hemen her dinde bedene zarar verme ritüelleri bulunur -büluğ çağına erenlerin ön dişleri kırılır, veya bir parmak kesilir, penise şiş sokulur, köz üzerinde yürünür. Dindar insanlar birçok toplumda dünya nimetlerinden geçici veya kalıcı olarak el çekerler, manastıra kapanırlar, derviş olurlar, oruç tutarlar, en azından Şabat günü nefislerini terbiye etme uğruna her türlü faydalı işten sakınırlar. Yıllarca çalışıp uzun ve zor metinleri -özellikle anlaşılmaz bir dilde yazılmış metinleri- ezberlerler; günlük yaşamlarının bir kısmını belli sözleri defalarca tekrarlamaya ayırırlar. Bu davranışların her birinin mesajı aynıdır: Bak, ortak değerler uğruna ne çok şeyi feda etmeye hazırım. Bana güven! Benim aidiyetim ucuz ve fırsatçı bir aidiyet değil, hayat boyu beni bağlayan, yaşamımı ve bedenimi şekillendiren, samimiyetinden kuşku duyamayacağın bir aidiyettir. Beni aranıza alın, sizi yarı yolda bırakmam. Ödediğim bedeller ödeyeceklerimin güvencesidir.

Oysa Fenerbahçeli olmak ya da Spagetti Canavarı "dinine" mensup olmak için arasıra bazı etkinliklere katılmak ve uygun ortamda birtakım kalıp sözleri söylemek yeterlidir. İnancı terk etmenin bedeli cüzidir. O yüzden bu inançlar din sayılmaz.

Tarihteki büyük dinî nefret hadiselerinin birçoğu yabancı dinden olanlara değil, aidiyet ve samimiyetleri kuşkulu olan dindaşlara yöneltilmiştir. İspanyol engizisyonun hedefi kâfirler değil, 1492'den sonra zorla ya da fırsat saikiyle Hıristiyan olan Yahudi ve Müslüman dönmeler idi. Alman Yahudileri gettodan çıkıp kitlesel olarak asimile olmaya başladıklarında yok edildiler. Tekfirci mücahitler asıl misyonlarını, Batılıları bırakıp içerideki şirk ve bidat ehline yöneldiklerinde buldular." Biz bu din uğruna bunca bedel ödedik, ödüyoruz, bunların bedavadan faydalanmasına izin vermeyiz" -mantık budur.

Fedakârlık fikrinin izini sürdükçe daha ilginç yerlere de varmak mümkün. Evladını feda etmekten ötesi nedir? Aklını feda etmek. Dini inanç denilen şey de sonuçta bu değil midir? Rasyonel düzlemde savunamayacağın, aynı inancı paylaşmayanların gülünç bulup alay edeceği tezleri insan neden benimser? Bakire kızın çocuk doğurmayacağını, İsa'nın öldükten sonra kendini diriltemeyeceğini herkes bilir. Bunların aksini savunmak tıpkı penisine şiş sokmak, kebabın lezzetli kısmını toprağa dökmek gibi bir tür radikal fedakârlık değil midir? "Öylesine sadığım ki ortak davaya, al, beynimi de atıyorum toprağa."

Milyarlarca insanın akıl dışı şeylere inanmasını ya da inanıyor görünmesini böyle açıklayınca nasıl aydınlanıyor her şey!

15 Kasım 2015 Pazar

Uruguay’da oluyor, bizde neden olmasın?

Uruguay’da oluyor, bizde neden olmasın?

1965’te bu işlerle ilk ilgilenmeye başladığımda CHP’nin oyu %28,7 idi. Zafer beklentisiyle girilen 1969 seçiminden %27,4 çıktı; şok yaşandı. Ecevit fırtınası gelip geçtikten sonra, 1983’te Necdet Calp’ın halkçı partisi %30,5 ile beklenmedik bir başarı sağladı. 1987’de SHP %24,7’ye düştü.

1995’te Ecevit’in DSP’si ile Baykal’ın CHP’si toplam %25,3 aldılar. 1999’da ikinci Ecevit rüzgârıyla iki partinin toplamı %30,9’a yükseldi, ama 2002’de toplam %20,6 ile çakıldılar. 2011'de CHP %25,9'u gördü. 2015'in ilk raundunda %24 küsura düştü; ikinci rauntta %25 küsura çıktı.

Şimdi falanca demiş ki “parti sola dönmeli, sol ve sosyal demokrat olmalı.” Filanca demiş ki “koalisyon kurabilseydi böyle olmazdı.” Beriki “bütün gücümüzle koşturduk, gece gündüz çalıştık, böyle olmamalıydı” deyip takım oyunu yokluğundan yakınmış. Öteki, Baykal zamanında %20'ye düşen oyun Kılıçdaroğlu devrinde %25'e çıkmasını başarı saymış. Biri Kemalist ve vatanist bir kadronun partiyi başarıya taşıyacağını savunmuş. Öbürü Kürt partisiyle ittifak kurmayı önermiş.

Geçen senenin modası “İslami kesime açılmak” idi. Bu yıl o tezi dillendiren pek yok şimdilik.

Camdan dışarı çıkmaya çalışan kara sineğin gayreti geliyor aklımıza. Sinek cama çarpar. Döner gene çarpar. Tekrar dener, bir daha çarpar. Sarsılmaz bir inanç ve umutla bir daha, tekrar çarpar. Yılmaz, gene çarpar.

Tam 65 senedir böyle.

E ne yapalım, bunlar da böyle, diyemiyoruz maalesef.  Çünkü zararı yalnız kendilerine değil, hepimizedir. Karşı tarafı ebedi iktidara mahkûm eden sadece Türkiye'nin sosyolojisi midir sizce, yoksa 65 yıldır aynı topal atı yarışa sürüp sonunda kazanmayı uman kör iman mıdır? Erdoğan'ın karşısına doğru dürüst bir seçenek çıksa son dört yılda aldığı onca yaraya rağmen ayakta kalabilir miydi?

Kabahati MHP ve HDP'de bulmanın anlamı yok. %60 yahut 50,5'lik muhalefet bloku da tam hayaldir. Son seçimde net görüldü ki MHP seçmeninin ikinci tercihi de AKP'dir; HDP seçmeninin ikinci tercihi de ezici oranda yine AKP'dir. İki turlu bir seçimde MHP silinir, HDP de belki %5 ila 10'luk bir dar bölgeye sıkışır. Mevcut parti sisteminin ana fay hattı %70 ile 25 artı 5 arasındadır. Kırk defa denesen vereceği sonuç aşağı yukarı budur.

Böyle olması iyi bir şey değildir. Memleketi fasit daireye sokar. Bir tarafın iktidarını kemikleştirir. Kendi kendini besleyen bir iktidar döngüsü yaratır. Gücün tüm nimetlerini -bilgi kaynaklarını, ekonomik imkânları, patronaj ağlarını, bürokratik tecrübeyi- bir tarafa yığar; öbür tarafı bir daha kolay kolay kendine gelemeyecek şekilde cılızlaştırır. On yıllarca düzelemeyecek bir dengesizlik üretir.

Bugün eğer böyle bir durumla karşı karşıya isek, bunun sorumlusu herhalde gücü biriktirenler değildir. Alternatif üretmeyenlerdir.

Bu yüzden diyoruz ki Türkiye'de demokrasinin önündeki esas engel CHP'dir. Yıllar önce tasfiye edilmeliydi; edilemedi.

Bugün eğer adil ve demokratik bir yarış istiyorsak, topal atı kesmekten başka çare yok.

**

AKP'nin başarısını sosyolojiye yahut ideolojiye bağlayan yorumlar ciddi bir mantık hatasından mustariptir.

Diyorlar ki Türk halkı muhafazakârdır, dindardır, gavur düşmanıdır, Anadolu kaplanıdır, o yüzden Erdoğan'a oy verir. Çatlasan da patlasan da vermeye devam edecektir. İyi de;

Bir, de ki Türk halkının böyle eğilimleri var, bu eğilimlere Erdoğan'dan ya da AKP'den başkası hitap edemez diye bir kural yok.

İki, bu eğilimler varsa başka eğilim yok diye bir şey de yok.

Misal, gariban sevgisi, etnik ve bölgesel kimlikçilik, yobaz korkusu, bedava ekmek aşkı, modernlik özlemi, değişim arzusu, “yetti bunlar” kaypaklığı da aynı insanların kararlarında pekâlâ etkili olabilir. Bu değişik, hatta belki birbiriyle çelişen eğilimlerden iyi bir harman çıkaran bir alternatife neden teveccüh göstermesin?

Seçmen blokları veri değildir. Kendiliğinden oluşmaz; ebediyen sürmez. Seçmen bloklarını yaratan siyaset sahnesindeki seçeneklerdir. Bloklardan biri kuvvetli, öbürü zayıfsa kabahati seçmende değil, seçeneklerde aramak gerekir.

**

Başkanlık sistemini bir de bu açıdan ele alalım isterseniz.

Başkanlık sistemi bizde sadece bir yönetim sistemi olarak tartışıldı. Başkanın yetkileri neler olacak? Yasama organı karşısındaki konumu ne olacak? Altın varaklı tahta mı oturacak, Bürosan koltuklarla mı yetinecek?

Oysa başkanlık sistemi, a) bir yönetim sistemi, b) öncelikle ve daha önemlisi, bir seçim sistemidir. Yürütme organının başının nasıl yöneteceğinden önce, nasıl seçileceğini belirler. Bakarsan ABD başkanı ile Kanada veya İngiltere veya Almanya başbakanı arasında yetki ve sorumluluk açısından o kadar büyük farklar yok. Asıl fark nasıl seçildiklerinde.

Başkanlığın püf noktası şu: Yüzde elli artı bir alan kazanır, alamayan elenir. Yüzde on barajını unutun. Başkanlık sisteminde baraj yüzde ellidir. Kırk dokuz alana teselli armağanı verilmez. Yirmi dört küsurdan yirmi beş küsura çıktık diye sevinene gülerler.

Bu sistemde küçük siyasi grupların ayrı parti olarak var olma şansı yoktur. Küçük partiler ancak iki büyük bloktan biri - ya da her ikisi – içinde yer alarak varlıklarını sürdürebilirler. İttifak kurmayı ve pazarlık etmeyi öğrenirler. Yüzde elli artı bire hitap etme disiplinini kazanırlar.

Elbette işin ince ayarları var. ABD sisteminde parti konsolidasyonunu sağlayan öteki ayak Kongre seçimlerinde uygulanan dar bölge sistemi. Başkana ek olarak her parlamento seçim bölgesine yüzde elli şartı getirince, üçüncü partilerin hiç şansı kalmıyor.

Buna karşılık İngiltere ve Kanada örneklerindeki gibi başkansız dar bölge sistemi, bölgesel tabanlı üçüncü partilere şans tanıyor. Brezilya, Arjantin, Şili, Uruguay gibi otuz küsur yıldan beri iyi kötü istikrara kavuşmuş başkanlık sistemleri incelense eminim çıkaracak başka dersler de bulunur.

“Yaptırırım–yaptırmam” falını aşıp işin ayrıntılarını tartışma vakti gelmiş midir dersiniz?


Yoksa Kemal Bey yerine Ahmet veya Mehmet'i getirsek, baştakilere her gün televizyondan laf yetiştirsek, araya bir kaç tane “sol” veya “sağ” slogan sıkıştırsak 2019'da Allahın izniyle bu iş olur mu diyorsunuz?

30 Ağustos 2015 Pazar

Hocam, Ne olacak memleketin hali?

Erken Seçimde ne olur?

Eğer aynı dört parti katılır (varsayım 1) ve eğer üçkâğıt olmazsa (varsayım 2) AKP’nin durumu zor görünüyor.

7 Haziran’da barış umudu henüz az çok canlı iken AKP Fırat’ın doğusunda %20-30’lara gerilemişti. Şimdiki durumda MHP ile CHP’nin liglerine düşmesi kaçınılmaz görünüyor. “kamuoyu yoklamalarına” fazla itibar etmeyin. Batı’da ve büyük şehirlerde az çok doğru sonuç veriyorlar, ama Doğu’yu sistematik olarak göz ardı ediyorlar.

Fırat’ın batısında, iki ay önce RTE’ye karşı oy verip de simdi fikrini değiştirecek kimse düşünemiyorum. Katılım 7 Haziran’da maksimumdaydı, daha artmaz. Aksine azalabilir, bundan da en çok AKP zarar görür.

Dolayısıyla, AKP açısından yukarıdaki varsayımları sorgulamaktan başka çıkar yol görünmüyor. O yollar da kolay değil mamafih. Mesela Doğu’da AKP-HDP elli elli olsaydı, HDP’yi bir sekilde elimine edip AKP’yi hükmen galip saymak bir yere kadar meşrulaştırılabilirdi belki. Ama artık değil. Yüzde yirmilere, hatta onlara düşmüş bir partinin Diyarbakır’da tüm sandalyeleri almasını kimse yemez.

Bir-iki puanı aşan sandık hilesinin bu devirde konforlu bir iktidar sağlayacağını düşünmek de hata olur.
Bence bunlar çözüm değil. Daha büyük oynayacaklardır.

HDP Seçimde ne yapar?

“Emanet oy” meselesinin abartıldığını düşünüyorum.  %13’ün 11,5 ila 12’si Kürt oylarıdır. Geriye 500-600 bin oy kalıyor. Onlar da radikal sol gençlik ile, toplam kapasitesi taş çatlasa yüz bin oy civarında olan medenî sınıflardan gelmiştir.

Kürt tepki oylarının bu sefer rekora gideceğinden şüphem yok. Solcularla viskicilerin eksilmesi için de bir sebep görünmüyor. Aksine, a) 7 Haziran’dan bu yana CHP’nin izlediği politikaya tepki duyan, b) 7 Haziran’da HDP’nin barajı aşacağına inanmadığı için oyunu esirgeyen bir miktar seçmen de bu sefer HDP’ye oy verebilir.

Tabii 1) Seçim olursa ve 2) HDP katılabilirse.

CHP, Koalisyon görüşmelerindeki yapıcı tavrıyla puan toplar mı?

“Yapıcı” dedikleri şey şu:
1)     Seçimden önce RTE’ye atıp tutan CHP, meğer onun partisiyle gerdeğe girmek için can atıyormuş.
2)     Üstelik bunu becerememiş, kırk saat toplanıp maval okumuş ötekiler gülmüşler.
Bunun pozitif bir şey olduğunu düşünmek için CHP’li olmak lazım herhalde.

AKP veya HDP’den sıkılan seçmen CHP’ye oy verir mi?

Neden versin? CHP bir umut, bir vizyon, bir çıkış yolu mu sunuyor? Günlük laf dalaşları dışında bir çözüm önerisi mi var? Memleketin en temel iki konusunda – RTE ve Kürt savaşı – insanları iyimserliğe sevkedecek bir mesaji mı var? Mayıs – Haziran 2013’te sabrı taşan insanlara söyleyecek bir sözü mü var?

Toplumun en verimsiz kesimine dinî bayramlarda birer maaş rüşvet vermek dışında bir öneride  mi bulunmuş?

Kılıçdaroğlu’na  “bu adam benim umutlarımı ve geleceğimi temsil ediyor” diyecek bir aklı başında kişi var mıdır ülkede?


Emeklilere ikişer maaş ikramiye vermek iyi bir şey mi?

Öyle bir şey her halükarda verilmeyecek, onun için boşuna konuşmayalım, diyebilirsiniz. Gene de düşünelim isterseniz.

Toplam maliyeti 25 milyar TL diyorlar. Ben 45 gibi hesaplıyorum, ama 25 diyelim.
25 milyar cülus bahşişi verilecekse, neden üretime ve yatırıma hiçbir katkısı olmayan bir kesime verilsin? Neden mesela yüksek teknoloji alanına yatırım yapacak – yahut, ne bileyim, film çekecek, Afrika’ya hastane kuracak, yıldız haritası çıkaracak – 25.000 genç girişimciye birer milyon TL karşılıksız kredi verilmesin? Neden evde boş boş oturup çekirdek çitleyen Ayşe Teyze ile Muhittin Dayı kayırılsın, onların üniversite mezunu, aç ve hırslı yeğeni es geçilsin?

Düşünürsen CHP’nin bütün problemi buradadır. Gelecek vizyonu yok. Cesaret yok. Ufuk yok.

Erken seçim olur mu?

Ne gerek var?

Topla meclisi, HDP milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldır. (MHP destekler, belki CHP de kıvırtır). Üç beşini tutukla. Öbürlerinin meclisten çekilmesini bekle. Meclis tam sayısı düşünce AKP çoğunluğa geçer. Hükümeti kurar. 2019’a kadar rahat rahat götürür. Basit.

Bu kadar kolay yolu varken neden zahmet etsinler, neden risk alsınlar?

Abdullah Gül?

Sıfır şans. Hayat boyu hiçbir risk almadan “koşulların olgunlaşmasını” bekleyen birinden liderlik beklemek makul değil.

Kürt süreci nerede döndü?

Tahminimce 6-8 Ekim ayaklanma provasından ziyade, Suriye sınırında entegre bir Kürt koridorunun oluşması ihtimaliydi dönüm noktası. Koridor, Türkiye’nin Arap dünyası ile direkt bağının kesilmesi anlamına geliyordu. Türkiye’nin böyle bir şeyi kabul etmesi mümkün değildi. Koridoru kesmek, PKK’ye savaş açmak demekti. Savaşa karar verildi.

[Hayır, esas mesele “Kürtlerin Akdeniz’e çıkması” değildi. Haritaya bak bir. Hatay’ı nasıl aşacaklar? İskenderun’u mu fethedecekler? Alttan tünel mi kazacaklar?]

Süreci noktalama kararı Eylül 2014 dolayında verilmiş olmalı. Belki birkaç ay daha göstermelik bir çaba sürdürülerek seçimin kazasız belasız atlatılması istendi. Seçimden hemen önce sürecin sonu ilan edildi. Seçimin ardından savaş açıldı.

Savaşı RTE mi çıkardı?

Sanmam. Muhtemelen kucağına düştü.
Hatta belki savaşı o çıkardı görüntüsü birilerinin işine geliyordur.

Türkiye bu savaşı kazanır mı?

İlk bakışta kazanır görünüyor. En azından PKK’yi teslim olmaya zorlayabilir.

Soru 1: PKK’nin sahadaki gerçek gücü ne kadardır? PKK yenilirse savaş biter mi? Yoksa Suriye’deki gibi, ortaya birbirine benzemez –ve çoğu islami kisveli- kırk tane gerilla gücü mü çıkar?

Soru 2: Asker aklı düzensiz savaşın dinamiklerini kavrayabilir mi? Emir-komuta ve tümen hesabının ötesine erer mi? Amerikalılar, hayranlık duyulası rasyonelliklerine rağmen Vietnam’ı, Afganistan’ı, hatta galiba Irak’ı yanlış hesapladılar. Bizimkilerin daha iyi hesap yaptığından emin misiniz?

Soru 3: Osmanlı’nın hesabı, Yunanistan’da, Sırbistan’da, Bulgaristan’da, Arnavutluk’ta, Arabistan’da tutmadı. Sovyetler Birliği yürümedi, Yugoslavya yürümedi, Çekoslovakya bile yürümedi. On küsur milyon Kürt’ün, bu devirde, rızaları hilafına Türk yönetiminde tutulabileceğine aklınız yatıyor mu?

Belki de bu aşamada kim kazanır hesabını bırakıp, kim ne kadar kazanır ne kadar kaybeder diye düşünmeye başlamanın zamanı geldi. Şırnak ile Hakkari ne olur? Nusaybin ne olur? İşin ucu Van’a kadar dayanır mı? Van karışırsa İran ne der?


Yeni konularımız bunlar olacakmış gibi geliyor bana.

18 Ağustos 2015 Salı

Ecdattan seçmeler


“Sevan Osmanlıca sözlük hazırlıyormuş” diye bir rivayet çıkmış. Bu doğru değil. Bildiğiniz Nişanyan Sözlük’ü geliştirmekle uğraşıyorum. Öncelikle, her bir sözcüğün (ve her bir sözcüğün değişik anlam ve nüanslarının) Türkçede yazılı kayıtlara geçtiği en erken ya da en erkene yakın metin örneklerini derlemeye çalışıyorum. Önce beş-altı ay kadar Osmanlı dönemi metinleriyle cebelleştim. Sonra eski Asya Türkçesi ve erken Türkiye Türkçesiyle epeyce vakit geçirdim. Çağatayca ve Kıpçakça sözlüklerle Babürname’nin bir kısmını taradım. Son günlerde Geç Osmanlı döneminin Frenkçe alıntılarına (dantela, konişmento, romatizma, yamyam…) döndüm.
Şimdi sözlükte maddebaşı olan on beş bini aşkın kelimeden hangisini sorsanız, son 150 yılda çıkmış kelimelerden ise hangi onyılda, daha eski ise hangi yüzyılda ilk kez kullanıma girdiğini hemen hemen kesin bir şekilde söyleyebiliyorum. Son otuz yılın kelimeleri ise yılına, hatta bazen ayına kadar doğum tarihini belirlemek mümkün aslında. Ama bunun için internet lazım, o imkânım olmadığı için en yeni kelimeleri biraz ihmal ettim.
Yöntem olarak çok zor bir şey değil yaptığım. Önce çeşitli dönemlere ait sözlükleri sistemli olarak tarıyorsun. [O işi ilkin 4-5 yıl önce yapmıştım; metin örnekleri alarak yeniden yapınca gözden kaçırdığım binlerce ayrıntı ortaya çıktı.] Sonra her döneme ait ilginç olabilecek metinleri gözden geçirip kelime avcılığı yapıyorsun. Geçen gün bir liste çıkardım. Şimdilik 352 tane kaynak taramışım. Bunların bir kısmı Cumhuriyet gazetesi arşivi gibi devasa kalemler; bir kısmı Orhun Yazıtları, Kutadgu Bilig, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Ahmet Mithat Efendi romanları gibi edebi klasikler; bir kısmı da tesadüfen denk geldiğim akla hayale gelmedik metinler, mesela 1939 tarihli Türk Kadınının Tatlı Kitabı, yahut 1803 tarihli Kenzül İştiha adlı yemek kitabı, Sultan 3. Murat’ın 1590’larda hocasına yazdığı rüya raporları, ya da 9. yüzyıldan kalma Irk Bitig adlı fal kitapçığı. Daha başka 10. yüzyıldan Uygurca Budist ve Maniheist dualar, 14. yüzyılda Araplara Türkçe öğretmek için yazılmış broşürler, 1432 tarihli bir adabı muaşeret kitabı, 16. yüzyıla ait gemicilik metinleri, 19. yüzyıla ait argo derlemeleri, 1914’te yazılmış bir balıkçılık risalesi, Lenin’in 1920’de Türkçeye çevrilmiş propaganda metinleri de var.

Elyazmalarına maalesef giremiyorum; basılı eserlerle sınırlıyım. Eski yazıyla dört-beş eseri, özellikle Gülşehri’nin 1317 tarihli Mantıkü’t Tayr tercümesini ve Kâtip Çelebi’nin iki eserini taradım. Ama itiraf edeyim ki çok zahmetli oluyor. Yeni yazıyla dakikada 6-7, bazen 10 sayfa tararken eski yazıyla bir sayfa bazen beş-on dakikamı alabiliyor. Yaşasın Atatürk!

Sadeddin Efendi, Tacü’t-Tevārih
En hoşuma giden keşiflerden biri Tacü’t-Tevariḫ oldu. Hoca Sadeddin Efendi’nin eseri 1574’te yazılmış, klasik Osmanlıca nesir üslubunun zirvesi ve şaheseri sayılıyor. Bugün piyasada – inanılacak gibi değil ama – orijinal metnin ne eski yazıyla, ne yeni yazıyla baskısı yok. Sadece Tercüman Gazetesi yayınlarından çıkmış sefil-ötesi bir “çeviri” var. Allahtan, 1680 tarihinde Osmanlıcanın gelmiş geçmiş en iyi sözlüğünü yazan Fransız-Polonyalı Meninski Sadeddin Efendi’ye hayranmış; eseri için “elegantissimo stylo conscripti” demiş; sözlüğünde beş bini aşkın metin örneği kullanmış. Oradan az çok fikir edinebiliyoruz.
Ben Meninski’nin verdiği alıntılardan “bulabildiğim en erken örnek” tanımına uyan üç yüz tane kadarını kullandım. Burada size onlardan bir seçme sunuyorum. Bakalım üsluptaki zarafetin ve kusursuzluğun tadına varabilecek misiniz. İmlada (bazı düzeltmelerle) Meninski’yi izledim. 17. yüzyılın İstanbul üst sınıf telaffuzu hakkında elimizdeki en güvenilir bilgi böyle; ı’lar i’ler yazım hatası değil. Köşeli parantez içindeki çeviriler bana aittir. Çok güzel bulduklarımın yanına bir de yıldız koydum. [Evet 1574 itibariyle lale demek “gelincik” (daha doğrusu Manisa lalesi denilen anemon) demektir, kanlı kelleler “lale bahçesi gibi” değil “gelincik tarlası gibi” olur, böyle şeylere dikkat etmek lazım.]


ābādān olan ḫānümānleri talān ittıler
ābā-i emcād-i cennet meˁādleri meslegine sülūk itdıler [cennete giden şanlı atalarının yolunu izlediler]
*aˁdā gelüp ol māh-i saltanāt-penāhı hāle-vār ıhāta eylemişdür [düşman gelip saltanatın odağı olan o ayı hale gibi çevrelemiştir] 
āfitāb-i ˁızzü rıfˁati māder-zād [doğuştan gelen soyluluk ve yüceliğin güneşi]
aḳdem-i mülūk-i küffār idı [kâfir krallarının önde geleni idi]
ˁalāim-i ıhsās buyuruldukte [ayılma belirtileri gösterdiğinde]
ˁāmme-i bilād-i Osmāniyeyi nehbü iḥrāḳ itmege ittifāḳleri oldı [tüm Osmanlı illerini yakıp yıkmaya sözleştiler]
anlar ile muḥabbetü vedād ve sadāḳatü ittiḥād maḳāmında olüp [onlarla sevgi ve dostluk ve sadakat ve birlik makamında olup]
anlere hevādār idüginüŋ sezāsın bulduğı eyyāmde [onlara meyilli oluşunun layığını bulduğu günlerde]
Arnaud hākiminüŋ İskender nām bir ḫoş-ḳıyāfet [hoş görünümlü] oğlı var idı
*ˁarsa-i peykār nümūdār-i lālezār olup [savaş alanı gelincik tarlasına benzeyip]
āsār-i zaˁf kāffe-i islāmda nümāyān oldı [zaaf izleri tüm İslam dünyasında belirgin oldu]
*āteş-i hamīyet ḳarīn-i iltihāb olup [hamiyet ateşi yangın gibi olup]
*bād-pāy-i ḫayāl gibi serīˁus-seyr [imgelemin atı gibi tez gidişli]
bağyü ısyān-i Karamānīden gāyet müteessir ve nihayette mütekeddir olüp [Karamanlının isyanından son derece üzüntü ve aşırı keder duyup]
bahrü berrde hükmüm Nīl gibi sārī idı [denizde ve karada hükmüm Nil gibi yayılıcı idi]
beḳāyā-i evlād-i ḳayāsırden Yalaḫonyā nām bir duḫter [Kayser soyu kalıntılarından Y. isimli bir kız evlat]
*beni bu varṭa-i helāk ve vādi-i hevilnākden ḫalaṣ eyle [beni bu bela uçurumundan ve dehşet vadisinden kurtar]
*bir āsumān iki mihre ve bir mīşe iki şīre ḳarārgāh olmaz [bir gök iki güneşe ve bir orman iki arslana barınak olmaz]
bir cānibi binā-i sengīn ile üstüvār imiş [bir yanı taş binaya dayalı imiş]
bir cemāl-i żıyā-küsterdir ki [ışık saçan bir güzelliktir ki]
bir encümen-i sūr ve bir nişīmen-i sürūr itdıler [bir düğün derneği ve bir eğlence oturumu yaptılar]
bir ġulām-i sāde-rū [saf yüzlü bir genç oğlan]
bir ḫandaḳ-ı ˁamık ḫarḳ itmişlerdür ki nihāyeti merkezi ḫāk (...) idı [derin bir hendek kazmışlardır ki, sonu yerin merkezi idi]
bir muraṣṣaˁ sandalī [altın bezeli bir sandalye] koydiler
biri birine ṭaṭbīḳ ˁasīrdür [birbirine uyum sağlatmak zordur]
birkaç gün ḫalḳden nihān oldı [halktan gizlendi]
bu ittifāḳde Ali Paşanuŋ daḫı medḫali olmuş idı [parmağı vardı]
bu mertebe tereddüdi bāˁıs-i iżmihlāl-i muḥabbet oldı [bu denli tereddüt etmesi, dostluğun erimesine neden oldu]
bu neşīd-i pür nevīdi mütezekkir oldılar [bu müjde dolu ilahiyi zikr ettiler]
bu taˁrīż-amīz kelām-i bī-intizām [bu incitici usul-dışı söz]
bürāderāne muˁāşeret ve bir birimüzle müẓāheret ḳābil iken [kardeşçe geçinmek ve birbirimize destek olmak mümkün iken]
cādde-i ˁadl üzre müstaḳīm idı [adaletin doğru yolunda kararlı idi]
cemˁ-ı ˁasker fermānını Rum ili ve Anadolı ümerāsine taˁmīm ittı [asker toplama fermanını R. ve A. emirlerine ilan etti]
cüvānü pīre ve saġīrü kebīre bezl itdı [gence yaşlıya ve küçüğe büyüğe ihsan etti]
çeşm-i ġazālān gibi [ceylanlar gözü gibi]
çün bu kelām-i mūhiş ve peyām-i müdhiş ol şāh-i pür-dāniş cānibine maˁrūz oldı [bu korkunç söz ve dehşet verici haber bilgelik dolu şah tarafına arz edildiğinde]
*dāḫıl-i ḥavze-i müslimānī ve muḥat-ı ḥayte-i emnü emānī oldı [Müslümanlık havzasına dahil ve güvenlik çiti ile çevrili oldu]
dāimā tarıyḳ-ı sevābe mühtedī idı [sevap yoluna yönelmiş idi]
daˁvā-i virāseti evrenk ider [taht varisliği iddiası güder]
ders-i ˁām itmege meşrūṭ olmağın [halka ders vermesi şart koşulmuş olduğundan]
*destü pālerine lerze ve zebānlerine hedeyân-ı herze ˁārıż oldu [el ve ayaklarına titreme ve dillerine anlamsız sözlerin hezeyanı geldi]
dest-zede-i pençe-i żıyāˁı olmayan [yenilginin pençesinden darbe yemeyen]
devr-i etrāf-ı hısār ve nezāret-i derü dīvār ider iken [hisarın çevresini dolaşıp kapı ve duvar kontrol ederken]
*dīde-i ḫurşīd kararup temāşa-i sūret-i cenkten kalduğınden muğber (...) olmişidı [güneşin gözü kararıp savaş tablosunu seyredemediği için gücenmişti]
donanma-yı hümayuna ilhakiyçün tekmiline istiˁcal olunan korvet-i hümayun
düşmen ˁaskeri idügü vużūḥ bulıcak [düşman askeri olduğu netlik kazanınca]
efrād-i āferīdeden bir ferd [yaradanın bireylerinden bir birey]
Emīr Süleymān ḳastine murāḳıb (...) ve mesned-i ḳayṣarī istiḫlāsine rāgıb idı [Emir Süleymanın niyetini gözetmekte ve saltanat tahtını ondan kurtarmayı beklemekte idi]
emr-i maˁkūs olursa [ters bir durum olursa]
*emvāc-i zulm ü bīdādini müterākim eyledi [zulm ve adaletsizliğinin dalgalarını üstüste bindirdi]
enānīyeti terk eylemeyüb ve ġażab-i nefsānī ġalebe idüb
endīşe-i aˁdāden fārığ olasın ve baḳıye-i eyyām-ı zindegānīde āsāyiş bulasın [düşman korkusundan azade olasın ve ömrünün geri kalan günlerinde huzur bulasın]
envāˁ-ı mevāˁıd ile dildārlık eyledi [çeşitli vaadlerle gönlünü aldı]
envāˁ-ı tebcīl ü ikrāme ve esnāf-ı taˁzim ü ihtirāme müştemil nāme-i muhabbet ile
erḳāmü aḳlām-i muverrīḫīn ıḫtilāf üzre vāḳıˁ olmıştür [tarihçilerin yazdıkları ve söyledikleri ihtilaflıdır]
esāmi-i selātin-i Selcuḳiyye ile meskūk imiş [Selçuklu sultanlarının adları basılı imiş]
eşḳıyāy-i Türkmānı bī-ser ü sāmān eyledi [Türkmen eşkıyasını başından ve servetinden yoksun kıldı]
etrāf-ı ḥıṣarde izbeler idüp [hisarın çevresinde kulübeler yapıp] gizlenmişler idı
*etrāḳ-ı nāpākı şāhrāh-ı devlet-i Osmāniyenüŋ ḫārü ḫāşāḳı idüp [pis Türkleri Osmanlı devletinin kralī anayolunun tozu ve dikeni edip]
eyyām-i sefer zafer-i encām bulup [sefer günleri zafer ile sonuçlanıp]
fehvā-i seˁādet-ihtivāsı üzre [saadetli sözü üzere]
fermān-i hümāyūn-i sultānī bu vech ile nüfūẕ buldı
ferzend-i dil-pesendine merbūṭül-ḫātır olmış idı
fesād-ı ḳāṭıbe-i nāse teesīrü sirāyet ider [halkın genelinin bozulmasına etkisi ve bulaşımı olur]
*feverān-i tennūr-i aşkü muhabbet [aşk ve muhabbet fırınının kaynaması]
fıtret-i ˁasliyye ve sīret-i cibilliyetlerini zuhūre getürdiler [asıl yaradılış ve cibilliyetlerini ortaya çıkardılar]
fuḳarāden gelen kāğıd ˁaynīle sultānüme irsāl olundı [sultanıma gönderildi]
fülānı ya ḳatl ya huzūrüŋden tard eyle [ya öldür ya huzurundan kov]
fütuhāt-ı müteˁāḳıbe ve tevfīkāt-i mütenāsibe sūretini müşāhede eyleyüb [birbirini izleyen fetihler ve talihli başarılar tablosunu gözlemleyip]
gamden sīne çāk ü dil tābnāk ve ızdırābinden gendüyi [kendini] helāk mertebesine vardı
ġāyet-i nīyetümüz ve müntehā-i ümnīyetümüz [nihai amacımız ve çabalarımızın hedefi]
gerdūn-i dūn nüvāz ve çerḫ-i kīnesāz [kötülük değdiren felek ve kin besleyen kader]
*ġubār-ı maˁrikeyi tūtiyāy-ı dīde-i devlet bilüp [savaş alanının tozunu talih gözünün sürmesi bilip]
gürūh-i şaḳā-medār [bedbahtlığa uğramış güruh]
güzīde-i memālik-i Osmaniyeyi taht-ı taṣarrüflerinde mażbūt itmiştür [Osmanlı illerinin en seçkinlerini egemenliği altında tutmuştur]
ḫabāset-i bātınesi [içinin kötülüğü]
hadd-i ˁadden ziyāde [sayı sınırından çok]
ḥaḳīḳat-i daˁvāsini imzā vü tescīl idüp [imzalayıp sicile kaydederek]
ḫalecān-i tereddüd ü iştibāhten müteḫallī olup [tereddüt ve şüphenin telaşından kurtulup]
ḫalef-i ḫılāfet-şiˁārı
hāmiyān-i rūy-i zemīn [yeryüzünün koruyucuları]
hamle-i şīrāne ve sadme-i dilīrāne ile [aslanca bir hamle ve yürekli bir darbe ile]
harekāt-i şenīˁe vü eṭvār-ı beşīˁesi pāye-i serīr-i aˁlāye ˁarz olunup [çirkin hareketleri ve uygunsuz tavırları yüce makama arz olunup]
harrü ˁaṭş bīminden ˁārī itmişlerdür [hararet ve susuzluk korkusundan kurtarmışlardır]
hem Rūmiline ve hem Anadoliye maˁiyetle [bir arada] ḳadıˁasker idı
hemdem-i meclīs-i sulṭānī ve maḥrem-i esrār-i nihānī idindı [sultan meclisinin yakın dostu ve gizli sırlarının sırdaşı edindi]
her birini şānına göre mekāna tenzīl ittı [statüsüne uygun yere indirdi]
her gün memālik-i sultānī aḳṭārlerinden bir ḳuṭrı ġāretü tārāc iderdı [sultanlığın ülkelerinden bir bölgeyi yağma ve talan ederdi]
hezār zor u zār ile
ḫılāf-i sulḥ ve salāḥdan nāşī bir maslaḥatdür [barış ve huzura muhalefetten kaynaklanan bir iştir], rızā virilmek maˁḳūl degüldür
huzūrinde ittügü ˁahdü sevkend naḳżı gendüye pāybend olüp [gözünün önünde yemin ve ahdini bozması kendisine ayak bağı olup]
*hücūm-i düşmen-i bürc-efken indifāˁ rütbesinden irtifāˁ buldığın göricek [burç-kıran düşmanın hücumunun geri püskürtülme düzeyini aştığını görünce]
*ıḫsās ittükleri sūret-i muḫayyeli mahz iken emr-i vāḳıˁ zann idüp [gözlerine görünen hayali görüntüyü, fantezi iken gerçek zannedip]
ˁılāve-i ġumūm ve ziyāde-i hümūm oldı [üzüntünün çoğalması ve gammın katmerlenmesi oldu]
*ˁınān-i ˁazm-i hümāyūnleri refˁı savbine maˁṭūf oldı [padişahın azminin dizginleri, onun giderilmesi cihetine yöneldi]
*ıtāˁate müsāreˁati celb-i iltifāt-i sultāne behāne eyledi [itaate girişmesini sultanın iltifatını davet etmeğe bahane etti]
ıtfā-i fitnelerine mübāşeret olunmazsa [fitnelerinin bastırılmasına özen gösterilmezse]
iˁāne-i reˁāyā ve iġāse-i berāyā etmeg ile
ibṭāl-i şevket-i ehl-i zalāl içün [küfr ehlinin kudretini batıl etmek için]
īfā-i levāzım-i ˁadālette ihtimām ittı [adaletin gereklerini yerine getirmeye özen gösterdi]
*iltibās-i zaḫm-i şimşīr-i gāziyān ile helāk oldı [gaziler kılıcının acısının bulaşması ile helak oldu]
*ismi maḥkūk ve vücūd ü ˁademi meşkūk oldı [adı çizildi ve varlığı ile yokluğu bilinmez oldu]
İstanbula duḫūl ile muraḫḫaṣ olmayüp [İstanbula girmeye izni olmayıp]
istiḫbār-i aṭvār-i küffār ve aḥvāllerini sipāh-i islāma iḫbār [kâfirlerin tavırlarına dair bilgi edinmek ve hallerini İslam ordusuna haber vermek]
istiˁlām-i kemmīyet-i gürūh-i gümrāh ideler [kötü yoldaki güruhun büyüklüğünü araştırsınlar]
*işvemend dilber-i mümtāzler şīve fenninde ser-efrāzler [işvebaz seçkin dilberler şive tekniğinde başı çekerler]
īżāh-ı meˁānīye bir şerhi vardür [anlamını açıklamaya yönelik bir notu vardır]
*ḳamusı ḳāmūs-i aˁzām gibi ol pür-nāmūs dergāhinde müctemiˁ [hepsi büyük okyanus gibi o namus dergâhında toplanmış]
kāşif-i esrār-i ḥaḳīḳat [hakikatin sırlarını açığa çıkaran]
keder-i dāime [sürekli üzüntüye] mübtelā olüp
kemāl-i ˁaḳl ü dāniş ve mezīd-i fehm ü bīniş ile mümtāz [akıl ve bilgi olgunluğu ve anlayış ve görüş çokluğu ile seçkin]
kemāl-i inkisār ile tevbe vü istiğfār ve taleb-i rızā-i perverdigār itti [tam pişmanlık ile tövbe ve istiğfar ederek Allah rızası talep etti]
kemāl-i letāfetü neẓāfet ile mevsūf olan āb-i germ üzre bir hammām-i ˁālī binā eyledi [hoşluğu ve temizliğiyle ünlü olan sıcak su kaynağı üzerine bir yüksek hamam inşa etti]
kemāl-i saṭvet ile istilā eden sipāh
kemāl-i vüsˁatinde nice mevāzıˁ-ı teferrüc-i cāy-i dilkeşi müştemil [geniş arazisinde nice gönül çelici seyran yeri barındıran]
kendü şekline temes̠s̠ül idüp [benzeşip]
kesret-i aˁdād ve vefret-i efrād-i ecnādden dem urup [sayıların azlığından ve düşman ordusunun çokluğundan söz edip]
kesr-i düşmenāni pelīd [murdar düşmanın kırılması]
ḳıtāle mübāderetde herkesden müsābaḳat itmişdı [çatışmaya girişmede herkesten öne geçmişti]
ḳul aslā Allāhdan müstağnī degüldür ki her işe yardum andan diler
*ḳuṣur ü ẕeyli ˁafv ile mestūr ve naẓar-i ḳabūl ile menẓūr ola [eksiği fazlası af ile örtülsün ve kabul gözü ile görülsün]
ḳutb-i dāire-i vilāyet ve miḥver-i küre-i hidāyet
ḳuvā-yi ṭabıˁalerinüŋ zemān-i istīlāsı idı [doğal güçlerini gösterme zamanı idi]
maḳbūż-ı ḳabża-i ıḳtidār [iktidar tutamağını tutan]
marīż ve sāhib-firāş olup [hasta ve yatalak olup]
mehr-i muˁaccel resmi üzre irsāl olundı
mektūbı tebdīl ve mefḥūmını vefkince taḥvīl ittı [yazıyı değiştirdi ve içeriğini gereği gibi değiştirdi]
mesāˁī-yi hamīdesi pesendīde-i şāh-i cihān-penāh oldı [övülesi çalışmaları cihan hakimi şahın hoşuna gitti]
mestūrü mufassal ve meşrūhü müsecceldür [yazılmış ve ayrıntılandırılmış, açıklanmış ve tescil edilmiştir]
Mısrü Şām cānibine ˁatf-i zimām-i intıḳām ittı [intikam dümenini Mısır ve Şam tarafına yöneltti]
mihmāndārlık merāsimini ve ziyāfet levāzimini istifāden soŋra
min baˁd āl-i Osman istıḳlāl bulup, istibdād daˁvāsine ıḳtidār bulamayalar [bundan böyle Osmanoğulları başı boş kalıp egemenlik iddiasına güç bulamasınlar]
mūcib-i teeḫḫür-i ḥuṣūl-i maḳsūddür [amaca ulaşılmasında gecikmeye yol açar]
muḥarrik-i tünd bād-i fesād-i Timür olduğiyçün [Timur fesadının haşin rüzgârını harekete geçiren kişi olduğu için]
muḳāvemete ıḳtidārı [direnmeye gücü] olmaduğın bilüp
Mūsānün ˁumdetül-mülki idı [egemenliğinin dayanağı idi]
müktesibān-i ˁulūm-i meˁārif içün taˁyīn-i vezāif buyurdı [ilim rütbesi edinmiş olanlar için görev dağılımı yaptı]
müṣādemāt-ı suyūf ve muḳāraˁat-i sufūf [kılıçların çatışması ve safların çarpışması]
müsāfirān-i aḳṭār ve seyyāḥān-i rūzigār içün müsāfir-ḫāneler ve latīf kāşāneler binā buyurdı [kervan yolcuları ve kaderin yollara düşürdükleri için yolcu-evleri ve güzel konaklar inşa ettirdi]
*naḳz-ı peymān ve fesḫ-ı eymān ˁādet-i karamāniyān idüğün bilürken [anttan dönmek ve yemin bozmak Karamanlıların adeti olduğunu bilirken]
nāme-i hümāyūn-i meymenet maḳrūn [uğur yüklü padişah mektubu]
nāme-i zırāˁat ve ves̠īḳa-i ıṭāˁat yazdı [boyun eğme mektubu ve itaat belgesi yazdı]
nehr-i Merric tuğyān üzre cereyān itmegin [taşkın olarak aktığından]
netāyic-i fesāde intāc ider [fesat sonuçları doğurur]
nice fitneyi īḳāẓ eyledi ise yine öylece defˁ etsün [fitneyi nasıl uyandırdıysa öyle gidersin]
nice ġabī anı ġayri ecnebī bilüp
nisvān ile ıḫtilāt ve nüdemā-i meclis ile inbisāt üzre ˁömri geçer [kadınlarla beraberlik ve nedimlerle eğlence üzere ömrü geçer]
*nümūdār-i şeḳāyıḳ-ı nuˁmān olan ḫūnin kelleler ile ˁarsa-i kārzāre zeyn virüp [gelincik benzeri kanlı kellelerle savaş alanını süsleyip]
oğlanuŋ ḥayātından yees idecek [çocuğun hayatından ümidi kesince]
ol ˁāḳıdān-i encümen-i ibtihāc istıkbāline mübāderet eylediler [o mutluluk birliğini aktedenleri karşılamaya giriştiler]
ol binā-i azīm ḳurbünde bir muḫtaṣar maˁbedḫāne binā idüp
ol cüvāni evlād-i emcādi ˁadedinde taˁdād idüp [o genci kendi soylu evlatları sırasında sayıp]
*ol çikan düşmenlerüŋ ardın aldürüp gürīzgāhlerin sedd ve hısāre kaçanları zarb-i tīğ ile redd ittürdi [kaçış yollarını tıkadı ve hisara kaçanları ok darbeleriyle dışarı uğrattı]
ol gāziler tedrīc ile tesḫīr-i kılāˁ ve temellük-i biḳā idüp [kaleleri zapt edip ülkelere el koyarak]
ol gürūh-i tuğyānı helāk ittı [o isyankâr güruhu mahvetti]
ol ḥızb-i şeytānīyi bu gūne mevāˁıd ile ığvā eyledı [o şeytani zümreyi bu çeşit vaadlerle kandırdı]
ol ḳalˁanuŋ kemāl-i metānetinden [o kalenin son derece berkliğinden]
ol mahall ḳābil-i zafer [zafer imkânı tanıyan] olmayup
*ol maḥbūbe-i silsile-mū ve maḥcūbe-i cūd-cū [o zincir saçlı sevgili ve bolluk saçan utangaç]
ol merzebümde olan çeşmeleri ḳāẕūrāt ile memlū idüp [o sınır bölgesinde olan çeşmeleri dışkı ile bulayıp]
ol müdbirler ardince müstaˁcil iken [o talihsizler ardınca acele ederken]
*ol perī ruḫsār şehrü bāzāre ġulġule salüp ve mahallāt arasinde velvele bıraġup
*ol sahrā-i pür-ġubār eṭrāf-i mecrā-i enhār oldı [o tozlu çöl, nehirlerin yataklarına ortam oldu]
*ol seyyāh-ı şināver nesīm-i sabah gibi rūy-i deryāden güzār idüp [o denizci gezgin, deniz yüzünden bir sabah esintisi gibi gelip]
ol şīr-i maˁrike-i kārzār ve ol mücāhid-i nāmdār [savaş meydanlarının aslanı, namlı mücahit]
pāy-i taḫt-i sultān-i maˁdelet-nişān oldı [adalet timsali sultanın başkenti oldu]
rāh-i iktisāb-i ˁulūmde [ilim edinme yolunda]
*refˁ-i zarār-i ˁām içün zarār-i ḫāssı iltizām ittiler [genelin zararını gidermek için özelin zararını üstlendiler]
riayet-i müsāfirīnde daḳīḳa fevt olunmaz [konuk ağırlamada en ince nüans gözardı edilmez]
Rūm diyārine dendān-i tamāˁı tīz idüp [Rum diyarına tamah dişlerini sivriltip]
Rumilinde ˁufūnet-i hevā ve istidād-i tāˁunü vebā [hava çürümesi ve salgın hastalık eğilimi] olmağın
rūy-i teveccühin veche-i hükūmetgāhe tevcīh ide [bakış yönünü yönetim makamı yönüne yönelte]
rüsūm-i şirkten ārī olup [şirk törelerinden arınıp]
*rüşdine bülūġ ve pertev-i ıḳbāli fürūġ bulınce teeḫīr olunürsa [rüştüne erişip ikbalinin ışığı parlayıncaya dek ertelenirse]
*ṣadā-yi kūs-i ẓafer-meenūs [zafer bildiren köslerin yankısı]
sādıḳ nihādān-i ümmete lüzūm-i riˁayet-i şurūṭ-ı uḫuvveti īmā ve işāret buyurmuşlerdür [ümmetin sadık tabiatlılarına, kardeşlik şartlarına uyma gereğini ima ve işaret buyurmuşlardır]
*ṣafā-i ṣoffa vü eyvānleri ṣafā-i ˁaḳīdeti mübdiˁden müşˁirdür [sofa ve eyvanlarının ihtişamı kurucu prensiplerinin saflığına işaret eder]
ṣafi dil ve ruˁūnetü temeddüḥten ˁādil olmak [yüreği pak ve oynaklık ve öğünmeden uzak olmak]
*sahīfe-i sīne-i bī-kīnede raḳam-i vedd ü iḥlāsleri muḥarrerdür [gönlünün temiz sayfasında sevgi ve ihlas harfleri yazılıdır]
saltanat sāye-i ulūhīyet olduğı cihetten [saltanat, tanrılığın gölgesi olduğundan]
sāye-i pādişāh-i Rūmı penāh idinüp [Rum padişahının gölgesini sığınak edinip]
sedd-i süğūr ve ıslāh-ı ˁumūr-i cumhūr levāzimini ikmālden soŋra [sınırların tahkimi ve halkın işlerinin ıslahı için gerekenleri tamamladıktan sonra]
sekenelerin meskenlerinde taḳrīr idüp [oturanları oturdukları yere bırakıp]
*semūm-i hücūm-i şuˀmleri mīzāc-i ˁāleme sārī olup [lanetli saldırılarının zehri alemin bünyesine bulaşıp]
ser-i bürīde-i kralı tegāyürden ṣıyānet içün asel içre vazˁ itmişler idı [kralın kesik başını bozulmadan korumak için sirke içine koymuşlardı]
serīr-i saltanāte cülūs ittükde sinn-i şerīfleri on sekiz yıl idı [saltanat tahtına oturduğunda 18 yaşında idi]
sevdā-i istıḳlāl sevdāsinden gitmezdi [istiklal tutkusu tutkulu ruhundan gitmezdi]
seyrü temāşāsinden dilgīr olmaz [sıkılmaz]
sıfat-ı müteḳābile ile ittısāfı ıḳtızāsi ile [karşıt sıfatla nitelendirilmesi gerektiği]
*sīmā-i safā-nümālerine jengār-i tağayyürü teessür gelüp [kaygısız yüzüne bozulma ve üzüntünün pası gelip]
sipāh-i islāmı itlāf lāyık-ı devlet değildir [İslam askerini kırmak devlete yakışmaz]
sulḥa muġāyir harekāt ü vazˁ u hālet irtikāb eyledi [barış karşıtı hareket ve tavırlar sergiledi]
sulṭān-i dāver fuḳarāye yāver [yardımcı] olup
şāhü riˁāyet vābeste-i gayretü ḥamiyyet idüğü sābittir [egemenlik ve itaatin gayret ve hamiyete bağımlı olduğu bilinir]
*şaˁşaˁa-i şevārim-i āteşbār ve remīz-i esinne-i şihābgirdār [ateş saçan kılıçların parıltısı ve kıvılcım saçan mızrakların görüntüsü]
*şecere-i tayyībe-i ıḳbāli tāze-nihāl iken müsmiri semere-i kemāldür [güzel ikbalinin ağacı taze fidan iken kusursuz meyveler verir]
şeh-i nīk ü siyer [iyinin ve erdemlerin şahı]
şehr-i mezbūrün zāhırinde ḥulūl ittı [adı geçen şehrin yakınına kondu]
şehriyār muhāfezasinde cān sipār oldıler [padişahı korumak için canlarını feda ettiler]
şehriyār-i nāmdār ġayẓıni ıżmār ittı [namlı padişah öfkesini gizledi]
şöyle irāde eyledi ki feth-ı mezbūrde paşaya müsābaḳat eyleye [paşadan önce eyleme geçmesini buyurdu]
*şuˁarā-i sihrbāz-i efsūn-perdāz [büyü saçan sihir ustası şairler]
ṭabīb-i hāzık ve müdebbir-i fāıḳ idı [özenli bir tabip ve üstün bir yönetici idi]
taḫrīb-i bünyān-i şirk ü tuğyān [şirk ve isyan binalarını yerle bir etmek]
taˁḳībe nāmzād ittı [izleme görevine atadı]
taḳrīr-i mezkūr ḥasebīle [bahsi geçen memorandum nedeniyle]
tavˁ ü rağbet ile [kendi rızası ve arzusu ile] teslīm ittı
teˁahhüd-i teslīm ittı [teslim etme sözü verdi]
tedbīri dil-pezīrini istiḥsān ittı [gönüllü tedbirini beğendi]
tekālif-i cedīde ile reˁāyā fuḳarāsine cevrü eziyet olunmak münāsib degüldür [yeni vergilerle reayanın fakirlerine eziyet ve zulüm etmek]
temlīk tarīḳı ile virdi [(irsî) mülk olarak verdi]
temlīk ü ıḳtāˁ ittı [mülk ve pay verdi]
*teraṣṣud-i fürṣat ve teraḳḳub-i nuṣret idüp [fırsat gözleyip zaferi bekleyerek]
tertīb-i velīme-i nikāh ve tensīḳ-ı encümen-i meserretü ifrāhe iştiġāl ittı [nikâh törenini düzenlemek ve eğlence ve partiyi sıraya koymakla uğraştı]
teselluṭ-i tām ve icrā-i aḥkām ile [tam egemenlik ve yargı yetkisi ile]
tevḳīf-i eyyām-i tevaḳḳufte [alıkonduğu günler boyunca]
tevsīˁ-ı memleket ve terfīˁ-ı pāyei şevket bābinde [ülkeyi genişletmek ve egemenlik payesini yükseltmek babında]
tevsīḳ-ı aḥd birle [sözleşmenin konfirme edilmesi ile]
teżādd tevādde münḳalib olurdı [zıtlık dostluğa dönüşürdü]
teẕekkür-i ahvāli mesālik olunup [işlerin durumu gözden geçirilip]
tilmīẕ-i fāzılı idı [seçkin öğrencisi idi]
*top-endāz-i rāst-nazar [isabetli bakışlı bir top atıcı]
ˁubūdiyetü iḫlāṣ ve ıṭāˁetü ıḫtiṣāṣ birle
ˁumde-i atıbbā ve zübde-i ahıbbāsı olan [tabiplerinin dayanağı ve ahbaplarının en iyisi olan]
üslūb-i mergūb üzre ṭarḥ urup itmāmine ıḳtām eyledı [zarif tarzda temel atıp tamamlamaya çalıştı]
vālid-i muˁaskerine münżamm olıcak [ordulanmış babasına katıldığında]
ve illā nizām-i mülkü milel intişārü ḫalel bulür [devletin ve ulusların düzeni dağılmaya ve zarara uğrar]
veled-i necīb ve ferzend-i ḥasībleri
*vesīle-i intibāh-i şāh-i dil-āgāh oldı [gönül-bilen padişahın uyanmasına vesile oldu]
vilādetleri vālid-i mācidlerinüŋ serīr-ı salṭanate cülūs buyurdukleri leyle-i müteberrikede vukūˁ bulmuşdür [doğumu, şanlı babasının saltanat makamına cülus ettikleri mübarek gecede gerçekleşmiştir]
*zarar-i ˁācili عاجلى belki ācili آجلى [kısa vadeli hatta uzun vadeli zararı] bu devlete müteˁaddī olurdı
zebān-i şekvāsını dırāz idüp [şikâyet dilini uzun edip]
*zebān-i tığı zübānī gibi hallāl-i müşkilāt-i zafer idı [kılıcının dili zebani gibi zaferin önündeki zorlukları çözücü idi]
zımn-i mektūbda taˁyīn olunan leyle-i maˁhūde hulūl itdükde [mektubun içeriğinde belirtilen gece geldiğinde]
ẕirve-i ıḥsāne iˁtilā ittı [ihsanın zirvesine yükseltti]
zīver-i hüsnü behā ile imtiyāz bulmış [güzellik ve pahalılık ziynetleriyle seçkinleşmiş]


Sinan Paşa, Tazarruˁnāme
Bir başka keşif, İstanbul’un Hocapaşa semtine adını veren Hoca Sinan Paşa’nın Tazarru’nāme adlı eseri. Bu zat Fatih Sultan Mehmed’in hocası ve çağın önde gelen entelektüellerinden biri imiş. Fatih’in ısrarıyla siyaset alanına geçip bir süre sadrazamlık yapmış. Sonra gözden düşmüş, yandaş medyada türlü iftiralara maruz kalmış, zindana atılmış, muhtemelen işkence görmüş. Fatih’in ölümünden sonra itibarı bir ölçüde iade edilmiş; Edirne’de hocalık yapmasına izin verilmiş.

Tazarru’nāme itibarının iadesinden sonra 1482 ile 1485 arasında bir tarihte kaleme aldığı bir Allah’a yakarış metni. İçeriği bildiğiniz İslami kalıplara uygun. Ama Osmanlı dönemine ait İslami metinlerin çoğundan daha insanî ve içten gelme bir eser. Emsallerinin hemen hepsinden farklı olarak, içinde gayrimüslimlere (“kâfirlere”) yönelik tek bir hakaret yok, kan dökme ve kelle kesme övülmemiş, yeryüzü nimetlerine dair ifade edilen kayıtsızlık buram buram riya kokmuyor. Hocanın başına gelenlerden etkilendiği belli. İkbalden düşmeden önce dili nasıldı, insan merak ediyor.
Eserin tadını vermek için uzunca bir bölüm aktaracağım. Hoca bu orgazmik tonu bir sayfa, üç sayfa, beş sayfa değil, üç yüz sayfa boyunca hiç tavsatmadan sürdürmüş. Bana sorarsanız döneminin en parlak İtalyan şairleriyle boy ölçüşür, dünya çapında bir edebi başyapıttır. Yüksek sesle okuyun, tadını daha iyi alırsınız.

Dünyā bir pīre-zen-i ˁacūzedür ki libās-i ārāyiş-i duḫterānda görünür, ve bir ḫarāb-ābād-i virānedür ki mazhar-i ābādānda gözükür. Anuŋ zevk ü safāsı vefā-yı zenān ve ebr-i tābistān gibi nā-pāyidārdur, ve ġussā vü cefāsı evrāk-ı eşcār ve aˁdād-ı rimāl gibi bī-şümārdur. Kürbe gibi doğurduğun yine yir ve kelb gibi temellük ittigin ısrur. Kimüŋ-ile ˁahd itti ki gine bozmadı ve kimüŋ ile ˁakd itti ki gine çözmedi.
Bu bir evdür ki ˁımāretleri ḫarāb ve emelleri nā-yāb, ve ˁızzetleri tahkīr ve taˁzīmleri tasġīr, ve ˁarsa-i āfāt ve menzil-i beliyyāttur.
Her kim ki kâ’s-i cihāndan şerāb-i hayāt içti, ˁākıbet humār-i memāti görse gerek, ve her kim ki bāğ-ı zemānden gül-i rāhat kokdı, elbet ḫār-i zahmetin çekse gerek.
Her nāzük-diller şimşīr-i merg elinden pür-ḫūndur ve her tāk-ı devlet külüngi zahmından ser-nigūndur.
Kankı serv-i bālā-i ikbāldür ki kuvvet-i bād-i ecel-i bī-mecāl anı dü-tā itmemiştür, ve kankı şükūfe-i bāġ-ı cemāldür ki satavāt-i hazān-i merg ü vebāl anı yire düşürmemiştür.
Kankı nakş-ı dil-keş ü zibādür ki tūfān-i hadesān anı rakk-ı varak-ı zemāneden yuyup gidermemişdür, ve kankı ˁārız-ı gül-i raˁnādür ki ˁızār-i meh-i tābānı ḫār ü ḫāşāk-ı cihāna karışup gitmemişdür.
Kankı āsümān-ı safādur ki gamāyīm-i hādisāt-i kāināt-i ˁulviyye-ile reng ü rüvāsı kudūret ü zevāl bulmamışdur, ve kankı sūret-i māh-sīmādur ki tareyān-i mevāniˁ-i nekebāt-i sifliyye-ile revnāk u ziyāsı taġayyür ve intıkāl bulmamışdur.
Kankı cemāl-i merdüm-i dīde-i ˁızzetdür ki dīde-i merdüm ol hüsn ü zīnetüŋ letāfetinde hayrān iken nāgehān bād-i fenā esüp ḫāk içinde ḫor itmemişdür, ve kankı kuvvet-i devlet-i cüvān-baḫttur ki pīr ü cüvān ol sāhib-devletüŋ rikābında revān iken āḫır şīr-i ecel yetişüp zor-ı pençesi-ile zār itmemişdür.
Niçe ḫalīfelerüŋ imāme-i devletleri vardı kim bir gün ser-nigūn olup boyunların anuŋ ile bağladılar, ve niçe pādişāhlaruŋ kemer-i ˁızzetleri vardı kim nā-gāh esīr eyleyüp billerine zencīr eylediler.
Niçe dilīr bahādurlar olur kim kendü kılıçları-ile gerdenlerine çalınur, ve niçe ˁākıl pādişāhlar olur ki tedbīrleri-ile gine kendüler sınur.
Bāğ-ı cihān hīç gül-i devlet virmemişdür ki ḫār-i cefā vü mihnet ana lāzim olmaya, ve zenbūr-i zemān hīç şehd-i ˁızzet sunmamıştur ki zehr-i kahr u meşakkat ana mülāzim olmaya.
Kankı lāle-i çemen-i melāhattür ki āḫır zübūl bulmadı, ve kankı āfitāb-i felek-i sabāhattür ki ˁākıbet üfūl bulmadı.
Kankı şehriyār-i nīk-baḫttur ki dünyā hevāsınuŋ havāsında yilerken bī-raḫt ü baḫt kalmadı, ve kankı tāc-dār-i sāhib-taḫttur ki cihān serāyınuŋ serīrine aldanmış iken bī-tāc ü taḫt kalmadı.
Kankı āyīn-i devlet-i şāhāndur ki münderis olup geçmemiştür, ve kankı ˁāyet-i mushāf-i ḫūbāndur ki mensuḫ olup gitmemiştür.
Kubbe-i semāvāt bu salābet-ile āḫır münşakk olup yıkılsa gerek, ve rūy-i zemīn bu tarāvet ile ˁākıbet ḫarāb olup bozulsa gerek.
Dağlar ki görürsin dağılsa gerek; sular ki görürsin soğulsa gerek. Yıldızlar yire düşse gerek, ve yir ü gök birbirine karışsa gerek.
Beyit: Ne ḫoş idı bu dehrüŋ būsitānı / ger olmayaydı āsīb-i hazānı
Nice tıfl-i nāzenīnler ki henūz gonce-i gülizārı açılmamış ve zülf-i müşg-bārı çözülmemiş, kaşları yayı kurulmamış, gamzeler okı atılmamış iken, nā-gāh kahr-ı zemān-ı fettān ol nā-resīdeleri ḫāk-ile yeksān ider, ve niçe mahbūb-i güzīnler ki çehre-i cān-fizā ve kadd-i dil-ārāları göŋül gülzārına behcet ve cihān bāğına zīnet virmiş iken, bir gün fitne-i devr-i zemān ol servi boylularuŋ kadlerini ve ol gül yüzlilerüŋ hadlerini toprak altında pinhān eyler.
Niçe nihāl-i draḫşān olur ki henūz  bedr olmadan ḫusūf bulur, ve niçe āfitāb-i tābān olur ki ufukdan kalkmadan küsūf bulur.
Cihān bāğında niçe nihāller olur ki yitişmedin yine kurur, ve rūzigār çemenlerinde ança reyhānlar olur ki açılmadın yolunur.
Niçe ˁömr ağaçları daḫı olur ki yitişüp müsmir iken zahm-i çeşm-i zemāne-i gaddār irişüp nāgāh bād-i fenā-i havādis yıkup düşürür, ve niçe zindegānī devhāları olur ki kökleri zemīne müsemmir iken nevāyib-i rūzigār-i mekkār yitişüp bir gün sarsar-i mesāyib yire aktarur.
Cihān bāġubānı böyle gelmiş, diküp koparur, ve zemān dihkānı ˁādet idinmiş, ektügin götürür.

Brrr. İlk paragrafı çevireyim, gerisini siz çözün bence:

Dünyā bir yaşlı acuze kadındır ki genç kızın görkemli kılığında görünür, ve bir virāne harabistandır ki şenlik yeri gibi gözükür. Onun zevk ü safāsı kadın vefası ya da yaz bulutu gibi gelip geçicidir, ve keder ve cefāsı ağaçların yaprakları ve kumun taneleri gibi sayısızdır. Dişi domuz gibi doğurduğunu yine yer ve köpek gibi sahipleneni ısırır. Kiminle sözleşti ki gene bozmadı ve kiminle antlaştı ki gene çözmedi.

Sekizinci paragrafta Fatih Sultan Mehmed’in ölümüne sebep olduğu rivayet edilen şir pençe hastalığına atıf var sanıyorum. Sondan bir önceki paragraf da paşanın kendi kaderini anlatıyor sanki.