-->

31 Mayıs 2018 Perşembe

Mit başka tarih başka


1. Bir kere daha, tekrar, yeniden ve eksilmeyen bir dehşetle müşahede ediyoruz ki insanların kahir ekseriyeti mit ile tarihsel hakikat arasındaki ayrımı kavramaktan acizdir. Geçmişe ilişkin öykülere, gerçeği aydınlattığı, ya da eleştiri süzgecinden geçtiği, ya da objektif ikna ediciliğe sahip olduğu için değil, hoşa gittiği veya duygusal ihtiyaçları tatmin ettiği için inanırlar. Tarih anlatımının motoru bilgi arayışı değildir, arzudur. Tarihçi yaygın arzuları tatmin ettiği zaman baş üstünde tutulur; irrasyonel bir sevgiyle sevilir; hatta mürşit ve peygamber makamına yükseltilir. “Eleştiri süzgecinden geçirelim” dediği zaman anlaşılamaz bir şey yaptığına hükmedilir ve cahil kalabalıklarca lanetlenir.
2. Başlangıçlara geri gittiğimizde belki onlar haklıdır. Mythos ve história, özgün anlam itibariyle birbirinin hemen hemen eşi iki kavram. İkisi de “anlatı” demektir, akşam köy odasında toplanan cemaate atalarımızın şanlı menkıbelerini, dev aşklarını ve akla ziyan kahramanlıklarını anlatan ozanları akla getirir. Nitekim história ile muhtemelen eş kökenli olan Arapça esātīr, Yunanca mythos’un tam karşılığıdır. Farsçası dāstān, yani “öğreti”. Cemaatin tam üyesi olmak için öğrenilmesi şart olan öyküler. Pembe boyalı bir evde doğdu, Cebrail’e rast geldi, vb.
Historia’nın farkı eleştiri süzgecindedir. Tarihçi delil ister. Belge sorar. Tanıkları sorgular. Çelişkileri deşer. Siniksen diyebilirsin ki sonuçta onun da yaptığı bir tür mit anlatımı, ama daha rafine bir mit: kütüphaneler dolusu bilginin öğütücü dişlerinden geçmiş, zıt görüşlerin cenderesinde yontulmuş, avamın cehaletine karşı aşılanmış bir mit. İki bin beş yüz sene önce girişti insanlık o çabaya. İlki belki Miletli Hekataios’tur, ya da Bodrumlu Herodot. “Acaba doğru mu, ne malum” diye sordular, otorite sorgulamayı spor edinmiş, aşırı derecede tartışmacı bir toplumda. Kanıt göster! Yoksa neden inanayım?
3. Can sıkıcı bir sonuç çıkıyor bundan. Eleştirel tarihçilik belki bir elit imtiyazıdır. Kütüphaneler dolusu bilgiye erişimin yoksa nasıl eleştireceksin; zıt görüşlere – ve onlarla münazaranın yöntem ve araçlarına – vakıf değilsen neyi sorgulayacaksın? Belki o yüzden, eleştirel historia’nın ortaya çıkışıyla toplumsal sınıf ayrımlarının keskinleşmesi aynı dönemin mahsulüdür. Belki de avamın mitlerini sorgulayanlar aslında “kardeş, ben sizden değilim, level’ımız başka” mesajını vermektedir basitçe. Cahil halk tarafından durmadan “kibirli” olmakla suçlanmaları ondandır.
4. O halde müstahaklar, gitsinler Boğaza karşı viskilerini yudumlasınlar?
Demeyeceğiz. 2500 senedir sürdürüldüğüne, ve özellikle en başarılı toplumlarda her zaman daha yoğun olarak sürdürüldüğüne göre vardır onların da bir işlevi diyeceğiz.
Birinci işlev, avama değil ama toplumu yönetenlere yol göstermektir. Çünkü mit içeriyi aydınlatır; alışılmışı tekrarlar. Pilot koltuğundan ileriye ışık tutmaz.
İkinci işlev, toplumun sarıldığı mitlere bir kuşku ve esneklik payı katmaktır. O pay yoksa toplum kırılgandır; yeni koşullar ve yeni olgularla karşılaştığında ayak uydurmakta zorlanır, evrilemez.
Üçüncü işleve “işlev” diyebilir miyiz bilmiyorum. Başlı başına amaçtır. Hakikati sırf hakikat olduğu için aramayı varoluşun amacı – ve en büyük zevklerinden biri – saymayan bir toplumdan kime ne fayda gelir? Belediye otobüsündeki mütevazı insanlar o zevkten mahrum kaldı diyelim. Öyle bir ihtimalin varlığı dahi, onlar için olmasa çocukları için, umut ışığı değil midir?  
5. Mitin işlevi cemaat inşa etmektir: community formation. Aynı kahramanlara tezahürat eden, aynı aşklara ağlayan, aynı zalimlere lanet okuyan insanlar hısım ve kardeş olur. Tasada ve kıvançta ortak, vs.  Türkiye’de bugün esas problem mitlerin kontrolden çıkmış olması değil, birbiriyle hiçbir şekilde bağdaştırılamayacak üç, dört, beş, yarım düzine mitoloji sisteminin aynı anda toplumun değişik kesimlerini ele geçirmiş olmasıdır. Ortak mitlere sahip olmayan insanlar, bırak uzlaşmayı, birbirinin ne dediğini duyamazlar. Bir süre sonra birbirini boğazlamaları Allahın emri.
6. Neden böyle oldu? Evvela memleket kötü yönetildiği için böyle oldu. Yüz senedir empoze etmeye çalıştıkları mitler manzumesi yıpranıp tükendi. Bir yanda memleketin en parlak beyinleri, öbür yanda büyük avam kitlesi, dindarlar, devletin sopasından başka şeyini tanımayanlar “pembe boyalı ev” hikayesinden sıkıldılar.
Daha önemlisi, eleştirel düşünceye yaşam hakkı tanınmadığı için oldu. Eleştiri geleneği ve alışkanlığı toplumda yoksa, eskimiş mitlerini nasıl tazeleyeceksin? Herkese iyi gelecek yeni anlatıları nereden bulacaksın? Dayak yedikçe içine kapanıp daha beter bayrak sallamaktan başka çaren yok.

*
Şu yazıya da bir göz atın isterseniz, konu ilgili. http://nisanyan1.blogspot.com/2017/02/kara-delik-avclar.html

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Anadolu'da gezintiler: Yeni Osmanlıca

Sonu +iye ile biten 934 eski yer adından 75 kadarı Hatay, Urfa, Antep, Adana ve Maraş’ta Arapça isimler. Dersim ve civarında kaydetmeyi başardığım on beş kadar Zazaca yer adı, yine +iye’li. Diğer otuz tane kadarının aslı +iya, Rumcadan alıntı, eski yazıda +iya ile +iye ayırt edilmediğinden +iye diye yerleşmiş (İskefiye < Skáphia, Bademiye < Potámia, Kirasiye < Kerásia, Lazkiye < Laodikeía...). Üç beş tane Osmanlı resmi dilinde Arapça dişil eki almış sıfat var (Kal’a-i Sultaniye, Beynevit-i Şarkiye). İki üç tane de Zaviye, ama orijinal zaviyelerin çoğu Türkçe kullanımda Zeyve olmuşlar.   
Geriye kalıyor 792 tane. Bunların hepsinin belli bir çağ ve belli bir siyasi atmosferin ürünü olduklarını kolayca görebiliyoruz.
Osmanlı’nın eski tahrir defterlerinde tek tük Süleymaniye ile belki bir tane Selimiye dışında +iye’li köy ve kasaba adı gördüğümü hatırlamıyorum. +iye çılgınlığı 1850 ve 1860’lı yıllarda başlamış görünüyor. O yüzden mesela en az 17 tane Aziziye’miz var. Bu rakam eskiden muhtemel ki daha yüksekti, ancak Sultan Aziz devri geçince bazıları yeni döneme ayak uydurmuş olsa gerek. Bildiğim en eskisi 1864’te Çerkes mülteciler için kurulan Kayseri Aziziye, şimdiki Pınarbaşı ilçesi. Buna karşılık 27 tane Mahmudiye ile yine 27 tane Mecidiye’nin kaçı Sultan Aziz’in pederi ile büyük biraderi zamanında öyle adlandırılmış, kaçı sonradan onurlandırılmış, tespit edemedim.
Rekor tabii Hamidiye’lerin: benim sayabildiğim 58 tane. Ki bunlar sadece yerleşim yeri olarak bugün müstakil birim olan yerler, kim bilir daha kaç tane mahalle, mevki, çiftlik, köprü, pınar, kışla, yayla vb. vardır şimdi veya eskiden o adı taşıyan. 1909’dan sonra yeni rejime intibak ettiği için gözümden kaçmış olanlar da cabası. İhsanıhamid, Eserihamid, Lütfihamid, Bünyanıhamid, Umranıhamid, Kemerihamid, Bahşayişihamid, Mamuretülhamid ve Hamidabad’ları da burada saymıyoruz.
Sekiz Muradiye’nin kaçı Sultan Murat-ı Hamis’in üç aylık saltanatının anısıdır bilmiyorum. Reşadiye’ler 25 tane, buna karşılık Afyon Emridağ’daki Vahdetiye en talihsiz padişahın adını mı sürdürüyor, başka bir şey mi, emin olamadım. 19 Sultaniye ile 43 Osmaniye, ailenin belli bir üyesine angaje olmayıp, olası saltanat değişikliğinde isim değiştirme külfetine karşı kendilerini korumuşlar.
Sadece sultanlar değil, onların evlad ü iyalinin isimleri de çeşitli köy ve kasabalarda ölümsüzleştirilmiş. 25 Selimiye’nin çoğu ile 20 Burhaniye’nin hepsi Sultan Abdülhamid’in iki büyük oğlunun adını taşıyor.  Sekiz Kadiriye ile bir Abidiye onların küçük kardeşleridir sanıyorum ama emin değilim. Abdülaziz’in büyük oğlu Yusuf İzzeddin Yusufeli’nde, kızı Nazıme Sultan Dersim Nazımiye’de anılmışlardır, bu kesin bilgi. Padişah evladının öne çıkarılması Osmanlı ve İslam geleneğinde olmayan bir şey; İngiltere’den (veya Rusya’dan) ithal bir modernleşme özentisidir desek yanılır mıyız?
Saltanatın sarsıldığı devrin siyasileri de haritamızda boy gösteriyorlar. On Şevketiye’nin tamamı Rumeli muhaciri yerleşkesi olduğuna göre, 1913’te Balkan Harbi mültecilerinin iskanına girişildiği günlerin sadrazamı Mahmut Şevket Paşa’nın adını hatırlamak yanlış olmaz. Aynı günlerde ya da kısa bir süre sonra adlandırılmış, Alanya’da bir Talatiye’miz, Konya’da bir İttihadiye’miz var. On tane Kemaliye ile üç tane İsmetiye sonraki saltanatın ürünleri.
On adet Fethiye’nin birkaçı, 1913 bozgununun ardından muhacir iskânı için yerli Rum ve Ermeniden zaptedilen yerler. Dokuz Cihadiye belki Birinci Dünya Harbi başlangıcında Sultan Reşad’ın ilan ettiği Cihad-ı ekberi, bir Sulhiye ile üç Zaferiye ise kim bilir hangi boşa çıkmış zafer ve barış umudunu anımsatıyor.
Listedekilerin büyükçe bir kısmı ihsan, lütuf, nimet ve minnet belirten adlar: İhsaniye (25), Lütfiye (12), Şükriye ve Şükraniye (10), Hayriye (10), İnamiye (3), Rıfatiye (2), Şefkatiye (1), Erhamiye (1), vs. Bir kısmı yeni imarı vurgulamış: Umraniye (6), İcadiye (6), Mamuriye (3), İmariye (1), Cedidiye (1). İki Küşadiye çekilişte çıkmış yerleri, 7 Tevfikiye “şanslı geldi” diye sevinenleri, bir İbkaiye “kaldık burada” diye üzülenleri (ya da mahkeme kararıyla teyit edilmiş bir hakkı), 1 İcbariye “mecbursak kalacağız” diye lanet okuyanları, 1 Yaveriye ise ya “şansımız yaver gitti” diye oynayanları, ya da belki yaver paşanın yaptığı bir kıyağı akla getiriyor.
Hemen hepsi, imparatorluğun çöküş sürecinde elden giden ülkelerden ser ü sefil Anadolu’ya gelen mültecilerin iskanı için yeni kurulan, ya da eski sahiplerinden zaptedilen yerler. Çoğunluğu Fırat’ın batısı ile, kuzeyde Sivas ve Tokat’tan Erzurum’a uzanan hat üzerinde. Çok büyük bölümü İstanbul’un güney ve doğusunda 300 kilometrelik dairenin içinde -- Adapazarı, İzmit, Bursa, Balıkesir. Birçoğu 1880’lerin, 1890’ların haritalarında henüz isimsiz, Çerkesköy, Abaza köyü, Arnavutköy, Pomakköy, ya da kısaca Muhacir Köyü adıyla gösterilmiş. Kiepert haritalarında (ki 1890-1913 arası basıldıkları halde 1890’dan önce derlenmiş görünüyor) üçte ikisinin adı henüz yok. Sanırım bir muhacir iskanının kalıcı bir isme kavuşması yirmi otuz yılı bulan bir süreç.
Cumhuriyet’e zemin hazırlayan büyük ulusal travmayı kavramak açısından ilginç detaylar bunlar.
--------------------

(ertesi gün)
Doktora olmaz ama nefis master tezi konusu: "Türkiye'de Mahmudiye ve Mecidiye Yer Adlarının Orijini"
Gerekçe: Aziziye, Hamidiye ve Reşadiye adlı yerlerin neredeyse tümünün, imparatorluğun çöküş sürecinde Rumeli ve Kafkasya'dan gelen mültecilerin iskanı için kurulmuş ya da bu amaçla işlev değiştirmiş yerler olduğu bilinir. Bu durumda II. Mahmut (1808-1839) ve Abdülmecit (1839-1861) adını taşıyan yerler ilginç bir istisna teşkil etmektedir. İmparatorluğun çöküş dönemindeki büyük demografik değişim gerçekte 1860'lardaki Kafkas göçünden önce mi başlamıştır? Yoksa padişah adıyla onurlandırılan yerleşimler 1860-öncesinde farklı bir sembolik işleve mi sahipti? Bu yerler ilgili padişahların vefatından sonra, belki Sultan Abdülhamid'in babası ile büyükbabasını anmak amacıyla adlandırılmış olabilir mi?
Mahmudiye ve Mecidiye adını taşıyan 50 dolayında yerleşimin adlandırılış tarihini ve -- kaynakların izin verdiği ölçüde -- gerekçelerini incelemek bu açılardan 19. yy Osmanlı toplumsal tarihine ilişkin ilginç ipuçları sağlayabilir.


29 Mayıs 2018 Salı

Anadolu'da gezintiler: Buçukuncu millet

Geçen gün Finike’nin Zengerler mahallesinden söz ettik. Varyasyonlarını da sayalım. Osmanlıca resmi işlemlerde hep kullanılan +ân çoğul ekiyle Zengerân ve kestirme şekli Zengân (Karaman Başharman [Zengiran], Konyaereğli Zengen, Konya Sarayönü Özkent [Zengen], Mardin Dargeçit Karabayır [Zengân]), tekil hali Zengi (Kadınhanı/Sarayönü Bakırpınar, Sivas Zengi), küçüğü Zengicek (Altınekin Koçyaka).
Anadolu ağızlarında z – c – ç sesleri geçişkenlik gösterir. Dolayısıyla Çenger, Çengerli, Çengerler, Çingerler (Bergama Akçenger, Lüleburgaz Çengerli/Çengelli, Babaeski Çengerli, Manavgat Çenger, Fethiye Çenger, Şarköy Çengârlı/Çengelli, Güdül Kavaközü [Cimder]); Cingir, Cingirli, Cingeran (Ergani Çakartaş, Haymana Cingirli, Keşap Yolbaşı). R’nin L’ye dönüşmesi standarttır; hele RL ikilisi olunca hiç şaşmaz. O halde: Çengel, Çengeller, Çengelli (Amasya Çengelkayı, Eflani Çengeller, Kastamonu-Pınarbaşı Çengel, Torbalı Çengele, Yalova Sugören, Geyve Çengel, Giresun Dereli Çengelköy, Gölpazarı Çengeller, Akyazı Çengeller, Karabük Çengeller, Oltu Çengelli, Alaplı Çengelli, Torul Çengelli, Çorlu Çukurçengel), Cingil (Sungurlu Cingiller), Çingil ( Haymana Evci), hatta Çıngıl (Şereflikoçhisar Çıngıl). Aynı ekipten Çinge (Bandırma Çinge, Balıkesir merkez Çinge, Soma Cenkyeri, Gediz Yeşilçay, Divriği Morçinge), Çingeyli (Kırıkkale-Delice Meşeyayla). Hatta Lazcası bile var sanırım, “Çinge yurdu” anlamında Çingit (Rize-Pazar Uğrak).
Bu kadar deforme edildiğine göre unutulması ya da anlaşılmaması tercih edilen bir isim olmalı diyoruz. Hatta Üzengili, Zenginler, Çiniler, Çine gibi, kökü ve mantığı açık olmayan başka yer adlarını da bu açıdan kuşkuyla karşılıyoruz. Maksat komşu köylerin laf sokmasını önlemek ya da çocuğunun kasabadaki okulda dayak yememesini sağlamak ise, aslını unutturmaya çalışmaz mısın? Hatta Sarayönü Büyükzengi köyü sakinleri gibi, “atalarımız Oğuzların Avşar boyundandı” diye internete kurtlu bayraklı canhıraş yazılar yazdırmaz mısın?
*
Araplı yer adlarının dağılımında yine kuşkuculuk peşimizi bırakmıyor. Araplı, Araplar, Arapoğlu, Arapçiftliği, Arapuşağı, Arapören, Arapdere, Arapköy ve emsallerinden 1960-öncesi Türkiye’de doksan tane kadar varmış; etnik nitelikli adlar tasvip edilmez olunca geriye beş altı tane kalmış. Bunlardan Adana, Hatay, Antep ve Urfa illerindeki bir düzine kadarı gerçek Araplarla ilgili olabilir; bilmiyorum.  Öbürlerinin dağılımı – Tokat’tan batıya, Marmara bölgesi, Trakya, Ege sahilleri – başka şey düşündürüyor. Afrika zencileri veya Mısırlı toprak işçileri olabilir mi? Belki. Beş tane Arapçiftliği buna işaret ediyor olabilir. Diğer bir bölümünün ise sakinlerinin esmer teninden ötürü “Arap” lakabına layık görüldüklerini düşünmek çok yanlış olmaz.

28 Mayıs 2018 Pazartesi

Anadolu'da gezintiler: Falanlı, Filanlı

Yer adının arkasında +lı/+lu görürsek kesin Türkçe olduğuna hükmediyoruz: Abalı, Akçalı, Hocalu, Kamışlu, Şeyhanlı, Eskiziraatlı, Eşekli, Asakirlü, Kürtkozlu.... Gövdenin anlamını çözemesek de muhtemelen öyledir diyoruz. Bazısını biraz zorlandıktan sonra çözüyoruz: Hacallı < Hacıalili, Uruşlu < Oruçlu, Homburlu < Ambarlı, Mamatlı < Mahmutlu, Bekilli < Bekirli, İncilli < İncirli, Hacamatlı < Hacıahmetli... Bazısını çözemiyoruz, gene de Türkçe olmalı diyoruz: Afanlı, Sondullu, Sortullu, Cikcilli, Gadeyimli, Çötelli, Ürkütlü.... Bazısının gövdesi yabancı dilde olsa da sonuçta eki varsa Türkçe sayıyoruz: Sasallı, Nifli, Aparlı. Bazılarında yanılıyoruz, ama onlar çok az: Erikli (Yun. İraklí), Sergili (Kürd. Sergelî “derebaşı”), Germili (Erm. Garmıri “kızıl”), Küfürlü (Sür. Kefer Lô)...   
Aynı şekilde eğer ismin sonu +ud ile bitiyorsa yüzde doksan küsur Ermenicedir diyebiliyoruz. Modern telaffuzda bunların çoğu +ut ve hatta bazen +ot olmuş olabiliyor. Ama Osmanlıca kaynaklara ya da Richard Kiepert’in 1890-1914 arası yaptığı enfes Türkiye paftalarına bakınca +ud yazımını buluyoruz.
+ud ve +ut ile biten (Türkçe hariç) yer adları
Bugünkü haritamızda 1960-öncesi itibariye adı +ud veya +ut ile biten yer adlarını görüyoruz. Şüphesiz Türkçe olanları (Alpağut, Yukarımahmud, Karaamud, Palamut, Hacıdavud, Emrud [=armut]...) dahil etmedim. Onlardan başka dokuz tane eledim. Süryanice çoğul eki +ut olduğunu tahmin ettiğim üç tane (Mardin Dargeçit Bâmezrut, Bâşrut vs.). Göle, Şavşat ve Artvin’de dört tane Sinkot/Signot. Bunlar acaba Sıngud (“mantarlı”) olabilir mi diye düşündüm, ama sanırım değil, Gürcüce olacak. Kars’ta iki tane Zavod/Zavut, Ruslardan kalma, “fabrika” anlamında. Toplam dokuz.
Geriye kalan 83 taneyi haritada görüyoruz. Olağanüstü bir grafik değil mi? Zonguldak Devrek’te tek başına duran yer Manzut (Yeşilöz), nedir ve necedir bir fikrim yok.

Aşağıda o yerlerin (biraz eksikli) listesi. İkinci kolonda adın Ermenice anlamı, üçüncü kolonda bugünkü resmi adı. Tek başına soru işareti “bilmiyorum” demek, yorumun yanında soru işareti “emin değilim” demek. x harfi her zaman 'kh' yani 'sert h' dedikleri ard damak sesi.
Ağdınud                                 “gübreli”?              Ağın Altınayva
Ağpırud                                 “pınarlı”                 Kiğı Duranlar
Avzud                                     “kumlu”                  Muş Hasköy Büvetli
Axud                                      ? [belki Oğud]       Yusufeli Gümüşözü
Cağud                                    ? [belki Cığud]       Sason Kayadüzü, Nizip Tatlıcak
Cığud                                     “dallı”                     Gümüşhane Keçikaya
Çırmud                                  ?[1]                          Aşkale Yaylımlı
Dantsud                                “armutlu”                Aşkale Demirkıran, Ardanuç Aydın, Bayburt                        Buğdaylı, Bingöl İkizgöl, Köse Oylumdere,                          Aydıntepe Yazlık
Gağnud                                 “meşeli”                 Tunceli Tüllük, Solhan Gelintepe, İmranlı Ekincik,           Aşkale Demirkıran, Divriği Derimli, Karakoçan                 Yeşilbelen
Gangarud                              “kengerli”              İliç Sularbaşı
Gargarud                              “höyüklü”?            Karaçoban Binpınar, Varto Sazlıca
Gersud/Gersınud                 “kirazlı”                  Şiran Kulaca, Pülümür Ardıçlı, belki Bitlis Kınalı
Hasgud                                  “ekinli”                   Kozluk Parmakkapı
Hoğud                                   “topraklı”               Kemah Uluçınar
Hunud                                    “kızılcıklı”             İspir Çamlıkaya, Adıyaman Cumhuriyet
Ingzud                                   “cevizli”                  Maraş Üngüt
Kalaşud                                 ?                              Olur Filizli
Kındığud/Kondolud             ?                               Karayazı Duatepe, Bayburt Dağçatı
Manışgud                              “menekşeli”           Sason mezra, Kemaliye Balkırı
Moxud/Moxrud/ Moxırgud  ?                             İspir Karakale, İliç Elmacık, Halfeti Gürkuyu
Nşenud                                  “bademli”              İspir Bademli
Oğud/Oğnud/Oğnovud          “üzümlü”            Erdemli Çamlı, Hafik Çınarlı, Narman Ergazi,                      Karlıova Göynük
Oşud                                      ?                             Mutki Balkaya, Ardanuç Tosunlu
Pançırud                                “pancarlı”              Şenkaya İnceçay
Pernagud                              “ürünlü”                 Tuzluca Gaziler
Pırud                                      ?[2]                        Malatya Kale Kıyıcak, Kahta Belenli, Selim                                                                                               Söğütlü
Poğnud                                  “turplu”?[3]            Mutki mezra
Pşud                                       “dikenli”                Sason Erikli
Salud/Salorud                      “erikli”                    Araklı Erikli, Göle Dereyolu, Kemah Dedeoğlu
Sıxtorud                                “sarmısaklı”           Tortum Doruklu
Tamrud                                 “hurmalı”               Oltu Şendurak
Teğud/Teğnud                     “karaağaçlı”[4]        Ahlat Taşharman, İliç Turgutlu, Bulanık Balotu
Tsitavud/Tsıtağud                 “zeytinli”?              Horasan Bahçe, Çaldıran Toprakseven
Urud                                      “söğütlü”               Oltu Çayüstü, Göle Bellitepe
Vartenud                               “gülağaçlı”             Şenkaya Aktaş
Xaşud/Xaşnud                      “naneli”?[5]            Tortum Meydanlar
Xıntsorud                              “elmalı”                  Hizan Tatlısu, Erzurum Ilıca Elmalı, Tuzluca Elmalık
Yeğeknud                              “sazlı”                     Tuzluca Kamışlı





[1] Belki ջրմուտ “su-giren”, suyun girdiği yer. +ud değil mud.
[2] Acaryan 4.531, փռենի: tenacium balsamita (naneye benzer bir bitki, Türkçe marsama/varsama).
[3] Acaryan 1.464, բող esasen “her türlü bitki, ot”, ikincil olarak “köklü bitki, turp” veya Türkçede şeytantersi denilen ferula assafoetida bitkisi.
[4] Acaryan 2.171, թեղ, թեղենի: Ulmus.
[5] Acaryan 2.332, խաշ: mentha pulegium.

27 Mayıs 2018 Pazar

Anadolu'da gezintiler: Luvice

Luviler hakkında direkt kendi ağızlarından bilgimiz az. Bildiklerimiz daha çok Kültepe’de Asurca (MÖ 1900) ve Boğazköy’de Hititçe (MÖ 1600-1200) yazılanlardan geliyor. Anadolu’nun batısıyla güneyinde egemen olmuşlar, ortak bir devletten ziyade bir dizi ufak krallık veya beylik kurmuşlar, ama Aksaray Acemhöyük’te olduğu sanılan Puruşanda’nın hükümdarı bir dönem “krallar kralı” unvanını taşımış.
Dilleri mükemmel olmasa bile biliniyor. Hititçeyle akraba bir Hintavrupa dili. Craig Melchert’in Cuneiform Luvian Lexicon’u internette ücretsiz veritabanı olarak mevcut. Annick Payne’in Hieroglyphic Luwian’ı (2. ed. Harrassowitz Wiesbaden 2010) hem gramere iyi bir başlangıç, hem eksiksize yakın sözlüğü var. İlya Yakuboviç http://web-corpora.net/LuwianCorpus/search/ adresinde eldeki tüm Luvice metinleri derleyen korpusu yayınladı. Würzburg Üniversitesinin Hititçe portalından Luvice hiyeroglif fontlarını indirmek bile mümkün.
MÖ 1200’lerden sonra Luvilerin adı anılmıyor. Ama Antik Çağın başlarında Likya’da (Fethiye-Kaş), Karya’da (Aydın-Bodrum), Pisidya’da (Burdur-Isparta), Kilikya’da (Mersin-Adana), Likaonya’da (Konya), belki Lidya’da (Manisa) konuşulan dillerin Luvicenin türevleri olduğu anlaşılıyor. MÖ 300 ile sıfır yılı arasındaki sürede bu diller de iz bırakmadan silinip gitmiş. Çağın din ve devlet dili olan Yunanca benimsenmiş.
İz bırakmış, pardon. Anadolu’da 1960’lara dek kullanılan yer adları arasında Luvice olan veya olduğu tahmin edilen iki yüzü aşkın isim bulabiliyoruz.[1] İşin enteresan tarafı, aynı ve benzeri isimleri Yunan anakarası ile Girit ve Midilli gibi iri adalarda da görüyoruz. Yani Luvi egemenliği Ege’nin her iki yanına yayılmış görünüyor. Ancak, Hitit ve Kültepe arşivleri belki deniz ötesini pek umursamadıklarından, bu konudaki bilgimiz yok denecek kadar az.
+ssós ve +anda ile biten yer adları
Bildiğimiz şu var: Yunanca vurgulu +ssós ekiyle veya yine son hecede vurgulu +andá ekiyle biten yer adlarının tamamının Luvice veya onun türevi olan dillerden geldiğini söyleyebiliyoruz. İlkinin Luvice karşılığı +aşşa, “kent, kasaba” demek. Yunancada karşılığı olmayan /ş/ sesi /s/ halini almış, +a eril eki Yunanca +os eril nominatif ekine dönüştürülmüş. İkincisi +wanda, “ülke, diyar” demek. Yunancada /w/ sesi MÖ 8. yy’dan sonra yok olduğundan, +uanda (Kadyanda, Podyanda), veya +anda ve +andos biçimleri kullanılmış.
Haritada bu iki ekten birini taşıyan 87 yerin dağılımını görüyoruz. Luvistan haritası gayet net. Yunanistan’ı da haritaya katmak isterdim, ama yazık ki elimde bu ülkeye ilişkin veritabanı yok. Karadeniz’deki dört yerin de sahilde daha sonra Yunan kolonisi olarak bilinen önemli limanlar olması akla tuhaf şeyler getiriyor. Acaba Karadeniz’de Yunan kolonisi olarak bilinen yerleri onlardan evvel başkaları kurmuş olabilir mi?
Listemiz Antik Çağda Yunanca +ssós ile yazılıp yakın tarihe dek kullanılan yer adlarını gösteriyor. İkinci kolonda çoğu 1960’lara dek, bir kısmı halen cari olan (Türkçe) isim, üçüncü kolonda 20. yüzyılda verilen resmi isim. Görüldüğü gibi Türkçe biçim daima Yunanca adın akkuzatif +ssón biçiminden alıntılanmış, dolayısıyla +son, +sun, +san, +sın olarak telaffuz edilmiş.[2]
Abalassós/Sabalassós     Ebesili                           Sivas Samankaya
Adrassós                          Adrasan, Antalya
Agalassós/Sagalassós     Ağlasun, Burdur
Aliassós                            Eylesun                        Niğde Küçükköy
Amissós                            Samsun (il)
Arabissós                          Yarpuz/Afşin
Atramyssós                       Erdemesin                   Kayseri Yeşilhisar Erdemli
Atramyssós                       Adırmusun                  Niğde Koyunlu
Barassós                            Farason                       Yahyalı Çamlıca
Dadassós                           Dadasun                      Kayseri Akçatepe 
Dadassós                           Dadasun                      Aksaray Tatlıca
İassós                                 Asın                            Milas Kıyıkışlacık
İliassós                               Yaylasun                     Beyşehir Yazyurdu
Karmylassós                      Gelbulasın                  Ankara Kalecik Değirmenkaya
Kerassós                            Giresun (il)
Kerassós                            Gireson                        Isparta Güneykent
Kerassós                            Giresun                        Balıkesir Savaştepe
Kissós                                Keşan, Edirne
Kodylassós                        Güdelisin                     Ermenek Çavuş
Kodylessós                        Güdelesin                    Konya Güneysınır
Kokissós                            Göksun, Maraş
Momissós                          Mumusun                     Ürgüp Bahçeli
Momoassós                       Mamasun                      Aksaray Güçlü
Mundassós                        Mandasun                     Ürgüp Dereköy
Oropassós/Soropassós      Arapsun                        Gülşehir
Parnassós                          Parlasan                        Şereflikoçhisar Değirmenyolu
Pherissós                           Firsun                           Akseki Güçlü
Poliassós                           Bolasan                         Manavgat Çaltepe
Sinassós                            Sinesun                         Ürgüp Mustafapaşa
Taurassós                          Davlusun                      Kayseri Aydınlar
Termessós                         Dermason                     Niğde Hançerli
Tyberissós/Termessós    Tırmısın                           Demre Çevreli
Türkçe kullanıma girmeyen, ama antik kaynaklardan tanıdığımız başkaları da var:
Ariassos, Assos, Halikarnassos, Koressos, Solmissos, Fethiye Telmessos, Antalya Termessos, vb.
Birkaçının Türkçeleşmiş biçimlerini biliyoruz, ama antik isim kaydedilmemiş, veya ben bilmiyorum:
Alasın (Finike Gökçeyaka), Arlisun (Niğde Tepeköy), Avason (Manavgat Yaylaalan), Balkason (Ermenek Balkusan), Boyasın (Karacasu Esençay), Canasun (Karaman Alaçatı), Cirasun, Elmasun (Konya Güneybağ), Harmasın, Hormusun (Kayseri Çaybaşı), Kesresun, Lafsun (Niğde Himmetli), Mudasun, Mudarasın (Gemerek Kartalkaya), Muğlasun (Tavas Gümüşdere), Muncusun (Kayseri Yeşilyurt), Otmansun (Ankara Çamlıdere Osmansin).
Bunlar da +anda’lar. Öz-Yunanca olan birkaç +anda (Yalanda/Yılanda, Saranda, Tiryanda) ile nece olduğunu çözemediğim Beytüşşebap’taki Sergevanda’yı çıkardım
Alabanda (Çine Doğanyurt), Arykanda (Finike Arif), Balkanda (Konya Hüyük İmrenler), Çalmanda (Seydişehir Ketenli), Doianda (Isparta İslamköy), Kadyanda (Fethiye Üzümlü), Kalanda (Aydın Gelembe, Manisa Gelenbe), Laranda (Karaman şehir), Malanda (Beyşehir Malanda mah.), Milawanda (antik Milet), Padwanda (Pozantı şehir), Pasanda (Düzce Çaybükü), Permanda (Konya Akşehir Savaşköy), Salanda (Gülşehir Gümüşkent), Sarbanda (Afyon Sincanlı Serban), Savanda (İzmir Kemalpaşa Kurudere), Taranda (Darende şehir)




[1] Amatör tarihçi Bilge Umar 1970’lerde çıkan Türkiye’deki Tarihsel Adlar adlı eserinde, Türkiye ve hatta dünyadaki yer adlarının büyük bölümünü Luviceye bağlamak gibi iddialı bir işe girişmişti. Ne yazık ki Umar’ın verdiği yorumların çok büyük kısmını bugünkü Luvice sözlük bilgimizle – veya toponiminin genel ilkeleriyle, veya akıl ve izanla – bağdaştırmak mümkün değildir.
[2] Sadece Arabissós > Yarpuz (ve onun gibi Tarsus, Arsuz vb.) direkt Yunancadan değil Arapça üzerinden alındığı için nominatif +os > +us/uz biçimini korumuş. Doğrudan alıntıda Türkçe biçim Erefşun, Dersun, Ersun olurdu.

26 Mayıs 2018 Cumartesi

Fetih ve aşağılama politikasının doğal sonucu


12 Mart rejiminin İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün vardı, hatırlar mısınız? Latin Amerika romanlarından çıkma karanlık yüzlü bir general. Kontrgerilla dairesinin başı olduğu, Ziverbey köşkündeki işkenceli sorguları bizzat yönettiği söylenirdi. 12 Mart darbesinin asıl mimarıydı; daha doğrusu “sol” kılıklı ulusalcı-Baasçı ekibi tasfiye edip darbeyi “sağ”-muhafazakar çizgiye çeken takımın başıydı, genelkurmay başkanı Memduh Tağmaç’la birlikte. 1980’de AP’nin cumhurbaşkanı adayı da oldu.
Abisi Tevfik Türüng de o dönemde generaldi. Kızıldere’de Mahir Çayan’la on arkadaşının öldürüldüğü operasyonu yönetmişti. Deniz Gezmiş’in idamında da hazır bulunmuş. Faik Paşa da aslen Türüng imiş, telaffuz zorluğundan ötürü olacak, değiştirmiş.
Türüng neymiş diye bakıyoruz. Gümüşhane’nin Kelkit ilçesinde köy, yeni adı Bindal. Paşa kardeşler oralı mı? Bilmiyorum. Divriği Türünk (Çukuröz), Merzifon Türnüg (Sarıbuğday), Gümüşhane-Kürtün Türnik (Günyüzü), Samsun-Havza Türnik (Yaylaçatı), Gümüşhane-Şiran Törnik (Boğazyayla), Sivas-Ulaş Törnük (Korubaşı) köyü de olabilir. Ama Kelkit Türkiye’nin nüfusa oranla en çok faşist yetiştiren ilçesidir, oraya yakışırlar.
Coğrafi dağılım size hemen ipucunu sağlamalı: Doğu Anadolu’dan Amasya-Tokat’a uzanan üçgen, evet, Ermenice. Sert r ile trnig դռնիկ veya turnig դուռնիկ “kapıcık, küçük geçit”. Google Earth’ten teker teker kontrol ettim. İstisnasız yedisi de ilgili ilçenin dış kenarında, dağ geçidine giden dar bir vadi veya boğaz içinde. Genel kural: Ermenice (ve Rumca) yer adlarında kalın ünlü dizisi Türkçede ince ünlü olur (u > ü). Ermeniceye özgü ünsüz yığışmaları Türkçede genellikle araya katılan yuvarlak ünlü (o/ö/u/ü) ile telafi edilir.
Bir yerin adının nece olduğuna karar vermeden mutlaka yakın çevreyi de hesaba katmak lazım. Kelkit’in tabii kendisi Ermenice. 4. yy’dan itibaren tüm tarihi kaynaklarda Kayl ked Գայլգետ diye geçer, yani “kurt ırmağı”. Yunancası 1. yy’da Strabon ile 2. yy’da Ptolemaios’un değindiği Lykos Λύκος, yani “kurt ırmağı”. Ta o zamandan bilmişler ne mal olacağını.
İlçedeki 85 köy ve kasabadan 25 kadarı geçen yüzyıl başı itibariyle Türkçe (İğdiş, Akdağ, Cemalli, Deliler, Karacaviran, Çevirme, Kızılca, Mahmatlı, Sarışeyh...). Bunların çoğu ilçenin güneyindeki marjinal arazilerde; sonradan iskan edilmiş yerler olmaları kuvvetle muhtemel. 30 kadar yer kesin Ermenice (Ançrti, Xndzori, Sıpanazad, Aşodi, Mangud, Surpkrikor > Sipikör, Morokom, Tarbas, Pernig, Posig...). Birkaçı Türkçe görünüyor ama pek şüpheli (Deredolu? Dölek? Devekorusu?). Mesela Kömür köyünde kömürle ilgili bir belirti yok, belli ki aslı Ermenice Komer (“hayvan damları”). Yirmiye yakın yer adını çözemedim. En kuzeyde, yani Karadeniz dağlarına sırt veren birkaçında (Gedil, Geletürne, Bandula...) Rumca kokusu alıyorum ama emin değilim. Biri (Gundeherek) Kürtçe olabilir, zaten Badıllı aşiretiymiş, ama “Türkmen” olduklarını söylüyorlar.

Kelkit ilçesinde bildiğim kadarıyla 19. yy sonunda gayrimüslim Ermeni nüfus yok. Belli ki daha önce araziye intibak etmişler. Hatta eğer paşalar buralıysa, belli ki iyi intibak etmişler.

Samos tarihinden sayfalar: Yayades isyanı

Özerk beylik olduğu dönemde Samos kalkınır; 1913’te Yunanistan’a bağlandıktan sonra ekonomik kriz baş gösterir. Sofulis liderliğindeki Venizelistlerin egemenliği, özellikle adanın dağlık Batı tarafında direnişlere yol açar. Altı kardeş olan Yaya’lar 1914’te askere gitmeyi reddedip dağa çıkarlar. Üç yıl adaya korku saldıktan sonra Kosmadei kırsalında baskına uğrarlar. Büyük abi Yorgos öldürülür, çatışmada yanan evde anneleri ölür.
Öbür kardeşler 1922-25 arası, teorik olarak İtalya’nın 12 Adalar idaresine ait olan fakat fiilen kaçakçılarla kanun kaçaklarının elinde olan Arki adasına sığınırlar. 6 Haziran 1925’te bir tekneyle Samos’a çıkarlar. Kendilerine katılan üç otomobil dolusu adamlarıyla Karlovasi kentini basıp jandarma karakolunu esir alırlar. Vathi’ye geçip valiyi ve belediye başkanını ele geçirirler. Maliye kasasını açtırıp buldukları parayla halk ordusu kurarlar, özerk Samos beyliğini ilan ederler. Yunan hükümeti bir iki hafta sonra donanmayı gönderir. Kardeşlerden Konstantin ölür, Yannis Türkiye’ye kaçar.
Öykü burada bitmez. Birkaç yıl sonra Yunanistan’da genel af ilan edilir. Yannis ülkeye döner. Yunan Komünist Partisine katılır, milletvekili seçilir. Yıllarca Komünistlerin organı Rizospastis’te köşe yazarlığı yapar. Anılarını yazar. 1977’de saygın bir siyaset adamı olarak vefat eder.

Bugün bizim köyün festivali için eski kayıtları karıştırırken taş plakta birkaç tane Yayades türküsü buldum. Paylaşayım sizinle. Beste ve yorum Kostas Rukunas, 1934.

https://www.youtube.com/watch?v=vXgD0c-xMM8

25 Mayıs 2018 Cuma

Anadolu'da gezintiler: İkon kırıcılar, İsaurya


İkon kırıcıların en ünlüsü “İsauryalı” lakabıyla anılan Rum kayseri 3. Leon’dur. 717 yılında İstanbul’da tahta geçtiğinde Anadolu’nun tamamına yakını otuz yıldan beri Arap/İslam istilası altındaydı. Önce onları yenip birkaç yerden geri püskürttü, sonra Hıristiyan dünyasında her türlü İsa ve Meryem ve azizler tasvirini yasaklayan 726-729 tarihli ünlü fermanlarını yayınladı. Açıkça bir İslamlaşma – daha doğrusu, İslamın bazı platformlarını ele geçirip ideolojik direnç sağlama – hamlesiydi. Muhalifleri tarafından “İslama taviz vermek” ve “Yahudi ve Müslümanların ekmeğine yağ sürmek” ile suçlandı. Kilisenin büyük bölümü karşı koydu; Batı vilayetleri isyan ettiler. Hatta derler ki Papanın İstanbul’dan temelli kopması ve 800 yılında Büyük Karl önderliğinde “Avrupa” denilen hadisenin ortaya çıkması bu olaya cevaptır. Belki şöyle düşünmek lazım: İslamlaşma tehdidini doğrudan hisseden Anadolu bir tepki vermek zorundaydı. O tehditten uzak olan Batılılar “hop ne oluyoruz” deyip sırtlarını döndüler.
İkonoklazm (“ikon-kırıcılık”) politikası yüz yirmi sene sürdü, yenilgiyle sonuçlandı. 843 yılında ikon tapıcılığı resmen ve törenle yeniden tesis edildi. Rum Ortodoks dünyasında o hadise hala bayram olarak kutlanır.
*
İsaurya’dan geçen gün söz ettik. Bugünkü Ermenek-Sarıveliler-Başyayla-Taşkent-Hadim-Bozkır ilçelerini kapsayan bölgedir. Torosların ön sırası ile arka sıraları arasına sıkışmış görkemli bir dağ ülkesidir. Burada yaşayan İsauralılar milletini Roma ve İstanbul’un egemenleri “vahşi” olarak görmüşler, asker olmaktan başka işe yaramaz diye düşünmüşler. 5. yy’da imparatorluk merkezinde fazla güçlenen Almanların belini kırmak için İsauralı askerleri öne sürmüşler. O askerlerden şansı yaver gidip imparatorluk makamına yükselenlerin ilki, 474’te tahta geçen Zenon’dur. Anadilinde adı Rusumblada’lı Tarasiskodisa imiş; barbar ismi olduğundan Yunanca Zenon adını almış. Doğduğu kasabaya onun onuruna Zenonopolis adı verilmiş. Halen Ermenek İznebol; resmi adı Elmayurdu ama herkes İznebol diye bilir (Zenópolis > Zeneboli). Hemen yan taraftaki Sarıveliler-Uğurlu köyünün Köristan mıntıkasındaki 1600 küsur rakımlı ören yeri sanırım Zenonopolis’in yazlık yerleşimi olmalı. 1999’da Herkesin Bilmediği Olağanüstü Yerler kitabını araştırırken yolum düşmüştü.
İkincisi az önce andığımız 3. Leon. Bu zatın aslen Germanikopolisli olduğunu tarihçi Theophanes bildiriyor, birtakım revizyonist geçinen tarihçiler de “madem Germanikopolis bugünkü K.maraş’tır demek ki İsauryalı olamaz” diye akıl yürütüyorlar. Oysa öbür Germanikopolis halen Türkiye coğrafyasında capcanlı, Rumca Yermanikópolis telaffuzundan Ermenek. İsaurya’nın başkenti.[1]
Ermenek’in 18 km kuzeybatısında Başyayla Katranlı köyü, halen kullanılan adı Dindebol, orijinali Domitiopolis (Domidópolis > Dımdeboli). W. M. Ramsay’e göre MS 16 yılında Roma'da konsül olan L. Domitius Ahenobarbus onuruna adlandırılmış. Bu Domitius imparator Neron’un öz dedesi ve az önce adı geçen Germanicus’un babasının bacanağıdır (zira Marcus Antonius ile Octavia’nın kızları Antonia major ve Antonia minor ile evlenmişler). Germanicus MS 17 yılında, Domitius ise 21 yılında triumph kutladığına göre iki kasaba aynı tarihlerde adlandırılmış olmalı. Ama tam vesilesi nedir, bilemiyoruz.
*
3. Leon ve İkonoklastlar hakkında başlıca bilgi kaynağımız tarihçi Theophanes’tir dedik. Fanatik bir ikonsever olan bu muhterem İstanbul’da önemli mevkilerde bulunduktan sonra, ikon kırıcılardan nefret getirip 790 küsurda ata yurdu Sigianos veya Sigrianos dağındaki bir manastıra çekilmiş. Marmara’nın güney yakası diye tanımlanan bu yer Mudanya yakınındaki Sigi kasabası olsa gerek, resmi adı Kumyaka, Bursalıların yazlık yeri. Daha sonra ailesinin mülkü olan Kalonimos adasında kendisi bir manastır kurmuş. Kalonimos (“adıgüzel”) neresi? Tabii ki İmralı, manastır için daha uygun yer mi olur?
Manastıra kapanmak paçasını kurtarmaya yetmemiş mamafih. İkon-yanlısı bölücü ve terörist faaliyetlerine devam ettiği gerekçesiyle İstanbul’a çağırıp hapse atmışlar. İki buçuk sene yattıktan sonra bir Yunan adasına sürgün gitmiş, ama oraya vardıktan birkaç gün sonra 58 yaşında vefat etmiş.

[1] Germanicus, Hermann komutasındaki Almanları yendiği için “Almankıran” anlamına gelen bu lakabı aldı. Bir süre imparatorluğun en popüler kişisi ve Augustus’un halefi sayıldı. Yolsuzluk iddialarını soruşturmak için geldiği Antakya’da Suriye valisi C. Calpurnius Piso tarafından zehirlendi. Apar topar bindirildiği gemide cesedi kokmaya başladığından, Finike yakınındaki Limyra’da (şimdi Saklısu/Zengerler mahallesi) karaya çıkarılıp defnedildi. Oğlu daha sonra 37-41 yıllarında imparator olan Caligula’dır.


22 Mayıs 2018 Salı

Rohingya soykırımı



Spiegel’in 28 Nisan sayısında, Myanmar’da geçen sene 700.000 Rohingyalı Müslümanı sürdükleri topraklarda basın turu. Adeta 1920’lerin Türkiyesi. Ya da o yıllardan bugüne herhangi bir günün. Silinmiş izler, resmi yalanlar, yalanlar deryasında başı dönmüş gariban resmi kurum görevlileri, her yanda dozerler, inşaat, “yeni Myanmar” kurma hayalleri, geride kalmış tek tük Rohingyalının korkuyla karışık çaresizliği, ahlaki çıkmazını kalıplaşmış nefret söylemiyle örtmeye çalışan Budist rahip... Katiyen soykırım olmamış, giden Rohingyalar isterlerse dönebilirmiş, yakılan köyler zaten yokmuş, dozerle düzlediklere yerlere modernlik gelecekmiş.
Bazen araya mesafe koyup bakınca bazı şeyleri daha iyi görüyorsun. Duygusal bagajından kurtulup Türkiye’ye objektif bakamıyorsan mesela Myanmar’a bak. Türkiye’yi göreceksin.
Oradaki askerli fotoğrafa iyi bak. Oturan askerlerin yüzündeki aşağılanma ve dayak yeme korkusunu, fırsat bulunca aşağılama ve dayak atma eğilimini gör. Yüzbaşının ve soldan ikinci başçavuşun yüzündeki örtülü sadizmi gör. Yeni alınmış plastik sandalyeleri, ucuz prefabrik duvarları gör. Yabancı ve aklın alamayacağı kadar üstün bir uygarlığın teknolojik ürünlerinin, nasıl bir aşağılık bürokratik tahakkümün aletlerine dönüştüğünü gör. “Mıntıka temizliği yapıyoruz” (Flurreinigung) demişler. Silmeye çalıştıkları şey vicdanlarıdır.
“20. yüzyıl Türkiye’sini tek karede özetle” desen daha iyisini bulabilir misin?
*
Rohingyalara sempati duyuyor muyum? İtiraf edeyim, çok ilgilenmedim; göz ucuyla okudum. Acı bir şey şüphesiz, ama daha geniş açıdan bakarsan çok da değil. Mali’den Nijerya’ya, Kenya’dan Hint Okyanusu kıyılarına, Filipinlere kadar İslam dünyasının dış çeperlerinde İslam yayılmacılığı büyük bir bela. Kendilerince o belayla mücadele ediyorlar. Büsbütün haksızlar diyemezsin. Gariban Rohingyalar, kendi dünyalarını çok aşan bir kavgada piyon.
Peki 1915 çok farklı mıydı? Neden bütün bir millet, Ermeni ve Rum komşularına karşı o denli yakıcı bir nefrette birleşti? O devirde Hıristiyan dünyasının dış çeperlerinde Hıristiyan yayılmacılığı büyük bir bela idi, belki de kendilerince o belayla mücadele ettiler. Büsbütün haksızdılar diyebilir miyiz? Gariban Ermeniler, kendi dünyalarını çok aşan bir kavgada piyon oldular desek yanılır mıyız?

Daha sorarsan, Hıristiyan yayılmacılığı medeniyet getirdi, İslam yayılmacılığı medeniyet götürüyor derim, polemiği oradan sürdürürüm. Ama emin miyim? Son kararım mı? Konuşalım bir ara.

********************
»Alles ist wunderbar«

FIONA EHLERS / DER SPIEGEL

Sie haben an alles gedacht, die Staatsbeamten aus Myanmars Hauptstadt. Haben Geländewagen organisiert, um Vertreter der Weltpresse bis zur Grenze nach Bangladesch zu karren. Haben einen Übersetzer mit einer Stimme wie eine Kreissäge aufgetrieben und ein Dutzend in ihren Sari schluchzende Mädchen, die berichten, dass sie von bösen Muslimen verschleppt und gequält worden seien.
Sie haben dafür gesorgt, dass klein gewachsene Stammesangehörige den Kameras ihre Wunden entgegenstrecken, die ihnen angeblich Muslime beigebracht haben. Und haben, zu guter Letzt, ein paar der in Myanmar verbliebenen Muslime einbestellt, die mit gesenktem Blick Sätze wiederholen wie: "Unser Dorf wurde niemals angegriffen. Es geht uns gut. Alles ist wunderbar."
Dabei ist in Myanmar wenig wunderbar, vor allem für die Muslime, die zum Volk der Rohingya gehören, einer Minderheit in dem überwiegend buddhistischen Land. Als im August vergangenen Jahres Rebellen der Rohingya Polizeiposten angriffen, schlug das Militär mit aller Härte zurück. In Panik flohen rund 700 000 Rohingya nach Bangladesch; die Uno sprach von "ethnischen Säuberungen".
Aber was ganz genau geschah, ist immer noch wenig erzählt. Denn niemand kam hinein in weite Teile des Bundesstaats Rakhine im Westen des Landes; die Heimat der Rohingya ist seit Langem abgeriegelt für Ausländer.
Jetzt aber, zum ersten Mal seit Beginn der Krise, dürfen zwölf Journalisten aus Japan, Indien, Russland und Deutschland für drei Tage das Grenzgebiet bereisen. Allerdings streng kontrolliert von der Regierung – denn die Weltöffentlichkeit soll davon überzeugt werden, dass hier eine junge, starke Demokratie gedeiht; dass die buddhistischen Machthaber bereit sind und willig, die geflohenen Muslime zurückzunehmen, "so viele wie möglich, und zwar sofort", wie die mitreisenden Presseoffiziere nicht müde wurden zu betonen. Als wäre der Exodus, die gewaltsame Vertreibung, schlicht westliche Propaganda.
Gleich am zweiten Tag jedoch scheitern alle Bemühungen. Es ist der Moment, als zwei japanische TV-Reporter an der Grenze zu Bangladesch stehen und höflich bitten, die ersten Rückkehrer filmen zu dürfen. Aber es gibt keine Rückkehrer.
Die Japaner stehen an einer Brücke, auf der anderen Seite beginnt Bangladesch, davor befindet sich ein rostiges Tor. Durch dieses Tor sei bisher kein einziger Flüchtling getreten, sagt hinter vorgehaltener Hand ein Presseoffizier.

myanmar.png


Karte von Myanmar
An dieser Tatsache lässt sich nicht drehen, auch nicht für das japanische Fernsehen, und so filmen die Reporter die leeren Lager, in denen eigentlich die Rohingya wohnen sollten. Da gibt es eine Ziege, die über den Helikopterlandeplatz spaziert, und Soldaten, die in blauer Uniform am Wegesrand stehen, um den Konvoi vor Rohingya zu schützen, die, warnt ständig ein Presseoffizier, "jederzeit aus der Landschaft springen und angreifen könnten".
Der Pressetrip gerät zur Propagandashow, bei der die Journalisten nur eine Seite der Wahrheit präsentiert bekommen – die der Buddhisten, nicht die der Muslime.
Immer wieder führen die Presseoffiziere in Siedlungen aus neu gebauten Pfahlhäusern, in denen bald Buddhisten angesiedelt werden sollen. Warum diese neuen Häuser? Weil es die alten Dörfer der Rohingya nicht mehr gibt, die an diesen Orten einst standen. Immer wieder sind rechts und links der Schotterpisten ihre Reste zu erkennen, niedergebrannt bis auf die Fundamente, umstanden von rußgeschwärzten Palmenstümpfen. Dazwischen liegen Kleidungsstücke, Fotos, lose Koranblätter, vom Wind verweht. Einmal lassen sich die Trümmer einer Moschee erahnen.
Diese Spuren der Rohingya erscheinen wie letzte Beweise ihrer Existenz, in rasendem Tempo werden sie vernichtet. Überall dort, wohin die Journalisten kommen, wühlen sich Bulldozer durchs Erdreich, schwitzen Arbeiter unter Bauhelmen.
Die ganze Region sei "under construction", sagt stolz der Presseoffizier. In diesem neuen Myanmar, so viel wird deutlich, ist kein Platz für die Rohingya. Das Land entledigt sich des Alten, Unliebsamen und vernichtet Beweise einer generalstabsmäßigen Vertreibung. Myanmar soll offenbar, so gut es geht, muslimfreie Zone werden.
Auf Schildern überall auf den Baustellen steht in roter Schrift: "Vorsichtig fahren!". Das könnte das Motto des Medientrips sein: Vorsicht bei der Suche nach der Wahrheit, wo auch immer sie liegen mag, in den niedergebrannten Flecken oder den neuen Musterdörfern. Myanmar, das ist das Land der zwei Wahrheiten. "Wir zeigen beide Seiten", sagt achselzuckend der Presseoffizier, "suchen Sie sich eine aus."
Weil man auf dieser Reise so gut wie nichts erfährt über das Schicksal der Rohingya, muss man sich allein auf die muslimische Seite begeben. Das geht nur ein paar Tage später, ohne Presseoffiziere, Kollegen und Kameras. Einige Kilometer weiter südlich, in der Nähe von Sittwe, der alten kolonialen Hafenstadt der Briten, heute Hauptstadt von Rakhine. Wo genau, darf man nicht schreiben, weil die Muslime für das Gespräch ihr Leben riskieren.
Nicht weit von einem Golfplatz, auf dem die Generäle mit ihren Caddies scherzen, wartet ein Rohingya. Er nennt sich Faizal, Vater zweier Kinder, gläubiger Muslim, 32 Jahre alt. Sein Englisch, sagt er, habe er sich mit seinem Smartphone beigebracht. Er führt feldeinwärts, blickt sich um, ob jemand folgt. An einem schlammigen Fluss steht ein Fährmann auf einem Holzboot und setzt über, an Bord vier Koranschüler mit Gebetskappen.
Faizal trägt Basecap, das ist weniger verdächtig. Er will zeigen, woher er kommt. Er, Faizal, und der Hass auf alles Islamische, auf Rohingya wie ihn.
Auf der anderen Uferseite steht Osman unter einem Regenschirm gegen die sengende Sonne. Er ist der Dorfvorsteher, ein blauer Wickelrock schlottert um seine hageren Hüften. Faizal und er führen durch ein Dorf, in dem das Leben wirkt, als hätte jemand die Stopptaste gedrückt. 3000 Muslime leben hier, ohne Arbeit, ohne Zukunft. "Wenn es so weitergeht, leben auch sie hier nicht mehr lange", sagt Faizal.
Die beiden Männer führen zur Krankenstation – leer. In den Vorgarten einer Schule – verwaist. Sie zeigen das Stelzenhaus, in dem Faizal geboren wurde; seine Familie hatte Glück, es wurde nicht niedergebrannt vor sechs Jahren, als hier der Terror begann.
Am Ende des Ortes bleiben die Männer stehen. Sie zeigen hinüber, wo keinen Kilometer entfernt ein buddhistisches Dorf liegt. "Von dort kamen sie", sagt Osman, "in einer Juninacht."
Zu Hunderten seien die Buddhisten eingefallen, sagt Osman, dazu Polizisten in Uniform und Freunde von früher, die einst noch ihre muslimischen Nachbarn zu ihren Hochzeiten eingeladen hatten. "Sie richteten ihre Waffen auf uns", sagt Osman, "griffen an mit Bambusstöcken und Messern." Der Mob habe Rache genommen für die Vergewaltigung einer Buddhistin durch Muslime.
In jener Nacht, sagt Osman, der Vorsteher im Dorf ohne Namen, schnappten die Rohingya-Frauen ihre Kinder und schleppten die Alten huckepack in die Reisfelder, um sich dort zu verstecken. Die Männer verteidigten das Dorf. "Drei von uns starben", sagt Osman, "wir durften sie nicht nach unseren Riten bestatten."
In diesen Monaten des Jahres 2012 kam es an vielen Orten in Rakhine zu Zusammenstößen zwischen Buddhisten und Muslimen; Tausende Rohingya flohen, und viele, die blieben, wurden in ihren Dörfern eingesperrt wie in Gettos. Seitdem ist die Region nicht wieder zur Ruhe gekommen. Seitdem sei alles anders, sagen auch die Männer; ihr Dorf gleiche einer Gefängnisinsel, einem Alcatraz mitten in Rakhine.
Die Stromleitungen wurden gekappt, es gibt keine Wasserversorgung, nur ein modriges Brunnenloch. Und jeglicher Kontakt zwischen den Dörfern ist verboten. Wer sich hinüberwagt zu den Nachbarn, wie neulich ein Fischer, der ein Boot auf dem Markt von Sittwe kaufen wollte, wird von buddhistischen Banden blutig geschlagen. Seitdem leben sie hier wie lebendig begraben.

co-sp-2018-018-0094-01-25805-bi.jpg


Soldaten im leeren Rückkehrerlager: »Wir machen eine Flurbereinigung«
"Es ist Apartheid", sagt Faizal, der kurz nach jener tödlichen Nacht vor sechs Jahren vom Militär abgeholt und mit Frau, Kindern und Schwiegereltern in ein Internierungslager umgesiedelt wurde. Dort lebt er mit mehreren Hundert Muslimen hinter Stacheldraht. Haust zu zehnt in einem 20-Quadratmeter-Zimmer, darf nicht arbeiten, kein Arzt behandelt ihn, kein Lehrer unterrichtet seinen achtjährigen Sohn.
Um der deutschen Journalistin sein Dorf zu zeigen, ist er frühmorgens aus dem Lager entkommen, mit jeder Stunde wächst die Gefahr, ertappt und mit dem Tod bedroht zu werden. Doch Faizal spricht ohne Furcht. "Für die Buddhisten in Rakhine sind wir Menschen zweiter Klasse, sie blicken schon seit Generationen auf uns herab, verweigern uns die Staatsbürgerschaft, nehmen uns ein Recht nach dem anderen, und wir bleiben unsichtbar."
Im August vergangenen Jahres, nachdem Rebellen der Rohingya-Miliz "Arsa" Polizisten angegriffen hatten und das Militär mit der Vertreibung begann, blieb es zwar ruhig im Dorf. "Aber die Ruhe täuscht", sagt Faizal, "sie töten auch hier." Die Rohingya in Myanmar, sie sterben stille Tode, ohne dass die Welt etwas davon mitbekommt. Wie etwa die 18-jährige Calmas: Sie war schwanger, das Kind lag falsch, kein Arzt kam, und so starben Mutter und Kind; vor drei Monaten erst sei das passiert, sagen die Männer.
"Wir leben hier seit vier Generationen", sagt Faizal. "Friedensnobelpreisträgerin Aung San Suu Kyi ist auch die Führerin meines Landes", sie müsse doch wissen, was es heiße, unter Hausarrest zu leben. "Sie saß ja selbst, 15 Jahre lang. Wie kann sie es zulassen, dass man uns tötet wie in Zeitlupe?"
Diese Wahrheit bleibt den zwölf Journalisten verborgen, die knapp hundert Kilometer weiter nördlich in Geländewagen über eine Schotterpiste holpern. Es ist heiß und stickig, bald beginnt die Regenzeit, Zyklone werden dann wohl für Chaos und Zerstörung sorgen, wie so oft. Aber noch machen Planierraupen riesige Areale platt, fressen sich gelbe Caterpillar-Bagger in den Dschungel aus Bananenstauden und weiß blühenden Frangipani, um hier das Fundament für ein modernes Myanmar zu ebnen, mit Schnellstraßen, Wirtschaftssonderzonen und boomender Tourismusindustrie.
Im Ort Maungdaw wartet der Direktor der Distriktverwaltung, ein schmaler Mann mit eingefrorenem Lächeln. Akribisch notieren seine Leute jede Frage und jede Antwort und filmen das, was sie eine Pressekonferenz nennen. "Wie kann es sein, dass wir seit zwei Tagen Hubschrauberlandeplätze sehen, aber kaum Häuser für Rohingya?", will der Kollege einer US-Nachrichtenagentur wissen. "Weil sich unsere Politiker, so oft es geht, über den Fortschritt informieren", so der Direktor, "deshalb werden die Landeplätze errichtet."
"Warum werden ganze Landstriche ausradiert, was planen Sie?", fragt eine Russin. "Wir machen eine Flurbereinigung, danach wird gebaut: Industriezonen, Infrastruktur, Hotels", sagt der Direktor.
"Oder sollen die Bulldozer Beweise vernichten?", hakt eine japanische Kollegin nach, "Beweise, die nahelegen, dass hier Massenmorde stattgefunden haben?" – "No, no, no", sagt der Direktor.
"Die Muslime in den Lagern sterben, weil Hilfsorganisationen nicht ungehindert eingreifen können", wirft eine Reporterin aus Singapur ein. "Davon kann keine Rede sein, prüfen Sie Ihre Quellen", kontert der Direktor und erhebt sich: "Noch Fragen?"
Eine halbe Stunde später hält der Konvoi im Dorf Inn Din. Ein einziges Mal haben sich die Reporter gegen die Offiziere durchgesetzt und diesen Halt ausbedungen. Inn Din ist berühmt, seit Journalisten der Nachrichtenagentur Reuters hier eine Massenerschießung aufgedeckt haben.
Drei Buddhisten warten vor einer Polizeistation, auch hier wurden wieder Menschen, wurden Wahrheiten bestellt, und das myanmarische Fernsehen filmt alles mit. Es habe einen Toten gegeben, sagen die Männer, ja, aber aufseiten der Buddhisten. Dem widerspricht die Recherche von Reuters. Der Artikel erschien im Februar und sorgte weltweit für Entrüstung, gezeigt wurden Fotos von zehn Rohingya-Männern, die auf Knien im Gras hocken, offenbar kurz bevor sie exekutiert werden.
Zugesteckt wurden Reuters die Fotos von einem Dorfältesten; in Lagern in Bangladesch konnten die Journalisten geflohene Angehörige ausfindig machen und die Vorkommnisse jenes Tages im September 2017 rekonstruieren. Vor allem konnten sie nachweisen, dass nicht nur Soldaten, sondern auch Zivilisten beim Morden mitwirkten. Das Militär geriet so sehr unter Druck, dass es eine Beteiligung zugab und Aufklärung versprach. Anfang April wurden sieben Soldaten zu je zehn Jahren Haft verurteilt.
Aber auch zwei der vier Reuters-Journalisten, die beiden Myanmaren Wa Lone und Kyaw Soe Oo, wurden im berüchtigten Insein-Gefängnis bei Rangun eingesperrt. Ihnen drohen 14 Jahre Haft wegen "illegaler Informationsbeschaffung".

co-sp-2018-018-0095-01-25805-bi.jpg


Stammesangehöriger, Journalisten: Bestellte Wahrheiten der Regierung
Mitten in Inn Din stehen jetzt die zwölf Vertreter der Weltpresse und suchen nach Spuren des Verbrechens. Vergleichen auf ihren Smartphones Satellitenbilder der Menschenrechtsorganisation Human Rights Watch mit dem, was sie hier sehen: Es fehlen Bambushütten, es fehlt ein kompletter Ortsteil, in dem die Rohingya lebten, 6000 Menschen vermutlich.
"Tot? Davon weiß ich nichts", sagt ein Buddhist, Wickelrock, wütendes Gesicht. "Alle geflohen", sagt er, "jetzt gibt es nur noch uns, rund tausend Buddhisten, ist auch besser so." Die Journalisten verlangen, das Grab der zehn getöteten Muslime zu sehen. Die Bewohner sagen, es gebe kein Grab. Die Journalisten eilen zum muslimischen Friedhof, finden kein frisches Grab, nur verbrannte Hütten und einen Berg leerer Whiskeyflaschen.
Der Wahrheit ist hier, wo das Verbrechen wohl geschah, nicht näherzukommen.
Mit einer Motor-Rikscha gelangt man zu den Buddhisten, die neben dem Dorf von Faizal leben, dem jungen Rohingya, der für das Treffen so viel riskiert. Auf den ersten Blick ähnelt es dem Dorf der Muslime: Bambushütten, Stelzenhäuser, Palmen. Nur ist dieses Dorf keine Insel, es gibt Strom und Wasser, Mofas flitzen umher, Frauen sitzen an Nähmaschinen, aus den DVD-Shops plärren chinesische Schnulzen.
Am Ende der Dorfstraße liegt ein buddhistisches Kloster. Dort wartet der Abt Tayzaniya im Schneidersitz, ein dicklicher Mann von 29 Jahren, kahl geschorener Kopf, die Zähne braun verfärbt vom vielen Kauen der Betelnüsse. Vor sechs Jahren lebte er noch nicht in diesem Kloster, war also nicht beteiligt am Überfall auf die Rohingya. Doch wer ihm zuhört, kann den Glauben an all die sanften Dalai-Lama-Weisheiten für immer verlieren.
Der Abt sagt, er sei ein glühender Verehrer des berühmtesten Mönchs von Myanmar, des antimuslimischen Hetzers Ashin Wirathu aus Mandalay. Man glaubt ihm sofort.
Tayzaniya spricht leise und langsam, dabei putzt er sich in aller Seelenruhe das rechte Ohr mit einem Wattestäbchen. Gelegentlich rotzt er in einen silbernen Spucknapf, der zu seinen Füßen steht.
"Die Muslime haben ihre Dörfer selbst abgefackelt", sagt der Abt, "damit die Welt mit ihnen Mitleid hat." Langes Schweigen, lautes Rotzen. Ist eine Art Versöhnung möglich zwischen Muslimen und Buddhisten, die früher doch jahrzehntelang Seite an Seite zusammenlebten? Der Abt muss nicht lange überlegen, er sagt: "Undenkbar! Dazu sind wir zu verschieden. Muslime töten Tiere mit ihren Händen. Wir Buddhisten tun nicht einmal einer Ameise etwas zuleide. Ein Muslim darf viele Frauen haben, sie vermehren sich wie Tiere, denn sie brauchen eine Menge Kinder, um uns zu unterwerfen. Das dürfen wir nicht zulassen!"
Ähnliche Bekundungen hört man überall in Rakhine, die Vorurteile sind massiv. In Sittwe etwa sagt ein Mathematiklehrer: "Vergewaltigungen, wir? Schauen Sie sich die muslimischen Frauen doch an, wie die aussehen, wie die riechen. Da wird doch keiner von uns Männern schwach!"
Es ist vor allem eines, was die Buddhisten nicht verstehen wollen: warum der Westen, der schließlich selbst von Islamisten bedroht werde, für die Muslime von Myanmar Partei ergreift. Die Furcht vor radikalen Muslimen, die aus Rakhine ein Kalifat machen wollen, treibt die Menschen hier um; sie glauben das ernsthaft.
Eine sichere Heimat für die Rohingya wird es in Myanmar so bald nicht geben, dazu sitzt der Hass zu tief. Dass viele Muslime zurückkehren werden, ist unwahrscheinlich. Bisher sind die meisten in Bangladesch untergekommen; doch auch Staaten wie Saudi-Arabien oder Pakistan werden künftig weitere Rohingya aufnehmen müssen – und zwar langfristig.
Faizal aus dem Dorf ohne Namen sagt, er warte nur noch auf den richtigen Augenblick, dann wolle auch er fliehen, mit Frau und Kindern, das Geld für die Schiffspassage nach Malaysia habe er fast zusammen. Dann hätten also Regierung und Militär, dann hätten die Buddhisten gewonnen? "Ja", sagt Faizal, "haben sie."
Er steht am Bootssteg, sagt, da sei nichts mehr zu machen, hebt die Hand zum Abschied und verschwindet in der Dämmerung.