-->

9 Mayıs 2018 Çarşamba

Federasyon olmadı özerklik verelim

Türkiye'de federasyon olmaz, onu unutun. Bildiğim federasyonların hepsinde alt birimler, egemen ya da egemenimsi devlet geçmişine sahip olan yerlerdir. Kadim zamandan kalma sınırları vardır. Töreleri, tarihleri vardır. Ortak devletin oluşum sürecinde egemenlikten belli tavizler verip bir orta noktada buluşmuşlardır. Merkezi devlet idari kararla bunları kaldıramaz, sınırlarını değiştiremez. İdari kararla egemenlik (hatta yarı-egemenlik) tesis edilmez. İdari kararla özerk birim yaratan, idari kararla özerkliği geri alabilir ya da kuşa çevirebilir. Ona federasyon denmez, hormonlu vilayet denir.
Almanya ve Hollanda, başka koşulların ürünü olan İsviçre, öbür tarafta Hindistan, eskiden bölük pörçük yerler iken yapıştırma yoluyla devlet oldular; o süreçte bazı egemenlik unsurlarını yerel birimlere bırakmayı tercih ettiler veya bırakmak zorunda kaldılar. [Almanya’da asıl gerekçe aşırı güçlenmiş olan Prusya’yı parçalamaktı; bir de, birliğe gönülsüz katılan Bavyera’yı memnun etmek.]
ABD, Kanada ve Avustralya’da İngiliz kolonyal hukukunun garabetleri rol oynadı. Britanya’nın denizaşırı yerleşkeleri merkezin idari sistemi dışında, yarı-müstakil birimler olarak örgütlenmişti. Bağımsızlık ilan edilince ayrı kimliklerinden feragat etmek istemediler. ABD’nin eyalet sistemini tanımlayan, ilk 13 eyaletin normlarıdır. Sonraki eyaletler idari kararla kurulsa da ilk 13’ünün anayasal geleneğini sürdürdüler.
Latin Amerika’da merkezi devletlerin gücü (parası, kadrosu, ordusu, ulaşım olanakları) yoktu. O yüzden taşrayı fiilen başına buyruk bıraktılar. Sonradan kontrol altına almaya teşebbüs edince çoğunda iç savaş çıktı: bkz. Meksika (defalarca), Büyük Kolombiya, Küçük Kolombiya (defalarca), Venezuela, Brezilya, Uruguay. Tatlıya bağlayabilen bağladı, adına federasyon dediler.
Sovyetler’de ve onun cüzü olan Rusya’da da federasyon, iç savaşın ürünüdür. Stalin’in dahiyane buluşuyla tüm Sovyet “halklarına” sonsuz idari bağımsızlık bağışlandı, ama gerçek güç, tümüyle merkeziyetçi yapıda bir anayasa-dışı organa, SBKP’ye verildi. Komünizmin çöküşünden sonra Rusya’da durum tam nedir bilmiyorum, ama SBKP’nin yerini eşit derecede merkeziyetçi bir de fakto yapılanmanın alması kaçınılmazdı; aldı gözüküyor.
Ders 1: Devletler egemenliği kolay kolay kimseyle paylaşmazlar. Paylaşıyorlarsa ya kuruluş koşulları onu gerektirmiştir (İsviçre, ABD), ya da silah zoruyla mecbur edilmişlerdir (Meksika, SSCB).
*
Belli devlet yetkilerinin özel niteliğe sahip bölgelere devredilmesi, yani devolüsyon, ayrı bir şey. İdari bir pragmatizmden söz ediyoruz. Bugün ihtiyaç vardır devredilir; yarın ihtiyaç kalkar geri alınır.
Birleşik Krallık’ı sayma, hiçbir yere benzemez acayip bir model. Oradan aldıkları ilhamla önce İspanya’da, peşinden İtalya ve Fransa’da uyguladılar. Portekiz’de (Azor Adaları), Danimarka’da (Grönland, Faroer Adaları), Filipinlerde (Mindanao Müslüman bölgesi) de emsalleri varmış.
Temel hadise, farklı dili veya kültürü olan bölgelerde o dil veya kültüre hayat alanı yaratmak. Mesela Fransa’da Bretonca veya Korsikaca okullar açmak, o dilde yayınları ve kültürel etkinlikleri kamu fonlarıyla desteklemek, devlet dairelerinde ve yerel meclislerde o dili konuşanlara istihdam yaratmak. Pratik ve insanları memnun eden bir yöntemdir. Güvenlik riski sıfırdır. Türkiye’de uygulanmaması için, devlet idaresinin geleneksel bönlüğü dışında, mantıklı bir sebep görünmüyor.
İlk başta sadece dil/kültür alanları için tasarlanmış bir modeldi, sonra ülke içindeki az gelişmiş bölgelere fon aktarmak için aynı model kullanıldı. İtalya’da mesela Sicilya’nın özel statüsü yanılmıyorsam bu gerekçeye dayanıyor, birtakım vergi ve yatırım kolaylıkları uygulanıyor. Bu da mantıklı bir şey. Türkiye’de çeşitli formlarda denendi, pratikte pek işe yaramadıysa da ileride yarayabilir.
İspanya zaman içinde daha ilginç denemelere girişti, özerk bölgelerin her birinin farklı idari ayrıcalıklar edinmesine izin verdi. Örneğin Bask ve Navarra bölgelerinin mali özerkliği (yani bütün dolaysız vergileri toplama ve dilediğince harcama yetkisi) ve bağımsız polis teşkilatları var, diğer bölgelerin yok. İtalya’da Almanca konuşan nüfusun yaşadığı Trentino ve Yukarı Adige bölgesi, dilerse referandumla İtalya’dan ayrılma hakkına sahip. İskoçya’nın ayrı parlamentosu, İngiltere pound’una eşdeğer ayrı para basan merkez bankası var. Bizim oğlanın dediğine göre milli eğitim politikaları da komple farklıymış.
*
Türkiye’de olur mu? Aklın hüküm sürdüğü bir ülke olsa, en azından dil/kültür alanında olması gereken buydu. Akla ilk gelen bölgenin yanında Dersim ikincisi mi olur? Lazistan gerekir mi? “Biz de isterük” diye ayaklanacak olan diğerleri (Samandağı Alevileri, Borçka Gürcüleri, Pınarbaşı Çerkesleri...) için birtakım yasal düzenlemelerle mikro-özerklik alanları yaratılabilir mi? Konuşulacak şeylerdir, çözümleri bulunur.
İki tanesi zor aşılır, üçüncüsü aşılamaz üç engel var lakin.
Birincisi, Kürdistan fazla büyük. Türkiye’nin nüfusu en hızlı artan 13 ila 15 ilini kapsayacak bir özerk otoritenin bütçesi ve kadrosu, TC yönetiminin hantal metotlarıyla başa çıkamayacağı kadar ciddi bir iktidar odağına dönüşme potansiyeline sahiptir. Korkarlar. Kim olsa korkar.
İkincisi sınırlar belli değil. Ortada tanımlanmış ya da kolayca tanımlanabilecek bir siyasi birim yok. Kars’ta, Erzurum’da, Bingöl’de, Elazığ’da, Adıyaman’da, Gaziantep’te sınırı nasıl çizersen çiz, kan gövdeyi götürecektir.
Üçüncüsü Türk devletinin tarihi hafızasıdır. Onu aşmaya ben imkan göremiyorum.
Türkiye bölgesel özerklik fikriyle yeni tanışmadı. Eflak ve Boğdan vardı. Peşinden Mısır, Samos, Cebeli Lübnan, Küveyt, Girit, Batı Rumeli. Hepsinin akıbeti baştan belliydi. Eflak ile Boğdan’ı saymazsan, özerklik statüsünün ilanıyla son Türk garnizonunun kapı dışarı edilmesi arasında geçen süre ortalama otuz kırk yıldır. Bu geçmişin anılarını genlerinde taşıyan TC devleti, sizce, üç memurla beş öğretmenin Kürtçe konuşmasını sineye çekmek seviyesinde dahi olsa, siyasi özerkliğe geçit verir mi?
*
Bu mevzular 2009’dan 2013’e dek, belki daha da önce, konuşuldu, tartışıldı, rasyonel bir çözümün eşiğine dek gelindi. O noktada Türk devletinin hafızasının bekçileri devreye girdiler, “ne mozayiği ulan”[1] diye kükreyerek duruma el koydular, masayı devirdiler. O zamana dek (gönülsüzce) çözümün ebesi rolünü oynayan Cumhurbaşkanını, iki tokatta[2] hizaya getirdiler. Belki de kendi mantıklarınca haklıydılar, kim bilir? Olmayacak duaya amin demenin bedeli ağır.
Bu saatten sonra çözüm yolu var mıdır? Belki vardır, ben göremiyorum.
Bu aşamaya gelmiş evlilikler, benim bildiğim, ya boşanmayla biter, ya da – Allah göstermesin – cinayetle.




[1] Alparslan Türkeş’in, yanılmıyorsam 1991 tarihli veciz deyimidir. http://www.ilkehaber.com/haber/mhpnin-gazetesinden-sahine-ne-mozaigi-ulan-25782.htm
[2] Mayıs 2013, Aralık 2013.

19 yorum:

  1. Hepsi cok tutarli aciklamalar Sevan'im aklina saglik. Yine de siyaset tarihinde olmazlari olduran durumlari hayal etmeyi kokten kesmemek gerek.
    Bir de su turkuyu diline tak bugun olsun: " PINARBASI ben olaydim yar yar yar aman/ bulanirsam bulanayim..."

    YanıtlaSil
  2. Recep Altinkaya10 Mayıs 2018 01:57

    ilk paragrafı okuduktan sonra içim acıyarak beylikler dönemi haritasına baktım.
    http://f.eba.gov.tr/tarih_atlasi-I/1950/Web9/images/1.jpg

    YanıtlaSil
  3. Sovyetler Birliği'nde Sovyet Cumhuriyetleri fikrinin arkasındaki isim Leon Troçki'dir. İlk başta bu fikre şedid karşı olan Lenin'e kabul ettirmiştir. Evvela Ukrayna ve Belarus, sonrs diğer cumhuriyetler Rusya'dan kopartılıp arfindan tekrar SCB çatısı altında tevhid edilir. Trotsky bunu (bilhassa Ukrayna için) Rus şovenizmini kırmak maksadıyla tasarladığını yazılarında anlatmıştır. Tabii bu yapılırken etnik sınırlar mahsus gözardı edildiğinden zamanla saatli bombaya dönüşmüş. Ukrayna halkının etnik Rus olan 40%'ı SSCB çökünce Ukrayna içinde kaldı ve bugün artık ayrılmak istiyorlar, faşizan Ukrayna milliyetçiliği güdümündeki Ukrayna devletiyse, onların kültürel haklarını baskılıyor ve bölgelere otonomi vermemek için ayak sürüyor. Amerika da eski Soğuk Savaş Rusofobik refleksleriyle faşizan Ukrayna devletini desteklemek suretiyle Rusya'ya karşı savaş açmış durumda.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. AB'ye katılmak isteyen Ukrayna faşizan ama onlara geçit vermeyen Putin ileri demokrat değil mi?

      Sil
    2. Ukrayna'nın AB'ye katılmak istediği yok. AB'nin de Ukrayna'yı almaya niyeti yok, aynen Türkiye gibi. Ukrayna'yı da karıştıran, yalnız 3 sene evvel seçilmiş meşru başkanını sözde devrimle imha ettiren Moskova değil, Washington. Esas niyet de Ukrayna'yı AB'ye değil NATO'ya sokmak. Ayrıca yalnız Putin değil, Rusya'nın başında her kim olursa olsun, isterse Gorbaçov olsun, Ukrayna'nın NATO'ya sokulması tehlikesi karşısında izleyeceği politika, birebir aynıdır. Putin giderse yerini alacak kişi Rusya'nın dış politikasını kendi keyfine değiştiremez, Rusya'nın TC'nden farkı budur. Ki zannedersem Putin'in "ileri demokrasi(!)" iddiası da yok, Erdoğan gibi düşünmek hata olur.

      Sil
    3. Ukrayna'nın rus emperyalizmine karşı direnme sloganı bile euromeidan aha şu:https://webcache.googleusercontent.com/search?q=cache:5fNdLw44_FkJ:https://en.wikipedia.org/wiki/Euromaidan+&cd=5&hl=tr&ct=clnk&gl=tr.

      Nato'ya tabiki Ukrayna'nın girmesi şart, ruslardan korunmak isteyen pek çok ülke gibi. Putin Erdo'nun idolüdür pek çok taktiği ondan esinlenmiştir. Ukrayna'ya yerleştirilen ruslar kürtlerle kıyaslanamaz. Kürtler Anadolu'nun otokton halkıdır. Ruslar ise Deşt-i Kıpçak'a soykırım uygulayarak yerleştiler.

      Sil
  4. "Bu mevzular 2009’dan 2013’e dek, belki daha da önce, konuşuldu, tartışıldı, rasyonel bir çözümün eşiğine dek gelindi. O noktada Türk devletinin hafızasının bekçileri devreye girdiler, “ne mozayiği ulan” diye kükreyerek duruma el koydular, masayı devirdiler."

    - Bu cümleniz toptancı bir yargıyı ve komplo teorisini barındırıyor halbuki sürecin nasıl gittiği çok açık. Ben madde madde kısaca açıklamak istiyorum.

    1 - Çözüm süreci ile alakalı Oslo görüşmeleri başladığında bunu Gülen ve çetesi "sızdırdı." (doğrudur, yanlıştır vs.) PKK kanadı bizden sızdıran olmadı dedi, MİT Başkanı Hakan Fidan şok oldu. Sonra Derya Sazak Milliyet'te İmralı Zabıtları adıyla haber yaptı, buna Erdoğan müdahale etti, ben ne yapmaya çalışıyorum o ne yapıyor diyerek Erdoğan Demirören'i fırçaladı, Erdoğan Demirören ağladı. Bunları nereden mi biliyoruz ? Telefon görüşmelerini de yine Gülen ve Çetesi sızdırdı.

    2 - Buraya kadar geldik devam edelim. 17-25 Aralık'ta Gülen ve çetesi deviremedi, Erdoğan direkten döndü bunun üzerine Gülen ve çetesi cephe savaşı yürütmeye karar verdi ve amansız propopaganda faaliyeti başladı.

    Bu propoganda faaliyetlerinden birisi Youtube'da AKPKK adlı hesap, burada AKP'nin ve Erdoğan'ın ülkeyi bölmek istediği, bu yüzden PKK ile işbirliği yaptığı konsepti üzerinden onlarca video ve telefon konuşması yayınlandı. Bugün dahi açık olması lazım isterseniz "Samos'tan" izleyebilirsiinz.

    Üstüne Emre Uslu ve Tuncay Opçin - Oguz Hakan Göktürk mahlasıyla Irkçı bir kitap kaleme aldılar Erdoğan ve ona yakın olan herkes ile beraber Cemaate karşı olan herkesi "Ermeni, Pakraduni, Yahudi" vs. ilan ettiler.

    Bunu kimin yazdığını ve hükumet kanadının ne tepki verdiği ise bende şimdilik gizli kalsın.

    3 - Bu hususlardan sonra kırıklı - çıkıklı görüşmeler devam etti.Erdoğan silah bırakmayı şart koştu, meclisten Suriye tezkeresi geçti, ancak Irak'ta PKK, Suriye'de YPG Işid ile savaştığı için bunu kendilerine yapılan bir hamle olarak algıladılar. İşler çatırdadı ama devam etti, kırıklı -çıkıklı görüşmeler devam etti.

    4- En son 2015 yılında herşey üst üste bindi. Bir taraftan İç Güvenlik Pakedi diğer taraftan Silah bırakmayacağız çıkışları, beri taraftan Dolmabahçe mutabakatına Erdoğan'ın itirazı derken. Demirtaş'ın Seni Başkan yaptırmayacağız kampanyası ve 7 Haziran'da HDP'nin Barajı geçmesi meclis aritmetiğinin Erdoğan'ın aleyine gelişmesi sonrası Erdoğan sert açıkmalarda bulundu ve milliyetçi retoriğe önem verdi. 22 Temmuz'da Ceylanpınar'da iki polisin öldürülmesi ilede fiili olarak çözüm süreci bitti.

    Tabii Erdoğan bir taraftan MHP'ye kayan oyları geri almak istedi diğer taraftan Kürtlerin hepsini kaybetmek istemedi çünkü AKP kritik eşikteydi. Hatta Bahçeli "Ver Bilal'i Al Başkanlığı" diyerek Erdoğan'ın damarına basmayı ihmal etmedi.

    Burada açıklamaları var;

    https://www.dailymotion.com/video/x329ew9

    Bu süreçte AKP'nin kamuya açık olmayan Kürtler ve Milliyetçi seçmen üzerine onlarca anket yaptırdığını belirtmem gerek.

    Neyse uzun lafın kısası hocam işler sizin dediğiniz gibi değil.

    Bu ülkede en gizli el en son dönem tüm devlet kadrolarına sızmış ve onu menfaati için kullanan Gülen ve çetesidir. Çözüm sürecine en çok "sabotaj" yapan grupta Gülencilerdir.

    Çözüm süreci olacaksa artık bu şeffaf olmalı, kamuoyu ile paylaşılmalı diye düşünüyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. TC devletinin resmi kayıtlarında Çözüm Süreci'nin tek bir kelimesi bile geçmez. MİT müsteşarı başbakanlığa bağlı bir memurdur. Hiçbir görüşme yetkisi yoktur. Çözüm Süreci'nin başlayabilmesi için PKK'nin BM'de bir sandalyesi ve diplomatik temsilciliğinin bulunması gerekir. Ancak ondan sonra, TBMM'nin saptayacağı bir temsilci ile çözüm süreci vs başlayabilir. Hiçbir ciddiyeti olmayan, sadece AKP hükümetinin başarıyla yönettiği bir oyalama taktiğinden başka bir şey değildi ve başardı da.

      Sil
    2. BM'de bir sandalye ve diplomatik temsilciliğinin bulunması ? Ulus-devletlerin temsil edildiği legal organizasyon nasıl illegal örgüte sandalye veriyor ? Baya ulus-devlet gibi PKK oturacak ? Böyle saçma şey olur mu ? BM anca ara bulucu olur, FARC anlaşmasında olduğu gibi silahların toplanmasında gözlemci olur vs.

      Ayrıca ortada "oyalama taktiği" diye bir şey yok. Oslo'da yetkililer görüşmüş, laf ağızdan çıkmış, gazete yazıları başlamış, Habur'dan girişler yapılmış, operasyonlara ara verilmiş,Nevruz'da bildiriler okunmuş ve buna rağmen oyalama. Bu kadar alengirli oyalama olur mu ?

      Burada hem Türkiye içi dengeler hem Suriye ve Irak'ta yaşanan gelişmeler etkili oldu. Hepsinin az çok dökümü de var. Herkes birbirini faş ettiği için tonla evrak şeffaflaştı, bu hakikati arayan insanlar için çok önemli oldu.

      Bizde temel sıkıntı şu herkes kendini dev aynasında görüyor halbuki hepimiz cüceyiz, bunu kabul ederek başlayalım.

      Sil
    3. Kusura bakmayın ama sizin kafanızın basmadığı ya da görmezden geldiği bir şeyi burada vurgulamak isterim ki FARC bir gerilla örgütüdür. PKK ise bir terorist örgüttür. FARC bir köylü hareketidir, PKK ise ayrılıkçı bir harekettir; BM üyesi bir ülkenin toprakları üzerinde yeni bir ülke kurmak gibi bir amacı vardır. FARC Kolombiya devletiyle görüşmelerine 2012 yılında Havana'da başlamıştır. Tarafları belli, ciddiyeti olan, hiçbir gizliliği olmayan diplomatik bir görüşmedir. Oslo Süreci dediğiniz sürecin diplomatik hiçbir ciddiyeti yoktur. Ha, Doğu Timor'un Endonezya'dan ayrılması gibi bir süreçten bahsediyorsanız o başka. Ama burada da Nişanyan'ın işaret ettiği yere geliyorsunuz. Doğu Timor bir Portekiz sömürgesi. Coğrafi sınırları belli. Kürdistan dediğiniz coğrafya tamamen iddialara dayanan, hiçbir ciddiyeti olmayan bir coğrafya. Ayrıca Oslo'da yapıldığı iddia edilen görüşmede hiçbir "yetkili" bulunmamaktadır. Hakan Fidan bir başbakanlık memurudur. İstihbarat toplamak ve analiz yapmaktan başka hiçbir yetkisi yoktur. Sadece yaptığı analizleri antetsiz bir kâğıt üzerinde başbakana verir. FARC, Sendero Luminoso ya da Filipinler'deki NPA gibi gerilla örgütlerinin amacı ülke iktidarını ele geçirmek, yani Marksist anlamda bir devrim yapmaktır. PKK'nin amacı Türkiye'den toprak koparmak ya da belli bir toprak parçası üzerinde öyle ya da böyle bir egemenlik kurmaktır. PKK'yı Sri Lanka'nın kuzeyinde toprak talebi olan Tamil Kaplanları ile bile mukayese edemezsiniz. 2002 yılındaki İskandinav ülkelerinin gözlemciliği (Sri Lanka Monitoring Mission) ile "Oslo Süreci"ni yan yana getirin bakalım. Kısaca, FARC Kolombiya hükümeti ile masaya Self Determinasyon talebiyle oturmadı. Oslo Süreci "uti posidetis juris" prensibi dışında kalan, tipik bir manipülasyon örneğidir.

      Sil
  5. hocam özerk kürdistan'ın türkiye'yi korkutacak güç odağı olması hayal değil mi? ya da wishful thinking mi desem :)
    sonuçta o büyüklükte bir yapı kurulsa bile landlocked bir federasyon olacak. yüksek bi genç nüfusa sahip olacak lakin eğitemediğin genç nüfus başa beladır.kürdistan coğrafyasında hangi endüstri altyapısı var? yunanistanda da sanayi pek yok lakin müthiş bir turizm potansiyeli ve arkalarında dev gibi AB var.kürtlerde uluslaşma sürecinin hızlandığı kesin ancak hala feodalitenin tasfiye edilemediği bir bölge. petrolleri var ancak pazarlanması ve taşınmasında sıkıntılar var. üstelik fosil yakıtların geleceği pek parlak değil(devrim yine amerika'dan geliyor)
    tabii ki öyle bir özerk yapıyı Ankara istemez. çünkü egemenliğinden taviz vermek ve arap-iran coğrafyasıyla arasındaki stratejik bir bölgeyi feda etmek demektir bu.

    YanıtlaSil
  6. acaba bilinir mi ki kürdistan'ı bir tepside osmanlı padişahlarından yavuz'a idris-i bitlisi teslim etmiştir. çaldıran savaşı'yla beraber, safevi'ye yanaşmayan sünni kürtleri idris adlı bu babo, yem olsun diye öne atmıştır. tarihte biat eden kürtleri yargılamayanlar bugün kürdistan'ın verilmesini bekliyorlar. ne tuhaf. oysa kürdistan'ın özerk veya bağımsız bir biçimde verilmemesi beklenmemeli, alınmalıdır. cezayir gibi. çünkü hakkıdır ve kendi topraklarıdır kürtlerin. çözümü hep türklerden beklemek yerine bir de bu açıdan bakmak gerekir.

    YanıtlaSil
  7. Adem-i merkeziyetçilik üzerine prens Sabahattin ve hatta ondan bayağı evvel Tanzimat'tan beri Türkiye'de çok kafa patlatılıyor lakin netice hep aynı.  Merhum Çetin Altan da pek çok yazısında buna parmak basmış. Biraz alıntılıyorum, ancak hepsi okunmalı, linkleri aşağıda.

        ...Yıl 1946... Ankara’da hem Hukuk Fakültesi’ne girmiş, hem de Ulus gazetesinde çalışmaya başlamışım. Sanırım bir pazar akşamı... Pek kimse yok gazetede.
    Başbakan Şükrü Saraçoğlu, gazeteden birini istemiş Anadolu Kulübü'ne.

    Bana, - "Gazetede kimse yok, sen git" dediler.

     Sınava girecekmiş gibi kalbim güm güm. İlk kez, bire bir konuşacağım bir başbakanla...

     Bir masada Şükrü Saraçoğlu ve Akşam gazetesinin sahip-başyazarı Necmettin Sadak baş başa oturuyorlar.

    Önüm ilikli, süklüm püklüm masaya doğru yürüdüm. Saraçoğlu:

    - "Gel bakalım delikanlı, otur şuraya "dedi.

    Masanın yanındaki bir iskemleye iliştim. Şükrü Saraçoğlu ile Necmettin Sadak, Kürt Meselesini konuşuyorlardı.
    Necmettin Sadak:

    - "Biraz yatırım yapmak lazım oralara" diyordu.

    Şükrü Saraçoğlu da şöyle diyordu:

         - "Şeyh Sait isyanı bastırılalı kaç yıl oldu şurada. İleride ne olacağı belli olmayan yerlere, neden yatırım yapalım ki?"

         1967’de Doğu Beyazıt’ta, İshak Paşa Kalesi’nin yanındaki dağ köylerinin yıkıntılarını görmüştüm. Köylülerin evleri yıkılmış ve kendileri aşağıya inmeye zorlanmıştı....


    hâlâ bir körebe oyunu

    dün'den ve yarın'dan kopuk yaşayan gençler

    YanıtlaSil
  8. Anadoluculuk iyiymiş aslında.

    Bir ülkenin ve toplumun hikayesi olarak Türkçülük'ten ya da İslamcılık'tan daha cazip, sahici ve kapsayıcı. Hem bir kimlik veriyor, hem aidiyet duygusunu tatmin ediyor, hem de geleceğe ilişkin motive ediyor.

    "Buralaa niye senin?" sorusuna "fethettik de ondan" gibi eğreti ve huzursuz bir cevaptan çok daha sağlam bir cevap sağlıyor. (Zaten fethettiğimiz için değil, uluslararası dengeler ve genel kabul sayesinde burası bizim. Öyle askeri, teknolojik, ekonomik bir gücümüz yok)

    Hadi 19. yy'da dincilik, 20.yy'ın ilk yarısında ırkçı milliyetçilik geçer akçe imiş. Hikayeler bunlar üzerine kurulmuş. Ama artık çözdüğünden daha fazla soruna sebep oluyorsa, bu hikayelerde inat etmenin mantığı nedir? Üstelik gerçeğe de uymuyor ne Türkçülük ne de İslamcılık.

    Anadoluculuk'a bir daha bakmalı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Anadoluculuk yaklaşımının, yaşam alanlarını Kürdistan olarak ifade eden ve bu bölge üzerindeki varlıklarını tarihi çarpıtarak 5000 yıllık bir geçmişe dayayayıp kendi tarihi öykülerini inşa edip siyasi açıdan da en azından özerklik elde etme yönünde çabaları olan Kürtler açısından geçerliliği ve bağlayıcılığı olmaz. Kürtler için bağlayıcılığı olmadıktan sonra da uygulamanın bir anlamı yok zaten. Aynen zamanında Osmanlının uygulamaya çalıştığı Osmanlıcılık anlayışı gibi beyhude bir girişim olur.

      Sil
    2. Anadoluculuk neresinden tutsan elinde kalacak bir görüş. Birincisi neden "Anadolu". Yunan'ın dilinde "doğu" demek olan bir sözcüğü neden kullanalım? Oldu olacak en eski adıyla anıp "Hatti" diyelim ülkeye :)

      İkincisi "Anadolu" yani "Anatolia", Trakya'yı ve Fırat'ın doğusunu "kapsamaz", bu açıdan da yetersiz bir adlandırma olur.

      Üçüncüsü, hadi tüm bunları es geçip yine de "Anadoluluyuz" dedik, konuştuğumuz dile ne diyeceğiz? "Anadoluca" mı? Hadi onu da dedik, tıpkı Azerbaycanlıların dillerine resmî olarak "Azerbaycanca" demeleri gibi, biz de dilimize teritoryal bir ad verdik diyelim. Yine, "Anadoluca" < "Turkic Language Family"nin üyesi olan bir dil olmaya devam edecek, tıpkı "Azerbaycanca" gibi, adından başka değişen bir şey olmayacak.

      Özetle, "Anadoluluyuz" desek hiç bir şey değişmez. Bu kez yine Kürtler çıkıp, "Biz Anadolulu değiliz, zaten Anadolu Fırat'ta biter, biz Kürt'üz, Kürdistan isterük" diyecekler.

      İslamcılar da birden bire İslamcılığı bırakıp Halikarnas Balıkçısı gibi "Mavi Anadolucu" olup rakı-balık romantizmi yapmaya başlamayacaklar Anadoluculuk olunca :)

      Sil
    3. @Oğuz

      Anadolulu kimliğinde dediğiniz gibi problemler var. Ama bugün kullandığımız Türk etnik kimliğinde de problemler var. Bugün etnik olarak Türk derken kastedilen Anadolu, Balkanlar ve civarlarının Türkleri ya da Türki dilli Müslüman kökenlileri teknik olarak. Ama böyle dar anlamda bir Türk kimliği tanımlanınca diğer Türki dilli halklardan insanlar siz Türk kimliğini niye tekelinize alıyorsunuz derlerse (ki diyenler var) onlara diyecek sözümüz var mı? Zaten o halkların bugün Türk kimliğine mesafe koymalarının temel sebeplerinden biri Türk kimliğinin burada tekele alınmış olması. Selçuklu, beylikler ve Osmanlı devrinde bu coğrafyadaki Türkler ya da Türki dilli Müslümanlar için kullanılan lokal bir kimlik vardı halihazırda: Rumi ya da Rumlu. Burada kullanılan Rum Anadolu ve Balkanlar ve civarını içeren coğrafi ad, etnik ya da dini manası yok. Azerbaycanlıdaki Azerbaycan nasıl coğrafi ise Rumi/Rumludaki Rum da öyle. Ülke adı da Rum olurdu (İngilizcede de Rum) bölge adından hareketle, dile de Rumluca ya da Rum Türkçesi denirdi (İngilizcede Rumi ya da Rumi Turkish), dileyen kendine Rumlu (İngilizcede Rumi), dileyen de Rum Türkü (İngilizcede Rumi Turk) derdi Azerbaycan'da Azerbaycanlı ve Azerbaycan Türkünün her ikisinin de kullanıldığı gibi. Böylelikle bütün Türki dilli halklar Türk kimliği üzerinde eşit miktarda tasarruf imkanına sahip olurdu, Türk Slav ve Arap gibi tamamen pan-etnik bir kimlik olarak kalırdı ve Türkçede Türk-Türki, İngilizcede Turkish-Turkic ayrımına gerek kalmazdı.

      Sil
  9. Sevan'a kurtarma sınavı
    Paşam'a biat et, 40 gün sosyal medya sayfanlarını Atatürk ve Anıtkabir fotoğrafaları ile donat.
    Beğenirsek affedebiliriz yoksaaaa,
    Ölene kadar mokoko...

    YanıtlaSil

  10. Bilmiyorum farkında mısın ama, Türk Garnizonları o ‘kapı dışarı edildikleri’ yerlere sırasıyla geri dönüyor aslanım. Kıbrıs’a 1974’te döndüler. Günümüzde Halep ve Musul vilâyetlerine (sadece askeri değil, idari ve iktisadi anlamda da) dönmüş durumdalar. Bosna Hersek, Kosova ve Arnavutluk’ta toplam bin, Azerbaycan’da da yüz Türk askeri var. Katar ve Somali’de bölgenin en büyük askeri üsleri Türkiye’ye ait. Afganistan’ın güvenliğini 2000 kişilik Türk Görev Gücü sağlıyor ve son olarak Sudan’a bağlı Sewakin adasında Afrika’nın en büyük deniz üssü kuruluyor. Oysa yanlış tercihleri nedeniyle ‘kapı dışarı edilen’ Rum ve Ermeniler bir daha asla vatanlarına geri dönemediler. Tıpkı senin dönemeyecek olman gibi. Özetle Kürtlere özerklik mevzuunun bu Eflak&Boğdan masallarıyla uzaktan yakından bir ilgisi yok. Kürtlere özerklik falan verilmeyecek. Zira özerklik ve benzeri şeyler verilmez, alınır. Tabii almak isteyenin gücü yetiyorsa.

    YanıtlaSil