-->

15 Ağustos 2018 Çarşamba

Türkiye neden battı?


Brezilya taşrasında haldır haldır araba sürerken bir kasaba: Comendador Levy Gasparian. Durmadık, devam ettik, ama sonradan aklıma takıldı. Kimmiş acaba?
Gasparian kardeşler 1897’de Sao Paulo’da bir manifatura mağazası açmışlar. Şüphe yok, 1895’te Abdülhamit kıyımından kaçan on binlerden ikisi olmalı. Nereli olduklarını bulamadım; ama o dönemde gidenlerin çoğu gibi Adanalı, Kayserili, Sivaslı olsa şaşırmayız. Oğul Levy, aslı Levon olsa gerek, 1895’te doğmuş. Armen’le evlenmiş. Comendador (“kumandan”) unvanını nasıl edinmiş bilgi yok: ikinci kuşak Ermeni’nin askerlik kariyeri yapması pek duyulmuş şey değil.
Comendador Levy Gasparian
1950’lerin başında (demek ki elli yaşını aşmış iken), Rio de Janeiro eyaletinin Três Rios bölgesinde, evvelce birtakım bıçkı tesisleri bulunduğu için Serranias (“Bıçkılar”) adıyla anılan yere dokuma fabrikası kurmuş. Bununla yetinmemiş, belediyenin resmi sitesine göre “büyük bir vizyonla” yörede gayrımenkuller toplayıp çalışanları için evler, apartmanlar, okullar, sinema ve kültür merkezi inşa ettirmiş. 1400 kişi çalıştırmış. “Alçak gönüllü, insancıl, neşeli” bir adammış. Kapısı her zaman herkese açıkmış. Papyon kravat takarmış. Çalışanları için her vesileyle, “hatta vesile bile olmadan” churrasco (barbekü) partileri verirmiş. Bir keresinde Rio de Janeiro’nun meşhur samba okullarından Mangueira’yı partiye getirmiş; sanırım bu olay kasaba tarihinde bir efsane olarak anlatılıyor. Kurduğu Cotonificio Gasparian futbol takımı beş defa Três Rios bölge şampiyonu olmuş. Gençleri kamu hizmetine girmeye teşvik etmiş. Yetiştirdiklerinden biri şimdi filan yerin valisi, diğeri falan yerin belediye başkanı olmuş.
1972’de Rio’da vefat ettiğinde cenazesine kalabalıklar katılmış. Kurduğu yerleşim 1991’de belediye statüsüne kavuşunca oy birliğiyle Kumandanın adını vermişler.
*
İra ile taktık kafamıza, sülalesini izlemeye giriştik. Bir başka Levy Gasparian Face’te bulundu, torunu olmalı. Sao Paulo’da doğmuş, Lizbon’a taşınmış, DJ, işyerleri için müzik düzeni kuran firması var, “Brezilya müziğini ve yaşam tarzını” pazarlıyor. Çok modern, ekonomik sıkıntı tanımadığı belli, biraz playboy. Eşi İtalyan kökenli, galiba annesi de öyle. Sayfasında Ermenilikle ilgili bir iz yok, ama Gasparian soyadlı yirmi akrabası listede. Kardeşler, yeğenler, kuzenler, Kumandan Paşanın sülalesi.
Onları inceledik. Arkadaş listeleriyle beraber belki üç dört bin kişi, modern Brezilya elit kültürünün adeta aile fotoğrafı. Hepsi son derce şık ve güler yüzlü. Yayıncı, sanatçı, akademisyen, uluslararası ifade özgürlüğü konferansı yöneticisi, doğa aktivisti, modern mimari meraklısı, rallici, yönetici, ABD’de okul, Hollanda’da konser, vb. Olağanüstü kozmopolit; eşler Alman, Japon, İspanyol, Lübnan asıllı. Ama ilaç için listelerde tek zenci yok (oysa Brezilya nüfusunun neredeyse yarısı kara veya kara melezi). Tek bir tane kavgalı, polemikli, hakaretli paylaşım yok. Çoğu siyasete değinmemiş, ama değinenlerin hepsi Partido Novo yandaşı: ilerici, çağdaş, hafif sol tınılı liberal parti.
Toplam otuz Gasparian arasında Ermenice bildiğini belirten yok. “Ermeni” konularına ucundan dahi değinen yok. Kusursuz bir asimilasyon örneği sanırım. Buna karşılık Brezilya’nın ve dünyanın dört yanına dağılsalar da klan dayanışması tükenmemiş görünüyor; sık sık layklaşıp haberleşiyorlar.

Düşünüyoruz: Türkiye kültüründeki o çirkef damarın kışkırttığı tepki olmasa benim bugün Ermenilikle ne bağım kalmış olurdu? Kimin kalmış olurdu?
*

Arayınca bulunuyor. Harputluymuşlar, yani Elazığ. İki kardeş bir müddet Brezilya'ya çalışmaya gitmişler. 1894'te Harput'a dönmüşler. 1895'te Harput katliamlarından canlarını kurtarıp ailece Sao Paulo'ya taşınmışlar. https://tamarnajarian.wordpress.com/.../armenians-in-brazil/
Kumandanın kardeşi olan Gaspar Gasparian (1899-1966) dünyaca ünlü fotoğrafçı. Foto-kübizm akımının kurucusuymuş. Fotoğraf alanında 20. yy'ın sayılı öncülerinden diyorlar. http://gaspargasparian.com/fotos.html
Yeğen veya kuzen çocuğu olan Fernando Gasparian (1930-2006) demokrasi mücahidi, 20. yy ikinci yarısında Brezilya'nın en tanınmış yayıncısı, siyasetçi, parti kurucusu, kingmaker. 1960-70'lerde Brezilya, bir, dependency teoricileriyle, iki, liberation theology'cileriyle meşhurdu. İkisinin de baş yayıncısı Gasparian'mış. https://www.independent.co.uk/news/obituaries/fernando-gasparian-421600.html

10 Ağustos 2018 Cuma

Leelavati Prize Talk

Notes for the prize speech delivered August 8, 2018, at ICM (International Congress of Mathematics), on the awarding of the Leelavati Prize to Ali Nesin. 

The Mathematics Village was an act of improvisation.
Ali and I talked and dreamt about it for years, but the actual decision to go ahead was taken almost by accident.
We had no plan, no budget, and no permission. A rough idea was sketched on a few restaurant napkins. But even that was never applied in practice, because the ground turned out to be somewhat different than what we thought, and our ideas evolved in any case.
An amazing amount of discussion and debate went into every decision. Every morning a bunch of fresh decisions were made, then debated with fierce sophistication. Practical and aesthetic considerations were thrown around like deadly missiles.
No architectural plan ever incorporates so much thought, so much creativity, none ever takes so many factors into consideration.
There was no budget. We never knew how much we had to spend, so we never knew how many more buildings we could afford to build. We periodically made appeals to the public. We received thousands of small donations, then increasingly larger ones. In the month that we decided we needed a large library with auditorium, one of the top popular singers of Turkey [Sezen Aksu] visited the village, fell in love with it, and threw in a benefit concert whose proceeds covered the library and some more.
The improvisation shows. So does the intellectual effort and the aesthetic sensibility, the generosity of spirit, the mental seriousness that went into the village. People of all ages and backgrounds instantly fall in love with the MV. They feel immense joy the moment they arrive, an exhilaration, a feeling of coming home. It is a magical home. It is somewhere they could live and call it theirs. It is not intimidating. It is not “institutional”. It is not straining to demostrate power and wealth, as so many “modern” academic institutions do, and as for example this magnificent convention center we are in now obviously does. Yet it is nor saccharine; it is not a theme park or a Disneyland or a film set. There is an immense amount of free and educated and playful thought that has gone into it, and it is immediately sensed in every detail.
And that is an important lesson that we derived from our experience with MV. For education to succeed, it is not enough to teach well. You must have the student identify with her environment. Fall in love with it. Feel exhilarated by it. That opens the mind and changes mental attitudes like nothing else.  
*
It was an act of freedom, and by the same token it was an act of civil disobedience.
What we tried to create did not fit into any legal or institutional framework. We tried to explain our project to the local authorities, then the regional authorities, then the national authorities. It was beyond what they could comprehend. I wasn’t done before. It didn’t fit the definitions of the regulators. It required imagination, and, as you probably know, imagination to a bureaucrat is like wings to a whate. It doesn’t rise.
They watched us with amazement. Then they tried to block us. The construction was stopped, the site was sealed. We went on. They sent in troops. We persisted. Our workmen were arrested. We hired other workmen. They put up a police checkpoint on the road to our village to prevent the workmen from coming in. We responded by starting work at a different time each day. We set up hilltop sentries to warn us when the soldiers were coming. Eventually they slackened. We invited the local police chiefs and gendarmerie commander to our opening ceremony
The village still has no status. It has become probably the most successful educational enterprise in the whole country, a world-class phenomenon, admired by everyone at every end of the political and social spectrum. It may even be the only institution so universally admired now in a country riven by political strife. Recently the government has asked us to propose some sort of regulatory framework that would define and regularize the MV. They are effectively asking us to define this new type of institution so others could emulate it an set up similar things. One feels almost like the schools of Bologna or Paris in the Middle Ages, who stumbled into the idea of a University  almost by accident.
That of course puts us into a dilemma. What makes MV unique is the improvisation, the freedom, the civil disobedience. How can you institutionalize freedom? How can you set a legal framework for civil disobedience? How can you formalize improvisation?

4 Ağustos 2018 Cumartesi

Dile ve dillere dair bir söyleşi


Sevan Nişanyan İle Söyleşi: Kelimeler, Mekanlar ve Ötesi


Bu söyleşide Sevan Nişanyan ve bir çift de ikiz var. Soruları biri psikolog birisi de siyaset bilimci olan ikizler sordu. Sevan Nişanyan ise her soruda kelimelere daha çok dokundu, değdi ve onları değerli kıldı. Kendisinin hem sözlük hem de Anadolu yer adları üzerine büyük bir külliyatı mevcut. Sevan Nişanyan onu takip edenlere ve söylediklerini hazmedebilenlere ışık saçıyor. Şimdi ise sorular eşliğinde bizlere yansıtacak aydınlığını.
Batuhan Saç : Birbiriyle akraba olan bir grup insan gördüğünüzde, örneğin bir düğünde, aile üyelerini aralarındaki fiziksel benzerliklerden tanıyabiliriz. Yani kısaca, ailenizin parçasını taşırsınız. Dilin nasıl işlediği konusundaki bu Wittgenstein metaforu hala geçerli mi? Yani sözcüklerin bir ailesi var mıdır?
Sevan Nişanyan: Sözcükler insanlar gibi, her biri tekil ve karmaşık bir tarihin ürünü. Geçmişinin izlerini içinde taşır. Beklenmedik çağrışımları vardır. Huyu, rengi, karakteri yüzyıllar içinde şekillenmiştir. Bunların farkında olmadan da dili pekala kullanabilirsin, sıkıntı yok. Ama sokakta yeni tanıdığın adamla konuşmak gibi olur, yüzeysel kalır. Huyunu, suyunu, geçmişini, dedikodusunu, arızalarını, hayallerini bildiğin biriyle kahve içmenin lezzeti olmaz.
B. Saç : Aziz Agustinus konuşmayı nasıl öğrendiğini anlatırken İtiraflar kitabında sözcükleri yalnızca pratik bir kullanıma indirger. Peki ya siz, "dilin işlevi nesneleri adlandırmaktır" gibi bir görüş karşısında nasıl bir tepki verirdiniz? Bu düşünce, dil kullanımının ilkel bir aşaması mıdır?
Leksikal birim, yani sözlük maddesi dersen işlevi elbette nesneleri – ve ilişkileri ve eylemleri ve deneyimleri ve duyguları – adlandırmaktır, ona ne şüphe. Ama sözcükler bundan ibaret değil ki? Bir kere kullanımda çekilip bükülürler. “Çekilip” ya da “kullanmadığımızda” ya da “ilerikinden” ya da “hımbıllaşmayalım” dediğin zaman hani nerede nesne? Dilde daha bundan öte dev bir kıta olan sentaks var, yani kelimeleri nasıl yan yana getirdiğimiz. Ondan öte stilistik var, yani bir insanın ifadesini diğer insanınkinden ayıran her şey. Pragmatik dedikleri koca saha var, yani dil davranışlarının bağlam ve eylem içinde anlam kazanması. Bunları hesaba kattığında, “nesneleri adlandırma” işlevinin çok küçük bir alan kapladığını görürsün.
B. Saç : Dil üzerine düşünürken her kelimenin bir anayurdu, doğal ortamı olduğunu düşünmek yol gösterici midir? Eğer kelimeler bir mekanla da ilişkiliyse, işgal edilebilir ya da "kendisinin olmayan" sahalara nüfuz edebilirler mi?
S. Nişanyan: Kelimelerin doğum yeri vardır tabii. Ya da doğum yeri demeyelim, eski yurdu diyelim, çünkü nihai doğum yerini tespit etmek çoğu zaman imkansız. Tabii ki kelimeler eskinin tüm unsurları gibi eski yurtlarının da izini taşırlar. Nikbin başka, optimist başka, iyimser başka. Bunu bir zenginlik olarak görmek lazım. Farklı rezonansları, farklı lezzetleri, farklı çağrışım alanları olan kelimelerin elimizin altında olması bir nimettir. Onlarsız yaşanır mı? Yaşanır elbette, ama biraz ot gibi yaşanır.
B. Saç : Sözlük çalışmanız ilk kez 2002'de Sözlerin Soyağacı adıyla okuruna sunulmuş. Ama 1995'ten bu yana çalışmalarınız sürüyor. Siz kendinizi bu alanda nerede görüyorsunuz? Bu sorunun yanına da şunu iliştirmiş olayım, Türkçe ve Türkiye'yle ilişkiniz arasında büyük bir uçurum var gibi gözüküyor, siz ne dersiniz?
S. Nişanyan: Koskoca Nişanyan Map var, namı diğer Index Anatolicus, Türkiye’nin beşeri anatomisi üzerinde bundan daha büyük tutkuyla yapılmış bir çalışma bilmiyorum son otuz ya da altmış yılda. Küçük Oteller Kitabı’nı, Şirince’yi, Matematik Köyü’nü saymıyorum bile. Sürgün olduğum ülkede hala Türkiye’de on binlerce kişilik bir kamuoyuna hitaben yazılar yazıyorum neredeyse her gün. Bunları yapan birinin “Türkiye” ile alakasının problemli olduğunu nasıl düşünürsün aklım almıyor. Absürt bir düşünce.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir kepazelik olduğunu düşünüyorum. Baştan sona bir insanlık ayıbıdır. Türkiye’de pek çok kişinin beyni Devlete Tapma – Statolatri – diniyle deforme edilmiş olduğundan, devletlerine laf etmemi kendi ulusal kimliklerine hatta şahıslarına hakaret olarak algılıyorlar. Bir tür akıl hastalığıdır, sakınmanı tavsiye ederim.
B. Saç : 24 Ekim 2017'deki "Dillere dair bir not" yazınızda dilin aynı zamanda bir tür anlaşamama aracı olduğunu yazmışsınız. Yakın vakitte içeriği de kapağına yansıyan "Konuşmanın İmkansızlığı Üzerine Bir Diyalog" adlı bir kitap okudum. Durum bu kadar dramatik mi? Yoksa bu sadece konu üzerinde düşünürken bir hassasiyet ve bir tür edinilmesi gereken bir bilinç mi?
S. Nişanyan: Yok canım, öyle dramatik bir şey değildi dediğim. Babil Kulesi meselinden söz ettim. Allah insana dili anlaşsınlar diye değil, anlaşamasınlar diye verdi diyor kutsal kitap. Her dil bir cemaat oluşturur; dünyayı “biz” ve “ötekiler” olarak böler. Güzelliği de oradadır, lezzeti de oradadır; yani kötü bir şey gibi düşünme, insanoğlu “biz” olmaya bayılır. Sadece Türkçe, Lazca, İngilizce gibi kavim dillerinden de söz etmiyorum. Aksan gibi, jargon gibi, tonlama gibi, her toplumsal grubun benimsediği ayırt edici dil özellikleri de dilin bölücü ve ötekileştirici işlevine dahildir.
Dikkat edersen, her dil eyleminde bir tavır ve bir stil vardır. Ağzını her açtığında “bizi” tanımlamaya başlarsın. Uzaktan dinleyen üçüncü kişi, senin “kimlerden” olduğunu iki cümlede şıp diye anlar. Çünkü karşındakine bir şey anlatırken, bir yandan da olası non-muhatapları silmekle meşgulsün. O yüzden, mesela kimliğinden ya da toplumsal statüsünden emin olmadığın insanlarla konuşurken zorlanırsın. Kıvranırsın, ellerin terler.
Bu anlamda söyledim o şeyi. “İletişim yok” anlamında değil. İletişim zannettiğinden daha karmaşık bir olay, bir yandan sevişirken bir yandan dövüşüyorsun anlamında.
Emircan Saç : Dili kullanıyor olmak, onun tarihinin yükünü de hissetmek anlamına gelir mi? Bunu, gündelik yaşamda konuşulan ve anlamları üzerinde hiçbir hakimiyeti olmadığımız kelimeleri düşünerek de soruyorum.
S. Nişanyan: Hissetmezsin belki, ya da eğitiminle orantılı olarak çok belirsiz bir biçimde hissedersin. Ama tıpkı içinde yaşadığın coğrafya gibi, içinde dolandığın dilde de binlerce yıllık bir uygarlık tarihinin şekillendirdiği oluşumlar vardır. “Hele şükür” ya da “rahmetli hacı dayı” ve hatta “batsın bu dünya” dediğin zaman ne yaptığını tam anlamıyla analiz edebilmek için aslında bütün dünya tarihini baştan sona bilmek lazım.
“Bilmek lazım” fazla belki, bilmesen de olur, ama bilsen daha güzel anlarsın.
E. Saç : Birçok düşünür dil ve düşünce arasında bir bağ olduğunu savunur, bu bağlamda Hannah Arendt ise Eichmann davasını izlerken Eichmann'nın aslında dilini kullanamadığı ve klişelerden kurtulamadığını savunuyor. Siz bu çerçevede dil ve düşünce bağı hakkında ne düşünüyorsunuz?
S. Nişanyan: Tanımlı her grubun dili öbürüne “klişe”, “bayıcı”, “aptal” gelir. Eminim Eichmann da Arendt’in entel dilini feci derecede beyinsiz bulmuştur. Misal: “Iyy, şimdiki gençler iki yüz kelimeyle konuşuyor.” “Şekerim erkekler anlamaz, gel kız kıza muhabbet edelim.”
E. Saç: Elifin Öküzü kitabınızda, içinde Türkçe'yi 25 dil ile karşılaştırdığınızda, Türkçe'nin en çok paydaşa sahip olduğunu ifade ediyorsunuz, bu kadar çok paydaşı olan Türkçe bundan nasıl yararlanıyor veya yararlanabiliyor mu?
S. Nişanyan: Yirminci yüzyılda Türkçe bir inkâr ve reddi miras krizine girdi. Fakirleşme erdem sayıldı. Antika mobilyalar atılıp yerine formika masa alır gibi, bin yıllık köyler ve konaklar yıkılıp yerine apartman yapar gibi, dilde “modernleşme” ve tekdüzeleşme tercih edildi. Yirmi birinci yüzyıl bence daha umut verici bir şekilde başladı, daha zengin ve çok-katmanlı ifade biçimleri yazı hayatına egemen oldu. Devamı nasıl gelir göreceğiz.
E. Saç : Tanıl Bora Nasyonal Sosyalizmin Dili kitabından esinlenerek Zamanın Kelimeleri diye AKP iktidarındaki dillere pelesenk olan kelimeleri yorumlamıştır. Siz böyle iktidarların kendi jargonlarını yaratması hakkında ne düşünüyorsunuz?
S. Nişanyan: Her toplumsal oluşum kendi jargonunu yaratır. Gemici dili var, cezaevi dili var, Robert Kolej dili var, Şaban’ın Kahvesi dili var, AKP dili neden olmasın? Dil alışkanlıkları bir toplumsal grubun kendini “ötekinden” ayırmak için kullandığı sinyallerdir. Alışkanlıkları benimseyen “bizden”dir, bilmeyen yahut kullanmayı beceremeyen “yabancı”dır, kuşku veya soğuklukla karşılanır. İç halkaya alınmaz.
Alman Nasyonal Sosyalizminin, yahut Sovyet Komünizminin, yahut Türk Kemalizminin bu olguyu abartılı seviyelere taşıdığını görüyoruz. Aşırı stilize, adeta hermetik bir dil oluşturmuşlar. Demek ki neymiş? Adı geçenler aşırı derecede seçkinci, yani elitist oluşumlarmış. Her grup kendini ayırır, bunlar fazla ayırmışlar, toplum vasatından fazla uzaklaşmışlar. O kadar. Siyasi iktidar o grupla özdeş hale gelmişse, iktidardan pay almak o grubun kapalı kodlarına uyum sağlama şartına bağlanmış oluyor.
AKP “dilinin” henüz yukarıda andığımız gruplar ölçüsünde kapandığını söyleyemeyiz. Ama o yönde bir trend var ve zamanla daha beter hale gelmesi muhtemel görünüyor.
Emircan Saç - Siyaset Bilimci                                                            Batuhan Saç – Psikolog

24 Temmuz 2018 Salı

Kavanoz tahlilleri


On senedir dinmeyen kavanoz saplantısının gerçek nedenleri nedir sizce? “Kadına karşı şiddet” vs. diye saçmalamayın lütfen. İnsan ilişkilerinde şiddet her zaman vardır ve bazen ahlaken doğrudur. Bir nokta gelir, kötülük veya mantıksızlık veya edepsizlik karşısında gözün döner, elinde vazo varsa vazoyu, bok varsa boku atarsın. (Nitekim bugünkü Duvar’da bana karşı bir tirad kaleme alan pembe dizi senaristi hanımefendi de tabancasıyla “klimayı” delik deşik etme hayalleri kurmuş.)
Bir çaresizlik çığlığıdır. Hele diliyle, kalemiyle ve tavrıyla adam ezme sanatlarına yeterince vakıf olan birinin o noktaya gelmesi için neler olmuş olması gerekir, tahayyül etmeyi deneyin isterseniz. Hayır, ne kadına ne erkeğe karşı fiziksel şiddet kullanma alışkanlığım yok. Eşlerimle kırk yılda üç dört defa saç saça baş başa geldim belki, ama her seferinde dayak yiyen daha çok ben oldum.
Ayrıca biz Ermeniyiz, Müslüman değiliz. Ne ailemde ne yakın çevremde öyle bir şey ne görmüşüz ne duymuşuz.
O zaman neden bu dinmeyen kin? Bunca alçaklığın, hoyratlığın, kadın ve erkek cinayetinin, çocuk istismarının kol gezdiği bir ülkede neden “feminist” zümrenin bunca yıldır gözü dönmüş bir nefretle taşladıkları hedefte Nişanyan var? Neden mesela Emrah Serbes’in iki kişiyi katletmesini “belli koşullarda herkesin başına gelebilecek çok talihsiz bir olay” olarak niteleyen pembe dizi yazarı, konu Nişanyan olunca klimaları revolverle deşme fantezileri kuruyor? Neden Nişanyan deyince akıllarına otoriteye ve muhafazakarlığa karşı kırk yıl sürmüş bir mücadele gelmiyor, Türkçenin en güzel sözlüğü gelmiyor, bir kuşağı alternatif turizmle tanıştıran Küçük Oteller Kitabı gelmiyor, dünyanın en itibarlı matematik ödüllerinden biriyle taltif edilen Matematik Köyü gelmiyor, Türkiye’nin en güzel kütüphanesi olan Nişanyan Kütüphanesi gelmiyor, Tiyatro Medresesi gelmiyor, koca bir köyü ayağa kaldırması gelmiyor, saçma sapan bir ithamla üç buçuk yıl boşuna hapis yatması gelmiyor, döne dolaşa aynı kudurmuş nefret söylemi geliyor? Bunun rasyonel, akli, ahlaki bir açıklaması olmadığı belli. Altta başka bir insani saik olmalı. Sizce nedir?
 Var aklımda bir iki açıklama, ama hepsine girmeyelim şimdi, kavga çıkar. Asıl hadise apaçık ortada. Nişanyan’ın zayıf yerini bulmak istediler. Kırk küsur yıllık kariyerde bula bula 28 Haziran 2008’de karımla aramda geçen absürt bir kavgayı buldular, on senedir harman öküzü sabrıyla, döne döne o zayıf noktayı deşiyorlar. Konu akıl dışı, ama akıl dışılığın sorumlusu aslında bu arkadaşlar değil: ellerinde başka koz yok, oradan vurmaktan başka çare bulamıyorlar.
Sonuçta Türk kültürü bu, zayıf olanı zayıf yerinden vurmazsan nereden anlaşılacak oralı olduğun?
Sebep ne peki, vurmak için yanıp tutuşmaları neden? Cevabını ben size hiç kıvırtmadan söyleyeyim. İki sebep vardır. Birincisi (ve bence daha ufağı) etniktir. “Medeni” cilasıyla cilalanmış olan feminist tayfa elbette kaba Ermeni düşmanlığı yapmaz. Ama kafalarındaki şablonun Ermenisi özünde milleti hakime ideolojisinin Ermenisinden farklı değildir: mazlum, boynu bükük, gardaş, duduk, dolma, topik, güvercin tedirginliği, yırtık pabuç vs. O şablona isyan eden Ermeniyi havsalaları almaz, kara bir kabus gibi görüş sahalarından kovmaya çalışırlar. “Ermenilerin yüz karası” diye lanetledikleri şey, iyi düşünürseniz, İslam fıkhının zimmiler için tanımladığı çerçevenin dışına taşan Ermenidir. O halde, urun kahpeye!
İkinci ve daha önemli sebep sınıfsaldır. Hasbelkader gider Robert Kolej’de, Yale’de, Columbia’da okuyup, üstüne de krema niyetine Bach ile Latin şairlerini eklesen, çaresi yok, Ermenilikle mermenilikle kıyas kaldırmayacak bir ölçüde memleketin Ötekisi olursun; azınlığın beteri olursun; dilin dillerine, üslubun üsluplarına, zevkin zevklerine uymaz; yabancılaşırsın. Yabancı tavuğu da kümesteki tüm tavuklar gagalar, doğanın kanunu.
Kibirliymişim, ona takmışlar. Öyle olsun. Birazı haktır: sen de benim kadar iş yap sen de kabar. Birazı tarzdır, Ivy League alışkanlığı. Birazı da savunma mekanizmasıdır: Sabah akşam çeşit çeşit mahlukun havlamasıyla yaşıyorsan, mecbursun bir yerde onları hor görmeye. Hoşlarına gider, gitmez, kendi bilecekleri şey. Ama hık demek için her ağzımı açtığımda “vay, kibir” diye haykırıp kavanoza sarılmaları hakikaten kabak tadı verdi artık.
Ayrıca o kibir mi her neyse daha çok bir yazı üslubudur zannımca. Gelip bizzat sohbet edenlerin hepsi üçüncü dakikadan sonra “aaa, ayol ne şeker adammışsın sen, hem de mütevazı” diskurlarına o kadar sık giriyorlar ki benim bile inanasım geliyor, bir vakit sonra.

15 Temmuz 2018 Pazar

Langa (bostanı, hıyarı), İstanbul'da Vikingler


Langa İstanbul’da Yenikapı’nın batı bitişiğindeki semtin adı, şimdi Yenikapı Marmaray istasyonu hafriyatı ile arkasındaki sanayi sitesi ve kamyon cehenneminin olduğu yerler. Benim çocukluğumda da mezbelelikti, yol boyu oduncu-kömürcü barakaları vardı. Şimdi ölmüş olan Bayrampaşa/Lykos deresinin alüvyon yatağı imiş. Evliya Çelebi 17. yy’da buraların “mesiregâh-i ferahfezâ” olduğunu belirtiyor (YKY 1.237). Ondan kısa bir süre sonra yazan Yeremya Çelebi Kömürciyan Langa Bostanında yetişen hıyarların boyunu ve lezzetini övmüş. Bostanlar 20. yy ortalarına dek vardı, 1950’de istimlak edileceklerine dair haber buldum. Semt nüfusu aşağı yukarı o yıllara dek daha çok Rum ve Ermeniydi diye biliyorum. Langa Rum İlkokulu ve Surp Sarkis Ermeni kilisesi varmış.
Bizans devrinde semtin adı Vlanga yani Bλάγκα. İsim ne kadar geriye gider tespit edemedim, ama 1260’larda Mihail Paleologos’un Vlanga’ya Anadolulu Yahudileri iskân ettiği yazıyor. Tabakhaneleri varmış.  
Yunanca langádi λαγκάδι “boğaz, kanyon, vadi” ile ilişkilendirme denemeleri beyhude. Belli ki Bulgarca veya Rusça gibi bir Slav dilinden gelme bir isim. Her iki dilde vlaga влáга “sulu, nemli, ıslak” [bkz. Vasmer, Moskova 1964, s. 1340, воло́га maddesi], /g/ sesine alerjik olan Rumcada /ng/ biçimini alması tipik. Yani Vlanga Bostanı = Sulu Bostan: mantıklı. Ama Slavca isim İstanbul’a ne zaman nasıl sızmış, araştırmak lazım. (Ona bakarsan Allah’ın Samos’unda Slavca Potokaki “derecik’cik” diye bir dere neden var, onu da bilmiyorum.)
Volga nehrinin adı da aynı Rusça kökten gelirmiş, bu vesileyle öğrenmiş olduk.
Yeremya Çelebi Vlanga կանաչ anlamına gelir demiş. “Yeşil” demek tabii, ama içinde tıpkı Türkçe yaş-ıl ve Farsça ter-e gibi “ıslaklık, nem, yaşlık” anlamı var mıdır bilemedim. 
*
Yıllar önce Freely’nin kitabında okuyup kanmıştım, meğer bir dönem yaygıncana bir görüşmüş, mesela Blöndal&Benedikz, The Varangians of Byzantium (Cambridge UP 1978) s. 182. Derler ki Bizans’ın meşhur Varang Muhafızlarının adından gelebilir, belki de kışlaları buradaydı. Bu doğru değil. Çünkü Varangların kışlası tereddütsüz Bukoleon Sarayı diye bilinen yapı idi, Sarayburnu’nun az ilerisinde, Ahırkapı Feneri’ni geçince Sahil Yolu kenarında harabelerini gördüğünüz yer. Langa’da kışla mışla belirtisi yok.
Varanglar Bizans’ın yeniçeri ocağı. Çoğu Rusya üzerinden gelen Norman (yani Viking) yiğitlerinden oluşmuş, kayser’e kişisel yeminle bağlı bir muhafız birliği. Böyle bir oluşuma ilk 911 tarihli Bizans-Moskof antlaşmasında rastlanıyor; ancak kalıcı bir kurum haline gelmeleri 950’lerden sonra. 1140’larda yazan Anna Komnena sarışın ve dehşetli uzun boylu olduklarını bildirmiş, Haraldr Sigurđarson gibi isimleri kayda geçmiş.
Varang adının kaynağı çok net değil. Ama İngilizcede Waring ve Mainwaring, Fransızcada Guarin şeklinde günümüze gelen soyadının bunlarla alakalı olması muhtemel. Bir Norman soyu veya aşireti, belki bir statü unvanı, 1066’da İngiltere’yi fethedenler arasında yer almışlar.
*
18 Temmuz ek
Yenikapı limanının Eleutherios Limanı olarak adlandırıldığını bildiren tek kaynak, Dom Anselmus Banduri’nin 1711’de Antiquitates Constantinopolitanae’nin üçüncü cildinde yayımladığı, Πάτρεια τῆς Πόλεως (Urbis antiquitates) başlıklı anonim İstanbul rehberinin üçüncü kitabının 129 numaralı paragrafı.[1] Bundan başka Bizanslı tarihçi Niketas Xoniates (Honazlı Niketas, öl. 1217) o civarda bulunan Eleutherios semtinden söz etmiş.[2] Belli başlı diğer kaynaklarda (Procopius de Aed., Stephanus Byz. Ethnica, Const. Prophyrogenetus de Adm. Imp., Suidas, Anna Comnena) konuya dair bilgi aradım, hiç birinde bulamadım.
Fransız tarihçi-doğabilimci-seyyah-filozof Petrus Gyllius 1562 basımı dört ciltlik De Topographia Constantinopoliteos’ta aynı kısa bilgiyi aktarmış. Robert Kolej hocalarından Alexander van Millingen 1899 basımı Byzantine Constantinople adlı klasikleşmiş eserinde Gyllius’a atfen aynı bilgiyi paylaşmış. Bugün Bizans İstanbul’una dair piyasada dolaşan nispeten güvenilir nitelikteki bilgilerin neredeyse hepsi Millingen’in kitabından gelir.
Eleutherios’un I. Konstantin zamanında (öl. 331) yaşamış bir mimar veya yapı finansörü olduğu ve limanda heykelinin bulunduğu anlaşılıyor. Eleutherios adı büyük olasılıkla “azatlı” demek, yani azat edildikten sonra servet ve ün kazanmış bir köle olabilir. Ama bilgimiz yok. Daha sonra İmparator Theodosios (hangisi? 395’te ölen ilki mi, 450’de ölen ikincisi mi?) limanı onarmış veya genişletmiş, o yüzden Theodosios Limanı adıyla da biliniyor.
Gerek Gyllius gerek Millingen konuyla ilgili olarak Vlanga Bostanı’ndan söz etmişler. Ancak sözünü ettikleri şey yerin bugünkü (yani Osmanlı dönemindeki) adı. Eleutherios/Theodosios Limanı 12. yy’dan önceki bir tarihte derenin getirdiği alüvyonla dolup kullanılmaz hale gelmiş. Vlanga, limanın adı değil; liman gömülüp gittikten sonra orada, yani sur dışında, oluşan ıslak kumsalın adı. İlk kez 1165’te I. Andronikos Komnenos’un – imparator olmadan yıllar önce – yaptırdığı Vlanga Sarayı münasebetiyle anılıyor, yine Choniates Tarihinde sf. 130. 1261’den sonraki bir tarihte 8. Mihail Paleologos Yahudileri Anadolu’da çeşitli yerlerden getirip buraya yerleştirmiş. Maksimos Planoudes’in (öl. 1307) bir mektubundan[3] öğrendiğimize göre tabakhaneleri varmış, berbat kokarmış. 1500’lerden önceki bir tarihte bostan olmuş.
İmdi, vlanga Yunancada anlamı olan bir kelime değil. Liddell ve Scott’ta yok dedik. L&S insan evladının yarattığı büyük abidelerden biridir, iki yüz yıllık zincirleme bir emeğin ürünüdür. Ancak ölü dillerin sözlüklerinin olabileceği şekilde eksiksizdir. Yani Antik Yunancadan günümüze kalan metin korpus’unun tamamının, bir başka deyimle yaklaşık 110 milyon kelimelik on bine yakın edebi-kültürel eser ile Oxyrinchus’ta bulunan devasa tıp arşivinin damıtık halidir. Bu sözlükte βλαγκα, βλαγγα, αυλαγγα, ευλαγγα veya ona benzer bir kelime bulamıyoruz. Sieur Du Cange’ın altı yüz küsur el yazması eser ve arşivler dolusu belge tarayarak hazırladığı 1688 basımı Glossarium Mediae et Infimae Graecitatis, Bizans yazı dilinde olup Antik metinlerde bulunmayan kelimeleri belgeler. Orada da bu sözcükleri bulamıyoruz. Bulamamamız normal, çünkü şeklinden de anlaşılacağı üzere bu sözcükler Yunanca değil.
Peki nece? Mantıklı cevap Bulgarca. Bu bir tahmin, fakat çok kuvvetli bir tahmin. Çünkü Bulgarca vlaga, yerin özelliğini tam olarak anlatıyor: Islak yer, eşelesen dibinden su çıkan yer, Yahudileri ve tabakhaneleri koyacağın cinsten bir zemin. Ayrıca Slavca /g/ sesinin Yunanca /ng/ şeklini alması normal çünkü Antik-sonrası Yunancada /g/ sesi yok. Ayrıca 1014 senesinde Bizans devleti Bulgar krallığını yıkıp darmadağın etmiş, halkını sağa sola dağıtmış, bir kısmının gelip İstanbul’da iş tutmuş olması olabilecek bir şey. Yazık ki Bizans’ın o çağlardaki avam kültürüne ilişkin bilgimiz çok az; neden İstanbul’un göbeğindeki yere Bulgarca isim vermişler, psikolojisi nedir, sosyolojisi nedir, bilemiyoruz.




[2] Nicetae Choniatae Historia ed. J.-L. van Dieten, Berlin 1975, sf. 554
[3] Maximi monachi Planudis Epistulae, ed. M. Treu (Breslau 1890), 31.53-61, sf. 52.

14 Temmuz 2018 Cumartesi

Bir kıraathane feylesofu

Muhsin Mete isimli kıraathane feylesofu Karar gazetesinde bana sataşmış. 

Kendisine e-mail ile cevap verdim:
Muhsin Bey,
Memleketin umumi hastalığı olan "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma" hastalığından mustarip olduğunuz anlaşılıyor. Allah, varsa, acil şifa verir umarım.
Klasik Arapçam yeterli, Farsçam sathidir. Eski yazıyı (kekeleyerek de olsa) okurum. Ayrıca İbranice, Süryanice, klasik Moğolca ve Eski Türkçenin lehçelerine, işime yarayacağı ölçüde vakıfım. Tahminimce Uygurca Budist metinlerden ve erken tasavvuf edebiyatından başlayıp günümüze dek Türkçe metinleri benim kadar etraflıca ve hacimlice tetkik etmiş insan sayısı Türkiye'de elliyi bulmaz. Kıvançla belirteyim ki Etimoloji Sözlüğüm Fransa ve Almanya'daki üniversitelerde (yalnız Türkçe değil) Arap dili etimolojisi için de yardımcı kaynak olarak okutuluyor. Murat B. gibi cahil bir soytarıya laf yetiştirmeyi zül sayarım.
"İki Mustafa"dan kastim elbette Mustafa Kemal ile Muhammed Mustafa idi. Zahmet edip üç beş yazımı okusaydınız, bu iki muhteremi belanın başı saydığımı bilirdiniz. Hatta - eğer rasyonel düşünceden etkilenme alışkanlığınız varsa - sizi ikna dahi ederdim.
Yazılarımı okumak bir yana, o kadar hakaretamiz deyimlerle aşağıladığınız kısacık yazımı dahi üstünkörü okuduğunuz, ya da okuduğunuzu anlamamayı tercih ettiğiniz anlaşılıyor. Yoksa İngilizce konuşan kırk küsur ülkeye katılmaktan değil, bu ülkelerden geçici çalışma için öğretmen getirmekten söz ettiğimi fark ederdiniz.
"Askeri isyana teşvik'... "komün hayatı"... "dışkı dolu kavanoz"... "Türkiye düşmanlarına kucak açan", "beşinci kol" gibi ifadeleriniz için ise "edepsizce ve ahlaksızca" sıfatları sanırım aklıma gelenlerin en yumuşağı olur.
Diyeceksiniz ki ahlaklı Müslüman olur mu, onu da ayrıca tartışırız isterseniz.
Sevan Nişanyan

13 Temmuz 2018 Cuma

Anadolu'da Gezintiler: Karsantı


1046’da Bizanslılar Ani’nin son müstakil Ermeni kralı Gagik Pakraduni’yi esir alıp, maiyetiyle beraber Kayseri yakınındaki Tsamandos/Zamantı kalesinde ikamete mecbur ederler. Bu yer muhtemelen Pınarbaşı ilçesindeki Melikgazi kalesidir. Otuz küsur yıl orada bir çeşit beylik payesiyle oturan Gagik, Malazgirt’i izleyen karışık yıllarda birtakım arayışlara girince Bizans ajanlarınca öldürülür. Cinayet yeri olan Kizistra kalesi çeşitli kaynaklarda Kayseri Yeşilhisar’a yakın Zengibar kalesi olarak gösteriliyorsa da bence doğru yer Tomarza ilçesi olmalı. Tomarza kasabasının eski adı olan Göstere, belli ki Kizistra’dan bozma.
Kralın sadık adamlarından biri olduğu anlaşılan ve kendini Gagik’in “evladı” olarak tanıtan Ruben bu olay üzerine fikrini bozar. 1079’da keklik avı esnasında misafir edildiği Partsırpert[1] (“yüksekkale”) adlı kalenin Rum hakimini haince katledip isyan bayrağını çeker. “Sis’in (Kozan) kuzeyi” diye tarif edilen bu yerin neresi olduğu konusunda muhtelif görüşler ifade edilmiş. Ancak Sımpat Sparabed vekâyinamesinin[2] 1269 yılı olaylarında belirttiği üzere kalenin aşağısında Agner adlı köy var ise bence tartışacak mevzu yok, Adana Aladağ ilçesindeki Meydan Kalesi ile onun 12 km aşağısında Seyhan nehri kıyısındaki Eğner (Uluçınar) köyünden söz ediyoruz.[3]
1090 yılına doğru Ruben yaşlanınca kaleyi ve komutanlığı oğlu Kostantin’e devreder. Hayırlı evlat babasının mirasıyla yetinmeyip Vahga, yani bugünkü Feke kalesini de fetheder. Böylece 1375’e kadar sürecek olan Kilikya Ermeni krallığının temellerini atar. (Yahut “beyliğinin” diyelim kavga çıkmasın.)   
İstanbullu peder Ğevond Alişan’ın 1885 Venedik basımı Sisvan Սիսուան adlı eserinde[4] Partsırpert yakınında Kostıntno Կոստնդնոյ adlı bir köyün bulunduğunu öğreniyoruz. Buna adını veren Kostantin işbu “kral atası” namıyla maruf Kostantin olabilir; kalenin hakimi iken 1221 yılında katoğikos (yani Ermeni kilisesinin başı) seçilen Partsırpertli I. Kostantin Կոստանդին Բարձրբերդցի de olabilir, bilemedim. Her halükârda Aladağ ilçesinin eski adı olan – ve halen Aladağ’dan daha yaygın olarak kullanılan – Karsantı adının buradan geldiği kesin. Son hecede vugulu Kostıntno’nun Türkçede Kastandı şeklini alması öngörülebilir bir gelişme. Aradaki /r/ nereden çıkmış ayrıca analiz etmek lazım.
Şimdiki adı Aladağ veya Karsantı olan kasaba, hatırlarsınız, iki üç yıl önce kız yurdunda çıkan yangınla meşhur olmuştu. Orijinal Karsantı orası değil mamafih. Karsantı bucak merkezi 1970’lerde eski adı Karaköy olan bu köye taşındı, daha sonra Aladağ ilçesi kurulunca ilçe merkezi de orası oldu. Asıl Karsantı (varsa) neresi bilmiyorum. Ama elimdeki basımı 1919’da yapılan İngiliz War Office haritasında fark ettim, Meydan kalesinden kuş uçuşu 16 km batıdaki şimdiki Büyüksofulu köyü Karsantı-oğlu olarak işaretlenmiş. Bunun hemen bitişiğindeki şimdiki Kıcak köyü de Gâvurköy adıyla boy göstermiş. Sanırım Ermeni yerleşimi olmalı.



[1] Ermenice partsr բարձր sözcüğünü telaffuz edebilir misiniz? Sanmam. İrani bir alıntıdır. Avestaca barzişta-, Farsça bâlâ ve Zazaca berz “yüksek” ile eş kökenlidir. Farsça bulend ve Kürtçe bilind “yüksek” nihai olarak Avestaca barzant- biçiminden gelirler. Orta Farsçadan alıntı Arapça berzah da aynı kökten olsa gerek.
[2] https://archive.org/stream/SmbatSparapetsChronicle/Chronicle_Smbat_Sparapet_djvu.txt
[3] İngiliz seyahat yazarlarının piri olan John Mandeville’in 1320’li yıllarda yaptığı yolculuğun anlatısının 16. bölümünde Pharsipee adıyla anılan yer de burası olmalıdır. Mandeville’e göre kalenin güzeller güzeli hanımının çakır doğanına yedi gün yedi gece gözünü kırpmadan bakacak yiğitlerin her türlü dileği yerine getirilir.
[4] Alişan’ın Sisvan’ı ile R. Hovhannisian ile S. Payaslian’ın ondan derledikleri Armenian Cilicia (2008) Şirince’deki kitaplarım arasında var, ama elimin altında olmadıklarından birincil kaynaklarını kontrol edemiyorum.

5 Temmuz 2018 Perşembe

Dağda gezmelere devam: Şırnak, Gever


Güncel Ermenicede kavar գաւառ “taşra” anlamında kullanılır, ama aslı “memleket, ilçe, nahiye”. Ermenicenin ilk yazıya döküldüğü 5. yy’dan bu yana çok sık gördüğümüz bir kelime. Acaryan sözlüğü bir düzineden fazla türevini vermiş, գաւառական, գաւառապետ, վերնագաւառ, գաւառաբարբառ vs. Bir Kafkas dilinden, belki Urartucadan alıntı olduğunu düşünüyor. Gürcüce kvari გვარი “tür, soy, sülale” ve kvaropa “bir yerin yerlisi olmak” örneklerini anmış.
Doğu coğrafyasında sıkça karşılaştığımız bir terim. Mesela Hizan’ın hemen güneyinde, eski Hizan kasabasının kalıntıları ile Gayda’nın bulunduğu vadinin adı Kavar. Eski yazıda كاوار veya كوار yazılır, Gâvar veya Gevar diye de okunabilir. Van gölünün güneyinde, Por yarımadasının doğusundaki verimli ovacık da sanırım Kavar adıyla tanınmış olmalı, çünkü buradaki Vanik (Çataltaş) köyünün adı komşu diyardaki Kercigan Vanik’ten (Ulusoy) ayırt etmek için Kavar Vanik diye tanımlanıyor. Güncel telaffuzunu bulamadım, Gevervenk, hatta Geverünk gibi olabilir. Nitekim Hakkari’nin ilçesi olan Yüksekova’nın adı da eskiden Gâvar veya Gevar iken şimdi Gever diye geçiyor. Bu isim bölgenin, yani Yüksek Ova’nın adı. İlçe merkezi olan kasaba Dizê, yani “kale”.
Ayrıca Erzurum Hınıs’ta ve Bayburt merkezde Kavar/Gever adını taşıyan yerler var. Sanırım ikisi de bir tarihte oraların merkezi yerleşimi olmuş olmalı.
Şırnak Gever (Kuşkonar) ise herhangi bir şeyin merkezi olabilecek bir yere benzemiyor. Gabar dağının zirvesinin hemen altındaki bir kovukta, dünyadan kopuk bir köy; adresi 37°35’26’’ K 42°17’15’ D. Acaba adı Gabar’ın bir varyantı olabilir mi? Gabar կապար Ermenicede biliyorsunuz “kurşun” demek. Bir tarihte buralarda kurşun madeni mi vardı? İzini bulamadım. Eprigyan Sözlüğü, sf. 2.270, Ağtsınig (Bitlis) ile Vaspuragan (Van) sınırında olduğunu belirttiği bir Gabarahad dağındaki kurşun madenlerinden söz etmiş, ama Gabar dağına maalesef değinmemiş.
*
Köyde ilk dikkatimizi çeken şey, adeta Machu Picchu’yu ya da Cava’daki pirinç teraslarını andıran harikulade taraçalar. Etrafı biraz dolaşınca komşu köylerde de benzer teraslamalara rastlıyoruz: mesela şimdi terkedilmiş olan Görmeç (Biave) köyü, onun doğusundaki vadinin sonunda 37°35’10’’ K 42°10’01’ D konumundaki isimsiz köy harabesi, komşu Eruh ilçesinde artık var olmayan Dadaklı (Nit) ve Tünekpınar (Aval) köyleri, daha batıda sadece adı kalan Alkemer (Deyrşev). Kürt coğrafyasında görmeye alışık olduğumuz manzaralar değil bunlar; o yörede tipik olan mesela Gever’in aşağısındaki Güneyce (Banibotiyan) köyü gibi yığışımlardır. Taraçaları üşenmeyip kim yapmış, kaç yüz yıllıktır, bilgim yok.
Saydığımız köylerin hepsini (Güneyce hariç) kahraman Türk ordusu yakıp yıkmış. Taş üstüne taş komamış. Köylüleri darmadağın etmiş, Diyarbakır’ın, Adana’nın varoşlarında tiner koklamaya mahkum bırakmış. Onurunu çiğneyip korucu olmayı kabul eden köylerin kaderi de ötekilerden daha parlak değil. Mesela yine Eruh’ta, Dadaklı’nın az kuzeyindeki Dağdöşü (Serxete) köyüne bakın. Solda aşağıda harabe halinde eski köy; sağda TC devletinin standartlarına uygun, “modern” toplama kampı. Öyle bir yerde o koşullarda yaşamak mı daha büyük felaket sizce, tiner mi?
Terörist mi dediniz?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin örnek soruşturması sayesinde Gever’de olanları biliyoruz. Korucu olmayı kabul etmeyen köyün üzerinde 26 Mart 1994’te helikopter uçar, işaret fişeği atar. Peşinden gelen iki uçak köyü bombalar. 25 sivil parçalanarak ölür. Şikayetçi olmak isteyen köylüler, TC görevlileri tarafından başlarına gelecek daha kötü şeylerle tehdit edilir. Apar topar köyden kaçarlar. Bir daha dönemezler, çünkü o günden beri orası yasak bölgedir. Aynı gün başka köyler de bombalanır. Şer örgütü, sonsuz bir yüzsüzlükle, yıllarca her şeyi inkâr eder. Suçu PKK'ye atmayı dener. O güne ait uçuş kayıtlarını sahteleriyle değiştirir. Kuşkonar köyünün adı haritalardan silinir. Gabar Dağının taraçaları, doğanın insafına terk edilir. [1]
Bombalamayı emreden Korgeneral Hasan Kundakçı daha sonra Doğu Perinçek’in partisinde siyasi kariyere adım atar.
*
Medeniyet dediğin, yüzyıllar boyunca adım adım birikerek oluşan bir şeydir. Türkiye’de neden birikmiyor, anlaşıldı mı?
TC Terör Örgütünü tasfiye etmeden nasıl birikmeye başlar, bir fikri olan var mı?

1 Temmuz 2018 Pazar

Dağ Türkleri


Ulaşılmaz dağ ülkeleri bana hep çekici gelmiştir. Buyurun, bugün sizinle birkaç dağ gezelim. Ama önce mutlaka Google Earth kurmuş olmanız lazım, Google Maps yetmez. Layers kutusundan Terrain’i de işaretlemeniz lazım ki dağlar üç boyutlu görünsün, ne kadar tüyler ürpertici yerlerden söz ettiğimiz anlaşılsın.
Mesela Van’ın Çatak ilçesinden başlayalım. O korkunç boğazdan güneybatıya, sonra dirseği dönüp doğuya 27 km devam edince Konalga köyüne varıyoruz. Eski adı Mardents, Kürtçesi Mardenıs. Dikkat ederseniz eski Konalga köyü artık yok, yıkıntıları görünüyor, ancak 5 km kadar geride (batıda), haritada görmesi bile insanın ruhunu ezmeye yeten bir Yeni Türkiye kampüsü inşa etmişler. Oyalanmayıp devam ediyoruz; dilerseniz yeni Konalga köyünün fotoğraflarını internette bulabilirsiniz. Xaçants (Haçanis) boğazını aşıp güneye döndüğümüzde, 2200 ila 2400 metre rakımda nispeten yeşil bir havzaya geliyoruz. Burada şimdi beşer onar haneden oluşan Dokuzdam (Urik) ve Sırmalı (Elekan) köyleri var; Osmanlı erkânı harbiye haritalarından uyarlanmış 1916 tarihli İngiliz askeri haritasında çok daha fazla görünüyor. Daha ötesi Norduz denilen bölge, resmiyette Gürpınar ilçesine bağlı Yalınca bucağı, dünyanın sonu. Burada da yirmiye yakın köy olması gerek ama biri ikisi hariç hepsi boşaltılıp tahrip edilmiş. Mesela Topyıldız (Marvane), Kalkanlı (Demırkos), Dikbıyık (Koğan). İyice yakınlaştırıp bakın, "TC terörü" ne demek bir fikriniz olsun.
Bilgi (Kakan) köyü
Çatak’e gelmişken, bir de ilçe merkezinden direkt doğu yönüne Şadax deresi boyunca çıkalım. İlk baştaki ürkütücü boğazı aştıktan sonra, azıcık yeşillik olan her yerde yerleşim izi olduğuna dikkat ediyoruz. İngiliz haritasına göre Aşgonts, Orgonis, Xosis, Tavis, Vergis, Şadut, Noravan ve daha birçoğu. Ham yol şimdiki Bilgi (Kakan) köyünde bitiyor. Oradan sonra dere yukarı 13,5 km yürüyünce, iki akarsuyun birleştiği tamamen ıssız küçük düzlükte hala oldukça sağlam duran Hokots Vank Ermeni manastırının harabesini göreceğiz. Birileri üşenmemiş, Google haritasına adını eklemiş.
Başkale tarafına geçip, Başkale-Hakkari karayolu üzerinde Kovalıpınar (Xecisor) köyünden batıya sapıyoruz. Buranın adı Şivelan vadisi, Türkçesi Karasu, Ermenicesi Xaçi tsor, yani “Haçdere”. Haritamz vadide dört beş tane Ermenice, yirmiye yakın Kürtçe yer adı kaydetmiş. (Buna karşılık kuzey paraleldeki vadinin on kadar köyünün çoğu Ermenice. Şimdiki Aşağıküme-Örenkale hattı.) 1902 tarihli Eprigyan Coğrafya Sözlüğü bu yöredeki Ermeni köylerinin “geçen asrın elim olaylarında tamamen tahrip edilip ortadan kalktığını”, buna rağmen her yerde kilise ve manastır harabeleri ile üç beş hane “Kürtleşmiş Ermenilerin” bulunduğunu anlatıyor. Söz ettiği 1840-41 olayları mı, 1878 olayları mı bilemedim.
Hakkari’ye 17 km kala kuzeybatıya, Akbulut (Guranis) - Kaymaklı (Şimunis) – Ördekli (Xardalanis) yoluna sapınca Berwari vadisine giriyoruz. Onun bittiği yerden 12 km’lik sıkı bir dağ yürüyüşüyle Aksu (Bili) köyüne, oradan da Geçitli (Liwin) vadisi boyunca güneye inebiliriz. Royal Geographical Society adına 1840’ta buraları gezen İngiliz W. F. Ainsworth’un bildirdiğine göre (Travels and Researches in Asia Minor, Mesopotamia, Chaldea, and Armenia: 1842) her iki vadi Nasturi Hıristiyan köyleriyle doluymuş. Buradaki Nasturiler reaya statüsünde imiş, yani vergi öderlermiş. Buna karşılık daha güneydeki Tiyari ve Txuma Nasturileri “bağımsız” aşiretmiş, her ne demek ise. Sanırım 1840’ta sayıları epey azalsa da Nasturiler 1915’e değin kalmış olmalı, çünkü 1916 tarihli İngiliz haritasında yörede çok sayıda kilise ve manastır canlı görünüyor.
Berwari-Liwin geçidinden güneye sapıp yine dört beş saatlik zorlu yürüyüşle ulaşabileceğiniz Konak (Kuçanis) köyünü de gözden kaçırmayın derim. 17. yy’dan 1915’e dek burası Nasturi patriklerinin makamı idi. 1993’te boşaltılıp yıkıldı; tarihi kilise ile iki üç evden başka ayakta bina kalmadı. 2005’te Ali Nesin’i de peşime takıp gittim, gördüm. Köyün üç yanındaki uçurumları dikkatle inceleyin: benim hayatta gördüğüm en muhteşem uçurumlar arasındadır. Bir halkın siyasi-manevi önderlik kurumu neden böyle bir yere kurulur diye düşünmeyi ihmal etmeyin.
Hakkari-Çukurca yolunun 11. kilometresindeki küçük yerleşimin adı Oğulderesi (Derava Tali). Buradan güneye çıkan görkemli vadi de Tal vadisi, resmi adı Oğul deresi. 1916 haritasında burada yedi tane Nasturi köyü (Badali, Bekurai, Bêgik, Mordişo, Azisa, Rabat, Mathwatha) ve en yukarıda Umra Melediş manastırını görüyoruz. Buradan Hani Gediği adı verilen 2600 küsur rakımlı dağ geçidini aşıp güneye, meşhur Txuma veya Txub vadisine geçebiliriz; yol yok tabii, yürüyerek. Haritamız bu vadide 12 adet Nasturi köyü göstermiş. Şimdi kala kala Çukurca’ya bağlı Cevizli (Guzereş) ve Kayalık (Zawitha) köyleri kalmış. O da kâğıt üzerinde, zira ikincisi yakın tarihte yerle bir edilmiş görünüyor.
Daha aşağısı, Gündeş (Minyaniş) köyünden Çığlı’ya (Aşitha) dek, Irak sınırı boyunca uzanan Tiyari vadisi. 1840-41’de Hakkari Beyi Nurullah Bey ile Cizre emiri Bedirhan Beyin ortaklaşa icra ettiği büyük Nasturi kıyımına sahne olan yerlerden biri. İsmet İnönü’nün dedesinin 1840 küsurda buradan Bitlis’e muhacir gittiğini bir yerde okumuştum, ama belge sorarsanız bulamam.
Hazır bu taraflardayken kısaca Yüksekova-Dağlıca (Oramar) ile Hakkari-Kırıkdağ’a (Gilezo) da bakmamazlık etmeyin. Yine 2005’ti yanılmıyorsam, Dağlıca’da şansımızı zorladık; Yeşiltaş’tan (İştazin) öteye geçmemize jandarma izin vermedi. Nitekim Dağlıca artık yokmuş, boşaltılıp imha edilmiş.
Kırıkdağ’ı bilmiyorum; Oramar vadisi 1915 öncesi ta Yüksekova eşiğindeki Serengil’e dek Nasturi yerleşimi idi. 1915’te sürüldüler, üç yıl İran’da, sonra İngiliz egemenliğindeki Irak’ta mülteci kamplarında kaldıktan sonra yurtlarına dönmeye teşebbüs ettiler. 1924’te TC hükümetinin düzenlediği askeri operasyonla püskürtüldüler. Bir Kürt aşireti olan Oramar’ların o meseleyle alakası nedir bilmiyorum. Aşiret ileri gelenlerinden Nejdet Buldan bir dönem Yüksekova Belediye Başkanıydı; sonra Paris’te sürgündeki Kürt Parlamentosunun yöneticiliğini yaptı. Kardeşi Savaş Buldan 1994’te İstanbul’da TC ajanları tarafından kaçırılıp öldürüldü. Eşi Pervin Hanımı biliyorsunuz.
Beytüşşebap kasabasından kuzeydoğuya çıkan vadiyi de izleyebiliriz. O vadide yaklaşık 2150 rakımdan sonra başlayan nispeten yeşil segmentin adı Faraşin. Şimdi sadece Yeşilöz ve Doğanyol görünüyor; ama 1960’lara dek Faraşin’de nüfusu kısmen Ermeni ve Süryani olan yirmiye yakın köy ve köycük varmış, yerlerinde şimdi yeller eser. Adlarını bulmak bile, bilfiil gidip ihtiyarlara sormadıkça imkansıza yakın. Beytüşşebap’a yolum iki kez düştü. İkisinde de niyetlendim, vakit bulamadım.
*
Benzeri yerler ibadullah. En güzellerinden biri Van Gölünün güneyinde, Hizan’la Gevaş arasında uzanan Kolludere (Gargar) vadisi. 2011’de Gevaş’a köy kurma hayalleri peşindeyken didik didik dolaştım. Yine Hizan’daki Sağınlı (Uçum) vadisi ile Bahçesaray’ın (Mogs > Müküs) kuş uçmaz kervan geçmez yerlerini 2010’da gezdik. Yazmıştım daha evvel, 1878 katliamlarına dek buraları silme Ermeni yerleşimi görünüyor, Bediüzzaman hazretlerinin meşhur Nurs (doğrusu Nors) köyü dahil olmak üzere. Yer adlarının neredeyse tümü düne dek Ermenice devam etmiş.
Mutki’den içeri batıya doğru devam edince, dar boğazı geçip ulaştığın diyarın adı Xuyt, resmi kayıtta Kavakbaşı bucağı. Bunu blogda yazmıştım; 1876 itibariyle kırk köyde nüfusun bütünü veya bütüne yakın bir bölümü Ermeni, fakat kaynaklarda “Kürt beyliği” olarak geçiyor.
Bir diğer “ah gidem” deyip henüz gidemediğim diyar Talvori vadisi. Diyarbakır’ın Kulp ilçesine gidin, Kulp vadisinin doğu paralelinde Yuvacık’tan (Heğin) Kayacık’a (İnnagnyan > İnigân) doğru çıkın. Burası 19. yy sonlarına dek, onyıllar veya yüzyıllar boyunca isyancılıkla meşhur Ermenilerin yaşadığı bir dağ ülkesi. Ancak cumhuriyet döneminde tam anlamıyla temizlenebilmiş. Üst ucundan Muş tarafına bağlanan arka kapısını görüyorsunuz. Ötesi Cevizlidere (Geliguzan) vadisi, bir başka kayıp dünya. Bu taraftaki isimlerin çoğu Kürtçe, fakat en geç 1895’e dek köylerin çoğu Ermeni nüfuslu görünüyor.
*
Beynimizi kemirmesi gereken hep şu soru: İnsanoğlu böyle acayip yerlere neden yerleşir? Ne aramışlar bu dağlarda? Düzde rahat edememişler mi?
Daha dikkatli bakınca bir başka detay gözünüze çarpabilir. Saydığımız vadilerin çoğunda bir aşağı yahut “dış” kısım, bir de sarp boğazlardan geçerek ulaşılan içerinin içerisi kısım var. İlkinde köyler biraz daha irice, nüfus eskiden beri Kürt veya karışık. İç kısım 19. yy sonuna veya 20. yy’a dek gayrimüslim. Gavurlar dağ havasını mı severmiş? Yukarı halkı aşağıdakilere oranla daha mı inatçıymış, örf ve adetlerine daha uzun mu sadık kalmışlar?
Bu soruları sormanız zaten yeter, Türkiye tarihinin sırrını çözmeye başlarsınız. “Fetih” olgusu ete kemiğe bürünür.
“Kürt sorunu” denilen meseleyi de belki daha sağlıklı tahlil etme fırsatı bulursunuz. Yüzlerce yıllık bir soy kurutma operasyonunun bölge halkında bıraktığı psikolojik ve sosyolojik izleri düşünmeye başlarsınız.
1915’in de ancak buzdağının görünen ucu olduğunu idrak edersiniz. Oyun sonudur. Artıkları temizlemişler.

28 Haziran 2018 Perşembe

Onlar kazandı


Mızık denemelerini bir yana bırakıp teslim edelim ki bileklerinin hakkıyla zafer kazandılar. Hile yapıldığına dair – bir iki marjinal vaka dışında – inandırıcı en ufak delil yok. AA’nın 180.000 sandık sonucunu iki saat içinde derleyip doğru olarak ilan etmesi ise, kim ne isterse desin, büyük başarıdır; organizasyon gösterisidir. Kolay mı yüz bin küsur farklı yerden gelen üç dört milyon datayı iki saatte hatasız sisteme girmek?
İlk 2014 cb seçimlerinde fark ettik,  AA önce yanıltıcı örneklem sonuçları gösterip sonra peyderpey reel sayıya yaklaşmayı seviyor. Şüphesiz bilinçli bir tercih bu, ama gerekçesi meçhul – çocukça bir avuntu mudur, kamu güvenliğiyle ilgili kaygılar mı vardır, başka bir şey mi? Kamuoyunun bir kısmında “manipülasyon” kuşkusu uyandıran en önemli veri bu. Oysa her sandık tutanağının cep telefonuyla görüntülenip sayısız defa paylaşıldığı bir sistemde bu yöntemle hile yapılamayacağı açık. En çok iki saat kandırırlar, o kadar. Niye iki saat kandırmayı seçiyorlar? Bilen varsa anlatsın lütfen.
“Torbalar ilçe seçim kurullarına ulaşmadan sonucu ilan ettiler” tezi cahilanedir: oylar seçim kurulunda değil sandık başında sayılır ve tutanağa bağlanır. Torbalar merkeze belgeleme ve arşiv için gider. “Filan kuruluş oyların dörtte birini girmeden AA sonucu açıklayıverdi” tezi ise, sadece filan kuruluşun yavaş olduğunu gösterir.
*
Gene kazandılar. Açık ve net kazandılar. Okumuş kesimin tüylerini diken diken eden bunca kepazeliğe rağmen, ülkenin uluslararası itibarını yerle bir eden yönetim üslubuna rağmen, oyları 2007’den beri milim düşmedi. Bu sefer vatan-millet-kan-şehit edebiyatına ağırlık verince MHP doğal olarak biraz güçlendi, ama onu da çatılarının altına alıp daha bir iki puan öne geçtiler. Buyur: 2007: 46,6. 2011: 49,8. 2014: 51,8. 2015: 49,5. 2017: 50,0. 2018: 52,5. İstikrar müthiş.
Muhalefet açısından sonuç rezalettir. Bunca uğraşmaya rağmen karşı tarafın duvarından bir tane tuğla koparmayı başaramadılar. Demek ki bu partilerle, bu kadrolarla, bu söylemlerle bu iş olmuyormuş. Olmayacağını anlamak için daha kaç defa denemek lazım? Kılıçdaroğlu dokuz defa denedi olmadı, bir dokuz defa da bunu deneyelim mi diyeceğiz?
Okumuş kesimin tüyleri ve ülkenin dış itibarı dedik. Demek ki ahalinin en az yarısı, tahminen epey daha fazlası, bunları umursamıyor, başka şeylere öncelik veriyor. Bundan ahalinin “aptal” olduğu sonucu çıkmaz. Gavuru sevmediği, kendini gavurun değer yargılarıyla bağlı hissetmediği, içte gavurun acentesi olan ya da öyle görünenden de katiyen hazzetmediği sonucu çıkar. Erdoğan bunu anlıyor, öbürü anlamıyor. “Aptal” olan kim?
Hele o öbürü, eli sopalı başöğretmen paşa marifetiyle kendi değerlerini empoze edebileceğine hala inanıyor ve bunca hezimete rağmen inanmaya devam ediyorsa?
*
Ben şahsen gavurum. Bizimkileri geç, daha batıdaki beter gavurların değerler sistemine gönülden bağlıyım. Bu saatten sonra değişmeye de niyetim yok. Geldiğimiz noktada Türkiye’de bana ve benim gibilere hayat alanı kaldığını sanmıyorum.
Türkiye halkı gavuru hiçbir zaman sevmedi, onunla ortak değerlere ve ortak bir insanlığa sahip olduğuna asla inanmadı. Gavuru düşman, hain, pis, ırz yoksunu, haçlı, misyoner olarak gördü. Bir dönem, belki mecburiyetten, ya da çaresizlikten, ya da sopa korkusundan, gavura ve temsilcilerine toplumsal hayatın belli alanlarında ayrıcalık tanımayı kabul etti. Şimdi özgüveni geldiğinden, artık etmiyor. Küba’yı da zaten Müslüman ecdadımız keşfetti. Gavur tersini söylese inanma, yalandır.
Bu felaketin sorumlusunu arıyorsan uzağa bakmana gerek yok, Laik Cumhuriyetimizin “Milli” Eğitim sistemine bak yeter. Yüz sene boyunca memleketi vatan millet sakarya, al bayrak, denize dökülen düşman, Ulubatlı Hasan, Viyana kapıları, Haçlılar, misyonerler, kahrolsun emperyalizm bokuyla beslesen sonucun başka nasıl olmasını bekliyordun ki?
*
O halde “Go West young man” mi?
Vallahi kafanızı karıştırmak gibi olmasın ama, itiraf edeyim, artık onu da gönül rahatlığıyla söyleyemiyorum. Batı, geleceğe ilişkin bana güven vermiyor. Batı Avrupa dehşet verici bir dejenerasyon sürecinde, iyileşeceğine dair belirti yok. Amerika’nın hali de iç açıcı görünmüyor. “Müsterih olun, Türkiye bu manyakların elinde elbette kayaya toslayacaktır” diye ümit beslemenin bu koşullarda anlamı var mı? Toslayacaksa Çin, Rusya, Hindistan, Macaristan, Endonezya, Myanmar ve diğer yüz tane ile birlikte toslayacaktır, öyle tosa kaya mı dayanır?
Vallahi bilmiyorum. En iyisi gene Ege adaları galiba. Ne Şarkın nefret dolu bağnazlığı, ne Garbın ideolojik saplantıları: binlerce yıllık bir görgüyle hayatı güzel yaşamaya çalışan mütevazı insanların diyarı. Hava da güzel. Daha ne?

22 Haziran 2018 Cuma

Dil notu: Irk, soy


Arapça ˁırk عِرْق, birinci anlamı “damar, sinir”, mesela ˁırku’n-nesā “siyatik siniri”. Eski dillerde damar-sinir ayrımı yok. İkinci olarak bitki kökü, özellikle dallanıp budaklanan çeşidi. Kök boya elde edilen çeşitli köklere de ˁırk adı veriliyor, mesela zerdeçal (curcuma), kızıl boya kökü (rubia tinctoris) vs.. Mecazi anlamda “sülale, nesep, soy” için öteden beri kullanılmış. Mesela İslamöncesi şairlerden İmru’l-Kays “ırkım topraktır benim, tüm ecdadımı bilirim” gibi bir cümle sarfediyor.[1] Türkçe tam eşdeğeri sanırım soy olsa gerek.
Osmanlıca sözlüklerde 19. yy sonlarına dek sadece damar ve bitki kökü anlamları görülüyor. Ancak Şemseddin Sami Bey 1901’de basılan Kamus-ı Türki’de üçüncü anlam olarak “nesil, sülale, zürriyet, neseb”, dördüncü anlam olarak “cins, nev’i, şube” vermiş. Örnek: Nev’i beşerin ırk-ı ebyazı, ırk-ı asfarı [beyaz ırkı, sarı ırkı]. Fransızca race sözcüğünün modern anlamından direkt çeviri.
İtalyanca razzo (ilk 1300 civarı), Fransızca race (1480 dolayı), İngilizce race (16. yy sonları), kökeni belirsiz kelime. Orijinal anlamı “birinin soyundan gelenler, zürriyet, soy”. Mesela Joachim du Bellay: “Ou me guidez vous, Pucelles, Race du Pere des Dieux?” [ey tatlı kızlar, baba Zeus’un soyu].[2] Laurence Sterne: “The Bourbon is by no means a cruel race.” [Bourbon hanedanı zalim bir soy değildir]. 17. yy’da safkan İngiliz atlarının şeceresi ilgi konusu olunca, “at soyu” anlamında race yaygınlaşmış. “Belirli kalıtsal özelliklere sahip insan grubu” anlamı hem Fransızca hem İngilizce 18. yy’da yaygınlık kazanıyor: race de Pigmées (1733); la race Lappone et la race Tartare (1749).
“Bir ırkın üstünlüğünü savunma ya da başka ırklara düşmanca tavır alma” anlamında Fransızca racisme 1902’de, İngilizce racialism 1907’de dolaşıma girmiş. Türkçede ırkçı sıfatını Mülkiye dergisinin 1933 tarihli bir sayısında, ırkçılık adını yine 1933’te Cumhuriyet gazetesinin bir başyazısında buluyoruz. Daha önce ırkiyat var mıdır? Aramaya üşendim, ama tahmin et derseniz 1910-12 dolayında mutlaka belirmiş olmalı derim.
Avrupa’nın emperyal yayılımının belli bir aşamasının ürünü olan bir kavramdır. İlk aşamada Avrupalının Amerika’larda, Asya’da, Okyanusya’da keşfettiği yerlilere karşı taşıdığı üstünlük duygusunun ideolojik zemini din idi. Biz Hakikati biliyoruz, onlar cahil! 18. yy ortalarına doğru o zemin ciddi surette sarsıldı; Hıristiyan dininin evrensel hakikat iddiası, kolonileri bırak, anavatanda çöküntüye uğradı. Bunu izleyen birkaç kuşak, Avrupalının egzotik kültürlere karşı muazzam bir merak, hayranlık, ve hatta birçok örnekte saygı duyduğu çağdır. Montesquieu diyelim, Sir William Jones diyelim, Silvestre de Sacy diyelim, Abel Rémusat diyelim yetsin. 19. yy ortalarından itibaren rüzgâr gene ters döner. Din ayrımının artık önem taşımadığı bir çağda Biz ve Onlar’ı yeni bir temelde tanımlamak gerekir. Belki kolonilerde sayıları çok artan orta ve alt tabaka beyazları karışık evliliklerden koruma kaygısı da ırk teorilerinin oluşumunda rol oynar. Falan ırkın filan ırktan “üstün” veya “aşağı” olduğuna ilişkin bilimsel kisveli görüşler 1870’lerden itibaren dünyayı sarar, 1930’larda Hitler’le beraber absürt zirvesine ulaşır, 1945’te çöker. O günden bu yana ırkçı eğilimler büsbütün tasfiye edilmese de, açıkça dile getirilmeleri – Türkiye gibi bazı az gelişmiş ülkeler dışında – edep sınırları dışında sayılmaktadır.
İnsanın “kökünü” merak etmesi, ya da kimliğini “soyu” ile tanımlaması sanırım evrensel bir güdü. Her çağ ve her kültürde örneği vardır. Ama gözden ırak tutulmaması gereken gerçek şu ki, “soy” dediğiniz şey bir mittir. İnşa edilmiş gerçekliktir. Destandır. İçinden çıkılamayacak kadar karmaşık bir biyolojik gerçeği basit ve kısa bir öyküye sığdırarak kendini yüceltme çalışmasıdır. “Teknoloji gelişti, buyur, ecdadımın şeceresini çıkarıyor devlet” demeyin bana. Dört kuşak yeterince kafa karıştırıyor. Şimdi yirmi kuşağı hesaplamayı deneyin: 500 ila 600 yıl öncesinde 1.048.576 ata eder. Ya da Malazgirt’le çağdaş yaklaşık (mükerrerlerle beraber) 300 milyar ata. Kolaysa say.
Yahut kaç tanesi Horasan’dan geldi, hesapla.




[1] Le Diwan d’Amrolkais, ed. de Slane (Paris 1837), Arapça metin s. 33, çeviri s. 50. Arapça serey ثرى (“toprak”) sözcüğünün İbranice adam (Adem, “toprak”) sözcüğünün eşdeğeri olduğuna çevirmen işaret etmiş.  
[2] Ode IX. Œuvres poétiques III, ed. Chamard, 1983 [1912], s. 120.